Yazılar

Günde iki bardak kahve karaciğer yağlanmasına iyi geliyor

Uzmanlar, rutin kontrollerde, özellikle karaciğer enzim düzeylerinde ve bazı metabolik parametreleri içeren tetkiklerde sorun görülmesi durumunda ultrason ile karaciğerdeki yağlanmaya bakılmasının önemli olduğunun altını çiziyor. Liv Hospital İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Yiğit, karaciğer yağlanmasının neden olduğunu, kimlerde görüldüğünü, belirtilerini ve tedavi sürecini anlattı.

Karaciğer yağlanması nedir?
Basitçe karaciğerinizdeki yağ oranının normalden daha fazla miktarda olması şeklinde tanımlanabilir. Artan obezite ve metabolik hastalıklar nedeniyle de her geçen gün daha fazla görülmekte olan küresel bir sağlık sorunudur. Yağlı karaciğer hastalığı veya hepatik yağlanma olarak da duyabileceğiniz bu hastalık, karaciğerin temel hücreleri hepatositlerde yağ birikimi ile seyreder ve genellikle uzun bir süre hastalarımızda önemli bir şikayete yol açmaz.

Kimlerde görülür?
Karaciğer yağlanması sinsi seyirli ve ilerleyici olabilen bir hastalıktır. Günümüzde dünyada ve ülkemizde en sık görülen kronik karaciğer hastalıklarından bir tanesi olarak kabul edilmektedir. Yaşam tarzı (hastanın beslenme düzeni, fiziksel aktivite, sosyoekonomik durum) ve çevresel faktörler hastalığın görülme sıklığını, şiddetini ve seyrini etkilemektedir.

Güncel bir çalışma sonucu, ülkemizde alkol ilişkili olmayan yağlı karaciğer hastalığının klinikte gördüğümüz iki yetişkin hastamızdan bir tanesinde olabileceğine işaret etmektedir.

Çoğunlukla metabolik bir hastalığı olan fazla kilolu bireylerde rastladığımız karaciğer yağlanmasına Tip 2 Diyabet, hipertansiyon, metabolik sendrom, kolesterol yüksekliği, insülin direnci ve kalp damar hastalıklarının da sıklıkla eşlik ettiğini görmekteyiz.

Bu nedenle özellikle Tip 2 diyabetli veya prediyabetli hastalar, insülin direnci ve obezitesi olan hastaların belli aralıklarla karaciğer yağlanması açısından taranmasını ve araştırılmasını önermekteyiz.

Metabolik hastalıkların dışında yoğun alkol kullanımı, kronik viral hepatitler, doğumsal yağ metabolizma bozuklukları, kolesterol depo bozuklukları, tiroid bezinin az çalışması, hipofiz bezi yetmezliği gibi hastalıkların ve bazı ilaçların kronik kullanımının da karaciğerde yağlanma artışına yol açabilmektedir.

Dr. Mehmet Yiğit

Dr. Mehmet Yiğit

Karaciğer yağlanmasının belirtileri ve seyri
Genellikle, hastaların erken dönemde belirgin bir şikayet olmamaktadır; ancak yağlanma ilerledikçe; hastalarda halsizlik, iştahsızlık, sağ üst karın ağrısı, bulantı, kusma ve sarılık gibi şikayetler olabilir. Karaciğer yağlanması zamanında tedavi edilmediğinde; hepatit, hepatik fibroz, siroz ve karaciğer kanseri gibi yüksek riskli hastalıkların görülme riskinde artışa yol açabilir.

Rutin kontrollerde, karaciğer enzim düzeyleri ve metabolik parametreleri içeren tetkiklerde sorun görülmesi durumunda ultrason ile karaciğere yağlanma açısından bakılması önemlidir.

Aynı zamanda ultrasonun yanı sıra tomografi veya MR gibi görüntüleme işlemleri de tanı ve takipte kullanılmaktadır. Son zamanlarda ‘FibroScan görüntüleme yöntemi’ ile herhangi bir girişim yapmadan hastanın karaciğerindeki yağlanma ultrason dalgaları kullanılarak daha hassas bir şekilde ölçümünü sağlamaktadır.

Karaciğer yağlanması tedavisinde neler yapılmalı?
Metabolik ilişkili karaciğer yağlanmasında, bu zamana kadar çok sayıda ilaç denenmiştir; maalesef, halen dünyada karaciğer yağlanması tedavisi için onay almış spesifik bir ilaç bulunmamaktadır. Bu nedenle öncelikle hastalarda yaşam tarzı değişikliği, diyet ve egzersiz ile kilo kaybı hedeflenmelidir.

Özellikle enerji içeriği yüksek gıdalar, yüksek fruktozlu gıdalar, işlenmiş et ve paket ürünler ile tatlandırılmış içeceklerden kaçınmalarını önermekteyiz. Ayrıca düzenli olarak haftada toplam 150 dakika yapılan aerobik veya direnç egzersizinin, günde 2 bardak kahve tüketiminin de karaciğer yağlanmasında fayda sağlayabileceği çalışmalarda görülmüştür.

Karın ağrısı değip geçmeyin!

Daha önceden var olmayan, yeni ortaya çıkan veya var olup da karakteri değişen belirtileriniz varsa bunları ertelemeden doktora gitmek son derece önemli. Sizin için anlamsız gibi görünen bir belirti, ciddi bir hastalığın işaretçisi olabilir. Belki de karın ağrınız, sandığınız gibi basit ve geçici değildir. Liv Hospital Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. İrfan Koruk Gastroenteroloji’de sıkça kullanılan Endoskopik Ultrasonografi (EUS) ve ERCP yöntemini anlattı.

Hızlı ve etkin sonuç
Daha önceden uzun zaman alan zahmetli tedaviler yerini yeni tekniklere ve teknolojik cihazlara bıraktı. Bu gelişim de hastaların hızlıca evlerine gidebilmesine olanak tanıyor. Bu yöntemlerden ikisi Gastroenteroloji’de sıkça kullandığımız Endoskopik Ultrasonografi (EUS) ve ERCP yöntemidir.

Tanı ve tedavide tercih ediliyor
ERCP, endoskopik yolla yapılan, safra yolları ve pankreas hastalıklarının hem tanı hem de tedavisinde kullanılan bir yöntemdir. Özellikle safra kanal taşlarında, tümörlerde, tıkanma sarılıklarında, pankreas kanal taşları, kronik pankreatit, pankreas tümörleri gibi hastalıkların tanı ve eş zamanlı olarak tedavisinde, ehil ellerde, güvenli ve başarılı bir tedavi yöntemidir.
Özellikle safra sistemi ve pankreas hastalıklarında kullanılıyor
EUS ise rutin endoskopik incelemeler için kullandığımız cihazlara ultrasonografinin eklenmesi ile geliştirilen ve yine endoskopik yolla uygulanan bir tanı ve tedavi yöntemidir. Sindirim sistemi organlarının duvarından kaynaklanan tümörlerde, komşu organlardaki hastalıkların tanı değerlendirmesinde, tümör evrelemesinde, özellikle safra sistemi ve pankreas hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılmaktadır.
Hızlı ve etkin sonuç
Bu iki yöntem kimi zaman birlikte kullanılarak tanı ve tedavi süreci daha da hızlandırılmakta ve etkin sonuca ulaşılmaktadır.

İdrar rengi koyuysa dikkat!
Safra yolu hastalıklarının en önemli belirtisi:

  • Sarılık,
  • Karın ağrısı
  • Kaşıntı
  • Ateş yüksekliği, idrar renginde koyulaşma olması da eşlik eder.

Bu bulgular safra akışında bir sorun olabileceğini düşündürür:

  • Ani başlayan şiddetli karın ağrısı,
  • Beraberinde bulantı,
  • Kusma ve ateş olması akut pankreatit işaretçisi olabilir.
  • Kronik karın ağrıları, kilo kaybı, iştahsızlık, kimi zaman sırt ağrıları pankreas tümörlerinin belirtisi olabilir.

