Yazılar

Yaz sıcağında 3 spor sakatlanmasına karşı 3 önemli kural!

Aşırı sıcaklardan bunalıp kendimizi denizin serin sularına bıraktığımızda… Kumsalda plaj voleybolu oynarken… Evimizin çevresinde veya doğada koşarken… Basketbol ile futbol heyecanını yaşarken… Yaz aylarında havaların güzel olmasını fırsat bilerek yaptığımız sporda bazı kurallara uymamız şart! Çünkü önemsemediğimiz hatalarımız spor sakatlanmalarına yol açarak mutluluğumuza gölge düşürebiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı, spor sakatlıklarının yaz mevsiminde daha sık görüldüğüne dikkat çekerek, “Genellikle hareketsiz geçen kışın ardından havaların güzel olması nedeniyle yaz aylarında daha fazla spor yapılmaktadır. Ayrıca tatil öncesinde hızla kilo verme ve fit olma isteği kişileri kısa sürede yüksek kalori yakımını sağlayan sporlara yöneltmektedir. Ancak bilinçsizce yapılan spor sakatlıklara adeta davetiye çıkarmaktadır. Bu sakatlıklar basit kas ve tendon yaralanmalarının yanı sıra  aşil tendonu, menisküs yırtığı ve çapraz bağ yaralanmaları gibi ciddi sorunlar da olabilir” diyor.

Prof. Dr. Metin Uzun

Prof. Dr. Metin Uzun

Bu 3 kural çok önemli!

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Metin Uzun, alınacak olan bazı basit önlemlerle sakatlıkların büyük oranda önlenebileceğine işaret ederek, “Sakatlıklara karşı dikkat edilmesi gereken en önemli  3 kural ise; spor öncesinde esneme-ısınma egzersizleri yapmak, spor sırasında tüketilen su miktarına dikkat etmek ve spor sonrasında tekrar esneme hareketleri yapmaktır” diye konuşuyor. Prof. Dr. Metin Uzun, spor sakatlıklarını önlemede doğru beslenmenin de önem taşıdığını belirterek, “Beslenme alışkanlıkları da dikkat edilmesi gereken durumlardan birisidir. Spor öncesinde karbonhidrat, spor sonrasında protein tüketimi hem sakatlanma riskini azaltır hem de fiziksel olarak istediğimiz kapasiteye ulaşmamıza yardımcı olur. Bu nedenle spora başlamadan 1-2 saat önce glisemik indeksi düşük esmer pirinç ya da kepekli makarna gibi karbonhidrat içeren besinler; sonrasında da tavuk, kırmızı et veya balık gibi protein içeren besinler tüketilmelidir” diyor.

Azar azar ama çok miktarda su için!

Spor sırasında sakatlanma riskine karşı su tüketimine de çok dikkat etmek gerekiyor. Zira spor sırasında hızla kilo vermek amacıyla su tüketimini azaltmak; beyine ve kaslara giden kan miktarını azalttığı için sakatlanma riski daha çok artıyor. Yazın artan sıcaklık ve nem nedeniyle sıvı kaybının artış gösterdiğini vurgulayan Ortopedi ve Travmatoloj Uzmanı Prof. Dr. Metin Uzun, bu nedenle normalde tükettiğinizden daha fazla  sıvı almanız gerektiği uyarısında bulunarak, “Özellikle spor esnasında azar azar ama çok miktarda su tüketilmelidir. Bunu kabaca şöyle hesaplayabiliriz: Spor öncesindeki kilo ile spor sonrasında kilo aynı olmalı. Arada oluşan fark, tüketilmesi gereken sıvı miktarıdır” diyor.

YAZ AYLARINDA EN SIK GÖRÜLEN 3 SPOR SAKATLANMASI!

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Metin Uzun, yaz aylarında spor yaparken en sık oluşan 3 sakatlanmayı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

TENDON YARALANMASI 

Kasları kemiğe bağlayan sert yapılar “tendon” olarak adlandırılıyor. Tendonlar çok güçlü yapılar olmakla beraber; en sık ani yapılan hareketler sırasında yaralanabiliyor. Biceps tendonu ve aşil tendonu en çok yaralanan tendonlar arasında yer alıyor. Prof. Dr. Metin Uzun,  tendon yaralanmalarının her yaşta ve düzenli spor yapan herkeste gelişebileceğine işaret ederek, “Tendon yaralanmaları genellikle spor öncesinde yeterli esneme ve ısınma hareketi yapmayanlar veya spor sırasında yorulmalarına rağmen ‘Son anlar  veya son tekrarlar, nasıl olsa bir şey olmaz’ diyerek devam eden kişilerde, spor sonunda oluşur” diyor.  Prof. Dr. Metin Uzun, aniden gelişen ağrı ve bacaklardaki şekil bozukluğunun tendon yaralanmalarının ilk belirtileri olduğunu vurgulayarak, “Özellikle aşil tendonu kopan kişiler sıkıntılarını ‘Biri ayağıma vurdu’ veya ‘Taş attılar zannettim, etrafıma baktım ne taş vardı ve ne de birisi’ şeklinde tanımlarlar” bilgisini veriyor.

Nasıl tedavi ediliyor? Ameliyat tendon yaralanmalarının tek tedavisini oluşturuyor.  Artroskopik yöntemle yapılan ameliyatın ardından iyileşme süresinin sakatlığın bulunduğu bölgeye göre 6 hafta ile 3 ay arasında değiştiğini belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Metin Uzun, “Aşil tendon yaralanmalarında bu sürenin ilk 3 haftası evde istirahat ile geçmektedir. Hastalar 3. haftadan sonra desteksiz yürüyebilir hale gelirler” diyor.

Önlemek için:  Spor öncesinde ve sonrasında esneme hareketleri yapmayı alışkanlık edinin.

MENİSKÜS VE ÖN ÇAPRAZ BAĞ YIRTIĞI

Diz yaralanmaları, spor yaparken en sık görülen ve en ciddi yaralanmaları oluşturuyor. Sıklıkla dizin etrafında dönerek yapılan sporlar olan; tenis, futbol, basketbol ve dövüş sporları gibi branşlarda gelişiyor. Dizden başlayan ani ağrı ve ses gelmesi, bazı durumlarda dizde oluşan şişlik ile ayağın üzerine basamama, bu sorunlarda yaygın görülen belirtilerden.

Nasıl tedavi ediliyor? Menisküs yırtıklarının bir kısmı ameliyatsız tedavi edilebilmekle beraber, çapraz bağ yaralanmalarında sıklıkla ameliyata başvuruluyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Metin Uzun,  bu sakatlıklarda ameliyatların artroskopik yöntemle yapıldığını belirterek, “Tedavi sonrasında sosyal hayata dönüş 10 gün sürmekle beraber; iş hayatına dönüş için en az 3 haftalık bir süreye ihtiyaç duyulmaktadır” diye konuşuyor.

Önlemek için: Spor öncesinde denge egzersizleri ve bol esneme hareketi yapmayı ihmal etmeyin.

AYAK BİLEĞİ YARALANMALARI

Genellikle uygun zeminde ve doğru ayakkabı ile yapılmayan sporlarda ayak bileği burkulabiliyor.  Prof. Dr. Metin Uzun, ayak bileğindeki burkulma sonrasında; bağ kopması, tendon çevresinde ödemler, kırıklar veya stres kırıkları gelişebildiğini belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu sorunlar ani oluşan ayak bileği burkulması sonrasında görülen yaralanmalar veya spora hızlı başlayıp ayak bileğine ani ve hızlı yüklenmeler sonucunda oluşurlar. Özellikle, genelde spor yapmayan kişilerin aniden spora başlayıp; hareketleri çok sık ve çok tekrar etmeleri nedeniyle ortaya çıkan stres kırıklarına dikkat etmek gerekir. Zira, stres kırıklarında sosyal hayata çok kısa sürede dönüş olmakla beraber; spor hayatına dönüş ise çok uzun süreçli olmaktadır.”

