Yazılar

Serinleyeyim derken kilo almayın!

Aşırı yaz sıcaklarında çok da düşünmeden bir çırpıda başımıza diktiğimiz, içimizi ferahlatan soğuk içecekler bilinçsiz tüketildiğinde obeziteden diyabete dek ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz “Özellikle yaz aylarında değil terleme yoluyla nefes alıp verirken bile sıvı kaybettiğimiz için vücudumuzun suya ihtiyacı artıyor. Günde ikibuçuk litreden az su içmemek gerekiyor. Ancak pek çok kişi aşırı sıcaklarda su yerine soğuk şekerli içeceklere yönelebiliyor! Oysa gerek vücudumuzun sıvı ihtiyacını karşılamak gerekse serinlemek için kesinlikle sağlıksız, katkılı ve yapay içeceklerden uzak durmak çok önemli” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz aşırı sıcaklarda evde hazırlayabileceğiniz serinleten içecekleri, bir su bardağına (200 ml) denk gelen kalori miktarlarını ve tariflerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz

Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz

  • Şekersiz limonata ( 200 ml/ 65 kalori)

Yaz ayı denilince akla ilk gelenlerden biri ev yapımı limonata oluyor. 1 su bardağı limonatanın (200 ml) 65 kalori içerdiğini belirten Sıla Bilgili Tokgöz, içerisinde bal olduğu için 1 yaş altı çocuklardan uzak tutulması gerektiğini söylüyor.

Tarifi:

İki büyük limon ve bir portakalın kabuklarını rendeleyip suyunu sıkın. Üç yemek kaşığı çiçek balı, bir tutam fesleğen ya da nane ve bir litre su ekleyerek derin bir sürahide karıştırın. Buzdolabında en az iki saat dinlenmeye bırakın. Sonra ince bir süzgeç ile süzün. Bol buz, nane veya fesleğen yaprakları ile servis edebilirsiniz.

  • Karpuz ve Kavunlu Maden Suyu (200 ml/120 kalori)

Yazın vazgeçilmez meyvelerinden karpuz ve kavun içeriğindeki yüksek su oranıyla öne çıkıyor. Bu meyveleri maden suyuyla buluşturunca ortaya 120 kalorilik lezzetli bir içecek çıkıyor. Ancak dikkat! Beslenme ve Diyet Uzmanı Tokgöz, glisemik indeksi yani kan şekerini yükseltme hızı oldukça yüksek olduğundan diyabet hastalarının bu içeceği daha az ölçüyle ve dikkatli tüketmeleri gerektiğini vurguluyor.

Tarifi:

İki dilim karpuz (200 gr) ve iki dilim kavunu (200 gr) buzlukta iki saat dondurun. Daha sonra taze nane yapraklarıyla blenderden geçirin. Üzerine yarım limon suyu ve bir şiye maden suyu ekleyerek tüketebilirsiniz.

  • Yaban Mersinli Smoothie (200 ml/ 250 kalori)

Özellikle yazın kahvaltı için farklı alternatif arayanların da severek tüketeceği tok tutan ve serinleten içeceklerden biri; yaban mersinli smoothie. Bir bardağı (200 ml) 250 kalori olan bu içeceğin; içerisindeki çilek ve yaban mersini sayesinde C vitamini ve antioksidan açısından oldukça zengin olduğunu söyleyen Tokgöz “Yulaf içerisindeki lif sayesinde mideyi daha geç terkederek daha uzun süre tok kalmaya yardımcı oluyor. Süt hem kalsiyum hem protein bakımından günlük alıma katkı sağlıyor. Glisemik indeksi düşük meyve kullanıldığı için diyabet hastaları da rahatlıkla tercih edebilirler” diyor.

Tarifi:

Sekiz adet yaban mersini, bir su bardağı süt, iki yemek kaşığı yulaf ve bir çay kaşığı toz tarçını bir kaba koyarak blenderden geçirip tüketebilirsiniz. Daha şekerli bir tat arayanlar bu tarife bir adet muz da ilave edebilirler. Süt ve süt ürünlerine intoleransı olanlar ise badem veya yulaf sütü gibi bitkisel içecekler de tercih edebilir.

  • Meyveli Kefir (200 ml/195 kalori)

Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, kefirin probiyotik etkinliği ile bağırsak dostu bir içecek olduğunu vurgulayarak “İçerisindeki kalsiyum ve protein sayesinde kas ve kemik sağlığı için de son derece önemli. Ek gıda döneminde bebeklerin bile rahatlıkla içebileceği hem çok sağlıklı hem de çok doyurucu bir içecek tarifi olarak öne çıkıyor” diyor.

Tarifi:

Bir su bardağının dörtte üçü kadar kefiri, yarım çay bardağı suyu, bir küçük muzu ve iki adet kayısıyı blenderden geçirdikten sonra içebilirsiniz. Diyabet hastaları için; kiraz, şeftali, elma ve çilek gibi kan şekerini hızlı yükseltmeyen besinler tercih edilebilir.

  • Sağlıklı Reyhan Şerbeti (200 ml/32 kalori)

Osmanlı mutfağından günümüze kadar gelen bu vazgeçilmez şerbetin oldukça sağlıklı olduğunu belirten Tokgöz şöyle konuşuyor: “Reyhan, antioksidan-bağışıklık destekleyici ve mide bağırsak yakınmalarına, hazımsızlığa iyi geliyor. Şerbet deyince akla hemen şekerli bir içecek gelse de yüksek şeker ve kalori alımı vücutta yağ olarak depolanıp hızla kilo aldırdığı için rafine şeker kullanmadan da reyhan şerbeti hazırlayabilirsiniz.”

Tarifi:

Bir demet taze reyhanı yıkayıp bir kaseye alın. Üzerine bir litre sıcak su döküp içerisine bir adet kabuk tarçın, beş adet karanfil ve bir adet limon suyu ekleyerek soğuyana kadar bekleyin. Soğuduktan sonra iki yemek kaşığı hurma özü veya balı ekleyip bol buzla servis edebilirsiniz.

  • Soğuk Şeftalili Yeşil Çay (200 ml/60 Kalori)

Hazır satılan soğuk çayların yüksek oranda rafine şeker içerdiğini, bu nedenle evde hazırlayarak hem aşırı sıcaklarda serinleyip hem de sağlıklı içecek olarak tüketebileceğinizi belirten Sıla Bilgili Tokgöz, bir su bardağı (200 ml) içeceğin 60 kalori olduğunu söylüyor. Tokgöz şöyle konuşuyor: “Termojenik etkiye bağlı olarak yeşil çay daha fazla enerji harcanmasını sağlıyor. Aynı zamanda yeşil çay polifenolik bileşenlerinin etkisiyle de kilo kaybına ve ödem atmaya da yardımcı oluyor. Ancak içeriğindeki kafein sebebiyle yüksek tansiyonu, kardiyovasküler hastalığı ve böbrek hastalığı olanların dikkat etmesi gerekiyor.”

Tarifi:

İki adet poşet yeşil çayı ya da bir yemek kaşığı dökme yeşil çayı yarım litre kaynatılmış suda demleyin. Soğumaya bırakın. İki adet olgun şeftaliyi bir çay bardağı su ile blenderden geçirip bir sürahiye süzün. Ardından üzerine soğumuş yeşil çayınızı ekleyip buzla servis edebilirsiniz.

Lipödem yaz aylarında tetikleniyor

Lipödem yaz aylarında tetikleniyor

Yazın ilk günleriyle birlikte toplumda ‘ağrılı selülit’ olarak bilinen lipödem hastalığı şikayetleri artmaya başlıyor. Kol, bacak ve kalçalarda aşırı yağ birikmesi ve buna eşlik eden ağrı ile şişlikler şeklinde görülen lipödem yazın tetikleniyor. Bunun nedeni ise ödem ve şişliklerin sıcak havalarda artması. Vücudun her iki tarafını simetrik olarak etkileyen lipödem hastalığına diyet ya da egzersiz çare olmuyor, sistematik tedaviye ihtiyaç duyuluyor. Lipödem estetik bir sorun olmasının yanı sıra kronik sağlık problemlerine neden olan bir hastalık. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan, erken fark edilip tedavi edilmezse lipödemin ilerleyeceğine ve kişinin hareket yetisi ile yaşam kalitesini olumsuz etkileyeceğine dikkat çekerek, “İleri evrelerinde eklem ağrıları, yürüme güçlüğü, hareketsizlik nedeniyle bazı hastalıkların kontrolünün zorlaşması, tekrarlayan şişlik ve enfeksiyon görülebilir. Ancak lipödem konusunda farkındalığın az olması, hastaların sorunlarını ‘selülit’ zannederek hekime geç başvurmaları sonucu tanı genellikle geç konulmaktadır. Erken teşhis için kol ve bacaklarda şişlik varsa ve dokunulduğunda bu şiş bölgeler ağrıyorsa veya kolay morarıyorsa mutlaka hekime başvurmalıdır” diyor.

