Yazılar

Kalın bağırsak (kolon) kanserini önlemek mümkün!

Kalın bağırsak (kolon) kanserini önlemek mümkün!

Fazla kilo, sigara, alkol, sağlıksız beslenme ve ailesel etkenler derken son yıllarda giderek yaygınlaşan kalın bağırsak (kolon) kanseri, ülkemizde kadınlarda ve erkeklerde en sık görülen kanserler arasında ikinci sırada yer alıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz, kalın bağırsak kanserinin önlenebilir bir kanser olduğunu belirterek “Kalın bağırsağın yüzeyel yapısında gelişen kolon polipleri kalın bağırsak kanserinin öncü belirtilerindendir. Ancak kolon polipleri hiçbir belirti olmaksızın bağırsağımızda bulunabilirler. Bulundukları yer, sayı, büyüklük ve tiplerine göre kolon kanseri riski taşırlar. Günümüzde 50 yaş üzerinde yaklaşık her 4 kişiden 1’inde bulunan ve erkeklerde daha fazla görülen kolon polipleri kolonoskopide tespit edilip çıkartıldığında kanser de önlenmiş olur. Bu nedenle 50 yaşından itibaren hekimin önereceği aralıklarla kolonoskopi yaptırmak yaşam kurtarıcı olmaktadır.” diyor. Kolon polipleri ve kolonoskopi hakkında yanlış bilgilerin de erken teşhis ve tedaviyi olumsuz etkilediğini vurgulayan Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz, kolon polipleri hakkında toplumda doğru sanılan 5 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz

Hiçbir şikayetim yokken kolonoskopi yaptırmam gereksiz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hiçbir şikayetiniz olmadan da kolonoskopi yaptırmanız gerekebileceğini belirten Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz “Çünkü kalın bağırsak kanserinin öncü göstergesi olabilen kolon polipleri hiçbir belirti olmaksızın bağırsağımızda bulunabilirler. Doktorunuzun yaptığı karın muayenesinde de hiçbir bulgu göstermezler. Bu sebeple kalın bağırsaklar yüksek riskli kişilerde daha genç yaşlarda ve 50 yaş üzerindekilerde bir şikayet olmasa bile ışıklı kamera bulunduran endoskopik yöntemler ile tetkik edilmelidir. Kolonoskopi olarak adlandırılan bu yöntem, hekiminizin önereceği aralıklarla mutlaka düzenli olarak yaptırılmalıdır.” diyor.

Sağlıklı besleniyor, spor yapıyorum. Bende kolon polibi olmaz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz kolon polibi riskini azaltmada sağlıklı yaşam tarzının olumlu katkısı olduğunu ancak kolon poliplerinin oluşumunda çok sayıda risk faktörü bulunduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Özellikle 50 yaş ve üzeri olmak, erkek cinsiyet, fazla kilolu olmak, sigara ve alkol kullanmak, ailede kolon polibi veya kolon kanseri hikayesi olması kolon polibi riskini artırır. Yani başka bir ifade ile, 50 yaşındaki bir kişi, 40 yaşındaki bir kişiden daha fazla kolon polibi bulundurma riskine sahip olduğu gibi; fazla kilolu bireyler de zayıf yapılı bireylere göre daha fazla kolon polibi ile karşılaşırlar. Bu oran erkeklerde biraz daha fazladır. Lifli gıdalar, yeşillik, baklagil ve meyve tüketmek, Akdeniz diyeti, kırmızı et tüketimini azaltmak kolon polibi oluşma riskini azaltabilir ama kesinlikle ortadan kaldırmaz.”

Kolonoskopi bağırsaklarıma zarar verebilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kolonoskopi, pek çok açıdan insanlarda korku, utanma, beklenmedik bir hastalık ile karşılaşma stresi ve ağrı olabileceği gibi kaygılara yol açabilse de, kolonoskopinin güvenli bir tetkik olduğunu vurgulayan Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz “Kolonoskopi tarihte 1806’dan başlayarak, günümüze dek tekniği, kalitesi, kapasitesi geliştirilerek tıpta kullanılagelmektedir. Elbette her girişimsel işlemin hastanın yaşına ve mevcut ek hastalıklarına göre değişen riskleri bulunabilir. Ancak bu günümüzde oldukça düşük oranlarda kalmaktadır. Sıkça sorulan ‘bağırsak delinmesi’ gibi riskler aslında onbinde bir olarak bildirilmektedir. Üstelik nadir de olsa karşılaşacağımız kanama, delinme gibi durumların gelişen tıp teknolojisi sayesinde yine kolonoskopi esnasında başarıyla tedavisi de mümkün olabilmektedir.” diyor.

Pause Dergi

Kolonoskopi yerine başka tetkik yaptırsam da olur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kolonoskopinin, bağırsağı değerlendirmede en önemli tetkik metodu olduğunu, sadece tanı değil tedavide de çok önemli rol oynadığını belirten Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz şöyle konuşuyor: “Bağırsağın iç yapısını değerlendirmede bugün için kolonoskopiye eşdeğer bir alternatif bulunmamaktadır. Kapsül endoskopi gibi gelişmiş yöntemler veya ileri radyolojik incelemeler (Bigisayarlı Tomografi gibi) kalın bağırsağın değerlendirmesinde elbette kullanılabilir; ancak bunlar dolaylı, sadece tanı sağlayan ve daha az zahmetli olduğu da tartışmalı olan yöntemlerdir. Üstelik bu yöntemler yaptırılsa da kesin tanı, biyopsi veya tedavi amacıyla yine kolonoskopi gerekebilir.”

Bir kez kolonoskopi oldum, bir daha yaptırmama gerek yok: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bağırsak poliplerinin tekrarlayabildiğini, her bir polibin kendine has bir alt yapıya sahip olduğunu ve bulunduğu yer, sayı, tipe göre karakterinin, davranışının değiştiğini söyleyen Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz “Bu nedenle kolonoskopinin sonucuna göre hekimin belirteceği belirli zaman aralıklarında düzenli olarak kolonoskopi yaptırarak, bu polipler görüldüğünde alınmalıdır. Yine bağırsağın iltihabi hastalıkları ve damarsal hastalıkları da belli aralıklarla endoskopik takip gerektirirler. Birden çok kolonoskopi olmak sağlık için bir tehdit değil, aksine bağırsak kanserine karşı koruyucu, önleyici ve tedavi edicidir.” diyor.

Bebek bakımında 15 önemli öneri

Bebek bakımında 15 önemli öneri

Anne karnında 37. gebelik haftasını tamamlamadan doğan bebekler ‘prematüre bebekler’ olarak adlandırılıyor. Dünyada her yıl kabaca 140 milyon bebek doğuyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; bu bebeklerin 15 milyonu zamanından önce dünyaya ‘merhaba’ diyor. Türkiye’de de canlı doğan bebek sayısı 2020 verilerine göre; 1 milyon 112 bin 859 iken ‘prematüre bebek’ oranı da yaklaşık yüzde 15 civarında oluyor. Diğer bir deyişle, ülkemizde her yıl yaklaşık 167 bin bebek ‘prematüre’ doğuyor.

Yüreklere su serpen haber ise son 20 yılda, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de, neonatoloji (yeni doğan bebek bakımı) dalındaki gelişmeler sayesinde artık pek çok prematüre bebeğin yaşama oranlarında büyük artış görülmesi. Öyle ki 30 haftadan sonra doğan her 10 bebekten 8’inde uzun süreli sağlık veya gelişim sorunları, zamanında doğmuş bebeklere benzer seyrediyor. Ayrıca bundan 15 yıl önce 23-24 gebelik haftasında dünyaya gelen prematüre bebeklerin yaşam şansları hiç yok iken günümüzde 23 gebelik haftasında doğan bebeklerin bile üçte birinin ciddi problemler yaşamadan büyüdükleri görülüyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Aydın, bebekler zamanından ne kadar erken doğarlarsa ve ağırlıkları ne kadar düşükse buna paralel olarak sağlık problemleri yaşama risklerinin de o kadar çok arttığına dikkat çekerek, “Prematüre bebekler dış dünyaya adapte olurken vaktinde doğmuş bebeklere göre çok daha  fazla zorlukla karşı karşıya kalırlar. Tıp dünyasındaki gelişmeler prematüre bebeklerdeki yaşama şansını büyük oranda artırsa da, erken doğumun önlenmesi için anne adaylarının rutin kontrollerini ve verilen tedaviyi asla aksatmamaları gerekiyor. Ayrıca prematüre bebeklerin evdeki bakımlarında bazı kurallara dikkat etmek yaşamsal öneme sahip oluyor.” diyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Aydın, prematüre bebekler hakkında en çok merak edilen 5 soruyu yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Dergi

Dr. Murat Aydın

SORU: Erken doğuma hangi faktörler yol açıyor?

CEVAP: Prematüre doğumların nedenini bilmek her zaman mümkün olmasa da, annenin hayatını tehdit edecek bir durum söz konusu olduğunda, sıklıkla erken doğumun tetiklendiği biliniyor. Annede gelişen enfeksiyonlar, rahimde kanama veya diğer problemler, ikiz veya üçüz gibi çoğul gebelikler, annede hamilelik sırasında gelişen diyabet, yüksek tansiyon, kalp ya da böbrek hastalıkları gibi problemlerin yanı sıra hamilelik sürecinde sigara içmek, alkol tüketmek, stres ve fiziksel travma yaşamak, erken doğumu tetikleyen faktörler arasında yer alıyor.

