Yazılar

Kulak çınlaması neyin habercisi?

Kulak çınlaması neyin habercisi?

Gerçekte olmayan zil sesi, hışırtı ve uğultu gibi seslerin duyulması ‘kulakta çınlama’ ya da tıp dünyasındaki adıyla ‘tinnitus’ olarak tanımlanıyor.  Çok fazla gürültülü ortamda bulunmanın yanı sıra cep telefonuyla fazla konuşmak, kulaklık ile yüksek volümlü müzik dinlemek, çevredeki ses kirliliğinin artışı ve geçirilmiş Covid-19 enfeksiyonu gibi etkenler nedeniyle kulakta çınlama sorununun son yıllarda giderek yaygınlaştığı belirtiliyor. Öyle ki günümüzde her 15 kişiden biri, hayatının bir döneminde kulak çınlaması problemi yaşıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Dilaver Özturan, yaşam kalitesini düşürebilecek şiddete ulaşabilen kulak çınlamasının genellikle dış kulak yolundaki kir gibi  basit ve kolayca müdahale edilebilen nedenlerden kaynaklansa da bazen ciddi bir hastalığa da işaret edebileceğini belirterek, “Dolayısıyla kulak çınlamasında erken tanı ve tedavi son derece önemlidir.  Çınlamaya yol açan etkenin erken dönemde tespit edilmesi tedaviye cevabı kolaylaştırır. Geç kalındığında ise örneğin çınlama kulak tansiyonu gibi hastalığa bağlı gelişmişse işitme kaybı gelişebilir. Çınlamada tedavi sebebine yönelik yapılmaktadır. Nedeni tespit ve tedavi edildiğinde çınlama çoğu zaman sorun olmaktan çıkmaktadır” diyor. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Dilaver Özturan, kulak çınlamasına yol açan etkenleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Dilaver Özturan

Prof. Dr. Dilaver Özturan

Akustik travma

Ani ve şiddetli şiddetli ses dalgalarına maruz kalma sonucu gelişen akustik travma, işitme kaybının yanı sıra kulakta çınlamaya da sebep olabiliyor. Genellikle aşırı yüksek sese maruz kalan müzisyenlerde, gürültülü ortamda çalışan kişilerde ve avcılarda oluşan akustik travma tedavi edilmezse işitme kaybı kalıcı hale gelebiliyor.

Meniere hastalığı

Meniere iç kulaktaki keselerde basınç artışından dolayı ortaya çıkan bir hastalık. İşitme kaybı, çınlama ve baş dönmesi, ataklar halinde gelişen bu hastalığın en belirgin işaretlerini oluşturuyor.  Pek çok tedavi seçeneğinin olduğu meniere hastalığında stres kontrolü  ve diyet önem taşıyor.

Kulak zarında oluşan delik

Dış kulak yolunda oluşan kir ya da kulaktaki saç gibi yabancı maddeler de kulak çınlamasına yol açabilen etkenlerden. Bunların yanı sıra kulak zarında oluşan delik nedeniyle de çınlama sorunu gelişebiliyor.

Orta kulak yolu enfeksiyonları

Genellikle üst solunum yolu enfeksiyonuna bağlı olarak gelişen orta kulak yolu  enfeksiyonları, işitme kayıplarının yanı sıra sıklıkla kulakta uğultu tarzında gelişen çınlama da yapıyor. Bunun nedeni ise enfeksiyonların kulak yolunu tıkayabilecek şişlik veya sıvı içermeleri.  Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Dilaver Özturan, orta kulak enfeksiyonlarında nedene yönelik tedavi uygulandığını ve çoğu zaman yüz güldüren sonuçlar alındığını söylüyor.

İç kulak kireçlenmesi

Halk arasında ‘kulak kireçlenmesi’ olarak da bilinen otoskleroz, orta kulaktaki kemikçiklerin kireçlenmesi sebebiyle gelişiyor. Daha çok işitme kaybı ve çınlama belirtileri ile kendini belli eden otoskleroz, kadınlarda ve genetik yatkınlığı olan kişilerde daha yaygın görülüyorProf. Dr. Dilaver Özturan, kadınlarda hamilelik döneminde işitme kaybının arttığı otoskleroz hastalığına ameliyat  ile kesin çözüm sağlanabildiğini belirtiyor.

Kulak sinirinin iyi huylu tümörü

Kulak sinirinin iyi huylu tümörü olan akustik nörinomlarda, işitme sinirinin kulak kanalında sıkışmasına bağlı olarak, işitme kaybının yanı sıra çınlama sorunu da oluşabiliyor.  Prof. Dr. Dilaver Özturan, “Genellikle yerleştikleri bölgede tek taraflı işitme kaybı ve çınlamaya yol açan bu iyi huylu tümörler ameliyat ile tedavi ediliyor ve çoğunlukla ek bir tedaviye ihtiyaç duyulmuyor” diyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Bazı hastalıklar

Kan damarlarını doğrudan etkileyen yüksek tansiyon, kontrolsüz diyabet ve yüksek kolesterol de çınlama sebepleri arasında yer alıyor. Bu hastalıkların tedavi edilmesi çınlama sorununun ortadan kalkmasını çoğunlukla sağlayabiliyor. Anemi ve demir eksikliğinin yanı sıra B12 vitamini ile D vitamini eksikliği de kulakta çınlama yapabiliyor.

Kullanılan bazı ilaçlar

Hastalıkların tedavisinde başvurulan çeşitli ilaçlar da kulakta çınlama nedeni olabiliyor.  Örneğin bazı antibiyotiklerin, idrar sökücü veya kan sulandırıcı ilaçların kullanımıyla birlikte kulaklarda çınlama sorunu gelişebiliyor.

Ağır metal zehirlenmeleri

Beslenme ya da solunum yoluyla oluşan bu toksik tablo denge bozukluğu, işitme sorunu, bulantı ve kusmayla ortaya çıkabiliyor. Ağır metal zehirlenmeleri bu yakınmaların yanı sıra kulak çınlamasını da tetikliyor.

Beyin tümörleri

Beyin tümörlerinde baş ağrısı, kusma, çift görme ve denge bozukluğu belirtileri ön planda oluyor. Ancak çok nadir de olsa bu tümörler kulakta çınlamayla da kendini belli edebiliyor.

Kulak çınlamasını hafifletmek için…

Gürültülü ortamlardan uzak durun

Kulağınıza dayadığınız cep telefonu ile uzun süre konuşmayın

Kulaklık ile yüksek seste müzik dinlemeyin

Çikolata ve mayalı yiyecekleri az tüketin

Kahve tüketimini sınırlayın

Kan basıncınızın ideal seviyede olduğundan emin olun

Sigara kullanmayın

Cep telefonu ve tablet gibi ‘küçük ekranlar’ gözlerini tehdit ediyor! 

Cep telefonu ve tablet gibi ‘küçük ekranlar’ gözlerini tehdit ediyor! 

İki gözün aynı noktaya odaklanamaması olarak tanımlanan şaşılık, ülkemizde her 100 çocuktan 3-5’inde görülen bir sorun. Çocuklarda şaşılık göz tembelliğine, iki gözü bir arada kullanma yeteneğinde azalmaya, derinlik hissinin bozulmasına ve bunun sonucunda görme fonksiyonlarında kalıcı bozulmaya yol açmasının yanında estetik kaygı nedeniyle psikolojik sorunlara da neden olabiliyor.  Acıbadem Fulya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazan Bengüdeniz, günümüzde giderek artan cep telefonu  ve tablet gibi küçük ekranlara olan bağımlılığa paralel olarak çocuklarda şaşılığın hızla yaygınlaştığı uyarısında bulunarak, “Bu nedenle çocuklar cep telefonundan tümüyle uzak tutulmalı, tableti 30 cm’den fazla yaklaştırmamak kaydıyla günde 1 saatten fazla kullanmamalı, mümkünse bu süre ikiye bölünerek arada başka aktivitelere fırsat tanınmalı, mutlaka ekran kullanılacaksa yaklaşmamak kaydıyla televizyon tercih edilmelidir” diyor. Şaşılık tedavisinde erken çocukluk döneminin çok değerli olduğuna dikkat çeken Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazan Bengüdeniz, “Hekime geç başvurmak tedaviyi çok uzatabilir, güçleştirir ve başarı şansını azaltır. Dolayısıyla ebeveynlerin yeni doğan döneminden itibaren çocukların rutin göz muayenelerini yaptırmaları ve gözlerde en hafif kayma şüphesini bile dikkate almaları çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Nazan Bengüdeniz

Prof. Dr. Nazan Bengüdeniz

Başını sürekli omuzuna yatırıyorsa, dikkat!