Belirli bir şikayeti olmayan kişilerde yapılan rutin taramalar sırasında da bu bölge hastalıkları için şüphe uyandıracak bulgular tespit edilebilmektedir. İşte böyle durumlarda ileri tetkik ve tedavi yöntemi olarak EUS ve ERCP devreye girerek tanıyı hızlandırmaktadır. Çoğunlukla da aynı seansta tedaviyi de uygulamaktayız.

Tedavi planı
Hastaların şikayetlerine yönelik olarak yapılan muayene ve basit tetkiklerle eğer safra sistemi veya pankreas hastalıklarından şüpheleniyorsa ikinci planda gerekli olan diğer görüntüleme ve tetkikler de yapıldıktan sonra tedavi kararı hastayla birlikte verilir.

İşlemler Anesteziyoloji Uzmanı eşliğinde uygulanan sedasyon (uyku hali) altında yapılıyor. Bu sayede de hasta işlemle ilgili herhangi bir ağrı duymamış oluyor.

Sonuca yönelik hedef
EUS, yapılacak hastalarda incelemeyi planladığımız organa yönelik hedef belirlenir ve bu bölge incelemesi yapılır. Örneğin pankreasta şüpheli kitlesi olan bir hastada hedef pankreas incelemesidir;

  • Bu organın mide ve on iki parmak bağırsağı komşuluğu kullanılarak bu bölgeden, çok yakından ve detaylı olarak, pankreas görüntülenir.
  • Pankreasın genel yapısı normal mi değil mi, kanal yapı ve çapı normal mi, kanalda taş veya düzensizlik var mı, organın dokusunda yer kaplayan tümöral oluşum veya kistik kitle var mı tüm bunlar detaylı olarak incelenir.
  • Bu bilgiler ışığında sonraki tedavi yöntemlerine karar verilir.
  • Pankreasta kitle tespit edilen hastalarda bu kitlenin iyi ya da kötü huylu bir tümör olduğunun ayırt edilmesi amacı ile bu kitlenin içinden ince iğnelerle biyopsi yapılarak patolojik kesin tanıyı koyma imkânı sağlar.

Hedef organ safra yolları
Safra yollarında bir problem düşünülen hastada hedef organ safra yollarıdır ve inceleme o bölgeye yoğunlaşır. Bu incelemeyle;

  • Safra yollarının çap ve yapıları normal mi,
  • Genişleme veya darlıklar var mı,
  • Safra yolu içerisinde yer kaplayan taş, çamur, kitle var mı,
  • Karaciğer içi safra yolları düzenli mi tespiti ile tanı konulur.

Özel malzemeler ve aletler yardımı ile kanala ulaşılır
ERCP’de ise endoskopik yolla girilerek safra kanalının oniki parmak bağırsağına açıldığı noktaya (papilla) ulaşılır ve özel malzemeler ve aletler yardımı ile buradan safra kanalları veya pankreas kanalına ulaşılır.

  • Kanal içerisine verilen boyar madde ile alınan görüntülerde tanı ve anatomi teyit edilir.
  • Sonrasında duruma göre kanalın ağzı genişletilerek daha kolay erişim sağlanır. Bu sayede kanal içerisinde var olan çamur ve taşların rahat çıkarılması mümkün olur.
  • Hastada altta yatan sorun safra kanallarındaki darlık ise bu kez darlığın yukarısına geçilerek buraya stent denilen tüpler yerleştirilir ve bu sayede dar bölgeden aşağıya geçemeyen safra rahat bir şekilde boşalır ve mevcut olan sarılık da düzelir.
  • Aynı şekilde pankreas kanalındaki taşlar, kistler de tedavi edilebilmektedir.

Ortalama 20-30 dakika arasında gerçekleşir
Tüm bu işlemler ortalama 20-30 dakika arasında gerçekleşmekte olup hastalar çoğunlukla bir gece hastanede misafir edildikten sonra herhangi bir komplikasyon olmadığı taktirde ertesi gün gerekli tedavileri düzenlenerek evlerine uğurlanmaktadırlar.

Havuzun ve denizin göze etkilileri

Havuzun ve denizin göze etkilileri

“Denize girerken deniz gözlüğü takıyor musunuz?” diye sorsak bu soruya çoğu kişinin verdiği cevap gibi muhtemelen sizin de cevabınız “hayır” olacaktır. Çünkü en genel yanlış kanı, gözlüklerin sadece yüzücüler için olduğu yönünde. Bununla birlikte gözlüğü takıp çıkarmayı pratik bulmama, alışkanlık edinilmediği için takmama, estetik bulmama gibi birçok sebepten ötürü de yine her türlü tahrişe karşı en üstün göz korumasını sunan deniz gözlüğüne mesafeli olabiliyoruz. Peki deniz ve havuza girdiğimiz bu dönemde göz sağlığımızı nasıl koruyabiliriz. Liv Hospital Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Rıfat Rasier anlattı.

Prof. Dr. Rıfat Rasier

Prof. Dr. Rıfat Rasier

Havuzlara faydalı gözlere zarar
Yüzme havuzlarının dezenfekte edilmesinde klor ve salin önemli bir rol oynar. Ancak bu faydalı kimyasallar gözlerinize de zarar verebilir. Doğru dengenin sağlanamaması, gözde batma, yanma, kuruluk ve kızarıklık şeklinde tahrişe neden olabilir. Hiç şüphesiz yüzdükten sonra şu ya da bu şekilde “yüzücü gözü” deneyimi yaşamışsınızdır.

pH dengesi yaklaşık 7,4 olmalı
Bir yüzme havuzu için en uygun pH dengesi yaklaşık 7,4’tür ve bu da kabaca gözlerinkiyle aynıdır. Havuzun sahibiyseniz, pH’ı ölçmek için suyu sık sık test edin ve kimyasal bileşimini buna göre ayarlayın. Başka birinin havuzunda yüzüyorsanız, kimyasalların dengesiz olup olmadığını belirleyene kadar gözlerinizin suya maruz kalmasını sınırlayın. Ani göz tahrişi, pH’ın ayarlanması gerektiğine dair iyi bir işarettir.

KLORUN GÖZLER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ: TAHRİŞTEN DAHA FAZLASI
Klor, yüzme havuzlarında güçlü bir dezenfektan olarak geniş çapta tanınmaktadır ve yüzücüler için güvenli bir ortam sağlamak amacıyla zararlı bakterilerin yok edilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Etkinliğine rağmen klor kullanımının dezavantajları da vardır:

  • Gözlerimizin koruyucu doğal gözyaşı tabakasını bozarak rahatsızlığa ve
  • Çeşitli göz sağlığı sorunlarına yol açma potansiyeline sahiptir.
  • Yüzücüler, klorlu suda uzun süre kaldıktan sonra sıklıkla gözlerinin tahriş olduğunu bildirirler.

Yüzme havuzlarında klorun yanı sıra genellikle, klorun suda bulunan organik maddelerle (yüzücüler tarafından havuza verilen ter, yağlar ve idrar gibi maddeler ) reaksiyona girmesiyle oluşan kimyasallar olan dezenfeksiyon yan ürünleri (DYÜ’ler) de bulunur. Klor ve bu organik bileşikler arasındaki etkileşim, DYÜ’lerin oluşumuyla sonuçlanır. Bunlar arasında Trihalometanlar (THM’ler) ve Haloasetik Asitler (HAA’lar) iki yaygın türdür.

