Yazılar

Meme Kanserinde Belirti Beklemek Riskli Olabilir: Erken Tanı Hayat Kurtarıyor

15 Ekim Dünya Meme Sağlığı Günü kapsamında konuşan Liv Hospital Ulus Tıbbi Onkoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Meltem Topalgökçeli Selam, meme kanserinin her zaman belirti vermeyebileceğine dikkat çekti. Erken tanı için şikayetlerin ortaya çıkmasını beklemeden, yaşa ve kişisel riske uygun tarama programlarının takip edilmesi önem taşıyor.

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türlerinden biri olmayı sürdürüyor. Hastalığın erken evrede tespit edilmesi, tedavi seçeneklerinin artmasına ve tedavi başarısının yükselmesine katkı sağlıyor. Ancak meme kanseri her zaman fark edilebilir bir belirtiyle ortaya çıkmayabiliyor. Bu nedenle meme sağlığını korumada, kişinin kendisi için uygun kontrolleri bilmesi ve düzenli olarak yaptırması önem taşıyor.

Dr. Öğr. Üyesi Meltem Topalgökçeli Selam

Dr. Öğr. Üyesi Meltem Topalgökçeli Selam

 

Belirti olmasa da ertelenmemeli

Liv Hospital Ulus Tıbbi Onkoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Meltem Topalgökçeli Selam, meme kanserinde erken tanının tedavi süreci açısından önemli bir avantaj sağladığını belirterek, kadınların yaşlarına ve kişisel risklerine uygun tarama programlarını takip etmeleri gerektiğini vurguluyor.

Dr. Öğr. Üyesi Selam, “Meme kanserinde erken tanı, hastalığın tedavi edilebilirliği açısından önemli bir avantaj sağlıyor. Bu nedenle kadınların yaşlarına ve kişisel risklerine uygun tarama programlarını takip etmeleri gerekiyor. Memede ele gelen kitle, meme başında veya ciltte meydana gelen değişiklikler ya da meme başından akıntı gibi olağandışı bir bulgu fark edildiğinde vakit kaybetmeden hekime başvurulmalı” diyor.

Tarama programı kişisel riske göre belirlenmeli

Meme sağlığı kontrollerinde yaşın yanı sıra kişisel risklerin de değerlendirilmesi gerekiyor. Dr. Öğr. Üyesi Meltem Topalgökçeli Selam, özellikle ailesinde meme veya yumurtalık kanseri öyküsü bulunan ya da genetik risk taşıyan kişilerin, kendileri için uygun takip ve tarama programının belirlenmesi amacıyla hekimlerine başvurmalarının önemine işaret ediyor.

Bu nedenle aile öyküsünde yalnızca meme kanserinin değil, yumurtalık kanserinin de dikkate alınması, kişisel risk değerlendirmesinin önemli bir parçasını oluşturuyor.

Tedavi her hasta için ayrı planlanıyor

Meme kanserinin tek tip bir hastalık olmadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Meltem Topalgökçeli Selam, tedavi kararlarının hastalığın evresi, tümörün biyolojik özellikleri ve hastanın genel sağlık durumu birlikte değerlendirilerek verildiğini ifade ediyor.

Dr. Öğr. Üyesi Selam, “Günümüzde meme kanseri tedavisinde cerrahi, radyoterapi, kemoterapi, hormon tedavileri, hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapi gibi farklı yöntemlerden yararlanabiliyoruz. Tedavi yaklaşımı; tümörün özellikleri, hastalığın evresi ve hastanın genel sağlık durumu dikkate alınarak kişiye özel belirleniyor. Bu nedenle tanıdan tedaviye kadar farklı uzmanlık alanlarının birlikte değerlendirme yaptığı multidisipliner yaklaşım büyük önem taşıyor” diye konuşuyor.

Meme sağlığı bir günle sınırlı değil

15 Ekim Dünya Meme Sağlığı Günü’nün kontrolleri gözden geçirmek için bir fırsat olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Meltem Topalgökçeli Selam, farkındalığın yıl boyunca sürmesi gerektiğini vurguluyor.

“15 Ekim Dünya Meme Sağlığı Günü, meme sağlığını yeniden hatırlamak ve kontrolleri gözden geçirmek için önemli bir fırsat. Ancak meme sağlığına yönelik farkındalığın yıl boyunca devam etmesi gerekiyor. Özellikle ailesinde meme veya yumurtalık kanseri öyküsü bulunan ya da genetik risk taşıyan kişilerin risk değerlendirmesi için hekimlerine başvurmaları önemli. Unutulmamalı ki erken tanı, meme kanserinde tedavi sürecini ve hastalığın seyrini olumlu yönde etkileyebiliyor” diyor.

 

#MemeKanseri #MemeSağlığı #ErkenTanı #KanserFarkındalığı #DünyaMemeSağlığıGünü #SağlıkHaberleri #Onkoloji #KadınSağlığı #KanserTarama #Mamografi #SağlıklıYaşam #MemeKanseriFarkındalık #LivHospital #MeltemTopalgökçeliSelam #KanserTedavisi #Sağlık #TıbbiOnkoloji #ErkenTeşhis #SEOHaber #SağlıkGündemi

Belirti Vermeyen Göz Hastalıkları Kalıcı Görme Kaybına Yol Açabiliyor

Dünya Görme Günü kapsamında göz sağlığının korunmasına dikkat çeken Liv Hospital Ulus Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Betül Tuğcu, görme kaybına yol açabilecek birçok göz hastalığının erken dönemde fark edildiğinde tedavi edilebildiğini belirterek düzenli göz muayenesinin önemine dikkat çekti

Görme, günlük yaşamın en önemli parçalarından biri olmasına rağmen göz sağlığı çoğu zaman herhangi bir şikâyet ortaya çıkana kadar ikinci planda kalabiliyor. Oysa bazı göz hastalıkları, görme kaybı belirgin hale gelene kadar herhangi bir belirti vermeden ilerleyebiliyor. Dünya Görme Günü kapsamında göz sağlığının önemine dikkat çeken Liv Hospital Ulus Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Betül Tuğcu, özellikle düzenli göz kontrollerinin görme kaybının önlenmesinde önemli bir rol oynadığını ifade etti.

Prof. Dr. Betül Tuğcu

Prof. Dr. Betül Tuğcu

 

Göz Hastalıkları her zaman belirti vermeyebilir

Göz hastalıklarının bir bölümünün erken dönemlerde kişinin günlük yaşamını etkileyen belirgin bir şikâyete neden olmayabileceğini belirten Prof. Dr. Betül Tuğcu, “Görme kalitesinde belirgin bir azalma yaşanmaması, gözlerin tamamen sağlıklı olduğu anlamına gelmeyebilir. Glokom, retina hastalıkları ve bazı göz içi problemleri uzun süre fark edilmeden ilerleyebilir. Bu nedenle yalnızca görme problemi yaşandığında değil, düzenli aralıklarla göz muayenesi yapılması önemlidir” dedi.

