Yazılar

Rahim Ağzı kanseri hakkında doğru bilinen yanlışlar

Rahim Ağzı kanseri hakkında doğru bilinen yanlışlar

Dünyada kadınlar arasında en sık görülen 4. kanser türü olan rahim ağzı (serviks) kanseri son yıllarda hızla yaygınlaşıyor. Oysa dünyada her yıl 500 bini aşkın kadının karşılaştığı ve yarısının hayatını kaybettiği rahim ağzı kanserinden aşı ile büyük ölçüde korunmak mümkün! Rahim ağzı kanserinde HPV aşısı ve erken tanı hayati önem taşıdığından, tüm dünyada farkındalık oluşturabilmek için toplumun dikkati her yıl Ocak ayında rahim ağzı kanserine çekiliyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, rahim ağzı kanserinin en önemli nedeninin; cinsel yolla bulaşan İnsan Papilloma Virüsü (HPV) olduğunu belirterek “Kanser olgularının yüzde 99’unda HPV varlığı gösterilmiştir. Ayrıca erken yaşta cinsel aktivitenin başlaması ve çok sayıda cinsel partner, doğum kontrol haplarının kullanımı da bu kansere yol açabiliyor. Rahimağzı kanseri önlenebilir bir kanserdir. Genellikle belirti vermez ve rutin taramalar sırasında tanısı konur. Buna karşın bazı belirtilere karşı çok dikkatli olmalı ve bu şikayetler varsa pandemi de olsa mutlaka hekime başvurulmalıdır” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, rahim ağzı kanseri hakkında toplumda doğru bilinen 10 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Rahim ağzı kanseri menopoz sonrası görülür: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Rahim ağzı kanserinin nedeni HPV enfeksiyonudur ve HPV enfeksiyonunun en sık görüldüğü yaş grubu 24’tür. Rahim ağzı kanseri HPV enfeksiyonu olduktan sonra 10-20 yıl içinde oluşabildiğine göre aslında genç yaşlarda da sıklıkla görülebilir. Rahim ağzı kanserinin görülmesinin menopoz ile bir bağlantısı yoktur.

Rahim ağzı kanseri hiç belirti vermez: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör “Rahim ağzı kanseri sinsice seyredip ileri aşamaya kadar belirti vermeden ilerleyebilse de; bazı belirtilere karşı çok dikkatli olmak gerekiyor. Özellikle; ilişki sonrası kanama, ara kanama, kötü kokulu kanlı akıntı ve kasık ağrısı gibi şikayetler rahim ağzı kanserine işaret edebildiğinden, özellikle içerisinde bulunduğumuz pandemi sürecinde hastaneye gitmeye çekinmemek, mutlaka hekime başvurmak gerekiyor.” diyor.

HPV vücuda girdikten sonra bir daha temizlenmez: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Vücudumuzun bağışıklık sistemi HPV vücuda girdikten sonraki 2 yıl içinde virüsü yüzde 90 vücudumuzdan temizler. Vücuttan temizlendikten sonra hayatın değişik zamanlarında tekrar aynı veya farklı tiplerle enfekte olunabilir. Ancak her HPV virüsü kansere yol açmaz. Genital bölgede 40 civarında HPV tipi enfeksiyon yapar. Bunların sadece 15’i kansere neden olan yüksek riskli HPV tipleridir. Özellikle Tip 16 ve Tip 18 rahim ağzı kanserinin yüzde 70’inden sorumludur. Diğer 13 yüksek riskli tip ise geri kalan kanserlerden sorumludur. Yüksek riskli olmayan tipler kansere neden olmaz ve bir kısmı sadece kanser öncülü lezyonlara bir kısmı da sadece siğillere yol açarlar. Siğiller kansere dönüşmez.

Smear testini sık sık yaptırırsam kanserden daha iyi korunurum: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Smear testleri 21 yaşından itibaren başlar ve 70 yaşına kadar 3 yılda bir yapılır. 30 yaşından sonra HPV testi, smear testine eklenerek (Co-test) veya tek başına 5 yılda bir yapılır. Sonuçların anormal gelmesi veya riskli durumlarda bu süreler kısalabilir. Riskli bir durum olmadığında daha sık smear testlerinin yapılması tanı koyma şansını artırmadığı gibi yanılma ihtimali yüzünden gereksiz endişeye yolaçar ve gereksiz biyopsi işlemleri yapılmasına neden olur.

HPV enfeksiyonu geçirdiğim için artık aşı yaptırmam işe yaramaz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: HPV virüsü alındıktan sonra bağışıklık sistemi tarafında 2 yıl içinde büyük oranda temizlenir. Temizlendikten sonra tekrar HPV alabiliriz. Bu nedenle aşı, HPV enfeksiyonu geçirmiş olsun olmasın 45 yaşına kadar herkese yapılabilir. Aşı; mevcut HPV enfeksiyonunu tedavi etmez, korunmak için yapılır. HPV aşıları 3 doz halinde toplam 6 ay içinde yapılır. Bu 3 doz yapıldıktan sonra bir daha tekrarlanmasına gerek yoktur. Aşılar içinde bulunan HPV tiplerine karşı ömür boyu koruma sağlarlar. Aşılar 9-45 yaş arası hem kadınlara hem de erkeklere yapılabilir.

HPV enfeksiyonu olması rahim ağzı kanseri olacağım anlamına gelir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: HPV varlığı kanser olacağınız veya olduğunuz anlamına gelmez. HPV enfeksiyonu başladıktan sonra yüzde 90 iki yıl içinde bağışıklık sistemi sayesinde vücudunuzdan temizlenir. Kalan yüzde 10’luk bölümü vücudumuzda kalmaya devam eder. HPV virüsü vücudumuzda kalmaya devam ettiği sürece hiç hastalık yapmayabilir. Ancak bunların bir kısmı kanser öncesi lezyonları yapar ve yaklaşık 15-20 yıl içinde rahim ağzı kanserine dönüşebilir. Bu süreçte tarama programları sayesinde tespit edilip kanser olmadan tedavi edilebilir.

Rahim ağzı kanseri genetik olarak aileden gelir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Rahim ağzı kanserinin nedeni cinsel yolla bulaşan HPV virüsüdür. Ancak bu virüsü alan herkes kanser olmaz. Ailesel bir geçişi yoktur. Ailesinde rahim ağzı kanseri olanlar fazladan bir risk altında değildir.