SORU: Erken doğum riskinde nasıl bir yol izleniyor?

CEVAP: Erken doğum tehdidi olan anne adaylarının çok yakın takip edilmeleri gerekiyor. Dr. Murat Aydın, annenin ve bebeğin sağlık durumlarını riske atmayacak şekilde hamileliği olabildiğince sürdürmenin son derece önemli olduğuna dikkat çekerek, “Çünkü anne karnında geçirilen ilave her bir gün, her hafta bebeğin hayatta kalma şansını arttırıyor. Dolayısıyla bu durumda yenidoğan uzmanı ve kadın doğum uzmanı süreci birlikte takip ediyor ve mümkünse ilaç ile cerrahi yöntemlerle erken doğum riskini azaltıyorlar. Eğer erken doğum kaçınılmazsa ise 23-35 gebelik haftası arasındaki anne adaylarına uygulanan steroid tedavisi, doğacak prematüre bebeğin solunum sıkıntısı ve beyin kanaması riskini azaltıyor, hayatta kalma şansını belirgin oranda artırıyor” diye konuşuyor.

SORU: Prematüre bebeklerde hangi sağlık problemleri görülüyor?

CEVAP: Prematüre bebekler zamanında doğmuş bebeklere göre hastalıklara karşı daha fazla risk altındalar. Uzman Dr. Murat Aydın, bebek ne kadar erken dünyaya gelmişse riskin de buna paralel olarak o kadar arttığına işaret ederek, “Ayrıca bebeğin doğum haftasından ve doğum tartısından bağımsız olarak ‘Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde yatarken yaşadığı sorunlar da uzun dönem sonuçları çok etkiliyor. Respiratuvar Distres Sendromu, kronik akciğer hastalığı, prematüre retionopatisi, kafa içi kanamalar, sindirim sistemi problemleri, kalple ilgili problemler prematüre bebeklerde oldukça sık görülüyor. Uzun dönemde de görme ve işitme problemleri, öğrenme güçlüğü, konuşma problemleri ile serebral palsi gibi nörolojik problemler gelişebiliyor.” diyor. Dr. Murat Aydın, bu nedenle yüksek riskli prematüre bebeklerin yenidoğan uzmanı, nöroloji uzmanı, çocuk gelişim uzmanı, oftalmolog, odyolog, konuşma terapistleri ve fizyoterapistlerle beraber multidisipliner olarak izlenmeleri gerektiğini sözlerine ekliyor.

Pause Dergi

SORU: Prematüre bebeklerde izlenen protokol nedir?

CEVAP: Prematüre bebeklerin takip ve tedavileri için uluslararası rehberlerin, ülkemizin verileriyle ve imkanlarıyla birlikte değerlendirilerek oluşturulmuş, Türk Neonatoloji Derneği tanı ve tedavi protokolleri mevcut. Dr. Murat Aydın, prematüre bebeklerin tedavi ve takiplerinin bu protokollerden faydalanılarak yapılsa da her bebeğin farklı değerlendirildiğini belirterek, “Tıpta klasik olan ‘Hastalık yoktur, hasta vardır’ tabiri bizim prematüre bebeklerimiz için de geçerli. Önemli olan, bebeğin mümkünse yenidoğan hekiminin olduğu güvenli ellerde doğması ve büyümesidir” diyor. Her bebeğin hastaneden farklı sürelerde taburcu olduğunu hatırlatan Dr. Murat Aydın, şöyle devam ediyor: “Taburculuğun belli bir günü, haftası yoktur. Bebekler kendi kendine nefes alıp vermeye başladıklarında ve solunum sıkıntısı olmadığında, vücut ısısını koruduklarında, meme veya biberonla beslenebildiklerinde ve düzenli olarak kilo aldıklarında eve gitmeye hazırdırlar.”

SORU: Evdeki bakımlarında nelere dikkat etmeli?

CEVAP: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Aydın, prematüre bebeğinizin evdeki bakımında dikkat etmeniz gereken kuralları şöyle sıralıyor:

  • Bebeğinizin odası sessiz ve güneş alan bir ortamda olmalı.
  • Oda sıcaklığının 24-26° derecede olmasına dikkat edin.
  • Gereksiz eşyalardan ve pelüş oyuncaklar gibi toz tutan materyallerden kaçının.
  • Odanın zemininin yumuşak malzemeden kaplanmış olmasına özen gösterin.
  • Halı kullanımı önerilmiyor. Eğer kullanacaksanız antialerjik ve ince bir halı tercih edin.
  • Aydınlatma için bebeğin gözüne doğrudan gelmeyecek ve az ışık veren gece lambalarını tercih edin.
  • Standartlara uygun şekilde yapılmış, kurşunsuz ahşap boya kullanılmış, sabit parmaklığa sahip ve kenar aralıkları 8 cm’yi geçmeyen karyolaları tercih edin.
  • Ani Bebek Ölümü Sendromu’nu önlemek için yatağının yumuşak olmamasına ve karyola ile arasında boşluk kalmamasına özen gösterin.
  • Kenar yastıkları kullanmayın, zira bu tarz objeler Ani bebek Ölümü Sendromu’na neden olabiliyor.
  • Yastık kullanımı ilk bir yıl önerilmiyor.
  • Bebeğinizi yakından izleyebilmek için ilk bir yıl aynı odada kalmaya özen gösterin.
  • Pamuklu ve terletmeyen kıyafetleri tercih edin, tüylü ve kalın kıyafetler giydirmeyin.
  • Giysileri aldıktan sonra bebekler için uygun olan sabun tozu veya bebek deterjanıyla yıkayın.
  • Enfeksiyöz ve alerjen ajanların engellenmesi için ütülenmeden hiçbir giysi giydirmeyin.
  • Bebeğiniz evde üşümemeli ve terlememeli. Evde ısı stabilitesini sağlayacak şekilde giydirin.

Kalıcı görme kaybının en önemli 3. nedeni!

Kalıcı görme kaybının en önemli 3. nedeni!

Toplumda ‘göz tansiyonu’ olarak bilinen ve gelişmekte olan ülkelerde kalıcı görme kaybının en önemli 3. nedeni olan glokom, görme sinirinin ilerleyici hasarıyla karakterize bir hastalık. Dünyada yaklaşık 70 milyon glokom hastası olduğu belirtiliyor. Ülkemizde 500 bin kişiye glokom tanısı konulsa da, aslında bu sayının 2 milyon civarında olduğu ifade ediliyor. Yani, ülkemizde her 4 hastadan sadece 1’ine tanı konulabiliyor. Bunun nedeni ise glokomun çoğunlukla kalıcı görme kaybı gelişinceye dek belirti vermemesi sonucu hekime başvurulmaması ve rutin muayenelerin ihmal edilmesi. Genellikle 40 yaş üzerindeki kişilerde görülse de yenidoğan döneminden itibaren her yaş grubunu etkileyebilen glokom başlıca açık açılı ve kapalı açılı olmak üzere iki tipte gelişiyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Muhsin Eraslan, glokomun en sık görülen tipi olan açık açılı glokomun çoğunlukla görme alanında belirgin bir hasar gelişinceye dek sinsice ilerlediğine dikkat çekerek, “Bu nedenle hastalar hekime ancak görme kaybı ileri boyutlara ulaştığında başvuruyorlar. Ne yazık ki kaybedilen görme alanı ve sinir hücreleri geri döndürülemiyor. Bu nedenle hiçbir yakınması olmasa dahi herkesin yılda bir kez göz muayenesi olması, erken tanı için çok önemli.” diyor.

Pause Dergi

Doç. Dr. Muhsin Eraslan 

Bu etkenler riski artırıyor!

Glokom teşhis edilen hastaların yüzde 90 gibi oldukça yüksek bir oranında hiçbir neden tespit edilemiyor. Ailesinde göz tansiyonu hikayesi olan kişilerde glokom riskinin 7-10 kat arttığı biliniyor. Bunun yanı sıra 40 yaş üzerinde olmak, herhangi bir hastalık nedeniyle kortizon kullanımı ve göze gelen travmalar gibi gözün anatomik yapısını bozan etkenler, göz içi darlıkları, katarakt nedeniyle göz içindeki akım yollarının daralması, geçirilen göz ameliyatları ve tansiyon yükselmesi gibi faktörler glokom riskini artırıyor.

Son aşamaya kadar belirti vermiyor

Açık açılı glokom, hastaların yüzde 90 gibi oldukça yüksek bir oranında, son aşamaya kadar belirti vermiyor. Görme alanında daralma ise en tipik belirtisini oluşturuyor. Ancak görme alanı çevreden merkeze doğru yavaş yavaş daraldığı için hasta tarafından ancak geç dönemde fark ediliyor. Daha çok semptom veren kapalı açılı tipteki glokomda ise gözde ağrı, kızarıklık, bulanık görme ve ışığa karşı hassasiyet, en önemli bulgulardan. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Muhsin Eraslan, bu belirtiler erken dönemde görülmese de, zaman kaybetmeden göz hekimine başvurmanın görme kaybının daha fazla ilerlememesi açısından büyük önem taşıdığına işaret ediyor.

