Yazılar

Ameliyatsız mide küçültme vücuda sağlık ve form veriyor

Ameliyatsız mide küçültme vücuda sağlık ve form veriyor

 Çağımızın hastalığı obezite, günümüzde tüm dünyada en ciddi sağlık sorunlarından birini oluşturuyor. Son yıllarda sıklığı artan obezitenin artış trendinde olduğu ve hızla yaygınlaşmaya devam edeceği öngörülüyor. Yapılan çalışmalar ülkemizdeki obezite sıklığının %33 olduğunu, yani artık her 3 kişiden birinin obez olduğunu gösteriyor. Türkiye obezite görülme sıklığı konusunda Avrupa’da birinci sırada yer alıyor. Günümüzde obezite tedavisi ameliyatsız bir şekilde, teknolojik bir yöntemle ağızdan mideye girilerek tamamen endoskopik olan ve kesi yapılmaksızın uygulanan mide küçültme yöntemiyle yapılabiliyor. Şişli Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Yaşar Çolak, endoskopik mide küçültme işlemi hakkında bilgi verdi.

Pause Dergi

Prof. Dr. Yaşar Çolak

Obezite birçok hastalığı beraberinde getiriyor

Obezite sadece dış görünüş kaygısı ve estetik bir problem değildir, birçok kronik sağlık sorununu beraberinde getirmektedir. Yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği karaciğer yağlanması, bel fıtığı, diz ve eklem şikayetleri, kalp damar hastalıkları, kalp krizi ve birçok kanserle de yakından ilişkilidir. Obezite özellikle kadınlarda; meme, rahim ve yumurtalık kanserleri, erkeklerde; mide ve kolon kanseri gibi kanserleri gibi aslında en sık görülen kanserleri tetiklemektedir. Ayrıca karaciğer, pankreas ve böbrek kanseri sıklığında da ciddi artışlara neden olmaktadır. Obez kişiler normal kilodaki insanlara göre hem kalp damar hastalıkları hem de kanserler nedeni ile daha erken yaşlarda hayatlarını kaybedebilmektedir.

Endoskopik mide küçültme işlemi avantajları ile öne çıkıyor

Son yıllarda obezite tedavisinde obezite ameliyatlarına ek olarak alternatif, modern endoskopik yöntemler de kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemler içinde en öne çıkan uygulama ise endoskopik mide küçültme yöntemidir. Endoskopik mide küçültme; herhangi bir kesi yapılmadan, endoskopi işlemindeki gibi ağız boşluğundan mideye ulaşılıp, midenin içinden dikişler atılarak midenin küçültüldüğü bir işlemdir. Karından herhangi bir kesi yapılmamakta ve midenin herhangi bir kısmı kesilip çıkartılmamaktadır. Bu da işlemin hem risklerini minimuma indirmekte hem de çok hızlı bir iyileşme dönemi avantajlarını sunmaktadır. Endoskopik mide küçültme işlemi için 2 kriter bulunmaktadır. Bunlardan biri Vücut Kitle İndeksi’nin (VKİ) 30’un üzerinde olması, diğeri de kişinin doğal yolları denemiş ve kilo verememiş olmasıdır. Öncelikle kişi obezite hastası olarak tanımlanmış olmalıdır. Boya göre kilonun oranını gösteren VKİ, 30’un üstünde olmalıdır. Bu oranın normal değeri 25’in altıdır. VKİ’nin 25-30 olduğu grup; kilolu, 30’un üstü olduğu grup ise obez olarak adlandırılmaktadır.  İkinci kriter ise kişinin en az 6 ay boyunca diyet yapması, fiziksel aktiviteyi artırması ve spor yapmasına rağmen yeterli kilo verememesi ya da kilo verip, kilolarını tekrar alması yani doğal yöntemlerle kilo kaybı sağlayamamasıdır.

Hastalar günlük hayatlarına hızlıca dönebiliyor

Obez kişilerde mide hacmi 1500-2500 mililitre kadardır. Endoskopik mide küçülteme operasyonuyla bu hacim 300 mililitreye kadar indirilebilmektedir. Operasyondan 1 hafta kadar önce bir kontrol endoskopisi yapılması gerekmektedir. Buradaki amaç, midenin içine atılacak dikişlere engel teşkil edecek gastrit, ülser ve tümör gibi hastalıkların varlığını belirleyebilmek ve işlemden önce tedavi etmektir. Yine işlemden 1 hafta kadar önce mide koruyucu ilaç kullanılması önerilmektedir. Operasyon günü ise hasta aç gelmelidir. Endoskopik mide küçültme işlemi sonrasında hasta 1 gece hastanede kalır, ertesi gün ise taburcu olmaktadır. Hastanede kalış sadece kontrol amaçlıdır, hastaların daha konforlu bir gece geçirmeleri içindir. Operasyon sonrasında hasta 2 gün içinde normal yaşantısına geri dönebilmektedir.

Mide herhangi bir kısmı çıkarılmadan küçültülüyor

Endoskopik mide küçültme işlemi genel anestezi altında yapılmakta olup, uygulama yaklaşık 1,5 saat sürmektedir. Özel donanımlı, ucunda dikiş seti olan endoskopik bir cihazla ağız boşluğundan midenin içine girilip midenin içinden tam kat dikişler atılarak midenin hacmi küçültülmektedir. Endoskopik mide küçültme işlemi, obezite cerrahisinde karşılaşılabilecek risklerin minimuma indirmesiyle avantaj sağlamaktadır. Endoskopik mide küçültme işleminde midenin herhangi bir kısmı çıkarılmaz, mide kendi içine dikilerek küçültülmektedir. Dikilen alanlar ise büzüşük bir halde kalmaya devam etmektedir. Midenin herhangi bir kısmının çıkarılmamış olması başka bir avantaj daha sağlamaktadır. O da obezite ameliyatları sonrasında görülebilen vitamin ve demir eksikliklerinin yaşanmamasıdır. Endoskopik mide küçültme işleminden sonra hasta vitamin ya da demir takviyesi kullanmak durumunda kalmamaktadır. İyileşme süresinin daha hızlı olması diğer bir avantajıdır.

Güvenli ve yan etkisi çok düşük bir işlemdir

Konusunda uzman hekimler tarafında yapılması gereken endoskopik mide küçültme işlemi ehil ellerde oldukça güvenlidir. Yapılan çalışmalarda ciddi bir yan etkisinin olmadığı kanıtlanmıştır. Dünya ölçeğindeki büyük sağlık otoriteleri, Amerikan Sağlık Dairesi (FDA) tarafından da onaylanmış bir işlemdir. İşlemden sonra bir diyetisyen kontrolünde hastalar belirli aralıklarla düzenli olarak takip edilmektedir. İşlemden sonraki ilk 1 hafta sıvı bir diyetle beslenilmesi önerilmektedir. 2. hafta püre tarzında daha yumuşak gıdalara, 3. hafta ise normal gıdalara kademeli olarak geçilmesi sağlanmaktadır. Endoskopik mide küçültme işleminden sonra yaklaşık yüzde 20- 30 civarında kilo kaybı olması beklenmektedir. Kişi endoskopik mide küçültme işlemi sonrası kısa sürede iş ve sosyal yaşamına dönebilmekte, hızlıca kilo vererek obezitenin olumsuz etkilerinden kurtulmakta ve ideal formuna kavuşabilmektedir.

Mide tembelliği nasıl başa çıkılır?

Mide tembelliği nasıl başa çıkılır?