Nasıl tedavi ediliyor?  Basit yaralanmalarda bir bileklik ile 3 hafta dinlendirmek iyileşmeye yeterli geliyor. Prof. Dr. Metin Uzun, “Ancak yaralanma şiddetti arttıkça bu sürenin sonunda 3 haftalık bir fizik tedavi süreci gerekebilir. Ağır yaralanma geçirenler ise ameliyat edilerek, 3 hafta dinlendirilir. Sonrasında fizik tedaviye başlanır. Günlük hayata dönebilmek 6 hafta sürerken, spor hayatına dönüş 3 aylık bir süreç almaktadır” bilgisini veriyor.

Önlemek için: Sporu doğru sahada ve uygun spor ayakkabısıyla yapmaya özen gösterin. Temponuzu her gün yavaş yavaş artırın.  Riskli sporlarda gerekirse tabanlık ve bileklik gibi destek ekipmanları kullanmayı alışkanlık edinin.

6 adımda spor sakatlanmalarını önleyin!

Size uygun olan sporu, doğru alanda ve ekipmanlar ile yapın.

Spor için nem ve sıcaklığın en yüksek olduğu saatleri değil, daha çok sabah veya akşam saatlerini tercih edin.

Sporu aç karnına yapmayın. En az bir saat öncesinde enerji vermesi nedeniyle sağlıklı karbonhidrat; spor sonrasında ise kas yıkımını önlemek için protein tüketmeyi alışkanlık edinin.

Spor sırasında azar azar; ama çok su içmeyi asla ihmal etmeyin.

Spor öncesinde ısınma, sonrasında ise esneme hareketlerini yapmaya özen gösterin.

Spora ani ve hızlı giriş yapmayın; temponuzu her gün yavaş yavaş artırın.

Klima hastalıkları son günlerde yaygınlaştı!

Klima hastalıkları son günlerde yaygınlaştı!

Bastıran yaz sıcaklarında klimalar hem evde hem araçta hem de ofiste adeta imdadımıza yetişiyor. Öyle ki ‘serinleyeceğim’ derken çoğu zaman yol açabileceği riskleri önemsemeyebiliyoruz. Ancak dikkat! Acıbadem Maslak Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Gülcihan Özkan, klimaların yanlış ve bilinçsiz kullanımının soğuk algınlığı ve gripten klima zatürresine (lejyoner hastalığı) dek birçok ciddi akciğer enfeksiyonuna yol açabildiğini vurguluyor. Prof. Dr. Özkan, yaz aylarının masum görülen vazgeçilmezi klimaların yol açabileceği hastalıkları ve serinlerken hasta olmamak için alınması gereken 8 önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Bunaltıcı yaz sıcakları adeta nefes aldırmazken, pek çoğumuz anı kurtarmanın isteğiyle ‘yeter ki serinleyeyim gerisi boş’ diyor ve klimayı en soğuk dereceye getirmekten kaçınmıyoruz. Üstüne bir de “Ohh dünya varmış, nasıl da güzel geldi!” diyoruz ama dikkat! Zira dayanılmaz sıcakların ‘kurtarıcısı’ klimaların bilinçsiz kullanımı yüz felci ve boyun/sırt ağrılarından çok ciddi akciğer hastalıklarına dek birçok tehlikeye zemin hazırlayabiliyor! Acıbadem Maslak Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Gülcihan Özkan, özellikle son günlerde klimaya doğrudan maruz kalınması ve çok soğuk ortamlarda bulunulmaktan kaçınılmaması nedeniyle klima hastalıklarının arttığını belirterek “Klima çalışırken doğrudan karşısında durmamak, sıcaklık ayarına dikkat etmek, filtrelerini düzenli değiştirmek gibi bazı kurallara uymaya mutlaka dikkat etmek gerekir. Aksi taktirde sağlık açısından çok tehlikeli olabiliyor” diyor.

Prof. Dr. Gülcihan Özkan

Prof. Dr. Gülcihan Özkan

Soğuk algınlığından Klima zatürresine!

Prof. Dr. Gülcihan Özkan klimaların yanlış kullanımının yol açabileceği hastalıkları şöyle sıralıyor;

  • Soğuk algınlığı ve grip: Burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve kısa süreli boğaz ağrısının görüldüğü soğuk algınlığının yanı sıra klimaların bilinçsizce kullanımı gribal enfeksiyonlara da yol açabiliyor. Boğaz ağrısı, öksürük, baş ağrısı, hafif/yüksek ateş gibi şikayetlere neden olan grip bulaşıcı etkisiyle diğer kişilere de geçebiliyor. Ayrıca klima aynı ortamda bulunan kişilerde bulaş etkisini de artırıyor.
  • Klima zatürresi (Lejyoner hastalığı): Halk arasında klima zatürresi olarak da bilinen; yaygın vücut ağrısı, yüksek ateş, baş ağrısı, mide bulantısı ve ishal ile seyredebilen Lejyoner hastalığına Legionella pneumophila isimli bakteri yol açıyor. Klima zatürresi (Lejyoner hastalığı) tedavi edilmez ise solunum yetmezliği ve septik şoka neden olabiliyor. Bu nedenle mutlaka doktora başvurmak gerekiyor. Tedavi geciktirildiğinde yoğun bakım ihtiyacı gerekebiliyor.
  • Alerjik reaksiyonlar: Gözlerde ve burunda kaşıntı, hapşırma, ciltte döküntü ve boğazda gıcıklanma/ sesin gitmesi gibi alerjik reaksiyonlara yol açarak yaşam konforunu düşürebiliyor. Alerjik reaksiyonlar tedavi edilmediğinde; egzama ve astım gibi kronik hastalıklara yol açabiliyor.
  • Akut Bronşit: Klimanın yanlış ve bilinçsiz kullanımının neden olabildiği önemli hastalıklarından biri de akut bronşit! Ateş, hırıltılı solunum ve balgamlı öksürükle seyreden akut bronşit mutlaka doktor tedavisi gerektiriyor. Tedavisinde bol sıvı tüketimi, nefes açıcı ilaçlar ve doktorun gerekli görmesi durumunda antibiyotik kullanılıyor.

Klima kullanırken ihmale gelmez 8 önlem!

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Gülcihan Özkan, klima kullanırken sağlık açısından dikkat edilmesi gereken kuralları şöyle sıraladı;

  • Sıcaklık ayarı 23-24 derece olmalı
  • Ani ısı değişimlerinden kesinlikle kaçınılmalı
  • Klima doğrudan size üflememeli
  • Odanın nem seviyesi yüzde 40-60 olmalı
  • Filtreleri düzenli değiştirilmeli
  • Klima sürekli çalıştırılmak yerine ara ara açıp kapatılmalı
  • Ara sıra pencereler açılarak dışarıdaki havanın içeri girmesi sağlanmalı
  • Klimayı temizlerken dezenfektan ve kokulu temizleyiciler kullanılmamalı

Stresi azaltıp, başarıyı artırmak için!

Stresi azaltıp, başarıyı artırmak için!

Uzun ve yorucu maratonun sonuna gelindi… 1 milyonu aşkın öğrenci 2 Haziran Pazar sabahı yaşamlarının yeni bir dönemini tayin edecek sınava girecekler… Aileler ve öğrenciler için heyecan dorukta, stres yüksek! Peki, sınav öncesi son günde nelere dikkat ederek stresi azaltmak, başarıyı artırmak mümkün olabilir? Acıbadem Maslak Hastanesi’nden Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan, “Özellikle sınavdan bir gün önce öğrenciler bazı hatalara sık düşebiliyorlar. Örneğin; kendilerini hazırlıksız hissederlerse bütün gece uyanık kalıp son dakika konuları sıkıştırarak yeniden gözden geçirmek isteyebiliyorlar. Ancak bu yaygın hata, başarıyı artırmak yerine azaltıcı bir faktördür” diyor. Gürdoğan, özellikle sınavdan bir gün önce en sık düşülen hatalara dikkat çekti, LGS Sınavı öncesi son güne özel dikkat edilmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan

Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan

  • Kendinizi iyi durumdayken hayal edin

Kendinize ‘iyi iş çıkaracağınızı’ söylemek yerine ‘iyi iş çıkardığınızı’ hayal edin. Yapılan bilimsel çalışmalara göre; kişinin başarılı olduğunu zihninde canlandırması; güveni artırmaya, sinirleri yatıştırmaya, ruh halini iyileştirmeye ve kaygıyı azaltmaya yardımcı oluyor.