Göz içi sıvısının dengesi bozulunca…

Glokom, gözün içerisinde üretilen ve küçük kanalcıklar aracılığıyla gözü terk eden aköz sıvısının dengesinin bozulması soncu gelişiyor. Gözümüzde göz yapılarını besleyen ve rutin olarak dakikada 0.2 mikrolitre kadar üretilen aköz sıvısı yer alıyor. Bu sıvı normal şartlarda eş zamanlı olarak gözden dışarı atılıyor. Glokom hastalığında ise göz içi sıvısının dışa akım yollarında doğumsal veya sonradan gelişen bazı sebeplerden dolayı tıkanıklık oluşuyor. Dolayısıyla üretilen sıvı ile dışarı atılan sıvıda hacim farkı gelişiyor. Bu tablo da gözün içindeki sıvı hacminin artması, bunun sonucunda da gözün içindeki basıncın yükselmesiyle sonuçlanıyor. Gözlerde yükselen basınç da göz sinirlerinin geri dönüşümsüz hasar görmesine yol açabiliyor.

Hedef göz tansiyonu çok önemli!

Glokom tanısı detaylı bir göz muayenesiyle konuyor. Muayenede görme keskinliği ile gözün anatomik durumu kontrol edildikten sonra tonometre cihazıyla göz tansiyonu ölçülüyor. Ardından OCT testi ile gözün içindeki sinir yapısının kayba uğrayıp uğramadığı tespit ediliyor. Glokom teşhisi konulduysa erken-orta –ileri evre olarak sınıflandırılıp hedef göz tansiyonu belirleniyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Muhsin Eraslan, tedaviden etkin sonuç alınmasında her hasta için ayrı bir hedef göz tansiyonu oluşturmanın son derece önemli olduğunu belirterek, “Zira her hastaya rutin olarak aynı hedef rakam belirlemek glokom bulgularında kötüleşmeye yol açabiliyor. Bu nedenle, örneğin erken evre hasta için hedef tansiyonu 18 mmHg olarak belirlerken, ileri evre bir glokom için 12 mmHg’nin altını hedefliyoruz.” diyor. Pause Dergi

Her yıl göz muayenesi şart!

Glokom hastalığında görme sinirindeki hasarı geriye döndürmek mümkün olmuyor. Dolayısıyla glokom nedeniyle gelişen kalıcı görme kaybını önlemenin tek yolu, hastalığa erken tanı konulması! Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Muhsin Eraslan, erken teşhis için yenidoğan döneminden itibaren rutin göz muayenelerinin asla aksatılmaması gerektiğine dikkat çekerek, bu süreci şöyle anlatıyor: “Glokom sadece yetişkinlerde değil, çocuklarda da görülebiliyor. Dolayısıyla doğumun ardından 1. ve 6. ayların yanı sıra 1.5 ile 3 yaşlarında rutin göz muayenesi mutlaka yapılmalı. 3 yaşından itibaren yetişkinlik dönemine dek muayenelere her yıl devam edilmeli. Özellikle 40 yaş üzerindeki kişilerde her yapılan göz içi basıncı yüksekliğine ve glokomun yarattığı görme alanı defektlerine yönelik testlerin yapılması da erken teşhis açısından büyük avantaj sağlıyor.”

Hasarın ilerlemesi önlenebiliyor!

Glokom tedavisi tam iyileşme sağlayamasa da, görme sinirinde gelişecek olan hasar durdurulabiliyor, böylelikle gözün mevcut durumu korunabiliyor. Tedavide göz içi basıncının belirli bir seviyenin altında tutulması hedefleniyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Muhsin Eraslan, ilk aşamada başvurulan göz içi damlalarının hastaların çoğunda etkili olduklarını belirterek, “Ancak bazı hastalarda damla tedavisiyle göz içi basıncında yeterince düşüş elde edilemiyor ve görme alanı kaybı artıyor. Bu tür durumlarda seçenek lazer girişimi, bu yöntemin etkili olmadığı durumlarda ise cerrahi yöntemler oluyor.” diyor.

‘Minimal temaslı’ ameliyat!

Günümüzde erken ve orta evre glokomlarda, sağladığı önemli avantajlar nedeniyle, ‘minimal temaslı’ cerrahiler uygulandığını belirten Doç. Dr. Muhsin Eraslan, şöyle devam ediyor: “Cerrahi girişimlerle fazla sıvının tahliye edilmesi sayesinde göz içindeki basınç düşürülüyor. Böylece basıncın görme siniri üzerinde hasar veren etkisi ortadan kaldırılıyor. Minimal invaziv glokom cerrahisi göz içi basıncını yüzde 25-35 oranında düşürse de bazı hastalarda bu yeterli olmuyor. Böyle durumlarda trabekülektomi veya glokom drenaj implantı cerrahilerine başvuruluyor. Günümüzde lazer ve cerrahi yöntemlerden oldukça başarılı sonuçlar alınıyor; hastalar yaşam boyu kullanmaları gereken göz damlalarından kurtulabiliyor. Yeter ki tedavi için geç kalınmasın.”

En ölümcül kanser türü!

En ölümcül kanser türü!

Akciğer kanseri dünyada kanser türleri arasında en sık görülen ve yine en sık ölüme neden olan kanser türü olarak ilk sırada yer alıyor. Öyle ki tüm kanser ölümlerinin yaklaşık 3’te birinden akciğer kanseri sorumlu oluyor. Dünyada her yıl yaklaşık 2,2 milyon kişi sigaranın en önemli risk faktörü olduğu akciğer kanserine yakalanıyor ve 1,6 milyon kişi de bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. Ülkemizde de akciğer kanseri oldukça yaygın görülüyor. 2020 yılında 40 binin üzerinde yeni akciğer tanısı konulduğu belirtiliyor. Akciğer kanseri, genellikle erken dönemlerinde fazla belirti vermemesi veya en tipik belirtisi olan öksürük geliştiğinde sigara içen kişilerin ‘sigara öksürtüyor’ düşüncesiyle hekime geç başvurmaları nedeniyle sıklıkla ileri evrede teşhis ediliyor. Tedavinin gecikmesi de hastanın hayatını kaybetmesine yol açıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, oysa gerek cerrahi tedavide gerekse diğer tedavi yöntemlerinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde özellikle erken tanı konabilen ve cerrahi olarak tedavi edilebilen akciğer kanserinden tamamen kurtulmanın mümkün olabileceğini belirterek, “Hastalığın erken döneminde tanı konabilmesi için yüksek riskli olarak belirlenmiş, yoğun sigara içen veya geçmişte içmiş olan 50 yaş üzeri kişilere her yıl düşük radyasyon dozlu bilgisayarlı akciğer tomografi çekimi yapılması öneriliyor. Bu sayede henüz hiçbir belirti vermemiş erken evre akciğer kanserinin yakalanması mümkün olabiliyor” diyor. Peki hangi belirtiler akciğer kanserine işaret ediyor, ne zaman hekime başvurmak gerekiyor? Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, “1-30 Kasım Dünya Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı” kapsamında akciğer kanserinin belirtilerini anlattı; önemli uyarılarda bulundu!

Pause Dergi

Prof. Dr. Erdal Okur

Öksürük

Akciğer kanserinin ilk belirtisi genellikle öksürük oluyor. Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, öksürüğün tümörün havayolunu irrite etmesi veya tıkanıklıklar yapması sonucu geliştiğini belirterek, “Kronik sigara içenlerde özellikle sabahları, bir miktar balgamın eşlik ettiği, kronik öksürük yaşanabiliyor. Ancak önceden de var olan öksürükte artma veya öksürüğün karakterinde bir değişiklik hissedildiğinde hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor” diyor.

Kanlı balgam

Kanlı balgam akciğer kanserinin en özgül bulgularından biridir. Akciğer kanserinde ağızdan gelen kanama; derinden öksürükle gelen ve genelde balgamla birlikte, balgam içinde bir damla veya çizgi şeklinde oluyor. “Balgamda kan görülmesi hemen hekime başvurma gerekliliğinin işaretidir” uyarısında bulunan Prof. Dr. Erdal Okur, “Bazen burun ve dişetlerinde de kanama olup ağızdan veya balgamla karışık gelebiliyor. Bu nedenle her ağızdan kan gelmesi mutlaka akciğer kanseri demek değildir. Ancak özellikle orta yaş ve üstü sigara içen kişilerin bu konuda şüpheci olmalarında yarar vardır” diyor.

Nefes darlığı

Akciğer tümörünün havayolunu tıkaması veya akciğerlerde tümöre bağlı su toplanması nedeniyle nefes darlığı gelişebiliyor. Kronik sigara içenlerde, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) sık görülüyor ve bu hastalar nefes darlığı sorunu yaşayabiliyor. KOAH hastalarında akciğer kanseri de geliştiği zaman nefes kapasitelerinde bir miktar daha bozulma yaşanabiliyor. Kişi daha az efor sarf ettiğinde, örneğin merdiven çıkarken veya daha kısa mesafe yürüse bile hemen yorulduğunu hissediyor. Daha önce nefes darlığı yaşamayan kişilerde de fiziksel aktiviteyle nefes darlığı sorunu başlayabiliyor. Tüm bu bulgular hekime danışmayı gerektiren akciğer kanserinin sinyali olabiliyor.