Çocukluk döneminden itibaren göz sağlığı takip edilmeli

Göz sağlığının korunmasının yalnızca erişkinlik döneminde önemsenmemesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tuğcu, çocukluk çağında yapılan göz kontrollerinin de büyük önem taşıdığını belirtti. Özellikle göz tembelliği ve kırma kusurları gibi problemlerin erken fark edilmesinin, çocuğun görme gelişimi açısından önemli olduğunu ifade etti.

Ekran kullanımı göz sağlığını etkileyebilir

Günlük yaşamda bilgisayar, tablet ve telefon kullanımının artmasıyla birlikte göz yorgunluğu, kuruluk, batma ve odaklanma güçlüğü gibi şikâyetlerin daha sık görülebildiğini belirten Prof. Dr. Betül Tuğcu, ekran kullanımında düzenli aralıklarla gözleri dinlendirmenin, uygun aydınlatma koşullarının sağlanmasının ve ekranın gözlere çok yakın tutulmamasının önemli olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Tuğcu, “Göz sağlığını korumak için yapılabilecek en önemli şeylerden biri, görme ile ilgili bir sorun ortaya çıkmasını beklemeden düzenli göz muayenelerini ihmal etmemektir. Erken fark edilen birçok göz hastalığında görme kaybının ilerlemesini önlemeye yönelik tedavi seçeneklerinden yararlanmak mümkün olabilir” ifadelerini kullandı.

Göz sağlığı için düzenli kontrol önemli

Dünya Görme Günü’nün göz sağlığı konusunda farkındalık oluşturmak açısından önemli bir fırsat olduğunu belirten Prof. Dr. Betül Tuğcu, görme kaybının yaşam kalitesi üzerindeki etkisine dikkat çekerek herkesin yaşına, göz sağlığına ve mevcut risk faktörlerine uygun aralıklarla göz muayenesinden geçmesi gerektiğini vurguladı.

 

 

 

#GözSağlığı #DünyaGörmeGünü #GörmeKaybı #GözMuayenesi #ErkenTeşhis #Glokom #RetinaHastalıkları #LivHospital #SağlıkHaberleri #GözDoktoru #ÇocukSağlığı #EkranYorgunluğu #GözKuruluğu #SağlıklıYaşam #KoruyucuSağlık

#GörmeSağlığı #GözKontrolü #GözHastalıkları #Sağlık #Tıp #UzmanGörüşü #ProfDrBetülTuğcu #GözTaraması #ErkenTanı #YaşamKalitesi #SağlıklıGözler #DijitalGözYorgunluğu #ÇocuklardaGözSağlığı #SağlıkGündemi #FarkındalıkGünü

Güneş Lekelerinden Korunmanın En Etkili Yöntemleri

Liv Hospital Ulus Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nazlı Caf: “Güneş lekelerini önlemenin en etkili yolu, doğru korunmayı yılın her günü alışkanlık haline getirmektir” diyor.
Yaz aylarında güneşin etkisinin artmasıyla birlikte cilt lekeleri de en sık karşılaşılan dermatolojik sorunlar arasında yer alıyor. Ancak güneş lekeleri yalnızca plajda geçirilen saatlerin sonucu değil. Günlük yaşamda maruz kaldığımız ultraviyole (UV) ışınları, görünür mavi ışık, yüksek ortam sıcaklığı ve uzun süreli ekran kullanımı da özellikle leke oluşumuna yatkın kişilerde ciltte renk düzensizliklerini tetikleyebiliyor. Liv Hospital Ulus Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nazlı Caf, güneş lekelerinin oluşumunu önlemenin tedavi etmekten çok daha kolay olduğunu belirterek, bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış korunma yöntemlerini paylaşıyor.

Dr. Öğr. Üyesi Nazlı Caf

Dr. Öğr. Üyesi Nazlı Caf

Güneş koruyucu kullanımı yazın değil, yılın her günü gerekli
Güneşten korunmanın temelini doğru güneş koruyucu kullanımı oluşturuyor. Güneş koruyucuların yalnızca tatilde veya deniz kenarında değil, günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası olması gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Nazlı Caf, en az SPF 50 koruma faktörüne sahip geniş spektrumlu ürünlerin tercih edilmesini öneriyor.
Koruyucunun etkili olabilmesi için dışarı çıkmadan yaklaşık 30 dakika önce uygulanması gerektiğini belirten Dr. Caf, yeterli miktarda kullanımın da en az ürün seçimi kadar önemli olduğunun altını çiziyor.
“Toplumda en sık yapılan hata güneş kremini çok ince tabaka halinde uygulamaktır. Yüz ve boyun bölgesi için ‘iki parmak kuralı’ olarak bilinen miktarda ürün kullanılmalı ve koruyucunun etkinliği gün boyunca devam etsin diye her 2-3 saatte bir yenilenmelidir. Terleme, yüzme veya havuz sonrası ise beklemeden tekrar uygulanmalıdır.”
Renkli güneş koruyucular leke eğiliminde avantaj sağlayabiliyor
Özellikle melazma ve güneş lekelerine yatkın bireylerde görünür ışığın da pigment üretimini artırabileceğini belirten Dr. Caf, bu nedenle demir oksit içeren renkli güneş koruyucuların önemli bir avantaj sunduğunu ifade ediyor.
“Telefon, tablet ve bilgisayar ekranlarından yayılan görünür mavi ışık da bazı kişilerde lekelenmeyi tetikleyebilir. Demir oksit içeren renkli güneş koruyucular, yalnızca UV ışınlarına değil görünür ışığa karşı da ek koruma sağlayarak özellikle leke tedavisi gören hastalarda daha başarılı sonuçlar elde edilmesine katkıda bulunur.”
Antioksidanlar cildi hücresel düzeyde destekliyor
Güneşten korunmanın yalnızca dışarıdan uygulanan ürünlerle sınırlı olmadığını belirten Dr. Caf, sabah rutinine eklenecek antioksidan içeriklerin de önemli katkı sağlayabileceğini söylüyor.
“C vitamini ve ferulik asit gibi güçlü antioksidanlar, güneş öncesinde kullanıldığında serbest radikal oluşumunu azaltarak cildin doğal savunmasını güçlendirir. Bu içerikler güneş koruyucunun yerine geçmez ancak koruyucu etkinliği destekleyen ikinci bir savunma hattı oluşturur.”
Bazı takviyeler dermatolog önerisiyle kullanılabilir
Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmaların, ağızdan kullanılan bazı bitkisel desteklerin de güneş hasarına karşı koruyucu etkiler gösterebildiğini ortaya koyduğunu belirten Dr. Caf, özellikle Polypodium leucotomos (eğrelti otu özü) içeren preparatların dermatolog önerisiyle kullanılabileceğini ifade ediyor.
“Bu tür destek ürünleri serbest radikallerin neden olduğu hücresel hasarı azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak hiçbir takviye ürünü güneş koruyucunun yerine geçmez. Gerektiğinde, dermatolog kontrolünde koruyucu yaklaşıma destek olarak değerlendirilmelidir.”
Fiziksel korunma hâlâ en güçlü savunmalardan biri
Teknolojinin sunduğu imkanlardan da yararlanılması gerektiğini söyleyen Dr. Caf, günlük UV indeksinin takip edilmesini ve özellikle güneş ışınlarının en yoğun olduğu saatlerde açık havada uzun süre kalınmamasını öneriyor.
“UV indeksinin yüksek olduğu 10.00-16.00 saatleri arasında güneş maruziyetini mümkün olduğunca sınırlandırmak gerekir. Ayrıca su ve kum güneş ışınlarını yansıtarak cilde ulaşan UV miktarını artırabilir. Bu nedenle yalnızca güneş kremine güvenmek yerine geniş siperlikli şapka kullanmak, UV korumalı güneş gözlüğü takmak ve sık dokunmuş kıyafetler tercih etmek en etkili korunma yöntemleri arasında yer alır.”
Güneş lekelerinden korunmak için öneriler
• En az SPF 50, geniş spektrumlu güneş koruyucu kullanın.
• Güneş kremini dışarı çıkmadan 30 dakika önce uygulayın.
• Yüz için “iki parmak kuralı” kadar ürün kullanın.
• Koruyucunuzu her 2-3 saatte bir ve yüzme veya terleme sonrasında mutlaka yenileyin.
• Leke eğiliminiz varsa demir oksit içeren renkli güneş koruyucuları tercih edin.
• Sabah rutininize C vitamini ve ferulik asit gibi antioksidan içerikleri ekleyin.
• Dermatoloğunuz uygun görürse ağızdan alınan koruyucu takviyelerden faydalanın.
• Günlük UV indeksini takip edin ve güneşin en yoğun olduğu saatlerde açık havada uzun süre kalmayın.
• Şapka, UV korumalı gözlük ve koruyucu giysiler kullanarak fiziksel korunmayı ihmal etmeyin.
Dr. Öğr. Üyesi Nazlı Caf, güneş lekelerinin oluşmadan önlenmesinin hem estetik hem de cilt sağlığı açısından büyük önem taşıdığını belirterek şu değerlendirmede bulunuyor: “Güneşten korunma yalnızca yaz aylarına özgü bir alışkanlık değildir. Düzenli güneş koruyucu kullanımı, doğru cilt bakımı ve fiziksel korunma yöntemleri birlikte uygulandığında hem güneş lekelerinin hem de erken cilt yaşlanmasının önüne geçmek mümkündür.”