Prof. Dr. Şule Arslan

Prof. Dr. Şule Arslan

Menopoz döneminde şiddetlenebiliyor!

Batı ülkelerindeki çalışmalar kadınların yüzde 11-18’inde lipödem görüldüğünü ortaya koyuyor, ancak farkındalığının sınırlı olması nedeniyle bu oranların gerçekte daha fazla olduğu düşünülüyor. Çoğunlukla kadınlarda görülen, ergenlik dönemi sonrası veya 30’lu yaşlarda belirginleşen lipödem semptomları menopoz ile birleştiğinde şiddetlenebiliyor. Gelişiminde genetik yatkınlık ve hormonal faktörler etkili olan; özellikle hormon tedavileri, doğum kontrol hapları ve hamilelik dönemlerinde gelişimi artan lipödem erkeklerde nadiren görülüyor.

Akşama doğru şişlikler artabiliyor

Lipödem belirtileri, vücutta anormal yağ birikimi olan bölgelerde ortaya çıkıyor. En sık görülen şikayetler vücutta simetrik şişlik ve ağrı/hassasiyet olarak sıralanıyor. Ayaklar daha az etkileniyor; ağrılar dokunma, basınç veya hareket sırasında artabiliyor. Bacaklar kolaylıkla morarabiliyor, akşama doğru lipödemli bölgelerde şişlik daha çok görülebiliyor.  Prof. Dr. Şule Arslan, hastaların ağrılarını bazen bacakta yanma hissi şeklinde ifade ettiklerini belirterek, “Morarma yakınması olan hastalar bir çarpma hatırlamadıkları halde kol ve bacaklarının kolaylıkla morardığını dile getirmektedirler” diyor.

pause journal

Ailede varsa risk artıyor!

Genetik yatkınlık, ergenlik, hamilelik, doğum kontrol hapı kullanımı gibi hormonal faktörler, inflamasyon, hareketsiz yaşam tarzı ve beslenme gibi etkenler lipödem gelişiminde rol oynuyor. Aile geçmişinde lipödem olan bireylerde bu hastalığa daha sık rastlanırken, teşhis konulan hastalarda vücut kitle indeksi genellikle normalden yüksek gözlemleniyor ve kilo alımı semptomların kötüleşmesine neden oluyor.

Fizik tedavi ağrıları azaltıyor

Genetik ve hormonal faktörlerle bağlantılı olduğu için lipödemden kaçınmanın kesin bir yolu olmadığına dikkat çeken Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan “Ancak, yaşam tarzıyla ilgili bazı değişiklikler hastalığın gelişimini önleyebilir. Uygun diyet, düzenli egzersiz yapmak, sigara ve aşırı alkol tüketmemek, kilo kontrolü ile stres yönetimi bunlara örnek olarak verilebilir. Uzun süre ayakta kalma veya seyahat etme durumlarında, bası çorapları veya bandajları, şişliği ve ağrıyı azaltabilir” diyor. Tedaviyle semptomlar ile hastalığın ilerlemesinin yavaşlatılması ve hastalığa bağlı sağlık sorunlarının engellenmesi amaçlanıyor. Tedavide multidisipliner ve bütüncül bir yaklaşımın önem kazandığını vurgulayan Prof. Dr. Şule Arslan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Komplet dekonjestif terapi ve cerrahi girişimler temel tedavi iken; egzersiz, düşük tuzlu diyet, bası giysileri kullanımı da etkili koruyucu tedavi olarak kabul görmektedir. Fizik tedavi ise hareket kısıtlamalarını azaltmak, kasları güçlendirmek ve ağrıyı hafifletmekte fayda sağlamaktadır.”

Menopoz sonrası kanamaya dikkat!

Menopoz sonrası kanamaya dikkat!

Dünyada her yıl 290 bin, ülkemizde de yaklaşık 7 bin kadına gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik kanser türü olan rahim kanseri tanısı konuyor. Ülkemizde özellikle obezitenin yaygınlaşmasıyla birlikte rahim kanserinin görülme sıklığı artıyor. Zira obezite rahim kanseri riskini 3 kat yükseltiyor! Bunun nedeni ise obezitede artan yağ dokusunun kandaki rahim kanseri için risk oluşturan östrojen seviyesini arttırması. Ayrıca ömrün uzaması ve çocuk doğurma oranlarının düşmesi de rahim kanserinin sıklığını arttıran diğer önemli etkenleri oluşturuyor. Genellikle menopoz sonrasında gelişse de rahim kanserlerinin yüzde 5’i 40 yaş altında görülüyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Baki Erdem, rahim kanserinin erken teşhis edildiğinde genellikle sadece cerrahi yöntemle tedavi edilebilen bir hastalık olduğuna dikkat çekerek,Rahim kanserinin rahim ağzı kanseri gibi tarama testi yoktur. Dolayısıyla yıllık jinekolojik muayeneler ve beklenmedik anormal vajinal kanamalarda jinekolojik kontroller önem taşıyor. Özellikle kanser için risk faktörleri mevcut ise jinekolojik tarama sıklığı hastalara göre arttırılabiliyor” diyor.

Doç. Dr. Baki Erdem

Doç. Dr. Baki Erdem

Menopoz sonrasında kanamaya dikkat!

Rahim kanseri,  ‘rahim içini döşeyen zardan (endometrium kanseri)’  ve ‘rahim duvarını oluşturan kas tabakasından’ kaynaklanan olmak üzere iki gruba ayrılıyor. En yaygın olarak rahim iç zarından kaynaklanan tipi görülüyor. Rahim kanserinin en sık ve ilk görülen belirtisi ise menopoz sonrasında beklenmedik anormal vajinal kanama oluyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Baki Erdem, menopoz sonrası kanamaların yüzde 10’unda rahim kanseri saptandığını vurgulayarak, “Rahim kanseri üreme çağındaki kadınlarda normal adet döngüsü dışında fazla miktarda ya da düzensiz kanamalar şeklinde de bulgu verebiliyor. Pelvik ağrısı, cinsel ilişki sırasında ağrı ve kilo kaybı bu kanserin diğer belirtilerini oluşturuyor” bilgisini veriyor.

Östrojen fazlalığı tetikliyor!

Rahim (endometrium) kanserlerinde, kanser hücreleri rahmin içini döşeyen tabakada gelişiyor. Bu kanser hücrelerinin hangi nedenle oluştukları ise henüz tam olarak bilinmiyor. Ancak östrojen hormonunun rahim kanserinin gelişiminde rol oynadığı belirtiliyor. Östrojen fazlalığı rahimdeki hücrelerin kontrolsüz şekilde çoğalmalarını ve kansere dönüşmelerini tetikleyebiliyor. Bu nedenle östrojen hormonunu fazla miktarda artıran faktörler kanser için risk oluşturabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç.  Dr. Baki  Erdem, rahim kanseri riskini artıran etkenleri, ‘ileri yaş, rahim kalınlaşması (endometrial hiperplazi), adet yaşının erken olması, geç menopoza girmek, obezite, hiç doğurmamış olmak, infertilite (kısırlık) ve tedavisi, meme-yumurtalık kanseri öyküsü, diyabet, östrojen salgılayan yumurtalık tümörleri, progesteron olmadan sadece östrojen replasman tedavisi, tamoksifen kullanımı (meme kanseri tedavisinde yararlanılır), HNPCC (Herediter nonpolipozis colorektal cancer) gibi genetik kansere yatkınlık durumları’ olarak sıralıyor.