Gözün doğal gözyaşı tabakasına verilen zararı şiddetlendirebilir
Konsantrasyonları düşük olsa bile, bu kimyasalların yüzme havuzlarında bulunması gözün doğal gözyaşı tabakasına verilen zararı şiddetlendirebilir. Yüzme havuzları, tüm kimyasalları güvenli seviyelerde tutmak için belirlenmiş yönergeleri ve prosedürleri takip ederek yüzücülerin endişelenmeden suyun tadını çıkarmasına olanak tanır.

Klorlu suyun tetiklediği göz hastalıkları
• Kimyasal konjonktivit:
Çoğunlukla “yüzücü gözü” olarak anılan bu durum, gözü kaplayan hassas zar olan konjonktivayı etkileyen bir tahriş şeklidir. Bu durum tipik olarak yüzme havuzlarında gözü koruyan doğal gözyaşı filmini bozabilen ve kızarıklık, kaşıntı ve aşırı yırtılma gibi semptomlara yol açabilen klorun varlığından kaynaklanır.
• Kuru göz sendromu: Havuz suyundaki klor, gözlerin kurumasına neden olarak kumlanma hissine ve rahatsızlığa neden olabilir.
• Acanthamoeba keratiti: Kontakt lensler görmeyi düzeltebilir ancak yüzme için uygun değildir. Temas noktaları suyu emebilir, bakterileri göze hapsedebilir, bu da Acanthamoeba keratiti gibi enfeksiyonların riskini artırır; bu keratitit tipi kontakt lens kullanan yüzücülerde, uygun olmayan havuz bakımı nedeniyle hayatta kalabilen, klorlu suda bulunan amiplerin neden olduğu ciddi bir enfeksiyondur.

Tuzlu suyu tercih edin
Havuz seçme şansınız varsa tuzlu su seçeneğini seçmenizi tavsiye ederim. Tuzlu su havuzlarının bakımı daha zor olmasına ve yine de klor gerektirmesine rağmen klor konsantrasyonlar çok daha azdır.

Kuru göz sendromuna yol açabilir
Gözyaşı filmi, korneanın ön kısmını kaplayan, yağ, su ve mukozadan oluşan koruyucu bir bariyerdir. Havuz kimyasallarının gözleri tahriş etmesinin ana nedenlerinden biri, sağlıklı gözyaşı filmini yıkayarak korneayı korumasız bırakmalarıdır. Bu durum sık sık meydana gelirse (örneğin, sürekli yüzerek geçirilen bir yaz boyunca), gözyaşı filminin düzgün çalışmadığı bir durum olan kuru göz sendromuna yol açabilir.

TUZLU SUYUN ETKİSİ: DOĞAL, ZARARSIZ DEMEK DEĞİLDİR

Denizde yüzmek gözlerinizi tuzlu suya maruz bırakır; bu da doğal olmasına rağmen gözleriniz için zararlı olabilir. Yüksek tuz konsantrasyonu gözlerinizi kurutabilir ve yüzme deneyiminizi etkileyebilecek semptomlara yol açabilir.

Prof. Dr. Rıfat Rasier

Tuzlu suya maruz kalmayla ilişkili göz koşulları
• Kuru Göz Sendromu:
Klorun etkilerine benzer şekilde, deniz suyundaki tuz da gözyaşının önemli ölçüde buharlaşmasına neden olarak kuru ve tahriş olmuş gözlere neden olabilir.
• Kornea Aşınmaları: Küçük tuz kristalleri aşındırıcı parçacıklar gibi davranarak korneayı çizebilir ve potansiyel olarak ağrılı aşınmalara yol açabilir.

Nasıl tedbirler almak gerekir?

  • Yüzmeden önce ve sonra kayganlaştırıcı göz damlası uygulamak gözyaşı filminin desteklenmesine yardımcı olabilir.
  • Gözlüklerin sadece yarışan yüzücüler için olduğunu düşünebilirsiniz, ancak gerçek şu ki yüzerken gözyaşı filminizi korumanın en iyi yoludur. Özellikle çocuklar uzun süre havuzda su sıçratarak zaman geçirirler. Alışmak biraz zaman alabilir ancak her türlü tahrişe karşı en üstün göz korumasını sunarlar.
  • Yüzdükten sonra, gözlük camlarının içinde birikmiş olabilecek bakterilerden kurtulmak için gözlüklerinizi temizlediğinizden emin olun. Gözlüklerinizi bir veya iki saat tatlı suda bekletin, ardından musluk suyuyla durulayın ve kuruması için asın.
  • Yüzerken kontakt lens takmak çok tehlikeli olabilir. Lensler her türlü bakteri için sünger görevi görür. Gözleriniz açıkken birkaç dakikalığına havuza girip çıkmak gibi basit bir hareket, lenslerin zararlı bakterileri çekmesi için yeterli zaman olabilir.
  • Lensleriniz olmadan görmekte zorlanıyorsanız bunun yerine numaralı su altı gözlüğü kullanmayı düşünün. Gözlükler, gözlerinize ekstra bir koruma katmanı sağlamanın yanı sıra, temas halindeyken yüzmekten kaynaklanan ciddi göz enfeksiyonları riskini de azaltır.
  • Yüzmeden önce lenslerinizi çıkarmayı unutursanız, mümkün olan en kısa sürede lensleri çıkarmalı, gözlerinizi ve lenslerinizi iyice yıkamalısınız.
  • Yakın zamanda göz lazeri Lasik ameliyatı gibi bir göz ameliyatı geçirdiyseniz, doktorunuz size iyileşmeniz sırasında takip etmeniz gereken “yapılacaklar” ve “yapılmayacaklar” listesini verecektir. Ameliyattan hemen sonra kaçınılması gereken şeylerden biri yüzmek, çünkü kimyasalların ve bakterilerin cerrahi kesiden (veya Lasik durumunda flepten) gözün içine girip iyileşmenizi engelleme potansiyeli vardır.
  • Ameliyattan sonra yüzme gibi normal aktivitelere ne zaman dönebileceğinizi göz doktorunuza danışın.
  • Hidrasyon, göz sağlığı da dahil olmak üzere sağlığın tüm yönleri için gereklidir.
  • Dehidrasyon, gözyaşı üretimini engelleyebilir, koruyucu gözyaşı filmini bozabilir ve sonuç olarak sizi yüzerken kimyasallardan ve bakterilerden kaynaklanan hasarlara karşı daha duyarlı hale getirebilir. Sıcak yaz günlerinde susuz kalmak kolaydır, bu nedenle gözyaşı üretimini yüksek tutmak için bol su içtiğinizden emin olun.
  • Gözlerinizi korumak için yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri, yüzdükten hemen sonra gözlerinizi tatlı su yıkamaktır. Bu, göz kapaklarındaki/kirpiklerdeki kimyasal kalıntıları temizlemenin yanı sıra gözleri herhangi bir tahrişten arındırmaya yardımcı olur. Ellerinizi önceden iyice temizlediğinizden emin olun.
  • Gözleriniz durulandıktan sonra, kayganlaştırıcı damlalar gözyaşı filminin yeniden oluşturulmasına yardımcı olabilir ve ek koruma ve rahatlatıcı bir iyileşme sağlayabilir.

Doğum sonrası cinsel hayat ne zaman başlamalı?

Doğum sonrası cinsel hayat ne zaman başlamalı?

Hamilelik süreci bir kadının yaşantısında, bedeninde ve duygusal anlamda düşüncelerinde farklılıklara sebep olabilir ve bunun olması da normaldir. Bu değişimlerden biri de doğum sonrası cinsel yaşam. Peki doğumdan ne kadar zaman sonra cinsel hayata dönülmeli? Her doğum sonrası isteksizlik olur mu? Endişeleri azaltmak için neler yapılmalı? Liv Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Mihriban Seyhan Özleme anlattı.

Dr. Mihriban Seyhan Özleme

Dr. Mihriban Seyhan Özleme

Neden isteksizlik olur?
Doğum sonrası cinsel arzu ve aktivitenin geri dönmesi kadınlar arasında büyük farklılıklar göstermektedir.