#GüneşLekesi #Dermatoloji #SPF50 #CiltSağlığı #Antioksidan #GüneşKoruyucu #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

 

Doğru tedaviyle diz fonksiyonları korunabilir

Diz eklemindeki hasarın erken fark edilmesinin tedavi sürecini olumlu etkilediğini belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. İlker Yıldız, “Uygun hastada doğru zamanda yapılan eklem koruyucu tedaviler, diz fonksiyonlarını belirgin şekilde iyileştirir. İleri kireçlenmede başvurulan protez cerrahisi ihtiyacını azaltabilir veya yıllarca erteleyebilir” dedi.

Topkapı’daki İstinye Üniversitesi Liv Hospital’den Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. İlker Yıldız, dizlerin günlük yaşamda yoğun yük taşıdığı için zamanla yıpranmaya açık yapılar olduğunu belirterek diz kireçlenmesinin (osteoartrit) erken dönemde fark edilmesinin önemine dikkat çekti. Doç. Dr. Yıldız, “Diz eklemi; spor yaralanmaları, mesleki zorlanmalar, travmalar ve yaşa bağlı aşınmalar nedeniyle hasar görebilir. Zamanla menisküs, kıkırdak ve bağ dokuları etkileniyor, ilerleyen dönemlerde ise kıkırdak altı kemik dokusunda da hasar oluşarak kireçlenmeye yol açar” diye konuştu.

Doç. Dr. İlker Yıldız

Doç. Dr. İlker Yıldız

“İlk aşamada yaşam düzeni iyileştirilir ve konservatif tedaviler uygulanır”

Erken evre diz sorunlarında ilk tedavi yaklaşımının cerrahi olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Yıldız, “Kilo kontrolü, spor ve günlük yaşam aktivitelerinin düzenlenmesi, aşırı yük bindiren hareketlerden kaçınılması, fizik tedavi ve egzersiz programları ile ilaç-takviye destekleri ilk tercihlerimizdir” dedi.

Bu yöntemlerle yeterli iyileşme sağlanamayan hastalarda enjeksiyon uygulamalarının devreye girdiğini belirten Doç. Dr. Yıldız, “Steroid, hyalüronik asit, kolajen, PRP, eksozom, yağ dokusu veya kemik iliği kaynaklı kök hücre gibi birçok seçenek var. Bu uygulamalar ağrıyı azaltır, ödemi düşürür, hasarlı dokuda iyileşmeyi destekler. Hangi enjeksiyonun uygun olduğuna hastanın klinik muayenesi ve görüntülemeler birlikte değerlendirilerek karar veriyoruz” ifadelerini kullandı.

“İleri hasarlarda eklem koruyucu cerrahiler önem kazanır”

Konservatif yöntemlerin yeterli olmadığı ve dizdeki hasarın ilerlediği durumlarda cerrahi seçeneklerin gündeme geldiğini belirten Doç. Dr. Yıldız, “Amacımız hastanın yaşam kalitesini artırmak, eklem fonksiyonlarını korumak ve deformasyonun ilerlemesini önlemektir. Bu nedenle uyguladığımız cerrahiler eklem koruyucu niteliktedir” dedi.

Artroskopik cerrahinin en sık kullanılan yöntem olduğunu söyleyen Doç. Dr. Yıldız, “Dize 1 cm’den küçük kesilerle giriyoruz. Kamera sistemiyle menisküs, kıkırdak, bağlar ve diğer yapılar yüksek çözünürlükte görülüyor. Hasara göre menisküs tamiri, sentetik implantlar, doku transferleri, kıkırdak onarımları veya defekt kapatma gibi farklı işlemler uygulanabiliyor. Hedefimiz, dokuyu olabildiğince doğal haliyle korumaktır” diye konuştu.

“Menisküs, kıkırdak ve bağ onarımlarında modern teknikler”

Menisküs yırtıklarında tamirin öncelikli olduğunu belirten Doç. Dr. Yıldız, “Onarılamayan yırtıklarda sentetik greftler, hastadan alınan dokular veya kadavra dokuları kullanılabilir. Böylece, menisküsün yük dağıtma görevini devam ettirmesi sağlanır. Kıkırdak hasarlarında ise mikro-kırık ve nano-kırık gibi iyileştirici tekniklerin yanı sıra daha geniş hasarlarda mozaikplasti, sentetik membranlar veya laboratuvarda çoğaltılan kıkırdak hücrelerinin yerleştirilmesi gibi yöntemlerin kullanılır. Amaç kıkırdak yüzeyini mümkün olduğunca düzgün ve pürüzsüz hale getirmektir” şeklinde konuştu.

Bağ yaralanmalarının dizde dengesizliğe yol açtığını ifade eden Doç. Dr. Yıldız, “Bağ tamiri dizin stabilitesini artırır ve ileride oluşabilecek deformasyonu önler” dedi.

“Bacak eksen bozuklukları kireçlenmeyi hızlandırır”

Bacak eksenindeki bozulmanın dizin bir bölümüne aşırı yük bindirdiğini belirten Doç. Dr. Yıldız, “Bu durum eklem yüzeyinin orantısız aşınmasına ve ileri dönem kireçlenmeye yol açar. Zamanında yapılan düzeltici osteotomi ameliyatları hasarın ilerlemesini engelleyebilir” dedi.