Tanı endometrial biyopsi ile konuyor

Tanı için öncelikle jinekolojik muayene ve eş zamanlı ultrason yapılarak rahim içi değerlendiriliyor. Ardından rahim kanseri şüphesi varsa tanıyı kesinleştirmek için  endometrial biyopsi yöntemine başvuruluyor. Rahim kanseri tanısı endomterial biyopsi işlemiyle konuluyor. Bu işlemde çoğu zaman anesteziye bile gerek olmadan rahim içinden biyopsi alınıyor ve materyal patolojik incelemeye gönderiliyor. Bazen rahmin içinin görülmesini sağlayan ve histeroskopi olarak adlandırılan kameralı sistemle de biyopsi işlemi yapılabiliyor. Tanı konulduktan sonra hastalığın yaygınlığı ile ilgili şüphe varsa, genellikle MR yöntemiyle karın içi görüntülemesine başvuruluyor.

Gelişmiş tedavi yöntemleri önemli avantajlar sağlıyor!

Rahim kanseri cerrahi yöntemle tedavi edilebilen bir hastalık. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Baki Erdem, son yıllarda bilimsel gelişmelerin ışığında operasyonun laparoskopik (kapalı cerrahi) olarak yapılabildiğine işaret ederek, “Ameliyatı kapalı yöntemle uygulamamız, daha az ağrı, daha az kanama, iyileşme sürecinin daha hızlı olması gibi önemli avantajlar sağlıyor. Rahim kanserinde cerrahi yöntemle rahim ve yumurtalığı alıyoruz. Ameliyat esnasında ‘frozen inceleme’ dediğimiz patolojik incelemeden de yararlanabiliyoruz. Böylece kanserin rahim duvarında olan yaygınlığını görebiliyor ve gerekirse lenf bezlerini de aynı anda çıkarabiliyoruz. Yine sentinel, yani nöbetçi lenf nodu uygulaması sayesinde tüm lenf nodlarını değil, sadece tümörün ilk gidebileceği lenf istasyonunu belirledikten sonra çıkararak, operasyonu tamamlayabiliyoruz. Böylece hastayı tüm lenf nodlarının alınmasına bağlı oluşabilecek lenfokist ve bacaklarda kalıcı şişlik ile seyreden lenfödem gibi bazı risklerden koruyabiliyoruz” diyor.  Cerrahi yöntemde başarıya götüren en önemli noktanın karın içerisinde yer alan tüm tümör odaklarının temizlenmesi olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Baki Erdem, operasyon sonrası yaygınlık veya moleküler düzeyde risk saptanırsa tedavinin kemoterapi, radyoterapi ve hedefe yönelik ajanlarla da desteklenebildiğini söylüyor. 

Bahar mevsiminde astım hastalarına 10 kritik uyarı!

Bahar mevsiminde astım hastalarına 10 kritik uyarı!

Astım tüm yaş gruplarında görülen en yaygın kronik hastalıklardan biri. Dünya genelinde 300 milyonun, ülkemizde de 7 milyonun üzerinde astım hastası olduğu belirtiliyor. Üstelik astımın görülme sıklığı günümüzde giderek artıyor.  Astım, en önemli sinyallerinden olan nefes darlığı, hışıltılı solunum ve inatçı öksürük nedeniyle yaşam kalitesini ciddi boyutlarda bozabiliyor ve iş gücü kaybına neden olabiliyor. Özellikle de doğanın canlanıp çiçeklerin açtığı, polenlerin havada uçuştuğu bahar ayları astım hastaları için adeta kabusa dönüşebiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Süha Alzafer, bahar mevsiminin özellikle polene karşı alerjisi olan astım hastalarını olumsuz etkilediğine dikkat çekerek, “Polenler astımı tetikleyen etkenlerden biridir. Ayrıca genellikle bu hastalarda beraberinde alerjik nezle de olduğu için polenler üst solunum yollarında tıkanıklığa yol açar ve astımı daha da kötüleştirir. Ancak hekimin önerdiği ilaç tedavisi ve alınacak olan bazı önlemler ile yaşam kalitesi bozulmadan normal bir yaşam sürmek mümkündür” diyor.

Dr. Süha Alzafer

Dr. Süha Alzafer

Tek belirtisi ‘öksürük’ olabiliyor!  

Astım, hava yollarının mikrobik olmayan iltihabı (enflamasyon) nedeniyle gelişen, hava yollarının daralmasıyla karakterize ve krizler halinde seyreden bir hastalık.  Dolayısıyla kriz olmadığı zamanlarda hastada hiçbir belirti ve anormal muayene bulgusu olmuyor. Nefes darlığı ve hışıltılı solunum, astımın en sık görülen belirtilerini oluşturuyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Süha Alzafer, bu yakınmaların yanı sıra öksürük, göğüste baskı ile kaşıntı hissi gibi belirtiler de  görülebildiğini vurgulayarak, “Alerjik astımı olan hastalarda  genellikle alerjik nezle ve sinüzit de bulunabildiği için bu şikayetlere ayrıca arka arkaya defalarca kez hapşırık, burun ve geniz kalıntısı ile su gibi burun akıntısı da eşlik eder” diyor.  Dr. Süha Alzafer, bazı astım türlerinde ise nefes darlığı olmadan sadece uzun süren öksürük gelişebileceğine de işaret ediyor.

En yaygın nedeni ‘alerjik bünye’   

Astıma pek çok etken neden olabiliyor. En sık görülen sebebi ise alerjik bir bünyeye sahip olmak. Hastaların büyük çoğunluğu alerjiden dolayı astıma yakalanıyorlar. Ancak alerjiye bağlı olmayan astım türleri de mevcut. Örneğin bazı meslekler, solunum yoluyla maruziyet oluşturarak, alerjik olmayan mesleki astıma yol açabiliyor. Yine bir başka astım türü sadece egzersiz yapıldığında ortaya çıkan ve egzersizin tetiklediği astım oluyor. Dr. Süha Alzafer, astım ataklarını tetikleyen faktörleri, ‘Polenler, ev tozu akarları, bazı hayvanlar (kedi, köpek, kuş gibi), sigara dumanı, küf mantarları, hava kirliliği, soğuk hava, solunum yolu enfeksiyonları, sinüzit, reflü, asetil salisilik asit ve beta bloker gibi ilaçlar, bazı besinler, özellikle kırsal alanda rastlanılan ev içi duman maruziyeti’ olarak sıralıyor.

Tedavi edilebilen bir hastalık, ancak…

Astım tedavi edilebilen bir hastalık.  Temel hedef ise atakları kontrol altında tutmak. Astımın tedavisi ‘kronik tedavi’ ve ‘astım atağının tedavisi’ şeklinde 2’ye ayrılıyor. Kronik tedavide, hastanın hava yollarının çeperindeki enflamasyonun tedavisi için halk arasında ‘sprey’ veya ‘fıs fıs’ olarak bilinen inhaler ilaçlar kullanılıyor. Bazı alerjik astım hastalarında immünoterapi de fayda sağlıyor. Astım krizi esnasında bu ilaçlara havayolu spazmını tedavi edecek inhaler ilaçlar da ekleniyor. Kriz boyunca ilaçlar genellikle nebülizatör denilen aletler ile veriliyor. Bazen kortizon kullanmak da gerekebiliyor.  Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Süha Alzafer, astımın tedavisinden etkin sonuç alınmasında düzenli ilaç kullanımının son derece önemli olduğu uyarısında  bulunarak, “Hasta, herhangi bir  yakınması olmasa bile ilaçlarını mutlaka hekiminin önerdiği süre ve  dozda kullanmalı, ‘yakınmam yok’ diyerek kendiliğinden bırakmamalı. Aksi halde zaman içinde astım hastalığı kronikleşebilir. Dolayısıyla kriz olmadığı zamanlarda da sürekli solunumsal yakınmaları olan bir hastaya dönüşebilir” diye konuşuyor.

Astım ataklarına karşı 10 bahar önerisi!

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Süha Alzafer, astım hastalarının bahar aylarında dikkat etmeleri gereken önemli kuralları şöyle özetliyor:

  • Ormanlık alanlardan uzak durun
  • Dış ortamdan eve geldiğinizde kıyafetlerinizi değiştirerek duş alın
  • Evinizin pencerelerini ve araç camlarını olabildiğince kapalı tutun
  • Evde ve arabada polen filtreli klimaları tercih edin
  • Çamaşırlarınızı kapalı ortamlarda kurutun
  • Dışarıya çıktığınızda gözlük ve şapka kullanın
  • Her gün bol su içmeye özen gösterin
  • Sigara kullanmayın, içilen ortamdan uzak durun
  • Olabildiğince dumansız, temiz hava solumaya dikkat edin
  • Solunum yolu enfeksiyonlarına karşı korunun

Damar tıkanıklığı tedavisinde yeni nesil yöntemler!

