Yazılar

Yaz Aylarında Mantar Enfeksiyonu Alarmı!

Yaz sıcakları, yüksek nem ve terleme ciltte mantar oluşumu riskini artırarak sağlığı tehdit edebiliyor. Özellikle ayak tabanı, parmak araları, kasık bölgesi, koltuk altı ve cilt kıvrımlarında mantar enfeksiyonlarının görülme sıklığı yazın artıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Belma Bayraktar “Aşırı kaşıntı, kızarıklık, pullanma, yanma, ciltte çatlama veya kötü koku gibi şikayetlere yol açan mantar, kolay bulaşan ve tedavisi ihmal edildiğinde yaygınlaşan bir hastalık” diyor. Özellikle yaz tatilinde bazı hatalı alışkanlıkların da mantara yol açabildiğini vurgulayan Dr. Bayraktar, günlük yaşamda alınacak basit önlemlerle bu riskin azaltılabileceğini söylüyor. Dr. Belma Bayraktar yazın mantara yol açan 6 hatayı ve mantardan korunmanın basit ama etkili yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Belma Bayraktar

Dr. Belma Bayraktar

Islak mayo ile uzun süre kalmak

Deniz veya havuz mayo ya da bikiniyi uzun süre değiştirmemek, cildin nemli kalmasına yol açarak, mantar mikroorganizmalarının çoğalmasını kolaylaştırıyor. Bu nedenle üşenmemek ya da ‘zaten hava sıcak, bir süre sonra kurur’ diye düşünmemek, mutlaka değiştirmek gerekiyor.

Havuz kenarında çıplak ayakla yürümek

Havuz çevresi, ortak duş alanları ve soyunma odaları mantar bulaşması açısından riskli alanlar arasında yer alıyor. Özellikle ayak mantarı, bu tür ortak kullanım alanlarında temas yoluyla çok kolay bulaşıyor. Bu nedenle terliksiz dolaşmamak büyük önem taşıyor.

Uzun süre kapalı ayakkabı giymek

Sıcak havalarda uzun süre kapalı ayakkabı giymek, ayakların hava almasını engelleyerek terleme ve nem oluşumunu artırıyor. Bu da mantar enfeksiyonuna yol açarak, ayak parmak aralarında kaşıntı, kızarıklık, soyulma ve kötü koku oluşmasına neden oluyor.

Başkasının havlu veya terliğini kullanmak

Kişisel eşyaların paylaşılması mantar enfeksiyonlarının bulaşma riskini artırabiliyor. Bu nedenle özellikle havlu, terlik ve kişisel bakım ürünlerini ortak kullanmamak gerekiyor.

Duş sonrası cildi yeterince kurulamamak

Duş sonrası özellikle ayak parmak araları, kasık bölgesi ve cilt kıvrımlarının nemli kalması mantar için uygun ortam oluşturabiliyor. Bu nedenle cildi tahriş etmeyecek şekilde yumuşak dokunuşlarla cildi kurulamak mantar oluşumunu engellemede önem taşıyor.

Çok sıkı ve hava almayan kıyafetler giymek

Dermatoloji Uzmanı Dr. Belma Bayraktar “Sentetik ve dar kıyafetler terin buharlaşmasını zorlaştırabildiğinden mantar oluşumunu kolaylaştırabiliyor. Bu nedenle özellikle yaz sıcaklarında pamuklu, rahat ve hava alan kıyafetler tercih edilmesinde fayda var” diyor.

 

 

#MantarEnfeksiyonu #YazSağlığı #Dermatoloji #SağlıkHaberleri #DenizVeHavuz #CiltSağlığı #YazHataları #SağlıkUyarısı #Hijyen #YazTatili #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Çocuklarda yazın göz şikayetleri artıyor!

Okulların tatil olmasıyla birlikte çocuklarda telefon, tablet ve bilgisayar başında geçirilen süre artarken, yaz mevsimine özgü çevresel faktörler de göz sağlığı açısından önemli riskler oluşturuyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emel Çolakoğlu “Çocukların gözleri gelişim sürecinde olduğu için uzun süreli ekran maruziyeti ve çevresel faktörler nedeniyle yaz döneminde göz kuruluğu, kızarıklık, kaşıntı ve alerjik göz şikayetleri daha sık görülüyor. Ayrıca koyu renk camlı gözlüklerin koruma sağladığı şeklinde toplumda yaygın bir inanış var. Oysa güneş gözlüğünün yalnızca koyu renk camlı olması UV koruması sağladığı anlamına gelmiyor” diyor. Dr. Çolakoğlu, çocuklarda göz sağlığını tehdit eden 6 yaz riskini sıraladı, alınması gereken önlemlere yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Emel Çolakoğlu

Dr. Emel Çolakoğlu

Ekran süresinde artış

Tatilde çocukların telefon, tablet ve bilgisayar kullanım sürelerinin artması göz yorgunluğu, kuruluk, yanma, batma ve odaklanma problemlerine yol açabiliyor. Bu nedenle ekran süresini birlikte planlamanız, ayrıca ekran karşısında her 20 dakikada bir en az 20 saniye boyunca yaklaşık 6 metre uzaklıktaki bir noktaya bakarak gözlerini dinlendirmesi konusunda alışkanlık kazandırmanız büyük önem taşıyor.

Havuz ve deniz

Havuzdaki klor ve hijyen sorunlarının yanı sıra deniz suyundaki tuz, kum ve mikroorganizmalar gözlerde tahriş, kızarıklık, yanma ve enfeksiyon riskini artırabiliyor. Özellikle havuzda, mümkünse denizde de gözü tam saran koruyucu yüzme gözlüğü kullanılması gözlerin tahriş edici etkenlerden korunmasına yardımcı oluyor. Havuz veya denizden çıktıktan sonra gözlerin temiz suyla durulanması, kirli ellerle gözlere temas edilmemesi, ortak havlu kullanılmaması ve gözlerin ovuşturulmamasına özen gösterilmesi gerekiyor.

Kontakt lensle deniz ya da havuza girmek

Kontakt lensler, denizde ya da havuzda bulunabilen bakteri, mantar ve diğer mikroorganizmaların lens yüzeyine tutunmasını kolaylaştırarak kornea enfeksiyonu riskini artırabiliyor. Ayrıca klorlu ve tuzlu su, lensin yapısını bozarak gözlerde tahriş, batma ve rahatsızlık hissine yol açabiliyor. Yüzme sırasında kontakt lens kullanılmaması, zorunlu durumlarda ise tek kullanımlık lenslerin tercih edilmesi ve sudan çıktıktan hemen sonra çıkarılarak atılması büyük önem taşıyor.

Güneş ışınları

Dr. Emel Çolakoğlu “Yoğun ultraviyole (UV) ışınlarına uzun süre maruz kalmak gözlerde tahriş ve rahatsızlığa yol açarken, korunmasız UV maruziyeti, katarakt başta olmak üzere bazı göz hastalıklarının gelişme riskini artırabiliyor” diyor. Çocuğun dışarı çıkarken UV korumalı güneş gözlüğü kullanması, güneşe çıplak gözle bakmaması ve çok güneşli ortamlarda şapka takmasının göz sağlığını korumada önemli rol oynadığını vurgulayan Dr. Çolakoğlu “Ancak toplumdaki yaygın inanışın aksine güneş gözlüğünün yalnızca koyu renk camlı olması UV koruması sağladığı anlamına gelmez. Bu nedenle UV400 veya yüzde 100 UV koruması sağlayan gözlükler tercih edilmelidir” diye konuşuyor.

Yaz alerjileri

Yaz aylarında polenler, çimenler, toz, küf sporları ve diğer çevresel alerjenler çocuklarda alerjik göz şikayetlerini artırabiliyor. Bu durum gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma, batma ve göz kapaklarında şişlik gibi belirtilerle kendini gösterebiliyor. Çocukların gözlerini ovuşturması, şikayetlerin şiddetlenmesine ve göz yüzeyine zarar verebileceğinden dolayı bundan kaçınmak büyük önem taşıyor.