Sık akciğer enfeksiyonu geçirmek

Tümör akciğerde havayolunda tıkanıklık yapabiliyor ve bu tıkanıklığın arkasında kalan akciğer kısmında enfeksiyon gelişebiliyor. Antibiyotik ile tedavi edilip düzelse de akciğer enfeksiyonu bir süre sonra tekrarlıyor. Prof. Dr. Erdal Okur, “Dolayısıyla art arda akciğer enfeksiyonu geçiren kişi bu durumda akciğerlerinde havayolunu tıkayan bir sorun olabileceği ihtimalini düşünmeli ve mutlaka hekimine başvurmalıdır.” diyor.

Ses kısıklığı

Ses tellerine giden sinirlerden özellikle sol tarafta olanı akciğerin yakınından geçiyor ve bu sinire akciğer tümörünün kendisi veya onun neden olduğu lenf bezi büyümesi bası yaptığı zaman hastanın sesinde tamamen veya kısmi kısılma başlayabiliyor. Ses kısıklığının başka nedenleri olsa da, özellikle akciğer kanseri için risk grubundaki kişilerin bu konuda dikkatli olmaları büyük önem taşıyor.

Pause Dergi

Göğüs, omuz ve kol ağrısı

Göğüs bölgesinde ağrı akciğer tümörünün göğüs duvarına ulaşması durumunda görülüyor. Devamlı künt ve hiç kaybolmayan bir ağrı şeklinde gelişiyor. Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur,Akciğerlerin en üst tepe kısımlarında gelişen tümörler ise omuz ve kol ağrısına yol açabiliyor. Dolayısıyla başka neden olmadan ve 1-2 hafta içinde düzelme göstermeyen göğüs bölgesindeki ağrı akciğer kanserinin habercisi olabiliyor.” uyarısında bulunuyor.

Kilo kaybı, halsizlik

Çoğu kanser gibi akciğer kanserinde de vücutta yıkım artıyor, hastada kansızlık (anemi) gelişiyor. Hasta yavaş yavaş kilo kaybediyor ve kendini halsiz, bitkin hissedebiliyor. Bazen iştahı azalmamış olsa da ve iyi beslense de kilo kaybı devam edebiliyor. Dolayısıyla istemsiz ve diyet yapmadan oluşan kilo kaybı vücutta herhangi bir yerde gelişen kötü huylu tümörden kaynaklanabiliyor.

Nadir görülen diğer belirtileri

Boyun bölgesinde beze büyümeleri, yutma zorluğu, kol ve bacaklarda devamlı geçmeyen ağrılar ve hırıltılı solunum gibi diğer belirtiler de aslında ileri evre akciğer kanserinden kaynaklansalar da bazen ilk sinyali olabiliyor.

Popüler diyetlere dikkat!

Popüler diyetlere dikkat!

Yazın açık havada geçirilen uzun saatler, sosyal etkinlikler ve tatiller derken diyette ipin ucunu kaçırıp kilo almış olmaktan yakınanlar için diyete başlamanın tam zamanı. Ancak dikkat!  Zayıflamak için yapılan diyetin mutlaka kişiye özel olması, internetten ya da arkadaş çevresindeki sohbetlerden duyulanlarla hareket edilmemesi gerekiyor. Zira, popüler diyetlerin ya da kişiye çok kısa sürede birkaç kilo birden verdirmeyi vaat eden şok diyetlerin gelişigüzel uygulandığında çok ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiğini vurgulayan Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel “Üstelik sağlıksız ve düzensiz yapılan bu tarz sürdürülebilirliği olmayan diyetlerle verilen kiloların korunması mümkün olmadığı gibi, kısa sürede tekrar kilo alınması da kaçınılmaz olacaktır” diyor. Kişinin metabolizmasına, sağlık durumuna ve yaşam biçimine uygun olarak düzenlenecek bir diyetle ayda 2-4 kilo zayıflamanın mümkün olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel, sağlıklı, düzenli ve kalıcı bir kilo kaybı için sürdürülebilir beslenmede püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel

Kararlı olun ve adım adım yol alın

Kilo vermeye niyetlendiğinizde hemen harekete geçin, ötelemeyin. Mevcut durumunuzu değerlendirerek, gelecekte nerede olmak istediğinizi belirleyerek kilo vermeye başlayın. Çok hızlı aksiyon alarak aşırı kurallar çerçevesinde beslenme ve düzen değişikliklerine gitmeyin, adım adım yol alın. Örneğin; beslenme alışkanlıklarınızda kötü düzen veya çok sağlıksız besin seçimleriniz varsa öncelikle oraya odaklanın, daha sağlıklı besinler seçin ve öğünlerinizin aralığını düzenleyin. Ya da çok hareketsiz bir yaşamınız varsa spor salonlarına gitmek yerine ilk etapta bir adım sayar alarak günlük adım sayısını artırmaya çalışın.

Yüksek karbonhidratlı besinlere dikkat edin!

Kan şekerini hızla artırıp ardından hızla düşüren karbonhidratlı gıda tüketimine çok dikkat edin. Bu durum çok daha aç hissetmenize neden olarak daha fazla yemek yemenize neden olur. Sağlıklı kilo kaybı için bir uzman desteğiyle size özel düzenlenmiş, dengeli bir beslenme planı ile porsiyon kontrolü sağlayabilirsiniz.

Kahvaltılarınızda proteini artırın

Proteinin çok yavaş sindirilen bir besin grubu olduğunu ve açlık hormonlarını bastırarak tok kalmaya destek sağladığını belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel “Ayrıca yüksek proteinli kahvaltı ilerleyen saatlerde iştahımızın daha az olmasına ve daha uzun sürede acıkmamıza yardımcı olur. Ortalama bir kahvaltı öğününde 15-20 gr protein içeriği olan  besinleri tercih ediniz. Örneğin; yumurta alerjisi ya da kalp ve damar sorununuz yok ise her gün 1 haşlanmış yumurtanın yanına 1 dilim beyaz ve 1 dilim kaşar peyniri veya farklı peynirlerden birini tükettiğinizde protein ihtiyacını karşılamış olursunuz. Bunu sağlıklı posa kaynağı olan tam buğday ekmeği, sağlıklı yağ kaynağı olan avokado, zeytin/ceviz ya da posalı sebzelerle destekleyebilirsiniz.

Beslenme düzeni oluşturun  

Sağlıksız beslenmenin en önemli kurallarından birinin; düzenli saatlerde oluşturulan öğünler olduğunu vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel şöyle konuşuyor: “Saatlerin düzensiz olması, geç saatlerde yemek yenilmesi hareketsizlikle metabolizmanızın yavaşlamasına ve çok daha kilo almanıza neden olur. Evden de çalışıyor olsak kesinlikle öğün aralıklarını belirlemek ve sağlıklı evde yapılmış yemekleri tercih etmek gerekir.”

Yeterince uyuyun

Yeterli uyku hormonların daha dengeli olmasını ve vücudumuzun fazladan enerji isteği duymadan kendini onarıp tazelemesini sağlıyor. Uykusuzluk durumunda, açlık hormonu olan ghrelin artarken, kilo kontrolünü sağlayan leptin hormonunu azalıyor. Vücut çok açlık duygusu yaşadığından yüksek kalorili yiyeceklere ihtiyaç duyuyor. Bunun dışında uykusuzluk kişinin duygu durumunu fazlası ile olumsuz yönde etkilediğinden, duygusal açıdan mutlu olabilmek için daha çok karbonhidratlı ve kalorili gıdaları tercih ediyoruz. Tüm bu nedenlerden dolayı yeterince uyumak, özellikle geceleri geç yatmamak kilo verme sürecinde de büyük önem taşıyor.

Popüler diyetlere dikkat edin!

Beslenmenin kişiye özel olduğunu, dolayısıyla zayıflamak için yapılan diyetin de kişiye özel olması gerektiğini vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel “Ne yazık ki zaman zaman sosyal mecralarda ve kulaktan dolma bilgilerle ortaya çıkan ortamda dolaşan bir çok diyet çeşidi var. Aralıklı oruç, ketojenik diyet, alkali diyet, su diyeti gibi bilimsel yönlerinin hiç kanıtlanmadığı veya kanıtlanıp aslında zayıflama için değil bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan diyetler sayabileceklerimizden bazılarıdır. Özellikle günümüzde adı çok fazla geçen aralıklı oruç ve ketojenik beslenme biçimleri diyetisyeniniz uygun gördüğü koşullarda size göre düzenlenerek yapılmalıdır” diyor. Aksi taktirde kontrolsüzce, bir uzman tarafından hazırlanmadan tercih edilen diyetler ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor.

Pause Dergi

Yemeklerinizi planlayın

Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel “Sağlıklı kilo verip devamında beslenme alışkanlıklarının oluşabilmesi için en önemli süreçlerden biri de ne zaman, ne miktarda, ne yediğinizdir. Sağlıklı kilo verme için oluşturulan beslenmenin öğün düzenini belirledikten sonra, ne yiyeceğinizin planını da önceden belirlemek ve alışverişleri ona göre listelemek doğru olacaktır.” diyor.