Osteotominin uyluk veya kaval kemiğinden yapıldığını belirten Doç. Dr. Yıldız, “5-10 cm’lik kesilerle uygulanan bu cerrahi, doğru hastada çok etkili sonuçlar verir” açıklamasında bulundu.

“Doğru zamanda yapılan tedaviler protez ihtiyacını erteler”

Diz eklemindeki hasarın erken fark edilmesinin tedavi sürecini olumlu etkilediğini vurgulayan Doç. Dr. Yıldız, “Uygun hastada doğru zamanda yapılan eklem koruyucu tedaviler diz fonksiyonlarını belirgin şekilde iyileştirir. İleri kireçlenmede başvurulan protez cerrahisi ihtiyacını azaltabilir veya yıllarca erteleyebilir” ifadelerini kullandı.

Hastalara uyarıda bulunan Doç. Dr. Yıldız, “Şikâyetleri ihmal etmeden erken dönemde başvuran, yaşam tarzında düzenleme yapan ve profesyonel tıbbi destek alan bireyler eklem sağlığını uzun süre koruyabilir” diyerek sözlerini tamamladı.

#DizSağlığı #Ortopedi #EklemKoruma #DizKireçlenmesi #SağlıkHaberleri #FizikTedavi #Artroskopi #Menisküs #KıkırdakOnarımı #OrtopediUzmanı

Keneden korunma yolları!

Yaz aylarının gelmesiyle birlikte ülkemizde keneden kaynaklı hastalıkların görülmesi de artmaya başladı. Özellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşılan Karadeniz, İç Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde ölümlere neden olan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi vakaları görülüyor. Keneden kaynaklı hastalıklar ve korunma yöntemlerini Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Zehra Çağla Karakoç anlattı.

Keneler zorunlu kan emici artropodlar olup, dünyanın her bölgesinde gözlenmektedirler. Özellikle bahar ve yaz aylarında aktif hale geçerler. Türkiye, iklim ve coğrafi olarak kenelerin yaşamına elverişlidir. Türkiye’nin yaklaşık 30 kene türüne ev sahipliği yaptığı tespit edilmiştir. Ülkemizde, kenelerden insana bulaşabilen en önemli hastalık Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA)’dir. Ortaya çıkan vakaların çoğu Tokat, Sivas, Çorum ve Erzurum’da görülmektedir.  Kırım Kongo Kanamalı Ateşi dışında Lyme hastalığı da kenelerden insana bulaşabilir.

Kırım Kongo Kanamalı Ateşi virüsü infekte kenelerin kanı ve diğer vücut sıvıları ile temasla (insana tutunması) bulaşabilir. Hastalığın kuluçka süresi ortalama 1-3 gün kadardır ve belirtiler; yüksek ateş, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları, bulantı- kusma ve karın ağrısıdır. Hastalık ilerlemesiyle birlikte deride ve iç organlarda kanamalar meydana gelir. Ağır olgular ölümle sonuçlanabilir. Ülkemizde çoğu olgu genellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşılan Tokat, Sivas, Çorum, Erzurum illerinde görülmektedir.

Doç. Dr. Zehra Çağla Karakoç

Doç. Dr. Zehra Çağla Karakoç

Kene tutulmasından nasıl korunulur?

Kene tutulmasından korunmanın en önemli yolu, kırsal alana çıkarken kıyafetlerimize dikkat etmektir. Özellikle uzun kollu ve açık renkli kıyafetler tercih edilmeli. Kenelerin vücudumuza ulaşmaması için pantolon paçaları çorabın içine sokulmalı, özellikle bitki boylarının yüksek olduğu bölgelerde dikkatli olunmalıdır. Kene olup olmadığının tespiti için vücudun düzenli olarak mutlaka kontrol edilmesi gerekmektedir. Vücut mutlaka kontrol edilmeli. Kırsal alana çıkarken uzun kollu, açık renkli kıyafetler giyilmeli. Kenelerden kurtulmak için böcek kovucu spreylerde tercih edilebilir.

Öküz gözü şeklinde kızarıklık varsa dikkat

Türkiye’de kene kaynaklı görülen bir diğer hastalık ise Lyme hastalığıdır. Borrelia burgdorferi bakterisinin neden olduğu hastalığın belirtileri hastalığın evresine göre değişmektedir. Erken dönem belirtileri arasında en dikkat çekeni kenenin ısırdığı yerde öküz gözü şeklinde bir kızarıklığın olmasıdır. Diğer belirtileri ise ateş, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları, yorgunluktur. Geç dönemde ise; eklem iltihabı, sinir sistemi tutulumu, kalp sorunları yer almaktadır. Ancak bu hastalık nadiren görülmektedir.

Vücudunuzda kene varsa mutlaka sağlık kuruluşuna gidin

Keneden kaynaklı hastalıklarda en temel yanlış kenenin vücuttan çıkarılması sırasında kullanılan yöntemlerdir. Özellikle kenenin üzerine alkol, kolonya dökmek, yakmak ya da sigara bastırmak ciddi risklere neden olmaktadır. Yapılan bu işlemler kenenin kusmasına ve enfekte materyali insan vücuduna aktarmasına neden olmaktadır. Vücutta kene görülmesi durumunda yapılacak en doğru yaklaşım en yakın sağlık kuruluşuna gidilmesidir. Kenenin vücuttan çıkarılmasından sonraki 10 günlük süreçte takibi yapılmalıdır.

 

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Spordan önce kardiyolojik muayenenin önemi

Son yıllarda halı sahalarda, spor tesislerinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybedenlerin sayısındaki artış dikkat çekiyor. Özellikle çocuklarda spora başlamadan önce yapılması gerekenleri Liv Hospital Çocuk Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Meki Bilici anlattı.

Spor yaparken kalbimiz normalden çok daha fazla çalışır. Bunu yapabilmesi için herşeyden önce kalbimizin sağlam olması gerekir. Bilinen kalp hastalığı bulgularında kalp taraması yapılarak hastalara teşhis ve tedavi uygulanır. Ancak bazı kalp problemleri sinsi seyredebiliyor. Bazıları da ihmal edildiği için üzücü durumlara neden olabilmektedir. Bu nedenle sporla ilgilenen herkesin yılda bir kez kardiyolojik açıdan muayene olmasında yarar vardır. Eforla ortaya çıkan göğüs ağrısı, nefes darlığı, çabuk yorulma, fazla terleme, istirahat esnasında çarpıntı, spor yaparken bayılma gibi şikayetleri olan insanların muayenelerini ve EKO çekmelerini kesinlikle öneriyoruz. Bununla beraber seyrek olarak hiçbir şikayeti olmayan bir insan,  sinsi bir kalp hastalığı nedeniyle ilk bulgusunu kalp durması olarak da gösterebilir.

Doç. Dr. Meki Bilici

Doç. Dr. Meki Bilici

Spor öncesi kalp kontrolünde hangi testler yapılır?

