Yazılar

Tükenmişlik Sendromu bağışıklığı zayıflatıyor, kalbi tehdit ediyor!

‘Kendimi tükenmiş hissediyorum’, ‘çok yorgunum’, ‘çalışmak istemiyorum, yataktan kalkmak bile çok zor geliyor’, ‘herkesi geride bırakıp kaçmak istiyorum’… Bu ve benzeri şikayetlerden yakınanların sayısı günümüzde hızla artıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Nagihan Günal, “Tükenmişlik sendromu bireyin bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve kişiyi soğuk algınlığı, grip ya da uykusuzluğa karşı daha duyarlı hale getirebilir. Uzun süre tedavi edilmeden ilerlemesine izin verilirse alkol bağımlılığından depresyona, diyabetten kalbe dek çok ciddi fiziksel veya psikolojik sorunlara yol açabilir” diyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Günal, tükenmişlik sendromunun kıskacında olup olmadığınızı anlamanızı sağlayacak 10 soruluk test hazırladı, kendinizi tükenmişlik sendromundan korumak için alabileceğiniz önlemleri sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Modern çağın yol açtığı önemli sorunlardan biri; tükenmişlik sendromu! Günlük yaşamın aşırı koşuşturmacasında; aşırı iş yükünden ‘hayır’ diyememeye ve sınır koymada güçlük çekmeye, ekonomik zorluklardan mükemmeliyetçi kişilik yapısına dek bir çok faktör kişinin kendini tükenmiş hissetmesine yol açabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Nagihan Günal “Günümüzde yoğun rekabet koşulları ve gelişen teknolojinin de etkisiyle işyerinde ve evde uzun çalışma saatleri, ekonomik sıkıntılar, toplumsal güvenlikle ilgili üzücü haberler ya da sosyal medyada insanların sürekli eğlendiği, mutlu olduğu, tatil yaptığı ütopik yaşamların gerçekliğine dair yanılsamalar gibi çok sayıda etken kişinin fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak yıpranıp kendini tükenmiş hissetmesine neden olabiliyor. İlk kez 1974 yılında Psikolog Freudenberger tarafından kullanılan tükenmişlik kavramı son 50 yıldır oldukça yaygın bir araştırma konusu olmakla birlikte, günümüz koşullarında görülme sıklığı hızla artmaktadır. Bireyin normal şartlarda profesyonel yaşamdaki kariyerinden, arkadaşlıklarından veya ailesindeki sosyal etkileşimlerinden aldığı keyfi azaltan, kendini başarısız ve değersiz görmesine neden olan tükenmişlik sendromu tıbbi bir tanı olmasa da ciddi ve mutlaka profesyonel psikolojik destek almayı gerektiren bir sorundur” diyor.

Psikiyatri Uzmanı Dr. Nagihan Günal

Psikiyatri Uzmanı Dr. Nagihan Günal

10 soruda ‘tükenmişlik’ testi!

Psikiyatri Uzmanı Dr. Nagihan Günal, hazırladığı 10 soruluk testte, yanıtlarınızın 5 ve üzeri ‘evet’ olmasının, tükenmişlik sendromu yaşadığınız anlamına gelebildiğini belirterek “Tükenmişlik sendromu kendiliğinden geçebilen bir durum değildir, mutlaka psikolojik olarak destek almanız gerekir” diyor. İşte 10 soru;

  1. Kapana kısılmış gibi hissediyor musunuz?
  2. Çaresiz hissediyor musunuz?
  3. Üzüntülü, kederli ya da depresif hissediyor musunuz?
  4. Umutsuzluk duyuyor musunuz?
  5. Bıkkınlık hissediyor musunuz?
  6. Değersiz ve başarısız biri gibi hissediyor musunuz?
  7. İnsanlar tarafından hayal kırıklığına uğratılmış hissediyor musunuz?
  8. Fiziksel olarak hastalıklı hissediyor musunuz?
  9. Yorgunluk hissediyor musunuz?
  10. Uyumada zorluk çekiyor musunuz?

Baş ağrısından kalp hastalıklarına!

Tükenmişlik sendromu yaşayanların kendilerini sürekli yorgun hatta bitkin, tükenmiş hissettiklerini belirten Dr. Günal “Baş ağrısı, karın ağrısı, iştahta veya uykuda düzensizlik, duygudurumda değişiklikler, özellikle kaygılı ya da umutsuz hissetme en sık yaşanan belirtileridir. Bunun sonucu olarak kişiler, sosyalleşmeyi ve arkadaşlarına, aile üyelerine ya da iş arkadaşlarına güvenmeyi bırakarak izolasyona yönelebilirler. Hayata karamsar bakıp kendilerini çaresiz hissedebilirler. Tıpkı diğer kronik stres türleri gibi tükenmişlik sendromu da bireyin bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve soğuk algınlığı, grip ya da uykusuzluğa karşı daha duyarlı hale getirebilir. Uzun süre tedavi edilmezse ilerleyerek alkol-madde bağımlılıkları, depresyon, kalp hastalığı ve diyabet gibi ciddi fiziksel veya psikolojik hastalıklara yol açabilir” diyor.

Tükenmişlik sendromundan korunmak için önlemler!

  • İş yükünüzü ve sorumluluğunuzu paylaşın, molalar verin.
  • Keyif aldığınız aktiviteleri sürdürün, yeni eğlenebileceğiniz aktiviteler bulun.
  • Ailenizle ve sevdiklerinizle daha fazla vakit geçirin, sosyal etkileşimleri artırın.
  • Mesai saatleri dışında odağınızı işten uzaklaştırın.
  • Zorlandığınızda, stres yükünüz arttığında ya da duygusal bir zorlanma yaşıyorsanız yardım istemekten çekinmeyin.
  • Beslenme ve uyku rutininizi oluşturun; sağlıklı beslenin, abur-cubur atıştırmalıklardan kaçının ve geceleri mutlaka 6-8 saat uyuyun.
  • Haftada 3-4 gün mutlaka egzersiz yapın.
  • Sigara ve alkolden uzak durun.
  • Gerekirse sorunlarınız ilerlemeden psikolojik destek alın.

Her 3 kişiden birinin burnu tıkalı!

Günlük yaşamın koşuşturmacasında çoğu kişinin önemsemediği hatta adeta kanıksadığı kronik burun tıkanıklığı hemen her yaşta karşımıza çıkan ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir sorun. Ancak çok daha fazlası var! Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış “Ülkemizde yaklaşık her 3 kişiden birinde burun tıkanıklığı izlenmektedir. Alerjik rinite bağlı burun tıkanıklığı yüzde 10-30 arasındadır. Ancak bu sorunu kesinlikle hafife almamalı, mutlaka KBB uzmanına başvurulmalı ve tedavi olunmalıdır. Çünkü burun tıkanıklığı kısa dönemde yaşam kalitesini olumsuz etkilerken, uzun yıllar süren tıkanıklıklar akciğer ve kalp hastalıklarına hatta kalp krizine,  uyku bozuklukları ve çocuklarda ortodontik diş bozuklukları gibi ciddi hastalıklara neden olabilmektedir” diyor. KBB Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış burun tıkanıklığına yol açan etkenleri ve alınabilecek önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Esin Özlem Atmış

Dr. Esin Özlem Atmış

Hayati sonuçlar doğurabiliyor!

Sürekli yorgun hissediyor, dikkatinizi toplayamıyor, ağzınız kuruyor, sık sık başınız ağrıyor ya da uyku bozukluğu yaşıyorsanız bu ve benzeri sorunlarınızın burun tıkanıklığından da kaynaklanabileceğini bilmenizde fayda var. Günümüzde hemen her yaşta karşılaşılan kronik burun tıkanıklığı günlük yaşam kalitesini önemli ölçüde olumsuz etkilerken, çocuklarda gelişme geriliği, dikkat dağınıklığı ve hiperaktiviteye de neden olabiliyor. Hastaların çoğunun burun tıkanıklığı sorununu önemsemediklerini hatta kanıksadıklarını, oysa tedavi edilmediğinde hayati riske dahi yol açabildiğini belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış “Burun tıkanıklığı nedeniyle solunum ağız yoluyla gerçekleştiğinden bu da diş ve diş eti hastalıklarını tetiklemektedir. Ayrıca akciğer filtrelenmiş hava alamayacağından dolayı astım ve alerjik bronşit gibi akciğer hastalıkları gelişebilir. Burun nefesinin sağlıklı şekilde yapılamaması kalp ve akciğerleri de basınç altına soktuğundan yüksek tansiyon riski oluşturmaktadır. Uyku apnesinin nedenleri arasında da başı çeken burun tıkanıklığı, geceleri uykuda solunumun durmasına ve kalp krizine varan ciddi tehlikelere yol açmaktadır” diyor.

Burun tıkanıklığına yol açan etkenler!