Klima

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emel Çolakoğlu “Aşırı sıcakların etkisiyle klimalı ortamlarda uzun süre bulunmak gözyaşı filminin daha hızlı buharlaşmasına neden olup gözlerde kuruluk, batma, yanma, kızarıklık ve yabancı cisim hissi gibi şikayetlere yol açabiliyor. Özellikle klimanın doğrudan yüze veya göze üflemesi bu etkileri artırabiliyor. Bu nedenle klimanın hava akımının doğrudan çocukların yüzüne gelmemesine dikkat edilmeli, çok kuru ortamlardan kaçınılmalı ve çocukların gün boyunca yeterli sıvı tüketmeleri sağlanmalıdır” diyor.

 

 

#ÇocukGözSağlığı #YazAlerjisi #UVKoruması #GözKuruluğu #EkranMaruziyeti #GüneşGözlüğü #KontaktLens #HavuzVeDeniz #KlimaEtkisi #SağlıkÖnerileri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Yaz Aylarında Çocukları Bekleyen 3 Tehlike

Yaz mevsimi çocuklar için tatil, açık hava oyunları ve deniz keyfi anlamına gelse de bazı sağlık risklerini de beraberinde getiriyor. Artan sıcaklık, bozulan besinler ve havuzlardaki yetersiz hijyen koşulları gibi etkenler bazı hastalıkların daha sık görülmesine neden olabiliyor. Sıcak çarpması, yaz ishali ve dış kulak yolu iltihabı, yaz aylarında çocuklarda en yaygın görülen üç önemli hastalığı oluşturuyor. Bu hastalıklar zamanında tedavi edilmediğinde çocukların genel sağlık durumlarını ciddi şekilde etkileyebiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Özlem Altay Yücel, aslında alınacak olan basit önlemlerle yaz aylarında gelişebilecek hastalıkların önlenebileceğine dikkat çekerek, “Bu önlemler arasında güneş ışınlarının yeryüzüne dik geldiği öğle saatlerinde bebekleri dışarı çıkarmamak, daha büyük çocuklarda şapka, gözlük ve güneş kremi kullanmak büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, havuz yerine denizi tercih etmek ve sıcak havalarda riskli gıdalardan kaçınmak da kilit rol oynamaktadır” diyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Özlem Altay Yücel, yaz aylarında en yaygın görülen üç hastalığı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Dr. Özlem Altay Yücel

Dr. Özlem Altay Yücel

SICAK ÇARPMASI

Yaz aylarının en tehlikeli sağlık sorunlarından biri olan sıcak çarpması özellikle uzun süre güneş altında kalan, yeterince su tüketmeyen veya kapalı ve havasız ortamlarda bulunan çocuklarda görülüyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Özlem Altay Yücel, çocuklarda terleme mekanizmasının yetişkinlere göre daha hassas olduğu için vücut ısısının hızlı yükselebildiği uyarısında bulunuyor. Dr. Özlem Altay Yücel, vücut ısısının aşırı yükselmesiyle ortaya çıkan bu tabloda zaman kaybetmeden hekime başvurmanın yaşamsal önem taşıyabildiğine dikkat çekerek, “Sıcak çarpmasının belirtileri arasında yüksek ateş, baş ağrısı, halsizlik, baş dönmesi, bulantı ve bilinç bulanıklığı yer almaktadır. Şüpheli durumlarda çocuğun derhal gölgeye alınması ve tıbbi yardım istenmesi gerekmektedir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Güneş ışınlarının yeryüzüne en dik geldiği 11.00–16.00 saatleri arasında mümkünse dışarıya çıkarmayın.
  • Güneş çarpmasının en önemli tetikleyicilerinden biri yetersiz sıvı alımıdır. Dolayısıyla susama hissi olmasa bile bol su içmesini sağlayın.
  • Dışarı çıkarken açık renkli, ince ve pamuklu kıyafetler tercih edin. Bu tür giysiler vücut ısısının dengelenmesine yardımcı oluyor.
  • Dışarı çıkmadan 30 dakika önce en az 30 SPF korumalı güneş koruyucu krem uygulayın. Korumayı her iki saatte bir düzenli olarak yenileyin.
  • Güneş altında uzun süre fiziksel aktivite yaptırmayın, gölge alanlarda oynamasını teşvik edin.
  • Şapka ve güneş gözlüğü kullanımını alışkanlık haline getirin.

YAZ İSHALİ

Yazın gelmesiyle birlikte artan hava sıcaklıkları nedeniyle yaz ishali de çocuklarda oldukça yaygın görülüyor. Yaz ishali mikroplarla kirlenmiş su ve gıdaların tüketilmesi sonucu gelişen bağırsak enfeksiyonu olarak tanımlanıyor. Mikroorganizma barındıran içme suları veya yutulan deniz ve havuz suyu, iyi yıkanmamış çiğ sebze ve meyvelerin yanı sıra sıcakta çabuk bozulan tavuk, deniz ürünleri, et, salata sosları, süt ürünleri ve kremalı pastalar tüketmek ishale neden olabiliyor. 6-12 ay arası bebekler ve 5 yaş altındaki çocuklar bağışıklık sistemleri henüz tam gelişmediği için yaz ishaline daha sık yakalanıyor.  Ani  başlayan ve bazen şiddetli olan bulantı, karın krampları, kusma, halsizlik, iştahsızlık, sulu ve sık dışkılama ile hafif ateşin yaz ishalinin en yaygın belirtileri olduğunu vurgulayan Dr. Özlem Altay Yücel, “24 saati aşan belirtilerde veya küçük bebeklerde ishal ve kusmanın, hayatı tehdit eden dehidratasyona, bir başka deyişle sıvı kaybına neden olabileceği için hekime başvurulması son derece önemlidir” diye konuşuyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Ellerini sık sık sabunlu suyla yıkayın.
  • Açıkta satılan ve riskli gıdalardan (tavuk, sütlü tatlılar, deniz ürünleri) kaçının.
  • Evde hasta birey varsa izole olmasına dikkat edin. Kullandığı tuvaleti mutlaka dezenfekte edin.
  • Besinleri 4 °C ve altında muhafaza edin.
  • Yemekleri günlük olarak tüketin ve tekrar ısıtmaktan kaçının.
  • Temizliğinden emin olduğunuz deniz ve havuzları tercih edin.
  • Deniz ve havuz suyu yutmaması gerektiği konusunda sık sık uyarın.

DIŞ KULAK YOLU ENFEKSİYONU

Dış kulak yolu enfeksiyonu yaz aylarında çocuklarda sık görülen bir diğer sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Deniz ve özellikle havuz suyu içindeki mikroplar, yüzme sonrası dış kulak yolunun ıslak kalması, kulak çubukları ile kulak yolu mukozasının zarar görmesi dış kulak yolu enfeksiyonuna yol açabiliyor. Kulakta tıkanıklık hissi, şiddetli ağrı, akıntı ve hafif işitme kaybı belirtileri arasında yer alıyor. Dr. Özlem Altay Yücel, çocuklarda gelişen bu şikayetlerde zaman kaybetmeden hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunuyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Kulağının nemli kalmamasına dikkat edin.
  • Kulağını temizlerken kulak çöpü kullanmayın. Havluyla dış bölgesini temizleyin.
  • Özellikle havuza girerken silikon kulak tıkaçları veya sıkı bone kullanmasını sağlayın.
  • Temizliğinden emin olduğunuz deniz ve havuzları tercih edin.

 

#YazSağlığı #ÇocukSağlığı #SıcakÇarpması #Yazİshali #KulakEnfeksiyonu #SağlıkHaberleri #AcıbademHastanesi #ÇocuklardaYazRiskleri #GüneştenKorunma #HijyenÖnlemleri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Sahuru atlamak bu hastalıkları tetikliyor!