Mutlaka düzenli egzersiz yapın

Yapılan bilimsel çalışmalar; düzenli egzersizin sağlığa genel faydalarının yanı sıra kilo vermede de çok büyük önem taşıdığını ortaya koyuyor. Egzersizin sağlıklı bir diyet ile birleştiğinde yalnızca kalori kısıtlamasına bağlı kalmadan kilo vermenin etkinliğini de artırdığını vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel şöyle konuşuyor: “Haftada 150 dakika orta düzeyde fiziksel aktivite ya da 75 dakika yoğun aktivite yapmak sağlıklı bir beslenme ile birleştiğinde  kilo vermeyi ve ideal kiloyu korumada büyük önem taşıyor. Düzenli egzersiz metabolizmayı ve günlük yağ yakımını hızlandırırken, yağsız vücut kitlesinin korunmasına yardımcı oluyor. Ne yazık ki günlük hayatımızdaki ritüeller, evi temizlemek, alışveriş yapmak, çim biçmek gibi aktiviteler kilo vermek için yeterli egzersizler değildir. Kilo vermek için egzersizin düzenli olarak yapılan, tekrarlayan fiziksel aktiviteler olması gerekir. Fiziksel aktiviteyi, kesinlikle kilo vermenin bir cezası olarak görmeyin ve size uygun, keyif alacağınız türlerini tercih edin.”

Su içmeyi unutmayın

Sağlıklı kilo vermek için su tüketimi son derece önemli. Bu nedenle gün içerisinde mutlaka yeterli miktarda su içmeyi ihmal etmeyin. Günlük bir insanın su ihtiyacının kilosu ile orantılı olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel “Kilo başına 20-30 ml den hesaplayarak günlük su ihtiyacımızı belirleyebiliriz. İçtiğimiz su midemizde doygunluk hissini artırarak yüksek kalori içeren gıdaların tüketilmesini azaltacağından kilo vermemize yardımcı olur.” diyor.

Bu hastalık dünyada yılda 12 milyon kişinin ölümüne neden oluyor!

Bu hastalık dünyada yılda 12 milyon kişinin ölümüne neden oluyor!

Yaklaşık iki buçuk yıldır dünyayı kasıp kavuran pandemi sürecinde, yoğun bakımlardaki ölümlerin yaklaşık yüzde 95’inin sepsisten kaynaklandığını biliyor muydunuz? Peki ya bu ölümcül hastalığı önlemenin ‘elleri yıkamak’ kadar basit bir yöntemi bulunduğunu? Acıbadem Ataşehir Hastanesi Yoğun Bakım Sorumlusu Prof. Dr. İsmail Cinel “Sepsis her yaşta görülmekle ve ölümcül olmakla birlikte, enfeksiyonlara yönelik korunma önlemleri sayesinde en başından engellenebilir.” diyor. Prof. Dr. İsmail Cinel, sepsis hakkında bilinmesi gerekenleri ve 10 önleyici kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Prof. Dr. İsmail Cinel

Sepsisi virüsler de tetikleyebiliyor!

“Bir elmanın içeriden çürüdüğünü düşünün; sepsis böyle bir şey!” Prof. Dr. İsmail Cinel, programlanabilir hücre ölümünün (hücrenin kendini bir süre sonra ölüme programlaması) sepsisle tetiklenerek organları içeriden çürüttüğünü vurguluyor ve tehlikeyi şöyle açıklıyor: “Sepsis, enfeksiyonlara karşı vücudun verdiği anormal/düzensiz yanıta, organ fonksiyon bozukluklarının/organ yetersizliklerinin eşlik ettiği, yaşamı tehdit eden klinik bir tablodur. Tıbbi acil bir durum olan sepsis, yoğun bakımların en ölümcül hastalığıdır.” Dünyada her yıl yaklaşık 12 milyon insanın ölümüne yol açan sepsisin, yoğun bakımlarda bebekten yaşlıya dek her yaş grubunu etkilediğini belirten Prof. Dr. İsmail Cinel, sepsisi sadece bakterilerin değil, Covid-19 enfeksiyonunun şiddetli seyreden halinde de görüldüğü gibi virüslerin de tetikleyebildiğini söyleyerek “Dünyamızı geçtiğimiz 2.5 yıllık sürede kasıp kavuran pandemide, yoğun bakımlarda kaybettiğimiz hastaların yaklaşık yüzde 95’i sepsis nedeniyle yaşamlarını kaybetmişlerdir.” diyor.

Bu belirtilere dikkat!

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Yoğun Bakım Sorumlusu Prof. Dr. İsmail Cinel sepsisin belirtilerini ve daha fazla risk altında olanları şöyle anlatıyor: “Titreme, ateş veya vücut ısısında düşüklük, şiddetli halsizlik/kas ağrıları, “ölecek gibi” hissetme, bilinç değişikliği/sersemlik, sık nefes alıp verme/nefes darlığı, öksürük, kalp çarpıntısı/nemli ve soğuk cilt, gün boyu idrar yapamama sepsisin belirtileri arasında yer almaktadır. Özellikle 1 yaş altı bebekler veya 75 yaş üzerindekiler, hamileler, kronik hastalığı olanlar, kanser hastaları gibi bağışıklık sistemi baskılanmış hastalar, organ nakli ameliyatı geçirmiş olanlar ve uzun süre yoğun bakımda ya da hastanede yatanlar daha fazla risk altında oldukları için bu gruplarda erken tarama çok daha kritik rol oynamaktadır.”

Pause Dergi

Sadece kişisel önlemler yetmiyor!

Dünyada her 5 ölümden 1’inin sepsis olduğu göz önüne alındığında, ülkemizde sepsis farkındalığının yaygınlaştırılmasının şart olduğunu belirten Prof. Dr. İsmail Cinel, erken tanı ve tedavinin hayat kurtardığını, üstelik sepsisin alınacak önlemlerle ‘önlenebilir ölüm nedenleri’nin de başında geldiğini vurguluyor. Prof. Dr. İsmail Cinel “El hijyeni sepsisi engellemenin en etkili ve basit yolu” diyerek, kişisel ve kurumsal boyutu olan 10 etkili önlemi şöyle sıralıyor:

İşte 10 etkili yöntem!

  • Elleri sık yıkamak ve kişisel hijyene özen göstermek,
  • Enfeksiyonlara karşı aşı olmak ve gelişigüzel antibiyotik kullanmamak,
  • Sepsise karşı toplumda farkındalığın yaygınlaştırılması,
  • Sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşam alışkanları edinmek,
  • Temiz su kaynakları sağlanması,
  • Doğum ortamlarının hijyenik olması,
  • Hastanelerde özellikle yoğun bakımlar ve ameliyathaneler başta olmak üzere enfeksiyon önleyici uygulamalara sıkı şekilde uyulması,
  • Doğru tedavilerle hastanede yatış sürelerinin kısaltılması,
  • Hastanelerdeki sağlık çalışanlarının süreklilik göstermesi, değişim hızının az olması,
  • En önemli önlemlerden birini de; hastanelerin son teknoloji ile donatılmış havalandırma sistemleri gibi mekansal özellik detayları oluşturuyor.

Taze incirle gelen 6 altın fayda!

Taze incirle gelen 6 altın fayda!

Sonbaharda son demlerini yaşayan taze incir antioksidan kaynağı olması, yüksek posa içeriği, zengin vitamin ve mineralleri sayesinde vücuda sayısız fayda sağlıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, vücudun bağışıklık sistemini güçlendirirken, diyet dostu olmasıyla da dikkat çeken taze incirin porsiyon kontrolüne özen gösterilmek kaydıyla bu son günlerinde mutlaka tüketilmesi gereken bir meyve olduğunu belirterek “İnciri tüketirken porsiyon miktarını abartmamak gerekir. 1 adet orta boy taze incir bir porsiyon meyveye eşit olup yaklaşık 60 kalori içermektedir. Özellikle diyabet hastaları ve böbrek taşı olanların inciri dikkatli tüketmesi gerekir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, taze incirle gelen 6 faydayı anlattı, sağlıklı ev reçeli ve sağlıklı incir tatlısı tarifleri verdi.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu

Bağışıklığı güçlendiriyor

Bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklara karşı koruma sağlamak için günlük beslenmenizde incire mutlaka yer verin. İncirin antioksidan özelliği serbest radikallere karşı koruyuculuk göstererek vücut direncini artırıyor. Özellikle mor renkli incirlerin antioksidan özelliği diğer incirlere kıyasla daha fazla olduğundan, günde bir adet mor incir tüketmeyi ihmal etmeyin.

Kalbi koruyor

İncir, kan basıncını dengelerken, aynı zamanda kandaki yağ seviyelerini iyileştirebiliyor. Bu da damar sağlığını iyileştirmeye ve kalp hastalığı riskini azaltmaya yardımcı oluyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu “Yüksek kan basıncına yol açan faktörlerden biri de, yüksek sodyum (işlenmiş gıda ve tuz tüketiminin yüksek olması) ve yeterli potasyum tüketmemenin (yetersiz sebze/meyve tüketimi) neden olduğu potasyum dengesizliğidir. İncir yüksek kan basıncını düzenleyen potasyumun iyi bir kaynağıdır. Aynı zamanda incirdeki yüksek posa seviyeleri, fazla sodyumun vücuttan atılmasına yardımcı olabilir. Diyabet, böbrek hastalıkları gibi kronik bir hastalığınız yok ise günde bir adet inciri düzenli tüketmenizde fayda var” diyor.