Burun tıkanıklığına yol açabilen etkenleri; üst solunum yolu enfeksiyonları, sinüzit, alerjik reaksiyonlar, burun eğriliği (Septum Deviasyonu), burun eti şişliği (Konka Hipertrofisi), geniz eti (Adenoid Vejatasyon) ve hormonal değişiklikler olarak sıralayan Dr. Esin Özlem Atmış, tedavinin, tıkanıklığa yol açan sebep veya sebeplere göre değiştiğini vurguluyor. KBB Uzmanı Dr. Atmış şöyle konuşuyor: “Burun tıkanıklığı olan hastanın öncelikle KBB hekimi tarafından muayene edilmesi ve tıkanıklığın nedeninin anlaşılması gerekir. Solunum yolu enfeksiyonu,  alerjik rinit veya hormonal durumlarda öncelikle medikal tedaviler tercih edilirken; burun eğriliği, burun etinde büyüme, geniz eti büyümesi ve burun polipleri gibi hastalıklarda cerrahi tedaviler ön plana çıkmaktadır. Özellikle burun eti büyümesinde cerrahi yöntemler radyofrekans uygulamaları ve lazer ile burun eti küçültülmesi tercih edilebilir. Oldukça kolay uygulanan, güvenli ve etkin yöntemlerdendir. Kanser şüphesi olan bir hastada ise öncelikle çeşitli görüntülemelerin yapılması, takiben biyopsi alınması ve sonrasında çıkan sonuca göre tedavinin düzenlenmesi gerekir.”

Burun tıkanıklığına iyi gelebilen yöntemler

Burun tıkanıklığı olan bir kişinin doktor önermediği sürece, arkadaş çevresi ya da internetten öğrendikleriyle burun spreyi kullanmaması gerektiğini vurgulayan KBB Uzmanı Dr. Atmış, gelişigüzel kullanılan burun spreylerinin uzun vadede burun dokularını bozarak ciddi tehlikelere neden olabileceğini söylüyor. Dr. Atmış, buna karşın burun tıkanıklığına iyi gelen bazı basit ama etkili yöntemleri şöyle sıralıyor; bulunulan ortamın çok kuru olmaması için nemin sağlanması, açık havada burundan derin nefes almak, deniz suyu veya okyanus suyu olarak adlandırılan ve tuzlu su içeren spreylerle burun yıkaması yapılması. Eğer evde hazırlanacak ise; 1 bardak suya 1 çay kaşığı tuz ve 1 çay kaşığı karbonat eklenip aşırıya kaçmadan uygulanabilir. Ayrıca burun sıvılarının akışkanlığını artırmak için mutlaka gün içerisinde 2 litre su tüketmek gerekiyor.

Karpal Tünel Sendromu’na karşı etkili önlemler!

Modern çağda yoğun teknoloji kullanımının da etkisiyle ülkemizde hızla yaygınlaşan Karpal Tünel Sendromu, yaşam kalitesini son derece olumsuz etkiliyor. Özellikle 40-60 yaşları arasında yaygın görülen ve sıklığı erkeklerde ilerleyen yaşla, kadınlarda ise menopozla birlikte artan bu hastalığın kişiyi adeta canından bezdirdiğini belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kahraman Öztürk “Günlük yaşantımızda en sık kullandığımız organımız ellerimiz. El bileğinde sinir sıkışması sonucu ortaya çıkan Karpal Tünel Sendromu ihmal edilmemesi gereken önemli bir hastalık. Ancak hastalar çoğu kez ilerlemiş sorunlarla doktora başvurarak erken tanı ve tedavinin imkanlarını kaçırabiliyorlar” diyor. Prof. Dr. Kahraman Öztürk, toplumda yaygın görülmesine rağmen yeterli farkındalığın bulunmadığı Karpal Tünel Sendromu hakkında bilinmesi gereken 5 kritik noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Kahraman Öztürk

Prof. Dr. Kahraman Öztürk

  • Hastalığa zemin hazırlayan etkenlere dikkat!

Karpal Tünel Sendromuna yol açan risk faktörleri arasında; uzun süreli ve aralıksız el bileği bükülü pozisyonda bilgisayar ve klavye kullanımı, çalgı çalmak gibi tekrarlayan el ve el bilek hareketleri, şişmanlık, hamilelikte sıvı tutulumunun yol açtığı ödem, diyabet (şeker hastalığı), hipotiroidi gibi hormonal bozukluklar ve romatoid artrit gibi enflamasyon ile seyreden hastalıklar önemli rol oynuyor. Hastalık ayrıca karpal kanal içinde yer alan gangliyon kisti gibi tümoral yapıların basısı ya da kötü kaynamış el bilek kırıkları sonrası da görülebiliyor.

  • Bu şikayetlerle kendini gösteriyor!

Prof. Dr. Kahraman Öztürk hastalığın başlıca belirtilerini şöyle açıklıyor: “Başlangıçta hafif dokunma ve basınç duyularında kayıplar gözlenir. Hastaların en belirgin şikayetleri; baş parmak, işaret ve orta parmak ile yüzük parmağın dış yarısında kısmi ya da tam duyu kaybı, başparmak kas bölgesinde erime, elde terleme bozukluğu ve gece ellerinde sızlama ve uyuşma ile uykudan uyanmadır. ‘Gece uykudan uyanıyorum ve elimi nereye koyacağımı şaşırıyorum’, ‘eşyaları düşürüyorum’ gibi şikayetlerle başvuruyorlar. Ayrıca topluiğne gibi küçük nesneleri kavrama ve tutmada güçlük çektiklerini ve anahtarı tutamadıklarını, omuzlarına yayılabilen ağrının da yaşam kalitelerini düşürdüğünü belirtiyorlar.”

  • El becerisi kaybına yol açabiliyor!

Başlangıçta elde duyu azalması şikayetleri ile kendini gösteren Karpal Tünel Sendromu’nun erken evrelerinde median sinirin dağılım bölgesinde ağrı, uyuşma ve karıncalanma şikayetleri olduğunu belirten Prof. Dr. Öztürk “Sürecin son aşamasında ise; sinir üzerine artan bası sonucu başparmak tenar kas grubunda erime ile kas gücü ve el becerisi kaybı meydana gelebilir. Gece yarısı parmaklarında sızlama ile uyanan hastalar eldeki ağrı ve uyuşmanın geçmesi için ellerini sallarlar ve ellerinin pozisyonunu sürekli değiştirme ihtiyacı hissederler” diyor.

  • Karpal Tünel Sendromu’na karşı etkili önlemler!

El bileğini zorlayan, tekrarlayıcı hareketlerden kaçının. Ellerinizi ve el bileklerinizi zorlamayacak ama güçlendirecek egzersizler yapmak ödemi önleyeceği ve kasları güçlendireceği için koruyucu olacak, şikayetleri de azaltacaktır. Sürekli bilgisayar kullanıyorsanız dik tıklama cihazı (fare) kullanmanız, elinizin bükülü çalışmasını önleyerek şikayetlerinizin ortaya çıkmasını önleyecektir. Müzisyenler ve diş hekimlerinde el bilek ve parmak kullanımının doğru pozisyonda kullanıma modifiye edilmesi de şikayetleri azaltır veya ortadan kaldırır.

  • İleri evrede cerrahi tedavi gerekiyor

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kahraman Öztürk erken tanının, tedaviyi kolaylaştırdığını vurgulayarak, tedavinin, hastalığın şiddetine göre şekillendiğini söylüyor. Erken evrede ilaç tedavisi, fizik tedavi ve egzersiz, ortopedik cihazlar ve yaşam tarzı değişiklikleri ile şikayetlerde düzelme olmaması durumunda cerrahi tedaviye başvurduklarını belirten Prof. Dr. Öztürk “Konservatif tedavinin yarar sağlamadığı hastalar ile bulguları ilerleyen ve geç dönemde başvuran ileri evre hastalarında cerrahi tedavi yapılır. Ameliyat sonrası, hastaların bir hafta süre ile el bileği hareketlerini kısıtlaması ve nötral pozisyonda üç hafta gece ateli kullanması önerilir. Hastalar, 3-4 hafta sonunda tüm el ve el bilek aktivitelerine başlaması için teşvik edilir. Başparmak bölgesindeki kasların eridiği ileri evrelerde el becerisini tekrar kazanmak için tendon transferi yapılabilir” diyor.

Metabolizmanızı ‘bol su içerek’ canlandırın!

Yaz mevsiminde artan etkinlikler ve tatil planımız nedeniyle hemen hepimizi zayıflama telaşı sardı. Ancak fazla kilolardan kurtulmanın çözümünü düşük kalorili şok diyetleri uygulamakta arıyorsanız, bu hayalinizden bir an önce vazgeçmenizde yarar var.  Acıbadem Fulya Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik, “Şok diyetler sizi kısa sürede mutlu etseler de, unutmayın ki hızla verilen kilolar ağırlıklı olarak kas ve sıvı kaybına sebep olduğu için yine hızla geri alınırlar. Daha da kötüsü; şok diyetler uzun süre uygulandığında tip 2 diyabetin başlıca sorumlusu insülin direncinden karaciğer yağlanmasına, kalp hastalıklarından depresyona kadar birçok sağlık sorununu da yol açabilirler” uyarısında bulunuyor.  Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik, sağlıklı ve kalıcı kilo vermenin ancak kilo alınmasına sebep olan hatalı beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesiyle mümkün olabildiğine dikkat çekerek, “Sağlıklı kilo kaybı kişiden kişiye değişmekle birlikte, ideal olan haftada ortalama 1-1,5 kilo kaybetmektir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik, yaz aylarında sağlıklı ve kalıcı kilo vermenin kurallarını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik

Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik

Her sabah mutlaka kahvaltı edin

Genellikle sabahın erken saatlerinde, zamansızlık ve iştahsızlık nedeniyle atlanan, yoğun iş temposuyla da unutulan öğündür kahvaltı. Ancak günün en önemli öğünüdür aslında. Zira, metabolizmanızın çalar saatidir. Bu nedenle uyandıktan sonra bir saat içinde kahvaltı ederek metabolizmanızı erkenden çalıştırmaya başlamanız kan şekerinizin dengede kalmasını sağlayarak gün içinde ani acıkma atakları yaşamanızı önleyecektir.

