Yazılar

Erkek Kısırlığında Yeni Araştırmalar Umut Veriyor

Erkeklerde infertilite yani kısırlık uzun yıllar boyunca genetik sorunlar ya da hormon bozukluklarıyla açıklanıyordu. Ancak yapılan araştırmalar erkeklerdeki kısırlığın daha karmaşık nedenlerden kaynaklandığını ortaya koyuyor. Artık sadece genler değil, genlerin nasıl çalıştığı da büyük önem taşıyor. Sperm hücreleri yalnızca DNA taşımıyor aynı zamanda yaşam tarzı, çevre ve erkek yaşının etkilerini de içinde barındırıyor. Bu durum hem çocuk sahibi olma ihtimalini hem de gelecekte doğacak çocukların sağlığını da etkileyebiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Üroloji ve Androloji Bölümü’nden Prof. Dr. Tümay İpekçi, erkek üreme sistemi hakkında önemli bilgiler verdi.

Prof. Dr. Tümay İpekçi

Prof. Dr. Tümay İpekçi

Sperm; karmaşık ve fizyolojik bir süreç sonrası oluşuyor

Erkeklerdeki üremenin temelini oluşturan sperm üretimi ve olgunlaşması, oldukça hassas ve karmaşık fizyolojik bir süreç sonrası gerçekleşmektedir. Bu süreç; testislerde başlayarak hem lokal mekanizmaların hem de beyinle testisler arasında işleyen nöroendokrin sistemin kontrolü altında sürmektedir. Bu potansiyelin olumsuz etkilenmesi durumunda ise “infertilite” yani kısırlık söz konusu olmaktadır. Sigara kullanımı, fazla kilo, sağlıksız beslenme, hava kirliliği ve zararlı kimyasallara maruz kalmak da sperm kalitesini olumsuz etkilemekte ve kısırlığa yol açabilmektedir. Özellikle ilerleyen yaşla birlikte spermler üzerinde olumsuz etkiler görülebilmekte ve babalık şansı azalabilmektedir.

Sperm hücresinin genetik yapısı incelenebiliyor

Çocuk sahibi olma hayaliyle yola çıkan evli çiftlerin korunmasız ilişkilerine rağmen uzun süre bebek sahibi olamaması durumunda çiftler toplumsal baskılara da maruz kalabilmektedir. Kısırlık bazı durumlarda kadına, bazen de erkeğe ait faktörler nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Günümüzde erkek fertilitesi genellikle sperm sayısı, hareketliliği ve şekline bakılarak değerlendirilmektedir. Ancak bilim dünyası artık sperm hücresinin genetik yapısının nasıl çalıştığını da incelemeye başlamış durumdadır. Bu yeni yöntemlerin gelecekte kısırlık tanısında önemli bir rol alacağı öngörülmektedir. Erkeklerdeki bu sürecin tamamen kader olmaktan çıkacağı ve bazı olumsuz etkilerin geri döndürülebileceği düşünülmektedir. Çalışmalar bu yönde hızla devam etmektedir.

Yaşam tarzı değişiklikleri sperm kalitesini artırabiliyor

Sperm kalitesini artırmak için özellikle vitamin ve mineral açısından zengin bir beslenme (B12, çinko, omega-3 gibi) çok önemlidir. Bu yöntemlerle sperm sağlığı ve kalitesi artırılabilmektedir:

  • Dengeli beslenmek
  • Düzenli egzersiz yapmak
  • Sigara ve alkolü bırakmak
  • Kilo kontrolü sağlamak
  • Stresten uzak durmak

Erkeklerin yaşam biçimi gelecek nesilleri de etkileyebilir

Erkeklerin yaşam tarzı sadece kendilerini değil, doğacak çocuklarını da etkilemektedir. Ancak bu konuda kesin sonuçlar için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Erkek kısırlığı artık sadece genetik bir sorun olarak görülmemektedir. Günlük yaşam alışkanlıkları, çevresel faktörler ve yaş, sperm sağlığında büyük rol oynamaktadır. Yani bugün yaptığımız seçimler, yarının sağlıklı nesillerini şekillendirebilmektedir.