Rahim ağzı kanseri az rastlanan bir kanserdir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Rahim ağzı kanseri dünyada kadınlar arasında en sık görülen 4. kanserdir. Her yıl bu kanserden bütün dünyada 500 binden fazla yeni vaka ve 300 binden fazla ölüm görülmektedir. Ancak bunların büyük bir kısmı gelişmemiş ülkelerde, kanser tarama programlarının iyi uygulanmadığı ülkelerde görülür. Ülkemizde rahim ağzı kanseri giderek daha fazla kadında görülmektedir.

 HPV testi veya smear testinin bozuk gelmesi durumunda rahim alınmalıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: HPV testinin pozitif gelmesi ve smear testinin bozuk gelmesi rahim ağzında bir anormallik veya kanser olduğu anlamına gelmez. Bir anormallik olup olmadığı biyopsi yapıldıktan sonra anlaşılır. Rahimin alınması HPV enfeksiyonunu ortadan kaldırmaz. Rahim alınmasının sadece şiddetli kanser öncesi aşamalarda veya kanser tanısı alınırsa yeri vardır.

Tek cinsel partneri olan veya evli olan kadınlarda HPV enfeksiyonu ve rahim ağzı kanseri görülmez: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Rahim ağzı kanserinin nedeni HPV virüsüdür. Bu enfeksiyon sadece bir kişiyle ve bir kere cinsel ilişki olsa da bulaşabilir. Bu enfeksiyonu almak için çok sayıda partnere sahip olmak gerekmez. Ancak çok sayıda partner sadece HPV enfeksiyonu bulaşma ihtimalini artırır. Dolayısıyla cinsel ilişkisi olan her kadında HPV enfeksiyonu ve rahim ağzı kanseri görülebilir. HPV virüsünün kimden ve ne zaman alındığının bilinmesi mümkün değildir. Bazen virüs uzun yıllar hücrelerin içinde sessizce durur ve HPV testi yapılmadıktan sonra varlığı bilinmez.

Diyabet kalıcı görme kaybına neden olabilir

Diyabet kalıcı görme kaybına neden olabilir

Diyabet tüm dünyada ve ülkemizde sıklığı katlanarak artan bir sağlık sorunu. Öyle ki günümüzde her 11 kişiden 1’nin diyabet hastası olduğu belirtiliyor. 2013 yılında dünyada diyabetli hasta sayısı 382 milyon iken bu sayının 2035 yılında 592 milyona ulaşacağı belirtiliyor ki bu da yüzde 55’lik bir artışı gösteriyor. Tüm dokular ile organları tahrip edebilen ve başta kalp damar hastalıkları olmak üzere pek çok hastalığa yol açabilen diyabet gözleri de tehdit ediyor! Diyabetin gözlerde oluşturduğu hasarlardan en önemlisi olan diyabetik retinopati tedavi edilmezse; ciddi görme kaybına, hatta körlüğe kadar gidebiliyor. Gözlerde önemli bir sorun oluşturuncaya dek belirti vermeyen diyabetik retinopati, diyabet süresi 15 yıla ulaşan diyabetlilerin yüzde 10’unda ciddi görme kaybı, yüzde 2’sinde de körlüğe neden oluyor. Diyabetin iyi kontrol altında olmaması ve tedaviye uyulmaması bu riski çok artırırken, süreyi de öne çekiyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nur Acar Göçgil, diyabetik retinopatide erken teşhis ve tedavinin önemine dikkat çekerek, “Diyabetik retinopatinin erken dönemde tespit edilmesi, gerekli tedavinin erken ve zamanında uygulanmasına olanak sağlıyor. Böylece diyabet hastasında kalıcı görme kaybı önleniyor veya azalıyor. İleri evre retinopatisi olan hastalar bile uygun tedaviyi zamanında alabilirlerse görme yetenekleri yüzde 95 korunabiliyor. Bu nedenle yıllık düzenli göz muayenesi asla ihmal edilmemeli” diyor.

En sık görülen körlük nedeni

Diyabetik retinopati; diyabet hastalığına bağlı olarak gelişen ve gözün ‘retina’ denilen sinir hücrelerinden oluşan ağ dokusunda hasarlanma ve görme kaybına neden olan bir göz hastalığı olarak tanımlanıyor. Göz küresinin içine giren ışık milyonlarca sinir hücresinden oluşan retina tarafından algılanıyor; görme siniriyle beyindeki görme merkezine iletiliyor. İyi çalışabilmeleri için tıpkı beyin gibi retina hücrelerinin de iyi beslenmeleri, oksijenlenmeleri, dolayısıyla kan dolaşımı çok önem taşıyor. Zaman içinde retinayı besleyen ince kılcal damarların dolaşımının bozulmasıyla, sinir hücrelerinin de işlevleri azalıyor. Bu tablo görmenin azalması ve körlüğe kadar gidebilen görme kaybıyla sonuçlanıyor. Gelişmiş ülkelerde görme kaybının en sık nedeni olan diyabetik retinopati 20-64 yaş aralığındaki aktif ve üretken yaş grubunda da en sık görülen körlük sebebini oluşturuyor.

Belirti vermeden sinsice ilerliyor

“Diyabetik retinopati sinsi bir hastalıktır” uyarısında bulunan Prof. Dr. Nur Acar Göçgil, sözlerine şöyle devam ediyor: “Retinopati retinanın net görme merkezi olan sarı noktayı (maküla) etkilemediği sürece merkezin görme yeteneği bozulmuyor ve hasta hiçbir şey fark etmiyor. Retinada kanamalar başlasa da belirti vermiyor, hastanın görmesi azalmıyor. Bu kanamalar sadece damlayla kişinin gözbebeği büyütüldükten sonra, bir göz doktoru tarafından yapılan detaylı muayene sonucu yakalanabiliyor” Prof. Dr. Nur Acar Göçgil diyabetik retinopatinin ancak merkez retinadaki sarı noktayı etkilediğinde görmede azalma, bulanık görme, düz çizgileri eğri ve kırık görme ile renkleri soluk görme sorunlarının geliştiğini söylüyor. 