  • Doğum sonrası yorgunluk,
  • Güçsüz hissetme,
  • Disparoni (ilişki sırasında duyulan ağrı),
  • Vajinal kuruluk,
  • İdrar veya gayta kaçırma,
  • Vajinal akıntı olması gibi endişelerle birçok kadının cinsel isteği azalma göstermektedir.

Endişeler nasıl azaltılabilir?
Korku ve endişeleri azaltmak için;

  • Doğum sonrası erken dönemde pelvik taban egzersizlerine başlamak ve
  • Emzirme ile tetiklenen vajinal kuruluğa uygun tedavi, cinsel arzu ve aktivitenin sağlanmasında etkili olabilir.

İsteksizlik en yoğun ne zaman yaşanır?

  • Cinsel isteksizlik doğum sonrası 3. ayda en yüksek seviyeye ulaşır,
  • Altta yatan organik ve psikolojik faktörler kontrol altına alındığında 6. aya doğru düzelmeye başlar. Bu durum sıklıkla doğum şeklinizden bağımsızdır.

Yapılan çalışmalarda doğum sonrası cinsel hayata dönüş ve yaşanan sorunlar açısından vajinal doğum yapanlar ve sezaryen doğum yapanlar arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir.

Doğum sonrası dalgalanmalar normal mi?
Doğumdan sonra hormonların da etkisiyle cinsel arzunun dalgalanma gösterebileceğini de unutmamak gerekir. Vajinal kuruluk ve rahatsızlık hissini su bazlı, hormon içermeyen kayganlaştırıcı jel kullanımı ile kontrol altına almak mümkündür. Bu durum doğumdan sonra 1 yıla kadar devam edebilir. Kadın doğum doktorunuzdan destek alarak doğum sonrası cinsel hayatınıza daha konforlu devam edebilirsiniz.

Trafik kazalarında kalıcı beyin hazarları

Trafik kazalarında kalıcı beyin hazarları

Yaşantımızın büyük ve en stresli zamanlarını içine alan trafik, günlük hayatımızın bir parçası niteliğinde. Bir yerden bir yere yetişme telaşı içerisinde bazen kazaya sebebiyet verebiliyoruz ne yazık ki. Bu da ciddi olumsuz sonuçlara sebep olabiliyor. Trafik kazalarında yaşanan kafa travmaları ve beyin hasarları da bu olumsuzlukların başında geliyor. Kafa travması veya beyin hasarı belirtileri gösteren bir kişiye müdahale etmenin son derece hayati önem taşıdığını belirten Liv Hospital Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Çağrı Canbolat, kaza esnasında gerçekleşen kafa travmaları hakkında bilgiler verdi.

Dr. Çağrı Canbolat

Dr. Çağrı Canbolat

Sıradan bir an kazaya sebebiyet verebilir
Trafik, her gün yaşamımızın bir parçası. İşe gitmek, alışveriş yapmak, aile ziyaretleri, hepsi genellikle bir araç kullanmayı gerektirir. Ancak bu sıradan faaliyetler, beklenmedik bir an içerisinde hayatı değiştirebilen trafik kazaları ile sonuçlanabilir.

Ciddi ve kalıcı sonuçlar doğurabilir
Trafik kazaları, özellikle kafa ve beyin yaralanmaları söz konusu olduğunda, ciddi ve kalıcı sonuçlar doğurabilir. Araştırmalar, kaza sonrası yaşanan beyin hasarının çoğu kez yaşam kalitesini ve işlevselliği etkileyen kalıcı sakatlıklara yol açabileceğini göstermektedir.

Bellek kaybı gibi belirtiler ortaya çıkabilir
Bir kaza esnasında, hızlı ivme veya yavaşlama sonucunda beyin, kafatası içinde hareket edebilir. Bu, beynin kafatasının iç yüzeyine çarpmasına ve beyin dokusunun zedelenmesine neden olabilir. Sonuç olarak, beyin hasarı, bellek kaybı, konsantrasyon güçlüğü, denge ve koordinasyon problemleri gibi belirtilerle ortaya çıkabilir.

Belirtiler kişiden kişiye büyük ölçüde değişebilir
Her bir beyin hasarı vakası eşsizdir ve belirtiler kişiden kişiye büyük ölçüde değişebilir. Hafif travmalı beyin yaralanmaları genellikle baş ağrısı, sersemlik, kısa süreli bilinç kaybı gibi semptomlarla kendini gösterirken, daha ciddi yaralanmalar konuşma, görme, işitme problemleri, davranış değişiklikleri ve hatta kalıcı fiziksel veya zihinsel engellere neden olabilir.

Kafa travması veya beyin hasarı belirtileri gösteren bir kişiye müdahale etmek acil bir durumdur. Bu tür belirtiler gösteren kişi derhal hastaneye kaldırılmalı ve gereken tıbbi yardım sağlanmalıdır.

Kazalar önlenebilir
Trafik kazalarında yaşanan kafa travmaları ve beyin hasarlarının önüne geçmek adına, trafik kurallarına sıkı sıkıya uymak ve güvenli sürüş tekniklerini uygulamak önemlidir. Emniyet kemeri kullanmak, hız sınırlarına uymak, dikkat dağıtıcı unsurlardan kaçınmak ve alkollüyken veya yorgunken araç kullanmamak gibi önlemler, bu tür kazaların önlenmesinde büyük rol oynar.

İyileşme sürecini hızlandırabilir
Herhangi bir trafik kazası sonrası beyin hasarı belirtileri gösteren bir kişiye verilecek hızlı ve etkili tıbbi müdahale, durumun ilerlemesini önleyebilir ve iyileşme sürecini hızlandırabilir. Ancak en etkili yöntem her zaman önleme ve bilinçlendirme çalışmalarıdır.

Bilinçlendirme çalışmalarıyla büyük ölçüde azaltılabilir
Sonuç olarak, trafik kazalarında yaşanan kafa travmaları ve beyin hasarları, önlem alarak ve bilinçlendirme çalışmalarıyla büyük ölçüde azaltılabilir. Tüm sürücüler ve yolcuların bu konuda bilinçlenmesi, daha güvenli yollara ve sağlıklı toplumlara giden yolda atılacak en önemli adımlardan biridir. Unutmayın, önlem almak ve bilinçli olmak, yaşamları korumak için en etkili yoldur.

Tatile gidecek hamilelere öneriler

Tatile gidecek hamilelere öneriler

Hormonal değişimlerden ötürü iyice hassaslaşan ve “stresten uzak yaşayın” diye sürekli uyarılan gebelerin günlük yaşamlarının veya işlerinin stresinden kurtulmak için iyi bir kaçış yoludur tatil. Peki tatile çıkmak isteyen gebeler nelere dikkat etmelidirler? Liv Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Sibel Malkoç anlattı.

Op. Dr. Sibel Malkoç

Op. Dr. Sibel Malkoç

  • Seyahat ederken, hamileler hareketsiz kalmamak koşulu ile araba veya uçak ile seyahat edebilirler.
  • Hamileliğin ilk döneminde (ilk üç ay) aşırı bulantı-kusma şikayeti olanlar, tatil planlarını gebeliğin üçüncü ayından sonraya kaydırırsa daha rahat bir tatil geçirebilirler.
  • Hamilelikte kan pıhtılaşması arttığı için özellikle ileri dönem gebelikleri olanlar, iki-üç saatte bir mola verip kol ve bacaklarını hareket ettirip, gevşetmelidirler.
  • Beş-altı saati geçen uçak yolculuklarında, birkaç saatte bir, uçak içinde 10-15 dakika yürüyebilirler.
  • Yolculuk esnasında hamileler bol sıvı tüketmeli ve emniyet kemerini karnın üstünden değil, alt tarafından geçirerek takmalıdırlar.
  • Sıvı kaybına neden olduğu ve yüzdeki, göbekteki lekeleri artırdığı için gebe tatilcilere güneş banyosu önermiyoruz. Güneş banyosu yapmak isteyen gebeler, 12:00-15:00 saatleri dışında 30 faktör veya üzeri bir güneş koruyucuyu günde birkaç kez sürmelidirler. Güneş kremi tercihinde; suya dayanıklı olanları ve retinol gibi bebek için zararlı A vitamini türevlerini içermeyenlerini tercih etmelidir.