Sindirimi iyileştiriyor

Yapılan çalışmalar düzenli incir tüketen kişilerde kabızlığın önemli ölçüde azaldığını gösteriyor. Yüksek oranda içerdiği çözünür ve çözünmez posa sayesinde kabızlığı önlemek için beslenme tedavisinde kullanılabilen incir aynı zamanda bağırsaklarda bulunan iyi bakterileri  zenginleştiren prebiyotik içeriğiyle sindirim sağlığını desteklemeye yardımcı oluyor.

Pause Dergi

Kemikleri güçlendiriyor

İncirin kemik yoğunluğu için büyük önem taşıyan kalsiyum, fosfor ve magnezyum açısından zengin bir kaynak olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu “Taze incir yüksek potasyum içeriği sayesinde yüksek tuz içeren diyetlerin neden olduğu kalsiyum atılımını engeller; bu sayede kalsiyumun kemiklerde tutulmasına yardımcı olur ve sonuç olarak osteoporoz riskini azaltabilir” diyor.

Ağırlık kontrolüne destek oluyor

Yüksek posa içeriği sayesinde bağırsakları çalıştıran taze incir, yüksek posa içeriği ile doygunluk hissini artırarak iştah kontrolü sağlamaya destek oluyor. Bu yönden zayıflama diyetlerinde veya vücut ağırlığı kontrolünde porsiyon miktarına dikkat edilerek tüketilebiliyor.

Tatlı isteğini karşılıyor

Tatlı krizlerinde enerji değeri yüksek şekerli tatlılar yerine doğal meyve şekeri içeren inciri tercih edebilirsiniz. Ancak inciri tek başına tüketmek kan şekerini hızla yükselterek sonrasında daha çok yeme isteği oluşturabildiğinden ara öğünde tercih edeceğiniz inciri yoğurt, süt, kefir ve sert kabuklu yemişler (ceviz, fındık vb) gibi protein kaynaklarıyla beraber üzerine tarçın serperek tüketin. Her besinde olduğu gibi incirin de fazla tüketiminin vücutta yağa dönüşeceğini unutmamak gerekiyor.

İncirli Parfe (2 kişilik)

Malzemeler:

  • 2 olgun incir
  • 4 top ceviz
  • 6 yemek kaşığı süzme yoğurt
  • 1 tatlı kaşığı bal
  • 1 çay kaşığı hindistan cevizi tozu
  • 1/2 çay kaşığı toz tarçın (üzerine serpmek için)

Yapılışı:

İncirleri dörde bölün. Kabuklarını soymadan, yağlı kağıt serdiğiniz fırın tepsisine cevizler ile beraber dizin. Cevizi 5 dakika, incirleri 15 dakika kadar fırında pişirin. Süzme yoğurt, bal ve hindistan cevizi tozunu pürüzsüz kıvama gelene kadar karıştırın. Servis edeceğiniz kaseye kat kat olacak şekilde ceviz, incir ve süzme yoğurt karışımını koyun. Buzdolabında 2-3 saat soğuttuktan sonra üzerine tarçın ekleyerek servis yapabilirsiniz.

Kalça sıkışması nedir?

Kalça sıkışması nedir?

Şiddetli kasık ağrısı, oturup kalkarken, çömelirken keskin ve batıcı bir ağrı ya da kalçanızı hareket ettirdiğinizde bir tıklama, kilitleme sesi… Bu ve benzeri şikayetler, son yıllarda giderek yaygınlaşan kalça sıkışma sendromunun en sık görülen belirtileri arasında yer alıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Safa Gürsoy, kişinin yaşam kalitesini büyük ölçüde olumsuz etkileyen kalça sıkışma sendromunun bazı kişilerde ise hiçbir belirti vermeden ilerleyebildiğini, tedavi edilmediği durumlarda kalçada kireçlenmeye yol açarak ciddi yürüme sorunlarına neden olabildiğini söylüyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Safa Gürsoy, kalça sıkışma sendromu hakkında bilinmesi gereken 5 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Doç. Dr. Safa Gürsoy

Bu şikayetleriniz varsa!

Kalça sıkışma sendromu, kalça ve kasık ağrısının en yaygın nedenleri arasında yer alıyor. Günümüzde her 5 kişiden 1’inde görülen kalça eklemindeki kemik fazlalıklarının neden olduğu hastalık, bazı kişilerde herhangi bir soruna yol açmayıp sinsice ilerleyebilirken, bazılarında ise şiddetli ağrılar ve hareket kısıtlılığı ile günlük yaşam kalitesini büyük ölçüde olumsuz etkileyebiliyor. Doç. Dr. Safa Gürsoy kalça sıkışma sendromuna bağlı olarak sıklıkla görülen şikayetleri; şiddetli kasık ağrısı, arabaya binerken veya inerken, sandalyeye oturup kalkarken, çömelirken ya da dönerken keskin ve batıcı bir ağrı, uzun süre oturma ya da yürüme sonrası oluşan donuk bir ağrı, kalça hareket ettirildiğinde duyulan tıklama veya kilitleme sesi, eklem hareketlerinde kısıtlılık, sertlik ve topallama olarak sıralıyor.

Tanısı üç temel unsura dayanıyor

Anatomik olarak karmaşık bir yapıya sahip olan kalça ekleminde ağrının kaynağının doğru bir şekilde tespit edilmesi bazen zor olabiliyor. Kalça sıkışma sendromunun doğru tanısı için hastanın şikayetlerinin çok iyi dinlenmesi, fiziksel hareketlerle test edilmesi ve son olarak da sıkışmaya neden olan kemik fazlalıklarının röntgen, manyetik rezonans inceleme ve bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemleri ile radyolojik olarak gösterilmesi gerekiyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Safa Gürsoy, kalça sıkışma sendromunun tanısında ileri görüntüleme yöntemleri ile sıkışmaya neden olan kemik deformitelerinin 3 boyutlu değerlendirilmesinin mümkün olabildiğini söylüyor.

Tedavisi adım adım planlanıyor

Toplumda kalça sıkışmasına neden olabilecek kemik fazlalıklarına sahip olan ancak herhangi bir şikayeti olmayan birçok kişi bulunuyor. Kalça sıkışma sendromunu hafif yaşayan hastalarda cerrahi dışı tedavilerde iyileşme sağlanabildiğini belirten Doç. Dr. Safa Gürsoy “Bu tip hastalarda tedavide ilk aşamayı ağrıya neden olan hareketlerden kaçınmak, fizik tedavi veya anti-enflamatuar ilaçlar oluşturuyor. Kemik fazlalıklarına bağlı bir kalça sıkışma sendromunda, fizik tedavi sırasında zorlayıcı hareketlerden kaçınmak büyük önem taşıyor. Cerrahi dışı tedaviler fayda sağlamadığında ameliyat zorunlu oluyor” diyor.

Pause Dergi

Kalça artroskopisi ameliyatı tedavi sürecini kısaltıyor

Cerrahi tedavi genellikle günübirlik veya bir günlük yatış ile gerçekleştirilebilen, ‘kalça artroskopisi’ denilen; kapalı yöntemle, kamera ve özel el aletleri yardımı sayesinde minimal girişimli bir operasyonla yapılabiliyor. Kalça artroskopisi, kalça ekleminin karmaşık yapısından dolayı daha fazla uzmanlık gerektiriyor. Çoğunlukla genel anestezi ile yapılan ameliyat sırasında hastalığa neden olan kemik fazlalıklarının tıraşlanarak giderilirken, yırtıklar özel dikişler yardımıyla dikilerek tamir ediliyor. “Hastaların büyük çoğunluğu bu ameliyatın sonuçlarından çok memnun oluyor. İyi bir fizik tedavi programı ile ameliyattan 4-6 ay sonra herhangi bir sınırlama olmaksızın hasta eski aktivite düzeylerine dönebiliyor. Spora dönüş branş ve sporcu bazlı değişmekle birlikte genellikle 6-8 ay arasında oluyor” diyen Doç. Dr. Safa Gürsoy, tamir edilemeyecek derecede gecikmiş veya büyük hasar almış durumlarda, kişinin kendi tendonları veya kadavradan alınan tendonların kullanılması gerektiğini, kalça eklem kıkırdağında hasar olması durumunda, tedavi için kıkırdak yenileyici ek metotlar da uygulanabildiğini söylüyor.

Tedavi edilmezse kireçlenmeye yol açabiliyor!

Kalça sıkışma sendromu genç ve aktif hastalarda kalça ve kasık ağrısının başlıca nedenini oluştururken, tedavi edilmediğinde erken eklem hasarına yol açabiliyor. Kalça ekleminde sıkışmaya neden olan kemik fazlalıklarının nedenlerine yönelik sınırlı sayıda çalışma olduğunu belirten Doç. Dr. Safa Gürsoy, bu sorunun genetik ya da gelişimsel olarak görülebildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Genetik yatkınlığın yanı sıra gelişme çağında yarışmalı sporlara aktif katılım gibi faktörlerin bu deformitelerin görülme sıklığında artışa neden olabildiği düşünülüyor. Hastalık tedavi edilmediği taktirde ilerleyerek kireçlenmeye ve yürümede ciddi güçlüklere de yol açabiliyor.”