Mide tembelliği genel vücut sağlığını da olumsuz etkiliyor ve bu konuda gerekli önlemlerin vakit kaybedilmeden alınması önem taşıyor. Mide rahatsızlıkları, vücudun ‘ikinci beyni’ olarak nitelendirilen ve gıda alımını sağlayan önemli organlar arasındaki bağırsakların sağlığını yakından ilgilendiriyor. Sindirim sisteminin temel yapı taşlarından olan bağırsaklar, midede oluşabilecek en küçük sorundan etkileniyor ve mide hastalıkları bağırsakların da işleyiş biçiminde olumsuz değişimlere yol açarak, farklı sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor. Sindirim sistemini olumsuz etkileyerek yaşam kalitesini düşüren mide hastalıklarına karşı, takip ve tedavi süreçlerinin aksatılmaması gerekiyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Nurettin Tunç, mide tembelliği ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

Pause Dergi

Doç. Dr. Nurettin Tunç

Cerrahi sonrası veya diyabet nedeniyle gelişebiliyor

Tembel, yavaş mide ya da gecikmiş mide boşalması olarak bilinen ‘Gastroparezi’, midenin olağan sürede sindirmesi gereken besinleri daha uzun sürede sindirmesi durumu olarak tanımlanmaktadır. Gastroparezi ya da bir diğer adıyla ‘mide tembelliği’, mide içerisinde bulunan kasların normal spontan hareketini etkileyen bir durumdur. Organların işleyiş biçimindeki aksamalar, diğer organların fonksiyonlarında bozukluk veya ciddi hasarlara neden olabilmektedir. Rutin işleyiş biçiminde olması gereken, güçlü kas kasılmalarının, gıdaların sindirim sisteminden geçmesini sağlamasıdır. Bu duruma ek olarak Tip 1 diyabet hastalarında mide felci görülme olasılığı daha yüksektir. Sindirilen besinlerin ince bağırsağa gönderilememesiyle bakterilerin üretilmesi ile ortaya çıkan bu durumun en kısa sürede tedavisi sağlanmalıdır.

Riski artıran etmenlere dikkat!

Mide hastalıkları ve diyabetin yanı sıra kronik rahatsızlıklara karşı kullanılan ilaçlar da mide tembelliğine yol açabilmektedir. Mide tembelliğine neden olan etkenler şu şekilde sıralanabilir;

  • Yersiz veya aşırı ağrı kesici kullanımı,
  • Yüksek tansiyon,
  • Bazı antidepresan haplar,
  • Alerji ilaçları mide tembelliği nedenleri arasındadır.

Mide tembelliği teşhisi konulmuş bireylerin alerji, antidepresan ve ağrı kesici hapların kullanımına devam edilmesi durumun daha fazla kötüleştirebilir.

Fiziksel aktiviteyi özen gösterin

Mide tembelliğinin cerrahi bir müdahalesi bulunmamaktadır. Ancak hekimin uygun gördüğü ilaçlar ve diyet/beslenme şeklinin uygulanması psikolojik ve fiziksel olarak olumlu etkilerle sonuçlanacaktır. Kilo kontrolü başta olmak üzere egzersiz, yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında kalıcı değişiklikler yapmak gerekir. Hareketsiz yaşam terk edilerek bağırsakları hareketlendirmeye uyumlu egzersiz çeşitleri uygulanmalıdır.

Düzenli ve doğru beslenme tedavide anahtar rol oynuyor

Doğru beslenme planlaması mide tembelliğinde en önemli iyileşme basamaklarından biridir. Beslenme şeklinde değişiklilere gidilmesi gerekmektedir. Posalı besinlerin tüketimine özen gösterilmeli, aşırıya kaçan karbonhidrat tüketimine ise dikkat edilmelidir. Et tüketimi ideal seviyede tutulmalıdır. Taze ve günlük sebze- meyve tüketimi önemlidir. Özellikle günlük kafein ve çay tüketiminin bir ya da iki fincanı geçmemesi gereklidir.

Tedaviyi yarıda bırakmayın

Kan testleri, ultrason ve endoskopi uygulaması sonrası mide tembelliği tanısı konulan bireylerde, yaşam tarzı alışkanlıkları ve diyet beslenme rehberliğinde bir tedavi süreci gerçekleşmektedir. Ek olarak mide fonksiyonunu destekleyen ilaçların kullanılması mide kasılmasını artırarak mide boşalmasını sağlayacaktır. Bu ilaçların tedavi süresi boyunca düzenli kullanılması gereklidir. Hekime danışılmadan yarıda bırakılan tedavi olumsuz sonuçlar doğurabilir. Cerrahi dışı endoskopik tedavilerden ön plana çıkan G-POEM yöntemi ile mide çıkışındaki kaslar ameliyatsız bir şekilde kesilerek, gıdaların takılmadan mideden bağırsaklara geçişi sağlanabilmektedir. İlaçlı tedaviden başarılı sonuç elde edilmeyen hastalara tedavi seçeneği olarak ortaya çıkan bu yöntem sayesinde aynı gün taburcu olunabilmektedir.

Kalın bağırsak (kolon) kanserini önlemek mümkün!

Kalın bağırsak (kolon) kanserini önlemek mümkün!

Fazla kilo, sigara, alkol, sağlıksız beslenme ve ailesel etkenler derken son yıllarda giderek yaygınlaşan kalın bağırsak (kolon) kanseri, ülkemizde kadınlarda ve erkeklerde en sık görülen kanserler arasında ikinci sırada yer alıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz, kalın bağırsak kanserinin önlenebilir bir kanser olduğunu belirterek “Kalın bağırsağın yüzeyel yapısında gelişen kolon polipleri kalın bağırsak kanserinin öncü belirtilerindendir. Ancak kolon polipleri hiçbir belirti olmaksızın bağırsağımızda bulunabilirler. Bulundukları yer, sayı, büyüklük ve tiplerine göre kolon kanseri riski taşırlar. Günümüzde 50 yaş üzerinde yaklaşık her 4 kişiden 1’inde bulunan ve erkeklerde daha fazla görülen kolon polipleri kolonoskopide tespit edilip çıkartıldığında kanser de önlenmiş olur. Bu nedenle 50 yaşından itibaren hekimin önereceği aralıklarla kolonoskopi yaptırmak yaşam kurtarıcı olmaktadır.” diyor. Kolon polipleri ve kolonoskopi hakkında yanlış bilgilerin de erken teşhis ve tedaviyi olumsuz etkilediğini vurgulayan Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz, kolon polipleri hakkında toplumda doğru sanılan 5 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz

Hiçbir şikayetim yokken kolonoskopi yaptırmam gereksiz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hiçbir şikayetiniz olmadan da kolonoskopi yaptırmanız gerekebileceğini belirten Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz “Çünkü kalın bağırsak kanserinin öncü göstergesi olabilen kolon polipleri hiçbir belirti olmaksızın bağırsağımızda bulunabilirler. Doktorunuzun yaptığı karın muayenesinde de hiçbir bulgu göstermezler. Bu sebeple kalın bağırsaklar yüksek riskli kişilerde daha genç yaşlarda ve 50 yaş üzerindekilerde bir şikayet olmasa bile ışıklı kamera bulunduran endoskopik yöntemler ile tetkik edilmelidir. Kolonoskopi olarak adlandırılan bu yöntem, hekiminizin önereceği aralıklarla mutlaka düzenli olarak yaptırılmalıdır.” diyor.

Sağlıklı besleniyor, spor yapıyorum. Bende kolon polibi olmaz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz kolon polibi riskini azaltmada sağlıklı yaşam tarzının olumlu katkısı olduğunu ancak kolon poliplerinin oluşumunda çok sayıda risk faktörü bulunduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Özellikle 50 yaş ve üzeri olmak, erkek cinsiyet, fazla kilolu olmak, sigara ve alkol kullanmak, ailede kolon polibi veya kolon kanseri hikayesi olması kolon polibi riskini artırır. Yani başka bir ifade ile, 50 yaşındaki bir kişi, 40 yaşındaki bir kişiden daha fazla kolon polibi bulundurma riskine sahip olduğu gibi; fazla kilolu bireyler de zayıf yapılı bireylere göre daha fazla kolon polibi ile karşılaşırlar. Bu oran erkeklerde biraz daha fazladır. Lifli gıdalar, yeşillik, baklagil ve meyve tüketmek, Akdeniz diyeti, kırmızı et tüketimini azaltmak kolon polibi oluşma riskini azaltabilir ama kesinlikle ortadan kaldırmaz.”