  • Önceki ‘en iyi’ durumunuzu hatırlayın

Önceki başarılarınızı hatırlamak güvenin artmasına katkı sağlar. Bu nedenle geçmişteki başarılarınızı aklınıza getirin. Önceki sınavda başarılı olmanıza neyin yardımcı olduğunu ve bunu şimdi nasıl uygulayabileceğinizi düşünün.

  • Kendinize hazırlığınızı hatırlatın

Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan “Bir göreve ne kadar iyi hazırlanmış olduğunuz önemli bir güven kaynağıdır. Öğrencilerin yaptıkları hazırlık çalışmalarını kendilerine hatırlatmalarını sağlamak, sınava hazırlanırken güven ve kontrol duygularını artıracaktır” diyor.

  • Kendinize odaklanın, başkalarıyla kıyaslamayın

Başkalarıyla kendini kıyaslamak sık yapılan yanlışlardan biri. Ancak kıyaslanmak stres yaratır ve başarısızlık korkusunu tetikler. Oysa kendinize odaklanmanız ve başkalarıyla kıyas içine girmemeniz güvenininizi artıracaktır. Kendinize inanıp, performans yeteneklerinize güvenin.

  • Sınavı tehdit olarak değil, meydan okuma olarak görün

Tehdit olarak görülen şey stresi artırır. Sınavı tehdit olarak değil meydan okuma olarak değerlendirin. ‘Ya ters giderse’ diye düşünmek yerine sınavı başarılı olmak için bir fırsat olarak görün. Bu sayede performansınız olumlu etkilenir.

pause journal

  • İyi bir gece uykusu alın

Yeterli ve kaliteli uyku, hafızanızı ve konsantrasyonunuzu artırarak sınav performansınızı olumlu etkiler. O nedenle yeterli süre ve kaliteli uyumaya özen gösterin. Yatağa yattığınızda uykuya dalana kadar olumlu duygulara sahip olun.

  • Sağlıklı beslenin, kafeinli içeceklerden kaçının

Sınav öncesi son gün stresin etkisiyle aç hissetmeyebilirsiniz ama öğünleri atlamak kan şekerini düşürür, halsizliğe neden olur. Bu nedenle sağlıklı beslenin, dışarıdan bir şey yemeyin. Uykunuzu olumsuz etkileyeceği için çay, kahve ve enerji içeceği içmek gibi sık yapılan yanlışlara düşmeyin.

  • Son dakika ders çalışmayın

Sınavdan önceki gece ders çalışmak bir öğrencinin yapabileceği ve çok da sık yapılan en büyük hatalardan biridir. Konuları son dakika sıkıştırıp ele almak, konunun hafızanıza yerleşmesine katkı sağlamaz aksine stresi artırır. Biraz stres iyi olsa da fazlası akademik performansa zarar verebilir. Bu nedenle sınavdan önceki gün ders çalışmayı bırakın.

  • Derin ve eşit nefes alarak gevşeyin

Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan “Sınav öncesi son gün kendinize sınava hazır olduğunuzu ve elinizden gelenin en iyisini yapacağınızı hatırlatın. Kendinizi gergin hissediyorsanız durun ve biraz zaman ayırıp sadece derin, eşit nefesler almaya odaklanın. Bunun kaygıyı azalttığı ve sinirlerinizi sakinleştirdiği bilinmektedir” diyor.

Ülkemizde yaklaşık 50 bin MS hastası var

Ülkemizde yaklaşık 50 bin MS hastası var

Günlük hayatın koşuşturmacasında, masum görünen bazı belirtileri dikkate alınmayıp ötelenebildiği ya da başka hastalıklarla karıştırılabildiği için teşhisi genellikle gecikebilen MS (Multipl Skleroz) hastalığının görülme sıklığı ülkemizde giderek artıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Nöroloji Uzmanı, yürüme zorluğundan özgürlüğün kısıtlanmasına dek bir çok soruna yol açabilen MS’in tedavisinde, erken teşhisin yanında ‘kişiye özel ve hedefe yönelik tedavi’ seçenekleriyle çok önemli başarılar sağlanabildiğini vurguluyor. Etkisini beyin ve omurilikte gösteren bu hastalığa karşı toplumsal farkındalığı daha da çok arttırmak amacıyla her yıl Mayıs ayının son Çarşamba günü ‘Dünya MS Günü’ kapsamında çeşitli bilinçlendirme faaliyetleri gerçekleştiriliyor. Ülkemizde son yıllarda toplumsal farkındalık artışıyla birlikte MS’in giderek erken evrede teşhis edilebildiğini belirten Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Sağduyu Kocaman, 29 Mayıs Dünya MS Günü kapsamında hastalık hakkında bilinmesi gereken 9 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ayşe Sağduyu Kocaman

Prof. Dr. Ayşe Sağduyu Kocaman

Bu belirtileri mutlaka dikkate alın!

MS’in başka hastalıklarla karıştırılmaması ve hafife alınmaması gereken sinyalleri var. Görme sorunları, baş dönmesi, dengesizlik, kollarda/bacaklarda güçsüzlük, duyu değişikliği, idrar ve dışkı sorunları, yorgunluk vb belirtilerin nörolog tarafından da kontrolü şart! Bu belirtiler hastalığın başlangıcında genellikle kendiliğinden de düzelebildiği için hastaların hekime başvurması ve tanı alması gecikiyor! MS ilerleyici seyrederse, yürüme zorluğu, dengesizlik, idrar sorunları, bellek yıkım yıllar içinde giderek artıyor.

Aşı olmak MS hastalığına yol açmaz!

Toplumumuzda aşıların MS’e yol açtığına yönelik yaygın ve yanlış bir kanı olduğunu belirten Prof. Dr. Kocaman “Özellikle Covid-19 salgını sırasında bu yanlış bilgilendirme ile çok uğraştık. Aşılar bağışıklık sisteminizi güçlendirir ve ölümcül enfeksiyon hastalıklarından korur. MS tedavisinde bağışıklık sistemi baskılanabildiğinden hastalarımızın tedavi öncesinde tüm aşılarının tamamlanması konusuna özellikle dikkat ediyoruz. Aynı enfeksiyonlar gibi aşılar da atakları tetikleyebilir ama aşı olunmazsa ölümcül hastalıkların önüne geçmek mümkün olmaz. Hastalarımıza doktorlarının kontrolunda olmak koşuluyla aşılanmaktan korkmamalarını öneriyoruz” diyor.

Sağlıksız yaşam alışkanlıklarına dikkat!

Genetik etkenler ve ailesel yatkınlığın yanı sıra çevresel faktörlerle sağlıksız yaşam alışkanlıkları da Multipl Skleroz (MS) hastalığına zemin hazırlayabiliyor. Özellikle D vitamini eksikliği, viral enfeksiyonlar ve bazı canlı virüs aşıları, sigara, stres, aşırı tuz tüketimi, çocukluk çağı obezitesi MS’in ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilen nedenler arasında sayılabilir.

Erken tanısı mümkün!

MS’nin erken tanısında belirtileri çok iyi dinleme, detaylı öykü ve ayrıntılı nörolojik muayene temel kuralı oluşturuyor. Tanıyı kesinleştirmede ikinci önemli kural ise; MS ile karışabilecek diğer hastalıkların dışlanması. Bu nedenle beyin ve omuriliğin kontrast madde verilerek Magnetik Rezonans (MR) görüntüleme ile değerlendirilmesi çok önemli. Bazen kesin tanı için beyin omurilik sıvısının (BOS) incelenmesi, kan testleri ve seyrek olarak elektrofizyolojik çalışmalar da gerekebiliyor.

