Yazılar

Octo Restaurant’ta Sonbahar Menüsü: Anadolu Lezzetleri Modern Dokunuşlarla Masaya Taşınıyor

Octo Restaurant Yeni Menüsünde Anadolu’nun Yerel Tatlarına Odaklanıyor

İstanbul’un gastronomi noktalarından biri olarak öne çıkan Octo Restaurant, sonbahar sezonuyla birlikte menüsünü yeniledi. JW Marriott Istanbul Bosphorus bünyesinde faaliyet gösteren restoran, Anadolu’nun farklı bölgelerinden gelen yerel ürünleri ve geleneksel lezzetleri çağdaş sunumlarla misafirleriyle buluşturuyor.

Octo Restaurant

Yeni menüde öne çıkan tabaklar arasında Tokat’ın bağ kültüründen ilham alan Koruklu Tokat Asma Yaprağı Kavurması, çıtır baklava hamurunda servis edilen Tiftik Kaburga, kaymaklı firik bulguruyla eşleştirilen Kuzu İncik ve Limon & Limon tatlısı yer alıyor. Menü, Anadolu mutfağında sıkça karşılaşılan malzemeleri farklı pişirme teknikleri ve yeni yorumlarla bir araya getiriyor.

Tokat yöresinin önemli ürünlerinden biri olan asma yaprağı, Koruklu Tokat Asma Yaprağı Kavurması’nda geleneksel kullanımının dışına taşınarak yemeğin merkezine yerleştiriliyor. Koruğun doğal ekşiliğiyle desteklenen lezzet, bölgesel ürünlerin farklı kullanım alanlarına dikkat çekiyor.

Menüde dikkat çeken bir diğer seçenek olan Tiftik Kaburga ise uzun süre pişirilerek liflerine ayrılan dana kaburganın, çıtır baklava hamuruyla buluşmasıyla hazırlanıyor. Yoğurt, domates ve salça sos eşliğinde sunulan tabak, geleneksel tatları farklı dokularla bir araya getiriyor.

Octo Restaurant

Kısık Ateşte Pişirilmiş Kuzu İncik ve Kaymaklı Firik Bulguru ise Anadolu mutfağında önemli bir yere sahip firik bulgurunu modern bir yorumla sunuyor. Uzun süre pişirilen kuzu incik, isli aromasıyla bilinen firik bulgurunun kaymakla zenginleştirilmiş dokusuna eşlik ediyor.

Tatlı bölümünde yer alan Limon & Limon ise limonun farklı dokularını ve aromatik özelliklerini bir araya getirerek yemek deneyimine hafif bir final sunuyor.

Restoranın yeni menüsü, yalnızca yerel ürünlere değil, ürünlerin mevsimine uygun kullanılmasına ve üretim süreçlerine de odaklanıyor. Yerel üreticilerle çalışılması ve menünün mevsimsel döngülere göre şekillendirilmesi, gastronomi sektöründe giderek daha fazla önem kazanan sürdürülebilir mutfak anlayışının bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Octo Restaurant

Octo Restaurant Executive Şefi Şafak Erten, yeni menüde Anadolu’nun farklı bölgelerine ait ürünleri kendi mutfak yaklaşımlarıyla yeniden yorumlamayı hedeflediklerini belirtirken, yerelliği yalnızca ürünün kaynağıyla değil; üretim kültürü, coğrafi geçmişi ve mevsimsel özellikleriyle birlikte ele aldıklarını ifade ediyor.

Son dönemde İstanbul’daki gastronomi sahnesinde yerel ürünlerin ön plana çıktığı görülürken, Octo Restaurant’ın yeni menüsü de bu yaklaşımın güncel örneklerinden biri olarak dikkat çekiyor.

Octo Restaurant

#OctoRestaurant #JWMarriottIstanbulBosphorus #IstanbulGastronomi #GurmeHaberleri #RestoranHaberleri #AnadoluMutfagi #YerelLezzetler #YeniMenu #FineDining #IstanbulFoodGuide #Gastronomi #SefSafakErten #SurdurulebilirMutfak #MevsimselLezzetler #TokatMutfagi #AsmaYapragiKavurmasi #TiftikKaburga #KuzuIncik #LimonVeLimon #YemeIcme #FoodNews #RestaurantNews #Gastronomy #IstanbulRestaurants #FoodieTurkey #LezzetDuraklari #GurmeDeneyim #YerelUretici #AnadoludanSofraya

Kasım geldi…

Kalk Teodor, yeni baştan!

Cadılar Bayramı mı?

Banu Sağnak: “Işık Dirençten Çıkar”

Türkiye güzeli unvanından sanat dünyasına uzanan yolculuğunda ön yargıları sanatla aşan ressam Banu Sağnak, Pause Sanat ve Pause Dergi ortak röportajında yalnızca eserlerini değil, ruhunu da ortaya koyuyor. “REBORN: Tırtıl Sürüne Sürüne Kelebek Olur” sergisi üzerinden sanatın dönüştürücü gücünü anlatan Sağnak, günümüzün hız ve görünürlük çağında özgün kalmanın zorluklarına dikkat çekiyor.