Her yıl retina muayenesi şart!
Diyabetik retinopatiyi önlemenin ve aslında geciktirmenin en önemli yolu; hastanın ilaç tedavisine, diyetine ve egzersizlerine düzenli olarak devam ederek kan şekerinin kontrol altında olmasını sağlaması. İkinci önemli kural ise düzenli göz muayenesini ihmal etmemesi. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nur Acar Göçgil zamanında yapılan retina taramaları ve doğru tedaviyle yeni retinopati gelişiminin yüzde 90 oranında önlenebildiğini belirterek, “Tip 2 diyabet tanısı konan her hasta mutlaka retina muayenesi olmalı ve bu taramalar en az yılda bir devam etmeli. Çok daha nadir görülen Tip I diyabette retina taramasına 5 yıl sonra başlanması ve en az yılda bir devam etmesi öneriliyor. Retinopatinin derecesine göre retina uzmanı takip süresini kişiye özel belirliyor” diyor.
Bu yöntemlerle ‘görme kaybı’ önlenebiliyor
Diyabetik retinopatinin tedavisinde; argon lazer fotokoagülasyon tedavisi, göz içi ilaç enjeksiyonları ve vitrektomi yöntemlerine başvuruluyor. “Tüm bu tedavi yöntemleriyle hedefimiz retinadaki kanamaların çekilmesi, kanayacak olan yeni gelişmiş damarların kaybolması, özellikle görme için en önemli merkez retinanın (makülanın) sağlıklı kalması. Bu sayede görmenin korunması, kaybın önlenmesidir” diyen Prof. Dr. Nur Acar Göçgil, şöyle devam ediyor: “Tedaviler zamanında ve doğru şekilde uygulandığında, hasta diyabet kontrolünü düzenli yaptırdığında retina stabil hale geliyor. Böylelikle hastanın görme yeteneği korunuyor ve artıyor”
Prof. Dr. Nur Acar Göçgil diyabetik retinopati tedavisinde başvurulan yöntemleri şöyle anlatıyor:
Argon lazer fotokoagülasyon tedavisi: Yeni gelişmiş, anormal ve kanayan damarları veya merkeze yakın sızdıran küçük damar genişlemelerini durdurmak amacıyla uygulanıyor. Lazer ışınını retina üzerine odaklayan bir mercek kullanılıyor; işlem ağrısız oluyor ve tedavi birkaç seansta tamamlanıyor.
Göz içi ilaç enjeksiyonu: Özellikle sarı nokta bölgesinde retinanın merkezindeki ödem ve kalınlaşmaları azaltmak, görmeyi artırmak için uygulanıyor. Çok etkili olan bu uygulamanın, ilacın özelliğine göre 1-4 ay arasında tekrarı gerekiyor ve sızıntı bitene kadar devam ediyor.
Vitrektomi: Göz küresinin içini dolduran kanamaları, retinayı çekiştiren zarları temizlemek ve retinayı yatıştırmak amacıyla uygulanan bir mikrocerrahi yöntemi. Bu yöntemde işlemler göz küre boşluğunda tıpkı laporoskopik cerrahide olduğu gibi, ancak çok ince (0.4mm) mikrokanüllerle gerçekleştiriliyor.

 

Pankreasda yeni yöntemler yaşam süresini uzatıyor!

Pankreasda yeni yöntemler yaşam süresini uzatıyor!

Günümüzde en çok ölüme neden olan kanser türleri arasında 4. sırada yer alan pankreas kanseri son yıllarda hızla yaygınlaşıyor. Uzun süre hiçbir belirti vermeyip sinsice ilerlediği için  hastalık sıklıkla son evrede tespit edilirken, buna bir de toplumdaki yanlış inanışlar eklendiğinde hem erken teşhis oranı azalıyor, hem de ileri evrede tespit edilen hastalığın tedavisi zor hale geliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan tüm bu olumsuzluklara karşın pankreas kanserinin tedavisinde günümüzde çok önemli gelişmeler sağlandığını vurgulayarak “Günümüzde cerrahi teknikler, yeni kemoterapi ajanları ve radyasyon onkolojisi alanında atılan büyük adımlar sayesinde hastaların yaşam sürelerini uzatmak mümkün hale geldi. Erken teşhis ve tedavide bir multidisipliner takım yaklaşımıyla hastaların daha uzun süre yaşayabilmelerini, yüzde 40’ında 5 yıllık sağ kalımı sağlayabiliyoruz” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, pankreas kanserinde umut veren gelişmeleri, hastalıkla ilgili toplumda düzeltilmesi gereken yanlış inanışları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pankreas kanseri tedavisi olmayan bir hastalıktır! YANLIŞ 

DOĞRUSU: Toplumda pankreas kanserinin ölümcül bir hastalık olduğu ve tedavisinin olmadığı düşünülüyor. Oysa bunun kesinlikle doğru olmadığını vurgulayan Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Hastalık 3 farklı evrede yakalanabiliyor. Bunlardan biri doğrudan ameliyat edilebilir evre. Yeni verilere göre bu hastalar ameliyat edildikten ve etkin kemoterapi aldıktan sonra yüzde 50 oranında 5 yıllık sağ kalım görebiliyoruz. İkinci evre, kanserin pankreas çevresindeki damarlara yayıldığı gruptur. Eskiden bu hastaların ameliyat şansı olmadığı düşünülürdü ve bu kişilere kemoterapi dışında tedavi önerilmezdi. Son yıllarda geliştirilen ve cerrahiden önce uygulanan modern kemoterapi ve radyoterapi yöntemleri sayesinde bu hastaların büyük bir bölümü günümüzde cerrahi yapılabilecek hale geliyorlar. Böylece bu hastaların yüzde 30-40’ında 5 yıllık sağ kalım sağlayabiliyoruz. Bu sayede cerrahi olarak çıkartılabilecek tümörlerde artık uygun hastalarda tam şifa bile gerçekleşebiliyor. Ameliyat sonrasında uygulanan kemoterapi ve radyoterapi gibi yöntemler hastalığın tekrarlama riskini azaltarak, tedaviden daha başarılı sonuçlar alınmasını sağlıyor” diyor.  