Virüsler ve enfeksiyonlardan korunmak için ne yapmalı?

Virüsler, enfeksiyonlar korunmak için ne yapmalı?

Sonbaharla birlikte havaların soğumaya başlaması, okulların açılması ve kapalı mekanlarda daha fazla zaman geçirilmesiyle solunum yolları enfeksiyonları daha sık görülmeye başlandı.  Bir yandan da Covid-19 enfeksiyonu çeşitli varyantlarla tehdit olmaya devam ediyor. Solunum yolu enfeksiyonlarının yalnızca Covid-19 ve gripten oluşmadığını, sonbahar ve kış aylarında çok sayıda virüs ve daha az oranda da bakterilerin enfeksiyonlara yol açabildiğini belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke, “Gribal enfeksiyonlarla birlikte şu an hakim olan Omicron sıklıkla BA.5 ve daha az da BA.4’dür. Son günlerde ABD ve İngiltere’de ortaya çıkan yeni bir alt varyant olan BA.4.6’nın da görülme sıklığı artmaktadır. Üst solunum yolu enfeksiyonu gibi seyreden ancak risk grubundaki hastalarda ciddi sorunlara yol açabilen bu varyantların özelliği, daha öncekilerden çok daha bulaşıcı olmalarıdır. Üstelik hastalığın geçirilmesiyle ya da aşı ile oluşan antikorların etkilerinden de kendilerini koruyabilmektedirler. Öte yandan Hindistan ve Avrupa’da yeni bir Omicron varyantı daha var ki bu Omicron BA.2.75 olup, deney hayvanlarında akciğerlerde de çoğalma özelliği gösterdiği saptanmıştır. Bu durum, bu varyant yaygınlaşırsa yine ciddi ve ağır bir Covid-19 enfeksiyonu anlamına geliyor” diyor. Sonbahar ve kış aylarında kapalı ortamlarda daha sık bulunma, aşı tekrar doz oranlarının düşüklüğü ve aşı tekrar dozlarının ihmali ile bu dönemde diğer mikroorganizmaların da enfeksiyon etkeni olarak görülme riskinin arttığını belirten Prof. Dr. Çağrı Büke, buna karşın bazı basit önlemlerle hastalıklardan korunmanın mümkün olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Çağrı Büke, sonbaharı sağlıklı geçirmenizi sağlayacak 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Çağrı Büke

 Hem Covid-19 hem grip aşısı olmayı ihmal etmeyin!

Prof. Dr. Çağrı Büke, Covid-19 ve gribin özellikle risk faktörüne sahip kişilerde ölümcül seyir gösterebildiğine dikkat çekerek hem Covid-19’a karşı tekrar aşı dozlarının hem de mevsimsel gribe karşı aşılanmanın önemine dikkat çekiyor. Özellikle 60 yaş ve üzerindeki herkesin,  12 yaş ve sonrasında ise; kronik hastalığı (diyabet, hipertansiyon, KOAH, kalp, kanser vb) olanların, bağışıklık sistemini baskılayan ilaç kullananların, obezite hastalarının ve hamilelerin Covid-19 tekrar doz aşısı ve mevsimsel grip aşılarının mutlaka yapılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Çağrı Büke “Ayrıca aynı evde risk faktörüne sahip kişiler ile birlikte bulunan sağlıklı kişilerin ve sağlık çalışanlarının da aşılanması gereklidir. Covid-19 aşısı 80 yaş ve üzerindeki kişilerde hastalığı geçirdikten ya da son doz aşısını olduktan 3 ay sonra tekrarlanmalıdır. Diğer kişilerde ise hastalığı geçirdikten 3 ay sonra ya da son doz aşı yapıldıktan 6 ay sonra uygulanmalıdır. Mevsimsel grip aşısı ise ideal olarak ekim ayı ortalarına ya da en geç sonuna kadar tamamlanmalıdır” diyor.

Kapalı ortamlarda maske takın!

Tüm kapalı ortamlarda maske kullanımına özen gösterilmesinin çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Çağrı Büke, maskenin hem Covid-19’a hem de gribal enfeksiyonlara karşı korunmada kritik önem taşıdığını söylüyor. Solunum yolu enfeksiyonlarının yalnızca Covid-19 ve gripten oluşmadığının altını çizen Prof. Dr. Çağrı Büke şöyle konuşuyor: “Sonbahar ve kış aylarında çok sayıda virüs ve bakteriler de bu tür enfeksiyonlara neden olurlar ve bunların çoğuna karşı korunmak için mevcut aşı yoktur. Diğer mikroorganizmaların bulaşmasını önlemede de maske ciddi anlamda koruyucu özelliğe sahiptir. Yine açık ortamlarda dahi olunsa mesafenin korunamadığı alanlar içerisinde risk faktörüne sahip kişiler ile temas durumunda da maske kullanılmalıdır.”

Beslenme, spor ve uykunuza dikkat edin!

Bağışıklık sisteminin güçlü olması, enfeksiyon hastalıklarına karşı korunmada büyük önem taşıyor. Prof. Dr. Çağrı Büke, bu nedenle bağırsak flora yapısının korunması, düzenli ve sağlıklı gıdalarla beslenme, yeterli dinlenme ve günde en az 7 saat kaliteli uyku, düzenli egzersiz yapma (haftada en az üç gün, en az yarım saat tempolu yürüme, yüzme vb) ve stresle başa çıkabilmeyi öğrenmenin bağışıklık sisteminin düzenli çalışmasında rol alan belli başlı faktörler olduğunu vurguluyor.

Gelişigüzel antibiyotik almaktan kaçının!

Antibiyotiklerin bakteriyel enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde kullanıldığını, ancak hekim tarafından gerekli görülürse kullanılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çağrı Büke, toplumda yapılan en büyük yanlışlardan birinin gelişigüzel antibiyotik kullanımı olduğunu vurguluyor. Bunun, vücudun bakterilere karşı direnç gelişmesine yol açacağını ve vücudun savunma sistemini zayıflatacağını, antibiyotik kullanılması gereken durumlarda ise etki etmeyeceğini söyleyen Prof. Dr. Çağrı Büke “Solunum yolu enfeksiyonlarının önemli ve büyük kısmı virüsler ile oluşur ve antibiyotiklerin etkisi yoktur. Ancak üzerine bakteriyel bir enfeksiyon eklendiğinde kullanmak gerekebilir. Bunun gerekliliği ancak konunun uzmanı tarafından değerlendirmelerden sonra karar verilecek bir durumdur. Gelişi güzel antibiyotik kullanımı hem bağırsak florasını harap etmesi hem de direnç gelişimine yol açması nedeniyle sakıncalıdır” diyor.

Hekime danışmadan vitamin kullanmayın!

Prof. Dr. Çağrı Büke hem yetişkinlerde hem de çocuklarda hekime danışılmadan vitamin kullanılmasının sağlığa fayda yerine zarar verebileceğini belirterek şöyle konuşuyor: “Vitamin ve mineral içeren ilaçlar, ancak söz konusu vitamin ve mineraller kanda eksik olduğu saptandığında ya da etkin düzeylerde olmadıkları belirlendiğinde yerine konulursa etkilidir. Bunun dışında solunum yolu enfeksiyonlarında, eksik ya da yetersiz değilken vitamin ya da minerallerin kullanımları ek katkı sağladıklarına ilişkin kesin ve net veriler yoktur. Ayrıca bazı vitaminler ve mineraller vücutta birikip toksik etki gösterebilirler hatta organlara zarar verebilirler.”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke

Gücenir, üzülür’ düşüncesiyle öpmekten kaçının!

Virüsler çoğunlukla öksürük, hapşırık ve konuşma esnasında etrafa yayılan damlacıkların solunmasıyla bulaştığından soğuk algınlığı geçirmekte olan kişilerle yakın temasta bulunmamak gerekiyor. Karşımızdaki kişinin üzüleceği ya da darılabileceği gibi düşüncelerle öpüşmekten de kaçınmak çok önemli. Aksi taktirde virüsler solunum sistemi yoluyla yakın temasta kolayca bulaş imkanına sahip oluyor. Sosyal mesafeyi korumak ve virüsler kalabalıkta çok daha fazla yayılma imkanı bulduğundan kapalı ortamlardan uzak durmak, ortamı sık havalandırmak gerekiyor.

Ellerinizi sık yıkayın ve yüzünüze sürmeyin!

“Bakterilerin vücuda en kolay girme yollarından birini de ellerimiz oluşturuyor” diyen Prof. Dr. Çağrı Büke, ellerin gerekli her durumda yıkanarak ya da dezenfektan kullanarak temiz tutulması gerektiğini, gün içerisinde başta ağız ve gözler olmak üzere yüze kesinlikle sürülmemesini söylüyor. Özellikle tuvalet kapıları, toplu taşıma araçlarında tutunma yerleri ile metro ve AVM’lerde yürüyen merdivenlerdeki tutunma yerlerine mümkünse kağıt peçete ile tutunmak ve hemen ardından kağıt peçeteyi çöpe atmakta fayda var. Çıplak elle tutuluyorsa da elleri en kısa zamanda temizlemek şart.