 Ruhun beden üzerindeki yolculuğundan sanatın toplumsal etkisine, dijital çağın yarattığı yanılsamalardan samimiyet arayışına kadar uzanan bu özel söyleşide Banu Sağnak, sanatı bir meslekten çok bir varoluş biçimi olarak tanımlıyor. Sanatçının ifadeleri, yalnızca sanat dünyasına değil, kendini arayan herkese güçlü sorular yöneltiyor.

Röportaj: Ahu Çağdaş

Banu Sağnak

Sanat sizin için bir ifade biçimi mi, yoksa anlamını hâlâ aradığınız bir soru mu?

Sanat aslında benim için bir varoluş. Hani bazı ses sanatçıları “Ben küçükken elime saç fırçasını alıp şarkı söylerdim.” derler ya; ben de üç yaşında anaokuluna gittiğim sıralarda resim çizmeye başladım. Kendimi bu şekilde ifade ediyordum. Ama biz insanoğlu kendimizden ve tabii ki ruhumuzdan da gitgide uzaklaşıyoruz. Hem ön yargılarımız oluyor hem de ön yargılara maruz kalıyoruz. İşte sanat bu ön yargıları kırıp kendine yaklaşmanın yegâne yolu. Ben bu yolu çocukluğumdan sonra tekrar keşfettim ve eserlerimle izleyicilerin kendilerini keşfetmelerini sağlamayı arzu ediyorum!

Son serginize baktığınızda, izleyicinin gördüğü ile sizin anlatmak istediğiniz arasında en büyük farkın ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Son sergim REBORN “Tırtıl Sürüne Sürüne Kelebek Olur!”da bilincin ve bedenin aynı anda yenilenme sürecini anlatıyorum. Serginin baş eseri “Dönüşüm” ışığa giden bir tırtıl… Ama diğer eserler ise boyalı yüzlü Nepal Rahipleri; Çocuk Keşişler Monklar, Etiyopya ve Omo Vadisi’nden Afrikalı çocuk portreleri ve Baş Bilge Atamız! Ama bu portreleri resmederken benim tuvale aktarmak istediğim din, dil, ırk ayırt etmeksizin içindeki o ruhun gücünü yansıtabilmek. Ayrıca o bedensel ve çevresel yokluğa rağmen ruhun varlığı, kuvveti. Sergime gelen birçok ziyaretçinin o ruhu ve duyguyu hissettiğini gördüm, aslında çok mutluyum. Ama az da olsa ön yargının esaretinde olup eserlerdeki portrelerin din, dil ya da ırkına takılı kalan ziyaretçiler de oldu!

Bir eserin tamamlandığına nasıl karar veriyorsunuz? Yoksa sanatçı için hiçbir iş gerçekten bitmez mi?

Benim için bir eser tuval üzerine yağlı boya ya da bir teknik değil. O bir ruh ve duygu! Dolayısıyla o ruh tuvale inmeden eserin duygusu benim için bitmiyor; bazen aylar, hatta yıllar alan eserler de oluyor! Zaten o eser bir hayata dâhil olduğunda devinimi devam ediyor! Var olduğu hayat ile enerji alışverişi başlıyor, bütünleşiyor!

Banu Sağnak

Günümüz sanat dünyasında görünür olmak ile özgün kalmak arasında bir çatışma yaşandığını düşünüyor musunuz?

Bu çatışma aslında hep var ve var olacak! Ben felsefi bir ruha sahip olan bir çocuk ve genç kız olmama rağmen bu çatışmanın içine maalesef erken girdim. 1992 senesinde yakınlarımın ve arkadaşlarımın da teşvikiyle Türkiye güzellik yarışmasına katıldım ve hem Türkiye’de hem de Avrupa güzellik yarışmasında üçüncülük unvanı aldım. Aynı zamanda Mimar Sinan Üniversitesi’nde Grafik Tasarım ve Reklam okuyordum. Aynı sene Gülgûn Feyman ve Nazım Oktar gibi değerli isimlerden eğitim alarak sunuculuğa da başladım! Türkiye ve Avrupa güzeli olmak benim için çok önemli bir misyondu, hâlâ öyle! Ama içinde sanatı da barındıran mesleğim benim varoluşumdu! Fakat tabii ilk görünürlüğüm hep güzellik kraliçeliği olduğu için sanatım ve varoluş kaynağım hep bir ön yargının arkasında kaldı; ben ise hep kendim, yani özgün kalma çabasında kendimi ifade etmeye çalıştım. İşin zaten ironik tarafı da bu oldu… Kendimi sanat ile ifade ettim ve ön yargıları parçalamanın tek yolunun sanat olduğunu fark ettim! Özgün olma savaşını daha önce verdiğim için eserlerimi duygularımla ördüğüm bir ayna olarak görüyorum! Ve onlara bakanların da o aynalarda kendi özgün ruhlarını keşfetmelerini ümit ediyorum.

Son serginizde sizi duygusal olarak en çok zorlayan veya yüzleştiren eser hangisiydi? Neden?