Yüzmenin gebelere faydaları

  • Psikolojik rahatlama sağlar.
  • Kasların güçlenmesini ve vücudun çevikleşmesini sağlar.
  • Gebelikte aşırı kilo alımına engel olur.
  • Uyku sorunlarını azaltır.
  • Kalp ve akciğerleri çok iyi çalıştıran bir spor olduğu için annenin ve bebeğin daha bol oksijen almasını sağlar.
  • Gebelikte tansiyon yükselmesi gibi problemleri önler.
  • Bazı gebelerde sabah bulantılarının azalmasına neden olur.
  • Bel ve sırt ağrılarını azaltır.
  • Halsizlik ve yorgunluğu azaltır.

Op. Dr. Sibel Malkoç

Yüzerken dikkat edilecekler

  • Yüzme için ilk tercih deniz olmalıdır.
  • Havuz sularında kullanılan kimyasalların (dozu aşırıya kaçmamış dezenfektan kullanılan havuzlar hariç), gebelikte sakıncalı olabileceği unutulmamalıdır.
  • Bol bol su içilmelidir.
  • Yemek yedikten hemen sonra yüzülmemelidir.
  • Sakin, yavaş ve dinlenerek yüzülmelidir.
  • Kramp ve acil durum gibi nedenlerle çok derin sularda yüzülmemelidir.
  • Vücudu sıkmayan hamile mayoları tercih edilmelidir.
  • Altı kaymayan terlikler tercih edilmelidir.
  • Denize tek başına girmemeye özen gösterilmelidir.
  • Yüzdükten sonra mutlaka duş alınmalıdır.
  • Islak mayo ile oturmamalı ve yedek mayo ile değiştirilmelidir.

Çocuklarda tuvalet alışkanlığına dikkat!

Çocuklarda tuvalet alışkanlığına dikkat!

Bütün çocuklar altını ıslatabilir ama 5 yaş üstü çocuklarda sık görülen gece alt ıslatma sorunu çoğunlukla genetik nedenlidir. Ama 3 ayda haftada 2 kereden fazla alt ıslatma varsa, bir günde 7’den fazla sayıda idrara çıkıyorsa, tuvalete koşarak ya da son dakika gidiyorsa çocuğun tedavi olması gerekebilir. Liv Hospital Çocuk Ürolojisi ve Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selami Sözübir alt ıslatma nedenleri ve tedavisini anlattı.

Prof. Dr. Selami Sözübir

Prof. Dr. Selami Sözübir

Gece alt ıslatma nasıl bir hastalıktır?

5 yaşın üzerindeki çocukların haftada en az iki kez olmak üzere gece uykusu sırasında farkında olmadan idrar yapmasına gece alt ıslatması denir. Sağlıklı çocuklar da uyku öncesi aşırı sıvı aldıklarında gece idrar kaçırabilirler. Ancak, bu olayın bir rahatsızlık olarak düşünülüp tedavi etme kararının verilebilmesi için 3 ayda haftada 2 kereden fazla olması gerekir. Gece altını ıslatma iki çeşittir. Baştan beri varsa birincil (primer) altını ıslatma, rahatsızlık sonradan ortaya çıkmışsa buna da ikincil (sekonder) altını ıslatma denir.

Ne kadar sıklıkla görülür?

Gece altını ıslatma çoğu zaman mesane (idrar torbası) gelişimindeki gecikmenin bir sonucudur. Bu nedenle de yaş ilerledikçe sıklığı azalır ve erkek çocuklarda kız çocuklara oranla daha sık görülür. 3 yaşındaki çocukların yüzde 40’ı altını ıslatırken bu oran 5 yaşında yüzde 20’ye ve 6 yaşında yüzde 10’a düşer.

Gece altını ıslatmanın nedenleri nelerdir?

Gece altını ıslatma büyük oranda genetik yatkınlığa dayanır. Anne ve babadan birisinde altını ıslatma öyküsü varsa çocukta yüzde 44, ikisinde birden varsa yüzde 77 oranında altını ıslatma sorunu yaşanır. Genel olarak psikolojik olayların sık görülen birincil gece altını ıslatma sorununa yol açmadığı gerçeği bu çocukların büyük çoğunluğunda bir ruhsal sorun aramaya gerek olmadığını ortaya koymuştur. Gece altını ıslatan çocukların yüzde 3’ü civarındakilerde böbrek ve idrar yollarına ait doğuştan bozukluklar, böbrek hastalıkları, gizli bel kemikleri açıklıkları (spina bifida), şeker hastalığı, sara hastalığı, parazitler, besin alerjileri gibi bu duruma neden olan başka hastalıklar saptanır.

BELİRTİLERE DİKKAT EDİN

  • Gece altını ıslatma hiç altını ıslatmamış bir dönemden sonra ani olarak başladıysa,
    • Gündüz de altını ıslatıyorsa,
    • Kabızlık ya altının kirlenmesi de mevcutsa,
    • İdrar yaparken ağrı duyuyorsa,
    • Bir günde 7’den fazla sayıda idrara çıkıyorsa
    • Tuvalete koşarak ya da son dakikada gidiyorsa,
    • İşeme sayıları haftada 2 den fazla ve gecede 1 den fazla ise,
    • Gece içinde işemesi az miktarda ancak fazla sayıda ise

Alt ıslatan çocuğa bez bağlamak doğru mudur?
Altını ıslatan çocuğa bez bağlamak çocuğun bu durumdan rahatsız olma durumunu ortadan kaldırır ve hiçbir zaman alt ıslatma bez bağlayarak ortadan kalkmaz.

Tedavisi nasıl yapılıyor?

Gece altını ıslatan çocukların bir kısmı kendiliğinden düzelecektir ancak çocuğa ve aileye sıkıntı vermesi, çocuğun kendine güvenini azaltabilmesi, birlikte başka davranış ve duygulanım sorunlarının olabilmesi nedeniyle tedavi önerilir. Tedaviye başlamadan önce uzman ve gece altını ıslatma konusunda tecrübeli bir hekim tarafından çocuğun detaylı fiziksel muayenesi yapılmalı, idrar kaçırmaya yol açabilecek diğer tüm nedenler gözden geçirilmelidir.

Aile, çocuk ve hekim işbirliği içinde olmalı
Tedavinin başarılı olmasının ilk şartı aile, çocuk ve hekim arasında tam bir iş birliğinin olmasıdır. Ana prensip çocuğa güven vererek suçluluk hissini ortadan kaldırma ve mümkünse olayı çocuğun sahiplenmesini sağlamaktır. Öncelikle denenmesi gereken çocuğun kendisinin veya ailesinin gece uyanmasına dönük programlardır. Önce çocukların kendiliğinden uyanması denenir, bu mümkün olmuyorsa ailenin çocuğu gece uyandırıp tuvalete gitmesini sağlayan program uygulanır. Ailenin desteği ile beraber motivasyon tedavisi ve ilaç tedavisi beraber uygulanırsa bu çocuklarda tedavide başarı oranı yüzde 70–80’leri bulur. İlaç tedavisinin en önemli dezavantajı ise tedavi kesildikten sonra rahatsızlığın yüksek oranda tekrar riski bulunmasıdır. Bu nedenle son yıllarda alarm ve ilaç tedavisinin birlikte kullanılması önerilir. Alarm cihazları çocuk idrar kaçırmaya başlar başlamaz çocuğu uyandırarak, mesanesini kontrol etmesine yardımcı olan araçlardır. Alarm tedavisine de en az 3 ay devam etmek gerekir ve bu tedavi ile çocuklarda yüzde 85’lere varan iyileşme sağlanır. Alarm tedavisi sonunda tekrarlama riski ise oldukça düşüktür.