İleri yaşlarda görülen bir kanser türüdür! YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas kanseri genellikle 65 yaş sonrasında görülse de, daha genç yaşlarda da ortaya çıkabiliyor. Bazı genlerde oluşan mutasyonlar ebeveynlerden çocuğa geçebiliyor.  Bazı genetik mutasyonları taşıyan kişilerde pankreas kanserinin görülme yaşı 30-40’lı yaşlara kadar düşebiliyor. Bunların yanı sıra genetik kronik pankreatit hastalığı olan kişilerde de bu hastalık yine genç yaşlarda gelişebiliyor.

İleri yaşlarda görülen bir kanser türüdür! YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas kanseri genellikle 65 yaş sonrasında görülse de, daha genç yaşlarda da ortaya çıkabiliyor. Bazı genlerde oluşan mutasyonlar ebeveynlerden çocuğa geçebiliyor.  Bazı genetik mutasyonları taşıyan kişilerde pankreas kanserinin görülme yaşı 30-40’lı yaşlara kadar düşebiliyor. Bunların yanı sıra genetik kronik pankreatit hastalığı olan kişilerde de bu hastalık yine genç yaşlarda gelişebiliyor.

Mutlaka şiddetli ağrıya neden olur! YANLIŞ

DOĞRUSU: Pankreas kanserinin şiddetli ağrıya neden olduğu düşünülüyor. Oysa her 2 hastadan birinde hastalık ağrı şikayetine yol açmıyor. Ağrı çoğunlukla tümörün çevresindeki sinirlere baskı yaparak zedelediği durumlarda gelişiyor.

Çok hızlı ilerleyen bir hastalık! YANLIŞ

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, pankreas kanseri uzun süre hiçbir belirti oluşturmadan ilerleyebilen sinsi bir hastalık. Dolayısıyla her 2 hastadan birinde, kanser hücreleri başka bir organa sıçradığında, genellikle başka bir hastalığa yönelik yapılan tetkiklerde tesadüfen tespit ediliyor. Pankreas kanseri safra yollarına baskı yapıp sarılığa veya sinirlere basıp ağrıya yol açmazsa hastalar ciddi bir yakınmaları olmadığı için uzun süre tümörün varlığından habersiz yaşıyorlar. Hastalık sıklıkla metastaz yaptığında, yani ileri evrede oluşturduğu yakınmalar nedeniyle yapılan tetkikler sonucunda tespit edildiği için çok hızlı ilerlediği düşünülüyor.

Şifalı bitkiler pankreas kanserinde fayda sağlar! YANLIŞ

DOĞRUSU: Civanperçemi, zerdeçal, buğday şırası, çörek otu, acı kayısı ve daha niceleri… Şifalı bitkilerin pankreas kanserinin tedavisinde etkili olduğuna dair yaygın bir düşünce olduğu için hastalar çözümü bu bitkilerde arayabiliyorlar. Oysa sanılanın aksine bu bitkilerin tedaviye hiçbir katkıları olmadığı uyarısında bulunan Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, “Şifalı olarak nitelendirilen bitkilerin bazıları hastaların bağışıklık sisteminin güçlenmesine fayda sağlayabilir. Ancak bunlara güvenerek gereken tedavileri almayan hastalarda esas tedavinin gecikmesi nedeniyle tümör ilerleyerek başka organlara sıçrayabiliyor” diyor.

Pankreas kanseri her zaman sarılık yapar! YANLIŞ

DOĞRUSU: Pankreas; baş, gövde ve kuyruk olmak üzere 3 bölümden oluşuyor. “Pankreas kanserinin belirtileri, tümörün pankreas bezindeki yerleşim yerine göre değişiklik gösteriyor” diyen Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Tümör pankreasın baş bölümünde gelişirse, büyüdüğünde safra yollarını kapatarak sarılığa neden olabiliyor. Ancak pankreasın gövdesinde ve kuyruğunda oluşan tümörler büyük boyutlara ulaşsalar bile, safra yollarıyla hiçbir bağlantıları olmadığı için sarılık yapmazlar. Bu hastalar daha çok ağrı yakınmasıyla doktora başvuruyorlar.”

Pankreas kanseri her zaman diyabete yol açar! YANLIŞ

DOĞRUSU: Ani gelişen bir diyabet, pankreas kanserinin önemli bir belirtisi olabiliyor. Dolayısıyla bu durumda zaman kaybetmeden mutlaka pankreas kanserine yönelik tetkik yapılması gerekiyor. Ancak sanılanın aksine pankreas kanseri her zaman diyabete yol açmıyor. Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, “Diyabet, pankreas kanserine bağlı olduğunda pankreasın insülini yeterince salgılayamaması sonucu ortaya çıkıyor. Pankreasın tümünün ameliyatla çıkarılmasına gerek olmayan durumlarda, zamanla pankreas gücünü yeniden kazanabiliyor. Dolayısıyla bazı hastalar diyabetik olmaktan çıkıyorlar” diyerek, şunları söylüyor: “Tüm pankreasın alınması gereken durumlarda ise insülin salgılanamadığı için diyabet gelişiyor. Ancak bu durum nadir görülüyor.”

 

Küba aşısı pankreas kanserini tedavi ediyor! YANLIŞ

DOĞRUSU: Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Toplumda bu konuda yanlış bir bilgi var. Küba aşısının kanseri, dolayısıyla pankreas kanserini de tedavi edebildiği düşünülüyor. Oysa pankreas kanserinde herhangi bir tedavi edici etkisi yok. Eğer olsaydı, bu tedavi bütün dünyaya servis edilir ve her yerde uygulanırdı” diyor.