Kolonoskopi bağırsaklarıma zarar verebilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kolonoskopi, pek çok açıdan insanlarda korku, utanma, beklenmedik bir hastalık ile karşılaşma stresi ve ağrı olabileceği gibi kaygılara yol açabilse de, kolonoskopinin güvenli bir tetkik olduğunu vurgulayan Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz “Kolonoskopi tarihte 1806’dan başlayarak, günümüze dek tekniği, kalitesi, kapasitesi geliştirilerek tıpta kullanılagelmektedir. Elbette her girişimsel işlemin hastanın yaşına ve mevcut ek hastalıklarına göre değişen riskleri bulunabilir. Ancak bu günümüzde oldukça düşük oranlarda kalmaktadır. Sıkça sorulan ‘bağırsak delinmesi’ gibi riskler aslında onbinde bir olarak bildirilmektedir. Üstelik nadir de olsa karşılaşacağımız kanama, delinme gibi durumların gelişen tıp teknolojisi sayesinde yine kolonoskopi esnasında başarıyla tedavisi de mümkün olabilmektedir.” diyor.

Pause Dergi

Kolonoskopi yerine başka tetkik yaptırsam da olur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kolonoskopinin, bağırsağı değerlendirmede en önemli tetkik metodu olduğunu, sadece tanı değil tedavide de çok önemli rol oynadığını belirten Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz şöyle konuşuyor: “Bağırsağın iç yapısını değerlendirmede bugün için kolonoskopiye eşdeğer bir alternatif bulunmamaktadır. Kapsül endoskopi gibi gelişmiş yöntemler veya ileri radyolojik incelemeler (Bigisayarlı Tomografi gibi) kalın bağırsağın değerlendirmesinde elbette kullanılabilir; ancak bunlar dolaylı, sadece tanı sağlayan ve daha az zahmetli olduğu da tartışmalı olan yöntemlerdir. Üstelik bu yöntemler yaptırılsa da kesin tanı, biyopsi veya tedavi amacıyla yine kolonoskopi gerekebilir.”

Bir kez kolonoskopi oldum, bir daha yaptırmama gerek yok: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bağırsak poliplerinin tekrarlayabildiğini, her bir polibin kendine has bir alt yapıya sahip olduğunu ve bulunduğu yer, sayı, tipe göre karakterinin, davranışının değiştiğini söyleyen Prof. Dr. Selçuk Dişibeyaz “Bu nedenle kolonoskopinin sonucuna göre hekimin belirteceği belirli zaman aralıklarında düzenli olarak kolonoskopi yaptırarak, bu polipler görüldüğünde alınmalıdır. Yine bağırsağın iltihabi hastalıkları ve damarsal hastalıkları da belli aralıklarla endoskopik takip gerektirirler. Birden çok kolonoskopi olmak sağlık için bir tehdit değil, aksine bağırsak kanserine karşı koruyucu, önleyici ve tedavi edicidir.” diyor.

Türkiye’de her 4 kişiden birinin karaciğeri yağlı!

Türkiye’de her 4 kişiden birinin karaciğeri yağlı!

Yediklerimizi vücudumuzun kullanabileceği besin maddelerine çeviriyor… Protein, kan pıhtılaştıran faktörler, enzimler, hormonlar ve proteinlerin üretiminde rol oynuyor… Ve daha pek çok görev üstleniyor. Yaşamsal öneme sahip olan karaciğerde bir miktar yağ olması olağan bir durum ve sağlığı tehdit etmiyor. Ancak karaciğerdeki yağ oranı yüzde 5’in üzerine çıkarsa, ‘karaciğer yağlanması’ olarak tanımlanıyor.

Dünyada en sık görülen kronik karaciğer hastalığı olan karaciğer yağlanmasının en önemli nedeni, günümüzün önemli bir toplumsal sorunu olan, obezite. Dolayısıyla obezitenin artışına paralel olarak karaciğer yağlanması da giderek yaygınlaşıyor. Öyle ki ülkemizde her 4 kişiden birinde, alkolden kaynaklanmayan karaciğer yağlanması tespit ediliyor. Bu nedenle ortalama 84 milyon nüfusu olan ülkemizde yaklaşık 20 milyon kişinin karaciğerinde yağlanma sorunu olduğu tahmin ediliyor. Acıbadem International Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Emine Köroğlu, siroza dönüşünceye dek belirti vermemesi nedeniyle karaciğerin ‘sinsi hastalığı’ olarak belirtilen karaciğerde yağlanmanın erken dönemde tedavi edilmesinin yaşamsal önem taşıdığını belirterek, “Bu nedenle normalden fazla kilosu, diyabet hastalığı, kolesterol yüksekliği veya insülin direnci olan hastaların kan tahlilleri ve ultrasonografinin yanı sıra ihtiyaç halinde karaciğerdeki yağlanma ile fibrozis evresini gösteren fibroscan tetkiklerini yaptırmaları son derece önemli. Zira hastalığa erken tanı konulduğunda uygulanan tedaviler sayesinde siroza, dolayısıyla organ yetmezliği ile karaciğer kanserine dönüşmesi önlenebiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Emine Köroğlu

Kalıcı hasarlar bırakmasın

Fazla alkol tüketimi karaciğer yağlanmasında önemli bir risk faktörü olsa da, her yağlanmanın nedeni olmuyor. Dolayısıyla karaciğerde yağlanma;  ‘alkole bağlı’ ve ‘alkole bağlı olmayan’ karaciğer yağlanması olarak 2 gruptan oluşuyor. Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması da ‘basit yağlanma’ ve NASH (non alkolik steatohepatit) olmak üzere yine 2 gruba ayrılıyor. NASH fazla kilolu, diyabet veya insülin direnci olan kişilerde görülen karaciğerde yağ birikmesi durumu olarak tanımlanıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Emine Köroğlu, basit yağlanmanın genelde önemli bir sağlık sorununa yol açmadığını belirterek, “NASH ise yağlı karaciğer hastalığının ciddi türüdür. Bu hastalarda karaciğer hücrelerinde yağlanmanın yanında iltihap hücrelerinde artış oluyor. Zamanla fibrozis dediğimiz nedbe dokusunda da artış görülüyor. Bu doku arttıkça normal fonksiyon gören karaciğer hücresi azalıyor. Bunların sonucunda siroza dönüşebiliyor. Kalıcı bir hastalık olan siroz da ilerleyerek organ yetmezliğine veya karaciğer kanserine neden olabiliyor” diyor.