#ErkekSağlığı #İnfertilite #SpermKalitesi #YaşamTarzı #Üroloji #Androloji #SağlıklıNesiller #BabalıkŞansı #MemorialHastanesi #SağlıkHaberi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #AhuÇağdaş

Yaz tatilinde çocukların ruhunuzu dinlendirin

Yaz tatilleri, çocukların zorlu bir okul yılının ardından dinlenip yeniden enerji topladıkları önemli bir zaman dilimidir. Bu süreç çocuklar için de durmak, yavaşlamak, düşünmek, hissetmek ve yeniden başlamak için önemli bir aralıktır. Bu nedenle “verimli” bir yaz tatili; çocuğun iç dünyasına iyi gelen, gelişimini destekleyen ve ihtiyaçlarını gözeten bir dönem olmalıdır. Memorial Şişli Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı (Çocuk Psikiyatrisi) Bölümü’nden Uz. Dr. Berna Aygün, yaz tatilinde çocuğun sadece bedenini değil, ruhunu da dinlendiren aktiviteler hakkında bilgi verdi.

Uz. Dr. Berna Aygün

Uz. Dr. Berna Aygün

Çocukların ruhsal gelişimini destekleyin  

Okul döneminde çocukların zihinsel yükleri yoğundur. Ancak ruhsal gelişim sadece akademik başarıyla değil, duygusal deneyimlerle de ilerler. Yaz tatili, çocuğun kendisiyle ilgili farkındalık kazanabileceği, düşünebileceği, dinleyebileceği bir dönem olabilir. Bu da çocuğun daha dayanıklı, özgüvenli ve esnek bir ruhsal yapı geliştirmesine olanak sağlayabilir.

Tatili çocuğun kendi sesini duyabileceği bir alana dönüştürün

Bazı çocuklar içe dönük, bazıları dışa dönük, bazıları hareketli bazıları daha sakin olabilir. Her çocuğun tatilden beklentisi ve ihtiyacı farklıdır. Önemli olan, çocuğu bir “tatil kalıbına” sokmak değil; onun doğasını, ritmini, mizacını göz önünde bulundurarak bir alan açmaktır.

Sıkılmasına izin verin, boş zamanlar çocuğun yaratıcılığının doğduğu yer olabilir

Günümüzde birçok bakım veren, çocuklarının sıkılmasından kaygı duymaktadır. Oysa can sıkıntısı, çocuğun ruhsal gelişimi için gerekli bir durak olup, kendiyle baş başa kalabildiği, hayal gücünü devreye sokabildiği bir alandır. Sürekli etkinliklerle doldurulmuş bir tatil, çocuğun iç dünyasını genişletmeye yer bırakmaz. Belirli sürelerle sıkılmak, çocuğun kendi oyununu kurmasının ve yaratıcı yollarla düşünmesinin önünü açar. Kendi düşüncelerine dalmasına alan açmak, çocuğun bağımsızlığını ve yaratıcılığını destekleyebilir.

Serbest oyun çocuğun gerçek öğrenmenin alanıdır

Yapılandırılmamış, özgürce oynanan oyunlar; çocuğun duygularını, hayal gücünü ve yaşadıklarını işleyebileceği en sağlıklı yollardan biridir. Çamurla oynamak, taş biriktirmek, sokakta arkadaşlarıyla bisiklete binmek ya da evde kendi oyuncaklarıyla dünyalar kurmak çocuğun psikolojik gelişimi için oldukça değerlidir. Çünkü çocuk, oyunla hem dünyayı hem de kendini anlamaya çalışır. Çocuk, oyun oynarken aslında duygularını işler. Bir çamurdan kale yaparken yıl boyu içinde biriktirdiği öfkeyi boşaltabilir, taş dizerek kendi iç düzenini kurabilir. Oyuncak bebekleriyle bir gün kendi yaşadıklarını tekrar ederken, bazen sizi kaygılandıran bir konuyu dışa vurabilir. Oyun, çocuğun dili; dikkatli bir yetişkin için bir pencere gibidir.