Zeka gelişimini destekleyen 8 öneri

Zeka gelişimini destekleyen 8 öneri

Hangi anne baba çocuğunun zeki ve başarılı olmasını istemez ki? Özellikle de Covid-19 pandemisi sürecinde gerek çocuklarının evde online eğitimine kulak kesilen, derslerde bilemediği sorulara şahit olup eğitim başarısını artırma telaşına kapılan gerekse de kendileri işte olduğu için çocuklarının evde eğitimlerinin eksik kalacağından endişe eden pek çok anne baba, hem başarıyı artırmanın hem de çocuklarının zekasını geliştirmenin yollarını arıyor.  Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz, “Eğitim de dahil her şeyin eve taşınması biz ebeveynlere bazı sorumluluklar getirdi. Evdeki eğitimin bilgisayarlar üzerinde olması ve birçok ebeveynin çalışıyor olması aileleri çocuklarının eğitimlerinin eksik kalacakları konusunda endişelendiriyor. Çocukların evde eğitimleri devam ederken zekalarını geliştirecek neler yapılabilir diye düşünmeden edemiyor insan. Birçok zeka tipi vardır: Sözel zeka, matematiksel zeka, görsel zeka, bedensel zeka, müziksel zeka, sosyal zeka, kişisel zeka ve doğacı zeka. Bu zekaların birbirleri ile uyumu önemlidir. Bu yüzden bu farklı zekaları geliştirmek için bilişsel çalışmaların yanı sıra, gelişimi için çocuğa ruhsal ve fiziksel yönden de iyi koşullar sağlamalıyız” diyor. Dr. Neslihan Korkmaz, çocukların hem okul başarılarını artırmaya hem de zekalarını geliştirmeye yardımcı olacak önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Müzik dinletin ve müzik aleti çalmaya yönlendirin
Müzik çocukların kendini ifade etme yeteneklerini geliştirip, estetik, yaratıcı ve yapıcı düşünme kapasitelerini arttırıyor. Okul çağındaki çocukların okuma ve yazmayı daha kolay öğrenmesini, anlama ve düşünme becerilerini geliştiriyor. Yani akademik performansı da olumlu etkiliyor. Dr. Neslihan Korkmaz “Çocuklara müzik dinletmek beyin aktivitesini arttırıp, stresin ve sıkıntının azaltılmasını sağlıyor. Aldıkları müzik eğitimlerine paralel olarak, ritim becerileri olan öğrencilerin diğerlerine oranla günlük hayatlarında daha iyi plan yaptıkları, daha hızlı organize oldukları ve süreçleri daha iyi takip ettikleri yapılan çalışmalarda ispatlanmıştır” diyor. Yapılan araştırmalar ayrıca müzik aleti çalan çocukların büyük ve küçük kas gelişimlerinin desteklendiğini, bilişsel ve psikomotor gelişimine katkı sağladığını ortaya koyuyor.

Spor yaptırın

Egzersiz yapmak, beyin sağlığı için gerekli kimyasalları uyarıyor, dopamin ve endorfin hormonlarını salgılatarak stresi azaltıyor ve uykuya dalmayı kolaylaştırıyor. Düzenli spor; çocuğun motivasyonu artırırken, dans etmek ve yoga yapmak da hem fiziksel hem de ruhsal olarak geliştiriyor.

Bu besinleri mutlaka tüketmesine özen gösterin
Okul başarısını artırmada ve zeka gelişiminde sağlıklı beslenme çok önemli. Yumurta, balık, ceviz, badem, tahıllar, sebzeler, domates, kırmızı et, baklagiller, yoğurt, yemeklere ilave edilecek zerdeçal ve yeterli su tüketimi çok önemli. Odaklanma ve güçlü hafıza yeteneklerini geliştiren, sinir sistemini güçlendiren, beyin gelişimine yardımcı olan bu besinler sinir sistemini güçlendiriyor ve düşünme yetilerini geliştiriyor.

Yeterli ve kaliteli uyumasını sağlayın
Yeterli süre ve kalitede uyku uyuyan çocuklarda bilişsel işlevler artıyor, psikolojik olarak daha sağlıklı hale geliyorlar. Gün içerisinde öğrenilen bilgilerin işlenmesi, hafızada depolanması, sinirler arasında doğru şekilde haritalandırılması uyku vakitlerinde mümkün oluyor.

Oyun oynamaya mutlaka zaman ayırın

Çocuğunuzla oynayın, beraber zaman geçirin. Serbest oyun oynama zamanları yaratın, oyununu kendisinin seçmesine izin verin, yapmaktan çekindiği, korktuğu herhangi bir deneyim için onu yüreklendirin, yaşına uygun taşıyabileceği kadar sorumluluk verin. Dr. Neslihan Korkmaz “Körebe veya saklambaç gibi oyunlar neden- sonuç ilişkisi kurmasını sağlar. Boyama, el işi faaliyeti ya da hamurdan şekiller yaptırabilirsiniz. Puzzle, satranç, dama, tavla, solo test gibi oyunlar çocukların problem çözmesinde katkıda bulunur” diyor.

Onu dikkatli dinleyin
Kronik stres beyin hücrelerini yok ediyor, hipokampüse zarar veriyor ve hafıza kaybı gerçekleşebiliyor. Çocuğunuzla beraber rahatlamak, mümkünse meditasyon yapmak ve rahatlatıcı müzikler dinlemek hafızayı kuvvetlendiriyor.

Telefon ve tableti birlikte sınırlandırın
Tablet, telefon, televizyon ve bilgisayar oyunlarına birlikte süre koyun. Zihinsel ve bedensel aktiviteler planlayın. Çocuğunuza ait bir oda ve masa ayarlayın. Çocuğunuz ders çalışırken evde olabildiğince dikkatini dağıtacak faaliyetlerde bulunmayın. Kitap okuma saati yapmanız çocuğunuz için en büyük katkılardan biri. Birlikte bir tarif seçip yemek yapabilirsiniz. Ayrıca beraber saksıya çiçek ekin ve sulama görevini ona verin” diyor.

Her zaman sevginizi gösterin

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz “Her şeyden önce sevginizi gösterin, onlara yanlarında olduğunuzu hissettirin. Şımarır diye düşünerek sevginizi, takdirinizi ve beğeninizi göstermekten kaçınmayın. Kişiliklerini değil, davranışlarını eleştirin. Çocuğunuzun ayrı bir birey olduğunun bilincinde olarak üslubunuza dikkat edin ve onu rencide edecek şekilde davranmaktan kaçının. Yaptığı bir yanlışın neden yanlış olduğunu sabırla ve sevgiyle açıklayın” diyor.