 Bu durumlarda dikkat!

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke, “Burun akıntısı, burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı, öksürük, yüksek ateş, kas ve eklem ağrısı gibi yakınmalardan bir ya da birkaçı ortaya çıktığında bunun hangi etkene bağlı geliştiğini saptamak için uzmana başvurmayı ihmal etmeyin. Bu durum ortaya çıkan enfeksiyon hastalığının hem daha ağırlaşmadan hem de toplumda daha fazla yaygınlaşmadan önlem alınması için de yararlıdır” diyor

Sadece çene ve diş ağrısı bile kalp krizinin sinyali olabilir!

Sadece çene ve diş ağrısı bile kalp krizinin sinyali olabilir!

Kalp ve damar hastalıkları dünyada ölüme yol açan etkenler arasında ilk sırada yer almaya devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2020 yılı verilerine göre; dünyada yılda 18 milyon, ülkemizde de 2019 Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre; yılda yaklaşık 200 bin kişi kalp ve damar hastalıkları nedeniyle yaşamını yitiriyor. Yapılan çalışmalar ülkemizde 30 yaş üzerindeki her 100 kişiden 6’sının kalp krizi geçirdiğini ortaya koyuyor.

Kalp krizi; kalbe oksijen ve besin taşıyan koroner damarlarda oluşan aşırı daralmaya veya tıkanıklığa bağlı olarak kan akışının kalp kasına kesilmesi durumuna deniyor. Aniden gelişmesi ve hastanın hayatını tehdit etmesi ise tablonun en korkutucu yanını oluşturuyor. Kalp krizi denildiğinde aklımıza genellikle göğsün tam ortasında basınç veya ağırlık hissi şeklinde gelişen ve bazen kollara da yayılabilen şiddetli ağrı geliyor. Oysa kalp krizi, hastaların yüzde 20-30’u gibi yüksek bir oranında göğüs ağrısı olmadan ve ‘atipik’ adı verilen ‘sinsi’ sinyallerle gelişiyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, hastaların kalp krizinin sinsi belirtilerini göz ardı etmeden en yakın bir sağlık kuruluşuna başvurmalarının yaşamsal önem taşıdığını belirterek, “Günümüzde sağlık kuruluşuna zamanında ulaşıldığında hızlı tanı ve tedavi sayesinde kalp krizi neredeyse hasarsız atlatılabiliyor. Ancak koroner anjiyografi sonrasında pıhtı eritici ilaç, balon ve stent gibi tedavilerden etkin sonuç alınabilmesi için kalp krizinde ilk 60 dakika içinde tıkanmış olan kalp damarının açılması gerekiyor. Ne kadar hızlı müdahale edilirse, kalpte kas kaybı ve hücre ölümü de o kadar az oluyor dolayısıyla, krizden sonra gelişebilecek olan kalp yetmezliği veya ritim bozukluğu gibi ciddi sorunlar önlenebiliyor, hastalarımız böylece normal yaşamlarına devam edebiliyorlar” açıklamasında bulunuyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Selçuk Görmez

Midede yanma, bulantı ve kusma

Midede yanma hissi, bulantı, kusma, kollarda uyuşma, nefes darlığı, fenalık veya baygınlık hissi, soğuk terleme ile tansiyon düşmesi, kalp krizinin en sık görülen sinsi belirtilerini oluşturuyor. Kalbin alt yüzeyi midenin hemen üzerinde yer alıyor. Dolayısıyla kalbin alt bölümünü besleyen sağ koroner damar tıkanıklıklarında mideye yönelik sinyaller gelişebiliyor. Bu durumda ortaya çıkan midede yanma, hazımsızlık hissi, bulantı ve kusma gibi yakınmaları hastalar genellikle akşam yedikleri ağır yemeğe veya midelerini üşütmüş olmalarına bağlıyor ve hekime başvurmayı ihmal ediyorlar. Oysa bu belirtilerin nedeni aslında ‘kalp krizi’ olabiliyor” uyarısında bulunan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle 40 yaş üstündeki hastalar efor sırasında veya istirahat halinde midede yanma hissi, hazımsızlık, bulantı ve kusma gibi şikayetleri olduğunda hekime başvurmayı ihmal etmemeliler. Sağlık kurumunda ise altta yatan nedenin kalp krizi olabileceği düşünülerek hareket edilmesi ve EKG çekilmesi gerekiyor. Aksi halde ortak belirtileri nedeniyle kalp krizi atlanıp, yanlışlıkla reflü ve gastrit tanısı konulabiliyor.”

Çarpıntı, bayılma ve bilinç bulanıklığı

Çarpıntı, bayılma ve bilinç bulanıklığı da yine tek başına kalp krizinin habercisi olabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, çarpıntı, bayılma veya bilinç bulanıklığı gibi belirtilerin de altında kalp krizi nedeniyle ortaya çıkan ciddi ritim bozuklukları, akut kalp yetmezliği ve ani gelişen hipotansiyonun bulunabileceğini belirtiyor.

Alt çeneye ve dişlere vuran ağrı

Özellikle alt çene ve alt çene dişlerinde oluşan ağrı da tek başına kalp krizine işaret edebiliyor. Sıklıkla efor halinde iken başlasa da istirahat ederken de görülebiliyor. Bazen tabloya boyun ve sırt ağrısı da eşlik edebiliyor. Bu tür ağrılarda hastaların önce diş hekimine başvurduklarını anlatan Doç. Dr. Selçuk Görmez, “Diş hekimleri ağrının diş ve çeneden kaynaklanmadığını tespit edince hastaları kardiyoloji uzmanlarına yönlendirebiliyor. Bu hastalara yaptığımız anjiyolarda genellikle koroner damarlarda ciddi darlıklar bulunduğunu tespit ediyoruz.” diyor. Alt çenede ve dişlerde oluşan ağrılarda hastanın yaşının önemli olduğunu vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, “Genç yaş grubunda çenede gelişen ağrının kalp krizinden kaynaklanması düşük bir ihtimaldir. Ancak 40 yaşın üzerindeki erkekler ile 50 yaşın üzerindeki kadınların, özellikle tütün kullanımı, hipertansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği, obezite, sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam ve ailede erken yaşta gelişen koroner kalp hastalığı gibi risk faktörleri varsa bu belirtiler konusunda daha dikkatli olmaları gerekiyor” bilgisini veriyor.

Fenalık hissi ve çabuk yorulma

“İç sıkılması, daralma hissi, hafif eforla bile gelişen nefes darlığı, aşırı yorgunluk ve bitkinlik gibi yakınmalarda akla ilk anda astım ile KOAH gibi hastalıklar gelse de yine altta yatan nedenin ciddi koroner arter hastalığı veya kalp krizi olabileceğine işaret eden Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, “Kalbe giden damar tıkandığında kalp vücuda yeterince kan pompalayamadığı için dokular oksijensiz kalıyor. Bunun sonucunda da yorgunluk, sıkıntı veya daralma hissi, nefes darlığı, hatta ölüm korkusu gibi belirtiler görülebiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kol, omuz ve sırt ağrısı

Sinsi gelişen kalp krizi; göğüs ağrısı olmadan her iki kolda veya sadece sol ya da sağ kolda ağrı ve uyuşma belirtileriyle de karşımıza çıkabiliyor. Ağrı ve uyuşma genellikle sol kolda gelişiyor. Bunun nedeni ise kalp ile ilişkili olan sinirlerin aynı zamanda sol kol ile de bağlantılı olması. Omuz ve sırt ağrısı da kollarda başlayan ağrıya eklenebiliyor. Bu belirtilerin boyun fıtığı hastalığında olanlarla benzer olduğu için önemsenmeyebildiğini ifade eden Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, kol, omuz veya sırt bölgesinde ani başlayan ve 20 dakikadan uzun süren ağrı ve uyuşma hissi gibi şikayetlerin asla ihmal edilmemesi gerektiği uyarısında bulunuyor.

Rutin tetkikler krizi önlüyor!

Kalp krizi, hastaların yaklaşık yüzde 20-30’unda tipik bir göğüs ağrısı şikayeti olmadan mide yanması, hazımsızlık, bulantı, kusma, çene ağrısı, kol uyuşması, baygınlık, çarpıntı hissi gibi sinsi belirtilerle gelişebiliyor. Reflü, gastrit, safra kesesi iltihabı veya boyun fıtığı gibi farklı hastalıklarda görülen belirtilerle seyredebildiği için hastalar hekime başvurmayı ihmal edebiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, bu nedenle hiçbir yakınması olmasa dahi erkeklerin 40 yaşından, kadınların ise 50 yaşından itibaren her yıl kardiyovasküler risk faktörleri yönünden tetkik edilmeleri gerektiğini belirterek, “Öncelikli amacımız kalp krizini önlemek. Tütün kullanımı, yüksek tansiyon, diyabet hastalığı, kolesterol yüksekliği, sağlıksız beslenme, obezite ve hareketsiz yaşam gibi değiştirilebilir risk faktörlerine karşı önlem alarak kalp krizi riskini yüzde 90 gibi oldukça yüksek bir oranda önleyebiliyoruz. Her yıl yapılan rutin tetkikler hayat kurtardığı için asla ihmal edilmemelidir.” diyor.