Özgürlüğün kısıtlanmaması için!

MS hastalığında tanı ve tedavi alanında son yıllarda çok hızlı gelişmeler yaşanıyor. Günümüzde artık erken tanı ve sayısı giderek artan ‘kişiye özel ve hedefe yönelik’ tedavi seçenekleriyle birçok hastada özürlülüğün, kısıtlanmaların önüne geçilebiliyor. Burada bireye düşen, belirtiler olduğunda ertelemeden uzman bir nöroloğa başvurmak ve tanı konulduktan sonra tedavi uyumuna özen göstermek!

Tedavide bu hataya düşmeyin!

Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Sağduyu Kocaman “Kimi zaman hastalığın erken döneminde atak sonrası hiçbir belirti kalmadığında hastalarımızın tedavilerini aksattıklarını ya da kendiliklerinden bıraktıklarını görebiliyoruz. Biz hekimler hastalarımıza gelecekte özürlülük oluşmaması için bu dönemde kullandıkları ilaçların önemini anlatmaya çalışıyoruz. Bu nedenle hastanın tedaviye uyum sağlaması ve hekiminin sözünden çıkmaması çok önemlidir” diyor.

, yürüme zorluğundan özgürlüğün kısıtlanmasına dek bir çok soruna yol açabilen MS’in tedavisinde, erken teşhisin yanında ‘kişiye özel ve hedefe yönelik tedavi’ seçenekleriyle çok önemli başarılar sağlanabildiğini vurguluyor. Etkisini beyin ve omurilikte gösteren bu hastalığa karşı toplumsal farkındalığı daha da çok arttırmak amacıyla her yıl Mayıs ayının son Çarşamba günü ‘Dünya MS Günü’ kapsamında çeşitli bilinçlendirme faaliyetleri gerçekleştiriliyor. Ülkemizde son yıllarda toplumsal farkındalık artışıyla birlikte MS’in giderek erken evrede teşhis edilebildiğini belirten Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Sağduyu Kocaman, 29 Mayıs Dünya MS Günü kapsamında hastalık hakkında bilinmesi gereken 9 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

Teşhisten sonraki ilk 10 yıl çok önemli!

Tanı konulduktan sonraki ilk 10 yıl kritik önem taşıyor. Çünkü genellikle hastalığın nasıl seyredeceği bu dönemde belli oluyor. Çevresel faktörlere bağlı olarak ikinci hatta üçüncü 10 yılda da hastalığın seyrinde değişiklik olasılığı olsa da yakın hekim izlemi ile hastalık aktivitesi değerlendirilerek gerektiğinde ilaç değişiklikleri yapılabiliyor.

MS’in farklı tipleri var!

MS hastalığının ataklar ve düzelmelerle seyredeni en sık görülen çeşidini oluşturuyor. Belirti ve bulguların 24 saatten uzun sürdüğü dönemler ‘atak dönemi’ olarak tanımlanıyor. Şikayetler kendiliğinden ya da kortizon tedavisiyle tam ya da tama yakın düzeliyor. Bu gruptaki hastalar başlangıç döneminde atak dışında hiç hastalık belirtisi olmadan yaşayabiliyor. Bu dönemde düzenli tedavi ve yakın doktor izlemi gelecekte özürlülük oluşmaması için kritik önem taşıyor. Başlangıçtan itibaren ilerleyici (progresif) seyreden hastalık tipinde ise; bulgular genellikle yürüme ya da denge bozukluğu belirtileriyle başlıyor ve giderek artan özürlülük oluşuyor.

Sinsice de gelişebiliyor, bir anda da ortaya çıkabiliyor!

Hastaların yüzde 85’inin ataklarla seyreden grupta yer aldığını belirten Prof. Dr. Ayşe Sağduyu Kocaman “Örneğin; optik nevritle başlayan tipinde; gün içinde gözünüzde bir ağrı ve görme kaybı başlar. Başka belirtiler de eşlik edebilir. Yavaş yavaş ortaya çıkan belirtilerle başlayan, başlangıçtan itibaren ilerleyici form olguların yüzde 10-15’ini oluşturmakta ve genellikle 40 yaşından sonra başlamaktadır. MS, hastaların üçte ikisinde 20-40 yaş arasında ortaya çıkarken, üçte birinde 40 yaş üstünde ya da 20 yaş altında başlamaktadır. 55 yaşın üzerinde ise risk belirgin olarak azalmaktadır.”

Kas kaybına uğramadan incelmenin ipuçları!

Kas kaybına uğramadan incelmenin ipuçları!

Fazla kilolarından kurtulmaya çalışanların çok sık başına gelir; yağdan değil kaslardan vermek! Zira kilo vermek için yapılan kalori kısıtlı diyetler yeterli protein içermiyorsa azaltılan enerji kaslardan karşılanıyor ki bu da kas kaybına yol açıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Sağlıklı kilo verme hızı ayda 3-6 kg. arasında değişir. Kilo verme hedefini çok yüksek tutarak dengesiz ve çok kısıtlı beslenmek kas kaybına neden olur; bu da metabolizma hızının yavaşlamasına, vücut direncinin ve performansının azalmasına, yorgunluk ve halsizlik gibi şikayetlere, yaşam kalitesinin düşmesine yol açar.  Üstelik ‘yo-yo sendromu’ da kaçınılmazdır yani hızlı verilen kilolar hızla geri alınır. Bu nedenle doğru ve kalıcı kilo kaybı için mutlaka egzersizle desteklenen, kişiye özgü planlanmış beslenme programı uygulanması gerekir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı yağdan kilo vermenin 6 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Doğru beslenin

Her bireyin farklı metabolik yapıları ve yaşam şekli olduğundan öncelikle kişiye uygun ve sürdürülebilir beslenme şeklinin bulunması sağlıklı kilo kaybında kritik önem taşıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Sağlıklı kilo kaybının hedefi yeterli protein tüketerek kas kütlesini koruyup yağdan vermektir. Yağ kaybı alınan kalorinin harcanan kaloriden daha olduğu dengeli diyetlerle mümkündür. Günlük alınan gıdaların porsiyon kontrolünü yapmak, açlık tokluk sinyallerine dikkat etmek, yemek seçimlerini daha sağlıklı gıdalardan yapmak önemlidir” diyor.

İyi karbonhidrat tüketin

Vücut yağ oranı yanlış karbonhidrat tüketimiyle artıyor. Fazla tüketilen şeker, şekerli içecekler, pasta, kek, bisküvi gibi hızlı kana geçip insülin salgısını hızlı artıran gıdalar, harcanandan fazla kalori alımı ve hareketsiz (sedanter) yaşam vücutta yağ oranını artırıyor. Yağ kaybının sağlanması için beslenmeden tamamen karbonhidratları çıkarmanın doğru olmadığını belirten Dyt. Fatma Turanlı şöyle konuşuyor: “İyi karbonhidratlar olarak sayılabilecek yulaf, bulgur, kinoa, karabuğday, çavdar ekmeği gibi gıdalar hem içerdikleri lif, vitamin ve mineraller açısından hem de tokluk hissini artırdıkları için diyet programlarında düşük porsiyonlarda yer almalıdır. Şeker ve şekerli içecek ve yiyeceklerden uzak durulmalıdır.”

Düzenli egzersiz yapın

Zayıflama sürecinde uygulanan diyetin mutlaka egzersizle desteklenmesi gerekiyor. Düzenli egzersiz kaybedilen kilonun daha çok yağdan verilmesine yardımcı olurken, insülin duyarlılığı ve metabolizma üzerinde olumlu etkiler sağlıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Kardiyo egzersizler yağ yakımı açısından önerilir, uygun ağırlık veya direnç egzersizleri de kas kütlesini artırmak için önemlidir. Günlük adım sayısının 5000 adım altında olmamasına, haftada 3 gün 45-50 dak. yürüyüş yapılmasına dikkat edilmelidir. Yapılacak egzersiz programları kişiye uygun olacak şekilde uzmanı tarafından planlanmalıdır. Yanlış yapılan egzersizler sorunlara, sakatlanmalara yol açabilir” diyor.