Sınırlı telefon tablet imkanı sağladığınız çocuğunuzla bol temaslı ilişki kurun

Ekran süresi konusunda elbette günümüz koşullarında esneklik payı bırakılmalıdır. Ancak bir çocuğun ruhsal olarak beslendiği esas yer, gerçek ilişkiler kurabildiği alanlardır. Göz teması, birlikte gülmek, sohbet etmek, yemek pişirmek, yürüyüş yapmak gibi basit etkileşimler, çocuğun kendini değerli ve ait hissetmesini sağlar.

Ailece birlikte geçirilen zaman çocuğun aidiyet hissiyatını artırır

Yaz tatili, çocuk için sadece eğlenme değil; aynı zamanda “yeterince iyi eşlik” ile bakım verenleriyle olan bağını yeniden kurma, hikayeler dinleme, kökleriyle temas etme zamanıdır. Üst nesillerle birlikte geçirilen gün, bakım verenlerin kendi çocukluğunu anlattığı bir akşam, birlikte bakılan eski fotoğraflar… Tüm bunlar çocuğun aidiyet hissini pekiştirir.

Doğa ile temas çocuğun ruhsal besindir

Ağaçlara tırmanmak, toprağa basmak, çiçek toplamak, denizde yüzmek, çimenlere uzanmak… Tüm bunlar çocuğun hem duyusal hem de ruhsal regülasyonunu sağlar. Mümkünse bu yaz, çocukları doğayla buluşturun. Şehirde yaşıyorsanız bile park yürüyüşleri, birlikte gökyüzünü izlemek, suyla oynamak gibi küçük fırsatlarla doğa duygusunu yaşatabilirsiniz.

Yaz kurslarını çocuğunuzla birlikte planlayın

Elbette yaz tatilinde kısa süreli kurslar veya sosyal aktiviteler planlanabilir. Ama temel ilke sadece “boş kalmasın” diye haftanın altı günü yaz okuluna göndermek değil de, çocuğun gerçekten istediği bir şeye gönüllü olarak katılması olmalıdır. Ruhsal gelişim, serbest deneyimlerde olur.

Oyunlaştırılmış etkinliklerle ders tekrarları yaptırabilirsiniz 

Yıl boyunca zorlanan çocuklar için bir süre dinlenmek iyi olabilir. Ancak sonlara doğru kısa süreli tekrarlar, oyunlaştırılmış etkinlikleri de dahil ederek yapılandırılabilir. Okulları tarafından verilen ev ödevleri düzenli ama esnek bir günlük yaşam aktivitesi ile birlikte yapmasını sağlayın. Yaz tatili çocuk için yalnızca bir zaman aralığı değil; öznelleşebileceği, dinlenebileceği ve büyüyebileceği bir alandır. Bu süreci çocuğun üstün yararını gözeterek tasarlayabilmek için ona hem yeterince alan hem yeterince sınır hem de yeterince eşlik sunmak gerekir. Bir çocuk yaz tatilinde duyduğu sevgiyi, oynadığı oyunu, hissettiği özgürlüğü yetişkin olduğunda bir iç kaynak olarak hatırlar. Bu yüzden yaz tatilini planlarken sadece ne yapacağını değil, nasıl hissedeceği düşünülmelidir.

Yaratıcılığı teşvik eden basit etkinlikler planlayın 

Çocuğunuzun yaşına göre bu etkinlikler uygulanabilir;

❖ Hayal günlüğü: Çocuğunuza her gün ne düşündüğünü, neler hayal ettiğini yazdığı ya da çizdiği bir defter hediye edin.

❖ Ev içi tiyatro: Çocuğunuz kendi yazdığı bir hikâyeyi oynarken tüm aile bireyleri ile birlikte izleyin.

❖ Doğadan sanat: Taş, dal, yaprak gibi doğal malzemelerle yapılan küçük oyun araçları veya heykeller yapmaları çocukların hem özgüvenini he de yaratıcılığını artırır.

❖ Kitap yazmak: Çocuğunuzun kendi kitabını yazmasını teşvik edin.