Ramazan’da uzun saatler süren açlığın ardından iftar yemeğinde midemize aniden ve hızlı bir şekilde yükleniyoruz.  Aşırı yağlı, kızartma türü ve hamur işi gıdaları soframızdan eksik etmiyoruz. İftardan kısa bir süre sonra da kendimizi kanepenin üzerinde uzanmış buluyoruz. Oruç tutmak aslında son derece sağlıklı olsa da, yaptığımız bu tür hatalar mide ve bağırsak sistemimize zarar verebiliyor.  Mide ağrısı, hazımsızlık, şişkinlik, reflü atakları ve safra sorunları, Ramazan’da en sık görülen sorunları oluşturuyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, Ramazan’da mide problemleri yaşamamak için dikkat etmemiz gereken 3 temel kuralı; “İftarı yavaş ve küçük porsiyonlarla açmak,  sahuru mutlaka yapmak, aşırı yağlı, şekerli ve ağır yiyeceklerden kaçınmak” olarak sıralıyor.  Prof. Dr. Murat Saruç, kronik hastalığı veya herhangi bir sağlık sorunu olan kişilerin  oruca başlamadan önce ilaçların saatlerinin yeniden düzenlenmeleri için mutlaka doktorlarıyla görüşmeleri gerektiğine de vurgu yapıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, oruç tutarken dikkat etmemiz gereken 8 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Murat Saruç

Prof. Dr. Murat Saruç

Sahura mutlaka kalkın

Sahur, kan şekerinin gün boyu dengede kalmasını ve bu sayede insülin düzeyinde yükselme olmamasını sağlıyor. Tüm gün oruç tutarken yetersiz beslenmemize bağlı hipoglisemiyi de önlüyor. Sahur öğününün atlanması halinde birçok sağlık sorunu ortaya çıkabileceği uyarısında bulunan Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, “Sahur yapmamak uzun açlık süresini daha da uzatır ve bunun sonucunda; halsizlik, baş ağrısı ile ani tansiyon düşmelerine yol açabilir. Ayrıca, mide asidi boş mideye daha uzun süre temas eder; bu durum gastrit ve reflüyü tetikler” diyor.

İftara yavaş ve küçük porsiyonlarla başlayın

Uzun süren açlıktan sonra mide hareketleri yavaşlıyor ve sindirim enzimleri azalıyor. Dolayısıyla, iftar öğününde bir anda fazla yemek midenin yükünü çok artırıyor, bunun sonucunda; şişkinlik, mide ağrısı, gastrit ve reflü  gibi sorunlar gelişiyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, “İftarda orucumuzu ‘çorba, su ve hurma’ gibi hafif yiyecekler ile açmak, midemizi daha sonra yiyeceğimiz kalorili yiyeceklere hazırlar. Ana yemeğe geçmeden 10–15 dakika beklemek de sindirimi ciddi şekilde rahatlatır” diye konuşuyor.

Aşırı yağlı, kızartma türü ve hamur işi gıdalardan kaçının

İftar ile sahurda aşırı yağlı, kızartma türü ve hamur işi gıdalardan uzak durmanız da çok önemli. Çünkü, Ramazan’da artan mide şikâyetlerinin ana nedenini bu beslenme alışkanlığı oluşturuyor.  Bu tür yiyecekler mide boşalmasını geciktiriyor ve mide asidini artırıyor. Sonuç olarak; hazımsızlık, yanma ve gece reflüsü  sıkça oluşabiliyor.  Ayrıca karaciğer ve safra kesesi de daha fazla zorlanıyor.

Tuzlu besinleri sınırlayın

Tuzlu yiyecekler vücuttan su atılımını artırıyor ve susuzluğu şiddetlendiriyor. Bu durumun tansiyon düzensizliği, baş ağrısı ve ödemle sonuçlanacağını söyleyen Prof. Dr. Murat Saruç, “Sahurda salam, sucuk ve peynir gibi tuzlu yiyeceklerin fazla tüketilmeleri bu yüzden risklidir. Ramazan’da sıvı dengesini korumak en az besin seçimi kadar önemlidir” bilgisini veriyor.

Bir anda fazla su içmeyin

İftar ve sahur arasında yeterli su içmeniz çok önemli. Çünkü,  yetersiz sıvı alımı kabızlık, böbrek taşı ve tansiyon problemlerini artırıyor. Ancak, bir anda fazla su içmek de mideyi geriyor, şişkinlik yapıyor ve elektrolit dengesini bozabiliyor.  Bu nedenle, su tüketimini iftar ile sahur arasına yaymanız gerekiyor. “Susuzluğunuzu gidermek için mutlaka 3-4 litre su içmelisiniz” şeklindeki tavsiyelerin doğru olmadığı uyarısında bulunan Prof. Dr. Murat Saruç, bu durumun su zehirlenmesine yol açabileceğine vurgu yapıyor.  Prof. Dr. Murat Saruç, çay ve kahvenin ise su yerine geçmediğini, aksine sıvı kaybını artırabildiğini sözlerine ekliyor.

İftardan sonra en az 1.5 – 2 saat kuralına dikkat!

İftardan sonra hemen yatmak, mide içeriğinin yemek borusuna kaçmasını kolaylaştırıyor. Bu durumun reflü, mide yanması ve boğazda acı su hissine neden olacağına işaret eden Prof. Dr. Murat Saruç,  “Yemekten sonra en az 1,5–2 saat dik pozisyonda kalmak sindirimi destekler. Özellikle mide problemi olanlar için bu kural oldukça önemlidir” diyor.

İlaçlarınızın saatlerini gelişigüzel değiştirmeyin

İlaç kullanım saatlerinin Ramazan’da mutlaka hekim önerisiyle yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Gastreonteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, hekime danışılmadan gelişigüzel yapılan saat değişikliğinin ilacın etkisini azalttığını belirterek, şu bilgileri paylaşıyor: “Ayrıca, varsa birlikte kullanılan diğer ilacın da etkisini azaltabilir ya da artırabilir. Örneğin,  bu bir kan sulandırıcı ise kanamaya neden olabilir; tiroit ilacı ise tiroit yetersizliğine yol açabilir; ritim ilaçları ise bulantı-kusma, karın ağrısı, çarpıntı ve baş ağrısı gibi sorunlar oluşturabilir.” Özellikle mide koruyucuların mutlaka aç karnına alınmaları gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Muraç Saruç, “Aksi halde bu ilaçların vücuttaki etkileri yeterli seviyeye ulaşmayacak, reflüye bağlı yemek borusu ülserleri oluşabilecek, mide koruyucu özelliği kaybolacağı için mide kanamaları ortaya çıkabilecektir” uyarısında bulunuyor.

Egzersizi bırakmayın ama zamanını doğru seçin

Tamamen hareketsiz kalmak kabızlık ve kilo artışını tetikliyor. Dolayısıyla, egzersizleri her gün alışkanlık haline getirmek, sağlığımız için çok önemli. Ancak, aç karnına yapılan ağır egzersizler bayılmaya ve kas yıkımına neden olabiliyor. İftardan 1–2 saat sonra yapılan hafif yürüyüşler ise sindirimi hızlandırıyor ve kan şekerini dengeliyor.

 

#RamazanSağlığı #SahuruAtlama #MideSağlığı #Reflü #RamazanBeslenme #SağlıklıRamazan #İftarÖnerileri #SahurÖnerileri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Belirtiler hafif başlayıp, dakikalar içinde ağırlaşabiliyor!