Çocuklarda şaşılığın pek çok nedeni oluyor. Yüksek numaralı göz bozuklukları, genetik yatkınlık, cep telefonu ile tablet gibi küçük ekranlara bağımlılık, doğumsal anomaliler, doğumsal katarakt ya da göz tümörleri, beyin tümörleri, travmalar, beyin felci ile hidrosefali yaygın nedenler arasında yer alıyor. Şaşılığın en önemli belirtileri; iki gözün paralel bakmaması, zaman zaman ya da sürekli gözlerden biri sabit dururken diğerinin farklı bir yöne kayması, güneşte gözlerden birinin kapatılması, çift görme, okurken harf atlama ve satır kaydırma şeklinde sıralanıyor. Prof. Dr. Nazan Bengüdeniz, ebeveynler tarafından en çok gözden kaçan belirtilerden birinin baş pozisyonları olduğunu vurgulayarak, “Örneğin başını sol tarafa eğdiğinde gözünde kayma olan bir çocuk, başını sürekli sağ omuzuna yatırarak kaymanın olmadığı pozisyonu tercih edecektir. Çocuğun başını sürekli belli bir pozisyonda tutma eğilimi, bazen tortikollis (eğri boyun hastalığı ) zannedilerek fizik tedavi ile düzeltilmeye çalışılmaktadır. Bu duruma zamanında tanı konur ve göz kaslarındaki sorun cerrahi olarak düzeltilirse baş pozisyonu da düzelmektedir. Bu nedenle başı sola ya da sağa çevirme, çeneyi aşağı ya da yukarı kaldırma, başı omuza yatırma gibi bir durum fark edilirse çocuk özellikle şaşılık açısından ayrıntılı bir muayeneden geçirilmelidir” diyor.

Şaşılık tamamen düzelebilir!

Çocuklarda şaşılık tedaviyle büyük ölçüde düzeltilebilen bir durum. Bazen tam iyileşme olabileceği gibi bazen de kayma kabul edilebilir sınırlara getirilecek şekilde azaltılıyor.  Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazan Bengüdeniz, düzelmenin başarısının klinik bulgulara göre değiştiğini vurgulayarak, “Başarıyı etkileyen en önemli faktörler ise erken tanı, düzenli takip ve çocuk ile ailesinin tedaviye uyum sağlamasıdır” diyor.  Şaşılığın çeşitli şekillerde tedavi edilebildiğini belirten Prof. Dr. Nazan Bengüdeniz, “Eğer kayma göz bozukluğu nedeniyle oluşmuş ise gözlük ile kayma azalabilir ya da düzelebilir. Göz tembelliği varsa, sağlam göz belli zamanlarda kapatılarak tembel olan gözün görmesi arttırılabilir. Bazen bu amaçla damlalardan da yararlanılmaktadır. Bu yöntemlerle düzelmeyen kaymalarda ise şaşılık cerrahisi ile kayma düzeltilmektedir” diye konuşuyor.

pause journal

Ameliyat için büyümesini beklemeyin!

Çocuklarda şaşılık ameliyatının ne zaman yapılacağı kaymanın türüne göre değişkenlik gösteriyor.  Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazan Bengüdeniz, bazı kaymalarda, klinik bulgulara göre operasyonun 1 yaş ile 5 yaş arasında gerçekleştirilmesi gerektiğine işaret ederek, “Zira, özellikle doğuştan ya da erken çocukluk dönemi olmak üzere, bazı tür kaymalarda ameliyatın ileri yaşlara bırakılması, ameliyat sonrasında çift görmelere neden olabilmektedir. Şaşılığı olan çocuklarda, iki gözün aynı noktaya bakmaması nedeniyle çift görmeyi engellemek için yanlış yere bakan gözün görüntüsünü beyin silmektedir, bu da o gözün giderek tembelleşmesine, yani görmenin kalıcı biçimde azalmasına neden olabilmektedir. Dolayısıyla ameliyat için çocuğun büyümesi beklenmemelidir” uyarısında bulunuyor.  Bazı kaymalarda ise hekimin klinik bulgulara göre operasyonu çok daha ileri yaşlarda önerebildiğini belirten Prof. Dr. Nazan Bengüdeniz, “Ameliyata en doğru zamanda karar verilebilmesi için çocuğun düzenli muayeneleri yapılır, ölçümleri ve bulguları kaydedilir. Bu izlem ameliyata karar verildiğinde doğru planlamanın yapılması için çok önemlidir, çünkü şaşılığın standart bir cerrahisi yoktur. Operasyon için çok fazla seçenek vardır ve planlamaya çocuğun ameliyat öncesi ölçümleri ışık tutacaktır”

Göz muayenesi yenidoğan döneminde başlamalı!

 Bebeklerde ilk 3 ay henüz görme gelişimi tamamlanmadığı ve fixasyon refleksi, yani gözün durağan bir hedefe sabitlenme refleksi gelişmediği için kayma normal kabul edilebiliyor. Prof. Dr. Nazan Bengüdeniz, ancak bebek 3 ayı doldurduğu halde kayma devam ediyorsa, en kısa zamanda göz muayenesinin yapılması gerektiği uyarısında bulanarak, şöyle devam ediyor: “Bebeklerde ilk göz muayenesi ilk bir ay içinde yapılır. Bu muayenede bebeğin özellikle doğumsal bir göz hastalığının olup olmadığına bakılır. Bebeğin ilk bir aylık muayenesinde çıkan sonuçlar normal ise ikinci muayenenin 6 ay sonra, yani bebek 6-7 aylıkken göz hekimi tarafından yapılması gerekir. 6-7 ay arasında yapılan muayenede özel yöntemler ve aletlerle bebeğin görmesi, göz numaraları, kaymanın olup olmadığı gibi durumlar değerlendirilir. Ardından sonraki muayenenin ne zaman yapılmasının uygun olacağına karar verilir”

İftarda bir kase çorbadan sonra 15 dakika ara verin!

İftarda bir kase çorbadan sonra 15 dakika ara verin!

İftar yemeklerinde besinleri hızlıca tüketiyor, ana yemeğin ardından genellikle şerbetli tatlılara yöneliyoruz. Hamurlu yemekleri de soframızdan eksik etmiyoruz. Ramazan’da yaptığımız bir başka önemli hata ise yemek sonrasında hareket etmek yerine koltuğa uzanmak oluyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, uzun süren  açlık ve hatalı beslenme alışkanlıkları nedeniyle Ramazan’da mide sorunlarında  artış görüldüğüne dikkat çekerek, “Uzun süre aç kaldıktan sonra iftarda fazla miktarda ve hızlı yemek yenmesi nedeniyle midenin boşalma zamanının uzaması ve midenin asit miktarının artması; hazımsızlık, reflü, gastrit ile ülser gibi mide sorunlarını tetiklemektedir” diyor. Mide sağlığı için iftar ile sahur arasında tek öğün yerine az ve sık beslenilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Oya Yönal, “Acılı baharatlı yemekler, asitli içecekler, yağlı yiyecekler, kızartmalar ve hamur işleri gibi  sindirimi zor yiyeceklerden uzak durmak da çok önemlidir. İhmal edilmemesi gereken bir başka önemli konu ise iftar ile sahur arasında günlük su ihtiyacını karşılamaktır” diyor.  Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, Ramazan’da mide sorunu yaşamamak için dikkat edilmesi gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Oya Yönal

Prof. Dr. Oya Yönal

Çorbadan sonra 15 dakika ara verin

İftarınızı çorba ve salata gibi hafif yemekler ile  açmanız, ana yemeğe geçmek için 15 dakika beklemeyi alışkanlık edinmeniz çok önemli. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, hazımsızlık, gastrit ve reflü gibi sorunları önlemek için midemizi dinlendirmemiz gerektiğine işaret ederek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla çorba veya salatadan sonra hemen ana yemeğe geçilmemesi gerekir.  Ayrıca iftarda aşırı yağlı, acılı ve kızartılmış besinler yerine; hazmı kolay sebze ve protein ağırlıklı besinler tercih edilmelidir. Aşırı şerbetli, yağlı tatlılardan da kaçınmalı; sütlaç, güllaç ve muhallebi gibi sütlü tatlılar veya meyve tatlıları tüketilmelidir”

Besinleri 3 öğünde tüketin

İftarda boş mideyi birden doldurmak mide rahatsızlıklarına sebep olduğu için iftardan sahura kadar öğün sayısını artırıp, aralıklı  beslenmeye özen gösterin. Öğünlerinizi sahurda ve iftarda iki ana öğün ve ara öğün şeklinde düzenleyebilirsiniz. Böylece gün içinde almanız gereken besinleri 3 öğüne bölmüş, dolayısıyla tek bir öğüne yüklememiş olursunuz.

Porsiyonlarınızı küçültün

Uzun süreli açlık nedeniyle yemekleri hızlıca ve bir anda tüketmek midede şişkinlik, reflü şikayetleri ve kilo alımına yol açabiliyor. Prof. Dr. Oya Yönal, bu nedenle az az küçük porsiyonlar şeklinde beslenmeniz gerektiğini belirterek, “Tabağa tüm besinleri doldurmak yerine, her besini tükettikten sonra diğer yemeğe geçmek alışkanlık edinilmelidir” diyor.

Besinleri iyice çiğnemeden yemeyin

Uzun süreli açlık sonrasında mide hareketleri yavaşladığı için besinleri iyice çiğneyerek aralıklı beslenmek midede şişkinlik ve hazımsızlık şikayetlerini azaltıyor.

Bu besinlerden uzak durun!