❖ Mekansız oyunlar: Çocuğunuzla birlikte şehir turları yapın ama her durakta onlarla farklı farklı oyunlar oynayın.

❖ Hikaye tamamlama oyunları: Çocuğunuzla birlikte hikaye tamamlama oyunları oynayın. Bu oyunda bir kişi başlar, diğerleri sırayla devam ederler. Bu oyun çocuğunuzun duygusal gelişimi için faydalı olacaktır.

 

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Bu belirtiler böbrek taşını işaret eder

Çağımızın en önemli sağlık problemlerine neden olabilen obezite, düzensiz beslenme ve hareketsiz yaşam, böbrek taşı oluşumu riskini de artırıyor. Geçmiş dönemlerde erkeklerde kadınlara göre 2-3 kat daha fazla görülen böbrek taşları, günümüzde kadınlar ve çocuklarda da sık görülmeye başladı. Hiçbir belirti vermeden sinsi bir şekilde ilerleyebilen böbrek taşı çoğu zaman hastaların başka bir şikayet için gittikleri doktor kontrollerinde ortaya çıkıyor. Toplumda her 10 kişiden birinin hayatının bir döneminde karşılaştığı böbrek taşı sorunu; yeterli su tüketimi, dengeli beslenme, hareketli yaşam ve ideal kiloya dikkat edilmesi ile kontrol altına alınabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Mehmet Yılmaz Salman, böbrek taşlarının nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. Mehmet Yılmaz Salman

Doç. Dr. Mehmet Yılmaz Salman

Toplumun %15’i hayatının bir döneminde böbrek taşı ile karşılaşıyor

Tüm dünya nüfusunun %15’inden fazlasında görülen böbrek taşı, coğrafi faktörler ve yaşam koşulları nedeniyle ülkemizde de bu oranlarda görülmektedir. Böbrek taşının en önemli sebepleri şunlardır;

  • Genetik faktörler: Birinci derece akrabalarında böbrek taşı öyküsü olanlarda taş riski daha yüksektir.
  • Yetersiz sıvı tüketimi:
  • Beslenme: Hayvansal besinler, tuz, şeker ve oksalat içeren gıdalar böbrek taşı riskini artırır.
  • Obezite ve hareketsiz yaşam: Günümüzün en önemli sağlık problemlerinden birisi olan fazla kilo ve hareketsiz yaşam böbrek taşı da neden olur.
  • Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları: Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları ve bazı hastalıklar böbrek taşı riskini artırır.
  • Yaş ve cinsiyet: Erkeklerde kadınlara göre 2-3 kat daha fazla görülen böbrek taşı riski 30 yaşından sonra artar ve günümüzde kadınlar ve çocuklarda da sık görülmeye başlamış durumdadır.
  • Coğrafi ve iklimsel faktörler: Ülkemiz gibi sıcak iklimlerde yaşayan bireylerde böbrek taşı oluşma riski daha fazladır.
  • Böbrek taşı geçmişi: Böbrek taşı geçmişi olan hastalarda ilk taş düşürüldükten sonraki 5 yıl sonra tekrarlama riski %50’nin üzerindedir. 

Böbreğin içinde bekleyen taş dayanılmaz ağrılarla kendisini belli edebilir

Böbrek taşı denilince çoğu kişinin akla aniden başlayan dayanılmaz bel ağrıları gelir. Ancak böbrek taşları kendini belli etmeden, hiçbir belirti vermeden böbrek içerisinde senelerce saklı kalabilmektedir. Hiçbir ağrı şikayeti olmayan hastalar, çoğu zaman farklı bir hastalık nedeniyle doktora başvurduğunda çekilen ultrason ya da tomografide böbrek taşı hastası olduğunu öğrenmektedir. Hastalarda dayanılmaz ağrılara neden olan taşın kendisi değil, idrar kanalındaki idrar akışını engellenmesidir. Böbrek taşı ilk olarak kristal şeklinde (halk arasında kum olarak isimlendirilir) oluşur. Sağlıklı bir böbrekte ve günlük yeterli miktarda su tüketen kişilerde bu kristaller idrar ile atılarak birikim yapmazlar. Fakat kişinin böbrek yapısı idrar akışını yavaşlatacak şekilde ise ya da yeterli akım oluşacak kadar sıvı tüketimi yoksa bu kristaller böbrekte birikerek ve birleşerek taşa dönüşebilmektedir. İdrar akışını engelleyecek boyuta geldikten sonra hastanın yaşam konforunu olumsuz etkileyen böbrek taşları kendilerini bu belirtilerle gösterir;