Sporla ilgilenen herkesin ayrıntılı bir kardiyolojik değerlendirmeden geçmesi şarttır. Bu incelemelerin en önemlisi iyi bir şekilde hastanın şikayetlerinin sorgulanması, tansiyon ölçümü, elektrokardiyografi ve ekoakardiyografik incelemedir. Bazı bireylerde efor testi, kan tahlili ve ritim holter çekilmesi de gerekebilir. Spor yapmadan önce yapılan incelemeler sayesinde hastadaki ritim problemeleri, damar darlıkları ve kalp kasındaki kalınlaşma dediğimiz hiçbir bulgu vermeyen bazı sağlık sorunlarının teşhisi ve tedavileri mümkündür. Bazı hastalar da ise efor ile ortaya çıkması ölümcül risk içeren durumlarda hastaya spor yapmamasını tavsiye etmemiz gerekebilmektedir. Bu hastalığı olan hastaların efor gerektiren yarışmalara katılması bazen ölümcül riskler içermektedir. Bu nedenle spor müsabakalarından önce kalp muayenelerinin yapılması şarttır.

Efor öncesi saptanabilecek kalp hastalıklarının tedavi edilmesi ve spor yapmasına izin verilmesi mümkündür. Çok nadiren bazı ölümcül ritmilerde ise heyecanın riskli durumlara neden olma ihtimali nendeniyle spor yapmasını yasaklayarak hastanın hayatının kurtarılması mümkündür.

Spora başlamadan önce hangi testler yapılmalı?

İlk olarak hastanın şikayetleri ve tıbbi geçmişi sorgulanır. Ardından tansiyon ölçümü, elektrokardiyografi (EKG) ve ekokardiyografi (EKO) gibi temel incelemeler yapılır. Gerekli durumlarda efor testi, ritim holter ve kan tahlilleri gibi ek tetkiklere de başvurulabilir. Bu incelemeler sayesinde ritim bozuklukları, damar darlıkları ve kalp kası kalınlaşması gibi sinsi ancak ciddi sonuçlara yol açabilecek durumlar teşhis edilebilir. Eğer yapılan değerlendirmelerde riskli bir durum tespit edilirse, uygun tedavi planlanır ve gerektiğinde kişinin spora katılımı sınırlandırılır.

Hangi durumlarda spora izin verilmez?

Efor sırasında ölümcül risk taşıyan aritmiler veya kalp hastalığı tespit edilirse spor yapılması önerilmez. Ancak tedavi edilebilir durumlarda, uygun müdahaleler sonrasında spor yapmaya izin verilebilir. Nadir durumlarda heyecanla tetiklenebilen ölümcül aritmiler görülebilir. Heyecanın neden olabileceği riskler göz önünde bulundurularak kişinin spor yapması yasaklanarak hayatı kurtarılabilir.

Kalp hastalıklarının çocuklarda görülme sıklığı ve risk faktörleri nelerdir? 

Kalp hastalıklarının toplumda görülme sıklığı yaklaşık % 1 civarındadır. Eğer bireyin anne, baba veya kardeşlerinde herhangi bir doğumsal kalp hastalığpı varsa bu risk 4-5 kat artış gösterebilmektedir.

Hangi yaş grubundaki çocukların kalp kontrolünden geçmesi gerekir?

Genellikle 7-8 yaşındna itibaren çocukaların efor gerektiren sporlara başlamaları mümkündür. Bu nedenle 7-8 yaşından itibaren yarışmalı sporlara katılan çocuklara yılda bir kez kalp kontrolü yapılması gerekmektedir. Yılda biz kez yapılmasında ki amaç, yıl içinde geçirdiği ve kalbi etkileme riski olan boğaz enfeksiyonu, covid, MİS-C ve gribal enfeksiyonların kalpte herhangi bir probleme yol açıp açmadığını kontrol etmektir.

Kalp kontrolü yaptırmayan çocuklarda oluşabilecek riskler nelerdir?

Eğer hastada riskli bir doğumsal kalp hastalığı varsa, veya önemli bir ritim problemi varsa hastanın spor yaparken bayılması veya ölme riski mevcuttur. Göğüse sert bir şekilde çarpan top, golf sopası veya sert bir çarpışma nadiren ventriküler taşikardi veya ventriküler fibrilasyon dediğimiz ölümcül aritmilere neden olabilir. Bu nedenle bu tip çarpışmalardan sonra en ufak bir şüphede hastanın 112 ile acilen kardiyoloji uzmanı bulunan bir merkeze transferi yapılmalıdır.

Diyabet hastaları oruç tutarken neye dikkat etmeli?

Diyabet hastaları oruç tutabilir mi? Oruç tutan diyabet hastalarının nelere dikkat etmesi gerekir? Diyabet hastalarının oruç tutması durumunda karşılaşabileceği durumları Liv Hospital Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Seda Turgut anlattı.

Ramazan ayında oruç tutmak, diyabetli bireyler için özel dikkat ve planlama gerektirir. Oruç süresince uzun süreli açlık, beslenme saatlerindeki değişiklikler ve uyku düzeninin bozulması, vücudun sirkadiyen ritmini etkileyebilir. Diyabetli bireylerde bu değişimler stres hormonlarının artmasına yol açarak kan şekerinde dalgalanmalara neden olabilir. Bu durum, hiperglisemi, diyabetik ketoasidoz, dehidratasyon ve tromboz gibi ciddi komplikasyon risklerini artırırken, oruç tutan bireylerde önceki döneme kıyasla daha sık ve ağır hipoglisemi atakları görülme olasılığı da yükselir. Bu nedenle, oruç tutmayı düşünen diyabetli bireylerin, güncel kılavuzlar ışığında hekimleriyle birlikte sağlık durumlarını değerlendirmeleri ve oruç tutmaya başlamadan 1-2 ay önce uygun bir planlama yapmaları hayati önem taşır. ​

Doç. Dr. Seda Turgut

Doç. Dr. Seda Turgut

Ramazan’da Diyabet Yönetimi İçin Öneriler:

  1. Hekim Kontrolü ve Risk Değerlendirmesi:

Oruç tutmayı planlayan diyabet hastaları, ramazan öncesinde mutlaka hekim kontrolünden geçmelidir. Hekim, hastanın diyabet tipini, kullandığı ilaçları, kan şekeri kontrol düzeyini, mevcut diyabetik komplikasyonlarını, ek hastalıklarını ve genel sağlık durumunu değerlendirerek oruç tutmanın hasta için güvenli olup olmadığını belirleyecektir.

  1. Beslenme Düzeni:
  • Sahur: Sahur öğünü kesinlikle atlanmamalıdır. Protein içeriği yüksek, tok tutucu gıdalar tercih edilmelidir. Aşırı yağlı ve tuzlu yiyeceklerden kaçınılmalıdır. ​
  • İftar: Oruç hafif bir gıda ile açıldıktan sonra sebze yemekleri, salata, ızgara et veya tavuk gibi dengeli besinler tercih edilmelidir. Kalori ve sıvı alımı dengesine dikkat edilmelidir.

İftar ile sahur arasında yeterli miktarda su içmeye özen gösterilmelidir. Günde en az 1,5-2 litre su tüketimi önerilir. Kafeinli içecekler (çay, kahve) vücuttan su kaybını artıracağından aşırı tüketilmemelidir.