Tüm eserlerim benim için yoğun yaşanmışlıklar ve duygular barındırıyor! Ama “Fatima’nın Su Yolu” hem benim için hem de onu derinden görenler için çok büyük bir duygu yoğunluğu barındırıyor! Fatima’yı ilk, sevgili Hayri Dağlı’dan dinledim! Afrika’nın, Etiyopya’nın acımasız doğasında ve ilkelliğinde yaşam savaşı veren çocuklarla olan karşılaşmasını ve hikâyesini bana anlattı! Fatima, o çocuklara ilkel bir köyde eğitim vermeye çalışırken kafasında güğümü ile karşılaştığı bir kız çocuğuydu! Kız çocuklarının oradaki görevi kilometrelerce ötedeki su kaynağından tüm tehlikelere rağmen ölümüne su taşımaktı! Sevgili Hayri Dağlı bu bilincin altında ezilmemek adına önce kendi olanaklarıyla, sonra da İDEA Derneğini kurarak bölgeye su kuleleri inşa etmeye başladı ve de tabii tarımı öğretti… Ve öğretmeye de devam ediyor! Ama Fatima artık birçok diğeri gibi maalesef hayatta değil… Ama benim görmek istediğim, Fatima’nın Su Yolu eserimdeki gibi Fatima’nın o gülen gözleri! Bu yüzden bu eser, gülen gözlere rağmen kendi içinde çok büyük bir hüzün de barındırıyor ve de tabii bu duygu yoğunluğu esere bakanlara da geçiyor!

Sanat üretim sürecinizde sezgileriniz mi sizi yönlendiriyor, yoksa önceden kurgulanmış bir düşünce sistemi mi?

Dediğim gibi ben “görünür olma (ama nasıl?) savaşı”mı çok erken yaşlarda verdiğim için sezgilerim sanatımda öncü oluyor! Eserlerimi “duygu örgüsü bir ayna” olarak betimleyişim de o yüzden!

Banu Sağnak

Bir izleyicinin eserlerinizi yanlış yorumlaması sizi rahatsız eder mi, yoksa bu da eserin yaşamının bir parçası mıdır?

Zaten eserlerimin misyonu o! Onlar birer ayna… Dolayısıyla benim için olduğu gibi, yorumlayan için de bir keşif yolculuğu! O yüzden herhâlde beni en rahatsız eden şey “yorumsuz” kalması olur!

Bugünün dünyasına tek bir eser bırakacak olsanız, onun hangi soruyu sordurmasını isterdiniz?

Ruhun varlığını sorgulatmasını isterim! Şairin dediği gibi “Sen aslında cansın, buna rağmen kendini beden sanmaktasın!” Çünkü dünya cansız bedenliğe doğru gidiyor!

Sanatın toplumsal dönüşüm yaratma gücüne hâlâ inanıyor musunuz, yoksa sanat daha çok bireysel bir alan hâline mi geldi?

Sanat, toplumlara yüzyıllarca çağ atlatmış! Sanat tarihi dersini… Bir sanat akımının, sanatçının arkasında farklı kademe, din, dil, ırktan milyonlarca insan ile toplumlara nasıl çağ atlattığını okulda heyecanla dinlerdim. Şimdi ise bir fikrin, düşüncenin, sanatın arkasında 3-5 kişi bir araya gelemiyoruz… Dağılıveriyoruz… Evrimleşmek yerine çeteleşiyoruz…Banu Sağnak

Son serginizin çıkış noktasında kişisel bir hikâye mi vardı, yoksa toplumsal gözlemleriniz mi ağır bastı?

Her ikisi de… bu bir yansıma .. sanatçı ya da esere bakan yani izleyici birbirini yansıtmalı .. sanatçı tabi ki kendinden yola çıkmalı yoksa nasıl yansıtabilir ki o duygu düşünce eserinde bedenleşmeden ! hatta Reborn sergimde Uzman Klinik Psikolog Selin Gülerçin ile bir projeye adım attık. Kendisi eserlerin izleyici üzerindeki yansımalarının anlamlandırılmasına aracı oldu

Dijital çağın hızına karşı sanatın yavaşlatıcı ve düşündürücü gücü sizce daha da önemli hâle geldi mi?

Dijital çağın hızını çok korkutucu ve yıkıcı buluyorum… Zaten son sergim Reborn “Tırtıl sürüne sürüne kelebek olur”un da çıkış hissi bu… Arkasında yaşanmışlık olmayan bir bilgi bile hak edilmemiş, emek sarf edilmemiş, hiçbir şey bize ait değil! Dijital çağın bu hızının altını doldurmak mümkün değil, o yüzden hem yıkıcı bir çağ hem yıkılmaya mahkûm bir çağ olacak! Zaten Reborn sergisinin açılış akşamında, tam da en etkilendiği yer Vadistanbul’da bunun getirdiği bir afet ve yıkım yaşadık!

Kariyeriniz boyunca sizi en çok değiştiren eleştiri ne oldu?

Meslek hayatıma 18 yaşında erken atılıp hem çalıştım hem okudum hem de ailemden, İzmir’den ayrılıp İstanbul’da var olmaya çalıştım! Tabii çocuk sayılırdım ama acımasız da olsa bir hata ve yenilgide haklı ya da haksız “Mazeret Üretme Banu!” eleştirisi benim için hep sağlam bir temel oluşturdu!

Banu Sağnak

Sanat pratiğinizde tekrar tekrar döndüğünüz bir duygu, düşünce ya da soru var mı?

Soru değil aslında daha önceki sorularda da bahsettiğiniz “Özgün olmak ile popüler kültüre ait olmak arasındaki dengesizlik hatta haksızlık !” bir sorun.