Reflü sorununuz varsa acılı ve baharatlı yemekler, asitli içecekler, yağlı yiyecekler ile kızartmalar gibi sindirimi zor yiyecekler ve kahve ile sigaradan uzak durmanız gerekiyor. Ayrıca yatar pozisyondayken yiyeceklerin mideden yemek borusuna geri gelmesi kolaylaştığı için yemekten sonra hemen yatmak özellikle reflü şikayetlerini artırıyor. Bu nedenle yemek ile yatma saati arasında 2-3 saat bırakmayı ihmal etmeyin.

Sahurda ağır yemeklerden kaçının

Sahurda ağır yemeklerden kaçınmaya dikkat edin. Süt, yumurta ve peynir gibi besinlerden oluşan hafif bir kahvaltı yapmalı ya da çorba, sebze ve zeytinyağlı yemeklerden oluşan mideyi rahatsız etmeyecek bir öğün tercih etmelisiniz.

Prof. Dr. Oya Yönal

Bol bol su için

Uzun süreli açlıkta vücutta sıvı kayıpları oluyor ve fazla su tüketilmediğinde kabızlık gelişebiliyor. Ramazan’da günlük ihtiyacınız olan 2-2.5 litre su içmeyi asla ihmal etmeyin.

Yemeklerin pişirme yöntemine dikkat edin

Mide sağlığınızı korumak için önem vermeniz gereken bir başka önemli nokta ise yemeklerin pişirme yöntemine dikkat etmeniz olmalı. Mide sağlığınız için ızgara, haşlama veya fırında yapılan yemekleri tercih etmeli, kavrulmuş ve kızartılmış besinlerden ise kaçınmalısınız.

Bağırsakları harekete geçirin

Uzun süre sıvı alamamak, lifli gıdalarla beslenmemek, fast food türü yiyecekler ile hamur işi besinler tüketmek ve hareketsizlik kabızlık şikayetlerini artırıyor. Çorba ve salata ağırlıklı beslenmek, lifli yiyecekler tüketmek, öğünler arasında hurma, kayısı, erik ve komposto gibi bağırsak hareketlerini hızlandıracak gıdalara yönelmek ise kabızlık şikayetlerinin azalmasını sağlıyor.

İftardan sonra yürüyüş yapın

Sindirime yardımcı olmak için iftardan sonra televizyon veya bilgisayar karşısına geçmek yerine kısa mesafeli yürüyüşler yapmayı alışkanlık edinin.

Bu yanlışlar böbrek kaybına götürebilir!

Bu yanlışlar böbrek kaybına götürebilir!

Doğum sancısından bile şiddetli ağrılara neden olabilen, kapısını çaldığı kişinin acil servise kendini ‘zor atmasına’ yol açan böbrek taşı hastalığı günümüzde giderek yaygınlaşıyor.  Acıbadem Fulya Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Zeren, ülkemizde her 10 kişiden birinde görülme oranıyla dünya ortalamasının üzerinde seyreden böbrek taşına genetik etkenlerden yanlış yaşam alışkanlıklarına dek bir çok etkenin neden olduğunu belirterek bu ciddi sağlık sorununa karşı özellikle günlük yaşantıda bazı kritik kurallara mutlaka uyulması gerektiğini vurguluyor. Böbrek taşı olanların ise “Taşımı herhalde düşürdüm ama görmedim, ağrım geçti” şeklinde yanılgısına çok sık düştüklerini ancak bu düşünceyle tedavinin bırakılmasının böbrek kaybına dahi götürebildiğini belirten Prof. Dr. Zeren “Taş problemi yaşayanların sonraki 10 yıl içinde tekrar benzeri şeyleri yaşama ihtimali yüzde 50’dir. Bu nedenle benzer yakınmaları olmasa bile düzenli kontrollerini yaptırmaları gerekir” diyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Zeren böbrek taşına yol açan 8 önemli hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Sinan Zeren

Prof. Dr. Sinan Zeren

  •  Az su içmek: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Az su içmek böbrekte kum ve taş oluşumuna zemin hazırlar. Günde 2-2.5 litre idrar çıkarmak özellikle de böbrek taşı oluşturmaya yatkın kişilerde taş oluşum riskini yüzde 50 azaltır. Bu nedenle her gün en az 2.5 litre su içmeye özen gösterin. Ayrıca alınan sıvının bir kısmının limon, portakal suyu şeklinde olması da idrarda taş oluşumunu engelleyen sitrat maddesini artıracağından ayrıca faydalı olacaktır. Son yıllardaki bazı çalışma sonuçları kahvenin de taş oluşumunu engellediği yönündedir.

  • Fazla tuz ve şeker tüketmek: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Fazla tuzlu yemek idrarla kalsiyum çıkışını artırarak çoğunluğu kalsiyum içerikli olan taşların oluşumunu tetikleyebilir. Fazla tuzlu yemek zaman içinde yüksek tansiyon nedeni de olabileceğinden böbrek damarlarının etkilenmesiyle böbrek fonsiyon bozukluklarına da yol açabilmektedir. Tuz yanında rafine şeker tüketimi de idrarla kalsiyum çıkışını artıran diğer bir risk faktörüdür. Bu nedenle fazla tuz ve şeker tüketiminden kaçının.

  • Bilinçsizce vitamin takviyesi kullanmak: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Son yıllarda öne çıkan vitamin ve mineral takviyeleri kişinin ihtiyacına göre doktor tavsiyesiyle değil gelişigüzel kullanıldığında uzun vadede böbreklere de çok ciddi zararlar veriyor. Örneğin; en masum görünenlerden biri vücut direncinin düştüğü, gribal durum hissedildiğinde ilk akla gelen destek ürünlerden olan C vitamininin alımını abartmak böbrek taşı oluşumuna zemin hazırlar. Günlük yiyeceklerle alınan doğal C vitamini için böyle bir risk söz konusu değildir. Vücudunuzun vitamin ve mineral ölçümleri yapılmadan ve doktor tavsiye etmedikçe vitamin ve mineral takviyesini gelişigüzel kullanmaktan kesinlikle kaçının.

  • Hareketsiz olmak: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hareketli olmak taşların büyümeye fırsat bulamadan kristal veya kum halindeyken idrarla atılmasını kolaylaştıracaktır. Bu nedenle fiziksel bir engeliniz olmadığı takdirde hareketsiz kalmaktan mutlaka kaçınmak ve her gün düzenli yürüyüş/egzersiz yapmak, işyerinde dahi öğle tatillerinde mutlaka kısa da olsa yürümek gerekir. Egzersiz yaparken terlenebileceğinden beraberinde bol su içilmesi de unutulmamalıdır.

  • Hayvansal gıdaları aşırı tüketmek: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kırmızı et, yumurta, tavuk, balık gibi hayvansal proteinler idrarı asit hale getirip, kalsiyum dengesini bozması yanında idrardaki taş oluşumu için koruyucu olan maddelerin azalmasına da neden olmaktadır. Bu nedenle hayvansal gıdaların tüketiminde aşırıya kaçmamak, günlük tüketimde 150-160 gramı geçmemeye dikkat etmek gerekir. Salam, sucuk ve sosis gibi işlenmiş etler de ciddi oranda tuz içerdiğinden tüketiminden uzak durulmalıdır. Diyete dikkat ederek taş oluşum riski oldukça azaltılabilmektedir.

  • Kas yapmak için aşırı protein almak: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Özellikle vücut geliştirmek amacıyla spor yapanlar kas oluşturmak için protein tozlarına ağırlık veriyor. Ancak dikkat! Yapılan bilimsel çalışmalar; aşırı protein alımının böbrek fonksiyonlarını bozduğunu ve kas yapsa da böbrekte taş oluşumuna zemin hazırladığını ortaya koyuyor. Bu nedenle doktorunuzun önerisi olmadan protein takviyesi kullanmayın.

Prof. Dr. Sinan Zeren

  • Yoğurt, süt ve peyniri az tüketmek: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Zeren “Taşların büyük kısmı yapı olarak kalsiyum oksalat taşlarıdır. Bu nedenle çok eskiden süt, peynir, yoğurt gibi kalsiyumdan zengin gıdaların az tüketilmesi önerilirdi. Artık bunun yanlış olduğu bilinmektedir. Ancak kalsiyumlu yiyeceklerin ana öğünlerde tüketilmesi gerekir! Çünkü; domates, koyu yeşil yapraklı sebzeler, çilek, armut, kuruyemişler, çikolata ve çay gibi birçok yiyecekte bulunan oksalat maddesi kalsiyumdan zengin gıdalarla beraber tüketildiğinde oksalatın vücuda girişini engellemek büyük ölçüde mümkün olabilmektedir” diyor.

  • Yetersiz idrar yolu enfeksiyonu tedavisi: YANLIŞ!

DOĞRUSU: İdrar yollarında enfeksiyona neden olan mikroplardan bazıları idrarın yapısını değiştirerek “enfeksiyon taşı” denen kalsiyum oksalattan farklı yapıdaki taşlara neden olmaktadır. Çok kısa süre içinde hızla büyüyebilen bu farklı yapıdaki taşların tamamen temizlenmesi ve idrarın uygun antibiyotik tedavisi ile tamamen mikropsuz hale getirilmesi çok önemlidir. Taşlar ameliyatla alınsa bile enfeksiyon tam temizlenmediği takdirde çok kısa süre içinde aynı yapıdaki taşlar hızlıca tekrarlamaktadır.