Damar tıkanıklığı tedavisinde yeni nesil yöntemler!

Günümüzün en ciddi sağlık sorunlarından biri olan damar tıkanıklıklarının görülme sıklığı dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de giderek artıyor. Artık genç yaşlarda da ortaya çıkabilen damar tıkanıklığı tedavi edilmediğinde kalp krizi ile doku ve organ kaybına yol açarak hayatı tehdit edebiliyor! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar “Genetik yatkınlık, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, sigara, alkol kullanımı, sağlıksız beslenme, diyabet, stres ve hareketsiz yaşam gibi etkenlerle son yıllarda hızla yaygınlaşan bu hastalığın tedavisi kadar, ortaya çıkmasının ve nüksetmesinin önlenmesi de temel hedefimiz olmalıdır” diyor. Teknoloji ve tıpta yaşanan hızlı gelişmeler sayesinde artık damar tıkanıklığı tedavisinin daha etkili yapılabildiğini belirten Doç. Dr. Taşar, bunun yanı sıra bilimsel çalışmalar ışığında alacağımız basit ama etkili tedbirlerle bu ciddi sorundan büyük ölçüde korunmanın mümkün olduğunu vurguluyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar damar tıkanıklıklarını önlemenin 7 etkili yolunu ve tedavide yeni nesil yöntemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Onur Taşar

Doç. Dr. Onur Taşar

Beslenme alışkanlıklarınızı gözden geçirin

Doymuş yağlardan zengin hayvansal yağlar yerine bitkisel kökenli doymamış yağ asitleri içeren sıvı yağlar tüketin. Akdeniz tipi beslenmeyi benimseyin. Şeker, beyaz ekmek vb nişastalı ürünlerden uzak durun. Günlük tuz tüketiminde 5 gramı aşmayın. Liften zengin tam tahıllar, meyveler, sebzeler, baklagiller ve kuruyemişler de damar tıkanıklıklarını önleyen temel gıdalar olarak sayılabilir.

Kırmızı et yerine beyaz et tüketin

Haftada en az bir porsiyon fırında pişirilmiş balık tüketin. Özellikle kendinden yağlı balıklar zengin omega-3 yağ asidi kaynaklarıdır ve damar tıkanıklığından korur. Kırmızı eti de haftada 500 gramı geçmemek şartıyla mümkün olduğunca yağsız olanlardan yemeli, işlenmiş kırmızı et ve et ürünlerinden olabildiğince uzak durmalıyız.

Bol su için, şekerli ve gazlı içeceklerden kaçının

Günde iki buçuk litre su tüketmek genel vücut sağlığı gibi damarlarımızın sağlığı açısından da çok önemli. Yeterli sıvı tüketimi dolaşımı düzenler ve damarları korur. Ancak sıvı tüketiminin su, ayran, kefir gibi içeceklerden karşılanması, şekerli ve gazlı içeceklerin zararları nedeniyle bu tür içeceklerden kaçınılması gerekir.

Sigara ve alkolden uzak durun

Yapılan bilimsel çalışmaların; sigara ve alkolün damar sağlığı açısından da zararlarını ortaya koyduğunu vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar “Nargile, tütün, tütün ürünleri, elektronik sigara ve alkollü içeceklerden uzak durmak genel vücut sağlığı açısından olduğu gibi damar sertliği ve damar tıkanıklığının önlenmesinden de çok önemlidir” diyor.

Kahve ve çay tüketimini düzenleyin

Günlük bir ila üç kupa arası içilen filtre edilmiş ve kaynatılmamış kahve tüketmenin, başta damar tıkanıklığı temelli ölümler olmak üzere bazı ritim bozuklukları, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, kolesterol yüksekliği ve yaratacağı etkileri önlediği kanıtlanmıştır. Yine günlük üç ila altı kupa kadar tüketilen siyah çayın ve bir kupa yeşil çayın damar tıkanıklıklarını az da olsa önlediği düşünülmektedir.

Doç. Dr. Onur Taşar

Düzenli egzersiz yapın

Hareketsiz (sedanter) yaşam damar sağlığımızı da tehdit eden başlıca unsurlardan birini oluşturuyor. Bu nedenle düzenli egzersize mutlaka zaman ayırın ve günlük yaşam alışkanlıklarınız arasına katın. Kadınların haftada toplam 150 dakika, erkeklerin 300 dakika egzersiz yapması damar sağlığını korumada çok büyük önem taşıyor.

Uyku saatlerini düzenleyin

Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar; düzenli, yeterli ve kaliteli uykunun da damar sağlığı açısından önemli rolü olduğunu belirterek, özellikle gece saatlerinde en az 7-8 saat uyumak gerektiğini söylüyor. ‘Az uyku bana yetiyor’ şeklinde düşünülmemesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Taşar, vücudumuzun gece uykusunda kendini yenilediği göz önüne alınarak özellikle gece 23:00’den itibaren mutlaka uykuda olunması gerektiğini vurguluyor.

Damar tıkanıklığı tedavisinde yeni yöntemler

Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar damar tıkanıklığı tedavisinde yeni yöntemleri  şöyle anlatıyor: “Günümüzde teknoloji ve tıptaki çok hızlı ilerlemeler sayesinde artık damar tıkanıklıkları ultra ince yapıdaki, metal protez yükünü azaltan yeni nesil stentler ile başarıyla açılabiliyor. Stente olanak tanımayan küçük çaplı damarlar ilaç salımlı balonlarla tedavi edilebiliyor. Yine ultrasonik dalgalar yardımıyla tıkanıklığa yol açan kireçli dokular eritilerek damarlar açılabilirken, ’’Rotablasyon’’ denen yöntemle damar içinde tıkanıklık yapan doku tıraşlanarak hasta sağlığına kavuşturulabiliyor.”

Sofranızda bu besinlere mutlaka yer verin!

Sofranızda bu besinlere mutlaka yer verin!

Cep telefonunuzla konuştuğunuz esnada bir yandan da ‘acaba nereye koydum?’ diyerek aradığınız oldu mu? Ya da gözlüğünüz gözünüzde ‘yine nerede çıkardım?’ dediğiniz?!.. Bu ve benzeri türden basit unutkanlıklar çoğunlukla arkadaş sohbetlerinde kah gülerek kah yakınarak anlattığımız konulardan oluyor ama ya ilerleyen yaşın da etkisiyle çok ciddi hastalıkların sinyalleri olanlar! Özellikle ilerleyen yaşla birlikte çevresel faktörlerin de etkisiyle beynimiz hızla yaşlanıyor; Alzheimer ve Parkinson başta olmak üzere birçok nörolojik hastalığa gün geçtikçe daha sık rastlanıyor. Oysa beyin sağlığının ve bilişsel fonksiyonların korunması ve iyileştirilmesi için genç yaştan itibaren özellikle sağlıklı beslenme başta olmak üzere bazı önlemleri mutlaka almak gerekiyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Beslenme, egzersiz, düzenli ve kaliteli uyku, stres yönetimi gibi yaşam tarzı müdahaleleri hastalıkla birlikte meydana gelen bilişsel problemleri geciktirecek, önleyebilecek, girişimsel olmayan, güvenilir ve kolay yollardır” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, beyin sağlığını güçlendirici özelliğe sahip olan, sofralarınızda yer vermeniz gereken 5 etkili besini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

  • Yağlı Balıklar

Somon başta olmak üzere yağlı balıklar zengin omega-3 yağ asidi kaynaklarıdır. Özellikle beyin sinir hücreleri için omega-3 oldukça önemlidir. Yaşa bağlı bilişsel fonksiyonların yavaşlamasını önler, hafızann güçlenmesinde etkilidir. Beyinde yer alan gri madde, karar verme, hafıza ve duyguları kontrol eden sinir hücrelerini içerir. Düzenli balık tüketmek beyinde daha fazla gri maddenin olması eğilimini artırır. Haftada 2 gün fırında ya da ızgara gibi pişirme yöntemlerini kullanarak balık tüketebilirsiniz. Özellikle hamile ve emziren kadınlar kiremit balığı, köpekbalığı, kılıçbalığı ve kral uskumru gibi civa içeriği yüksek balıklardan kaçınmalıdır.