Akciğer kanseri ameliyatlarında Tek Port VATS yöntemi ile Hastanın iyileşme süreci kısalıyor

Akciğer kanseri ameliyatlarında Tek Port VATS yöntemi ile Hastanın iyileşme süreci kısalıyor 

Dünyada ve ülkemizde en sık görülen kanserlerin başında gelen akciğer kanseri günümüzde hızla yaygınlaşıyor. Ülkemizde her yıl 40 bine yakın kişinin akciğer kanserine yakalandığını belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer alan akciğer kanserinin başlıca nedeninin sigara kullanımı olduğunu vurgulayarak “Akciğer kanseri sinsi ilerlediği ve ilk evrelerinde belirti vermeyebildiğinden, özellikle yıllardır sigara içenlerin hiçbir şikayeti bulunmasa da, düzenli kontrole gitmeleri şart” diyor. Kasım ayı Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, akciğer kanseri cerrahisinde en yeni gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kapalı yöntemle ameliyat yaygınlaşıyor

Akciğer kanserinin tedavisinde cerrahi yöntem çok büyük önem taşıyor. Kanserin diğer organlara ve akciğer dışındaki lenf bezlerine yayılma yapmadığı durumlarda, yani birinci ve ikinci evrelerde ameliyat uygulandığını belirten Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, ancak bunun için hastanın yapılacak olan ameliyata uygun düzeyde kalp ve akciğer fonksiyonlarının olması gerektiğini söylüyor. İleri derecede kalp ve solunum bozukluğu olan hastalarda operasyon özenli bir ameliyat öncesi değerlendirme sonrası gerçekleştirilebiliyor. Akciğer kanseri ameliyatlarında kullanılan iki ana yöntem olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Semih Halezeroğlu şöyle konuşuyor: “Bu iki ana yöntemden biri; kaburgalar arasından açılarak yapılan açık yöntem, diğeri de göğüs boşluğu içerisine ilerletilen 10 mm genişliğinde bir kamera yardımıyla gerçekleştirilen kapalı yöntemdir. Tıbbi teknolojik yöntemlerin gelişmesi ve göğüs cerrahlarının tecrübelerinin artması sonucunda kapalı yöntem ile yapılan akciğer kanseri ameliyat sayısı belirgin şekilde artmıştır.”

Küçük bir tek kesi büyük fayda sağlayabiliyor

Bu gelişmelere paralel olarak hastaların operasyonları gerçekleştirilirken kendilerine verilebilecek zararı en aza indirmek için kapalı ameliyat yöntemlerinin de kendi içerisinde gelişme gösterdiğini vurgulayan Prof. Dr. Semih Halezeroğlu “Geçmişte akciğer kanseri ameliyatı için hastanın göğüs kafesinde uzun bir kesi açılıyordu. Günümüzde ise halk arasında kapalı ameliyat denilen yöntemlerle ameliyatlar yapılıyor. Robotik ameliyatlarda veya standart kapalı yöntemde hastanın göğüs kafesi üzerinde 3 veya 4 kesi yapılarak kamera ve farklı cihazlar ayrı bölgelerden ilerletilir. Bu da ameliyat sonrası hastalarda ağrıların uzamasına sebep olabilir. Bunu azaltmak için son yıllarda sadece bir kesiden yapılan torakoskopik yöntem geliştirilmiştir. Artık hastanın göğüs kafesinin uzun bir kesi ile açılması yerine, sadece 3 veya 4 santim uzunluğunda tek bir kesi yapılarak ilerletilen kamera ve özel tıbbi cihazlar ile ameliyatı gerçekleştirebiliyoruz. Dünyada Tek Port VATS olarak bilinen bu yöntem hastaların ameliyat sonrası risklerini azaltıp normal yaşantısına erken dönmesine yardımcı oluyor’ diyor.

İyileşme süreci hızlanıyor

Böylece ameliyat süresinin kısaldığını, ağrıların azaldığını, hastaların çok büyük çoğunluğunda yoğun bakımda kalma ihtiyacının ortadan kalktığını, hastanede kalış sürelerinin 2-4 gün arası sürelere indiğini ve hastaların normal yaşantılarına daha hızlı dönebildiğini belirten Prof. Dr. Semih Halezeroğlu “Ayrıca, solunum fonksiyonları kısıtlı olan veya ileri yaştaki hastalarda ameliyatlar daha güvenli şekilde gerçekleştirilebilir hale gelmiştir” diyor. Ameliyat sonrası tüm hastalarda kemoterapi gerekmezken, kemoterapi gerekli olan hastalarda tedaviye bir an önce başlama olanağının kapalı ameliyatlarda daha yüksek hale geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Semih Halezeroğlu “ Bu ameliyat sırasında ortaya çıkabilecek bir durum için açık yönteme geçme olasılığı farklı tecrübelere göre ortalama olarak yüzde 5 düzeyindedir” diyor.

Sigara içenlerin yılda bir kez muayene olmaları şart!

Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, akciğer kanseri sinsi ilerlediği için özellikle uzun yıllardır sigara içenlerin mutlaka yılda bir kez muayene olmaları gerektiğini vurgulayarak şunları söylüyor: “Teşhis için hastanın yakınmaları, öyküsü ve muayene bulguları çok önemli. Tek başına bir akciğer grafisi akciğer kanseri teşhisinde yeterli değil. Belirgin solunumsal yakınmaları olan, uzun yıllar sigara içmiş hastalarda akciğer grafisinin normal görünmesi bir akciğer kanseri olasılığını ortadan kaldırmaz. Her yıl bir kez düşük dozda bilgisayarlı tomografi çekilerek akciğer kanseri varlığının araştırılması gerekir. Şüpheli durumlarda ayrıntılı teşhis yöntemlerine geçiliyor. Hastalığın erken teşhisi için çekilecek bilgisayarlı tomografinin ‘düşük dozda’ olması önemli; aksi halde gereksiz şekilde, risk grubunda olmayan kişilerin sürekli olarak normal ışın dozunda bilgisayarlı tomografilerinin çekilmesi sonucu ileride bazı olumsuz gelişmeler ortaya çıkması söz konusu olabiliyor.”