Ani başlayan, tek taraflı ve batıcı tarzda göğüs ağrısı ile nefes darlığı… Bu sorunlar, özellikle genç yaş grubunda, genellikle “kas ağrısı” olduğu düşünülerek, önemsenmiyor. Oysa şikâyetler, hayati risk taşıyan pnömotoraksın, toplumdaki bilinen adıyla “akciğer sönmesinin”  ilk habercisi olabiliyor. Yaygın inanışın aksine, akciğer sönmesi ileri yaştaki kişileri değil; genellikle 15 – 30 yaş grubundaki genç yaş grubunu, özellikle de erkekleri hedef alıyor. Belirtiler çoğunlukla hafif başlasa da tablo dakikalar içinde ağırlaşabiliyor!  Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, akciğer sönmesinin çok sık görülen bir hastalık olmamakla birlikte, acil servis başvurularında önemli bir yer oluşturduğunu belirterek, “Akciğer zarlarında gelişen küçük yırtılmalar bazen hafif seyredebilir; ancak tedavide gecikildiğinde tablo hızla ilerleyebilir. Bunun sonucunda nefes darlığı artabilir ve kandaki oksijen düzeyi düşebilir. Ayrıca nadir, ancak son derece kritik bir durum olan ‘tansiyon pnömotoraks’ gelişebilir. Bu tabloda kaçan hava tek yönlü bir mekanizmayla birikir, göğüs içindeki basınç hızla yükselir ve kalbe dönen kan miktarı azalır. Buna bağlı olarak şok gelişebilir ve hayati risk oluşabilir” diyor. Hastalığın en tehlikeli yönlerinden birinin belirtilerin özellikle genç erişkinler tarafından hafife alınması olduğunu vurgulayan Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, “Pnömotoraks acil bir durumdur; dakikalar büyük önem taşır. Bu nedenle, ‘kas ağrısıdır’ düşüncesiyle hekime başvurmakta gecikilmemelidir. Tek taraflı, batıcı tarzda göğüs ağrısı aniden başladıysa, zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurmak yaşamsal önem taşımaktadır” diye konuşuyor.

Prof. Dr. Erdal Okur

Prof. Dr. Erdal Okur

Bu belirtiler varsa, geç kalmayın!

Akciğerin etrafını saran ve “plevra” olarak adlandırılan zar yapıları arasına hava kaçması sonucu akciğerin kısmen veya tamamen sönmesi durumu “pnömotoraks” olarak tanımlanıyor.  Normalde akciğer ile göğüs duvarı arasında hava bulunmuyor. Akciğerin yüzeyinden herhangi bir nedenle bu aralığa hava geçmeye başlarsa,  her nefes almamızla burada biriken hava akciğere baskı yaparak, kısmen veya tamamen sönmesine neden oluyor. Akciğer sönmesinde en tipik başlangıç, ani başlayan ve  tek taraflı göğüs ağrısı ile nefes darlığı oluyor. Bunların yanı sıra hızlı nefes alma, çarpıntı hissi, omuz veya sırt bölgesine vuran ağrı ve öksürük de eşlik edebiliyor. İlerleyen ve ağır tabloda ise ciddi nefes darlığı, morarma ile tansiyon düşüklüğü görülebiliyor.

Genellikle 15 – 30 yaş grubundaki erkeklerde görülüyor!

Pnömotaraks, KOAH, astım ve akciğer enfeksiyonları gibi hastalıkların yanı sıra göğüs bölgesine gelen darbe veya yaralanma sonucu gelişebiliyor.  Yüksek basınç değişikliklerine maruz kalmak ve akciğer biyopsisi gibi yapılan bazı cerrahi girişimler de akciğerin sönmesine neden olabiliyor. Hastalığın en sık görülen şekli ise  bilinen bir akciğer hastalığı olmadan, genellikle akciğerin tepe kısmında bulunan küçük hava keseciklerinin yırtılmasıyla oluşan akciğer sönmesi oluyor. Bu tür akciğer sönmesi  “klasik” hasta profili olan,  15–30 yaş grubundaki  erkeklerde görülüyor. Özellikle ergenlik döneminde hızlı büyüme nedeniyle göğüs kafesi daha basıktan daha uzun bir şekle dönüşüyor ama akciğerler bu şekil değişikliğine adapte olamıyor. Sonuç olarak, akciğerlerin üst kısımlarında hava keseleri oluşmaya başlıyor. Bu keseciklerin patlamaları da pnömotoraksa  yol açıyor. Ayrıca, sigara kullanımına başlanması da akciğer sönmesinin genç yaş grubunda daha sık rastlanmasının bir diğer önemli sebebini oluşturuyor.

Risk altında olabilirsiniz!

Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, akciğer sönmesinde risk altında olan kişileri şöyle anlatıyor:

Genç, uzun boylu, zayıf erkekler: Göğüs kafesi yapısı ve akciğer tepesindeki “gerilim” nedeniyle hava kesecikleri oluşumunun ve yırtılmanın daha olası olduğu düşünülüyor.

Sigara içenler: Sigara, akciğer dokusunda inflamasyon ve yapısal değişiklikleri artırarak akciğerde hava kesecikleri gelişimini ve akciğerin sönme riskini yükseltiyor. Ayrıca nüks riskini de artırıyor. Elektronik sigara ve nargile kullanımı da benzer şekilde etki ediyor.

Akciğer hastalığı olanlar: Mevcut KOAH, amfizem ve akciğer fibrozisi gibi akciğer hastalığı olanlar da risk altında. Bu hastalıklarda akciğer “rezervi” zaten sınırlı olduğundan pnömotoraks hem daha kolay gelişebiliyor hem de daha ağır seyrediyor.

Travma geçirenler: Trafik kazaları, düşmeler veya darbe sonrası oluşan göğüs travmaları da akciğer sönmesine yol açabiliyor.

Hafif tabloda oksijen, ileri durumda göğüs tüpü

Pnömotoraks tanısı; muayene bulguları, akciğer grafisi veya bazı durumlarda tomografi ile konuluyor. Tedavide  amaç, göğüs boşluğu içinde biriken havanın boşaltılarak akciğerlerin yeniden şişmelerini sağlamak. Prof. Dr. Erdal Okur, tedavinin akciğerin ne kadar çöktüğüne ve hastanın genel durumuna göre planlandığını belirterek, şu bilgileri paylaşıyor: “Belirgin bir şikayetin olmadığı hafif pnömotoraks tablosunda hastalar oksijen tedavisiyle takibe alınır. Ancak, uygulanan tedaviye rağmen düzelme sağlanamıyor veya tablo kötüleşiyorsa, göğüs tüpü yöntemine başvurulur. Ayrıca, akciğerin sönme oranı fazlaysa, hastaya doğrudan göğüs tüpü uygulanır. Yaklaşık bir kalem kalınlığında olan ve ‘dren’ olarak adlandırılan yarı esnek bir tüp, göğüs kafesinin yan tarafından göğüs boşluğuna, akciğer zarları arasına yerleştirilir. Bu cerrahi girişimle, akciğer zarları arasında biriken havanın boşaltılması ve akciğer yüzeyindeki hava kaçağının zamanla kesilmesi hedeflenir.”

Hava kaçağı ameliyatla kapatılıyor

Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, göğüs tüpü tedavisine rağmen akciğerdeki hava kaçağı devam ederse,  endoskopik cerrahiyle bu kaçağın kapatıldığını belirtiyor. Ayrıca, pnömotoraks tekrarlıyorsa veya iki akciğerde  gelişmişe,  yine cerrahi yönteme başvurulduğunu ifade eden Prof. Dr. Erdal Okur, “Ameliyat sırasında hem havanın kaçtığı bölge tamir edilir hem de potansiyel patlama riski taşıyan akciğer yüzeyindeki hava kesecikleri tıraşlanır. Bunun yanı sıra akciğer zarları yapıştırılarak, akciğerin tekrar sönmesi önlenir” diye konuşuyor.  Tedavi sonrasında pnömotoraksın tekrarlama riskini azaltmak için sigara ve elektronik sigaranın mutlaka bırakılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Erdal Okur,  ayrıca, tüplü dalışın kesinlikle yapılmaması gerektiği uyarısında bulunuyor.