Bol miktarda sebze meyve tüketin

Gün içerisinde ortalama 1-2 porsiyon meyve ve 4-5 porsiyon sebze tüketmeye özen gösterin. Kahvaltınızda, üzerine yağ eklenmemiş mevsim sebzelerini, öğle ve akşam yemeklerinizde de az miktarda yağ ile hazırlanmış zeytinyağlılar ve bol yeşillikli salataları tüketmeyi alışkanlık haline getirin.  Sebzeler yüksek posa içerikleriyle hem tokluk hissi oluşturacak, hem de düşük kalorili oldukları için zayıflamanızı kolaylaştıracaktır. Meyveler ise uygun porsiyonda yenildiklerinde  kan şekeri dengesi sağlayacakları için gün içinde tatlı krizlerini önleyeceklerdir.

Ara öğünleri atlamayın

Kalıcı kilo vermenin bir başka önemli kuralı ise ara öğünleri atlamamak. Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik, ara öğünlerin metabolizmaya ‘çalış’ emrini verdiklerine işaret ederek, “Günde 1-2 kez ara öğün yapmayı alışkanlık haline getirmek sağlıklı kilo kaybı ve kilo kontrolü için oldukça önemlidir. Ara öğünler bir sonraki öğüne yarı tok girmenizi sağlayarak porsiyonları kontrol etmenizi kolaylaştıracaktır” diyor.  Ara öğünlerin metabolizmanızın açlık durumuna girmesini ve yavaşlamasını önleyen en önemli ama aynı zamanda en tehlikeli öğünler olduğunu vurgulayan Müzeyyen Çelik, “Dikkat edilmesi gereken nokta,  bu öğünlerde tatlı ve hamur işleri yerine; meyve, yoğurt, kuru yemiş, kremasız ve şurupsuz sütlü kahve gibi alternatifleri tercih etmektir” diyor.

Asla tek yönlü beslenmeyin, çünkü…

Aldığımız kalorinin miktarı kadar, bu kalorinin kaynakları da önemli. Kilo kaybı ve kilo korumada besinlerin kalorilerini saymak yeterli gelmiyor, besin grubu dengesi daha önem taşıyor. Gün içerisinde protein ve karbonhidratı dengeli olarak almak gerekiyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik, tek yönlü beslenmenin kan şekerinde dengesizliğe neden olacağı için gün içerisinde yeme isteğini artırabileceği uyarısında bulunarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu nedenle her öğünde; süt, et, tahıl, sebze-meyve gruplarından bir tabağa sığacak şekilde porsiyonlar almak çok önemli. Çünkü, tahıl grubunu süt ve et gruplarına göre fazla tüketmek kan şekerinde ani yükselmeye sebep olabilir. Bu da bir sonraki öğüne kadar daha çabuk acıkmanıza ve olması gerekenden daha fazla yemenize, bunun sonucunda kilo almanıza yol açabilir. Genel olarak et grubunu fazla tüketmeniz durumunda ise kan yağı seviyesini yükseltmiş ve sağlıksız beslenmiş olursunuz.”

Kalori değil porsiyon hesabı yapın

Kalıcı ideal kilo vermede neyi yediğimiz kadar, ne kadar yediğimiz ve hangi saatte yediğimizin de önemi var. Porsiyon kontrolü yapmanız, ihtiyacınız olandan fazla enerji almanızı ve mide kapasitenizin gereksiz büyümesini önleyecektir. Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik, ortalama porsiyonları besin gruplarına göre şöyle anlatıyor: “Et grubu (kırmızı et, tavuk, balık, hindi) avuç içiniz kadar, yani ortalama 100-120 gram olmalıdır. Ancak bu miktar egzersiz durumunuza ve ihtiyaçlarınıza göre değişebilir. Tahıl grubunda; her öğüne ortalama 1,5-2 dilime denk  gelecek kadar ekmek veya 5-6 çorba kaşığı kadar bulgur, kinoa, buğday, tam tahıllı makarna gibi karbonhidratlar tercih edebilirsiniz. Süt grubunu da öğünlerinizde bir kase yoğurt (200 gr) veya bir su bardağı (200 ml) ayran veya cacık bulundurarak tamamlayabilir, tabağınızın kalanını da sebzelerden doldurabilirsiniz.”

Görebileceğiniz her yere su koyun

Vücutta kilo verme sürecinde yağ yakımıyla birlikte toksik madde miktarı da artıyor. Bu maddeler vücuttan su yardımıyla uzaklaştırılıyor. Metabolizmayı arındırmanın ve canlandırmanın altın kuralının ‘su içmek’ olduğuna dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik, su tüketimini artırmak için şu önerilerde bulunuyor: “Susuzluk hissi yalancı  açlık hissiyle karıştırılabildiği için su içerek gereksiz kalori alımının da önüne geçmiş ve iştahınız kontrol etmiş olursunuz. Öncelikle su içmek için susamayı beklemeyin. Çünkü sıcak havalarda terlememiş olsanız dahi vücuttan yüzeysel olarak kaybedilen sıvı miktarı artar. Evinizde, iş yerinizde görebileceğiniz her yere su şişeleri, sürahiler ve su dolu bardaklar koyun. Suyun tadını, içine dilediğiniz meyveyi atarak değiştirebilir, tarçın, zencefil, taze nane yaprakları ekleyerek antioksidan kapasitesini artırabilirsiniz.”

sağlık

Yatmadan 2 saat önce yemeği sonlandırın

Vücudunuza besinleri sindirmesi için zaman tanıyın. Bu nedenle yemek ve içecekleri yatmadan 2 saat önce sonlandırın Gün ışığının ve hormonların etkisiyle saat 18:00‘den sonra metabolizma yavaşlamaya ve uykuya hazırlanmaya başlıyor. Bu nedenle erken saatlerde yenen akşam yemeğinden sonra herhangi bir atıştırmalık tüketmemek,   hem sindirim problemlerini ortadan kaldırıyor hem de kilo verme sürecinin yavaşlamasını önlüyor.

Sporu alışkanlık haline getirin

Sağlıklı ve zinde bir vücut için haftanın en az 3 günü spor yapmayı ihmal etmeyin. Eğer insülin direnciniz ve hipogliseminiz yoksa, sabah aç karnına gerçekleştirilen egzersizler metabolizmanızın daha hızlı çalışmasını sağlayacaktır. Gün içinde yapacağınız spordan önce ve sonra beslenmenize dikkat edin. Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik,    spor öncesinde karbonhidrat, sonrasında ise karbonhidrat ve protein grubunu birlikte tüketmeyi alışkanlık edinmeniz  gerektiğini belirterek, şunları söylüyor: “Çünkü spor öncesi aldığınız karbonhidrat egzersiz esnasında enerjiye çevrilerek; kan şekerinizin düşmesini engelleyecek, sıvı ve mineral kaybının azalmasını sağlayacak ve kaslarda meydana gelebilecek hasarı önlemede yardımcı olacaktır. Spor sonrasında tüketeceğiniz karbonhidrat ve proteinden dengeli öğün ise kas yıkımının azalmasında, protein sentezinin artırılmasında ve karbonhidrat depolarının yeniden doldurulmasında etkili olacaktır. Muz ve kayısı içeriğindeki potasyumdan dolayı kasın dinlenmesini kolaylaştıran meyveler. Dolayısıyla spor sonrasında eğer yemek saatiniz uzayacaksa ½ muz veya 3-4 adet taze kayısı tüketmeniz metabolizmanız üzerinde toparlayıcı etki yapacaktır.”

Yaz aylarında kilo kaybını destekleyen 4 besin

Yaban mersini: A,B,C vitaminleri ile yüksek oranda lif içeren yaban mersini sindirim sisteminin düzenli çalışmasını sağlayarak kabızlığı önlemeye yardımcı oluyor. Tokluk hissini artırdığı ve sindirimi hızlandırdığı için ödemin atılmasına ve kilo kaybına  da katkıda bulunuyor. İçeriğindeki antosiyanin ile iltihabı önleyerek mesane sağlığında önem taşıyor.

Kayısı- kavun: Kayısı ve kavun gibi sarı-turuncu renkli meyveler  potasyum açısından oldukça zengindirler. Vücut sıvılarında sodyum – potasyum dengesinin sağlanmasına, içeriğindeki yüksek lif sayesinde bağırsak sağlığının korunmasına ve kilo kaybına yardımcı oluyorlar.

Semizotu: Kalsiyumdan oldukça zengin bir besin kaynağı olan semizotu hem salatası, hem zeytinyağlısıyla yaz aylarında hafif ve lezzetli alternatifler oluşturmasının yanı sıra özellikle karın çevresi yağlanmanın azalmasında da etkili oluyor.

Kulak enfeksiyonuna karşı 6 etkili önlem!