Genelde belirti vermese de…

Karaciğerde yağlanma genelde belirti vermemekle birlikte; nadiren halsizlik, karnın sağ üst kısmında hafif bir ağrı veya dolgunluk hissine yol açabiliyor. Bu nedenle hastalık sıklıkla başka bir sağlık problemi nedeniyle başvurulan laboratuvar tetkikleri, ultrason, tomografi veya manyetik rezonans (MR) yöntemleriyle tesadüfen tespit ediliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sağlıklı beslenin, düzenli yürüyüş yapın

Karaciğer yağlanmasına erken dönemde tanı konulduğunda yaşam alışkanlığında yapılan düzenlemeler ve ilaç tedavisiyle hastalığın ‘siroza’ dönüşümü önlenebiliyor. En etkili tedavi yöntemleri ise kilo kaybı ve fiziksel aktivite oluyor. Gastroentereloji Uzmanı Doç. Dr. Emine Köroğlu, “Dolayısıyla sağlıklı beslenmek ve düzenli egzersiz yapmak karaciğer yağlanmasında büyük önem taşıyor. Bunun için Akdeniz tipi beslenmeyi ve mümkünse her gün 45’er dakika yürüyüş yapmayı alışkanlık edinin” diyerek, şöyle devam ediyor: “Ayrıca kilo alımını önlemek için alkol tüketmemeli, hazır meyve suları ile gazlı içeceklerden kaçınmalısınız. Fazla kilolar verildiğinde NASH ile ilişkili olan tip 2 diyabet, insülin direnci, hiperlipidemi, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları ve obezitenin kontrolü de kolaylaşıyor. Ancak kilo kaybınız kademeli olmalı, örneğin haftada en fazla 1,5 kilo vermelisiniz. Zira hızlı kilo vermek de karaciğerde yağlanmayı artırabiliyor”

Karaciğer yağlanmasına neden olan 6 etken!

  • Fast food tipi beslenme ve fiziksel aktivite azlığı nedeniyle gelişen obezite
  • Hızlı kilo vermek
  • Diyabet hastalığı veya insülin direnci
  • Kan kolesterol düzeylerinde yükseklik
  • Tiroit bezinin az çalışması
  • Kullanılan bazı ilaçlar

Sigara bu hastalıkları tetikliyor

Sigara bu hastalıkları tetikliyor

Vücudun tüm sistemlerini uzun süreli etkileyen “İnflamatuar Bağırsak Hastalıkları (İBH)”, kişinin aktif ve hareketli dönemlerinde, yaşam kalitesini düşürüyor ve sosyal hayatta pek çok olumsuzluğa yol açıyor. Sigara, bu hastalıkları tetikleyici önemli bir risk faktörü olarak öne çıkıyor. Sigaranın bırakılması, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazanılması ve uygun tedaviler ile bu hastalıklar kontrol altına alınabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. B. Tolga Konduk, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit hakkında bilgi verdi.

İnflamatuar bağırsak hastalığı (IBH), irritabl bağırsak sendromu (huzursuz bağırsak sendromu veya IBS) ile karıştırılmaması gereken, sindirim sisteminin kronik iltihabıdır. Karın ağrısına, ishale, rektal kanamaya, ateşe ve kilo kaybına sebep olan IBH’nin iki türü vardır. Bunlar; Crohn hastalığı ve ülseratif kolit olarak adlandırılmaktadır. Dünya çapında yaklaşık 7 milyon kişi IBH’ya sahiptir. Yaygın bir hastalık olmamasına rağmen, son 20 yılda giderek artan sayıda insana bu hastalıkların teşhisi konulmuştur.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. B. Tolga Konduk

Stres ve beslenme şekli IBH’de etkili

IBH’nın tek bir nedeni olmamakla birlikte, genetik faktörler, immün sistem sorunları, beslenme şekli, stres bu hastalıkta etkili olabilmektedir. IBH’nin semptomları, inflamasyonun şiddetine ve nerede oluştuğuna göre değişir. Semptomlar bazen hafif bazen şiddetli görülür. Hem Crohn hastalığı hem de ülseratif kolit hastalığında görülen belirtiler şöyle sıralanabilir:

  • İshal
  • Karın ağrısı ve kramp
  • İstenmeyen kilo kaybı
  • Dışkıda kan görülmesi
  • İştah azalması
  • Tükenmişlik

Kolon kanseri riskini artırıyor

Sigara içmek, steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlar, aile öyküsü IBH’deki en büyük risk faktörlerindendir. Hem ülseratif kolit hem de Crohn hastalığı bazı komplikasyonları getirebileceğinden hekim yardımı almak önemlidir. İki hastalık da kolon kanseri olma riskini artırabilir. Deri, göz ve eklem iltihabına neden olur, pıhtı sorunlarını getirebilir, karaciğer hasarına sebep olabilir. ülseratif kolite özel komplikasyonlar; zehirli megakolon, safra yollarında tutulum, kolon delinmesi, şiddetli sıvı kaybıdır. Crohn hastalığı’na özel komplikasyonlarsa; bağırsak tıkanıklığı, fistül denen akıntılı yapıların oluşması, yetersiz beslenme, anüs çevresi tutulum olarak sayılabilir. Sigarayı bırakanlarda Crohn hastalığının aktivitesi belirgin olarak azalmaktadır. Crohn hastaları sigara kullanmamalıdır.

İlaçlara yanıt alınmazsa cerrahi düşünülebilir

İnflamatuar bağırsak hastalığının teşhisi için kan sayımı, inflamasyon testleri, dışkı incelemeleri ile başlanır. Bağırsak tutulumunun yaygınlığı ve ek semptom veya bulgularına göre bağırsaklar ve iç organlara yönelik MR enterogrefi veya BT enterografi gibi kesitsel görüntülemeler de istenebilir. Sonrasında kolonoskopi incelemesi yapılır. Bazen balon yardımlı enteroskopi gibi yöntemler uygulanabilir. Tüm bu testlerin sonunda tedavi sürecine geçilir.

Tedavide amaç belirti ve bulgulara neden olan inflamasyonu azaltmaktır. Tedavide lokal veya tüm vücuda etkili olabilecek ve yangıyı azaltacak ilaçlar (bağışıklığı baskılayan ilaçlar) verilmektedir. Hangi ilacın kullanılacağı da bağırsakların etkilenen bölgesine göre değişmektedir. Eğer ilaç tedavisinden bir sonuç alınamazsa cerrahi tedaviler uygulanabilir.

Süt ve süt ürünleri semptomları kötüleştirebilir

İnflamatuvar bağırsak hastalıkları bulaşıcı değildir. Hasta, hastalığını çevresindeki insanlara bulaştırmaz. Süt ve süt ürünleri, yağlı besinler, baharatlı besinler, kafein ve alkol ve hatta yoğun lif içeren besinler semptomları kötüleştirebilmektedir. Sindirimi kolay besinler tüketmek, tüketilen besinlerin kaydını tutmak İBH hastaları için oldukça önemlidir. Ayrıca alınan ilaçların, tüketilen besinlerle birlikte kaydının tutulup takip edilmesi, ilaç-besin etkileşiminin gözlemlenmesi açısından faydalı olacaktır.

Dengeli bir diyet uygulanmalı

İnflamatuar bağırsak hastalığı ile yaşamak, hastanın ne yediğine özellikle dikkat etmesi anlamına gelir. Bazı yiyecekleri yemek semptomları hafifletmeye yardımcı olabilirken, bazıları da semptomları daha da kötüleştirebilir. Bu hasta grubu proteine ihtiyaç duyar. Kırmızı et, balık, yumurta, kümes hayvanları tüketilebilir. Hastalığın tanısı konduktan sonra yangıyı yani inflamasyonu artırmasa da semptomlara neden olan gıdaların saptanması gerekir. Örneğin bazı yiyeceklerden sonra dışkı sayısı artarsa, karında şişlik ya da ağrı olursa o yiyecekler beslenmeden çıkarılabilir. Ekmek, yağsız beyaz peynir, bal, iyi pişmiş et, balık, tavuk, pirinç pilavı, haşlanmış patates, haşlanmış sebze, açık çay başlangıç için iyi besinler olabilir. Örneğin bu besinlere yumurta eklenirse ve rahatsızlık yaşanırsa bu besin listeden çıkarılabilir. Kurubaklagiller, koyu kahve, limon, soğan, yağlı ve kızarmış besinler, baharatlar ise hastalık aktivitesini artırmasa da bazı hastalarda rahatsızlık yapabileceği için, bu gıdalarla semptomu olan hastaların yememesi önerilir.