 

#Pnömotoraks #AkciğerSönmesi #GöğüsAğrısı #NefesDarlığı #ErkenTanı #GöğüsCerrahisi #Sağlık #HayatiRisk #SigaraBırak #GençErkeklerRiskAltında #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Aldığınız kilolar sadece bacak ve kollarınızda birikiyorsa…

Son dönemlerde yeterince hareket etmiyor ve daha fazla yemek yiyorsanız, kilo almanız çok olağan. Ancak, beslenme alışkanlığınıza özen göstermenize rağmen kilo alıyorsanız ve yağlar özellikle bacak ile kol bölgelerinde birikiyorsa, dikkat! Bu şikayetinizin nedeni, toplumda “ağrılı selülit” olarak da bilinen ve çoğunlukla kadınları etkileyen lipödem olabilir! Yağ dokusunun patolojik bir şekilde birikmesi ve vücutta anormal dağılım göstermesiyle ortaya çıkan lipödem; özellikle bacaklar, kalçalar ile kollarda ilerleyici ve simetrik genişlemelere neden oluyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan, cilt altındaki yağ dokusunun sertleşmesi, ağrı, hassasiyet ve kolay morarma gibi belirtilerle kendini gösteren lipödemin sadece estetik bir sorun olmadığına, ciddi yaşam kalitesi kaybının yanı sıra önemli sağlık sorunlarına da yol açabileceğine dikkat çekiyor. Ancak, lipödem konusunda toplumda farkındalığın az olması nedeniyle hastaların vücutta oluşan yağ birikimini “selülit” zannederek hekime geç başvurduklarını belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan, “Lipödem erken fark edilip tedavi edilmezse ilerleyerek eklem ağrıları, hareket yetisinin azalması sebebiyle yürüme güçlüğü ve enfeksiyon gibi ciddi sorunlara neden olabilmektedir. Ayrıca, hareketsiz kalınması diyabet, kalp-damar ve obezite gibi bazı hastalıkların kontrolünü de zorlaştırmaktadır.  Dolayısıyla, erken teşhis için özellikle bacak ile kollarda şişlik varsa ve dokunulduğunda bu bölgeler ağrıyorsa veya kolay morarıyorsa, mutlaka hekime başvurulmalıdır” diyor.

Prof. Dr. Şule Arslan

Prof. Dr. Şule Arslan

Kadınları etkiliyor, 20’li yaşlarda belirginleşiyor

Lipödem genellikle kadınları etkiliyor, erkeklerde ise çok nadir rastlanıyor. Batı ülkelerinde yapılan çalışmalarda, lipödemin kadınlarda görülme sıklığının yüzde 11 ila 18 arasında değiştiği bildiriliyor. Ancak uzmanlara göre, lipödem farkındalığının düşük olması nedeniyle bu oranlar gerçek hasta sayısını yansıtmıyor. Hastalık çoğunlukla ergenlik sonrası dönemde veya  20’li yaşlarda belirginleşmeye başlıyor. Menopoz döneminde lipödem semptomlarının şiddetlenebildiği belirtiliyor.

Gün sonunda şişlik artıyorsa, dikkat!

Lipödem belirtileri, vücutta anormal yağ birikimi olan bölgelerde görülüyor. Hastalığın en sık rastlanan sinyalleri; vücutta simetrik şişlik, ağrı ve hassasiyet olarak sıralanıyor. Bu ağrılar dokunma, basınç veya hareket sırasında artabiliyor. Bacaklar kolaylıkla morarabiliyor ve akşama doğru lipödemli bölgelerde şişlik artabiliyor.  Prof. Dr. Şule Arslan, hastaların ağrıları bazen bacakta yanma hissi şeklinde ifade ettiklerini anlatarak, “Özellikle morarma yakınması olan hastalar ise herhangi bir çarpma hatırlamasalar bile kol ve bacaklarının kolaylıkla morardığını dile getirmektedirler” diyor. Ayaklar ise daha az etkileniyor ve çoğu zaman tutulum göstermiyor; bu durum lipödemiyi diğer ödem türlerinden ayıran önemli bir özellik olarak öne çıkıyor. Prof. Dr. Şule Arslan, bacaklarında şişlik olan hastaların kıyafet alırken alt beden ve üst beden arasında fark olması nedeniyle de sorun yaşayabildiklerini söylüyor.

Kilo artışı şikayetleri ağırlaştırıyor

Genetik yatkınlık, hormonal faktörler (ergenlik, hamilelik, doğum kontrol hapı kullanımı) inflamasyon, hareketsiz yaşam tarzı ve hatalı beslenme gibi etkenler lipödem gelişimde rol oynuyorlar. Aile geçmişinde lipödem olan kadınlarda bu hastalığa daha sık rastlanıyor. Ayrıca, lipödem teşhis edilen hastaların büyük bir bölümünde vücut kitle indeksinin normalin üzerinde olduğu belirtiliyor.  Kilo artışı da diyabet ve hipertansiyon gibi sorunların kötüleşmesine neden olabiliyor.

Hastalık kontrol altına alınabiliyor!

Günümüzde mevcut olan tedavi seçenekleriyle tam iyileşme sağlanması mümkün olmasa da tedaviye uyumu yüksek hastalarda doğru ve sürdürülebilir bir tedaviyle hastalık kontrol altına alınabiliyor. Bu sayede hastalar yaşam kaliteleri bozulmadan günlük yaşamlarına devam edebiliyor. Tedavide hastalığın ilerlemesinin yavaşlatılması, semptomların gerilemesi ve ikincil komplikasyonların önlenmesi amaçlanıyor. Bu durumda multidisipliner ve bütüncül bir yaklaşımın önem kazandığını belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan,  “Zira, hastalığın yönetiminde beslenmeden egzersize, stres kontrolünden düzenli takibe kadar pek çok unsur bir arada ele alınmaktadır” diye konuşuyor.

Yaşam tarzı değişikliği çok önemli!

Komplet dekonjestif terapi, yani manuel lenfatik drenaj, kompresyon tedavisi ile cilt bakımı gibi çok bileşenli tedavi yaklaşımı  ve cerrahi girişimler, lipödemin temel tedavi yaklaşımlarını oluşturuyor. Bunların yanı sıra düşük tuzlu-düşük şekerli diyete uyulması, kilo kontrolü, özellikle lenfatik dolaşımı destekleyen egzersizlerin düzenli yapılması, uzun süre ayakta kalma veya seyahat etme durumunda bası giysilerinin kullanımı ve stres yönetimi, etkili tedaviler olarak öne çıkıyor.  Fizik tedavi, hareket kısıtlamalarının azaltılmasında, kasların güçlendirmesinde ve ağrının hafifletilmesinde etkili oluyor. Prof. Dr. Şule Arslan, özellikle komplikasyonların önlenmesinde hastaların düzenli hekim takibinde olmalarının ve yaşam tarzı değişikliğini uzun vadede sürdürebilmelerinin son derece önlemli olduğuna vurgu yapıyor.

#Lipödem #CiltSağlığı #BacakAğrısı #KolAğrısı #SelülitDeğilLipödem #SağlıkBilgilendirme #ErkenTeşhis #YaşamKalitesi #FizikTedavi #AcıbademHastanesi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Hem sağlıklı hem kolay kilo vermek için…

Her yeni yıl öncesi ‘bu kez çok kararlıyım’ diyerek diyet için kolları sıvıyor ancak bir türlü ideal kilonuza ulaşma mutluluğunu yaşayamıyor musunuz? Üstelik diyet süreciniz sıkıcı, baskıcı kısıtlamalarla psikolojinizi olumsuz etkiliyor, bıraktığınız anda da, verdiğiniz kiloları çok daha hızlı geri alarak en başa mı dönüyorsunuz? Moralinizi bozmayın, zira sürdürülebilir bir diyet ve düzenli egzersizle hem sağlıklı hem kolay kilo vermek mümkün! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Kısa sürede hızlı kilo vermeyi vadeden katı diyetler aslında sizi hedefinizden uzaklaştırarak motivasyonunuzu kaybetmenize yol açar. Yeni yılda formda kalmanın asıl yolu; katı, düşük kalorili planlanan geçici diyetler değil, sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları kazanmak ve düzenli egzersiz yapmaktan geçiyor. Bu nedenle mucize beklemeden, sağlıklı yaşam alışkanlıklarıyla hem ideal kilonuza ulaşıp formunuza kavuşabilir, hem de bağışıklık sisteminizin güçlendiğini, enerjinizin yükseldiğini ve yaşam kalitenizin iyileştiğini hissedebilirsiniz” diyor. Peki sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları neler olmalı? Beslenme ve Diyet Uzmanı Çelik, sürdürülebilir ve sağlıklı bir diyet için 7 altın öneride bulundu…

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

  • Yasaklamayın, denge sağlayın

Öncelikle besinleri ‘yasaklı’ diye etiketlemeyin. Aşırı kısıtlayıcı bir şekilde besinleri yasaklı sınıfına koyduğunuzda, olası bir ‘kaçamak’ durumunda suçluluk hissine kapılır ve kontrolünüzü bir süre sonra kaybettiğinizi görebilirsiniz. Ayrıca bir süre bu besinlerden uzak dursanız da, zamanla daha güçlü tüketme arzusuna kapılabilirsiniz. Kısıtlayıcı, kendinizi aç bırakan davranışlar hem metabolizma üzerinde olumsuz bir etki yaratır hem de sağlıksız bir beslenme döngüsüne yol açar. Oysa sağlıklı beslenme, tüm besin gruplarının dengeli porsiyon ve tüketim sıklığı düzenlenerek yönetilmesiyle yaşam tarzı alışkanlığına dönüşür.