Bu besinlere sofranızda yer verin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, kilo vermek için mucize yaratan gıda veya içecek olmadığını, bazı besinlerin ise kilo vermeye yardımcı olabileceğini belirterek bu besinleri şöyle açıklıyor: “Yeşil çayda kateşinler, kafein, acı biberde kapsaisin, ananasta bromelin gibi bileşikler metabolizma hızını artırır. Tarçın krom içeriği ile insülin etkinliğini artırmaya yardımcı olur, tatlı yeme isteğini azaltır. Brokoli, kereviz, lahana gibi posa ve mineral vitamin içeriği yüksek sebzeler tokluk hissini artırmaları ve bağırsak çalışmasına yardımcı olmaları dolayısıyla günlük beslenme programına ilave edilmelidir.”

pausejournal

Yeterli ve düzenli uyuyun

Yetersiz uyku büyüme hormonu salınımını olumsuz etkilerken bu da protein sentezini ve dolayısıyla kas yapısını bozabiliyor. Vücudun günde 7-8 saat uykuya ihtiyacı olduğunu belirten Turanlı şöyle konuşuyor: “Yetersiz düzeyde uyku kortizol seviyesinde artışa neden olabilir. Yapılan bilimsel çalışmalarda; kortizol düzeyi yüksekliği obezite, insülin direnci ve vücut yağ oranı artışıyla ilişkilendirilmiştir. Kaliteli uyku mutluluk ve dinlenmiş bir vücutla güne daha enerjik başlanmasını sağladığından bu da egzersiz yapma performansını artırır, iştahın kontrol altına alınmasını kolaylaştırır.”

Mutlaka günde 10 bardak su için

Vücudumuzun en temel ihtiyacı olan suyun özellikle kış aylarında yeterince tüketilmediğini, kahve ve çay gibi içeceklerin ise kesinlikle suyun yerine geçmediğini vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Metabolizmanın düzenli çalışması, elektrolit dengesi, vücuttan toksin atılması ve kana geçen besin ögelerinin vücutta taşınması gibi önemli işlevleri olan su yeterli alınmadığında dehidratasyon denilen susuzluk meydana gelir. Dehidratasyon kişinin yorgun, performansı düşük ve stresli hissetmesine yol açar, hormonal işleyisi etkiler, dolaylı olarak da enerji harcanmasını yavaşlatır. Bu nedenle kilo vermek için 10 bardak su içilmesi temel koşuldur” diyor.

Çabuk yoruluyorsanız nedeni o hastalık olabilir!  

Çabuk yoruluyorsanız nedeni o hastalık olabilir!  

Ülkemizde yaygın görülen bir sorun olan kalp kapak hastalıkları kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların önemli bir kısmını oluşturuyor. Tüm dünyada yaklaşık 41 milyon romatizmal kapak hastası, 24 milyon dejeneratif mitral kapak hastası, 9 milyon da kireçlenmeye bağlı aort darlığı hastası bulunduğu tahmin ediliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Aleks  Değirmencioğlu, kalp kapağına bağlı oluşan hastalıkların hayatı tehdit edebilen ciddi sorunlara yol açabileceğine dikkat çekerek,Geç saptanan hastalarda kalp fonksiyonlarının bozulması sonucunda ritim bozukluğu ve kalp yetmezliği gibi önemli sorunlar gelişebilmektedir.  Erken tanı için yol yürümek, merdiven ve yokuş çıkmak gibi günlük aktivitelerde normalden çabuk yorulma, nefes darlığı veya çarpıntı hissi olan kişilerin mutlaka doktora başvurmaları gerekmektedir. Zira, erken dönemde doğru tanı ve uygun tedaviyle hastaların sağlıklı bir yaşam sürmeleri sağlanabilmektedir” diyor.  Kalp kapağı hastalıklarının bazen uzun yıllar belirti vermeden ilerleyebileceğine de işaret eden Prof. Dr. Aleks Değirmencioğlu, “Bu nedenle ekokardiyografi ile kontrol edilmediğinde sorun tespit edilemeyebilir ve tedavi için geç kalınmış olabilir. Dolayısıyla hiçbir yakınma olmasa bile her insanın genç yaşlarda en azından bir kere ve 40 yaşından sonra düzenli aralıklarla kalp kontrollerini yaptırması çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Aleks  Değirmencioğlu

Prof. Dr. Aleks  Değirmencioğlu

Çabuk yoruluyorsanız, dikkat!

Kalp kapak hastalıkları ciddiyetlerine göre; hafif, orta veya ileri derecede olmak üzere üç gruba ayrılıyor. İleri düzeydeki kapak hastalıklarının ilk semptomları eforla yorulma ve çarpıntı gibi şikayetler oluyor. Süreç ilerledikçe kapak hastalığı kalbe fazladan yük bindirerek, ilk aşamada eforla gelen ama müdahale edilmezse ilerleyerek daha sonra dinlenme halinde bile oluşan nefes darlığına yol açıyor. Ayrıca çarpıntı, göğüs ağrısı veya bayılmaya da sebep olabiliyor. Ancak bunun dışında bazen de yakınmalar başlamadan, herhangi bir sağlık problemi veya check up amaçlı hekime başvuran hastanın kalbi dinlenirken üfürüm duyulmasıyla tesadüfen de kapak hastalığı saptanabiliyor.

Ülkemizde en yaygın nedeni eklem romatizması!

Kalbimizin içinde yer alan ve kanın kalp odacıkları içinden geçerken geri kaçmasına engel olan yapılar  ‘kalp kapakları’ olarak adlandırılıyor. Kalbin sol ve sağ tarafında 4 adet kapak yer alıyor. Kapak hastalıkları; bu kapakların daralmaları, kapak yetersizliği veya her ikisinin kombinasyonu şeklinde olabiliyor. Çocukluk ve genç erişkinlik döneminde, bakteriyel boğaz enfeksiyonu sonrası ortaya çıkabilen eklem romatizması ile doğumsal olarak meydana gelen anormallikler en yaygın görülen kapak hastalığı nedenlerinden. İleri yaşlarda ise daha çok kireçlenmeye bağlı kapak hastalıkları görüldüğünü vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Aleks Değirmencioğlu, “Popülasyon yaşlandıkça kireçlenmeye bağlı kapak hastalıkları sıklığı artış göstermektedir. Ayrıca kapak yapısındaki anormallik sonucu kapakların çökmesi de yine hem genç yaşta hem de ileri yaşta yaygın görülen kapak hastalığı sebeplerindendir. Bununla birlikte romatizmal kapak hastalıkları ise geçmiş yıllara göre sosyokültürel seviye arttıkça nispeten azalma eğilimine girmiştir” diye konuşuyor.

Pause dergi

Kalbin kalıcı hasar görmesi önleniyor!

Kalp kapak hastalıkları kardiyolojik muayene ve ekokardiyografi olarak adlandırılan kalp ultrasonu ile kolaylıkla saptanabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Aleks Değirmencioğlu, ciddi sorunu olan kapak problemlerinde hastanın şikayetleri de başladıysa ya da kalpte belli bir düzeyde bozulma oluşmuş ise mutlaka müdahalede bulunulması gerektiğine işaret ederek, “Tedavideki en önemli iki hedef ise hastanın yakınmalarının giderilmesi ve kalbin geri dönüşümsüz hasar görmesinin önlenmesidir” diyor. Kapak hastalıklarında tedavinin kapağa anjiografik veya cerrahi olarak müdahale edilerek gerçekleştirildiğini belirten Prof. Dr. Aleks Değirmencioğlu, bazen kapağın tamir edilmesi mümkün olabilirken, birçok hastada ise yıpranmış olan kapağın biyolojik veya mekanik yapay bir kapak ile değiştirilmesi gerektiğini söylüyor.

Tedavi sonrası düzenli kontrol şart!