Aslında çok net “ Olmak ya da olmamak ! “ bütün mesele bu işte!

Ruhun ile var olmadıktan sonra “var olmak “ kelimesi anlamını yitiriyor!

Bugün genç sanatçılar teknik olarak daha güçlü ama sizce eksik bıraktıkları şey nedir?

Genç sanatçılarımız maalesef dijital çağın ruhsuz altyapısında yetişiyorlar… Tabii ki bazıları sorguluyor… Ama çoğunda ruh ve samimiyet eksik… Hızlı var olma çabasında sürükleniyorlar, bir an parlasalar bile kalıcı olmuyor, üstelik benliklerini harcamış oluyorlar, varlıkları da siliniyor!

Yıllar sonra bir müze duvarında adınızın altında tek bir cümle yazacak olsa, bunun ne olmasını isterdiniz?

IŞIK DİRENÇTEN ÇIKAR!

Banu Sağnak

Bugün sanat dünyasında gerçekten iyi işler üretenlerle görünürlüğü iyi yönetenler arasında bir yarış olduğunu düşünüyor musunuz? Sizce kazanan taraf hangisi?

Bunun bir yarış olduğunu düşünmüyorum! Bu sanatın bir görgü savaşı… Ama zaten sanat buzdağının görünen tepesi… Buzdağı ise toplum görgüsü… Dolayısıyla önce hem millet olarak, tabii sonra da insanlık olarak görgümüzü beslemeliyiz, ancak sonra görümüz oluşabilir… Ben grafik tasarım ve reklamcılık okudum ve de 1992’den itibaren yıllarca ajanslarda da çalıştım… Değişen çağlarda bir marka yaratmak, yönetmek gerçekten çok önemli… Ama onu kalıcı kılan şey taktiklerden çok ruhu ve samimiyeti, geçirgenliği! Bu özellikle sanat dünyası için daha vazgeçilmez bir döngü! Bir yıldız, ama kayan bir kuyruklu yıldız olursunuz!

Sanat tarihine baktığınızda, eserlerin büyük kısmı sancılardan ve çatışmalardan besleniyor. Mutlu bir insan gerçekten büyük sanat üretebilir mi?

Evet, “Tırtıl tabii ki sürünerek kelebek oluyor ve ışık dirençten çıkıyor!” Ama zaten en azından benim için bunun başında her zaman mutlu olma çabası var!… Guevara’nın “Belki hiçbir şey yolunda gitmedi ama hiçbir şey de beni yolumdan etmedi!” söyleminin mutsuzluk içerdiğini düşünmüyorum! Ama benim sanatımın ve sanat tarihine baktığımızda tüm büyük eserlerin temelinde bu felsefe var… Ama eserler bir ayna, bakanın hangi duyguyu önde gördüğü önemli!

Sergilerin ve sanat fuarlarının giderek birer sosyal etkinliğe dönüşmesi, sanatın önüne geçen bir gösteri kültürü yarattı mı?

Sanat dediğim gibi benim için bir “varoluş”! Ama tabii varoluşuna dönebilmek için önce o yolda bir var olabilmek gerekiyor! Sadece ruhtan da ibaret değiliz! Dolayısıyla kazanmak da lazım, kitlelere ulaşmak lazım… Eskiden bir sanat akımının peşinde farklı kitlelerden insan vardı demiştik, şimdi ise sanat lüks görülüyor. Fuar deneyimlerimde gördüm ki bu zamanda bunu ancak bu şekilde sağlayabiliyoruz; tabii giriş ücretlerindeki fahiş fiyatlar kontrol altına alınmalı… Sanat ile ilgilenen, merak eden herkesin ulaşabileceği bir bedel olmalı!

Banu Sağnak

Bir gün tüm eserleriniz yok olsa ve geriye sadece tek bir işiniz kalacak olsa, hangisinin sizi temsil etmesini isterdiniz? Neden?

Sadece üzerine boyalar bulaşmış, okul yıllarından beri vazgeçemediğim ahşap kırık dökük şövalem ve boş bir tuval demek isterdim ama… 🙂 İşte sanatçı ruhu, hep bir var olma çabası… O yüzden herhâlde tuvalde ilk kez o ruhu bedenleştirebildiğim, aynayı oluşturabildiğim eserim “İfadenin Gücü” derdim! Zaten geçen ay Çırağan’da gerçekleşen Heritage’a da o eserim ile katıldım! İçinde büyük bir devinim barındırıyor ve hissettirdiğini de görüyorum!

Sanatçıların dünyayı değiştirebildiğine inanıyor musunuz, yoksa sanat artık sadece dünyanın değişimini kayıt altına alan bir tanık mı?

Sanat benim için sadece resim değil… Birçok sanat var, müzik de bunların başında yer alıyor… Ve akımların yerini trendler almış olsa da yine de gerçek sanatın yön verme duygusu ve kitlelere ulaşıp kalıcı olduğunu ve insanlara yön verdiğini görebiliyorsunuz!

Bugün kariyerinizin en başındaki Bağnu Sanak ile karşılaşsanız, ona neyi yapmamasını söylerdiniz?

Kendin olmaktan, kendini ortaya koymaktan korkma derdim… Çünkü hayat gerçekten kendini keşfedecek kadar uzun değil, bu yüzden ruha inancım büyük! Bir kimyadan ibaret olamayız! İnsan tüm varlığını ortaya koyarak gizemli olabilmeli! Çünkü Varlık ve Ruh her zaman gizemini koruyor!