Yaz mevsiminin gelmesiyle birlikte serinlemek amacıyla kendimizi sık sık deniz ve havuzun serin sularına bırakıyoruz. Ancak gerekli önlemleri almadığımız takdirde sağlık sorunları gelişebiliyor, örneğin dış kulak yolu enfeksiyonu gibi! Bu hastalık nedeniyle oluşan kulak kepçesinde ağrı, kulakta tıkanma ve işitme kaybı yaşam kalitesini düşürürken, tedavide gecikildiğinde kemik iltihabı, yüz felci, beyin zarı iltihabi (menenjit) veya beyin apsesi gibi ciddi tablolar da gelişebiliyor. Ayrıca özellikle mantar enfeksiyonları inatçı enfeksiyonlar olabildikleri için tekrar tekrar kulak temizliği gerekebiliyor. Oysa erken müdahale sayesinde dış kulak yolu enfeksiyonu kolayca tedavi edilebiliyor. Çok daha önemlisi alınabilecek bazı basit önlemlerle enfeksiyonun oluşumu önlenebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış, “Yaz mevsiminin vazgeçilmezi elbette denizler ve havuzlardır. Ancak dış kulak yolu ıslak kalması nedeniyle enfeksiyonlara açık hale gelir. Dolayısıyla kulağın kuru kalması çok önemlidir. Bunun için dikkat edilmesi gereken en önemli kural ise yüzdükten veya banyodan sonra kulakta oluşan ıslaklığı dışarıdan yumuşak bir havlu veya bez ile kurutmaktır. Ayrıca gerekirse 30 santim uzakta tutulan düşük ayarlı saç kurutma makinesiyle de kulağı kurutmaya destek olunabilir” diyor.

Dr. Esin Özlem Atmış

Dr. Esin Özlem Atmış

En önemli 3 belirtisine dikkat!

Kulak enfeksiyonları dış ve orta kulak enfeksiyonları olarak ayrı ayrı ele alınıyor. Kulak zarından kulak kepçesine doğru uzanan alanda oluşan enfeksiyonlar dış kulak yolu enfeksiyonları olarak nitelendiriliyor. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış, yaz aylarında daha yaygın görülen bu hastalığın dış kulak yolunda ve kulak kepçesinde yerleşen zararlı mantar veya bakteriler nedeniyle oluştuğuna işaret ederek, “Özellikle hijyeni iyi sağlanamamış havuz veya kirli deniz sularında bu mikroorganizmalara daha çok rastlanır. Bu nedenle hastalık yaz mevsiminde oldukça sık görülür. Tedavi edilmeyen dış kulak yolu enfeksiyonları; kemik iltihabı, yüz felci, beyin zarı iltihabı, beyin apsesi gibi beyin ile ilişkili ciddi sorunlar oluşturabilir. Dolayısıyla kulak kepçesinde dokunulmayla oluşan ağrı, kulakta tıkanıklık ve işitmede azalma gibi şikayetler başladığında gecikmeden hekime başvurmak çok önemlidir” diye konuşuyor.

Sert bir cisimle asla temizlemeyin, çünkü…

Dış kulak yolunda kulağın nemlenmesi ile korunmasını sağlayan ve serumen adı verilen bir salgı bulunuyor. Bu kulak salgısı bakteri ve mantarlara karşı da koruma sağlıyor. Kulak yolunu sık sık kulak çöpüyle ya da sert bir cisimle temizlemek bu kulak salgısını azaltıyor, kulak kanalına hasar veriyor ve bunların sonucunda enfeksiyona açık hale getiriyor.  Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış, bazen kulak serumeninin bazı hastalarda çok fazla üretildiğine işaret ederek,  sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu durumda kulakta buşon denilen ve halk arasında kulak kiri olarak adlandırılan kulak tıkaçları oluşur. Bu tıkaç bazı kulak yapılarının darlığına bağlı gelişebildiği gibi, dış kulak yolundaki tüylerin hareketinde bozulma sonucu da gelişebilir. Buşonlar ıslandığında şişerek dış kulak yolunda ağrı, basınç hissi ve işitme kaybına neden olabilir. Bu hastalarda özellikle deniz ve havuz sezonu öncesinde kulak temizlemesi yapılması fayda sağlar.”

Kulak enfeksiyonuna karşı 6 etkili önlem! 

Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış, yaz aylarında dış kulak yolu enfeksiyonundan korunmanız için almanız gereken önlemleri şöyle sıralıyor:

  • Kirli veya temizliğinden şüphe duyduğunuz sularda yüzmeyin
  • Doktorunuz önerdiyse, yüzerken su geçirmeyen kulak tıpalarından faydalanın.
  • Yüzdükten sonra mutlaka duş alın
  • Duş sonrasında kulaklarınızı iyi kurutmanız gerekiyor. Dış kulağınızı asla kulak pamuğu gibi materyaller ile temizlemeye çalışmayın. Dışarıdan yumuşak bir havlu veya bez ile kurutun. Gerekirse, kulağınızdan 30 santim uzakta tuttuğunuz düşük ayardaki saç kurutma makinesiyle kurutmaya destek olabilirsiniz.
  • Buşon (kulak kiri) probleminiz varsa tatil öncesinde kulak temizliği için kulak, burun ve boğaz uzmanı bir hekime başvurun.
  • Kulağınız kaşındığı zaman tırnaklarınızı dış kulağınız ile temas ettirmeyin. Zira yabancı sert bir cisimle kaşımak da kulağı enfeksiyona açık hale getiriyor. Çok kaşıntı olması durumunda parmağınızı dış kulak kıkırdağına bastırarak kaşımanız daha güvenli olacaktır.

Erken müdahale tedaviyi kolaylaştırıyor

Dış kulak yolu enfeksiyonunda erken müdahale hastalığın kolaylıkla  tedavi edilebilmesini sağlıyor. Dr. Esin Özlem Atmış, enfeksiyona genellikle kulak, burun ve boğaz uzmanı hekiminin yaptığı muayene ile tanı konulduğunu belirterek, tedavi sürecini şöyle anlatıyor: “Tedavinin şekli hastanın durumuna göre belirlenir. Özellikle dış kulakta kir varsa aspiratörlerle kulak temizlenir. Ayrıca kulakta akıntı görüldüyse yine temizleme işlemi yapılır.  Mantar enfeksiyonlarında mantar hifaları tek tek temizlenir ve bu bölgeye çeşitli ilaçlar sürülebilir. Hastalığın durumuna göre, tedaviye ağızdan alınan antibiyotikler ve kulaktan damlalar ile devam edilebilir. Mantar enfeksiyonları inatçı özellik sergileyebildikleri için kulak temizliğini birkaç kez yenilemek gerekebilir.”

Bu belirtiler varsa zaman kaybetmeyin!  

  • Kulak kepçesine dokunulduğunda oluşan ağrı
  • Kulakta ısı artışı veya kızarıklık
  • Kulak kanalından akıntı
  • Kulakta tıkanıklık ve işitme kaybı
  • Kulak arkasında hassasiyet
  • Ateş
  • İlerleyen durumlarda çevresindeki lenf bezlerinin şişmesine bağlı olarak boyunda ağrı ve şişlik

Omuz çıkıkları yazın sık görülüyor!

Omuz çıkıkları yazın sık görülüyor!

Yaz aylarıyla birlikte seyahat sezonu tüm hızıyla devam ediyor. Ancak özellikle de tatil heyecanı ve yaz aktivitelerine kendimizi kaptırıp bazı risklere kolayca davetiye çıkarabiliyoruz. Bunlardan biri de omuz çıkıkları! Zira, seyahate çıkmak için hazırladığınız valizinizi tek elle kaldırmak ya da aşırı sıcaklardan kendinizi serin sulara bırakmanın mutluluğuyla var gücünüzle attığınız bir kulaç omzunuzda ani çıkığa yol açabilir! Acıbadem Fulya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerem Bilsel yaz aylarıyla birlikte omuz çıkığı sorunlarıyla sık karşılaştıklarını belirterek, 20 yaşından önce olan çıkıkların tekrarlama riskinin de yüzde 80’in üzerine çıkabildiğini söylüyor. Prof. Dr. Kerem Bilsel, omuz çıkıklarına yol açan etkenleri ve omuz çıkığının neden acil müdahale gerektirdiğini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Basket topunu potaya atarken yaşadığınız heyecanın tam ortasında… Plaj voleybolunda kumların üzerinde topa karşılık vermek için hamle yaptığınızda… Aşırı sıcaklardan bunalıp serin sularda hızla kulaç atarken… Tatil için valizinizi hazırlayıp heyecanla tek elinizle yukarı kaldırdığınızda ya da sırt çantanızı doldurup seyahat için sırtınıza yüklediğinizde! Acıbadem Fulya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerem Bilsel bu ve benzeri yanlış davranışların, vücudumuzun hareketli bölgesi omuzumuzun aniden çıkmasına yol açabildiğini vurgularken, özellikle çıkık vakalarının sayısının yaz ayları ile birlikte artış gösterdiğini söylüyor. Son derece dinamik bir yapıya sahip olan ve günlük yaşantımızda en temel ihtiyaçlarımız için sağlıklı olmasına ihtiyaç duyduğumuz omuzlarımızın çok güçlü bir destekle korunmasına rağmen bazı zayıf noktaları olduğuna işaret eden Prof. Dr. Kerem Bilsel bu nedenle de vücudumuzun en sık çıkık gelişen eklemi olmaktan kurtulamadığını vurguluyor. Omuz eklemine uygulanan bu travmatik yüklenmelerin omuz anatomisini oluşturan önemli yapılarda hasar yaratabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Bilsel sözlerine şöyle devam ediyor: “Aşırı baş üstü zorlamalarında omzumuzu yerinde tutan yuvanın etrafını çevreleyen labrum yapılarında yırtılmalar ve sonrasında güvensizlik ve eklemde çıkıklar yaşanabiliyor. Omuzumuza günlük aktiviteler sırasında da aşırı yüklemeler yapabiliyoruz. Buna en klasik örneklerden bir tanesi, yaz aylarında da çok başımıza gelebilecek seyahatler sırasında ağır valizlerin tek el ile kaldırılıp yükseğe konulması sırasında omuzda labrum ve tendon yırtıkları ile karşılaşılabilmektedir.”