 

Mide bulantısının nedenleri

Mide bulantısının nedenleri

Toplumda herkesin yaşayabileceği en yaygın şikayetlerden biri olan mide bulantısı, yemeği fazla kaçırmak, araç tutmaları, hoş olmayan koku ve görüntülere karşı tepki ya da üşütmek gibi daha masum nedenlerden kaynaklanabildiği gibi, ciddi hastalıkların habercisi de olabiliyor. Mide bulantısı; ülser, mide bağırsak enfeksiyonları, ani başlayan gastrit, bağırsak tıkanıklığı, apandisit gibi sindirim sistemi rahatsızlıkları başta olmak üzere stres, gebelik, vertigo, migren, tansiyon sorunları hatta beyin tümörü gibi tablolara da işaret edebiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Şule Namlı Koç, mide bulantısının nedenleri hakkında bilgi verdi.

Mide bulantısı bir hastalık değil, vücutta farklı nedenlerden kaynaklanan mekanizmaların tetiklemesi sonucu ortaya çıkan bir tepki ya da farklı hastalıkların belirtisidir. Mide bulantısına yol açabilecek ve dikkat gerektiren çeşitli hastalıklar şu şekilde sıralanmaktadır:

Memorial Ataşehir Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Şule Namlı Koç

Dr. Şule Namlı Koç

  • Gıda zehirlenmesi

Gıda zehirlenmelerinde ortaya çıkan ilk belirtilerden biri mide bulantısıdır. Gıda zehirlenmelerinde mide bulantısı şikayetine; kusma, ishal, ateş, karın ağrısı ve kramplar gibi şikayetler de eklenebilmektedir.

  • Gastrit

Mide zarının iltihaplanması olarak tanımlanabilen gastrit genellikle helikobakter pilori mikrobundan kaynaklanmaktadır. Gastrit aniden ortaya çıkabileceği gibi (akut gastrit) zamanla yavaş yavaş belirti göstererek de görülebilmektedir (kronik gastrit). Gastrit hastalarında görülen belirtiler arasında mide bulantısı çok yaygındır. Mide bulantısı ile birlikte kusma, karnın üst bölgesinde ağrı ve şişkinlik eşlik eden şikayetler arasındadır.

  • Ülser

Mide asidinin çeşitle nedenlerle mide veya 12 parmak bağırsağında harabiyet oluşturarak doku kaybına neden olması olarak tanımlanan ülser farklı belirtilerle kendini belli etmektedir. En sık rastlanan ülser belirtisi karnın üst tarafından ortaya çıkar ağrı olmakla birlikte mide 4- bulantısı, kusma, iştah kaybı gibi şikayetlere de neden olabilmektedir.

  • Bağırsak enfeksiyonları

Bağırsak enfeksiyonlarında mide bulantısı çok sık görülen belirtiler arasındadır. Mide bulantısının yanında karın ağrısı, kanlı ishal, ateş gibi belirtiler bağırsak enfeksiyonu şikayetleri arasında yer almaktadır.

  • Safra kesesi hastalıkları ve safra kesesi ameliyatları

Safra kesesi hastalıkları; safra kesesinin akut iltihabı, safra yolu yaralanmaları ve darlıkları, safra yolu kistleri, safra kesesi taşları, safra kesesi kanseri gibi farklı şekillerde yaşanabilmektedir. Bu hastalıklarda sık görülen şikayetlerden biri mide bulantısı veya kusmadır. Mide bulantısı ve kusma şikayetleri safra kesesi hastalıklarından cerrahi tedavi gören hastalarda ameliyat sonrasında da devam edebilmektedir.

  • Gastroözefageal reflü

Mide içeriğinin farklı nedenlere bağlı olarak mideden yemek borusuna doğru geri kaçışıyla ortaya çıkan gastroözefageal reflü hastalığında en sık görülen belirti mideden boğaza doğru yayılan yanma hissidir. Yemeklerden sonra veya gece yatarken yanma hissi daha fazla görülebilmektedir. Beraberinde göğüs ağrısı, yutma güçlüğü, boğazda yumru hissi, mide bulantısı ve kusma şikayetleri de yaşanabilmektedir.

  • Bağırsak tıkanıklığı

Bağırsak tıkanıklığı müdahale edilmediği takdirde hayati tehlikeye yol açabilen rahatsızlıklardan birisidir. Ani ve şiddetli karın ağrısı, karında şişlik, gaz ve gaita çıkaramama gibi belirtilerin yanında mide bulantısı ve kusma gibi şikayetler görülebilmektedir.

  • Kanser ve kanser tedavisi

Mide bulantısı kanser belirtisi olabilmektedir. Özellikle sindirim sistemi kanserlerinde hazımsızlık, şişkinlik gibi belirtilerle birlikte mide bulantısı, kusma, iştahsızlık, kilo kaybı gibi şikayetler yaşanabilmektedir. Kanser tedavisi ya da kanser tedavisinden sonra da mide bulantısı şikayetleri yaşanabilmektedir. Kemoterapi tedavisi sırasında ani mide bulantısı ve kusma şikayetleri görülebilmektedir. Mide bulantısı ve kusma şikayetleri kemoterapi sırasında olabileceği gibi sonrasında da ortaya çıkabilmektedir.

  • Vertigo (Baş dönmesi)

Hastalar farklı nedenlere bağlı olarak vertigo yani baş dönmesi yaşayabilmektedir. Şiddetli vertigo durumunda kişi genellikle hareket edememektedir ve ilk görülen şikayetler mide bulantısı ile kusma olmaktadır.

  • Kulak enfeksiyonu

Kulak enfeksiyonları genellikle şiddetli kulak ağrısı ile kendini belli etmektedir. Ancak iç kulak enfeksiyonlarında kulak ağrısına mide bulantısı, baş dönmesi gibi şikayetler eklenebilmektedir .

  • Beyin travması ve beyin tümörü

Kafa travmaları ya da beyin tümörü gibi rahatsızlıklar hastalığın şekline göre farklı belirtiler gösterebilmektedir. Beyin travması veya beyin tümörlerinde şiddetli baş ağrısı, mide bulantısı, kusma, konuşma bozukluğu, kol veya bacaklarda güçsüzlük, görme bozuklukları gibi şikayetler yaşanabilmektedir.

  • Apandisit

Bağırsağın defans mekanizması ve bağışıklığı düzenlemeye yardım ettiği öngörülen apandisitin iltihaplanmasının en tipik belirtisi sağ kasık ağrısıdır. Ancak ağrı ile birlikte mide bulantısı, kusma, sindirim güçlüğü gibi şikayetler de yaşanmaktadır.

  • Migren

Migren ataklarının en belirgin özelliği zonklama şeklinde baş ağrısıdır. Ancak bu baş ağrısına; mide bulantısı, kusma, ışık ve sese karşı hassasiyet gibi şikayetler de eklenmektedir.

  • Kalp krizi

Kalp krizi sırasında yeterli oksijen alınamadığı için baş dönmesiyle birlikte mide bulantısı ve kusma şitayetleri yaşanabilmektedir.

  • Böbrek ve idrar yolu hastalıkları

Böbrek taşları veya idrar yolu enfeksiyonları şiddetli ağrının yanı sıra mide bulantısı ve kusma gibi şikayetlerle de kendini belli edebilmektedir.