  1. İlaç Düzenlemesi:

Oruç tutarken ilaç dozlarının nasıl ayarlanacağı konusunda hekimle mutlaka görüşülmelidir. İlaçların dozları ve alım saatleri, oruç süresine göre yeniden düzenlenmelidir. Örneğin, günde üç kez alınan ilaçlar, doktor önerisiyle günde iki kez alınacak şekilde ayarlanabilir.

  1. Kan Şekeri Takibi:

Oruç sırasında düzenli kan şekeri ölçümü yapılmalıdır. Kan şekeri ölçümü orucu bozmaz ve hipoglisemi veya hiperglisemi durumlarında orucun sonlandırılması gerekebilir. Özellikle sahur öncesi, gün ortası, iftardan hemen önce ve iftardan 2 saat sonra kan şekeri ölçülmü yapılabilir.

  1. Fiziksel Aktivite:

Ramazan ayında fiziksel aktivite yaparken zamanlamaya ve şiddetine dikkat edilmelidir. Oruç tutarken yapılan egzersiz, hipoglisemi riskini artırabilir. Bu nedenle, hafif tempolu yürüyüşler iftardan sonra tercih edilmelidir. Ağır egzersizlerden kaçınılmalıdır. ​

  1. Hipoglisemi ve Hiperglisemi Belirtileri:
  • Hipoglisemi Belirtileri: Titreme, terleme, karıncalanma hissi, çarpıntı, karın veya baş ağrısı, görmede bulanıklık, konuşma zorluğu. ​
  • Hiperglisemi Belirtileri: Ağız kuruluğu, sık idrara çıkma, baş ağrısı, aşırı yorgunluk.

Bu belirtiler ortaya çıktığında kan şekeri ölçülmelidir. Kan şekeri <70 mg/dL olması hipoglisemiyi gösterir; bu durumda vakit kaybetmeden orucunuzu bozup hızlı etkili karbonhidrat (tercihen 3-4 adet glikoz tableti, kesme şeker veya meyve suyu gibi) alınmalıdır. Aynı şekilde kan şekeri çok yükseldiyse (>300 mg/dL) veya diyabetik ketoasidoz belirtileri (ağız kuruluğu, keton kokulu nefes, derin-soluk alma, şuur bulanıklığı) ortaya çıkarsa acilen tıbbi yardım alarak orucun sonlandırılması gerekir.

  1. Oruç Tutması Sakıncalı Olan Diyabetliler:

Bazı diyabetli bireyler yüksek riskli kabul edilir ve ciddi hayati riskler nedeniyle oruç tutmaları önerilmez:

  • Tip 1 diyabetliler
  • Sık hipoglisemi yaşayan veya hipoglisemi farkındalığı azalmış bireyler
  • Kan şekeri kontrolü bozuk olanlar
  • İleri yaşta, yalnız yaşayan ve ek hastalıkları olan diyabetliler
  • Ciddi böbrek yetmezliği veya diyaliz hastaları
  • Hamile diyabet hastaları
  • Yakın zamanda diyabetik koma, hipoglisemi veya hiperglisemi nedeniyle hastaneye yatmış bireyler
  • İleri derecede kalp, damar hastalığı veya inme öyküsü olanlar
  • Ağır fiziksel işte çalışan diyabetliler

Diyabetli bireylerin ramazan ayında sağlıklarını koruyarak oruç tutabilmeleri için hekim kontrolü, beslenme düzeni, ilaç ayarlamaları ve kan şekeri takibi büyük önem taşır. Sağlığınızı riske atmadan bilinçli bir şekilde hareket etmek bu süreçte en doğru yaklaşım olacaktır.

Kar yemek güzel bir fikir mi?  Yoksa buz gibi bir risk mi?

Türkiye’nin her yeri beyaza büründü. Yoğun kar yağışı alan birçok bölgeden çekilen kar yerken çekilen videolar sosyal medya hesaplarında çokça paylaşıldı. Peki özellikle şehirlerde yağan kar ne kadar temiz? Sorusu akıllara geldi. Peki kar yemek güzel bir fikir mi? yoksa buz gibi bir risk mi? işte bu sorunun cevabını İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Şencay Yıldız Şahin verdi.

Kış geldiğinde çocuklar gibi şen olan bir kesim var. Kar düştü mü üzerine bal döküp afiyetle yiyenler! Hani şu büyüklerimizin eski kışları anlatırken “O zamanlar karın tadı bir başkaydı” dediği anılardan bahsediyorum. Peki gerçekten kar yemek nostaljik bir keyif mi? Yoksa sağlığımız için buz gibi bir tehlike mi?

Dr. Şencay Yıldız Şahin

Dr. Şencay Yıldız Şahin

Kar Gerçekten Temiz mi?

Görünüşe bakılırsa kar, doğanın en saf hediyesi gibi. Gökten bembeyaz iniyor, sessizce yeri örtüyor, elinizi uzattığınızda eriyip kayboluyor. Ama işin aslı o kadar da masum değil. Kar, yere düşene kadar havada süzülüyor ve atmosferdeki kirleticileri, mikropları, egzoz dumanlarını ve hatta ağır metalleri toplayarak üzerimize iniyor. Yani, düşündüğünüz kadar temiz değil!

Karın İçindeki Görünmez Tehlikeler

Karın içinde ne var derseniz, işte kısa bir liste:

  • Egzoz Dumanı ve Hava Kirliliği: Büyük şehirlerde yaşıyorsanız, karın üzerine serpiştirilmiş ince bir partikül madde ve kurşun tozu olduğunu bilmelisiniz.
  • Bakteri ve Virüsler: Kar yeni yağmış bile olsa, içine havadaki mikroorganizmalar karışmış olabilir. Hele bir de yere düştükten sonra beklemişse, üzerinde neler biriktiğini tahmin bile edemezsiniz.
  • Ağır Metaller ve Kimyasallar: Hava kirliliği kaynaklı civa, arsenik ve kurşun gibi toksinler, karda birikerek fark etmeden vücudunuza girebilir.
  • Radyoaktif Maddeler? Şehir efsanesi gibi dursa da, bazı bölgelerde sanayi atıkları nedeniyle yağan karın radyoaktif parçacıklar taşıdığı bile tespit edilmiş.

Kar Yemek Sağlığa Zararlı mı?

Peki, diyelim ki dayanamayıp bir kaşık aldınız. Ne olabilir?

  • Mide Problemleri: Eğer şanssızsanız, mide bulantısı, ishal ya da kusma gibi gıda zehirlenmesi belirtileriyle tanışabilirsiniz.
  • Bağışıklık Sistemi Üzerindeki Etkiler: Karın içindeki toksinler ve bakteriler, özellikle çocuklar, yaşlılar ve bağışıklık sistemi zayıf bireyler için risk oluşturabilir.
  • Akciğer ve Solunum Yollarına Etkisi: Havadaki kirleticileri taşıyan kar, uzun vadede solunum yolu hastalıklarını tetikleyebilir.

Kar Yemek İlla Ki Kötü mü?