Zamanında ve uygun yapılan kapak müdahalesi sonrasında hastalar hemen hemen normal yaşamlarına devam edebiliyorlar. Prof. Dr. Aleks Değirmencioğlu, ancak tedavi sonrasında düzenli kontrollerin yapılmasının ve çok ağır egzersizlerden kaçınılmasının oldukça önem taşıdığını belirterek, “Ayrıca mekanik kapak ile tedavi edilen hastaların düzenli takip edilmesi gereken kan sulandırıcı bir ilaç kullanmaları da gerekmektedir” diyor

‘Adet sancısı normaldir’ demeyin!

‘Adet sancısı normaldir’ demeyin!

Şiddetli adet ağrısı, kronik pelvik ağrısı veya cinsel ilişki sırasında ağrı… Yaşam kalitesini oldukça düşürebilen bu sorunlar, her 10 kadından birinde rastlanan ‘endometriozis’ hastalığına işaret edebiliyor. Yaygın görülen yakınmalar olduğu için endometriozis başka hastalıklarla karıştırılabiliyor, bu nedenle tanı konulması 8-10 yıl gibi uzun bir süreyi alabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum / Jinekolojik Onkoloji Uzmanı, endometriozisin bir türü olan derin endometriozisin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürmesinin yanı sıra ciddi sağlık sorunlarına da yol açabileceğine dikkat çekerek, “Endometriozis hastalarının yüzde 10 -20’sinde görülen derin endometriozis tutulum yaptığı organlarda ciddi hasarlar oluşturabilir.  Öyle ki tedavisinde gecikildiğinde yumurtalık, rahim ve bağırsaklar gibi organların bir bölümünün ameliyatla çıkarılması gerekebilir. Bunların yanı sıra idrar borusunu tıkayarak böbrek yetmezliğine de neden olabilir. Dolayısıyla, özellikle ağrılı adet şikayetleri olağan karşılanmayıp, mutlaka hekime başvurulmalıdır” diyor.

Prof. Dr. Mete Güngör

Prof. Dr. Mete Güngör

Mesane ve bağırsaklara yerleşebiliyor

Endometriozis, rahim iç tabakası olan endometriumun normalde rahmin içinde bulunması gereken yer dışında büyümesi; derin endometriozis ise bu doku büyümesinin daha derin dokulara, rahim, yumurtalıklar, tüpler, bağırsaklar ve mesane gibi yapılara ilerlemesi olarak tanımlanıyor. Bu lezyonlar kronik pelvik ağrı, adet ağrısı, cinsel ilişki sırasında ağrı gibi semptomlar ile kendini belli ediyor. Endometriozise genellikle doğurganlık çağındaki kadınların yaklaşık yüzde 10’unda rastlanıyor, bu oran derin endometriozis vakalarını da içeriyor.

Önemli bir infertilite nedeni!

Endometriozis hastalığına sahip kadınların yüzde 30 ila 50’si doğurganlık sorunuyla karşı karşıya kalıyor. Çünkü rahmin dışına yayılmış hastalıklı dokular tüplere ve yumurtalığa zarar vererek infertilite, yani kısırlığa sebep olabiliyor. Bu nedenle endometriozis hastalığında çocuk sahibi olmak isteyen anne adaylarının hamile kalma kararlarını ertelememeleri öneriliyor.

Bu belirtileri asla ihmal etmeyin!

Tedavi edilmeyen derin endometriozisin günlük yaşamı önemli ölçüde etkilediğine dikkat çeken  Kadın Hastalıkları ve Doğum/ Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, hastalığın yol açtığı sorunları “adet dönemi sırasında artan ağrı, ağrılı ve uzun süren adet dönemleri, bel ağrısı, bacağa vuran ağrı, dışkılamada ağrı, cinsel ilişki sırasında ağrı, cinsel işlev bozuklukları ve sorunları,  bağırsaklarda tıkanıklık, idrar yolu problemleri, yumurtalık kistleri, depresyon, anksiyete ve stres” şeklinde sıralıyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi

Tedavi kişiye özgü planlanıyor

Endometrioziste tedavi planı hastanın semptomlarına, yaşına, fertilitesine, hastalığın şiddetine ve diğer bireysel faktörlere bağlı olarak kişiye özgü hazırlanıyor. Tedaviyle hastanın semptomlarını hafifletmek, komplikasyonları önlemek, gebelik şansını sağlamak ve yaşam kalitesini artırmak hedefleniyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum / Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, genellikle multidisipliner bir yaklaşım gerektiren tedavi sürecini şöyle anlatıyor: “İlaç tedavisinde ağrıyı hafifletici ilaçlar yer alırken, endometriozisin büyümesini yavaşlatan ve semptomları kontrol altına alan hormonal tedavi de tercih edilebilir. Cerrahi tedavide lezyonları çıkarmak için laparoskopi; büyük veya daha karmaşık lezyonların çıkarılması için laparotomi ya da şiddetli semptomlara sahip hastalarda veya başka tedavi seçenekleri başarısız olduğunda histerektomi, yani rahmin cerrahi olarak çıkarılması gündeme gelebilir”  Prof. Dr. Mete Güngör, ilaç ve cerrahi tedavinin yanı sıra pelvik ağrısını hafifletmek için fizik tedavi, egzersiz programları, beslenme programı ile psikolojik destek ve danışmanlığının da tedavi sürecinde etkili olduğunu belirtiyor.

Düzenli doktor kontrolü çok önemli!

Nüks etme riski bulunan endometriozis hastalığında potansiyel tekrarlamaları erken tanımak ve hızlı bir şekilde müdahale etmek için tedavi sonrasında düzenli doktor kontrolleri önem taşıyor. Tedavinin ardından hormonal tedavi almak, endometriozisin tekrarlamasını önlemeye yardımcı olabiliyor. Özellikle çıkarılamayan veya tam olarak çıkarılamayan lezyonlar durumunda hormon tedavisi önerilebiliyor. Düzenli egzersiz yapmak, sağlıklı beslenmek, stresten kaçınmak ve sigara içmemek gibi sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi, hastalığın tekrarlama riskini azaltıyor. Derin endometriozisin hayat boyu sürebileceğine işaret eden Prof. Dr. Mete Güngör, “Tekrarlama riski her durumda gelişebilir ve hiçbir tedavi yöntemi tamamen garanti etkili değildir. Bu nedenle, kadınlar endometriozisin hayat boyu süren bir hastalık olduğunu bilmeli; tedavi sonrası düzenli olarak doktorlarıyla iletişimde kalmalı ve semptomlarını izlemelidirler” uyarısında bulunuyor.

Kanser son 30 yılda yüzde 80 artış gösterdi!

Kanser son 30 yılda yüzde 80 artış gösterdi!

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, 2022 yılında dünyada 19 milyon 976 bin yeni kanser vakası görüldü. Her yıl yaklaşık 10 milyon insan kanser nedeniyle hayatını kaybediyor, bu da kanseri yaklaşık altı ölümden birinin nedeni ve küresel olarak en büyük sağlık sorunlarından biri haline getiriyor. Türkiye’de de 2022 yılında 240 bin insana kanser teşhisi konuldu ve 679 binden fazla insan kanser tanısı ile hayatına devam ediyor. Günümüzde görülme sıklığı giderek artan kanserin 2030 yılında dünyada 26 milyon insanın daha kapısını çalacağı öngörülüyor. Bu yükselişin büyük ölçüde nüfus artışı ve yaşam süresinin uzaması nedeniyle yaşanacağı belirtiliyor.  Üstelik eskiden ileri yaş hastalığı olarak bilinen kanser günümüzde genç yaş grubunu da tehdit ediyor! Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er,  son yıllarda kanserin 50 yaş altındaki kişilerde görülme oranının 1990 yılına göre yüzde 80 oranında artış gösterdiği uyarısında bulunuyor.  Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, hatalı yaşam tarzının ve çevresel risk faktörlerine erken yaşta maruz kalmanın genç erişkinlerde kanser riskini artırdığına dikkat çekerek, “Genç yaş grubunda kanserin yaygınlaşmasında en önemli etkenler ise hatalı beslenme alışkanlıkları, çağımızın önemli sorunu olan obezite, sigara kullanımı ve alkol tüketimi  gibi risk faktörleridir” diyor.