 

Kanser ‘kolonoskopi’ yöntemiyle önlenebiliyor

Kanser ‘kolonoskopi’ yöntemiyle önlenebiliyor

Kolon, kalınbağırsak sindirim sisteminin son bölümünü oluşturuyor. Kolon kanseri ülkemizde en sık görülen kanserler arasında 3. sırada yer alıyor. Dünyada her yıl 2 milyon, ülkemizde de yaklaşık 20 bin kişi kolon kanseri tanısı alıyor. Dahası hatalı beslenme alışkanlıklarının ve obezitenin giderek yaygınlaşması nedeniyle son yıllarda görülme sıklığı 50 yaş altındaki kişilerde giderek artıyor. Erken dönemde hemen hiçbir belirti vermemesi nedeniyle en çok yaşam kaybına neden olan kanser türlerinden biri olan kolon kanseri aslında düzenli yapılan kolonoskopi taramasıyla önlenebiliyor. Ayrıca kanser oluşsa dahi erken tanı sayesinde hastada tamamen iyileşme sağlanabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, risk faktörü olmayan kişilerin hiçbir yakınması olmasa bile 45 yaşından itibaren her 5-10 yılda bir kolonoskopi yaptırmaları gerektiğini belirterek, “Ailesinde kolon kanseri öyküsü olan kişilerin ise tarama programına daha erken yaşlarda başlamaları gerekebiliyor. Yakın akrabalarında kolon kanseri tespit edilen kişiler, akrabasının tanı aldığı yaştan 10 yıl çıkartarak kendilerinin kolon kanseri taramasına başlama yaşını tespit edebilirler” diyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, Kolon Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında, kolon kanseri riskini artıran 10 etkeni anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder

Aile öyküsü

Aile öyküsü kolon kanserinin risk faktörleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Kolon kanseri teşhisi konulan hastaların yüzde 20’sinde genetik geçiş söz konusu oluyor. Bu nedenle ailesinde kolon kanseri hastası olanlar kendi tarama programları konusunda çok daha özenli olmalılar.

İleri yaş

İleri yaş kolon kanserinin önemli risk faktörleri arasında yer alıyor. Öyle ki kolon kanseri tanısı konulan hastaların yüzde 90’ından fazlası 40 yaş üzerinde oluyor ve bu yaştan itibaren kolon kanserine yakalanma riski her 10 yılda bir ikiye katlanarak artıyor.

Kolon polipleri

Kolonu örten tabakanın büyüyerek bağırsak kanalına çıkıntı yapması ‘kolon polipleri’ olarak adlandırılıyor. Yapılan çok sayıda çalışmaya göre; kolon kanserinin yüzde 90-95’inden, ilerleyen yaşla birlikte görülme sıklığı artan kolon polipleri sorumlu oluyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, iyi huylu tümörler olan poliplerin yüzde 10-20’sinin yaklaşık 10 yılda kansere dönüştüğü uyarısında bulunarak, “Genellikle kanserleşmeden önce herhangi bir yakınmaya yol açmadıkları için ‘gizli tehlike’ olarak adlandırdığımız polipler düzenli yapılan kolonoskopi taramaları sayesinde tespit edilip, çıkartılabiliyor. Böylece kansere dönüşmeleri önlenebiliyor” diyor.

Liften fakir beslenmek

Hatalı beslenme alışkanlığı kolon kanseri oluşumunda önemli bir risk faktörü. Özellikle lif yönünden zengin olan sebze ve meyve gibi besinlerin az tüketilmesi kolon kanserine adeta davetiye çıkartıyor. Bol meyve ve sebze içeren diyet sayesinde kabızlık önleniyor ve kolon hücrelerinin kanserojenlere maruziyeti azalıyor. Bunun yanı sıra yüksek fiberli diyetler bağırsak içindeki yararlı bakterilerin birtakım kimyasallar üretmelerine yardımcı olarak kanserin gelişme riskini azaltıyor. Dolayısıyla kolon kanserinden korunmak için liften zengin besinler sofrada düzenli olarak yer almalı.

 Mangal alışkanlığı

Uzmanlar her fırsatta mangalda pişen etin kolon kanseri riskini arttırdığı konusunda uyarıda bulunuyorlar. Bunun nedeni ise ateşe doğrudan maruz kalan etlerde heterosiklik amin ve polisiklik aromatik hidrokarbon denilen kimyasalların açığa çıkması. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, bu kimyasalların kolon kanseri riskini artırdığını hatırlatarak, “Bu nedenle etin ateşe en az 15 cm’den uzak mesafede olmasına dikkat edilmeli. Ayrıca etin dumanla temas etmesi de kanser riskini arttırıyor”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sigara ve alkol

Yapılan bilimsel çalışmalar, sigara ve alkol kullanımının pek çok kanserin yanı sıra kolon kanseri açısından da ciddi bir risk faktörü olduğunu ortaya koyuyor. Yapılan bir araştırmada; sigara içenlerin kolon kanserine yakalanma risklerinin içmeyenlere göre 18 kat daha fazla olduğu ortaya kondu. Yapılan çok sayıda araştırma da günde 50 ml veya daha fazla alkol tüketen kişilerde kolon kanserinin hiç içmeyenlerle kıyaslandığında 1.5 kat arttığı tespit edildi.

Obezite

Çağımızın önemli bir problemi olan obezite pek çok hastalığın yanı sıra kolon kanseri riskini yüzde 50 oranında yükseltiyor. Obezite, insülin/IGF-1 ve kandaki iltihap hormonlarını arttırarak kanserin gelişmesini kolaylaştırıyor. Ayrıca obezite hastalarında kötü beslenme alışkanlığı daha fazla görülüyor.

İşlenmiş et ürünleri

Salam, sucuk, sosis ve pastırma gibi işlenmiş et ürünleri kanserojen besinler arasında yer alıyor. Bunların yanı sıra kırmızı et tüketiminde aşırıya kaçmak da özellikle kolon kanseri riskini artırıyor.

Bazı iltihabi hastalıklar

İltihaplı bağırsak hastalıkları olan ülseratif kolit ve Crohn hastalığı kolon kanseri riskini arttıran etkenlerden. Hastalık tanısından 5 yıl sonra kanser riskindeki artış belirgin düzeye ulaşıyor. Bu nedenle iltihabın baskılanması ve durdurulması büyük önem taşıyor.

Hareketsiz yaşam

Hareketsiz yaşam; obezite ve birçok kanserle birlikte kolon kanseri riskini arttırıyor. Öyle ki kolon kanseri riski yüzde 30 oranında yükseliyor. Yaşınıza uygun bir programla haftada 2 gün egzersiz yapmanız, kalp-damar hastalıklarıyla birlikte kanser riskini de azaltıyor.

Pandemide karaciğer yağlanması hızlandı!

Pandemide karaciğer yağlanması hızlandı!

Yaklaşık iki yıldır devam eden Covid-19 pandemisi sürecinde gerek sağlıksız beslenme, gerekse fiziksel hareketsizliğin artması karaciğer yağlanması sorununun da yaygınlaşmasına neden oluyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal “Normal bir karaciğer dokusunun yüzde 5’inden fazlasının yağ hücreleri tarafından oluşması ‘karaciğer yağlanması’ olarak tanımlanıyor. Önlem alınmadığı taktirde zaman içinde siroza ve hatta karaciğer kanserine kadar götüren sonuçlara neden olabiliyor. Yağlanmaya bağlı karaciğer sirozu nedeni ile karaciğer nakli yapılan hasta sayısı hem ülkemizde hem de özellikle batı toplumlarında belirgin bir şekilde artıyor” diyerek uyarıyor. Karaciğerin kendini yenileyebilen bir organ olduğunu ve günlük yaşantımızda yapacağımız bazı sağlıklı değişikliklerle karaciğer yağlanmasına karşı önlem alabileceğimizi vurgulayan Gastroenteroroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal, karaciğer yağlanmasına karşı önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal

Son yıllarda gerek ülkemizde gerekse dünyada görülme sıklığı hızla artan karaciğer yağlanması; alkole bağlı olan ve alkole bağlı olmayan yağlanma olarak iki ana grupta değerlendiriliyor. Alkol karaciğer dokusu için toksik etki oluşturup karaciğer yağlanmasına yol açarken, alkole bağlı olmayan yağlanmada ise en önemli nedenlerin başında obeziteye bağlı insülin direnci geliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal, günümüzde en büyük halk sağlığı problemlerinin başında obezitenin geldiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Obezitede vücudumuzdaki yağ miktarı belirgin şekilde artar ve bu yağ aynı zamanda doku ve organlarımızda birikmeye başlar. Yağ dokusundan salgılanan ve lipokin adı verilen maddeler insüline karşı doku direnci oluşturarak bir kısır döngü şeklinde yağlanmayı daha da artırır. Yağlanmadan en çok etkilenen organların başında karaciğer gelmektedir. Karaciğerde biriken yağ nedeni ile oluşan iltihabi rekasiyon karaciğer hücrelerinde hasara ve zamanla siroz gelişimine neden olur.” Özellikle batı toplumlarında sirozun, yani karaciğer yetmezliğinin en sık nedeninin alkole bağlı karaciğer hastalığı olduğunu belirten Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal “Alkol kullanımına bağlı karaciğer yağlanması tespit edilen hastanın alkolü bırakması durumunda karaciğer dokusu kendisini yeniliyor ve bu şekilde siroza gidiş büyük ölçüde engellenmiş oluyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Karaciğer yağlanması alkole bağlı değilse!

Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasının; altta yatan genetik bir bozukluğa, bir ilaca veya enfeksiyona bağlı değilse en önemli nedeninin insülin direnci olduğunu, bu nedenle ideal kilomuzu koruyarak karaciğer yağlanması riskini azaltabileceğimizi vurgulayan Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal “Yapılan aerobik egzersizler, karaciğer yağlanmasında, birçok ilaç ile ulaşılamayacak kadar iyi bir şekilde insülin direncini azaltarak yağlanmadan koruyucu etki sağlar. Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması olan bir hastanın kilosunun yüzde 10’unu (70 kilo olan bir kişinin 7 kilo) vermesi karaciğer yağlanmasını anlamlı düzeyde azaltacaktır. Ancak kilo verilirken dikkat edilmesi gereken hususlardan biri çok hızlı kilo verilmemesidir. Çünkü hızlı kilo kaybı da karaciğerde yağlanmada artışa neden olabilir. İdeal olan haftada 0.5-1 kg kaybıdır. Bu yüzden şok diyetlerden kaçınılmalı, doktor ve diyetisyen kontrolünde kilo verilmesi sağlanmalıdır” diyor.

Karaciğer yağlanmasına karşı 7 etkili öneri!

Günümüzde yağ miktarını birkaç dakika içinde öğrenmenin mümkün olduğunu belirten Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal, karaciğer yağlanmasına karşı etkili önerilerini ise şöyle sıralıyor;

 

  • Alkolden uzak durun. Gerekirse profesyonel yardım alın.
  • Sağlıklı bir diyet ve düzenli egzersizle ideal kilonuza ulaşın.
  • Haftada en az 4 gün, 40 dakika tempolu yürüyüş yapın.
  • Düşük karbonhidratlı beslenin.
  • Akdeniz Tipi beslenmeye geçin; yani; karbonhidrattan çok sebze, kırmızı etten çok balık tüketin.
  • Şok diyetlerden uzak durun.
  • Kalp rahatsızlığınız yoksa günde bir-iki fincan kahve içmenin, karaciğer yağlanmasına bağlı gelişebilecek komplikasyonlara karşı koruyucu etkisi olduğu düşünülüyor. Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal “Ancak kahvenin ana tedavi yöntemi gibi algılanmaması gerekir. Yani diyet, egzersiz ve gerekirse ilaç tedavisi olmaksızın tek başına bir tedavi olarak değil, tedaviye destek olarak düşünülebilir” diyor.

Ağız kuruluğu bazı hastalıkların habercisi olabilir

Ağız kuruluğu bazı hastalıkların habercisi olabilir

Ağız içindeki tükürüğün azalmasıyla ortaya çıkan ağız kuruluğu, birçok nedene bağlı olarak gelişebiliyor. Kserostomi olarak da bilinen ağız kuruluğu, diş çürükleri ve ağız içi enfeksiyonlara yol açabiliyor. Bazı ciddi hastalıkların belirtisi de olabilen ağız kuruluğundan kurtulmak için altta yatan nedenin belirlenmesi gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Mustafa Kaplan, ağız kuruluğu ve nedenleri hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Mustafa Kaplan

Tükürük üretilmezse ağız kuruluğu görülür

Ağız kuruluğu, tükürük bezlerinin ağız içini ıslak tutmak için yeterli tükürük üretemediği bir durumu ifade etmektedir. Tükürük, bakteriler tarafından üretilen asitleri etkisiz hale getirerek, bakteri üremesini sınırlar ve diş çürümesini önlemeye yardımcı olur. Tükürük ayrıca tat alma yeteneğini geliştirir ve çiğneme ile yutmayı kolaylaştırır. Ayrıca tükürükteki enzimler sindirime yardımcı olmaktadır. Azalmış tükürük ve bunun sonucunda ortaya çıkan ağız kuruluğunun, diş ve diş eti sağlığına, iştah ve yemekten aldığınız zevk üzerinde büyük etkisi olacaktır. Ağız kuruluğu genellikle belirli ilaçların yan etkisinden, yaşlanmaya bağlı sorunlardan veya kanser tedavilerinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu belirtilere dikkat!

Ağız içinde yeterince tükürük üretilmemesi şu belirtilere neden olabilmektedir:

  • Ağızda kuruluk veya yapışkanlık hissi.
  • Sık sık susama.
  • Dilde karıncalanma hissi.
  • Tükürük bezlerinde büyüme.
  • Kalın ve lifli görünen tükürük.
  • Ağız kokusu.
  • Çiğneme, konuşma ve yutma güçlüğü.
  • Boğaz ağrısı ve ses kısıklığı.
  • Kuru veya oluklu dil.
  • Değişen bir tat alma duyusu.
  • Protez takma sorunları.

 

Ağız kuruluğunun nedeni bu sorunlar olabilir

İlaçlar:  Depresyon, yüksek tansiyon ve anksiyete tedavisinde kullanılan bazı ilaçların yanı sıra antihistaminikler, dekonjestanlar, kas gevşeticiler ile ağrı kesici ilaçlar ağız kuruluğu yapabilir.

Yaşlanma:  Birçok kişi yaşlandıkça ağız kuruluğu yaşar. Bu duruma katkıda bulunan faktörler arasında belirli ilaçların kullanımı, vücudun ilaçları işleme yeteneğindeki değişiklikler, yetersiz beslenme ve uzun süreli sağlık sorunları yer alır.

Kanser tedavisi: Kemoterapi ilaçları tükürüğün yapısını ve üretilen miktarı değiştirebilir. Baş ve boynuna uygulanan radyasyon ya da ışın tedavileri tükürük bezlerine zarar vererek tükürük üretiminde belirgin bir azalmaya neden olabilir.

Sinir hasarı: Baş ve boyun bölgesindeki sinir hasarına neden olan bir yaralanma veya ameliyat, ağız kuruluğuna neden olabilir.

Diğer sağlık koşulları: Diyabet-şeker hastalığı, felç, ağızdaki mantar enfeksiyonu (pamukçuk) veya Alzheimer hastalığı, Sjögren sendromu veya HIV/AIDS gibi otoimmün hastalıkları ağız kuruluğu yapabilir.  Böbrek yetmezliği,  tiroid hastalıkları, kansızlık, verem gibi hastalıklar da ağız kuruluğunun nedenidir.

Burun tıkanıklığı: Ağızdan nefes almak, horlamak ve oda havasının kuru olması da ağız kuruluğuna katkıda bulunabilir.

Tütün ve alkol kullanımı: Alkol ve sigara içmek veya tütün çiğnemek ağız kuruluğu şikayetlerini artırabilir.