 

50-60 yaş arasındaki erkekler dikkat!

50-60 yaş arasındaki erkekler dikkat!

Sinir hücrelerinin etkilenmesi sonucu ortaya çıkan ALS yani motor nöron hastalığının belirtileri
hastadan hastaya değişiklik gösteriyor. Kollarda ya da bacaklarda güçsüzlük veya incelmenin ilk belirtiler arasında olduğunu belirten Liv Hospital Nöroloji Uzmanı; kalem tutarken, düğme iliklerken, çanta taşımanın zorlaştığı ya da yürürken dengesizleşip tökezlenildiği anların dikkate alınması gerektiğinin altını çizdi.

Prof. Dr. Ayhan Öztürk

Prof. Dr. Ayhan Öztürk

ALS (motor nöron hastalığı) nedir?
İstemli hareketleri yaptıran sistemimizin beyin kabuğundan omuriliğe kadar gelen bölümdeki sinir hücreleri omurilikte ön boynuz denilen bölgede ikinci sıra sinir hücreleri ile devam eder. Bundan sonra ise uyarı, omurilikten ilgili kas bölgesine kadar iletilir. Bu elektriksel uyarı ile kaslarımız çalışır. Birinci sıra veya ikinci sıra motor sinir hücrelerini etkileyen hastalıklara genel olarak motor nöron hastalığı denir. ALS ise bu sinirleri etkileyen hastalıklardan biridir. Motor sinirlerdeki harabiyetin nedeni bilinmese de hastalık nörodejeneratiftir, yani sinir hücrelerinde yıkım ile seyreder. Tarım ilaçları ve ağır metaller gibi bazı çevresel etkenler, hormonal bozukluklar, vitamin eksikliği, virüsler, kanser gibi pek çok etkenin hastalığa yol açtığı düşünülmüş, ancak bunların hiçbiriyle ilgili yeterli kanıt bulunmamıştır.

ALS kimlerde görülür?
Bulaşıcı bir hastalık olmayan ALS; dünyanın her yerinde ve her kesimden insanda ortaya çıkabilir. Ortalama başlangıç yaşı 55’tir. ALS özellikle 50-60 yaş arasındaki erkeklerde daha sıktır. Genetik geçiş gösteren ailesel ALS hastalığı ise daha genç (20-40’lı yaşlar) hastalarda ortaya çıkmaktadır. Batı toplumlarında yapılan çalışmalarda ALS’nin sıklığının her 100.000 kişide 3-5 arasında olduğu bildirilmiştir. Bu nedenle ALS’nin aslında nadir bir nörolojik hastalık olduğu söylenebilir. ALS hastalarının %10’unda ailesel özellikler izlenmektedir. Yapılan genetik çalışmalarda, ailesel ALS hastalarında onlarca farklı gende genetik bozukluk olabileceği gösterilmiştir.

Belirtileri nelerdir?
Belirtiler hastaya göre değişmekle birlikte genellikle bir kolda ya da bacakta güçsüzlük ya da incelme, hastanın fark ettiği ilk belirti olur. Örneğin, kalem tutmak, düğme iliklemek, çanta taşımak zorlaşır ya da hasta yürürken dengesizleşir ve tökezler. Bazı hastalarda ise hastalık, konuşma veya yutma güçlüğü şeklinde başlar. Hastanın kendisi ya da yakınları peltek, genizden konuşma fark eder. Kaslarda seyirme, ağrı ve kramplar bu belirtilere eşlik edebilir. Kontrol edilemeyen ağlama ve gülmeler olabilir. ALS’nin pür motor hastalık olduğu kavramı artık terk edilmiştir. Aslında, hastaların %50’sinde bilişsel işlev bozukluğunun ve hastaların %15’inde frontotemporal demansın meydana geldiği yıllardır bilinmektedir. Bu nedenle motor olmayan semptomlar, davranış değişiklikleri ve bilişsel etkilenme de dahil olmak üzere klinik görünümde önemli farklılıklar olabilir.


ALS hastalığının risk faktörleri nelerdir?
Tüm ALS hastalarının %90’ı rastlantısal, %10’u ailesel ALS hastasıdır. Ailesel ALS hastalarının da yarısı kalıtsaldır. Bu nedenle hastalığın büyük çoğunlukla kalıtımla ilgisiz olduğu söylenebilir. Genetik ve çevresel faktörlerin etkileşim göstererek sürece neden olduğunu düşünüyoruz. Olası çevresel risk faktörlerinden biri sigara içmektir. Özellikle bu risk, menopoz sonrası kadınlarda biraz daha yüksektir. Ağır metallere maruziyet üzerinde durulan bir risk faktörü olmakla birlikte, ALS ile arasındaki ilişki net gösterilmiş değildir. Öte yandan uzun yıllar profesyonel düzeyde futbol oynayan ve topa daha fazla kafa vuran futbolcularda demans ve ALS gibi nörodejeneratif hastalıkların daha sık görüldüğü ortaya konmuş durumdadır.

Erken teşhis mümkün mü? Hastalığın evreleri var mı?
Güçsüzlük, zaman içinde başladığı bölümden kol, bacak, dil ve yutma kasları gibi diğer alanlara yayılır. Bütün vücutta kaslarda erime, güçsüzlük, seyirmeler nedeniyle hastanın günlük yaşam aktivitesi kısıtlanabilir. Tek başına iş göremeyebilir. Hastalığın kritik dönemi solunum kaslarının da güçsüzleştiği zamandır. Hastanın hızlı ve yakın tıbbi desteğe ihtiyacı vardır. ALS’nin seyri her hastada farklı şekilde olur. Hastalıkta hayatta kalma süresi genellikle 4-6 yıl olarak verilse de, 10 yıl ve üstünde yaşayan pek çok hasta vardır. İyi bir tıbbi ve sosyal destek ile 20 yıldan fazla yaşayan ALS hastaları vardır.

ALS genellikle 4 evrede sınıflandırılır. Bu evreler hastalığın ilerleyişini ve semptomların şiddetini gösterir. Ancak, her hastada evreler farklılık gösterebilir ve hastalığın ilerleyişi kişiden kişiye değişebilir.

Başlangıç ​​evresi: Bu evrede hastalık genellikle kas güçsüzlüğü veya istemsiz kas seğirmesi gibi hafif semptomlarla başlar. Bu aşamada genellikle hastalık teşhisi konulmamıştır.

İleri evre: Bu aşamada semptomlar belirgin hale gelir. Kas zayıflığı ilerler, hareketler zorlaşır ve hastanın günlük aktivitelerini yapması zorlaşır. Yutma güçlüğü ve konuşma bozuklukları gibi sorunlar da ortaya çıkabilir.

Ağır evre: Bu evrede hastalık semptomları daha da kötüleşir. Hastalar genellikle hareket yeteneklerini büyük ölçüde kaybederler ve solunum yetmezliği gibi ciddi sorunlar gelişebilir.

Son evre: ALS hastalığı son evresi, hastalığın en ileri aşamasıdır. Hastalar genellikle tamamen hareketsiz hale gelir ve solunum cihazlarına bağlanmaları gerekebilir. Bakım ihtiyaçları en yüksek seviyeye ulaşabilir.