Prof. Dr. Özlem Er

Prof. Dr. Özlem Er

Son 30 yılda yüzde 80 arttı!

Günümüzde 50 yaşın üzerindeki yetişkinlerde ortaya çıkan ve geç başlangıçlı olarak ifade edilen kanserlerin görülme oranı daha yüksek olsa da, 50 yaşın altındaki yetişkinlerde ortaya çıkan erken başlangıçlı kanserlerin küresel görülme sıklığı giderek artıyor. Bir çalışmada bilim insanları; 204 ülke ve bölgede 2019 veri tabanını temel alarak, 50 yaş altındaki kişilerde teşhis edilmiş olan 29 kanserin küresel yükünü araştırdı. 14-49 yaşları arasında teşhis edilen kanser vakaları erken başlangıçlı kanserler olarak kabul edildi. Yapılan araştırmada; kanserin 50 yaş altındaki kişilerde görülme oranında 1990 yılına göre yüzde 80 oranında bir artış yaşandığı tespit edildi. Araştırmada; geniz ve prostat kanserinin erken yaş grubunda en hızlı artış eğilimi gösteren kanser türleri olduğu belirlendi. Ölüm oranlarına bakıldığında ise en hızlı artış eğilimi böbrek ve yumurtalık kanserlerinde görüldü. Yine uzmanlar tarafından; 50 yaş altında görülen kanserlerin görülme sıklığının 2030 yılında yüzde 31 oranında artacağı tahmin ediliyor.

En etkili önlem düzenli tarama programları

Günümüzde pek çok kanser türünün düzenli olarak yapılan tarama programları ile erken dönemde tespit edilebilmesi ise yürekleri ferahlatıyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, kanser tarama programlarının genç yaş grubunda görülen kansere ve buna bağlı hastalık yüküne karşı en etkili önleyici tedbir olduğuna işaret ederek, “Örneğin kolon ve rahim ağzı kanseri gibi bazı kanser türleri tarama programları ile henüz kanser gelişmeden tespit edilebilmektedir. Bu nedenle tarama programlarını düzenli olarak yaptırmak yaşamsal öneme sahiptir” diyor.

Prof. Dr. Özlem Er

Kanser artık tedavi edilebilir bir hastalık

Kanser, tıp dünyasında yaşanan son gelişmeler sayesinde artık tedavi edilebilir hastalıklar arasında yer alıyor. Öyle ki pek çok kanser türü günümüzde kronik hastalık olarak değerlendiriliyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, son yıllarda ‘hassas onkoloji’ yaklaşımının kanseri yenmek için en iyi yeni silahlardan biri olduğuna dikkat çekerek, “Hassas onkoloji, her bir hastada kanserin genetik yapısının ve moleküler özelliklerinin incelenmesini içerir. Bu yaklaşım kanserin büyümesine ve yayılmasına neden olabilecek hücrelerdeki değişiklikleri tanımlar. Daha sonra bu bilgiler ışığında hastaya en uygun olan kişiselleştirilmiş tedaviler belirlenmektedir” diyor.

Hedefe yönelik tedavi ile başarılı sonuçlar

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, meme, bağırsak ve böbrek kanserleri başta olmak üzere günümüzde birçok kanser türünde hedefe yönelik tedavilerden oldukça başarılı sonuçlar alındığına işaret ederek, “İmmünoterapi onkolojik tedavilerde son birkaç yılda ön plana çıkan yöntemlerden. İmmünoterapi tedavisinde amaç hastanın kendi savunma sistemlerinin yeniden aktive olmasını, böylece hastalıkla mücadele etmesini sağlamaktır. Bu yöntem günümüzde standart tedavi yaklaşımı olarak yerini almıştır” diyor.  Prof. Dr. Özlem Er, kemoterapi ilaçlarının da günümüzde sayılarının arttığını ve daha az yan etki yapması için uygun destek tedavilerin geliştirildiğini söylüyor.

Kanserden korunmak için 7 önlem!

Yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan düzenlemeler ile kanserin gelişme riski düşürülebiliyor. Prof. Dr. Özlem Er, kanserden korunmak için almanız gereken en önemli önlemleri şöyle özetliyor:

  • Sigara ve alkolden uzak durun
  • Sebze ve meyve tüketin
  • Düzenli egzersiz yapın
  • İdeal kilonuzu koruyun
  • İşlenmiş yiyeceklerden kaçının
  • Gazlı içecekler tüketmeyin
  • Güneşe maruziyeti günde 15 dakika ile sınırlayın

 Hiçbir yakınmanız olmasa bile 40 yaşından sonra mutlaka…

 Hiçbir yakınmanız olmasa bile 40 yaşından sonra mutlaka…

Göz sinirinde incelme ve kalıcı görme alanı kaybıyla karakterize bir göz hastalığı olan glokom dünyada 70 milyon kişiyi etkiliyor. Ülkemizde 550 bin kişide glokom tespit edilmiş olsa da  hasta sayısının bu rakamın 4 katı olduğu düşünülüyor. Kalıcı görme kaybının en sık görülen nedenlerinden biri olan ve her yaşta oluşabilen glokom genellikle 40 yaşın üstündeki kişileri tehdit ediyor.   Pek çok hastalıkta olduğu gibi glokomda da erken tanı çok önemli. Zira göz hekimine düzenli gidilmediği takdirde tanı gecikebiliyor, bunun sonucunda görme alanında ve görmede geri dönüşü olmayan kayıplar gelişiyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Coşar, erken tanı konulduğunda ise glokomun kontrol altına alınabildiğine dikkat çekerek, “Bu sayede görme alanını ve görmeyi korumak mümkün olmaktadır. Erken tanı için herkesin, özellikle de riskin artmış olduğu 40 yaş üstündeki kişilerin yılda bir kez göz muayenelerini ihmal etmemeleri gerekmektedir” diyor.

Prof. Dr. Banu Coşa

Prof. Dr. Banu Coşar

Kardeşlerde risk 4 kat artıyor!

Toplumda ortalama göz içi basıncı 16 mm Hg oluyor ve  11-21 mmHg aralığı normal sayılıyor. Glokomun ‘normal tansiyonlu glokom’ adı verilen ve göz içi basıncının normal seyrettiği tipi olsa da, bu hastalık genellikle yüksek göz içi basıncıyla birlikte görülüyor.  En yaygın tipi olan primer açık açılı glokomda göz içindeki sıvıyı göz dışına atan kanallarda tıkanma oluyor, sıvı göz içinde birikiyor ve bunun sonucunda göz içi basıncı artıyor. Bu basınç artışı da göz sinirinde tahribata yol açıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Coşar, glokomda en yaygın görülen primer açık açılı glokom için risk faktörlerini ‘yaşlanma, doğum kontrol hapı kullanımı, diyabet, yüksek tansiyon, kalp-damar ve migren gibi hastalıklar’ olarak sıralıyor. Bunların yanı sıra  aile hikayesinin de önemli bir risk faktörü olduğunu belirten Prof. Dr. Banu Coşar, “Risk çocuklarda 2 kat artarken, kardeşlerde ise daha da yükselerek 4 kat  olmaktadır” diyor.

Yan taraflarınızda bulunan eşyalara çarpıyorsanız, dikkat!

Primer açık açılı glokomda eğer hasar ilerlemediyse, başlangıçta görsel belirtiler olmuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Coşar, “Bu nedenle hastalar göz doktoruna başvurmadıkları sürece glokomları olduğunu anlamazlar”  uyarısında bulunarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Glokoma ‘sinsi bir hastalık’ denmesinin nedeni budur. Hastalık ancak çok ilerlediğinde geri dönüşsüz görme alanı kaybı ve görme kaybı gelişebilmektedir. Glokom ilerlediğinde görme alanı yanlardan daralmaya başlamaktadır. Glokomu olanlar yanlarındaki eşyaları görmeyip, çarpabilirler. Bu durum araba kullanırken de güvenliği tehdit edebilir. Glokomun son evrelerinde ise tam körlük gelişebilmektedir”sağlık

Görme kaybının ilerlemesi önlenebiliyor!