Prof. Dr. Kerem Bilsel

Prof. Dr. Kerem Bilsel

Özellikle 12-40 yaş arası erkeklerde sık görülüyor!

Omuz çıkığının görülme sıklığının genel nüfusta yüzde 1.7 olduğunu, özellikle gençlerde ve genç erişkin erkeklerde daha sık görüldüğünü belirten Prof. Dr. Kerem Bilsel “12-40 yaş arasında omuz çıkığı ile çok daha fazla karşılaşıyoruz. 20 yaşından önce olan omuz çıkıklarının tekrarlama riski de yüzde 80’in üzerine çıkabiliyor. Yaz aylarıyla birlikte dışarıda fiziksel aktivitelerin artması ve yapılan sporlarla alakalı olarak sıklık artabilmekte, baş üstü ve kolları, omuzları zorlayıcı hamlelerde omuz çıkığı gelişebilmektedir. Özellikle su topu, tenis, beyzbol, hentbol, voleybol, basketbol gibi sporların amatör kişilerce de oynanması ve aşırı sıcakların bunaltmışlığından serin sulara dalmanın çoşkusuyla atılan kulaçların şiddetinde ölçünün kaçırılması yaz mevsiminde omuz çıkığıyla başvuran hastaların sayısında artışa neden oluyor” diyor. Vücudumuzda en hareketli ve en sık çıkan bu eklemimiz kişinin tüm yaşantısını olumsuz etkileyecek kadar kritik önem taşımasına rağmen gereken özeni göstermediğimizi vurgulayan Prof. Dr. Bilsel “Omuz çıkığı olan ve omuzu çok sık çıkan insanlar günlük yaşam konforunun son derece olumsuz etkilenmeleri ve temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmelerinin yanı sıra, bir süre sonra dengelerini yitirebiliyorlar” diyor.

 “Bu çıkık yer eder mi?!”

Günümüzde halk arasında “Bu çıkık yer eder mi?” sorusu hekimlere sıkça yöneltiliyor. Bu soruyu Prof. Dr. Bilsel şöyle yanıtlıyor: “Bu konuda literatürde yapılan çalışmalar ve tecrübeler bize, tekrar çıkıkla ilgili bazı risk faktörlerini tanımlamıştır. Bu faktörler arasında yaşın 20 ve altında olması, kontakt baş üstü sporla ilgilenilmesi, esnek yapılı olma (hipermobilite) ve radyolojisinde omuz ekleminde kemik kaybı en önemli parametreler olarak ele alınmalıdır. Bu faktörler eşliğinde tekrarlama riski öngörüsü yüksekse ameliyat seçeneği ön planda düşünülmelidir.”

Omuz çıkığında acil müdahale şart!

Omuz çıkığı esnasında ise bazı hatalı davranışlar nedeniyle tedavi çok daha zorlaşabiliyor. Omuz çıkığının acil müdahale gerektirdiğini, zaman kaybetmeden hastaneye başvurulmasının çok önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Kerem Bilsel “Hastane şartlarında tercihen anestezi veya sedasyon altında kapalı yerine oturtulması (redüksiyon) ilk aşama tedavi olarak yapılmalıdır. Sonrasında en az 10-15 gün arasında kol askısında istirahat ile takip edilir. İlk çıkıklarda özellikle sporcularda ve aktif genç erişkinlerde klinik ve radyolojik testlerle değerlendirilip tekrar çıkma riskini oluşturabilecek faktörler göz önünde bulundurulmalıdır” diyor. Omuz çıkığının tekrarlama riskinin yüksek olduğununun tespit edilmesi durumunda ameliyat gerekebildiğini belirten Prof. Dr. Bilsel şu bilgileri veriyor: “Ameliyat lezyonun büyüklüğüne ve kemik kaybı derecesine göre planlanmaktadır. Küçük kemik kaybı olan hastalarda kapalı (Artroskopik) yumuşak doku fiksasyonları uygun olurken lezyonu daha ciddi derecede olduğu durumlarda açık veya artroskopik kemik blok ameliyatları seçilmektedir. Uygun hastada, risk faktörlerini göz önünde bulundurarak en doğru cerrahi yöntem seçilmelidir.”

Cildinizin erken yaşlanmaması için!

Cildinizin erken yaşlanmaması için!

Yaz aylarıyla birlikte yüzünü göstermeye başlayan güneş bir yandan içimizi ısıtıp enerjimizi artırdığı gibi diğer yandan zararlı ışınları nedeniyle cilt kanserine zemin hazırlıyor. Son yıllarda hızla yaygınlaşan cilt kanserinin artık genç yaşlarda da görüldüğünü belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Emel Güngör “Cilt kanseri tüm dünyada güneşlenme alışkanlıklarının değişmesi, güneş ışınlarından yeterince ve doğru şekilde korunmama ve bronzlaşma uğruna yapılan yanlışlar nedeniyle en hızlı artan kanserler arasındadır. Cilt kanserinden hem UVB hem de UVA ışınları sorumlu tutulmaktadır. Bazı cilt kanserleri ileri yaşlarda görülse de en tehlikeli ve ölümcül olabilen melanom ne yazık ki genç yaşlarda da sık karşılaşılır hale gelmiştir” diyor. Güneşin cilt kanserinin yanı sıra bazı yanlış yaşam alışkanlıkları nedeniyle cildin erken yaşlanmasına da yol açtığını belirten Prof. Dr. Emel Güngör, sağlıklı bir cilt için yaz aylarında uyulması gereken kuralları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Emel Güngör

Prof. Dr. Emel Güngör

  • Özellikle 10:00-15:00 arası dikkat!!

Özellikle 10:00-15:00 saatleri arasında doğrudan güneş ışığına maruz kalmamak, şapka, gözlük ve giysilerle korunmak kritik önem taşıyor. Ayrıca güneşin zararlı ışınlarına karşı güneşten koruyucu krem kullanmayı kesinlikle ihmal etmeyin.

  • Güneşten koruyucu krem seçerken!

Bebek ve çocuklara içinde kimyasal koruyucu olmayan güneş kremleri sürün. Prof. Dr. Emel Güngör “Bunlar daha zor sürülen ve sürüldüğünde çoğunlukla beyaz bir tabaka bırakan, UV ışınlarını fiziksel olarak bloke eden maddeler içeren kremlerdir. Çinko oksit veya titanyum oksit içerirler” diyor. Vücudumuz ve yüzümüz için farklı güneşten koruyucuların seçilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Güngör “Hem UVA hem de UVB ışınlarına karşı koruma gösteren kremler seçilmelidir. Sürekli yeni gelişmeler olduğundan Dermatoloji uzmanından bu konuda destek almak cildiniz için en uygun kremi seçmenizi sağlar” diye konuşuyor.

  • Güneşe çıkmadan 20 dakika önce sürün!

Toplumumuzda en sık yapılan yanlışlardan birisi; güneş kremini güneşe çıkıldığında sürmek! Oysa güneşten koruyucu kremlerin güneşe çıkılmadan yaklaşık 20 dakika önce sürülmesi ve iki saatte bir de tekrarlanması gerekiyor çünkü suya girmek, terlemek ve kurulanmakla güneş kremlerinin etkileri azalıyor. Sürülen krem miktarında da cömert davranılması ve cildin hiçbir yerinin güneş ışınlarına maruz bırakılmaması gerekiyor.

  • Yaşam alışkanlıklarınızı gözden geçirin!

Güneşten gelen UV ışınlarının yanı sıra, sigara, hava kirliliği, kötü beslenme, uykusuzluk ve stresin de cilt sağlığını son derece olumsuz etkilediğine dikkat çeken Prof. Dr. Emel Güngör “Yeterli ve kaliteli uyumaya dikkat etmeli, stresi yönetmeyi öğrenmeliyiz. Yapılan araştırmalar; meditasyon, yoga, nefes egzersizleri ve fiziksel egzersizlerin strese karşı faydalı olduğunu ortaya koymuştur” diyor.

  • Beslenmenizde bu kurallara dikkat edin!

Cildimizin geç yaşlanması için en sağlıklı beslenme tipi; Akdeniz diyeti. Yani mevsiminde, bol renkli sebze ve meyveler, tohumlar, bakliyat, kuruyemiş ve sızma zeytinyağından zengin beslenmek gerekiyor. Paketli gıdalar, şekerli yiyecek ve içecekler ile hamur işlerinden uzak durmak şart. Sigara ve alkolden kaçınmak ve bol su içmek de olmazsa olmaz kurallar arasında yer alıyor.

fuat çağdaş

  • Cildinizi zararlı etkenlerden koruyun!

Güneş ışınları cilt kanserinin yanı sıra cildin nem ve elastikiyet kaybına yol açarak ince çizgiler oluşturuyor. İlerleyen yaşla birlikte ciltte biriken ultraviyole ışınları bu durumu her geçen sene daha da kötüleştiriyor. Cildin yaşlanmasının güneşten korunarak ve sağlıklı yaşam tarzı benimseyerek geciktirilebileceğini belirten Prof. Dr. Emel Güngör “Bu amaçla 20-30’lu yaşlardan başlayarak azalan kolajen, elastikiyet kaybı ve nemin mutlaka desteklenmesini ve cilt kalitesini artırıcı yöntemlerin kullanılmasını öneririm” diyor.