  • Kahve

Kahvede bulunan kafein ve antioksidanlar beyin sağlığının desteklenmesine yardımcı olur. Özellikle antioksidan etkisi ile bilişsel işlevlerdeki bozulma ile savaşır. Konsantrasyonu artırması, dopamin gibi iyi hissettiren nörotransmiterlerin artışını sağlaması gibi etkileri ile de beyin üzerinde olumlu etki yapmaktadır. Ancak günlük alınan kafein miktarına dikkat edilmelidir. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Önerilen maksimum miktar günlük 400 mg kafein alımıdır. Hamilelerde bu miktar 200 mg ile sınırlandırılmalıdır. Sağlıklı yetişkinler için ortalama 2-4 fincan kahve tüketmenin nörolojik hastalık riskini azalttığı gözlemlenmiştir. Tansiyon problemi olanlar ve hamileler tüketim miktarını düşürmeli ve doktorlarına danışmalıdır. Akşam saatlerinde kahve içmek uyku kalitesini olumsuz etkileyeceği için gün içinde tüketmeye özen gösterilmelidir” diyor.

  • Kabak Çekirdeği

Beyin sağlığı için diyet örüntüsünde her gün yer alması önerilen ceviz, fındık ve bademin yanı sıra yine yağlı tohumlardan olan kabak çekirdeği de; içerdiği çinko, magnezyum, bakır ve demir içeriği ile beyin sağlığı için önemli olan besin ögelerinin en önemli kaynaklarından biridir. Öğlenme, hafıza, sinir sinyali, bozulmuş beyin fonksiyonu gibi beyin sağlığı için önemli etkileri olan kabak çekirdeğini tansiyon sorunu olsun olmasın mutlaka tuzsuz tüketmek gerekir. Günde 1 çay bardağından fazla tüketilmemelidir.

  • Yumurta

Yumurta; B6, B12, folat ve kolin dahil olmak üzere beyin sağlığı ve gelişimini destekleyici en önemli besin kaynağıdır. Özellikle kolin, hafızanın güçlenmesini destekleyen asetilkolin oluşturmak için önemlidir. Karaciğerde az miktarda üretilir ancak dışarıdan besinler ile alınması gerekir. Gebelik ve emzirme döneminde yeterli kolin tüketimi bebeğin beyin gelişimini olumlu etkilemektedir. Kolin alımı kadınlar için günde 425 mg, erkekler içinse 550 mg’dır. 1 adet yumurta 147 mg kolin içerdiğinden günlük gereksinimin yaklaşık yaklaşık 30’u bu şekilde karşılanabilmektedir.

Alzheimer ve Parkinson

  • Zerdeçal

Zerdeçalda bulunan kurkumin beyin sağlığı için güçlü bir antioksidan ve anti-inflamatuardır. Hafızanın gelişmesine yardımcı olur, Alzheimer hastalığı ile bilirkte ortaya çıkan amiloid plakların azalmasına katkı sağlar. Yaşa bağlı meydana gelen bilişsel fonksiyonlardaki yavaşlamının geciktirilmesinde etkilidir. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Yapılan çoğu çalışmaya göre; sağlıklı bir beslenme planı içerisinde zerdeçala yer vermek beyin sağlığı açısından etkili olacaktır. Günde 12 gr yaklaşık 2 tatlı kaşığını geçmeyecek kadar salata veya çorbalarınıza ekleyerek tüketmek iyi bir seçenektir. Ancak hamile, emziren kadınlar, safra kesesi ve kronik böbrek rahatsızlığı olan kişiler zerdeçal tüketimini doktorlarına danışıp sınırlandırmalıdır” diyor.

Sağlıklı beyin için bu besinlerden kaçının!

Yapılan çalışmalara göre; sağlıksız beslenme ile bilişsel fonksiyonlarla ilgili hastalıklardaki artış arasında çok yakın ilişki bulunduğunu vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik şöyle konuşuyor: “Son yıllarda diyet örüntüsünün beyin sağlığı üzerine etkisi ile ilgili çok fazla araştırma yapılmıştır. Doymuş yağ, fazla fruktoz alımı, rafine şeker, işlenmiş besinlerin tüketimi gibi olumsuz beslenme davranışları yaşlılarda inflamasyonu artırarak, bilişsel fonksiyonu etkilemektedir. Bu nedenle bu tür beslenme alışkanlıkları terk edilmelidir. Yapılan araştırmalar; sebze, yağlı tohum, kabuklu yemiş, balık, kurubaklagil ve zeytinyağı gibi besinlerden zengin, doymuş yağdan fakir bir diyet olan Akdeniz diyetinin bilişsel fonksiyonların bozulmasını geciktirdiğini, önleyebildiğini ve hafıza gibi bilişsel yetenekleri geliştirmeye yardımcı olduğunu göstermektedir. Özellikle yaşamın erken dönemlerinden itibaren beyin sağlığı açısından doğru besin örüntülerini içeren bir beslenme alışkanlığı kazanılmasının çok büyük faydaları olduğu araştırmalar sonucu kanıtlanmıştır.”

59-69 yaş aralığındaki erkeklerde daha çok görülüyor…

59-69 yaş aralığındaki erkeklerde daha çok görülüyor…

Vücudumuzdaki damar yapısını bir ağaca benzetirsek; bu ağacın ana gövdesini oluşturuyor aort damarı. Bir yandan vücudumuza temiz kanı taşıyarak hayat veriyor ama bir yandan da sinsi ve ölümcül bir tehlikeyi içinde gizliyor! Hastalığın adı, aort anevrizması! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz, özellikle 59-59 yaşları arasındaki erkeklerde çok daha fazla görülen hastalığın genellikle hiçbir şikayete yol açmadan tesadüfen fark edildiğini belirterek “Damarda yırtılma oluşmadan önce ameliyat edilen hastalarda hayati risk yüzde 1-3 olurken, yırtılma sonrası yapılan ameliyatlarda ise yüzde 90’ın üzerine çıkıyor. Bu ani ölüm riskini almak yerine modern görüntüleme yöntemleriyle erken tanı konulup tedaviye başlanması mümkün” diyor. Prof. Dr. Rıza Türköz bu sinsi ve ölümcül hastalığı ve korunmanın yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Rıza Türköz

Prof. Dr. Rıza Türköz

Aort damarı, kalbin sol karıncığından çıkan ve tüm damarların köken aldığı vücudumuzun en büyük damarının adı. Bu damarın genişlemesine ‘Aort Anevrizması’ deniliyor. Özellikle 59-69 yaş arasındaki erkeklerde çok daha fazla görülen ve çoğunlukla damar aniden yırtılıncaya kadar belirti vermeyen bu hastalığı “Beklenmedik, sinsi ve ölümcül bir hastalık” olarak tanımlayan Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz “Erişkin bir insanda göğüs duvarının içindeki aort damarı çapı yaklaşık 3 cm’dir. Bu çap kişinin boy, kilo ve yaşına bağlı olarak 3.5-4.4 cm’ye kadar normal kabul edilir. Ancak sıklıkla aort damarı çok genişlemiş olsa bile (5 cm ve üzeri) hiçbir bulgu ve yakınmaya yol açmayabilir ki anevrizmanın büyümesi ile yırtılma riski orantılıdır!” diyor.

Erken teşhis ve tedavi hayat kurtarıyor!