  • Tüketmemek için, almayın!

Sürdürülebilir diyette çevresel faktörler çok önemlidir. Paketli ürün, gazlı içecek ve fast-food gibi gıdaları almayın. Elinizin altında olduğunu bilirseniz, hele de stresli dönemlerinizde bir anda kendinizi bu ürünleri tüketirken bulabilirsiniz. Alışverişe çıkmadan önce liste hazırlayın ve özellikle rafine şeker içeren ve yüksek yağlı paketli ürünleri listenize eklemeyin. Bu besinleri yeme istediğiniz kontrol edemeyeceğiniz ulaştığında, mevsimine göre 1 porsiyon taze meyve yanında 2 tam ceviz veya 6-8 adet çiğ badem tüketebilirsiniz. Tatlı isteğiniz çok yoğunsa laktoksuz sütlü bir kahve ve 2 adet kuru kayısı veya kuru erik tüketmek iyi bir tercihtir.

  • Lifli beslenin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Kilo vermekte zorlanan kişilerin yetersiz lif aldıklarını gözlemliyoruz. Oysa bol lifli besinler tokluk süresini artırırken, metabolizmayı hızlandırır. Bu nedenle sebze, meyve, tam tahıllı ürünler, kurubaklagiller, yağlı tohumlar vb lif içeriği yüksek gıdalar sindirim sistemi için oldukça önemlidir. Sağlıklı bir sindirim sistemi ise açlık-tokluk sinyallerinin kontrolüne destek olur. Örneğin; ana yemekte salata yemek ya da ara öğünlerde taze meyve ve yağlı tohum tüketmek ani kan şekeri dalgalanmalarını azaltarak gün içinde ani açlık krizlerinin, dolayısıyla fazla kalori alımının da önüne geçer” diyor.

  • Su tüketimine dikkat edin

Sağlıklı yaşam tarzı denilince olmazsa olmazlardan biri şüphesiz su tüketimi. Yeterli miktarda içilen su, metabolizmanın sağlıklı çalışması ve vücut fonksiyonlarının düzenlenmesi için şarttır.  Ayrıca, yeterli su içilmezse, susuzluk hissi açlıkla karışabilir ve bu durum fazla kalori alımına yol açabilir. Miktarı kişiden kişiye değişmekle birlikte, gün boyunca düzenli aralıklarla su içmek ana hedeflerinizden biri olmalıdır. Vücudunuzda yeterli su bulunduğunu idrarınızın renginin açık olmasından anlayabilirsiniz. Çay ve kahve gibi içecekler suyun yerine geçmez aksine vücuttan su atılmasına neden olur. Suyun yanı sıra kefir ya da ayran gibi içecekler tüketmeniz faydalıdır.

  • Metabolizma hızını artıran besinlerden faydalanın

Yeni yılda öğünlerinize ekleyeceğiniz bazı besinler metabolizmada bazı değişiklikler yaparak  yağ yakımına yardımcı olabilir. Bu da kısıtlayıcı olmadan sürdürülebilir bir tabak içeriği ile sağlıklı beslenme hedefinizi destekler. Hiçbir besinin mucizevi bir etkisi yoktur ama sağlıklı bir beslenme planı içerisinde metabolizma hızınızı artırmaya katkı sağlayabilirler. Örneğin; -tüketmenizde herhangi bir sakınca olmadığı doktorunuz tarafından belirtilmişse- aşırıya kaçmamak şartıyla kırmızı biber, tarçın, zencefil, zerdeçal gibi baharatlar, turunçgiller, koyu yeşil yapraklı sebzeler, kahve ve yeşil çay tüketmeniz destek olacaktır.

  • Proteine çok önem verin

Yeterli ve dengeli protein alımı metabolizmanın korunması ve tokluk hissinin artırılması açısından kritik öneme sahiptir. Ancak protein alımını tek öğünde fazla miktarda değil, gün içerisine yayarak gerçekleştirin. Bu yöntem, özellikle iştah kontrolü ve gün boyu enerjinin dengeli kalmasına yardımcı olur. Yumurta, et, tavuk, balık, süt ve süt ürünleri gibi hayvansal kaynaklı proteinlerle birlikte bitkisel protein açısından zengin kurubaklagillerin tüketilmesi kas kütlesinin korunmasına da katkı sağlayarak ağırlık kaybı sürecinde yağ kaybını destekler.

Burada önemli olan bir diğer konu; bu gıdaların yağlı kısımlarını ayırmak (örneğin; tavuğun derisi, kırmızı etin beyaz yağlı kısımları gibi) ve doğru pişirme yöntemleriyle (kızartma değil ızgara ya da buğulama, haşlama) tüketmektir.

  • Sosyal hayat

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Yeni yılda sürdürülebilir diyet için, sosyal hayatla beslenme arasındaki dengeyi kurabilmek kritik önem taşır. Dışarıda yediğiniz bir yemek ya da tatlı tek başına ağırlık artışının ya da sağlıksız beslenmenin nedeni olamaz. Sosyal ortamlardan kaçınmanız gerekmez. Sonrasında katı kısıtlamalara gitmek, öğün atlamak ise kan şekeri dengenizi bozarak daha da acıkmanıza neden olur. Yapılması gereken; gerçekçi ve uzun vadede sürdürülebilir bir denge oluşturmaktır. Dengeli ve sürdürülebilir yaklaşım için yapılması gereken şey; rutininize geri dönmek, yeterli protein, lif ve sağlıklı karbonhidratların olduğu dengeli tabak modeli oluşturmak, yeterli su içmek ve hareketi artırmak olmalıdır. Bu sayede hem metabolik dengeyi korur hem de beslenmeyle olan ilişkinizin cezalandırıcı değil, destekleyici olmasını sağlayabilirsiniz” diyor.

#İdealKilo2026 #SağlıklıBeslenme #SürdürülebilirDiyet #KolayKiloVerme #EgzersizVeBeslenme #FormdaKal #YaşamKalitesi #EnerjiVeBağışıklık #PauseDergi #YeniYılKararları

 

Zayıflama iğneleri kilo verdiriyor ama!

Zayıflama iğneleri son dönemde en çok konuşulan tedavilerden biri haline geldi. Sosyal medya paylaşımları, hızlı kilo kaybı vaatleri ve kısa sürede görülen sonuçlar milyonlarca kişinin hızlı kilo verme hayalini süslüyor. Ancak dikkat! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ender Arıkan, obezite tedavisinde kullanılan bu enjeksiyonların başarılı şekilde kilo kaybettirmeye katkı sağlamakla birlikte mucize olmadığını ve kontrolsüz kullanımının ciddi sorunlara yol açabildiğini söylüyor. Yapılan çalışmalara göre; obezitenin 5 yıl içerisinde iki katına çıkmasının beklendiğini belirten Prof. Dr. Arıkan, obezite tedavisinde kullanılan iğneler hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

İştahı azaltan, tokluk süresini uzatan zayıflama iğneleri son yıllarda en çok ilgi gören konuların başında geliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ender Arıkan, bu tedavinin etkili olduğunu ancak herkes için uygun olmadığını belirterek “Zayıflama iğnelerinin aslında vücudun kendi hormonunun daha güçlü bir versiyonu.  İştahı ciddi şekilde baskılıyor, mide boşalmasını yavaşlatıyor, kişiyi daha uzun süre tok tutuyor ve kan şekerini dengeliyor. Bu nedenle hem diyabet hastalarında hem de obezite tedavisinde kullanılabiliyor. Fakat bu, herkesin kullanabileceği bir ürün olduğu anlamına gelmiyor. Tedavi mutlaka doktor kontrolünde olmalı” diyor. Prof. Dr. Arıkan sözlerine şöyle devam ediyor: “Şeker değerleri, karaciğer ve böbrek fonksiyonlarını görmeden ilaca başlamıyoruz. Çünkü güvenli tedavinin ilk adımı doğru değerlendirmedir.”