Banu Sağnak

Size göre çağımızın en büyük yanılsaması nedir ve sanat bu yanılsamayı kırabilir mi?

“Mış gibi yapmak!” Yani samimiyetsizlik! Herkes, her şey dijital çağa geçtikten sonra bir ön yüz oldu! İnsanlar sosyal platformlarda, hatta gerçek hayatta bile oldukları gibi değil fantezilerindeki kendilerini yansıtma çabasındalar! Üst üste oturmayan iki görüntü gibi net değiller! Sanat bu özgüven problemini ilk başta hemen kıramasa bile o duvarda bir delik açıp görmelerini sağlayabilir! Bu da güzel bir başlangıç olur!

İnsanların eserlerinize bakarken fark etmesini istediğiniz şey mi daha önemli, yoksa fark etmeden yanlarından geçtikleri detaylar mı?

Sihirbazlar neden güzel hostesler kullanır bilir misiniz ! Yaratmak istedikleri ilüzyonu rahatça yapabilmek adına! Hem Türkiye güzeli olup hem de sanat yapmaya çalışmak işte böyle bir şey illüzyon yaratmaya çalışan bir hostes gibi .. gözler üzerinde ..  Ama bu bana eserlerimi yaratırken  bir ayrıcalık getirdi .. önce farkediyorlar sonra ise ayrıntılarda neyi farkettiklerini farkediyorlar adeta!

Sanat piyasası olmasaydı yine aynı eserleri üretir miydiniz?

Dediğim gibi henüz 3 yaşında anaokulunda yaptığım resimlerim hâlâ duruyor ve 50 yıldır resim yaptığım hâlde ilk kişisel sergimi 4 sene önce Lale Müzesi’nde gerçekleştirdim! Satılan, koleksiyonda olan birçok eserim var ama sanat piyasasında mıyım? Doğrusu bilmiyorum. Evet, bunu hiçbir zaman bilemesem de üretmeye devam edeceğimi biliyorum! Çünkü her tuval önüne geçtiğimde sanki ilk kez başlar gibi hissediyorum!

Henüz kimsenin size sormadığı ama aslında cevaplamayı en çok istediğiniz soru nedir?

Bu soruya Özdemir Asaf’ın KELEBEK şiiri ile cevap vermek istiyorum !

Kelebek / Özdemir Asaf

Son isteğin nedir?

Sorusu,

Çok, çok kolaydır,

İlk isteğin nedir?

Sorusundan.

Çünkü,

O soruyu

Kimse kimseye soramadı,

Korkusundan.

Özdemir Asaf

Benden Sonra Mutluluk

Banu Sağnak

#BanuSağnak #PauseDergi #PauseSanat #SanatRöportajı #ÇağdaşSanat #TürkSanatçıları #RessamBanuSağnak #RebornSergisi #SanatınGücü #ÇağdaşResim #SanatveRuh #SanatDünyası #KişiselSergi #SanatHaberleri #KültürSanat #SanatSöyleşisi #ModernSanat #SanattaDönüşüm #IşıkDirençtenÇıkar #SanatveHayat #BanuSağnakRöportaj #PauseDergiÖzel #TürkiyeGüzeli #SanatınDönüştürücüGücü #ResimSanatı #SanatçıSöyleşisi #KelebekEtkisi #RuhunYolculuğu #SanatlaVaroluş #ÖzgünSanatçı #AhuÇağdaş

Gürbüz Doğan Ekşioğlu “Karşılık Beklemeden, İçinizden Geldiği Gibi Üretin”

Türk resim, illüstrasyon ve karikatür sanatının usta isimlerinden Gürbüz Doğan Ekşioğlu, aşk ve sevgi temalı son sergisini, sanat yolculuğunu, dijitalleşmenin sanata etkilerini ve genç sanatçılara tavsiyelerini Pause Dergi ve Pause Sanat için anlattı. Ekşioğlu, sanatın toplumsal hafızayı kayıt altına alma gücüne dikkat çekerken, üretimin hiçbir zaman bitmeyen bir yolculuk olduğunu vurguluyor.

Röportaj: Eyüp Sağsalim

Gürbüz Doğan Ekşioğlu

Gürbüz Doğan Ekşioğlu: “Sanatçı yaşadığı süreci eserleriyle belgelemelidir”

Aşk, sevgi, insan ilişkileri ve yaşamın şiirsel tarafı, Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun sanatında yıllardır önemli bir yer tutuyor. Karikatür, illüstrasyon ve resim disiplinlerini kendine özgü bir dilde buluşturan sanatçı, son sergisinde de izleyiciyi bu evrensel duyguların izinde bir yolculuğa davet ediyor. Dijital üretimlerden tuval çalışmalarına uzanan geniş bir seçkiyi bir araya getiren Ekşioğlu ile son sergisini, sanat anlayışını ve geleceğe dair hayallerini konuştuk.

Son serginizin çıkış noktası neydi? Bu sergiyi hazırlamaya sizi iten temel düşünce veya duygu neydi?