Aşı hakkında doğru bilinen yanlışlar

Aşı hakkında doğru bilinen yanlışlar

Covid-19 enfeksiyonu hızla yaygınlaşırken, sonbahar ve kış aylarında influenza ve dünyada milyonlarca çocuğu etkileyen rotavirüs ishalinde de artış bekleniyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doktor Öğretim Üyesi Müjde Arapoğlu, pandemi dönemleri sırasında pandemi etkeni ile hastalıklar ağırlık kazansa da, sonrasında diğer hastalıklarda da genel bir artış görüldüğünü belirterek “Bu artışı engellemek için pandemi döneminde ve sonrasında rutin çocukluk aşıları kesinlikle ihmal edilmemelidir. Ülkemizde 13 adet çocukluk hastalığına karşı rutin bağışıklama ve ayrıca isteğe bağlı olarak menenjit ve rotavirüs aşıları uygulanmaktadır. Aşılar yetersiz dozlarda yapıldığında koruyucu olmamakta, mutlaka ilk aşı serisinin bitirilmesi ve ardından tekrar dozlarının uygulanması gerekir” diyor. Doktor Öğretim Üyesi Müjde Arapoğlu, toplumda aşılar hakkında doğru bilinen 8 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doğal yoldan bağışıklık kazansak daha iyi değil mi? Nasıl olsa hasta olacaksak aşıya ne gerek var: YANLIŞ!

 DOĞRUSU: Suçiçeği, tüberküloz gibi bazı enfeksiyonlar aşılamaya rağmen geçiriliyor. Evet, koruyuculuğu yüzde 85 üstüne çıkamayan bazı aşılar var ancak aşılama hastanın bu enfeksiyonları geçirse bile hafif geçirmesini sağlar, hastalıkların yan etkileri aşılı çocuklarda çok daha az görülür. Bazı hastalıkları ise geçirsek de tam bağışıklık kazanmak mümkün olmuyor. Örneğin, hepatit B teması sonrası bazen tam iyileşme olmuyor, yüzde 10 hasta taşıyıcı olarak kalıyor.

Aşıların kısa süreli yan etkileri tehlikelidir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Aşıların yan etkileri olabilir ancak genellikle bu yan etkiler önemsizdir. Hafif ateş, kırgınlık, enjeksiyon yerinde kızarıklık ve şişlik gibi yan etkiler görülebilir. Bazı aşılar geçici baş ağrısı, baş dönmesi, halsizlik ve iştahsızlığa yol açabilir. Nadiren, çocuklarda alerjik reaksiyon ve havale geçirme gibi nörolojik yan etkiler görülebilir. Nadir görülen bu yan etkiler endişeye neden olsa bile, aşılar ölümcül hastalıklara yakalanmaktan çok daha güvenlidir.

Aşılarda cıva, alüminyum ve tiomersal gibi birçok yabancı madde var. Bunlar nadir de olsa otoimmün hastalıkları, otizmi ve beyin hasarını tetikliyor. Yakalanma oranımız düşük hastalıklar için neden bu yan etkileri yaşayalım: YANLIŞ! 

DOĞRUSU: Aşıların bu yan etkilere yol açtığı konusunda bilimsel verilerle kanıtlanmış net hiçbir çalışma yok. Güncel aşılarda bu maddelerin zararlı formları da yok. Bilinenin tam tersine aşı yan etkileri oldukça az, oysa aşı ile korunabilen hastalıklara yakalanma oranı ve bu hastalıkların komplikasyonlarını yaşama oranları çok daha yüksektir.

Aynı anda birden fazla hastalığa karşı veya kombin aşı uygularsak aşıların yan etkileri çok daha fazla yaşanır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Doktor Öğretim Üyesi Müjde Arapoğlu “Eş zamanlı birçok aşı kullanılabilir. Aynı gün birden fazla aşı uygulandıysa yan etkilerinin fazla olacağına dair herhangi bir kanıt yoktur. Kombin aşılar güvenlidir. Canlı virüs aşıları ya aynı gün ya da dört hafta ara ile uygulanmalıdır” diyor.

Tek seferde birden fazla aşı yapmak çocuğun bağışıklık sistemine fazlaca yük bindirir: YANLIŞ!

 DOĞRUSU: Birden fazla aşı yapmanın bağışıklık sistemine olumsuz etkiye yol açtığını gösteren hiçbir kanıt yoktur. Bağışıklık sistemimizin birçok farklı hastalıkla aynı anda savaşabilecek gücü vardır. Zararlı organizmalara karşı aynı anda ayrı ayrı antikor üreten bağışıklık sistemimizin birkaç aşıya karşı aynı anda antikor geliştirmesi beklenen bir durumdur.

Grip aşısını soğuk algınlığı geçirmeden yapmamız gerekir. Öksürük, nezle bulguları başladıktan sonra grip aşısı olmamıza gerek yoktur: YANLIŞ!

 DOĞRUSU: Grip aşısı bizi influenzaya karşı korur, bu da en ağır geçirilen griptir. Yıl boyu geçirilen mevsimsel soğuk algınlığı virüslerine karşı etkili değildir. Soğuk algınlığı geçirsek bile grip aşısını yaptırmalıyız.

Eski yıllarda bu kadar çok aşı yoktu ve insanlar uzun yıllar sağlıklı hayatlar yaşadılar. Günümüzde pek çok katkı maddeli gıdalar gibi koruyucu madde içeren aşılar da risk yaratıyor: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Eski yıllarda hastalık etkenleri farklıydı. Her dönem için güncel risk hangi bulaşıcı hastalığa karşıysa o hastalığın aşısı uygulanıyor. Yaygın bağışıklama sayesinde birçok ölümcül hastalığın önüne geçilmiştir.

Aşılarla ilgili çok yan etki var ama aşı firmaları bunların bilinmesine engel oluyor: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Doktor Öğretim Üyesi Müjde Arapoğlu “Aşıların yan etkileri bağımsız bilimsel kuruluşlar (Dünya Sağlık Örgütü, Uzmanlık Dernekleri, Avrupa Hastalık Kontrol Merkezi vb) ve ulusal sağlık otoriteleri tarafından günü gününe izlenmektedir. Tüm dünyada çok özenle çalışan aşı yan etkisi takip sistemleri vardır. En ufak bir şüphe oluştuğunda bağımsız bilim insanlarından oluşan komisyonlar kurularak araştırılır, bilimsel ortamlarda tartışılır ve sonuçlar duyurulur. Eğer uygulanmama kararı alınırsa aşı çalışmaları genişletilerek aşı güvenli hale gelmeden kullanılamaz. Günümüzde Covid-19 aşısı için de çalışmalar benzer şekilde yürütülmektedir” diyor.