  • Cilt bakımında bu yanlışlara düşmeyin!

Günümüzde yaşlanma karşıtı ve/veya antioksidan olarak önerilen kremlerin çoğu, cildin daha çok üst tabakalarında etkili oluyor ancak asıl kayıp, kremlerin çok da ulaşamadığı cildin alt tabakalarında ortaya çıkıyor. Son yıllarda sürekli yenilenen ürünlerle ve yöntemlerle bu kaybı azaltmanın ve eksilenleri yerine koymanın mümkün olabildiğini belirten Prof. Dr. Emel Güngör şu uyarılarda bulunuyor: “Ne yazık ki piyasada çok fazla ürün var ve bunların bir kısmının yeterli belgesi yok. Ayrıca bazen yetkisiz ve bilgisiz kişiler de bu girişimleri yapıyorlar. Estetik konusundaki artan talep karşısında birçok “umut taciri” reklamlarla değişik ürünler her yerde karşımıza çıkıyor. Bu konuda bilinçli olmanızı ve cildinizi dermatoloji uzmanlarına emanet etmenizi öneriyoruz. Bu tür girişimlerin sadece hekimler tarafından yapılması gerektiği unutulmamalı ve kullanılan ürünler iyi seçilmelidir.”

  • Yüzünüzde lekelerin oluşmaması için!

Yazın dikkat edilmesi gereken ve sık görülen önemli problemlerden birinin de yüzdeki lekeler olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Güngör, yüzde lekelenmelerin tedavisinin oldukça zor ve sabır gerektirdiğini belirterek “Yüzde lekelenmelere karşı önlem almak tedavisinden daha kolay. Hem önleyici olarak hem tedavi aşamasında güneşten koruyucu kremlerin kullanılması çok çok önemli. Güneşten koruyucular sık sık yinelenmelidir ve bu duruma uygun güneş koruyucu kremlerin seçilmesi önemlidir. Tercihen yaz sonuna bırakılacak tedavide lekeleri giderici/azaltıcı kremler önerilir, bunların sabırla ve düzenli olarak kullanılması gerekir çünkü tedaviye yanıt alınması aylar alabilir. Kremlere ilaveten bazı işlemler yapılabilir. Bu tür girişimlerin bazen tam tersi etki oluşturabilme riski yüzünden uygun mevsimde tecrübeli hekimler tarafından yapılması gerekir. Bu nedenle dermatoloji hekimine başvurmak çok önemlidir” diyor.

Sınav stresi yaşayan öğrenciler nelere dikkat etmeli?

Sınav stresi yaşayan öğrenciler nelere dikkat etmeli?

Bugünlerde milyonlarca öğrenci ve ailesinin başlıca gündem maddesini haziran ayında gerçekleştirilecek sınavlar oluşturuyor. 2 Haziran’da LGS, 8-9 Haziran’da da YKS sınavına sayılı günler kala, süre daraldıkça heyecan daha da fazla artıyor. Ancak dikkat! Sınav stresini yönetmek ve aşırı strese karşı önlem almak başarıyı doğrudan etkiliyor! Acıbadem Fulya Hastanesi’nden Uzman Psikolog Sena Sivri sınav stresinin çocuklarda yüksek düzeyde kaygı, odaklanamama sorunu, depresyon, özgüven zedelenmesi, baş ağrısı, mide şikayetleri ve yorgunluğa neden olabildiğini, sınavda beklenen performansın çok altında kalmasına yol açabildiğini söylüyor. Anne-babalara çok büyük görev düştüğünü, bu hassas süreçte çocuklarına baskıcı davranışları ve iyi niyetle de olsa bazı söylemlerinin sınav stresini çok daha fazla artırarak başarılı olmasını engelleyebileceğini vurgulayan Sena Sivri “Sınavlar çocuklar ve ebeveynler üzerinde önemli psikolojik, fiziksel ve sosyal etkiler yaratarak aile ilişkilerinde de büyük yaralar açabilir” diyor. Uzman Psikolog Sena Sivri sınava sayılı günler kala, çocukların stresini azaltmak için ailelere doğru yaklaşım modellerini anlattı, çok önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Psikolog Sena Sivri

Psikolog Sena Sivri

  • Destekleyici ve Anlayışlı olun

Empati kurmak ve açık iletişimde bulunmak bugünlerde her zamankinden daha değerli. Çocuğunuzun yaşadığı stresi anlamaya çalışın ve duygularını önemseyin. Empati kurarak onlara yalnız olmadıklarını hissettirin. Çocuklarınızla açık ve samimi bir iletişim kurun. Onların duygularını ifade etmelerine izin verin. Kendinizi ifade ederken yargılayıcı ve baskıcı tutumlardan kaçının.

  • Gerçekçi ve olumlu yaklaşın

Çocuklarınıza aşırı yüksek beklentiler yüklemekten kaçının. Başarı tanımınızı, onların yetenekleri ve kapasiteleri doğrultusunda belirleyin. Çocuklarınızın çabalarını takdir edin ve küçük başarılarını bile kutlayın. Olumlu geri bildirim, motivasyonu artırır.

  • Sağlıklı bir çalışma ortamı yaratın

Gerek daralan zamanı iyi şekilde yönetebilmesi gerekse düzenli ve rahat bir çalışma alanına sahip olması için destek olun. Çalışma ve dinlenme zamanlarını dengeli bir şekilde planlayın. Düzenli molalar vermelerinin streslerini azaltmalarına yardımcı olacağını unutmayın. Düzenli, rahat, sessiz ve dikkat dağıtıcı unsurlardan arındırılmış bir çalışma alanı oluşturun.

  • Fiziksel ve ruhsal sağlığına özen gösterin

Yeterli uyku, sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve aktivite bu süreçte büyük önem taşıyor. Çocuklarınızın yeterli uyku almasını ve dengeli beslenmesini sağlayın. Fiziksel sağlık, zihinsel sağlığı da olumlu etkiler. Derslerden geri kalacağı kaygısıyla fiziksel aktiviteden uzak kalmasına neden olmayın. Fiziksel aktivite ve egzersiz stresi azaltmada önemli rol oynadığı için zorlayıcı olmayacak şekilde kısa süreli de olsa düzenli egzersiz yapmalarını teşvik edin.

  • Aile içinde destekleyici atmosfer yaratın

Ailece, birlikte keyifli aktiviteler yaparak çocuklarınızın rahatlamasını sağlayın. Moral ve motivasyon sağlamanız son derece değerli olduğundan onlara her zaman yanlarında olduğunuzu hissettirin ve motive edici sözler söyleyin.

  • Olağanüstü hale dönüştürmeyin

Uzman Psikolog Sena Sivri “Sınava hazırlık süreçlerinde olağanüstü hal ilan edip bireysel ve aileye ait tüm düzenin değişmesi ekstra kriz ortamı yaratmaktadır. Evet, bu dönem çok önemli  olmakla beraber ailenin normalinin içine entegre edilmesi çok daha sağlıklı sonuçlar getirecektir” diyor.

Psikolog Sena Sivri

  • Kendi stresinizi de yönetin

Ebeveyn olarak kendi stresinizi de yönetmeye özen gösterin. Siz ne kadar sakin ve dengeli olursanız, çocuğunuza da o kadar iyi örnek olursunuz. Kendinize mutlaka zaman ayırın ve sağlığınıza dikkat edin. Kendi iyilik halinizi önceliklendirmeniz çocuğunuz için daha sağlıklı çözümler bulmanızı ve desteklemenizi sağlayacaktır.

  • Gerekirse profesyonel destek alın

Gerekirse bir psikolog veya rehber öğretmenden profesyonel destek alın. Bu, çocuklarınızın stresle başa çıkmasına yardımcı olabilir. Okulun rehberlik hizmetlerinden ve stres yönetimi programlarından faydalanın.

  • Sınav sonrası dönem için plan yapın

Sınav sonrasındaki dönem için çocuğunuzun alacağı sonuç ne olursa olsun çabasını takdir ettiğinizi ve dinlenmesini, eğlenmesini sağlayacak planlar yapın. Bu planları çocuğunuzun fikirlerine de danışarak aile olarak gerçekleştirin.

  • Sınav öncesi son güne dikkat edin!

Uzman Psikolog Sena Sivri “Sınav öncesi son günü çocuğunuzun dinlenmesi, zihnini rahatlatması ve gevşetmesi üzerine çalışmalar yapmasına ayırın. Duygu ve düşüncelerini dinleyip destekleyici olun. Stresin etkisiyle sağlıksız abur cubur yiyeceklere yönelmemesine, dışarıdan ve daha önce hiç tatmadığı bir yiyecek tüketmemesine, yeterli ve kaliteli uyumasına,  nefes egzersizleri yapmasını sağlamaya özen gösterin” diyor. Sena Sivri, son gün cep telefonu ve tablet kullanımıyla ilgili de şu mesajı veriyor: “Cep telefonu ve tabletle mümkün olduğunca az vakit geçirerek dikkatini bozmasının önüne geçilmeli ve son dakika etkileyecek söylem ve haberlerden uzak durması sağlanmalıdır.” 

Sağlığımızı tehdit eden bu alışkanlıklar çok yaygın!

Sağlığımızı tehdit eden bu alışkanlıklar çok yaygın!