2017 yılında Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan, aşk ve sevgi temasını işlediğim “Aşk Dediğin” adlı kitabım için ürettiğim resimler hazırdı. Çalışmalarımın büyük bölümü dijital ortamda üretilmişti. Bu dijital çizimlerin bir kısmını, Hahnemühle marka yüzde yüz pamuklu kâğıda basılan, edisyonlu ve ıslak imzalı fine art baskılar olarak hazırlattım. Bu baskıların 200 ila 400 yıl arasında solmadan korunabildiği belirtiliyor.

Eserlerin bir bölümünü ise yeniden yorumlayarak tuval üzerine akrilik ve yağlı boya teknikleriyle orijinal çalışmalar olarak ürettim. İlk olarak Şubat 2026’da Ankara’da Nurol Sanat Galerisi’nde açtığım sergiyi, bazı yeni eklemelerle birlikte bu kez Futy Art Gallery’de 29 Eylül’de sanatseverlerle buluşturdum. Sergi 20 Ekim’e kadar ziyaret edilebilecek.

Sergide yer alan eserlerin ortak bir hikâyesi ya da kavramsal çerçevesi var mı?

Eserlerin ortak noktası sevgi ve aşk teması etrafında şekilleniyor. Sergide toplam 72 eser yer alıyor ve tamamı bu duygusal eksende izleyiciyle buluşuyor.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu

Bu sergide önceki çalışmalarınızdan farklı olarak denediğiniz yeni teknikler veya yaklaşımlar oldu mu?

Bu sergide yeni bir teknik denediğimi söyleyemem. Sergi; dijital çizimlerimin edisyonlu ve ıslak imzalı fine art baskılarından, kâğıt üzerine yaptığım özgün çalışmalardan ve tuval üzerine ürettiğim akrilik ile yağlı boya eserlerden oluşuyor.

Sergi ziyaretçilerinin eserleriniz karşısında nasıl bir duygu veya düşünceyle ayrılmasını istiyorsunuz?

Sergiyi gezen ziyaretçilerin, çıkışta içlerinde güzel duygular ve olumlu düşünceler taşımasını isterim. Sanatın insana iyi gelen tarafına inanıyorum. Eğer eserlerim izleyicide küçük de olsa güzel bir iz bırakabiliyorsa, bu benim için çok değerli.

Sergi hazırlık sürecinde sizi en çok zorlayan ve en çok heyecanlandıran unsur ne oldu?

Resimlerin çerçevelenmesi, atölyeden alınması, paketlenerek taşınmaya hazır hâle getirilmesi, sergi alanına ulaştırılması ve galeride yerleştirilmesi oldukça zahmetli süreçler. Ayrıca bir serginin hazırlık aşamasında ciddi maliyetler oluşuyor. Ancak tüm bu süreçler, severek yapılan işlerin doğal bir parçası.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu

Çocukluk yıllarınızdan bugüne uzanan sanat yolculuğunuza baktığınızda sizi en çok şekillendiren deneyimler neler oldu?

Kendimi bildim bileli resim yapmayı çok sevdim. Hatta resme fazlasıyla zaman ayırıp derslerimi ihmal ettiğim için iki kez sınıfta kaldığım oldu.

Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girmeden önce iki yıl İnşaat Fakültesi’nde okudum. O yıllarda kendi kendime karikatür çiziyordum. Daha sonra Grafik Sanatlar Bölümü’ne geçtiğimde, görsel iletişimin önemli ifade alanlarından biri olan illüstrasyonun, ressam olma hayalimi gerçekleştirdiğini fark ettim.

Bugün yaptığım işlerde karikatürün, illüstrasyonun ve resmin etkisi birlikte vardır. Karikatür camiası bana karikatürist, grafik camiası illüstratör, ressamlar ise ressam olarak hitap eder.

Karikatür, illüstrasyon ve resim arasında kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Bu üç alan birbirini besleyen ve tamamlayan disiplinler. Benim sanat pratiğim de bu üç alanın ortak noktasında şekillendi. Her biri, anlatmak istediğim duygu ve düşünceleri farklı yöntemlerle ifade etmeme imkân sağlıyor.

Yıllar içinde sanat anlayışınızda veya görsel dilinizde nasıl değişimler yaşandı?

Sanat anlayışımda ve görsel dilimde büyük bir değişiklik olmadı. Hatta 49 yıl önce yaptığım bir çalışmayı bugün yeniden üretsem, muhtemelen hiçbir değişiklik yapmazdım.

Ancak başlangıçta daha çok sorunlara odaklanan bir bakış açısına sahipken, uluslararası alanda üretim yapmaya başlamam hayatın göremediğim güzel yönlerini fark etmemi sağladı. Bu da çalışmalarımın içeriğine ve ruhuna yansıdı.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu

Üretim süreciniz nasıl ilerliyor? Bir eserin ilk fikrinden son hâline kadar hangi aşamalardan geçiyorsunuz?

Öncelikle eskizler çizerim. Daha sonra bu eskizlerden birine karar veririm. Ardından çalışmanın kâğıt üzerine mi, tuval üzerine mi yoksa dijital ortamda mı daha doğru ifade edileceğine karar vererek üretim sürecine başlarım.

Sanatın günümüz dünyasında üstlenmesi gereken rol sizce nedir?