Şehirde yaşıyorsanız ve özellikle yol kenarında biriken karı yemek gibi bir fikriniz varsa, bu alışkanlıktan hemen vazgeçin. Ama temiz bir köy ortamında, yeni yağmış ve henüz kirlenmemiş bir kar tanesi ağzınıza düştüyse, büyük ihtimalle ciddi bir zarar görmezsiniz. Ancak şu gerçeği unutmayın: Günümüzün havası eskisi gibi değil. Büyüklerinizin çocukken yediği kar ile bugünün şehirlerinde yağan kar arasında devasa bir fark var. Eskiden hava kirliliği bu kadar yoğun değildi, sanayi atıkları havaya bu kadar karışmıyordu. Yani “Eskiden yerdik, bir şey olmazdı” diyenlere selam olsun, ama 2025’te bu alışkanlığı sürdürmek sağlıklı bir tercih olmayabilir.

Son Söz: Kar Yemek mi, Yoksa Salep İçmek mi?

Eğer kar yemeyi düşünüyorsanız, önce nerede olduğunuza ve karın ne kadar temiz göründüğüne dikkat edin. Ama en güzeli, nostaljiyi sıcak bir salep içerek yaşamak! Böylece hem içiniz ısınır hem de sağlığınızı riske atmamış olursunuz.

İftar sofrasında hurma neden önemli?

Toplum olarak ramazan ayında yemek çeşitlerini artırmayı sevdiklerimizle soframızı paylaşmayı severiz. Ramazan ayında beslenme şeklimizde büyük değişiklikler meydana gelmektedir. Yemek yenilen saatler, açlık süresi ve yediğimiz yemeklerin çeşitleri değişmektedir. Ramazan ayında yanlış beslenme şekilleri kilo artışına ve bazı mide-bağırsak rahatsızlıklarına neden olabilir. Ramazan ayını sağlıklı geçirmenizi sağlayacak beslenme ipuçlarını Liv Hospital Uzm. Diyetisyen Özgenaz Kazan anlattı.

Ramazan ayında beslenme alışkanlıklarımız, açlık süremiz ve yediğimiz yemeklerin çeşitliliği değişmektedir. Ancak sağlığımızı korumak için beslenmemize dikkat etmemiz gerekmektedir. Öncelikle orucumuzu açarken dikkat etmemiz gereken bazı noktalar var. Bunlardan ilki yemek yemek için acele etmemek. Bir adet hurma ile orucumuzu açtıktan sonra çorba ile devam etmeliyiz. Uzun süreli açlığın ardından aniden yüklenmesi mide ve bağırsak problemleri yaşanmasına sebep olabilir. Orucumuzu çorba ile açtıktan sonra 5-10 dakika bekledikten sonra ana yemeğe geçilmelidir. Neden 5-10 dakika beklemeliyiz? Bunun nedeni beynimiz doyma sinyalini 15-20 dakika sonra verir. Beynin tokluk sinyali göndermesine zaman tanıdığınızda fazla besin alımı ve buna bağlı kilo artışını önlemiş olursunuz. Uzun süreli açlık sonrası iftar öğününde kan şekeri seviyesi düşük olduğundan fazla miktarda besin tüketim isteği doğmaktadır. Bu da hem fazla kilo almamıza hem de mide ve bağırsak hastalıklarına neden olabilir. İftar menüsünde ana yemek olarak ise; az yağlı sebze ya da kuru baklagil yemekleri veya et, köfte, tavuk, balık gibi protein kaynaklarını ızgara, fırın ya da haşlama yöntemi ile pişirerek tüketmeyi tercih etmek gerekir. İftar sorasında mutlaka yeşil yapraklı sebzelerden oluşan salataya da yer vermek gerekiyor.  İftar sofranızda yeşil yapraklı sebzelerde oluşan bir salataya yer verin.  İftar sonrası tatlı tüketimine dikkat Ağzımızın tadı kaçmasın iftar sonrası tatlı tüketimi tercihinizi haftada 2 gün ev yapımı sütlü tatlıdan yana kullanın. Az şekerli meyve tatlıları veya meyve komposto tercih edebilirsiniz.

Yeterli sıvı aldığınızdan emin olun oruç tutarken gün içinde sıvı ve mineral eksiklikleri yaşanır. İftar ile sahur arasında

Diyetisyen Özgenaz Kazan

İftar sofrasında hurma neden önemli?

Ramazan ayı denilince akla ilk gelen hiç şüphesiz ki Hurma. Hurma, potasyum açısından oldukça zengin bir meyvedir. Potasyum, sinir sistemi ve kasların çalışmasında önemli rol oynar. Ayrıca vücutta kırmızı kan hücresi yapımını desteklediği için de kansızlığa da iyi gelir. Ramazan ayında hurma tüketimine de dikkat etmek gerekir.

Sahurda aşırı yağlı yemekler ve hamur işinden uzak durun

Ramazan ayında uykusunun bölünmesini istemeyenler sahur yapmadan oruç tutmayı tercih ediyorlar. Ancak sağlık açısından mutlaka sahur yapmak gerekiyor. Ramazan ayında ilk öğün olarak adlandırdığımız sahur öğünü oldukça önemlidir. Sahur yapılmaması iftar saatine kadar olan açlık süresinin uzamasına ve gün içinde kan şekerinin düşmesine neden olur. Sahur öğününün yüksek karbonhidrat içeren hamur işi, unlu mamuller, şeker ve tuz içeriği yüksek gıdalardan oluşması ise yağlanmayı dolayısıyla kilo artışını tetikler. Sahurda ne tükettiğiniz çok önemli. Sahurda; peynir, yumurta, tam tahıllı ekmekler ve sebze grubundan oluşan besleyici bir kahvaltı veya çorba ve hafif zeytinyağlı yemeklerden oluşan bir menü tercih etmek doğru olacaktır. Aşırı yağlı, tuzlu ve ağır yemeklerle hamur işlerinden uzak durulması gerekir.

İftar ile sahur arasında 2-2,5 litre sıvı tüketin

Yeterli sıvı aldığınızdan emin olun oruç tutarken gün içinde sıvı ve mineral eksiklikleri yaşanır. İftar ile sahur arasında 2-2,5 litre su tüketmeye özen gösterin. Ramazanda hareketsizlik kilo artışına ve bağırsak hareketlerinin yavaşlamasına neden olabilir. İftardan sonra 30-45 dakika orta tempolu yürüyüş sindirim sistemini destekler ve kilo artışını önler. Kronik hastalığı olanlar oruç tutmadan önce mutlaka hekime danışmalıdır.

Kemoterapi sırasında neler yenmez?

Kanser tedavisinde her geçen gün yeni gelişmeler oluyor. Birçok tedavi, yeni umut ışığı yanmasını sağlıyor. Kanserle savaşta en önemli silahlardan olan kemoterapi birçok korkuyu da beraberinde getiriyor. Ancak tedavide uygulanan kemoterapi birçok kişide önyargı uyandırabiliyor. Liv Hospital Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Duygu Derin, kemoterapi ile ilgili en çok merak edilen 5 soruyu cevapladı.

Liv Hospital Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Duygu Derin

Prof. Dr. Duygu Derin

Kemoterapinin etkileri ne zaman geçer?