  • Böbrek taşı olanlar dikkat!

Ağrınız kesildi diye tedaviyi bırakmayın!

Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Zeren “Böbrek taşı olanların çok sık düştüğü bir yanlış; taşın düştüğü görülmeden, ağrı kesildi diye tedavinin yarım bırakılmasıdır. Takibin bırakılması böbrek kaybına kadar gidebilecek çok riskli bir durumdur. Eğer taş düşerken kısmi tıkanıklık yapacak şekilde yolda takılıp kalırsa idrarın taşın yanından az da olsa geçiyor olması ağrının ortadan kalkmasına neden olacaktır. Hastalar genellikle bu dönemde ‘taşımı herhalde düşürdüm, görmedim’ düşüncesi ile günlük yaşantılarına dönerler. Kısmi de olsa tıkanıklık devam etmesi böbreğin zamanla şişmesi ve kaybıyla sonuçlanabilir. İdrar yollarından taş, kum dökmüş veya ameliyat geçirmiş olanların sonraki yaşantılarında benzer yakınmaları olmasa bile düzenli kontrollerini yaptırmaları gerekir. Taş problemi yaşayanların sonraki 10 yıl içinde tekrar benzeri şeyleri yaşama ihtimali yüzde 50’dir” diyor.

Kronik yorgunluğa yol açan 10 önemli etken!

Kronik yorgunluğa yol açan 10 önemli etken!

Günde yedi-sekiz saat uyumanıza rağmen yataktan dinlenememiş olarak kalkıyor, gün içinde kendinizi çok halsiz ve mutsuz hissediyor, en basit fiziksel uğraşta takatsiz kalıyor, dün ne yediğinizi bile hatırlamıyor, odaklanmakta zorluk mu yaşıyorsunuz? Üstelik bu ve benzeri sorunlar en az altı aydır peşinizi bırakmıyor mu? Kronik Yorgunluk Sendromu sizin de kapınızı çalmış olabilir! Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Acıbadem Fulya Hastanesi Uzmanı Dr. Aynur Ketene Kronik Yorgunluk Sendromunun son yıllarda görülme sıklığının hızla yaygınlaştığını belirterek “Eğer sağlık kontrollerinizi düzenli yaptırıyorsanız ve herhangi bir hastalık tespit edilmemesine rağmen geçmeyen bir yorgunluk sorunu yaşıyorsanız nedeni Kronik Yorgunluk Sendromu olabilir” diyor. Günümüzde yanlış yaşam alışkanlıklarının yanı sıra çevresel faktörlerin de bu soruna yol açtığını belirten Dr. Ketene, ancak umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini çünkü tedavinin mümkün olduğunu söylüyor. Dr. Aynur Ketene, kronik yorgunluğa yol açan etkenleri sıraladı, kronik yorgunluk sendromundan kurtulmaya yönelik 8 etkili öneri ve uyarıda bulundu.

Dr. Aynur Ketene

Dr. Aynur Ketene

  • Akdeniz diyeti uygulayın

Kronik yorgunluk altta yatan pek çok sorunun değerlendirilmesi gereken komplike bir süreçtir. Ancak burada sindirim sisteminin dinlenmeye ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır.

Sorunun kaynağı tam olarak teşhis edilemediyse sindirim sistemine bakmak ve dolayısıyla beslenme düzenini iyileştirmek gerekir. Beslenme düzeninizi Akdeniz diyetine uygun yani taze mevsim sebze ve meyveleri, baklagiller, kaliteli proteinler (et, balık, yumurta), omega 3’den zengin fırında balık, soğuk sıkım zeytinyağı, avokado yağı ve çörekotu yağı gibi sağlıklı yağlardan zengin olacak şekilde düzenleyin.

  • İşlenmiş, hazır gıdalardan kaçının

Toksinlerden kendinizi korumak için işlenmiş karbonhidrat ve şeker içeren hazır, katkı maddeli, paketli gıdalardan ve bol tuz ve yağ içeren cips, kraker, bisküvi gibi atıştırmalıklardan uzak durun.

  • Her gün en az 8 saat ve kaliteli uyuyun

En geç saat 23:00’da uykuya dalmış olmak kaydıyla, sessiz ve karanlık ortamda en az 8 saat deliksiz uyuyun. Çünkü uyku sırasında salgılanan melatonin vücudu temizleyip, dinlenmiş uyanmamızı sağlayan güçlü bir antioksidan hormondur. Yatmadan 2 saat önce cep telefonlarını kapatmak, akşamları bir bardak melisa çayı ya da papatya çayı gibi rahatlatıcı  çaylardan tüketmek de rahat bir uyku uyumanızı sağlayacaktır.

  • Mutlaka egzersiz yapın

Düzenli egzersiz ile sürdürülen aktif bir yaşam hem vücudumuza hem de zihnimize iyi gelir. Eğer kronik yorgunluğunuz varsa egzersiz yapma düşüncesi bile size çok zor geliyor olabilir ama aslında egzersiz bedeninizi canlandırır ve harekete geçirir. Egzersizle birlikte endorfin hormonu salgılanır ve endorfin doğal bir ağrı kesici işlevi görür. O nedenle her gün mutlaka en az 30 dakika olmak üzere yürüyüş yapın. Mümkün oldukça toprağa basarak negatif iyon alın.

  • Sigara ve alkolden kaçının

Alkol ve sigaradan kaçının. Kimyasal deterjanlar, florlu diş macunları ve parfüm gibi kozmetiklerden mümkün olduğunca uzaklaşın. Klorla dezenfekte edilen havuzlarda uzun süre yüzmemek de bağışıklık sisteminizi daha güçlü tutmanıza fayda sağlayacaktır.

  • Öğle saatlerinde güneşlenin

Kronik yorgunluğun ortaya çıkmasına; altta yatan hastalıklar neden olabileceği gibi vücudun işleyişini bozan vitamin-mineral ve mikrobesin eksiklikleri de zemin hazırlamaktadır. D vitamini sentezlemek için ultraviole B ışınlarının hakim olduğu öğle saatlerinde güneş ışınlarının dik geldiği zamanda 15-20 dakika güneşlenebilirsiniz. Bunu yaptığınızda ertesi güne kadar sabunlanmamaya özen gösterin.

Pause Sağlık

  • Doktor kontrollerinizi aksatmayın

Dr. Aynur Ketene “Doktor kontrollerinizi aksatmayın ve herhangi bir kronik hastalığınız varsa doktor önerisi olmadan tedavinizi kesinlikle yarıda bırakmayın. İyi bir sindirim ve emilim sistemi için gerekmedikçe antibiyotik ve mide ilacı kullanmayın. Kullanılan diğer ilaçları ve yan etkilerini de gözden geçirebilirsiniz. Örneğin; antidepresan gibi bazı ilaçlar vücutta fazlaca magnezyum tüketilmesine neden olur. Bu nedenle zindelik hissi veren ve kasları güçlendiren magnezyumu yeterince aldığınızdan emin olun. Gerekli testleri yaptırdıktan sonra doktorunuzun önerisiyle vitamin ve mineral takviyesi kullanabilirsiniz” diyor.

  • Bağırsak sağlığınızı koruyun

‘İkinci beyin’ olarak adlandırılan bağırsaklarda gelişen sorunlar da kronik yorgunlukla ilişkili olabilir. Şişkinlik, gaz, kabızlık ve ishal yaşamayacak şekilde mide ve bağırsak sağlığına dikkat etmek gerekir. Şişkinlik, yorgunluk, karın ve baş ağrısı gibi semptomlar geçirgen bağırsağın en yaygın belirtileridir. Eğer varsa geçirgen bağırsak sendromu tedavi edilmelidir.

Kronik yorgunluğa yol açan 10 önemli etken!

Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Dr. Aynur Ketene, kronik yorgunluğun altında yatan 10 temel etkeni şöyle sıralıyor;

  1. Hazır paketli, katkı maddeli gıdaların aşırı tüketilmesi
  2. Manyetik alanlara ve toksinlere bolca maruz kalınması
  3. Gece 23’den sonra hala uyanık olmak, yetersiz ve kalitesiz uyku
  4. Stresin yönetilememesi,
  5. Spordan uzak, hareketsiz bir yaşam tarzı
  6. Toprakta suni gübreler nedeniyle minerallerin azalması, hibrit tohumlar kullanılması
  7. Gıdaların soğuk hava depolarında kimyasallar ilave edilerek uzun süre bekletilmesi
  8. Tüm bunların neticesinde kişilerde sindirim ve emilim sorunları görülmesi,
  9. Kansızlık, tiroit hastalıkları, insülin direnci gibi metabolik bozukluklar ve vücuttan toksin atılımını zorlaştıran karaciğer yağlanması
  10. Bağışıklık sisteminin düşük olması

Her bel ağrısı, bel fıtığı değildir!