Uyuşturucu kullanımı: Metamfetamin kullanımı şiddetli ağız kuruluğuna ve “meth ağzı” olarak da bilinen dişlere zararlı bir duruma sebep olur. Esrar da ağız kuruluğuna neden olabilir.

Ağız kuruluğu için önemli öneriler

Tedavinin belirlenmesi ağız kuruluğunun nedenine bağlı olarak yapılmalıdır. Uzman hekim veya diş hekimi şunları yapabilir:

  • Ağız kuruluğuna neden olan ilaçlar değiştirilebilir. Eğer bu mümkün değilse belki doz miktarı azaltılabilir.
  • Ağızı nemlendirecek ürünler kullanılabilir (Ağız gargaraları, yapay tükürük veya nemlendiriciler olabilir). Ağız kuruluğu için tasarlanmış, özellikle ksilitol içeren ağız gargaraları, diş çürümesine karşı koruma da sağlar.
  • Tükürüğü uyaran ilaçlar kullanılabilir.
  • Dişleri korumak önemlidir. Çürükleri önlemek için florürlü ilaçlar veya haftalık klorheksidin kullanılabilir.

Mide, bağırsak, pankreas kanseri erken evrede yakalanmalı!

Mide, bağırsak, pankreas kanseri erken evrede yakalanmalı!

Son yıllarda sağlıksız beslenme, hareketsizlik, sigara, alkol, fazla et tüketimi ve stres derken kalın bağırsak kanseri hızla yaygınlaşıyor. Acıbadem Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Altunizade Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gürhan Şişman, ülkemizde artık 20’li yaşlarda bile kalın bağırsak kanseriyle karşılaşıldığını belirterek, erken evre kolon kanserinin günümüzde tanı ve tedavisinin aynı anda, üstelik ameliyata gerek kalmadan girişimsel yöntemle yapılabildiğini söylüyor. Prof. Dr. Gürhan Şişman, kalın bağırsak kanseri riskini azaltmanın yollarını anlattı; kolonoskopide tespit edilen tümörün terapötik (tedavi edici) endoskopi ile ameliyata gerek kalmadan girişimsel yöntemle tedavisi hakkında bilgiler verdi, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Gürhan Şişman

“Çok yedim, ondan oldu!”, “Stres anımda hep olur, sonra geçer!”, “Bu besin dokundu, o nedenle bağırsaklarım bozuldu!”… Günlük hayatın yoğun koşuşturmacası ve bir buçuk yılı aşkın süredir günlük yaşantımızda köklü değişikliklere yol açan yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 pandemisinin tedirginliğiyle sağlığımızda bazı sorunları öteleyebiliyor, hatta ürettiğimiz bazı gerekçelerle hekime başvurmak yerine görmezden gelebiliyoruz. Oysa bu tür gerekçeler aslında çok önemli bir sorunun göz ardı edilmesine neden olabiliyor! Günümüzde hızla yaygınlaşan ve erken evrede belirti vermeyip sinsice ilerlediği için ancak kolonoskopide ortaya çıkan polipler, zamanla kalın bağırsak (kolon)  kanserine zemin hazırlıyor. Acıbadem Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Altunizade Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gürhan Şişman, karında şişkinlik, bağırsak alışkanlıklarında birkaç günden uzun süren değişiklik (ishal-kabız), makattan kanama, kilo kaybı, gaz ve geçmeyen yorgunluk gibi belirtilerin toplumda sık görülen kalın bağırsak kanserinin başlıca belirtilerinden olabildiğini belirterek “Ancak kişiler bu yakınmaları çoğunlukla farklı nedenlere yorabildiklerinden doktora gitmiyorlar, bu da sinsice ilerleyen kalın bağırsak kanserinin ileri evrede ortaya çıkmasına neden oluyor” diyor. Son yıllarda sağlıksız yaşam tarzı, hareketsizlik, sigara, alkol, et ağırlıklı beslenme, salam-sucuk-sosis gibi işlenmiş et ürünlerinin aşırı tüketimi, yeterince sebze tüketmemek ve stres gibi faktörlerle hızla yaygınlaşan kalın bağırsak kanserinin günümüzde 20’li yaşlarda da görülür hale geldiğini, ailede kanser öyküsü olmasının da riski artırdığını vurgulayan Prof. Dr. Gürhan Şişman;  bu tür yakınmaları olanların mutlaka gastroenteroloji doktoruna başvurup, gerekli görülmesi halinde kolonoskopi yaptırması gerektiğini söylüyor.

 Kolonoskopi hayat kurtarıyor!

Kolorektal kanserler dünyada ve ülkemizde en sık görülen kanserler arasında üçüncü sırada yer alırken, kolonoskopi ile erken teşhis hayat kurtarıyor! Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gürhan Şişman kolonoskopi ile polip ya da poliplerin daha kansere dönüşmeden tespit edilip işlem sırasında alınmasıyla kanserin önlenebildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Kolono skopinin 45 yaş üzeri kişilerde mutlaka yapılması gerekiyor. Bununla birlikte kalın bağırsak kanserinin belirtileri sayılabilen şikayetlerden herhangi birine veya birkaçına sahip olanlar ile akrabalarında kanser öyküsü olanlarda zaman kaybetmeden kolonoskopi olmak gerekir. Kolonoskopide tespit edilen polipin türü ve boyutu bir sonraki kolonoskopinin ne zaman yapılması gerektiğini gösterir.” İleri evredeki hastalarda cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi seçeneklerinden biri veya birkaçının kullanıldığını söyleyen Prof. Dr. Gürhan Şişman, buna karşın günümüzde Terapötik Endoskopi yani Tedavi Edici Endoskopi yöntemi ile erken evrede kanserin bıçak değmeden endoskopi cihazı ile tedavisinin mümkün hale geldiğini vurguluyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Terapötik (Tedavi edici) Endoskopi ile tanı esnasında tedavi!

Günümüzde endoskopi daha çok tanı amaçlı biliniyor. Oysa son dönemde tıp dünyasındaki gelişmeler ve hekimlerin tecrübesi bir zamanlar hayal gibi görünen tedavi yöntemlerini mümkün kılıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gürhan Şişman artık terapötik (tedavi edici) endoskopi yöntemiyle tanı esnasında hastanın tedavisini aynı anda yapabildiklerini belirterek, ileri evre olmamak koşuluyla mide, yemek borusu ve bağırsak kanserlerinde girişimsel cerrahi yöntemi ile ameliyata gerek kalmadan, ağrısız, minimum kanama ve daha kısa sürede taburculuğun mümkün olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Gürhan Şişman bu yöntemi şöyle açıklıyor: “Dünyada son 10 yılda kullanılan, ülkemizin de son 5 yılda tanıştığı Terapötik endoskopide; erken evrede bağırsak kanseri, mide kanseri, özofagus kanseri ve yutma bozuklukları (akalazya) gibi hastalıkların endoskopi ile tanısını koyduğumuz sırada uygunluk durumunda tedavisini gerçekleştirebiliyoruz. Endoskopi cihazı aynı ancak hekimin tecrübesi ve yardımcı ekipman varlığı ile bu mümkün oluyor. Endoskopi cihazı ile içeride gördüğümüz bir tümörü, erken evrede ise terapötik endoskopi yöntemiyle içeriden keserek tamamen çıkarabiliyoruz. Örneğin birinci evre olan bir bağırsak kanserinde hasta bağırsağının 30-40 santimini kaybetmek zorunda kalmıyor. Dolayısıyla hastanın bedeninde hiçbir kesik, çizik oluşturmadan, tamamen içeriden yapılan ve hastanede kalış süresini 7-8 günden 1 güne indiren bir tedavi yöntemi oluyor. Hastanın taburculuk süresini kısaltırken, yaşam kalitesini de artırıyor.”