Prof. Dr. Ender Arıkan

Prof. Dr. Ender Arıkan

Zayıflama iğneleri kimler için uygun?

Vücut kitle indeksi 30’un üzerinde olan hastalar için zayıflama iğnelerinin uygun olduğunu, eğer VKİ 27’nin üzerindeyse ve diyabet, tansiyon ya da karaciğer yağlanması gibi ek hastalıklar varsa yine tercih edilebileceğini belirten Prof. Dr. Arıkan, ancak bunun alanında uzman hekim tarafından belirlenmesi gerektiğini, ilacın isteyen herkese reçete edilmediğini özellikle vurguluyor. Bu tedavinin bazı hastalar için ciddi risk oluşturabileceğinin altını çizen Prof. Dr. Ender Arıkan şöyle konuşuyor: “Medüller tiroid kanseri öyküsü olanlarda, pankreatit geçirmiş kişilerde, hamilelerde, emzirenlerde ve 18 yaş altındaki bireylerde bu ilaçları kesinlikle kullanmıyoruz.” Zayıflama iğnelerinin bulantı, mide yanması ya da kabızlık gibi yan etkileri olabildiğini, bu şikayetlerin çoğunun doz yavaş artırıldığında kontrol altına alınabildiğini belirten Prof. Dr. Arıkan “Ancak pankreatit, safra kesesi taşı ve şiddetli karın ağrısı gibi durumlar olursa ilaç hemen kesilmeli ve mutlaka doktora başvurulmalı” diyor.

Kilo kaybı ortalama yüzde 8-15 oluyor ama…

Tedavide beklentilerin gerçekçi tutulması büyük önem taşıyor. Zayıflama iğneleri ile ortalama yüzde 8-15 kilo kaybı sağlanırken, bu durumun sürdürülebilir olmasına çok dikkat edilmesi gerekiyor. Bazı kişilerin çok hızlı değişim beklediğinin altını çizen Prof. Dr. Arıkan, tedavinin yaşam tarzı değişikliğiyle desteklenmemesi durumunda, ilacı bıraktıktan sonra, verilen kiloların daha hızlı şekilde geri alınmasının kaçınılmaz olacağını vurgulayan Prof. Dr. Ender Arıkan “Hastalar sadece yağ kaybetmiyor, kas kaybı da olabiliyor. Bu özellikle ilerleyen yaşlarda büyük problem. Bu nedenle bu tedaviyi olanların her zaman protein tüketimini artırmaları ve düzenli direnç egzersizi yapmaları gerekir” diye konuşuyor.

Obezitede hızlı artış yaşanıyor

Modern çağın salgın hastalığı obezite dünya genelinde hızla artarken, tedavinin temelini ise öncelikle yaşam tarzı değişikliği oluşturuyor. Halen 1 milyardan fazla insanı etkileyen bu küresel sağlık sorununun, önlem alınmadığında çok daha fazla artacağını, yapılan çalışmalarda obez insan sayısının 2030 yılına kadar iki katına çıkmasının öngörüldüğünü belirten Prof. Dr. Ender Arıkan, obezite tedavisinde en iyi sonucun sağlıklı beslenme, düzenli hareket, uyku düzeni ve stres yönetimiyle alındığını, kilo verirken hedefin hızlı değil, sağlıklı ve sürdürülebilir olması gerektiğini söylüyor. Prof. Dr. Arıkan kilo kaybı için zayıflama iğnelerinin uzun vadeli etkilerinin hala araştırıldığını belirterek şöyle konuşuyor: “Mevcut çalışmalar kısa vadede önemli kilo kaybı ve metabolik iyileşmeler göstermiş olsa da, bu sonuçların uzun vadede sürdürülebilirliği daha fazla araştırmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu ajanların kardiyovasküler hastalık insidansı ve mortalite gibi uzun vadeli sağlık sonuçlarını nasıl etkilediğini araştırılmalıdır. Ayrıca, uzun vadeli güvenliğin de belirlenmesi gerekmektedir. Kapsamlı uzun vadeli çalışmalar, uzun süreli tedavinin risk-fayda oranının netleştirilmesine yardımcı olacaktır.”

#Obezite #ObeziteTedavisi #ObeziteArtışı #Sağlık #SağlıklıYaşam #KiloKontrolü #Metabolizma #Zayıflamaİğneleri #KiloVermeSüreci #İştahKontrolü #TedavideGüvenlik #DoktorKontrolünde #UzmanUyarıyor #BilimselVeriler #Endokrinoloji #MetabolizmaHastalıkları #SağlıkHaberleri #GüncelSağlık #Haber

Aşı ile ilgili bu hurafeler sağlığımızı riske atıyor!

Son günlerde görülme sıklığı artan hızla influenza (grip), her yıl dünya genelinde binlerce kişinin ölümüne neden oluyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Cemal Üstün, influenzanın yüksek ateş, boğaz ve baş ağrısı, burun akıntısı, kas-eklem ağrısı, halsizlik ve öksürükle seyreden bir solunum yolu hastalığı olduğunu belirterek “Oysa influenza başta olmak üzere enfeksiyon hastalıklarının önemli bir kısmı aşılama ile önlenebilir. İnfluenzaya bağlı ölümler çoğunlukla 5 yaş altı ve 65 yaş üstü kişiler ile hamileler ve kronik hastalığı olanlardan oluşmaktadır. İnfluenza virüsü zatürreye yol açabilirken, kalp ve beyin enfeksiyonlarına da zemin hazırlayarak sakatlığa hatta ölüme neden olmaktadır. Bu nedenle her yıl grip aşısının yaptırılması büyük önem taşımaktadır” diyor. Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Cemal Üstün, toplumda grip aşısı hakkında doğru bilinen 7 yanlışı sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Cemal Üstün

Prof. Dr. Cemal Üstün

  • Influenza için aşıya gerek yoktur çünkü ciddi bir hastalık değildir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Influenza (grip) ölümle sonuçlanan ciddi hastalıklara ve ölüme yol açabilen bir hastalıktır. Dünya genelinde her yıl milyonlarca kişiyi etkilemekte ve 300 bin-650 bin arası kişinin ölümüne neden olmaktadır. Bu hastalığa bağlı, ölüm dışı gelişen sakatlık ve insan iş gücü kaybı ise çok daha fazladır. Influenzaya bağlı ölümlerin çoğu 5 yaş altı ve 65 yaş üstü kişiler ile hamileler ve kronik hastalığı olanlardan (diyabet, kanser, obezite, kalp- damar hastalığı vb) oluşmaktadır.

  • “Aşılandım ama yine grip oldum.” Aşı enfeksiyonlardan korumaz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Her yıl, bir önceki yılda görülen influenza virüsünden elde edilen cansız aşı (öldürülmüş virüs aşısı) uygulanmakta ve yüzde 80’lere kadar koruyuculuk sağlamaktadır.

Aşı sonrası grip benzeri hastalık belirtileri olabilir. Bu durum bağışıklık sisteminin virüse karşı çalıştığının göstergesidir. Ayrıca influenza aşısı sadece influenza virüsüne bağlı en sık görülen mevsimsel gribi engeller. Diğer virüslerle oluşan solunum yolu hastalıklarını etkilemez ki bu hastalıklar daha nadir görülür.