Her bel ağrısı, bel fıtığı değildir!

Öksürürken, hapşırırken hatta dişinizi fırçalarken bile bel fıtığının kapınızı çalabileceğini biliyor muydunuz? Özellikle günümüzde masa başında bilgisayar karşısında uzun süreli geçirilen saatler ve hareketsiz (sedanter) yaşam, fazla kilo ve yanlış duruş pozisyonları kas-iskelet sistemimizin de hızla zayıflamasına ve yıpranmasına yol açarak, yaşam kalitemizi vuran bel fıtığına zemin hazırlıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu her bel ağrısının bel fıtığı olmadığını, bel fıtığı tanısı konulan hastaların ise sadece yüzde 5’inde ameliyat gerektiğini belirterek “Fiziki muayenede sinir tahribatına ait bulgular yoksa öncelikle yatak istirahati, ağrı kesici ve fizik tedavi uygulanmalıdır. Sinir tahribatı olması ya da bu yöntemlerin başarısız kalması durumunda cerrahi gerekir” diyor. Tıbbi tedavi yerine farklı yöntemlere yönelmekten kaçınılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çavuşoğlu, aksi halde kalıcı sakatlanmalar hatta felç meydana gelebildiğini söylüyor. Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu bel fıtığından korunmanın 6 önemli kuralını ve tedavi yöntemlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu

Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu

Duruş pozisyonunuza dikkat edin!

Yere, diz seviyesinden aşağıda bir tabureye, alçak tuvalete ya da ayağınızın temas etmeyeceği oranda yüksek bir sandalyeye oturmayın. Otururken bel boşluğunu doldurmak için belinizin arkasını ufak yastıkla mutlaka destekleyin. Kesinlikle yere uzanmayın. Kendinizi bir anda yatağa atmaktan kaçının! Yatağa girerken önce yatağa oturup sonra yatış pozisyonunu alın; kalkarken de önce yan dönüp, bacaklarınızı yere uzattıktan sonra kalkın.

Eğilirken, yukarı uzanırken mutlaka bu kurala uyun!

Yere eğilirken belinizden değil, diz ve kalçalarınızdan bükülün. Örneğin; bir damacanadan su doldururken ya da yerden bir cisim kaldırmak gerekirse kesinlikle belinizden eğilmeyin, çömelin, cismi gövdeye yaklaştırıp, bu şekilde doğrulun. Yukarıya uzanmanız gerekiyorsa ayaklarınızın altına mutlaka bir merdiven veya tabure koyun. Aksi taktirde her iki durumda da belinizdeki kaslara yüklenme sonucu ani bir travma gelişebileceği gibi zamanla belinizdeki kasınız zedelenerek de bel fıtığı gelişebilir.

Tek tarafa yüklenmeyin!

Ağırlık taşırken iki elinize eşit yük almaya özen gösterin. Çok ağır eşya taşımaktan kaçının. Elinizdeki poşetleri ya da yükleri gövdenize yakın iki elle taşımaya dikkat edin çünkü elinizdeki poşetleri ya da eşyayı gövdenizden ne kadar uzak kaldırırsanız belinize olumsuz etkisi o kadar fazla olur, bel fıtığına zemin hazırlar. Bir cismi itmek veya çekmek gerekirse öncelikle bundan kaçının, eğer mutlaka yapmak gerekiyorsa sadece itin, kesinlikle kendinize çekerek sürüklemeyin.

İdeal kilonuzda olun

Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu fazla kilonun bel fıtığına davetiye çıkaran en önemli etkenler arasında yer aldığını belirterek, ideal kiloda olunmasının son derece önemli olduğunu söylüyor. Kilo verme sürecinde ise dikkatli olmak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çavuşoğlu “Kiloluysanız mutlaka sağlıklı bir şekilde kilo vererek ideal kilonuza kavuşun. Hızlı kilo verme kas kitlenizde daha çok kayba neden olacağından, omurgaya destek olan kas hacminiz azalır ayrıca sistemik rahatsızlıklara neden olabilir” diyor.

Beyin ve Sinir Cerrahisi

Düzenli egzersiz yapın

Öncelikle mutlaka her 20 dakikada bir oturduğunuz yerden kalkın ve belinizi rahatlatın. Günümüzde bilgisayar karşısında uzun saatler geçirilmesi ve spordan uzak, hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı nedeniyle bel ve çevresindeki kaslar zayıflarken, bel fıtığı gelişme riski artıyor. Bu nedenle mutlaka düzenli egzersiz yapmaya zaman ayırın. Yüzme, pilates, haftada en az 3 gün olmak üzere birer saatlik tempolu yürüyüş gibi omurgaya dost olan egzersizler karın ve sırt kaslarınızı güçlendirip fıtık riskinden uzaklaştırır.

Topuklu ayakkabıdan kaçının

Ayakkabı seçiminde sadece görselliğine aldanmayıp omurga ve bel sağlığını destekleyecek ayakkabı giymeye özen göstermek, gerekirse tabanlık kullanmak gerekiyor. Özellikle yüksek topuklu ayakkabıların bel ve kalça sağlığında ciddi sorunlar oluşturabildiğini, zamanla belde ortaya çıkabilecek yapısal bozulmalarla birlikte bel fıtığına da zemin hazırlayabildiğini belirten Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu “3 santimden daha yüksek topuklu ayakkabının sık kullanımından kaçınılmalıdır. Özellikle yüksek topuklu ayakkabıyla ağır bir cisim taşınmamalıdır.” diyor.

Bel fıtığı ameliyatında ‘minimal invaziv cerrahi’ tekniği

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, günümüzde başarıyla gerçekleştirilen minimal invaziv cerrahi tekniği ile bel fıtığı tedavisinde son derece yüz güldürücü sonuçlar alındığını belirterek şöyle konuşuyor: “Bu ameliyat tekniği; kanamanın olmaması, hastanın çok kısa sürede sosyal yaşantısına dönüş imkanı sağlaması ve ameliyat konforu nedeni ile öne çıkmaktadır. 1,5 cm.lik cilt kesisi ile doğal doku planları kullanılarak disk mesafesine girilerek omurilik ve sinir dokuları rahatlatılır. Omurganın yük taşıyabilme ve hareket edebilme gücü bozulmadığı için hasta ameliyattan 3 saat sonra yürütülür ve aynı gün taburcu olabilir. Dikiş yoktur, iki gün sonra pansuman çıkarılıp banyo yapılabilir. Ameliyat sonrası hastanın oturması, yürümesi, merdiven inip çıkması serbesttir. Ameliyattan iki hafta sonra da egzersiz programı başlatılır ve çalışma hayatına dönebilir.”

Mide kanserinden korunmanın en etkili yolu

Mide kanserinden korunmanın en etkili yolu

Mide kanseri, en sık görülen kanserler arasında 6. sırada yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre; kanserler dünya çapında yılda 7,6 milyon kişinin ölümünden sorumlu oluyor ve bu ölümlerin yaklaşık 736 bini mide kanserinden kaynaklanıyor. Ülkemizde 2020 yılında yıllık yeni kanser vaka sayısı 233 bin 834 olarak tespit edilirken, bu rakamlardan bin 3075’inin mide kanseri olduğu belirtiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Atakan Yeşil,  son beş yıldır ülkemizde mide kanserinin 50 yaş altındaki kişilerde daha sık teşhis edildiğine dikkat çekerek, “Bunun nedeni ise otoimmün  gastrit sıklığının artması, antibiyotik kullanımına bağlı olarak bağırsak florasının bozulması ve asit baskılayan ilaçların çok yoğun kullanılması, sigara kullanımı ile beslenme alışkanlıklarının değişmesi olabilir” diyor.

Mide kanseri genellikle belirti vermeden sinsi bir şekilde ilerlediği için teşhis edildiğinde sıklıkla çevre lenf nodları ile organlarına yayılmış oluyor. Dolayısıyla mide kanserinden korunmak yaşamsal öneme sahip. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Atakan Yeşil, “Sinsi bir hastalık olan mide kanserinden korunmanın en iyi yolu hiçbir yakınma olmasa bile 50 yaş üstünde check-up amaçlı endoskopi yaptırmaktır. Ayrıca şikayeti olan hastaların ise daha genç yaşta olsalar bile hekimlerinin isteği üzerine endoskopi yaptırmaları çok önemlidir. Zira, endoskopi ile Helicobakter Pylori bakterisi tespit edilebiliyor ve kanser riski olduğu düşünülen kişiler tedavi edilip risk azaltılabiliyor” diyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Atakan Yeşil, mide kanseri riskini artıran 12 etkeni anlattı; önemli bilgiler verdi!

Mide kanserinden korunmanın en etkili yoluMide kanseri, en sık görülen kanserler arasında 6. sırada yer alıyor.

Prof. Dr. Atakan Yeşil

Aile öyküsü

Aile öyküsü mide kanseri için risk faktörü olarak görülüyor. Mide kanseri olan kişilerin kardeşleri ve çocuklarının mide kanserine yakalanma riski artıyor. Prof. Dr. Atakan Yeşil, “Ancak bu artışın genetik mi yoksa Helicobacter Pylori enfeksiyonu gibi diğer risk faktörlerinden mi kaynaklandığı henüz bilinmiyor” diyor.