Kemoterapide kullanılan ilaçların bir kısmı karaciğerden bir kısmı da böbrekten atılır. Bazı kemoterapi ilaçları da kalbe olumsuz etki yapabilir. Kemoterapi öncesi ve sonrası, doktor kontrolünde hastaya damar yolu ile bol sıvı vererek böbreklerin ve organların korunması sağlanır. Kemoterapi kürünün bitmesinin ardından, ortalama 3 hafta sonra kan değerleri normal aralığa gelir ve bağışıklık da büyük ölçüde toparlanır. Bu süreden sonra hasta, gündelik hayata büyük ölçüde dönebilir. Bununla beraber özellikle yorgunluk birkaç ay daha sürebilir. Hastanın kendi durumuna göre en doğru olanı ayarlaması yani bu süreçte kendi kendinin doktoru olması, kendini yorgun hissettiğinde dinlenmesi, doğru stres yönetimi çok önemlidir. Kemoterapi ilaçlarının vücuttan tam olarak atılması kişiden kişiye göre değişkenlik gösterse de bu süreç 6 ay ile 1 yılı bulabilir. Kadın hastalar eğer gebelik düşünüyorsa ancak bu süreden sonra hamile kalabilir. Öte yandan meme kanseri sonrasında 3 yıl ile 5 yıl arası hastanın takibinin yapılması ve bu süreç içinde mümkünse çocuk yapılmaması gerekir.

Kemoterapi sırasında beslenme konusunda nelere dikkat edilmeli?

Kemoterapi sırasında proteinden ve vitaminden zengin, hazmı kolay gıdalarla beslenilmelidir. Kemoterapi sebebiyle daha önce sevdiği yemekler kişide bulantı ve tiksinti yaratabilir. Bu daha sonra geçecektir. Faydalı gördüğümüz besin de olsa hastada bulantı oluşturuyorsa yemeye zorlamamak gerekir. Benzer yapıda, yemeyi tercih edeceği gıdaları vermek uygun olur. Kemoterapi sırasında greyfurt tüketilmemelidir. Bu meyve kemoterapi ilaçlarının karaciğer metabolizmalarını etkiler. Öte yandan greyfurtla aynı aileden olan portakal, limon ve diğer tüm turunçgillerin tüketiminde sakınca yoktur. Greyfurtun yanı sıra narın da kemoterapi ilaçları ile etkileştiği düşünüldüğü için kemoterapi sırasında tüketilmesi tavsiye edilmez. Kemoterapi ilaçlarının çoğu bağırsak hareketlerini yavaşlatarak kabızlık, bazıları da ishal yapar. Doktorun tavsiyesine göre hareket edilmelidir. Bol su tüketimi böbrekleri korur ve özellikle böbrekten atılan kemoterapi ilacı kullanımında çok gereklidir.

Kemoterapi sırasında görülebilecek yan etkiler

Kemoterapi sırasında en sık bulantı ve kusma görülür. Günümüzde bu yan etkileri giderecek çok kuvvetli ilaçlar vardır ve hem damar hem de ağız yolu ile verilerek bu yan etkiler ciddi biçimde azaltılır. Kullanılan ilaca göre sıklıkla kabızlık, bazen de ishal olabilir. Bu yan etkiler için önce diyet düzenlenir, yetmediği hallerde de kabızlık veya ishal için ilaç verilir. İştahsızlık, tat duyusunda da azalma olabilir. Öğün sayısı arttırılarak, tercihe göre atıştırmalıklar ekleyerek yeterli gıda alımı sağlanabilir. Nane, limon ve kahve içeren çiklet ve şekerler hastanın kötü tat hissini bastırır ve daha iyi hissetmesini sağlar.  Özellikle kemoterapi sonrası ilk hafta hastada halsizlik olur ve istirahat etmek isteyebilir. İkinci hafta daha rahattır ve üçüncü hafta genelde normale döner. Açık ve temiz havada yürüyüşler iyi gelir. Kemoterapi kullanıldığı dönemde ağızda yaralar ve pamukçuk çıkabilir. Pamukçuk oluşumunu engellemek için ağız hijyenine dikkat edilmelidir. Ayrıca günde dört kere karbonatlı su ile ağız gargarası önerilir. Kemoterapiden sonraki 7-14 gün arasındaki dönem, bağışıklığın en çok baskılandığı zamandır genelde. Bu dönemde 38 ve üstü bir ateş olursa hemen hastaneye başvurup doktora görünmek gerekir. Kemoterapi nedeniyle kanımızdaki lökositler yani bizi mikroplara karşı savunan beyaz hücrelerimiz sayıca çok düşmüş olabilir. Doktor, bu noktada gereken tedaviyi yapacaktır. Bu dönemde havasız ortamlarda bulunmamalı, hasta kişilerle görüşülmemelidir. Özellikle meme kanseri tedavisinde kullanılan ilaçlarda istenmeyen bir yan etki olarak saçlar dökülmektedir. Bu geçici bir yan etkidir ve kemoterapi bittikten sonra saçlar geri gelecektir. Bu dönemde peruk, bandana ve benzer araçlar kullanılabilir.

Cinsel ilişkiye ne zaman dönülebilir?

Yorgunluk, halsizlik, üzüntü ve fiziksel güçsüzlük cinsel yaşamı olumsuz etkileyebilir. Bu durum geçicidir. Kemoterapi sürecinde cinsel ilişki ile ilgili genel olarak yasak bulunmuyor. Ancak, kanserin tuttuğu yer (rahim ağzı ve vajen kanseri) nedeniyle, cinsel yaşam doktorunuz tarafından geçici olarak yasaklanmış olabilir. Veya kemoterapi boyunca bazı özel durumlar yaşandığında; örneğin lökositler düştüğünde, enfeksiyonlardan korunmak için cinsel hayata ara vermek gerekebilir. Bu durumlar haricinde kemoterapi sırasında cinsel yaşam devam edebilir. Hatta tedavi sürecinde yaşanan cinsel ilişkinin sevgi ve şefkat ile yaşanması hastaya moral verir, onu kuvvetlendirir ve mutlu eder. Kemoterapi ve radyoterapi ile vücuda alınan ilaçlar cinsel ilişki ile karşı tarafa bulaşmaz, bu iddia yanlıştır.

Tedavi sırasında doktor hasta ilişkisi nasıl olmalı?

Kemoterapi çok sayıda yan etkisi olan, zor bir tedavidir. Hastanın yan etkiler konusunda iyi bilgilendirilmesi, bunlarla başa çıkabilmek için iyi yönlendirilmesi gereklidir. Bu nedenle hasta-doktor ile iletişimi çok önemlidir. Hastanın rahat olması için doktorunun ona vakit ayırabilmesi, samimi ve sıcak bir iletişim kurması önemlidir. Kemoterapi sonrasındaki zamanlarda da sorun olduğunda doktoruna ulaşabilmesi de yine aynı şekilde çok önemlidir. Bunu telefonla, mesajla veya kendi gelerek yapabilir. Duygusal olarak da çok hassas ve kırılgan oldukları bu dönemde doktorlarıyla olan iyi ilişkileri hastalara ciddi psikolojik destek de sağlayabilir.