  • Aşının ciddi yan etkileri vardır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Aşı, hafif grip bulguları ile seyreden belirtilere nadiren neden olabilir. Bu iki-üç gün süren nadir bir durumdur. İnfluenza aşısı cansız aşı olduğundan aşı ile ilgili yan etkiler çok düşük ve önemsizdir. Yan etkiler hastaların ortalama yüzde 3-5’inde görülmektedir. Başlıca yan etkiler; grip benzeri hafif hastalık (kas ağrısı, halsizlik), aşı yapılan yerde ağrı, kızarıklık ve hafif ateştir.

  • Influenza aşısı hamilelikte yapılmaz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hamilelikte tüm cansız (inaktif) virüs aşıları güvenle uygulanabilir. Hamilelikte bağışıklık sistemi zayıfladığı için, anne adayları enfeksiyonlara karşı daha hassas hale gelir. Bu nedenle hem anne adayının hem de bebeğin sağlığını korumak açısından grip aşısı yaptırmak elzemdir. Özellikle gebeliğin ikinci ya da son üç aylık dönemlerinde olan anne adaylarının grip aşılarını doktor önerisiyle yaptırmaları, olası komplikasyonların önlenmesi açısından son derece önemlidir. Aşı yalnızca anne adayını değil, doğumdan sonra ilk aylarda bebeği de koruyucu bir bağışıklık sağlar.

  • Geçen yıl aşılandım, bu yıl gerek yok: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Influenza virüsü her yıl yapısını değiştirmekte ve bağışıklık sisteminden kaçmaktadır. Bu nedenle her yıl, bir önceki yıl sık görülen virüs tiplerine göre yeni aşı geliştirilmektedir. Her yıl influenza aşısı yapılmalıdır. Aşı yapıldıktan 7-15 gün sonra etkinliği başlar ve etkinliğinin yüksek olduğu dönem üç aydır. Üç aydan sonra etkinliği önemli derecede düşer. Bu nedenle ülkemizde aşıyı Kasım ayı başında veya ortasında yapmak etkinliği açısından daha faydalıdır.

  • Sağlıklı kişilerin aşıya ihtiyacı yoktur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sağlıklı kişiler de risk grubundakilere göre daha az olmakla birlikte hastalığı şiddetli geçirebilir. Çünkü grip virüsü her yıl değişim gösterir ve bağışıklık sistemi bu yeni virüslere karşı savunmasız kalabilir. Kişi genel olarak sağlıklı olsa bile, virüs bulaştığında ciddi hastalık tablosu gelişebilir veya çevresinde risk grubundaki bireylere hastalığı bulaştırabilir. Bu nedenle grip aşısı, sadece kronik hastalığı olanlar için değil, toplum genelinde bulaş zincirini kırmak için de önemlidir.

  • Aşılar zararlı maddeler içerir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanan tüm aşılar güveli olup, insan sağlığına zarar veren maddeler içermezler. İnfluenza aşıları da yıllardır milyonlarca kişiye her yıl güvenle uygulanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü her yıl influenza mevsimi öncesinde özellikle risk grubundaki bireylerin aşılanmasını önermektedir. Bu aşılar ciddi hastalık, hastaneye yatış ve ölüm riskini azaltarak toplum sağlığının korunmasında önemli bir rol oynar.

İdrar kaçırmayı azaltan 6 önemli kurala dikkat!

İdrar kaçırma toplumda çoğu kişinin yaşam kalitesini derinden etkileyen, ancak konuşulmaktan çekinilen önemli bir sağlık sorunu. Genellikle 50 yaşından sonra görüldüğü düşünülen bu durum aslında hemen her yaştaki kişilerin kapısını çalabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, tüm dünyada oldukça yaygın rastlanan idrar kaçırmanın görülme sıklığının ülkemizde de özellikle nüfusun yaşlanmasıyla birlikte daha da arttığını belirterek, “Öyle ki toplum bazlı çalışmalarda kadınların yüzde 9-43’ünde, erkeklerin ise yüzde 7-27’sinde idrar kaçırma sorununa rastlanmaktadır. Bu hastalık aile, sosyal ve iş hayatını olumsuz yönde etkileyebilecek şiddette olabilmektedir. Dolayısıyla, tedavisine erken başlanması, hastalığın daha kolay yöntemlerle kontrol altına alınması ve hastanın hayat kalitesinin artması için çok önemlidir. Günümüzde, idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre başvurulan yöntemlerle sorun genellikle ortadan kalkmakta, bazı hastalarda ise en azından hayat kalitesi büyük oranda artmaktadır” diyor.

Prof. Dr. Burak Özkan

Prof. Dr. Burak Özkan

Birkaç farklı türü mevcut

İdrar kaçırma; hastanın kontrolünde olmadan veya idrar yapımı için uygun şartlar oluşmadan idrarın istemsiz olarak kaçması şeklinde tanımlanıyor. Yaşam kalitesini oldukça düşürebilen idrar kaçırmanın birkaç farklı türü bulunuyor. Ani idrar isteğiyle birlikte oluşan sıkıştırma tarzında idrar kaçırmanın yanı sıra karın içi basıncının arttığı durumlar olan öksürmek, hapşırmak ve yerden ağır bir cisim kaldırmakla gerçekleşen stres tipi idrar kaçırma en sık görülen tiplerini oluşturuyor. Bazı hastalarda bu iki mekanizmanın beraber görülebildiğini vurgulayan Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, “Bunların dışında geçici bazı durumlara bağlı olan idrar kaçırma, nörolojik hastalıklara bağlı idrar kaçırma, fistüllere bağlı idrar kaçırma veya hastanın idrar yapamadığı için taşma tarzında idrar kaçırma tipleri de mevcuttur” bilgisini veriyor.

Pek çok sebep neden olabiliyor!

İdrar kaçırmaya pek çok sebep yol açabiliyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, en sık görülen etkenleri; “Doğumlar, yüksek bebek ağırlığı, menopoz, fazla kilo, geçirilmiş cerrahiler, üriner sistem enfeksiyonları, kullanılan bazı ilaçlar, depresyon, zihinsel fonksiyonlarda bozukluk, nörolojik rahatsızlıklar, kabızlık, sigara kullanımı ve genetik yatkınlık” olarak sıralıyor.

Tedaviyle kontrol sağlanabiliyor

İdrar kaçırmanın tedavisinde hedef hastayı tekrar idrar kontrolünü sağlayabilir hale getirmek ve buna bağlı olarak hayat kalitesini arttırıp, idrar kaçırmanın getirdiği ek problemlerden kurtarmak. Tedavi, idrar kaçırmanın tipine, hastanın yaşına, eşlik eden diğer hastalıklarına, genel sağlık durumuna ve altta yatan bir sebep olup olmamasına bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın tıbben çözülebilir bir hastalık olduğuna işaret ederek, “Son yıllarda gelişen tedavi yöntemleri ve yaşam alışkanlıklarında alınan önlemler sayesinde hastaların büyük bir kısmında kontrol tamamen sağlanabilmektedir” diye konuşuyor.

İdrar kaçırmayı azaltan 6 önemli kural!

İdrar kaçırma tedavisinden başarılı sonuç alınmasında altta yatan etkenin tespit edilmesi kritik bir rol üstleniyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın altında idrar yolu enfeksiyonu, mesane tümörleri, prostat hastalıkları, üreter veya mesane taşları gibi bir patoloji saptanırsa, öncelikle bu sorunun tedavisi edilmesi gerektiğini vurguluyor. Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan düzenlemelerin de son derece önemli olduğunu belirterek, dikkat edilmesi gereken 6 önemli kuralı, “Kilo verilmesi,  idrar kontrol mekanizmalarını güçlendiren pelvik taban egzersizlerinin yapılması, orta seviyede egzersiz programlarının uygulanması, tetikleyici faktörler  olan kahve ile çay tüketiminin sınırlandırılması ve sigaranın bırakılması, içilen sıvı miktarının ayarlanması ve kabızlık sorununun giderilmesi için beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi” olarak sıralıyor. Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesinin yanı sıra idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre ilaç tedavisine, girişimsel yöntemlere veya cerrahi müdahaleye de başvurulabildiğini sözlerine ekliyor.