Sinsice ilerlediği ve aniden yırtılana dek hiçbir belirti vermeyebildiği için aort anevrizması genellikle başka bir sebeple yapılan tetkikler sırasında tesadüfen saptanabiliyor. Bu tesadüfi teşhisin tam anlamıyla hayat kurtarıcı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Türköz “Çünkü genellikle 5 cm çapında bir genişleme aortun aniden yırtılmasına ve ölüm riskinin artmasına neden olur! Bu nedenle düzenli muayene ve tetkiklerle hastalığın erken teşhis edilip tedaviye başlanması hayati öneme sahiptir. Hiçbir yakınması ve hastalık bulguları olmayan kişilerde  rutin tetkikler sırasında ekokardiografide kalpten çıkan aortanın normalden büyük olarak görülmesi ile ön tanı konulabilir. Yine akciğer grafilerinde aortun genişlemesi saptanabilir. En kesin ve doğru tanı bilgisayarlı tomografi ile konulur. Eğer aort damarında genişleme tespit edilirse, belirli aralıklarla radyolojik incelemeler tekrarlanarak hasta takip edilir. Genellikle bilgisayarlı tomografi ile takip edilir. Çap kritik düzeye ulaşıyorsa veya çapta yıllık hızlı büyüme varsa bu önemlidir. Günümüzde çıkan aort çap kritik düzeye geldiği zaman elektif dediğimiz uygun şartlarda ameliyat edilen hastalarda ameliyat riski yüzde 1-3 arasındadır. Aort damarının yırtılması sonrası ameliyat edilen hastalarda ise hayati risk yüzde 90’ın üzerine çıkmaktadır! diye konuşuyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Sigara içenler ve hipertansiyon hastaları dikkat!

Aort damarının ileri genişlemesine (anevrizmanın büyümesi) tansiyon yüksekliği eşlik ediyorsa hastalığın hipertansiyona bağlı bulgularla ortaya çıkabildiğini belirten Prof. Dr. Türköz, bazen de damarın genişlemesi sonucu çevre dokulara bası oluşturup ağrı şikayetleri ile kendini gösterebildiğini söylüyor. Sigara içilmesi ve hipertansiyonu olup tedavi görülmemesinin  anevrizmanın hızlı büyümesine ve yırtılma riskinin artmasına neden olduğunu söyleyen Prof. Dr. Türköz erken teşhis ve tedavi sayesinde aortun tehlikeli çapa ulaşmadan uygun şartlarda ameliyat edilmesinin, aort anevrizmalarına bağlı ani ve beklenmedik ölümleri önleyebildiğini vurguluyor. Önde gelen bilim insanlarından Albert Einstein’in 1955 yılında anevrizmaya bağlı aort yırtılması nedeniyle hayatını kaybettiğini söyleyen Prof. Dr. Türköz ailesinde aort anevrizması öyküsü veya akrabalarında açıklanamayan ani ölüm olanların da yakından takip edilmesi gerektiğini söylüyor.

‘Görmede daralma’ önemli bir işaret!

‘Görmede daralma’ önemli bir işaret!

Hipofiz bezi, salgıladığı hormonlarla birçok organımıza müdahale ederek yaşamsal fonksiyonlarımızı düzenleyen bir bezdir. Vücuda salgılanan tüm hormonların ‘orkestra şefi’ olarak tanımlanan hipofiz bezinden köken alan tümörlere ise ‘hipofiz tümörü’ deniliyor. Genellikle yavaş büyüyen ve iyi huylu olan hipofiz tümörleri her yaş grubunda görülse de 45 yaşından sonra daha sık gelişiyor. Tam olarak oluşum nedeni bilinmeyen hipofiz tümöründe genetik etkenlerin ve çevresel faktörlerin rol oynayabileceği düşünülüyor. Hormon salgılayan ve salgılamayan olmak üzere iki gruba ayrılan hipofiz tümörlerinin tedavisinde geç kalındığında pek çok sağlık sorunu gelişebileceği için erken teşhis büyük önem taşıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Bayraklı, hipofiz tümörlerinin en yakın komşusu olan göz sinirlerine yaptığı baskı nedeniyle kalıcı körlüğe yol açabileceğine dikkat çekerek, “Dolayısıyla görüş alanının dış taraflarında görme kaybı, çift veya şaşı görme gibi şikayetlerde zaman kaybetmeden hekime başvurmak çok önemlidir. Hasta şikayetlerini dikkate alır ve hekime başvurursa, teşhis tümör küçükken konulup, görme kaybının ilerlemesi önlenebilir. Ancak hasta bulguları göz ardı ederse tümörün boyutları iyice artabilir, bunun sonucunda tedavi daha komplike hale gelebilir. Çok daha önemlisi kalıcı körlük ile sonuçlanabilir” diyor.

Prof. Dr. Fatih Bayraklı,

Prof. Dr. Fatih Bayraklı

Erken dönemde teşhis çok önemli

Hipofiz tümörleri, boyutlarına ve salgıladıkları hormonun tipine göre belirti veriyorlar. Bazı hipofiz tümörleri büyümelerine rağmen hormon salgılamayan özellikte oluyor. Bu tümörler büyük boyuta ulaşıncaya dek sinyal vermeyebiliyor. Prof. Dr. Fatih Bayraklı, hormon salgılayan tiplerinin ise tümörün boyutları küçükken belirti vermeye başladığına işaret ederek, “Hastalar şikayetlerini önemser ve hekime başvururlarsa tedavisinden etkin sonuçlar alınır. Tedavide geç kalındığında ise tümör büyüdükçe bulunduğu bölgenin çevresindeki önemli damar ile sinirlere baskı yaparak ciddi sorunlar oluşturabilir. Ayrıca tümörün cerrahi olarak tam çıkarılmasının artık mümkün olamaması nedeniyle radyoterapi gibi ek tedavilere başvurmak gerekebilir” diyor.

Gözlerdeki 3 sinyali göz ardı etmeyin!

Hipofiz bezi,  ‘optik kiazma’ olarak adlandırılan ve göz sinirlerimizin birleşim yeri olan bölgeye komşu bir organ. Dolayısıyla hipofiz tümörleri büyüdüklerinde bu bölgeye baskı yaparak göz sinirlerinin iletimini bozabiliyor. Bunun sonucunda hastaların görme yeteneğinde çeşitli sorunların gelişmeye başladığını belirten Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Bayraklı, “Hipofiz tümörünün yaptığı baskılar sonucunda görüş alanımızın dış taraflarında görme kaybı, çift veya şaşı görme gibi üç önemli şikayet oluşabilir. Bu tablo tümörün boyutunun ileri seviyelere geldiği, genelde bir santimi aştığı durumlarda daha sık olarak karşımıza çıkar. Görme yeteneğindeki bu tür yakınmalarda zaman kaybetmeden hekime başvurmak gerekir, zira tedavide gecikildiğinde kalıcı körlük gelişebilir” bilgisini veriyor.

Salgıladığı hormona göre belirti veriyor

Hipofiz tümörleri hormon salgılayan özellik sergiliyorsa, bu hormonların etkilerine göre belirti veriyor. Prof. Dr. Fatih Bayraklı, belirtileri şöyle özetliyor:

Prolaktin sentezliyorsa: Her iki cinsiyette de infertilite, libidoda azalma ve osteoporoz gelişebilir. Bu yakınmalara kadınlarda adet düzensizlikleri ve meme başından süt gelmesi; erkeklerde ise erektil bozukluklar eşlik edebilir.

Prof. Dr. Fatih Bayraklı

Büyüme hormonu salgılıyorsa: Baş ağrısı, görme şikayetleri, yüzük ve ayakkabı boyutlarında artış, dilde büyüme, karpal tünel sendromu ve aşırı terleme sorunu yaşanabilir. Hastaların genel vücut hatlarının kalınlaşmış olduğu görülür.

ACTH (Adrenokortikotropik horman) salgılıyorsa: Cushing hastalığı gelişen bu tabloda kilo alımı, kas zayıflığı, osteoporoz, psikolojik bozukluklar ve hafif travmalarda bile kolayca oluşan yaralar gelişebilir. Hastalarda yuvarlak ve kırmızı/kızarık bir yüz, karında ve koltuk altlarında mor renkli çizgilenmeler, vücutta çürükler (ekimoz) görülür.

TSH (Tiroit stimülan hormon) salgılıyorsa: Çarpıntı, aritmi, kilo kaybı, guatr ve ellerde titreme yaygın belirtilerini oluşturur.