Günlük işlerimizin telaşında, bir yandan teknolojideki baş döndürücü gelişmelerin nimetlerinden faydalanırken, diğer yandan modern yaşamın olumsuzluklarına maruz kalabiliyoruz. Çoğumuz hasta olmadan doktora gitmiyor, düzenli sağlık kontrollerini de yaptırmıyoruz! Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Acıbadem Fulya Hastanesi Uzmanı Dr. Aynur Ketene, hastalıklara yol açan temel nedenlerin arasında; yaşam tarzı, beslenme, egzersiz, uyku ve toksin maruziyetlerinin önemli bir yer tuttuğunu vurgulayarak “Son yüzyılda beslenmenin değişmesi, hareketsizlik, toksin maruziyetlerinin artması kronik enflamatuar hastalıkların artmasına neden olmuştur” diyor. Dr. Aynur Ketene modern çağda sağlığı etkileyen 13 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Aynur Ketene

Dr. Aynur Ketene

Sağlıksız beslenme

Hazır, katkı maddeli, paketli, sağlıklı liflerden ve yağlardan fakir beslenme vücudun işleyişi için gerekli besin öğelerinin vücuda alınmasını engelleyerek vücudun işleyişini bozuyor. Yapılan bilimsel araştırmalar; uzun süren vitamin- mineral gibi mikrobesinler eksikliğinin ruh-zihin-beden ilişkisini bozarak hastalıkları davet ettiğini gösteriyor. Dr. Aynur Ketene; liften zengin mevsim sebze ve meyvelerin, Omega 3, zeytinyağı gibi sağlıklı yağların, yoğurt, turşu ve sirke gibi fermente gıdaların beslenmeye dahil edilmesinin önemini vurguluyor

Yetersiz su tüketimi

Vücut sağlığı için gerekli günlük sıvı tüketimi herkes için aynı değil. Kişi kilosunu 30-40 ml ile çarparak günde alması gereken sıvı miktarını hesaplayabilir. Her gün yeterli sıvı alımının sağlanmasına ve bunun çoğunun su ile karşılanmasına özen göstermek çok önemli. Zira yeterli su tüketimi hücrelerin işleyişi ve toksinlerin atılabilmesi için de şart. Şekerli içecekler su yerine geçmeyip aksine vücuda zarar veriyor.

Pet şişeden su içmeyin

Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Dr. Aynur Ketene “Hormon bozucu içeren plastik şişelerden su içilmesi uzun vadede adet düzensizliklerine, erken ergenliğe, erkeklerde jinekomastiye (meme büyümesi) sebep olabileceğinden cam şişeden su içilmeli, plastikten kaçınılmalıdır. Özellikle yaz aylarında sıcak ortamda plastiklerden daha çok xenestrogen salınımı artar. Strech filmlerin sıcak yemeklerin üstüne kapatılmamasına dikkat edilmelidir” diyor.

Hareketsiz yaşam

Yapılan araştırmalar egzersizin; doku oksijenizasyonunu sağlayarak, sinir sistemini desteklediğini, endojen ve endorfin seviyesini olumlu etkileyerek strese ve depresyona karşı koruduğunu, kaslarda enerji üretiminden sorumlu mitokondri sayısını artırdığını gösteriyor. Bu nedenle günlük en az 30-60 dakika tempolu yürümek, haftada 2-3 gün kas çalıştıracak şekilde fitness yapmak ve kas esnekliği için yoga- platesten faydanlanmak önemli.

Aşırı çay-kahve içilmesi

Çay ve kahveyi günlük bir-iki fincandan fazla tüketmemeye özen gösterin. Aşırı tüketim, kafeinin uyarıcı etkisi nedeniyle stresin artmasına neden olurken, diüretik etki nedeniyle idrara sık çıkılmasına, bu sırada da fazlaca magnezyum atılımına neden oluyor. Bu da bedenin işleyişini olumsuz etkiliyor.

Gün ışığından faydalanmamak

Gün ışığı vücudumuzda mutluluk ve uykuyu düzenleyen serotonin ve melatonin hormonunun salınımını destekliyor. Öğlen dik ışıkta UVB ışınlarının hakim olduğu saatlerde kısa süreli güneşlenmek D vitamini yapımına katkı sağlıyor.

Stresi yönetememek

Yapılan bilimsel çalışmalar; aşırı stresin vücudun biyokimyasal ve hormonal işleyişini bozarak kronik hastalık gelişmesine neden olduğunu ortaya koyuyor. Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Dr. Aynur Ketene “Stresi yok edemeyiz, üstelik az miktarda ve yönetilebilen stresin faydaları da vardır. Ancak aşırısından kaçınmak, gerekirse stresi yönetmek için uzman desteği almak gereklidir. Stresi yönetmede nefes egzersizleri, doğada yürüyüş, yoga, meditasyon gibi parasempatik sinir sistemini destekleyecek uygulamalar önemli rol oynamaktadır” diyor.  Yetersiz ve kalitesiz uyku

Geç saatlere kadar televizyon karşısında uyanık kalmak, gürültülü ve sesli ortamda uyumak melatonin ve büyüme hormonu salınımını olumsuz etkiliyor. Melatonin en güçlü antioksidan hormonu olduğundan kaliteli ve yeterli uykuya çok önem vermek, mutlaka en geç 23.00’da yatakta olmak ve en az 8 saat deliksiz uyumak büyük fayda sağlıyor.

pausejournal

Toksin maruziyetleri

Dr. Ketene “Pestisidler, xenoöstrojen denilen hormon bozucular (plastik şişeler, kozmetik ürünler) radyasyon, egzos, hava kirliliği, sigara, alkol, içme sularındaki klor ve ağır metaller, yüzme havuzları toksin kaynakları arasında sayılabilir. Toksinlerden uzaklaşmak için gerekli önlemler alınmalıdır. Detoksifikasyondan sorumlu karaciğer fonksiyonları desteklenmeli, kabızlık önlenmeli, yeterli su tüketimine dikkat edilmeli, temiz havada yürüyüş yapılmalıdır” diyor.

Bağırsak flora sağlığının desteklenmemesi

Bağırsak flora sağlığı bozuk olduğunda gıdaların sindirim ve emiliminde sorunlar yaşandığını vurgulayan Dr. Ketene sözlerine şöyle devam ediyor: “Hücrelere düzgün çalışabilmesi için yeterli besin ulaştırılamaz. Uzun süreli besin eksiklikleri psikolojik ve fizyolojik sağlık problemlerine yol açar. Bağırsaklar ve beyin enterik sinir sistemi yoluyla sürekli iletişim halindedir. Mutluluk hormonu serotonin de büyük kısmı bağırsaklarda üretilir. Bu nedenle yararlı bağırsak bakterilerimizi desteklemek için lif oranı zengin bol sebze tüketmek, turşu, yoğurt, sirke gibi fermente gıdaları sofralarımızdan eksik etmemek gerekiyor.”

Uzun süreli mide koruyucu ilaç kullanmak

Sık kullanılan ve mide koruyucu olarak adlandırılan ilaçların uzun süreli kullanımı; mide asit düzeyini azaltıp gıdaların sindirim ve emilimini bozarak vücutta mikro ve makrobesin eksikliklerine yol açıyor. Beslenme tarzı düzeltildiğinde ise bu ilaçlara ihtiyaç azalıyor.

Sağlık kontrollerini ihmal etmek

“Hastalıklar ortaya çıkmadan gerekli önlemleri almak, hastalıkları tedavi etmekten daha kolaydır” diyen Dr. Aynur Ketene, özellikle kadınların yıllık jinekolojik muayene, smear ve meme kontrollerini ihmal etmemeleri gerektiğini vurguluyor.

Sosyal hayattan kopmak

Dr. Aynur Ketene, özellikle toplumumuzda ilerleyen yaş ile birlikte işitsel sorunlar ve kronik hastalıklar derken sosyal hayattan uzaklaşmanın çok sık görüldüğünü belirterek, anti-sosyal yaşam tarzının psikolojik ve fiziksel sağlığı olumsuz etkilediğini söylüyor. Dr. Ketene “Evrimsel sürece baktığımızda insanoğlu tek başına yaşamamıştır ve sosyal hayattan ayrı kalmayı tolere edemez. Bunun vücutta oluşturacağı kronik stres bedenin biyokimyasal ve hormonal işleyişini bozarak psikosomatik denilen hastalıklara yol açarabilir. Bu nedenle her zaman sosyal hayatın içerisinde olmaya önem vermek psikolojik ve fiziksel sağlığımızı da olumlu etkileyecektir” diyor.

Hamilelikte risk oluşturan 8 önemli neden!

Hamilelikte risk oluşturan 8 önemli neden!