Tanı nasıl konur?
Tanı çoğunlukla klinik belirti ve bulgulara dayanarak konur. Yine de, hastalık pek çok kas ve sinir hastalığı ile karışabildiği için özellikle diğer hastalıklardan ayırıcı tanısı için bazı tetkiklerin yapılması gerekir. Tanıya yardım eden en değerli yöntem elektromiyogram (EMG) tetkikidir. Başka hastalıklarla karışabileceğinden, beyin ve omurilik manyetik rezonans görüntüleme (MRG), bazı kan ve idrar tetkikleri, bel sıvısı incelemesi, kas biyopsisi gerekebilir.

Hangi belirtiler dikkate alınmalıdır?

  • Kas hacim kaybı
    • Kas güçsüzlüğü
    •         Kaslarda seğirme

Hastalığın tedavisi var mıdır?
Maalesef ALS’nin henüz kesin tedavisi yok. Yine de, yeni ilaç çalışmaları yoğun olarak sürüyor. ALS hastalarına özel yaygın olarak kullanılan bir  ilaçla hastalığın ilerleyişi yavaşlatılır, hastalarda solunum cihazına bağımlığını ya cerrahi yollarla soluk borusuna giden bir delik açılması işleminin başlangıcını geciktirir. Öte yandan, destekleyici tedaviler çok önemlidir. Günümüzde hastanın rehabilitasyonuna yönelik pek çok imkan var. Bunlar her hastanın ihtiyacına göre belirlenir.

 

  • Kas ağrısı, kramp ve sertliği için
    • Duygusal durum değişikliği için hasta ve yakınlarına psikiyatrik yaklaşım ile tedavi
    •         Konuşma problemlerinin konuşma terapisti ile birlikte tedavisi
    •         Salya artışı ve yutma problemi sorunları için ilaç veya PEG denilen tüp ile besleme tedavisi
    •         Ağrı tedavisi
    •         Solunum problemlerinin tedavisi için trakeotomi veya solunum cihazına bağlama

ALS HASTALIĞI HAKKINDA SIKÇA SORULAN SORULAR
ALS, oldukça zorlu bir hastalıktır. Hastalar, fiziksel ve duygusal olarak büyük zorluklar yaşayabilir. ALS hastaları ve aileleri hastalığına ilişkin birçok detayı merak etmektedir.

ALS hastalığı bulaşıcı mıdır?
ALS bulaşıcı bir hastalık değildir. ALS, kişiden kişiye temas veya enfeksiyon yoluyla yayılmaz. Genellikle rastlantısal olarak ortaya çıkar ve bireyin genetik yatkınlığı ve çevresel faktörler gibi etkenlerin bir kombinasyonu ile ilişkilendirilir. Bu nedenle, ALS hastalığı olan bir kişiyle temasta bulunmak, hastalığın başkalarına bulaşmasına neden olmaz.

ALS hastalığı genetik midir?
ALS bazı vakalarda genetik olabilir. Yaklaşık olarak ALS vakalarının %5 ila 10’u kalıtsal veya genetik olarak geçiş gösterebilir. Kalıtsal ALS vakaları genellikle ailede daha önce ALS veya ilgili bir motor nöron hastalığı olan kişilerde görülür. Bu durumda, hastalığa neden olan belirli gen mutasyonları veya kalıtsal faktörler söz konusu olabilir. Bununla birlikte, çoğu ALS vakası sporadiktir, yani ailede geçmişi olmayan ve çevresel veya diğer bilinmeyen faktörlerle ilişkilendirilen vakalardır.

ALS hastalığı ölümcül müdür?
ALS ölümcül bir hastalıktır. ALS’nin kesin nedeni bilinmemekle birlikte, istemli kas hareketlerinden sorumlu olan sinir hücrelerinin hasar görmesiyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu sinir hücrelerinin hasar görmesi sonucunda kaslar güçsüzleşir ve erir. ALS’nin yaşam süresi ortalama 5-10 yıl arasındadır. Ancak, bazı hastalar 15 yıl veya daha uzun süre yaşayabilir. ALS hastalarının çoğu, hastalığın ilk 5 yılında önemli ölçüde kötüleşme yaşar. ALS’nin ölüm nedeni, genellikle solunum yetmezliğidir. Hastalar, nefes almakta zorlanır ve uyurken solunum cihazına ihtiyaç duyabilir.

Otoyol hipnozu olmayın!

Otoyol hipnozu olmayın!

Gözlerimizin açık ancak içimizin uyuduğu zamanlar en çok risk taşıyan anlarımızdır. Yemek yaparken, bisiklet sürerken veya araba kullanırken içinizin uyuduğunu hissettiğiniz an mutlaka kendinize bir es vermelisiniz. Özellikle “ben gece çok iyi araç kullanırım” deyip, beynin uyku sinyalleri verdiği zamanlarda uzun yola çıkmak tehlike sebebi olacağından gece sürüşlerinden uzak durmalı ya da kontrollü bir şekilde yolculuğunuzu gerçekleştirmelisiniz. Çünkü bu zamanlarda beyinden gelen mesaj uyku olduğu için otoyol hipnozu yaşamanız kaçınılmaz olacaktır. Bununla birlikte boş bir yolda da beyaz çizgileri takip ederek gidiyor olmanız yine siz de hipnoz etkisi yaratacaktır. Peki bu durumda ne yapmalısınız? Liv Hospital Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Öztürk, otoyol hipnozu ile yorgun sürüş arasındaki farkı anlatarak otoyol hipnozu konusunda önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ayhan Öztürk

Prof. Dr. Ayhan Öztürk

Otoyol hipnozu (Beyaz çizgi ateşi) nedir ve nasıl önlenebilir?
Hiç yola çıkıp varacağınız yere geldiğinizde ve oraya nasıl geldiğinizi hatırlamadığınız oldu mu? Eğer cevabınız evetse, otoyol hipnozu yaşadınız demektir.

Otoyol hipnozu bir kişinin aracı normal ve güvenli bir şekilde sürdüğü ancak bunu nasıl yaptığını hatırlamadığı trans benzeri bir durumdur. Otoyol hipnozu yaşayan sürücüler kısa mesafelerde ya da daha uzun kilometrelerce kendilerinden geçebilirler.

Otoyol hipnozu fikri ilk olarak 1921 tarihli bir makalede “yol hipnotizması” olarak ortaya atılmış, “otoyol hipnozu” terimi ise 1963 yılında G.W. Williams tarafından kullanılmıştır.

1920’lerde araştırmacılar, sürücülerin gözleri açıkken uykuya daldıklarını ve araçları normal bir şekilde yönlendirmeye devam ettiklerini gözlemlemişlerdir. 1950’lerde bazı psikologlar, başka türlü açıklanamayan otomobil kazalarının otoyol hipnozundan kaynaklanabileceğini öne sürmüşlerdir. Ancak yeni çalışmalar, yorgunken araç kullanma ile otomatik sürüş arasında bir fark olduğunu göstermektedir.

Yorgun sürüşe karşı otoyol hipnozu

  • Otoyol hipnozu, otomatiklik olgusunun bir örneğidir.
  • Otomatiklik, eylemleri bilinçli olarak düşünmeden gerçekleştirme yeteneğidir.
  • İnsanlar; yürümek, bisiklete binmek gibi öğrenilmiş ve denenmiş bir beceriyi her zaman otomatik olarak gerçekleştirir. Bu beceride ustalaşıldığında ise diğer görevlere odaklanırken bu beceriyi hala gerçekleştirmek mümkündür. Örneğin, araba sürme konusunda yetenekli bir kişi araba sürerken kafasında akşam planlarını gözden geçirebilir. Bilinç akışı diğer göreve yönlendirildiğinden, araba sürerken geçirilen zamanın kısmen veya tamamen farkındalıktan çıkması söz konusu olabilir.
  • Otomatik sürüş tehlikeli görünse de bu durum aslında profesyonel veya yetenekli sürücüler için bilinçli sürüşten daha üstün olabilir. Bir işte yetenekli olan hiç kimse dikkatini sürekli rutin işlere vermek zorunda değildir. Eğer bunu yaparsa, iş bozulmaya meyilli olabilir. Sürüş bağlamında, gerçekleştirilen eylemler hakkında çok fazla düşünmek beceriyi kötüleştirebilir.