Üç ana tedavi yöntemine başvuruluyor

Hipofiz tümörlerinin büyük bir kısmının tanısı biyokimyasal ve radyolojik tetkikler ile rahatlıkla konulabiliyor. Erken dönemde tedavi edildiğinde vücutta oluşan sorunlar ortadan kaldırılabiliyor, böylece hastanın kaliteli bir yaşam sürmesi sağlanabiliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Bayraklı, hipofiz tümörlerinde ilaç, cerrahi işlem ve radyoterapi olmak üzere üç ana tedavi seçeneği olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Bu üç tedavi yöntemi genelde beraber kullanılır. İlaç tedavisinin ilk basamak olarak uygulandığı tümörler, prolaktin salgılayan tümörleridir. Bu tümörlerin dışındaki tümörlerde ise cerrahi yöntem ilk sırada gelir. Cerrahi tedavide hedef, hormon salgılamayanlarda tümörün tamamının çıkarılarak çevre dokulara yaptığı baskının ortadan kaldırılması; hormon salgılayanlarda da yine tümörün tümüyle çıkarılarak hormonal dengenin tekrar sağlanmasıdır. Cerrahi yöntem endoskopik veya mikroskopik olarak yapılır. Endoskopik cerrahi daha güncel tedavi seçeneğidir. Radyoterapi yöntemi ise tümörün çeşitli nedenler ile  tamamen çıkarılamadığı veya tekrar oluştuğu durumlarda devreye girebilir. Uygun tümörlerde, cerrahi yöntem sonrasında hormon değerleri normale dönmediyse, medikal tedaviye başlanabilir”

Soğuk kuru hava bile öksürük nedeni olabiliyor, ancak…

Soğuk kuru hava bile öksürük nedeni olabiliyor, ancak…

Kış mevsiminde sıkça görülen soğuk algınlığı, Covid-19 ve bronşit gibi viral etkenlerin sebep olduğu solunum yolu enfeksiyonlarının en yaygın görülen belirtisi, öksürük oluyor. Öyle ki doğal seyrinde, ilk 48 saatte, hastaların yaklaşık yüzde 85’inde öksürük gelişiyor. Soğuk havalarda viral bir enfeksiyondan kurtulup diğerine yakalanabildiğimiz gibi, bu enfeksiyonların üzerine eklenen sinüzit ve bronşit gibi bakteriyel enfeksiyonlar da öksürükle seyreden uzamış şikayetlere yol açabiliyor. Dolayısıyla kış aylarında hekimlere en sık başvuru nedenleri arasında yer alan öksürük, bazen haftalarca dinmeyebiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Artunç Kaan Turanoğlu, öksürüğün basit bir üst solunum yolu enfeksiyonunda görülen şikayetin yanı sıra ciddi bir hastalığın habercisi de olabileceğine dikkat çekerek, “Kış aylarında, viral solunum yolu enfeksiyonları sonrası sinir liflerinde artan hassasiyet nedeniyle kişi sağlıklı iken soğuk kuru hava bile öksürük etkeni olabilir. Ancak öksürüğü ‘kış mevsiminde normaldir’ düşüncesiyle önemsememek bazı ciddi hastalıkların tanı ile tedavisinde gecikmelere yo açabilir. Ayrıca erken döneminde sebebi tespit edilmeden hemen öksürük refleksini baskılayıcı ilaçlar kullanarak öksürük yakınmasından kurtulmaya çalışmak da tanı ile tedavide gecikmelerin yanı sıra altta yatan hastalığın ağırlaşmasına sebep olabilir. Dolayısıyla üç hafta geçmesine rağmen öksürük dinmemiş ise veya süre dikkate alınmaksızın kanlı öksürük, nefes darlığı, ateş ile balgam gibi sorunlar varsa, hemen hekime başvurulmalıdır” diyor.

Dr. Artunç Kaan Turanoğlu

Dr. Artunç Kaan Turanoğlu

Bu şikayetlerinizde zaman kaybetmeyin!

Öksürük hava yolumuzu korumak amacıyla çalışan ve hayati öneme sahip bir refleks mekanizması. Yabancı bir cisim kaçtığında hava yolunun açılmasını sağlıyor veya özellikle kış aylarında yaygın görülen enfeksiyonların varlığında artan tıkayıcı mukusu hava yolundan temizlemeye yardımcı oluyor.  Genellikle kısa süreli olsa da, bazı durumlarda inatçı oluyor ve haftalar, hatta aylarca sürebiliyor. Balgamlı veya kanlı öksürük, özellikle gece ve istirahat halinde olan nefes darlığı, ses kısıklığı, yutma güçlüğü, kilo kaybı, bacaklarda artan şişlik ile ateş gibi sistemik şikayetlerde dikkatli olmak gerekiyor. Zira bu hastalıklar zatürre gibi alt solunum yolu enfeksiyonları, kalp-damar hastalıkları ve kanser gibi ciddi sorunların habercisi olabiliyor.

Süresi ve özelliği dikkate alınıyor

Öksürük yakınması olan hastanın ayırıcı tanısını yaparken öksürüğün süresi ve karakteri (balgamlı ya da kuru), eşlik eden diğer yakınmaların varlığı oldukça önem taşıyor. Yetişkinlerde öksürük, süresine göre akut (3 haftaya kadar), subakut (3-8 hafta arası) ve kronik (8 haftadan uzun) olarak 3 gruba ayrılıyor. Çocuklarda ise 4 haftadan uzun süren öksürük kronik öksürük olarak kabul ediliyor. Tedavi kılavuzları, 3 hafta sonrasında belirgin enfeksiyon nedeni mevcut değilse, 8 hafta beklenmeden öksürüğün kronik olarak kabul edilerek tetkik edilmesi önerisinde bulunuyor.

Dr. Artunç Kaan Turanoğlu

Tedavi nedene göre planlanıyor

Öksürük bir hastalık değil, pek çok hastalıkta görülebilen bir şikayet. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Artunç Kaan Turanoğlu,  bu nedenle tedavinin öksürüğe sebep olan  hastalığa özgü planlandığını belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Öksürüğe yol açan hastalığa yönelik uygulanan tedavi dışında; bol sıvı tüketmek, alerjenlerden kaçınmak, reflü mevcutsa diyete dikkat etmek ve ihtiyaç halinde hekimin önerdiği öksürük kesici ürünleri kullanmak, bu dönemin daha konforlu geçirilmesini sağlar. Hastalığın tedavi edilmesiyle birlikte öksürük yakınması da geçer. Tüm yaygın ve nadir sebepler dışlandıktan sonra ‘açıklanamayan öksürük’ tanısı da konulabilir. Bu hastalarda hayat kalitesini etkileyen bir durum söz konusu ise yan etki profili düşük öksürük kesici ilaçlar ve solunum yolu egzersizleri tedavide değerlendirilebilir”

Öksürüğün pek çok sebebi olabiliyor!

Kış aylarında öksürük en sık viral üst solunum yolu enfeksiyonları (soğuk algınlığı, grip vb.), alt solunum yolu enfeksiyonları (akut bronşit vb.), mevcut kronik akciğer hastalıklarının (astım, kronik bronşit, bronşektazi vb.) alevlenmeleri ve çevresel sebeplerle (hava kirliliği, hava yolu irritanlarına artmış maruziyet) görülüyor. Bu etkenlerin yanı sıra aşağıda yer alan sorunlar da öksürük sebebi olabiliyor.

  • Zatürre
  • Akciğer pıhtısı (pulmoner tromboemboli)
  • Kalp yetmezliği
  • Üst hava yolu öksürük sendromu (geniz akıntısı sendromu-alerjik/nonalerjik rinit-kronik sinüzit)
  • Gastroözefageal veya boğaz reflüsü
  • Eozinofilik bronşit
  • İlaçlar (hipertansiyon tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar)
  • Sigara kullanımı ve dumanına maruz kalmak
  • Nadiren hava yolu kanserleri, kalp yetmezliği, verem, yutma fonksiyon bozuklukları ve psikolojik sebepler

Bacak bacak üstüne atamıyorsanız, dikkat!

Bacak bacak üstüne atamıyorsanız, dikkat!

Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak bilinen endometriozis, normalde rahmin iç zar tabakasında bulunması gereken hücrelerin çoğunlukla yumurtalıklar olmak üzere rahim dışında herhangi bir bölgeye yerleşmeleri olarak tanımlanıyor. Dünyada ve ülkemizde her 10 kadından 1’inde görülen endometriozis, kadınlık hormonu olan östrojen ile ilişkili olması ve bu yaşlarda vücutta daha fazla bulunması nedeniyle üreme çağı olan 18-45 yaş grubundaki kadınları tehdit ediyor. Başta ağrı kesiciler ile geçmeyen ağrılı ve düzensiz adetler olmak üzere pek çok soruna yol açarak hayat kalitesini düşürebiliyor, çok daha önemlisi anne olmayı engelleyebiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, kadınlarda yaygın görülmesine rağmen endometriozise tanı konulmasının en gelişmiş ülkelerde bile 8-10 yılı bulabildiğini belirterek, “Endometriozisin belirtileri hastalığın yerleşmiş olduğu bölge ile yayılım durumuna göre farklılık gösteriyor. Ayrıca bazı hastalarda hiçbir semptom gelişmiyor veya idrarda yanma, bağırsak alışkanlığındaki değişimler, kronik karın ağrısı gibi başka hastalıkları taklit eden belirtilerle de ortaya çıkabiliyor. Tanıdaki gecikmenin en yaygın sebebi ise endometriozisin ilk belirtilerinin çoğu zaman ağrı olması nedeniyle hastalar tarafından pek önemsenmemesi. Ayrıca her adet zaten ağrılı geçer inanışı hekime başvuruyu geciktiriyor. Bunların sonucunda aslında genç yaşta yakalanabilecek olan hastalık ileri safhalarda tespit ediliyor.  Oysa erken teşhis sayesinde ileriye yönelik önlemler alınıyor, böylece

üreme fonksiyonları korunabiliyor ve şiddetli ağrıya bağlı olarak yaşam kalitesinin düşmesi önlenebiliyor” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, endometriozisin atlanmaması gereken 10 sinyalini anlattı; önemli bilgiler verdi!

Doç. Dr. Cihan Kaya

Doç. Dr. Cihan Kaya

Ağrılı adetler

Endometriozis hastalığında en sık karşılaşılan şikayetlerden biri, adet döneminde gelişen ağrı oluyor. Ağrı kadınların aile, iş ve günlük yaşamlarını ciddi boyutlarda etkileyebilecek şiddete ulaşabiliyor. Doç. Dr. Cihan Kaya, ağrının sıklıkla adet döneminden hemen önce başladığını ve genellikle adet dönemi boyunca devam ettiğini belirterek, “Hastalığın evresinden ya da varsa kistlerin boyutlarından bağımsız olarak çikolata kistine bağlı gelişen ağrı acil başvurusu yaptıracak kadar dayanılmaz şiddete ulaşabiliyor. Hastalar çoğu zaman ağrılar nedeniyle tekrarlayan ağrı kesiciler, enjeksiyonlar, sıcak su torbaları gibi yöntemlere ihtiyaç duyuyorlar” diyor.

Cinsel ilişkide ağrı

Özellikle rahmin arkasındaki bağların ya da vajenin birlikte tutulduğu endometriozisin ileri evrelerinde cinsel ilişki sırasında dayanılmaz şiddette ağrı gelişmesi, yine yaygın görülen belirtilerden. Ağrı bu bölgede bulunan sinirlerin tutulumu ve organ anatomisinin bozulması sonucu oluşuyor.  Özellikle iki taraflı kisti olan hastalarda cinsel birliktelik sırasında ağrı şikayetine daha sık rastlanıyor.

Bağırsak alışkanlığındaki değişimler

Endometriozis sadece yumurtalıkları değil karın içerisinde özellikle çevre organları da tutabiliyor. Yakın komşuluğu nedeniyle bağırsak yüzeylerinde de endometriozis odakları görülebiliyor. Bağırsak ve bu bölgedeki sinirlerin tutulumu nedeniyle bazen karında geçmeyen şişkinlik, dışkılamada zorluk, ishal, kabızlık ve gaitada kan görülmesi gibi sorunlar yaşanabiliyor. İleri tutulum varlığında bağırsaktan dışkı geçişi mümkün olmuyor ve halk arasında ‘bağırsak tıkanıklığı’ olarak bilinen tablo ortaya çıkabiliyor.

Yoğun adetler

Endometriozis sadece rahmin dışındaki organları değil, rahmin kas tabakasını da tutabiliyor. Bu durum tıp literatüründe adenomiyozis olarak biliniyor. Adenomiyozis, çikolata kisti olan her üç kadından 1’inde görülüyor. Bu tablo özellikle ağrılı, düzensiz ve uzamış adet kanamalarına neden oluyor. Adenomiyozis tanısı ultrasonla tecrübeli hekimler tarafından konabiliyor.

İdrar yaparken ağrı

Endometrioziste, bağırsak tutulumunun yanı sıra bir diğer yakın organ olan idrar torbası ve idrar boruları da etkilenebiliyor. Özellikle ileri evre endometriozis hastalarında, idrar borularının yumurtalıklara yakın olması nedeniyle bu borularda tıkanıklık, böbreklerde genişleme ve daha ileri aşamalarda böbrek kayıpları görülebiliyor. Özellikle idrar torbası tutulumunda adet dönemlerinde ağrılı idrar yapma, kanlı idrar ve devamlı alt karın ağrısı ile birlikte sık idrara çıkma gibi belirtiler gelişebiliyor.

Bel – bacak ağrısı

Endometriozis alt karın boşluğunu yoğun biçimde saran kas tabakasını, bu bölgedeki lifleri ve sinirleri tutabiliyor. Bu tutulumlar nadir görülse de hastalarda bel ağrısı, bacak bacak üstüne atamama, siyatik sinir tutulumundan kaynaklanan bacak arkasında ağrı ve sürekli alt karın bölgesinde kramp şeklinde şikayetlere neden olabiliyor.

pause sağlık

İnfertilite

Genç yaştaki kadınların hastalığı olduğu için endometriozisin üreme fonksiyonu üzerinde de olumsuz etkileri olabiliyor. Öyle ki hamile kalamayan her üç kadından 1’inde endometriozis tespit ediliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, yumurtalık tutulumunda sağlıklı yumurtalık dokusunun etkilenebildiğini vurgulayarak, “Özellikle iki taraflı yumurtalıkların tutulması halinde zaten yaşam boyu belirli bir sayıda olan yumurta sayısı giderek azalabiliyor. Bunun dışında tüplerin tıkanması ya da rahmin tutulması embriyo için olumsuz bir ortam oluşturarak kendiliğinden gebe kalma şansını üçte bir oranında azaltabiliyor” diye konuşuyor.

Kesi yerlerinde şişlikler

Özellikle eski ameliyat kesi yerlerinde (sezaryen ya da normal doğum kesi yerleri) adet dönemlerinde ele gelen şişlikler cilt altına yerleşen endometriozisin habercisi olabiliyor.

Sağ omuza vuran ağrı, nefes alamama

Diyafram ya da akciğer tutulumunda yine adet dönemlerinde sağ omuza vuran ağrı, kanamalı kusma ve akciğerlerde sönmeye bağlı nefes alamama gibi belirtiler de endometriozise işaret edebiliyor.

Kronik yorgunluk ve kas ağrıları

Endometriozis migren ve fibromiyalji gibi hastalıklarla da sıklıkla birlikte görülebiliyor. Bu durum, hali hazırda alt karın bölgesindeki ağrıları nedeniyle günlük hayatı etkilenmiş olan kadınlarda genel bir halsizlik, yorgunluk, isteksizlik, baş ağrısı ve kas kramplarına yol açabiliyor.

Tedavi hayat kalitesini artırıyor!

Endometriozis tedavisi hastanın yaşına, şikayetlerine, hastalığın tutulum derecesine, çocuk isteğine ve varsa kitlenin iyi-kötü huylu olma durumuna göre değişiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, şikayetleri olmayan hastalarda çoğunlukla düzenli takip ya da ilaç tedavilerinin yeterli geldiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Ancak büyük yumurtalık kistleri olan, ağrı kesicilere cevap alınamayan ağrı sorunu yaşayan ya da kanser şüphesi taşıyan hastalara laparoskopi (kapalı ameliyat) yöntemiyle ameliyat önerilebiliyor. Anne olmak isteyen, ancak yumurtalık sayısı azalmış hastaların doğal yollarla çocuk sahibi olamaması durumunda tüp bebek yöntemi tavsiye edilebiliyor. Oldukça başarılı sonuçlar alınan bu tedaviler hastaların hayat kalitesini artırarak ağrı ya da kaygı sorunlarıyla uğraşmak yerine hayata tekrar dönmelerine yönelik olarak uygulanıyor”