İlerleyen yaş

Diğer kanser türlerinde olduğu gibi mide kanseri de ileri yaşlarda daha sık görülüyor. Öyle ki her 100 mide kanserinden 95 gibi oldukça yüksek bir oranı 50 yaş ve üzeri kişilerde teşhis ediliyor.

Çok tuzlu gıdalar

Mide kanserinin görülme yaygınlığı dünya çapında ülkeden ülkeye değişiyor. Bu değişim bir ölçüde bölgeler arasındaki diyet farklılıkları ile açıklanabiliyor. Örneğin, çok tuzlu gıdaların fazla tüketildiği bir beslenme modeli mide kanseri riskini artırıyor. Dolayısıyla aşırı tuzlu salamura gıdaların popüler olduğu Japonya’da mide kanseri çok yüksek oranda seyrediyor. Ayrıca bazı konserve ve işlenmiş gıdaların yoğun olduğu bir beslenme alışkanlığı da mide kanseri riskini artırabiliyor.

İşlenmiş ve kırmızı et

Yapılan çeşitli çalışmalar; işlenmiş eti çok tüketen kişilerde (en sık fast food tarzı beslenme) mide kanseri riskinde küçük bir artış olduğunu saptamış. İşlenmiş etlere pastırma, sosis, sucuk ve jambonun dahil olduğu belirtiliyor. Bu etler mide kanseriyle bağlantısı saptanan ve nitrozaminler denilen kimyasal maddeler içeriyorlar.  Bunların yanı sıra kırmızı eti çok sık ve fazla tüketen kişilerde de mide kanseri riski yükseliyor. Son çalışmalar, vejetaryenlerde et tüketen kişilere göre mide kanseri riskinin daha düşük olabileceğini gösterdi.

Helicobacter Pylori enfeksiyonu

Helicobacter Pylori enfeksiyonu midenin alt bölümünde kanser riskini yaklaşık 6 kat artırıyor. Bu enfeksiyonun cagA pozitif Helicobacter Pylori denen belirli bir tipi, mide kanseri riskini daha da yükseltebiliyor. Prof. Dr. Atakan Yeşil, “Ancak bu bakteri ile enfekte olan milyonlarca kişinin  çoğu kanser olmadığı için mide kanserinin oluşumunda başka faktörlerin de devrede olduğunu söyleyebiliriz. Beslenme ve sigara kullanımı Helicobacter Pylori bakterisiyle etkileşime geçtiğinde kansere yol açıyor olabilir” diyor. Helicobacter Pylori’nin genellikle antibiyotik ile kolayca tedavi edilebildiğini belirten Prof. Dr. Atakan Yeşil, “Ancak bu bakteriyi tedavi etmek ne kadar faydalıdır, bundan emin değiliz. Zira, Helicobakter Pylori yemek borusu adenokarsinomu adı verilen belirli bir tür yemek borusu (özofagus) kanserine karşı koruyucu olabiliyor” bilgisini veriyor.

Sigara kullanımı

Sigara dumanı içerdiği çok sayıda kimyasal içerik nedeniyle mide kanseri için de önemli bir risk faktörü. Öyle ki sigara kullanımı mide kanseri riskini iki kat artırıyor. Sigara içen ve Helicobakter Pylori enfeksiyonu olan kişiler, bu enfeksiyonu olmayan ve sigara içmeyen kişilere göre 10 kat daha fazla risk taşıyorlar. Sigara içmediği halde dumanına maruz kalan kişiler de aynı riski taşıyorlar.

Zayıflamış bağışıklık sistemi

HIV (Human Immunodeficiency Virus) ile AIDS hastalarında, enfeksiyon nedeniyle bağışıklık sistemi baskılanmış olan hastalarda ve organ nakli sonrasında ilaç kullanan hastalarda mide kanseri iki kat fazla görülüyor. Bunun nedeni ise bu tip durumların Helicobacter Pylori gibi enfeksiyon risklerini arttırabilmesi.

Asit reflüsü

Asit reflüsü mide asidinin yemek borusuna (özofagus) geri gitmesi olarak tanımlanıyor. Bu durum yemek borusu (özofajit) iltihabına  yol açabiliyor. Asit reflüsü midenin özofagusa en yakın bölgesinde kanser riskini arttırabiliyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Obezite

Obezite hayatı tehdit eden pek çok ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Örneğin, insülin direnci üzerinden mide kanseri riskini arttıran etkiye sahip oluyor. Dolayısıyla sağlıklı bir yaşam için fazla kiloların verilmesi büyük öneme sahip. Aşırı kilolu kişilerde uygulanan obezite cerrahisi vücuttaki yağ oranını azalmasını, bu yağ hücrelerinden salınan ve kansere yol açan hormonların da dolaylı şekilde azalmasını sağlıyor. Bu etkisiyle pek çok kanser riskini önemli oranda düşürüyor. Bununla birlikte obezite cerrahisinde işlemlerin midede üretilen asit miktarını düşürdükleri için mide kanseri riskini ise bir miktar artırdıkları gösterilmiş. Bu nedenle obezite cerrahisinin sadece estetik amaçlı düşünülmeyip, ihtiyaç durumunda yapılması önem taşıyor.

Gelişigüzel mide koruyucu kullanmak

Mide koruyucu kullanımı nedeniyle mide asidinin azalması ve mide PH’nın artması hem bakterilerin üremesi için kolay ortam oluşturuyor hem de vitamin eksikliklerine neden oluyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Atakan Yeşil, kronik asit düşüklüğünün atrofik gastrite zemin hazırlarken mide kanseri riskini de artırdığına işaret ederek, “Bu nedenle hekimin önerisi olmadan mide koruyucu ilaçların kullanımından kesinlikle kaçınılmalıdır” diyor.

Radyasyon

Geçmişte mide kanseri tıbbi X-ray ışınlarına (röntgen) maruz kalmayla ilintili olmuştu. Günümüz teknolojisinde ise röntgenlerde maruz kalınan X-ışınındaki radyasyon miktarı eskisinden çok daha düşük. Ancak bazı diğer tıbbi yöntemler, mesela BT (Bilgisayarlı Tomografi) taramalarında önemli miktarda radyasyon olduğunu belirten Prof. Dr. Atakan Yeşil, “BT çekimleri sadece ihtiyacınız olduğunda kullanılırsa bu sizin için zararlı değildir” diyor.

Kanser hastası olmak

Daha önce prostat, meme, mesane ya da testis kanseri geçiren erkeklerin mide kanseri riskinde hafif bir artış oluyor. Kadınlar da yumurtalık, meme  ya da rahim ağzı kanseri geçirmişlerse mide kanserine yakalanma riskleri artıyor. Her iki cinsiyet içinse yemek borusu (özofagus), bağırsak veya trioit kanseri, melanom olmayan cilt kanseri ile non Hodgkin lenfoma öyküsü mide kanseri riskini artırıyor.

Tempolu yürüyüş diyabeti önleyebiliyor!

Tempolu yürüyüş diyabeti önleyebiliyor!
Son yıllarda modern yaşamla beraber fiziksel aktivitenin azalması ve sağlıksız beslenme nedeniyle tüm dünyada hızla yaygınlaşan tip 2 diyabet önemli bir halk sağlığı sorunu haline geldi. Dünya Diyabet Federasyonu’nun verilerine göre; dünyada 537 milyon, ülkemizde de 9 milyon diyabet hastası bulunuyor. Sinsi ilerlemesi nedeniyle tanı henüz konulmadığı için ülkemizde bu kişilerden 3,7 milyonu diyabet hastası olduğunu bilmiyor. Bu hastaların tespit edilerek tedavilerine erkenden başlanması ise büyük öneme sahip. Zira, tip 2 diyabet başta; kalp-damar, göz, böbrekler ile sinirler olmak üzere, tüm organ ve sistemleri tahrip ederek hayat kalitesini olumsuz etkilerken, süresini de kısaltabilen ciddi bir sağlık sorunu. Acıbadem Fulya Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Rüştü Serter, aslında tip 2 diyabetin önlenebilir bir hastalık olduğuna dikkat çekerek, “Risk altındaki kişilerin erken tespit edilerek sağlıklı yaşam koşullarının sağlanması sayesinde diyabetin önlenmesi veya geciktirilmesi, günümüz tıbbının en önemli hedeflerinden biri haline gelmiştir. İnsülin direnci ve prediyabet, yani gizli şeker tespit edilen kişilerde sağlıklı beslenme ile egzersiz ve ihtiyaç halinde ilaç tedavisiyle diyabetin gelişmesini önlemek veya geciktirmek mümkündür” diyor. Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Rüştü Serter, tip 2 diyabeti önlemek için almanız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Rüştü Serter