Sanat her dönem toplumsal olaylardan etkilenmiştir ve yaşanan gelişmeleri kendi diliyle yorumlamıştır. Ben sanatçının, yaşadığı dönemi eserleri aracılığıyla belgelediğine inanıyorum. Bu nedenle sanatın toplumsal hafıza açısından önemli bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.

Dijitalleşmenin sanat üretimi ve sanat tüketimi üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyin dijitalleştiği bir dönemde yaşıyoruz. Gelecek kuşaklar belki de kalemi ve elle yazmayı hiç deneyimlemeyecekler. Ancak benim düşünceme göre sanatçının kendi eliyle ürettiği eserler her zaman daha güçlü ve etkileyici olmaya devam edecek.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu

Günümüz genç sanatçılarının karşılaştığı en büyük fırsatlar ve zorluklar sizce nelerdir?

Bugün çok sayıda genç sanatçı, yüzlerce galeri ve çok sayıda sanat fuarı bulunuyor. Geçmişte galeriler çok daha azdı ve fuarlar neredeyse yoktu.

Öte yandan yetenekli sanatçı sayısının fazla olması, koleksiyonerlere ve alıcılara ulaşmayı zorlaştırıyor. Özellikle belirli çevrelerde yer alan ya da güçlü bir hikâyesi olan sanatçılar için görünür olmak daha kolay olabiliyor.

Sanatın toplumsal olaylara ve insan ilişkilerine dair bir sorumluluğu olduğunu düşünüyor musunuz?

Kesinlikle. Sanat her zaman yaşadığı toplumdan etkilenmiştir. Toplumsal olaylar sanatçının üretimlerine yansır. Sanatçının da yaşadığı dönemi eserleriyle kayıt altına alması gerektiğine inanıyorum.

Bugün kariyerinin başındaki genç bir sanatçıya vereceğiniz en önemli tavsiye ne olurdu?

Para ya da ün beklentisiyle değil; içlerinden geldiği gibi, istikrarlı bir şekilde üretmeye devam etmelerini tavsiye ederim. İnsanların görmek istediği işleri değil, kendi yapmak istedikleri işleri üretmeliler.

Hâlâ gerçekleştirmek istediğiniz, sizi heyecanlandıran bir proje ya da hayal var mı?

Sanatçılar için üretmek hiçbir zaman bitmez. İnsan yaşadığı sürece yeni projeler ve yeni hayaller kurar. Benim de kuşlar temalı bir sergi açmak, yalnızca üç boyutlu çalışmalarımdan oluşan bir sergi gerçekleştirmek ve kapsamlı bir retrospektif sergi düzenlemek gibi hayallerim var.

 

 

#GürbüzDoğanEkşioğlu #PauseDergi #PauseSanat #Röportaj #ÇağdaşSanat #TürkSanatı #İllüstrasyon #Karikatür #ResimSanatı #SanatSergisi #FutyArtGallery #AşkDediğin #FineArt #SanatçıRöportajı #KültürSanat #SanatınGücü #ModernSanat #ArtCollector #SanatDünyası #SanatSeverler

Şirince’de Zeytin Hasadı Başladı: Sonbaharın Lezzet ve Konaklama Rotası

Şirince’de Zeytin Hasadı Hareketliliği: Doğa, Gastronomi ve Konaklama Bir Arada

İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Şirince, sonbaharla birlikte başlayan zeytin hasadı döneminde ziyaretçilerin ilgi gösterdiği destinasyonlar arasında yer alıyor. Tarihi taş evleri, doğal dokusu ve üretim kültürüyle öne çıkan köy, hasat sezonunda farklı bir atmosfere bürünürken, bölgedeki konaklama ve gastronomi işletmeleri de bu hareketliliğe eşlik ediyor.

Çam ormanları ve zeytinliklerle çevrili Güllü Konakları, zeytin hasadı mevsiminde bölgenin doğal ve kültürel yapısını deneyimlemek isteyen ziyaretçilere konaklama imkânı sunuyor. Restore edilmiş tarihi yapılarıyla hizmet veren tesis, misafirlerine Şirince’nin sakin yaşam ritmini yakından gözlemleme fırsatı sağlıyor.

Şirince’de Hasat Sezonu Başladı

Sonbahar aylarında olgunlaşan zeytinlerin toplanmasıyla birlikte Şirince’de üretim sezonu hareketleniyor. Bölgedeki zeytinliklerde başlayan hasat süreci, ziyaretçilere Ege’nin geleneksel tarım kültürünü yakından tanıma fırsatı sunarken, doğa yürüyüşleri ve kırsal yaşam deneyimlerini de ön plana çıkarıyor.

Zeytin ağaçlarıyla çevrili manzaralar ve mevsimin getirdiği doğal dönüşüm, özellikle sonbahar döneminde Şirince’yi ziyaret edenlerin ilgisini çeken unsurlar arasında yer alıyor.

Çiftlikten Sofraya Yaklaşımıyla ZESTE

Güllü Konakları bünyesinde hizmet veren ZESTE, gastronomi deneyimini bölgenin tarımsal mirasıyla birleştiren bir mutfak anlayışı benimsiyor. Restoran, üretim süreçlerinde kendi seraları, ekili alanları, zeytinlikleri ve hayvancılık faaliyetlerinden elde edilen ürünlerden faydalanırken, diğer ihtiyaçlarını ise çoğunlukla Tire Ovası ve çevresindeki butik üreticilerden karşılıyor.