Hamilelik döneminde her kadının tek dileği bebeğini sağlıklı bir şekilde kucağına almak oluyor kuşkusuz. Ancak bazı hamileliklerde, risk oluşturan çeşitli etkenler nedeniyle anne adayının ve karnındaki bebeğin sağlığı, hatta hayatı tehlikeye girebiliyor. Günümüzde her 10 hamileden 1’inin ‘riskli’ grupta yer aldığı belirtiliyor.  Risk oluşturan etkenlerin bazıları hamilelik sürecinde ortaya çıkarken, bir kısmı ise  hamilelik öncesinde zaten mevcut oluyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen,   bu nedenle her kadının hamile kalmayı planladığında mutlaka hekime başvurması gerektiğine dikkat çekerek, “Hamileliğin normal ve bebeğin sağlıklı gelişmesi için anne adayına ait sağlık sorunları varsa bunların hamilelikten önce tespit edilmesi ve tedaviye başlanması çok önemlidir. Ayrıca, anne adayı   kalp, tansiyon veya diyabet hastası ise bu hastalıkların hamile kalınmadan önce kontrol altına alınmaları gerekir” diyor. Düzenli aralıklarla yapılan hamilelik takiplerinin yaşamsal önem taşıdığına işaret eden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen, “Her genel kontrollerde;  kilo takibi, tansiyon ölçümü, karın büyüklüğünün değerlendirilmesi, bebeğin kalp atışlarının tespiti, ödem, bebeğin anne karnındaki pozisyonu, ultrason ile bebeğin gelişimi, plasenta (eş) ve amnios suyu değerlendirilir. Yüksek riskli anne adayları hekimlerinin tavsiyeleri doğrultusunda daha sık ve yakın takibe alınmaktadır. Günümüzde risk grubundaki anne adayları, düzenli takip ve tedavi sayesinde sağlıklı bir hamilelik süreci ve doğum gerçekleştirebilmektedir ” bilgisini veriyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen, riskli hamileliğe yol açan bazı etkenleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Prof. Dr. Hüsnü Görgen

Prof. Dr. Hüsnü Görgen

Bebeğin plasentası ile ilgili sorunlar

Bazı anne adaylarında bebeğin plasentası rahmin içine değil alt kısmına yerleşiyor ve doğum kanalını kapatıyor. ‘Plasenta previ’ olarak adlandırılan bu durumun en önemli bulgusu ağrısız vajinal kanama oluyor.  Hamilelik takiplerinde  ultrasonografik inceleme ile belirlenebilen plasenta previ, bazen fazla kanamaya neden olarak annenin ve bebeğin hayatını tehdit edebiliyor. Kanamanın kontrol edilemediği durumlarda doğumun sezeryan ile acil olarak gerçekleştirilmesi gerekiyor.
Çoğul hamilelik

Çoğul hamilelikte; gebelik zehirlenmesi (preeklempsi), bebekte gelişim geriliği, doğumsal anomaliler ve erken doğum gibi riskler sık görülüyor.  Bu riskler  anne adayının sigara alışkanlığı, bazı ilaçların kullanımı ve sistemik hastalıkların varlığında daha da artabiliyor. Prof. Dr. Hüsnü Görgen, tüm bu zorluklara rağmen düzenli kontroller ve gelişmiş yeni doğan üniteleri sayesinde, ikizlerin yüzde 90’dan fazlasının dünyaya sağlıklı olarak geldiklerini belirtiyor.

Geç veya erken yaş hamilelikleri

Özellikle 40 yaşından sonra oluşan hamileliklerde ciddi bir sorun olan hipertansiyon, gebelik diyabeti, erken doğum, anne karnında bebek kaybı, doğum öncesi ve sonrası dönemde gelişebilen kalp yetmezliği, doğum sonrası kanamalar, plasental anormallikler, erken veya ölü doğum gibi tablolar daha sık yaşanıyor. Bunların yanı sıra anne yaşının ilerlemesiyle birlikte hamilelikte diğer sistemik hastalıkların gelişme riski de artıyor. Erken yaşta oluşan hamilelikler de anne ve bebeğin hayatını tehdit edebiliyor. Özellikle 15-19 yaş arasında, yani adolesan döneminde anne adayının vücudunun tam gelişmemiş olması ve yetersiz beslenme ile sigara alışkanlığı gibi etkenler ciddi risk oluşturuyor. Örneğin, erken yaş hamileliklerde preeklampsi riski artıyor.

Gebelikte preeklampsi

Daha önce kan basınçları normal olan anne adayında, hamileliğin 20. haftasından sonra tansiyon yükselmesiyle (140/90 üzeri) birlikte idrarda protein atılımı varsa, bu tabloya preeklampsi, toplumdaki bilinen adıyla ‘gebelik zehirlenmesi’ deniyor. Sebebi belli olmayan bu hastalık çok ciddi sorunlardan, hatta gebeliğe bağlı anne ölümlerinin yüzde 14’ünden sorumlu oluyor. Ayrıca bebekte  erken doğuma bağlı prematürite, gelişme geriliği ve oksijen azalması nedeniyle nörolojik sorunlara yol açabiliyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen, düzenli hamilelik takiplerinin gebelik zehirlenmesine erken tanı konulmasında kilit rol üstlendiğine işaret ederek, “Preeklampsi tanısı konulduktan sonra anne ve  bebek yakın takibe alınmaktadır. Hafif preeklamptik hamileler takip edilerek 37. hamilelik haftasından sonra doğum gerçekleştirilmektedir. Ağır preeklamptik anne adayları ise hastaneye yatırılarak hem tedavi edilir hem de doğum planlaması yapılır” diyor.

Kalp hastalıkları
Günümüzde kalp hastalığı olan kadınların birçoğu hamilelik sırasında dikkatli takip ve gerekli önlemler alındığında, sağlıklı çocuk sahibi olabiliyor. Ancak kendisinin ve bebeğinin hayatını riske atacak ağır kalp hastalığı varsa, önce bu sorunun tedavi edilmesi gerekiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen, hamileliklerde başlıca iki nedenle kalp hastalığı görülme riskinin arttığını belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu artışın birinci nedeni, tıptaki ilerlemeler sayesinde doğumsal kalp hastalığı olan kadınların daha fazla hamile kalabilmeleri. İkincisi ise hamile kalma yaşının ileri yaşlara kaymasıdır. Hamileliğin ilk üç ayında kalbin yükü artmaya başlar ve doğum sırasında da dolaşım sisteminde ani değişiklikler yaşanır. Bunun sonucunda anne ve bebeğin sağlığını, hatta hayatını tehdit edecek tablolar gelişebilmektedir. Örneğin, kalp hastalığı olan anne adaylarının bebeklerinde gelişim geriliği ve prematüre doğum riski artmaktadır. Dolayısıyla kalp hastalığı olan hamilelerin daha sık izlenmeleri yaşamsal önem taşımaktadır” diyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Diyabet

Hamilelik öncesinde diyabeti olan hastalarda kan şekerinin kontrol altında olmasının son derece önemli olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Hüsnü Görgen, “Hamilelikte kan şekerinin kontrol altına alınamadığı tablolarda doğumsal anomaliler daha çok görülmektedir. Hamilelik döneminde diyabet nedeniyle oluşan retinopati (gözdeki bozukluk) daha da kötüleşebilir. Diyabet hastalığına bağlı böbrek problemleri olan kadınlarda yüksek tansiyon ve böbrek fonksiyonlarında bozulma gelişebilmektedir. Bu nedenle kan şekeri kontrolü son derece önemlidir” diyor. Daha önce diyabet hastalığı olmayan kadınlarda ilk kez hamilelik sırasında şeker metabolizmasında bozukluk görülmesi ise ‘gestasyonel diyabet’ olarak tanımlanıyor. Prof. Dr. Hüsnü Görgen, tanı konulmayan ve takip edilmeyen gestasyonel diyabetli anne adaylarının bebeklerinde problem çıkma riskinin normal hamilelere oranla 2 kat arttığını belirterek, “Birçok hastada dengeli bir diyetle kan şekeri kontrol altına alınabilmektedir. Diyete rağmen kan şekerinin ayarlanamadığı durumlarda ise insülin kullanmak gerekebilir” diyor.

Kan Uyuşmazlığı

Annenin kan grubu Rh negatif, babanın kan grubu Rh pozitif olduğunda bebeğin kan grubu Rh pozitif olabiliyor. Bu durumda anne ve bebeğin kan grupları farklı olacağı için kan uyuşmazlığı  gelişebiliyor. Annenin kanı RH proteinini yabancı olarak algılayınca bağışıklık sistemi RH pozitif faktörüne karşı antikor üretiyor, yani savunmaya geçiyor. Bu tablo ise bebekte ciddi sorunlara yol açabiliyor. Prof. Dr. Hüsnü Görgen, annede antikor oluşumunu önlemek için bu durumlarda anneye aşı yapılması gerektiğini belirterek, “Aşı yapılmayan ve antikor oluşumu ile duyarlılık kazanan annelerin bir sonraki hamileliklerinde bebekte kansızlık ve beyin hasarı gibi ciddi sorunlar oluşabilmektedir. Dolayısıyla  ilk hamilelik muayenesinde annenin kan grubu mutlaka öğrenilmeli  ve anne kan grubunda antikor oluşup oluşmadığı test edilmelidir“ diyor.

Bebekte gelişim geriliği

Hamilelik sürecinde bazı bebeklerde görülen gelişim geriliği ciddi sorunlar oluşturabiliyor. Çoğul hamilelik, kötü beslenme, annenin kalp veya diyabet hastalığı, hipertansiyon, sigara alışkanlığı, alkol veya ilaç kullanımı, bebeğin kalp hastalığı veya doğumsal anomalileri ile kanama hastalıkları gibi etkenler bebekte gelişme geriliğine neden olabiliyor. Gelişim geriliğine bağlı olarak; organlarda sakatlık, doğumsal anomaliler, çocukluk döneminde düşük zeka, öğrenme ve davranış bozuklukları ile nörolojik bozukluklar görülebiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen, “Bebekte gelişim geriliği saptandığında, bebeğin anne karnında yakın takibi gerekmektedir. Ultrasonografi ve Fetal Kalp Monitorizasyonu (NST) gibi takip yöntemleriyle anne karnında artık sıkıntı saptanan bebeklerin doğumuna karar verilmektedir” diye konuşuyor.