Prof. Dr. Rüştü Serter

Besinlerin içeriğine dikkat edin!
Sağlıklı beslenmede günlük alınan toplam kalori ve gıdanın içeriği önem taşıyor. Prof. Dr. Rüştü Serter, yağ ve kalori içeriği yüksek olan sağlıksız gıdaların tüketiminden mutlaka kaçınmanız gerektiğine işaret ederek, “Hazır gıdaların büyük kısmında yağ ile kalori içeriği yüksektir. Bu nedenle hazır gıdaları tüketmeden önce paket üzerinde belirtilmiş olan kalori içeriği mutlaka incelenmeli. Öte yandan, içeriği sağlıklı olan gıdaları aşırı miktarda tüketmek de vücutta yağ birikimine neden olabiliyor. Fazladan alınan kaloriler vücutta yağ olarak birikerek diyabet riskini artırıyor” diyor.
Hareket edin, hem de bolca
Diyabeti önlemenizde hareketli bir yaşam sürmeniz büyük bir öneme sahip. Yapılan araştırmalara göre; günde bin 500 adımdan daha az yürüyen ve sağlıksız beslenen kişilerde tip 2 diyabet yüzde 60 oranında daha fazla görülüyor. Hareketli bir yaşam için online işlemler yapmak yerine bankaya veya markete yürüyerek gidebilir, asansör yerine merdiven kullanabilirsiniz.
Haftada en az 2-3 gün tempolu yürüyün!
Egzersiz, kas – iskelet ve dolaşım sistemine faydalı olduğu gibi fazla yağın yakılarak vücut yağ oranının istenilen düzeylerde kalmasını sağlıyor. Egzersizle yağ yakımı 20 dakikadan sonra başlıyor. Fiziksel aktiviteden ayrı olarak haftada en az 3-4 gün 30-45 dakika orta şiddette egzersiz (tempolu yürüyüş, koşu, bisiklet, yüzme, aerobik gibi) yapmayı alışkanlık edinin. Yapılan araştırmalarda; haftada 150-300 dakika orta tempolu yürüyüş (5-6 km/saat hız ile) veya haftada 75-150 dakika yüksek tempolu yürüyüşle (6 km/saatten hızlı) diyabet gelişme riskinin yüzde 40 azaldığı tespit edilmiş.
Bel çevrenizi mutlaka ölçün!
Bel çevresi ölçümü, metabolik yönden risk oluşturan karın bölgesindeki yağları yansıtıyor. Bel çevresinin kadınlarda 80 santimetre, erkeklerde 94 santimetre üzerinde olması diyabet ile diğer metabolik bozukluklar için risk oluşturuyor. Bel çevresi 102 santimetre üzerindeki erkekler ve 88 santimetre üzerindeki kadınlar ise yüksek risk grubundalar. Eğer bel çevreniz ideal ölçülerden fazlaysa, sağlıklı bir diyet ve egzersiz programıyla kilo vermeniz yaşamsal önem taşıyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Risk grubundaysanız, dikkat!
Diyabeti engellemek için risk altındaki kişilerin erken tespit edilmeleri ve gerekli tedbirlerin alınması gerekiyor. Prof. Dr. Rüştü Serter, hiçbir yakınmanız olmasa dahi risk grubundaysanız 2-3 yıl aralıklarla diyabet için mutlaka hekim kontrolünden geçmeniz gerektiğine dikkat çekiyor. Prof. Dr. Rüştü Serter, diyabetin risk faktörlerini şöyle sıralıyor: “40 yaş üzerinde olmak, obezite, düşük fiziksel aktivite, yükselmiş açlık şekeri veya yükselmiş tokluk şekeri, gebelik diyabeti geçirmiş olmak, dört kilo üzerinde bebek doğurmuş olmak, birinci derecede akrabalarda diyabet hikayesi, sağlıksız beslenmek, hipertansiyon ve yüksek kolesterol diyabete zemin hazırlayan faktörlerdir.”
Sigarayı ve alkolü bırakın
Yapılan çalışmalarda; sigara içen kişilerde içmeyenlere göre yüzde 30-40 oranında daha fazla diyabet tespit edilmiş. Alkol de yüksek kalori içerdiği için fazla tüketildiğinde vücutta yağ birikmesine neden olarak obezitenin, dolayısıyla diyabetin gelişme riskini artırıyor.

Omzunuzda ağrı ve sertlik varsa, dikkat!

Aniden ortaya çıkıyor, omuz ekleminde oluşturduğu sertlik ve şiddetli ağrının yanı sıra eklem hareketlerinde büyük ölçüde kayba neden oluyor. Genellikle tek omuzda başlasa da ilerleyen süreçte diğer omzu da etkileyebiliyor. Zamanla kişiyi omuzla ilgili hiçbir hareketi yapamaz hale getiren bu sendrom ‘donuk omuz’ olarak adlandırılıyor. Dolayısıyla saçlarınızı tarayamıyor, yemek yiyemiyor, giyinemiyor, hatta düğme iliklerken bile zorluk çekiyorsanız, omzunuz donmuş olabilir! Omuz kapsülünün enflamasyonu ve kalınlaşmasıyla karakterize olan donuk omuz sendromu genellikle omzunu az veya hatalı kullanan kişilerde veya özellikle kontrolsüz diyabete bağlı kan şekeri yüksekliği nedeniyle 40- 60 yaş arasındaki kadınlarda daha sık görülüyor. Tedavi edilmezse 1-3 yıl içinde çoğunlukla kendiliğinden geriliyor. Ancak yaşam konforunu ciddi şekilde bozduğu için tedavi elzem oluyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerem Bilsel, günümüzde çeşitli tedavi seçenekleriyle hastaların sağlıklı bir omuza kavuşabildiklerine dikkat çekerek, “Tedavi süreleri ve günlük aktivitelere tam anlamıyla dönüş her uygulama için farklılık gösterse de cerrahi veya cerrahi dışı seçeneklerle ortalama 3-4 ay içerisinde rahatlama ve geri dönüş sağlanabiliyor. Tedavide önemli olan ve sürdürülmesi gereken nokta, hareket arkının açılmasını sağlayan fizik tedavi ve rehabilitasyona düzenli bir şekilde devam etmektir” diyor.

Prof. Dr. Kerem Bilsel

Prof. Dr. Kerem Bilsel

Genellikle sebebi bilinmese de…

Donuk omuz sendromunun en sık idiopatik, yani sebebi belli olmayan tipi görülüyor. Ayrıca omuz çevresinde oluşan yaralanmalara ve kırık sonrasında yapılan ameliyata veya omzu uzun süre hareketsiz tutmaya bağlı olarak da gelişebiliyor. Özellikle diyabet veya tiroit hastalıkları olanlar, kan şekeri ve tiroit hormonlarındaki kontrolsüz değişikliklere bağlı olarak donuk omzun gelişmesinde daha fazla risk taşıyorlar.

Üç aşamadan oluşuyor: Donma, katılaşma, çözülme

Prof. Dr. Kerem Bilsel, donuk omuz sendromunun donma, katılaşma ve çözülme olmak üzere üç aşamadan oluştuğunu belirterek, bu süreci şöyle anlatıyor:

Donma/ Enflamasyon fazı: Donma ve enflamasyon fazı ağrının en şiddetli yaşandığı dönemi oluşturuyor ve genellikle  2. ile 9. aylar arasında  görülüyor. Omuzda oluşan ağrı hareket ve omzu zorlamayla daha da şiddetleniyor, hastayı geceleri de uyutmayacak boyutlara ulaşabiliyor.

Katılaşma fazı: Hastalığın 4. – 9. ayları arasında daha çok görülüyor. Hareket kısıtlılığının gittikçe arttığı, günlük basit aktivitelerin (giyinme, soyunma, yemek yeme ve saçları tarama gibi) zor yapıldığı dönemi oluşturuyor.

Çözülme fazı: Hareketlerin açılmaya başladığı çözülme fazı, sendromun 5. ila 26. aylarına denk gelen aralıkta görülüyor. Hastanın rahatladığı ve iyileşme gösterdiği dönemi ifade ediyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Fizik tedaviyle başarılı sonuçlar alınıyor

Donuk omuz tedavisinde hedef, hastanın ağrısını dindirmek ve günlük aktivitelerini rahat bir şekilde yapabilmesi için eklemlerin hareket açıklığına ulaşmasını sağlamak. Üç basamaktan oluşan tedaviye genellikle ilaçlar eşliğinde uygulanan fizik tedavi yöntemiyle başlanıyor ve sorun hastaların çoğunda cerrahi işleme gerek kalmadan gideriliyor. Prof. Dr. Kerem Bilsel, ilk basamak tedavisinin yeterli olmadığı durumlarda ayaktan tedavi seçenekleri olan 2. basamağa geçildiğini belirterek, “İlk seçenek, omuz eklem kapsülünün içine enflamasyonu engelleyici lokal kortizon enjeksiyon yapılması, ardından fizyoterapist eşliğinde kapsülü geren ve hareket açıklığı kazandıran fizyoterapi yönteminden oluşuyor. İkinci seçenek ultrason eşliğinde, lokal anesteziyle omuz bölgesinin ana siniri olan supraskapular sinirine lokal blokajı yapılarak, omuz eklemine hareket kazandırmaya çalışmaktır. Uygun dozajda ve sürede oral sistemik kortikosteroid tedavisi ile hastayı fizyoterapi eşliğinde takip etmek ise 3. seçeneği oluşturuyor” diyor.