Pankreas tedavisinde beş gelişme

Pankreas tedavisinde beş gelişme

Belirti vermeden ilerlese de, erken dönemde tanısı tesadüfen konsa da, tıptaki teknolojik gelişmeler sayesinde pankreas kanserinin tedavisinde de önemli adımlar atılıyor. Bu sayede pankreas kanseri için sarf edilen karamsar cümleler yerini umut verici açıklamalara bırakıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Enis Özyar, teknolojik gelişmelerin pankreas kanserinin radyoterapisi yöntemiyle tedavisinde ve kontrol altına alınabilmesinde büyük katkı sağladığını belirterek “Her seanstan önce hastanın manyetik rezonans görüntülemeleri alınıyor. Organlardaki yer değişikliği saptanıyor. Işın verilecek bölge için yeniden planlama yapılıyor ve böylece hem tümörün yüksek dozda ışın alması sağlanıyor hem de çevredeki normal dokuların korunması mümkün oluyor. Hastaların bu yeni tekniklerden faydalanabilmesi için zamanında radyasyon onkolojisi uzmanlarına yönlendirilmesi büyük önem taşıyor” diye konuşuyor.

Geç belirti veriyor

Dünyada her yıl 450 bin kişi pankreas kanseri tanısı alıyor. Bu hastalık tüm kanserlerin yüzde 2.5’ini oluşturmasına karşın kansere bağlı ölümler açısından erkeklerde ve kadınlarda dördüncü sırada yer alıyor. Ülkemizde erkeklerde daha sık görülen bu hastalığın belirti vermeden ilerlediğini kaydeden Prof. Dr. Enis Özyar, “Hastalık genellikle ileri evrelerde fark ediliyor. Belirtileri arasında kilo kaybı, sarılık, gazlı gaita, karın ve sırt ağrısı, hazımsızlık, bulantı ve kusma yer alıyor” diyor.

Diyabetlilerde risk artıyor

Pankreas kanserine yol açan faktörler ise tütün kullanımı, kimyasal ve ağır metallere maruz kalma, aşırı alkol kullanımı, şeker hastalığı ve diş eti hastalıkları olarak sıralanıyor. Hastalığın görülme sıklığındaki hafif artış nedeniyle obezite ve yaşlılığın risk faktörü olduğu düşünülüyor. Prof. Dr. Enis Özyar, bir çalışmaya göre 50 yaşın altındaki diyabetlilerde 3 yıl içinde pankreas kanseri olma olasılığının yüzde 1 olduğunu belirtiyor. Başka bir çalışmaya göre ise kandaki şekerin her 0,56 mmol/l artışı pankreas kanser sıklığını yüzde 14 oranında artırıyor.

Gelişmeler ile tedavi güncelleniyor

Tıpta yaşanan gelişmeler nedeniyle pankreas tedavisi de sürekli güncelleniyor ve tedavi, hastalığın evresine göre düzenleniyor. İlk evrede cerrahi yöntem uygulanıyor. Tümörün büyüklüğünün cerrahi açıdan sınırda olduğu ikinci evrede ameliyat öncesi kemoterapi ve radyoterapinin ameliyatın başarı şansını artırdığına işaret eden Prof. Dr. Enis Özyar, şöyle devam ediyor:

“Son yıllarda radyoterapi uygulamaları halk arasında ‘noktasal ışınlama’ olarak bilinen stereotaktik ışınlama (SBRT) ile yapılıyor. Bu yöntem ameliyat sonrası kullanılmaz. Cerrahi yapılamayan ancak metastaz yapmamış hastalıkta tedaviye öncelikle kemoterapi ile başlanır ve takiben hastalık hala cerrahi yapılamıyorsa SBRT uygulanır. Metastatik hastalıkta tedavi kemoterapi ve immuno tedavidir. Ancak bu tedaviler, hastanın yaşam süresini uzatmayı hedefler.”

MR görüntüleme ile gelen başarı

Çevresinde mide, oniki parmak bağırsağı gibi hassas organlar olmasından dolayı pankreas kanserinde etkili yüksek doz radyoterapi kullanımından uzun yıllar boyunca çekince duyulduğunu kaydeden Prof. Dr. Enis Özyar, “akıllı radyoterapi” teknolojisi sayesinde radyoterapi kullanımında yeniliklere gidildiğini belirtiyor. Prof. Dr. Enis Özyar’ın verdiği bilgiye göre, klasik radyoterapi tedavisinden farklı olarak her seanstan önce hastanın MR görüntülemeleri alınarak organlardaki yer değişikliği saptanıyor. Işın verilecek bölge için yeniden planlama yapılıyor ve böylece hem tümörün yüksek dozda ışın alması sağlanıyor hem de çevredeki normal dokuların korunması mümkün oluyor. Ayrıca tedavilerde hareketli bir organ olan pankreasın hastanın nefesini tutmasıyla hareketsiz kalması sağlanıyor. Bu sayede stereotaktik ışınlamanın (SBRT) güvenle yapıldığını anlatan Prof. Dr. Enis Özyar, radyoterapideki gelişmelerin hastalara sağladığı faydaları beş ana grupta topluyor.

Lenf bezine sıçrayan ya da cerrahi olarak sınırda bulunan pankreas kanserlerinde ameliyat sonrasında kemoterapi ile birlikte yeni teknolojilerle radyoterapi uygulandığında tümörün kontrol oranları artabiliyor, ayrıca yan etkiler de eski tekniklerle uygulanan tedavilere göre azalabiliyor.

Cerrahi açıdan sınırda olan hastalarda cerrahi öncesi uygulanacak kemoterapi ve radyoterapinin yanı sıra SBRT uygulanması, hastaların ameliyatlarının daha başarılı olmasını sağlayabilir.

Ameliyat yapılamayan ancak uzak organlara metastazı da olmayan hastalarda ise kemoterapi sonrası uygulanan SBRT özellikle akıllı radyoterapi yöntemi ile uygulandığında tümörün lokal olarak kontrol edilebilmesinde yüksek başarı sağlar.

Ameliyat sonrası tekrarlayan ancak uzak organlara metastazı olmayan hastalarda uygulanacak kemoterapi ile eş zamanlı akıllı radyoterapi tabanlı ablatif yüksek dozlu tedaviler önemli hale geliyor.

Metastatik hastalarda pankreastaki lokal hastalığın neden olduğu şiddetli ağrıları azaltmak ya da durdurmak için akıllı radyoterapi ile uygulanacak SBRT önemli bir tedavi seçeneğidir.