Şef Sinan Karaahmet tarafından oluşturulan menü, mevsimsel ürünlere göre yıl boyunca değişiklik gösteriyor. Mutfakta yerel üretim, mevsimsellik ve ürüne minimum müdahale anlayışı ön planda tutuluyor. Böylece menü, dönemsel lezzetlerin öne çıktığı bir gastronomi deneyimi sunuyor.

30 kişilik kapalı ve 40 kişilik açık alan kapasitesine sahip restoran, sonbahar aylarında tarihi taş yapısı ve şömine başındaki oturma alanlarıyla dikkat çekiyor. Mekânın şarap seçkisi ise sommelier Osman Pekin’in katkılarıyla oluşturuluyor ve ağırlıklı olarak küçük üreticilerin şaraplarından oluşuyor.

Sonbaharda Şirince’ye İlgi Artıyor

Zeytin hasadı döneminin başlamasıyla birlikte Şirince, yalnızca doğal güzellikleriyle değil, gastronomi deneyimleri ve kırsal yaşam kültürüyle de öne çıkıyor. Bölgeyi ziyaret edenler için konaklama, yerel lezzetler ve üretim kültürünü bir arada deneyimleyebilecekleri alternatifler arasında Güllü Konakları ve ZESTE de yer alıyor.

Sonbahar aylarında Ege’de farklı bir rota arayanlar için Şirince, zeytin hasadının şekillendirdiği doğal atmosferi ve yerel mutfak deneyimleriyle dikkat çeken destinasyonlar arasında bulunuyor.

 

 

 

#Şirince #GüllüKonakları #ZESTE #ZeytinHasadı #ŞirinceOtel #ŞirinceRestoran #EgeMutfağı #GurmeSeyahat #İzmirTurizm #Selçuk #ÇiftliktenSofraya #GastronomiHaberleri #ButikOtel #EgeLezzetleri #SonbaharRotası #TürkiyeTurizmi #YerelÜretim #ŞarapKültürü #GurmeOtel #SeyahatHaberleri

Londra’dan İstanbul’a Uzanan Lezzet Yolculuğu: Burger & Lobster Kapılarını Açtı

Zorlu Center’da Burger ve Istakoz Odaklı Yeni Restoran Deneyimi

Londra’da kurulan uluslararası restoran markasıBurger & Lobster, İstanbul’daki ilk restoranını Zorlu Center’da açtı. Marka, dünyanın farklı şehirlerindeki operasyonlarının ardından Türkiye pazarına giriş yaparken, burger ve ıstakoz odaklı menüsüyle İstanbul’un gastronomi sahnesindeki yeni adreslerden biri olmayı hedefliyor.

2011 yılında Londra’da kurulan Burger & Lobster; Brighton, New York, Jakarta, Kuveyt ve Bangkok gibi şehirlerde faaliyet gösteriyor. Zorlu Center’da hizmete giren restoran, markanın dünya genelindeki 20’nci şubesi olarak dikkat çekiyor.

Menüde imza lezzetler ve İstanbul’a özel tatlar

Restoranın menüsünde markayla özdeşleşen lezzetler arasında yer alan Lobster Roll, çeşitli başlangıç seçenekleri ve klasik burger çeşitleri bulunuyor. Menüde ayrıca yalnızca İstanbul şubesine özel olarak hazırlanan İstanbul Burger da yer alıyor.

Paylaşıma uygun hazırlanan combo tabaklar, farklı makarna çeşitleri, salatalar ve roll seçenekleri de menünün öne çıkan bölümleri arasında bulunuyor. Tatlı menüsünde ise yerel damak zevkine gönderme yapan Baklava Cheesecake dikkat çekiyor.

Oyster bar ve kokteyl seçenekleriyle farklı bir konsept

Restoranda yer alan The Oyster Bar, deniz ürünleri seven misafirlere alternatif seçenekler sunarken, kokteyl menüsü de yemeğe eşlik eden içecek alternatifleriyle öne çıkıyor.

Toplam 170 kişi kapasiteli restoranın 100 kişilik iç mekân ve 70 kişilik dış mekân oturma alanı bulunuyor. Ayrıca küçük gruplara yönelik iki özel oda da hizmet veriyor.

Gastronomi ve sanat aynı çatı altında buluşuyor

Burger & Lobster’ın İstanbul şubesinde gastronomi deneyimine sanat da eşlik ediyor. Mekânda, Türk sanatçılar tarafından ıstakoz ve ıstakoz kıracağından ilham alınarak hazırlanan eserler sergileniyor. Bu çalışmalar, restoranın genel atmosferine farklı bir boyut katıyor.

İstanbul’da burger ve deniz ürünleri odaklı yeni restoran arayışında olanlar için Burger & Lobster, menüsü, mimarisi ve konseptiyle değerlendirebilecek alternatifler arasında yer alıyor.

 

 

 

#BurgerAndLobster #ZorluCenter #İstanbulRestoranları #İstanbulGurme #GastronomiHaberleri #LobsterRoll #İstanbulBurger #FineDining #RestoranHaberleri #Yemeİçme #DenizÜrünleri #GurmeMekanlar #İstanbulLezzetDurakları #FoodieTurkey #YeniMekanlar