Glokomun teşhis edilmesinde görüntüleme yöntemleri büyük önem taşıyor. Bilgisayarlı görme alanı, pakimetri, stereo disk fotoğrafı, konfokal tarayıcı lazer oftalmoskop ile optik koherans tomografi (OCT)  glokomun tespit edilmesinde  başvurulan yöntemleri oluşturuyor. Yapılan çalışmalar, dünyada 6.5 milyon kişinin glokom nedeniyle kalıcı görme kaybı yaşadığını ortaya koyuyor. Oysa erken tanı ve tedavi sayesinde görme sinirinde gelişecek olan hasar durdurulabiliyor, böylece görme kaybının ilerlemesi önlenebiliyor. Tedavide göz tansiyonunun ilk seviyesinden yüzde 25 oranında düşürülmesi hedefleniyor. Ancak her göz için hedeflenen göz içi basıncı; tedavi öncesindeki basınç değeri, göz sinirinde oluşan hasarın şiddeti, hasarın ilerleme riski ve hastanın yaşı gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak saptanıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Coşar, glokomun göz damlaları, lazer ve ameliyat ile tedavi edildiğini belirterek, “Genellikle ilk aşamada başvurulan göz içi damlaları sıklıkla etkili olabilmektedir. Glokom damlaları 5 temel gruptan oluşurken, pek çok kombine ilaçlardan da faydalanılmaktadır” diyor.

Tedaviden başarılı sonuçlar elde ediliyor

İlaç tedavisinden cevap alınamayan veya ilaçlara karşı alerji gelişmesi gibi durumlarda göz içi basıncını düşürmek için lazer veya ameliyat yöntemlerine başvuruluyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Coşar, oldukça başarılı sonuçlar alınan bir lazer yöntemi olan SLT (selektif laser trabeküloplasti) tedavisinin son yıllarda yaygın olarak kullanıldığını ifade ederek, “Glokomda bir diğer lazer tedavisi olan siklofotokoagülasyon’un ise TCP (transskleral diot siklofotokoagülasyon) ve ECP (endoskopik diod siklofotokoagülasyon) tipleri mevcut. ECP genellikle katarak cerrahisi ile birlikte kullanılırken, TCP yöntemine ise diğer yöntemlere cevap vermeyen hastalarda son çare olarak başvurulmaktadır”  diyor. Prof. Dr. Banu Coşar, yine etkin sonuçlar sağlanan cerrahi tedavi yöntemlerinde başta trabekülektomi olmak üzere derin sklerektomi ve viskokanalostomi gibi tekniklerden faydalandıklarını vurguluyor.                          

 

Epilepsi nöbetinde ilk müdahalelere dikkat!

Epilepsi nöbetinde ilk müdahalelere dikkat!

Tokat atmak, hastanın üzerine su dökmek, soğan ve sarımsak koklatmak, ağzına kaşık ve parmak sokarak çenesini açmaya çalışmak! Bu ve benzeri yanlışlar; halk arasında ‘sara hastalığı’ olarak bilinen epilepside, çevredekilerin nöbet geçiren hastaya iyi niyetle yaptığı ancak fayda yerine zarar veren davranışlardan sadece birkaçını oluşturuyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Erkan Acar hastanın hayatını kaybetmesine bile yol açabilecek bu tür davranışların, epilepsi hastalığına yönelik toplumsal farkındalığın az oluşundan kaynaklandığını belirterek “Kişiler ansızın kaskatı kesilerek kendini yere atan, çenesi kilitlenen ve ağzından tükürükler gelerek boğulacağı düşüncesine yol açan bir hastayı karşısında gördüklerinde paniğe kapılarak ne yapacaklarını şaşırabiliyor ve ellerinden gelen faydayı sağlamaya çalışıyorlar. Ancak yanlış yapılan uygulamalar hastanın ya ciddi şekilde yaralanmasına ya da hayati kaybına neden olabiliyor” diyor. Ülkemizde en sık görülen nörolojik hastalıklardan biri olan epilepside toplumsal farkındalığın az oluşunun, bu hastaların ‘akıl hastası’ olarak bile görülmesine yol açabildiğini kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Erkan Acar “Epilepsi ne bir akıl hastalığıdır ne de bulaşıcıdır ancak özellikle gelişmemiş toplumlarda bu hastaların doğru tanı almaması ve tedavi edilmemesi onları toplum dışına iterek normal hayatın akışına uyum sağlamalarına engel olmaktadır” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Erkan Acar, epilepsi nöbetinde doğru sanılan 5 yanlış müdahaleyi ve doğrularını anlattı,  önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Öğretim Üyesi Erkan Acar

Dr. Erkan Acar

  • Tokat atmak: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Özellikle sokakta sıklıkla karşılaşılan ve yanlış bilinen bu ilk müdahalenin hastalara herhangi bir faydası olmamakla beraber, travmalara sebep olabilmektedir. Hastalara yapılacak en doğru müdahale, onları yatırıp yan çevirerek beklemektir. Böylece tükürük ve salyası kendiliğinden aşağı doğru akarken, ortaya çıkabilecek solunum yolu sıkıntıları (tükürük kaçması, dilin solunum yolunu tıkaması vs) engellenebilir.

Üzerine su dökmek: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hasta yakınları ve çevredeki müdahale etmeye çalışanların sıklıkla başvurduğu bu yöntem hiçbir şekilde fayda sağlamamaktadır. Hatta hastaların bazen ağızlarına veya burunlarına su kaçmasına sebep olarak solunumlarının bozulmasına yol açabilmektedir. Hastanın üzerine su dökmekten kaçınarak boğazını saran bir giysisi varsa gevşetebilir, sakin ve yatıştırıcı şekilde davranarak başını yere çarpmamasına yardımcı olabilirsiniz.

  • Hastaları yerinden kaldırmak: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Epilepsi nöbeti esnasında sıklıkla yapılan hatalardan biri de hastaları yerinden kaldırmaya çalışmaktır. Bu esnada hastayı bir yerden bir yere taşımaya çalışmak, yaygın kasılmalar sebebiyle hastaların düşerek kafa travması gibi ciddi problemlerle karşılaşmalarına yol açabilmektedir. Bu nedenle hasta tehlikeli bir bölgede (trafik alanı, yol kenarı, düşebileceği bir yer) değilse en doğru müdahale hastayı yan çevirerek atağın geçmesini beklemektir.

  • Sarımsak/soğan koklatmak: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Epilepsi nöbeti esnasında yaygın bir inanış olan sarımsak/soğan koklatmanın hiçbir bir faydası olmamaktadır. Etraftan gelecek herhangi bir koku, nöbetin sonlanmasına katkısı bulunmadığı gibi aksine hastanın solunum yolunu kapatması durumunda nefes almasını engelleyerek hayati riske yol açabilir. Bu nedenle soğan ve sarımsak koklatmaktan kaçınmak gerekir.

  • Ağızlarına çatal/kaşık/parmak sokmak: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Dr. Öğretim Üyesi Erkan Acar “Epilepsi ataklarında sıklıkla görülen tüm vücutta kasılma hali sonrası oluşan çenede kilitlenme nedeniyle hastaların ağzı bir süre açılmamaktadır. Bu esnada çatal/kaşık kullanarak hastaların çenesini açmaya çalışmak tam tersine dişlerin kırılmasına, dudak/dil yaralanmalarına sebep olmaktadır. Hastaların ağızlarına parmaklarını sokmaya çalışan hasta yakınları ise şiddetli çene kasılmaları nedeniyle kendileri zarar görebilmektedir. Bu esnada yapılacak tek şey hastaları yan çevirip kasılmanın sonlanmasını beklemektir. Kasılma çoğunlukla birkaç dakika içinde bitecek ve hastanın çene kasılması da sona erecektir” diyor.