Otoyol hipnozu ile yorgun sürüş arasındaki fark nedir?
Otoyol hipnozu ile yorgun sürüş arasındaki fark, tamamen uyanıkken otomatiklik deneyimi yaşamanın mümkün olmasıdır. Yorgunken araç kullanmak ise direksiyon başında uykuya dalmaya neden olabilir. Tehlikeli olan da budur.

Direksiyon başında uyanık kalma önerileri
İster otoyol hipnozu fikrinden korkuyor olun, isterseniz de yorgun ve direksiyon başında uyanık kalmaya çalışıyor olun, odaklanmanızı ve uyanıklığınızı artırmak için yapabileceğiniz şeyler vardır.

Gün ışığında araç kullanın: Gündüz saatlerinde araç kullanmak yorgun sürüşü önlemeye yardımcı olur, çünkü insanlar ışıklı ortamlarda doğal olarak daha uyanık olurlar. Ayrıca, etraf daha az monotondur, bu nedenle çevrenin farkında olmak daha kolaydır.

Kahve için: Kahve veya başka bir kafeinli içecek içmek sizi birkaç farklı şekilde uyanık tutmaya yardımcı olur. İlk olarak, kafein beyindeki adenozin reseptörlerini bloke ederek uykululukla savaşır. Uyarıcı metabolizmayı artırır ve karaciğeri kan dolaşımına glikoz salmaya yönlendirir. Bu da beyninizi besler. Kafein aynı zamanda idrar söktürücü olarak da işlev görür, yani araç kullanırken çok içerseniz daha sık tuvalet molası vermeniz gerekecektir. Ayrıca çok sıcak ya da çok soğuk bir içecek tüketmek dikkatinizi toplayacaktır.

Bir şeyler yiyin: Atıştırmalıklar size anında enerji verir ve sizi görevinizi yerine getirmeye yetecek dikkati sağlar.

İyi bir pozisyon alın: İyi bir duruş, vücuttaki kan akışını en üst düzeye çıkararak konsantrasyonunuzu korumanıza yardımcı olur.

Klimayı açın: Rahatsızsanız uykuya dalmanız veya transa geçmeniz daha zor olacaktır. Bununla birlikte aracın içini soğuk hale getirmeniz, kışın camı açmanız yine işe yarayacaktır.

Müzik dinleyin: Hoşunuza giden müzikler sizi rahatlatırken, sevmediğiniz melodiler rahatsızlığa neden olur ve uyuyacak kadar rahatlamanızı engeller.

Konuşan insanları dinleyin: Yanınızda birisi varsa sohbete katılmak veya radyoda sohbet programı dinlemek müzik dinlemekten daha fazla konsantrasyon gerektirir.

Durun ve mola verin: Yorgun araç kullanıyorsanız, kendiniz ve başkaları için tehlikelisiniz demektir. Bazen en iyi hareket tarzı yana çekmek ve biraz dinlenmektir!

Önlem alın: Uzun mesafe, gece veya kötü hava koşullarında araç kullanmak zorundaysanız yolculuğa başlamadan önce iyi dinlenmiş olduğunuzdan emin olun. Günün ilerleyen saatlerinde başlayan yolculuklardan önce biraz kestirin. Sizi uykulu yapan ilaçları almaktan kaçının.

Çocukların sağlıklı yaz geçirmesinin püf noktaları

Çocukların sağlıklı yaz geçirmesinin püf noktaları
Yaz ayları çocuklar için, eğlence, tatil, dinlenme ve heyecan veren aktivitelerin yapılması gibi pek çok anlam ifade eder. Peki, ebeveynler çocukların güvenli ve sağlıklı bir yaz geçirmeleri için nelere dikkat etmelidir? Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Gizem Güvener’in önerilerine kulak verin.

Dr. Gizem Güvener

Dr. Gizem Güvener

Yaz tatili için öneriler

  1. Güneş ışınlarının dik geldiği saat 10.00 ile 16.00 arasında çocukların, direk güneş ışınlarına maruz kalmalarının önüne geçmeliyiz.
  2. 6 aydan büyük çocuklara en az 30 (tercihen 50) faktör mineral filtreli hem UVA hem UVB ye karşı koruyucu güneş kremi sürebiliriz. Güneş kremi, çocuk güneşe çıkmadan yarım saat önce sürülmeli ve 2 saatte bir yenilenmelidir.
  3. 6 aydan küçük çocuklar için uzun kollu ve uzun bacaklı, ince, pamuklu, ışığı yansıtan açık renkli ve bol kıyafetler, uv filtreli mayolar, geniş şapkalar kullanılmalıdır.
  4. Çocuklarda yaz aylarında sıvı kayıpları da olabileceğinden su içirilmesi ihmal edilmemelidir. 6 aydan küçük çocuklarda anne sütü veya anne sütü yoksa formül mama su ihtiyacını karşılar. Ek olarak suya ihtiyaçları yoktur.
  5. Yenidoğan bebeklerin üşümemesi amacıyla fazla kat giydirilmesi, odanın havalandırılmaması yapılan yanlışlardandır. Ortamın fazla sıcak olması, yenidoğan bebeğin uyku ve emme düzenini etkiler, isiliğe neden olabilir. Odanın havalandırılması yeterli olmuyorsa klimanın direk bebeğin üzerine gelmemesine dikkat edilerek açılması veya yan odadan açılarak dolaylı yoldan soğuk havanın gelmesinin sağlanması gerekir. Ebeveynler kaç kat giyiniyor ise yenidoğan bebekler 1 kat fazla giydirilebilir. İsilik açısından bu önlemler alınmalı ve bebek gerekirse her gün duş aldırılmalıdır.
  6. Enfeksiyon riskinin minimale indirilmesi açısından 6 ayı dolmuş ve 6 aylık aşıları tamamlanmış çocuklar temiz olduğundan emin olunan denize girebilir. Özel havuzlar hariç toplu kullanılan havuzlara ise 2 yaşına kadar sokulmamalıdır.
  7. Çocuklar havuz veya denize girip çıktıktan sonra enfeksiyona zemin hazırlamamak, idrar yolu enfeksiyonlarından da korumak adına mayoları veya küçük bebek ise bezleri değiştirilmelidir.
  8. Çocuklarda suda boğulmalara da dikkat etmeliyiz. Yüzme bilen çocuklar dahil tüm çocuklar ebeveynlerin kontrolü altında olmalıdır. Derinliği bilinmeyen denizlere omurga yaralanmaları ve travmalara neden olabileceği için atlanmamalıdır. Çocuklar için hazırlanan özel havuzların derinliği az olsa bile boğulmalar görülebiliyor dikkat etmeliyiz. Can yeleği, kolluk, simit yardımcı yöntem olarak kullanılabilir.
  9. Yaz aylarında yiyeceklerin çabuk bozulduğu göz önüne alınmalıdır. Açıkta satılan ve uzun süre güneşin altında kalmış gıdalar tüketilmemelidir. Kremalı, et-tavuklu yemekler, açıkta satılan dondurmalar dikkatli tüketilmelidir. Olası ishal durumlarına karşı tatil çantasında probiyotik hazır bulunabilir. Yaz aylarında artan rotavirüs için bebeklerin aşı olması oldukça kıymetlidir, ellerin sık sık su ve sabun ile yıkanması, yiyeceklerin bol su ile yıkanması ve hızlı bozulabilen gıdaların daha çabuk tüketilmesi gerekir.