Nadiren ameliyat gerekebiliyor           

Donuk omuzda, ilk 8-10 ay içinde tedaviye yanıt alınamadığı durumda 3. basamak tedaviye geçiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerem Bilsel, ameliyathane koşullarında ve genel ya da bölgesel anestezi altında uygulanan bazı tedavileri şöyle özetliyor: “Örneğin, genel anestezi altında, artroskopik, yani kapalı cerrahi yöntemiyle omuz kapsülü radyofrekans yönteminden destek alınarak çepeçevre gevşetilebiliyor. Bu esnada, anestezi uzmanları tarafından hastaya, ameliyat sonrasında 2-3 gün kalacak olan omuz sinir blokajı ve kateteri uygulanabiliyor. Bu sayede, hasta ameliyatın ardından, kateterden yapılacak olan lokal anesteziyle erken hareket imkanı sağlayan egzersizlere başlatılabiliyor. Hasta 2-3 gün içinde taburcu olduktan sonra fizyoterapi merkezine yönlendiriliyor” Tedavinin 3. basamağındaki  başka bir seçenek ise ameliyathane koşullarında ve yine bölgesel veya genel anestezi altında, cerrahi  işlem yapmadan hastanın kolunu kapalı manipülasyonlar ile kontrollü bir şekilde açmak.

Bu hatalar akneleri tetikliyor!

Bu hatalar akneleri tetikliyor!

‘Akne’ ya da halk arasında sık kullanılan adıyla ‘ergenlik sivilcesi’ oldukça yaygın görülen bir sorun. Öyle ki 11-30 yaş arasındaki kişilerin yüzde 80’inde farklı şiddetlerde akne gelişiyor. Sanılanın aksine, akne ergenliğin bitmesiyle kendiliğinden geçmiyor; 30’lu, 40’lı ve hatta daha ileri yaşlarda bile devam edebiliyor. Genellikle yüz bölgesinde oluşan akneler kişinin öz güveninde sorun oluşturabiliyor, sosyal ilişkilerini ve günlük aktivitelerini olumsuz etkileyebiliyor. Yapılan araştırmalara göre; akne hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyen hastalıklar arasında ilk sıralarda yer alıyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Emel Güngör, günümüzde akne tedavisinden oldukça başarılı sonuçlar alındığını belirterek, “Akne tedavinde amaç; var olan akneleri gidermek,  yeni akne oluşumunu ve gelişebilecek leke ile izleri engellemektir. Tedaviden etkin sonuç alabilmek için dermatoloji hekiminin verdiği ilaçları önerdiği şekilde düzenli olarak kullanmak çok önemlidir. Akne tedavisinin kısa süreli olmadığı ve düzensiz kullanılan ilaçların yararı olmayacağı gibi zarar oluşturabileceği de unutulmamalıdır” diyor. Ancak çoğumuz cildimizde akne oluştuğunda “Kendiliğinden geçer” düşüncesiyle hekime başvurmuyor ve doğru sandığımız bazı hatalı uygulamalarla çözüm arıyoruz. Gelişigüzel uyguladığımız yöntemler ve tedaviyi aksatmak ise ciltte aknenin şiddetlenmesine, kırmızı ve kahverengi lekelere, enfeksiyon ile kalıcı derin izler gibi önemli sorunlara neden olabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Emel Güngör, akne tedavisinde en sık yaptığımız hataları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem Fulya Hastanesi

Prof. Dr. Emel Güngör

Cildi sık sık temizlemek ve ovmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Cildin sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez, cilt tipine uygun bir ürünle, nazikçe temizlenmesi yeterli geliyor. Cildi sık temizlemenin, fırçalamanın ve ovmanın aknenin kötüleşmesine yol açabileceği uyarısında bulunan Prof. Dr. Emel Güngör, şöyle devam ediyor: “Aknede cildin temizlenmesindeki amaç; cilt yüzeyinde biriken ter, yağ, kir ile dökülmüş hücrelerin cildi tahriş etmeden uzaklaştırılması ve tedavilere uygun hale getirilmesidir. Bu amaçla hekimin tavsiye edeceği temizleyiciler kullanılmalıdır. Bu ürünler cildin pH’sına uygun, bazlarında salisilik asit ve benzoil peroksit gibi akne azaltıcı maddelerin bulunduğu temizleyicilerdir”

Cildi sirke, soda veya gülsuyu ile yıkamak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine; sirke, soda veya gül suyu gibi maddeler akneli cilde fayda sağlamadığı gibi cildi irrite eden içerikleri nedeniyle tahrişe veya alerjiye yol açabiliyor, hatta mevcut aknelerin alevlenmesine sebep olabiliyor.

Akneleri sıkmak ve patlatmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Akneleri sıkmak, patlatmak ve sürekli aynı yerde tekrarlayan aknelerle oynamak, akne içeriğinin cildin derin tabakalarına gitmesine yol açarak yangının  artmasına ve daha derin akne lezyonları, daha çok leke ile iz gelişmesine yol açıyor. Ayrıca saçlarda kullanılan jöle gibi ürünler yüz derisine değdiğinde gözeneklerde tıkanmaya yol açacağı için akneyi de kötüleştirebiliyor. Benzer nedenlerle ellerle taşınabilecek maddelerin de akneyi kötüleştireceği için ellerin yüz bölgesinden uzak tutulmasına da özen gösterilmesi gerekiyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Güneşlenmek ve solaryuma girmek. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sanılanın aksine güneş ışınları ve solaryum akneleri kurutmuyor, sadece kamufle ediyor. Üstelik 1-2 ay sonra, gözeneklerde yaptığı tıkanmalar nedeniyle sivilcelerde artış veya alevlenme oluyor.

Cilde uygun olmayan kozmetik ürünler kullanmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kişinin cilt tipine uygun olmayan kozmetikler akne oluşumuna yol açabiliyor veya var olanı kötüleştirebiliyor. Dolayısıyla hekim tarafından önerilen, akne tedavisine yardımcı olan, cilt tipine uygun ve alerji yapmayacak ürünler kullanılmalı. Yağsız, su bazlı nemlendiriciler ve makyaj malzemeleri akneli ciltler için uygun kozmetikler arasında yer alıyor. Akneli ciltlerde, maske ve peeling gibi işlemler öncesinde de mutlaka dermatoloğa danışılmalı.

Akşamları makyajı çıkarmadan uyumak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Akşamları makyajı çıkarmamak da aknelerin kötüleşmesine neden olabiliyor. Dolayısıyla her akşam makyajın çıkarılması, yüzün cilt için önerilen temizleyici ve suyla temizlenmesi son derece önemli. Saçları şekillendirmek için kullanılan jöle ve sprey gibi ürünlerin de yüze temas etmemesine özen gösterilmesi gerekiyor.

Eş dosta iyi gelen ilaçları kullanmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Aknenin tipi, şiddeti ve yaygınlığı kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Prof. Dr. Emel Güngör, zaman içinde aynı kişide bile farklı tipte ve şiddette akne gelişebileceğine dikkat çekerek, “Bu yüzden akne tedavisi standart değildir. Her kullanılacak ilacın özellikle kremlerin kullanım amacı, şekli ve süresi birbirinden farklıdır. Akne ilaçları paylaşılmamalı veya daha önce iyi gelen bir krem sürekli kullanılmamalıdır” bilgisini veriyor.

İlaçlar yan etki yaptığında tedaviyi bırakmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Akne tedavisinde krem, jel veya losyon gibi cilde sürülerek kullanılan ilaçların çoğu deride kuruma, pullanma veya bazen tahrişe yol açabiliyor. Bu tür yan etkiler nedeniyle ilaçları bırakmak yerine çözüm aranmasında fayda var.  Prof. Dr. Emel Güngör, yan etkilerin tedavinin beraberinde kullanılan kozmetik ürünlerle veya ilaçların gün atlanarak kullanılmasıyla hafifletilebildiğini söylüyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi

‘Tedavi sonuç vermiyor’ düşüncesiyle ilaçları bırakmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Akne tedavisi zaman, emek ve sabır istiyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Emel Güngör, tedaviden 1-2 hafta içinde sonuç almanın mümkün olmadığını vurgulayarak, “Aksine bu dönemde aknelerde geçici bir kötüleşme bile olabiliyor. Aknelerde gözle görülür düzelme 3 ila 4. haftalarda başlıyor, maksimum düzelme için 3-4 ay beklemek gerekebiliyor. Dolayısıyla ilaçlar sabırlı ve düzenli bir şeklide kullanmalı, ‘tedavi işe yaramadı’ düşüncesiyle bırakılmamalıdır” diyor.

Tedavi sonrasında cilt bakımına özen göstermemek. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Akne iyileştikten sonra tekrarlamaması için cilt bakımına ve akneye yönelik ürünlerin özenle kullanılmasına devam edilmesi gerekiyor. Prof. Dr. Emel Güngör, “Akne ilaçlarına sadece akne oluştuğunda başvurulmuyor. Bu ilaçlar düzenli olarak kullanıldıklarında yeni çıkacak olan akneleri de engelliyorlar” diyor.