  • Şiddetli ağrı
  • İdrarda kan
  • İdrar yaparken yanma
  • Sık idrara çıkma
  • Farklı idrar kokusu
  • Mide bulantısı
  • Ateş veya üşüme

 Hastaya özel yöntemlerle böbrek taşı tedavi edilebiliyor

Bu belirtiler, taşın idrar yollarında tıkanıklığa neden olması veya enfeksiyon gelişmesi durumunda daha belirgin hale gelebilir. Bu taşların oluşma sebeplerinin belirlenmesi tedavi başarısı açısından çok önemlidir. 2 cm’den küçük boyutlardaki böbrek taşları, vücut dışı şok dalga tedavisi (ESWL) ya da idrar kanalından girilerek böbreğin içine kıvrımlı aletlerle ulaşılan ve taşın lazer ile kırılıp toz haline getirildiği Retrograd intrarenal cerrahi (fleksible üreteroskopi) yöntemi ile tedavi edilmektedir. 2 cm’den büyük taşlarda ise bel bölgesinden açılan 1 cm’lik kesi ile böbreğin içine girilerek taşların kırılması ile böbrekten temizlenebilmektedir. Tekrarlayan böbrek taşlarında tedavi sonrasında taşların oluşma nedenleri belirlenerek hastaya özel tedavi programları uygulanır. Doktor kontrolünde uygulanan bu tedaviler dışında hastanın kilo kontrolü, dengeli beslenmesi, fiziksel aktivite durumu, yeterli su alımı, önerilen miktarda tuz ve şeker tüketmesi önemlidir.

Cildinizi güneşin zararlı ışınlarından nasıl korunuruz?

Ağustos sıcağında güneş kendini daha fazla gösterirken, zararlı ışınlarına çok fazla maruz kalmak ciltte önemli hasarlara neden oluyor. Bu hasar; kızarıklık, yanık, kırışıklıklar ve hatta cilt kanseri gibi daha ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Her mevsimde ama özellikle yaz aylarında UV ışınlarına maruz kalmaktan kaçınmak ve güneş koruyucu kullanılması gerekiyor. Memorial Şişli Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Füsun Bilgin Karahallı, güneş ışınlarının olumlu ve olumsuz etkileri hakkında bilgi verdi.

Güneş ışığı; dalga boyuna ve karşılaştığı deri yüzeyinin özelliklerine göre deriden kısmen geri yansıyabilen, dokuda dağılabilen veya deri altına geçebilen fiziksel bir ajandır. Dünyaya gelen güneş enerjisinin yalnızca 2/3’ü atmosferden geçerek yeryüzüne ulaşabilir ve bunun da yalnızca %5’i UV enerjidir. Işığın deriyle temasındaki en önemli değişiklikler güneşin ultraviyole  (UV) ışımasına bağlı olarak gerçekleşir. Ozon tabakası UVB’nin de %70- 90’ını emer. 1980’lerde özellikle Antartika’nın üzerinde dikkati çeken ozon deliği dünyada geniş önlemler alınmasına yol açmıştır. 2015 yılının Eylül ayında yapılan ölçümlerde, ozon tabakasındaki deliğin 2000 yılına kıyasla 4 milyon kilometrekare küçüldüğü bildirilmiştir.

Dr. Füsun Bilgin Karahallı

Dr. Füsun Bilgin Karahallı

Güneş ışınları D vitamini sentezinde görev alıyor

Ultraviyole ışınlarının insan sağlığı ve deri üzerinde çok önemli etkileri bulunmaktadır. En önemlisi D vitamini sentezidir. Mart ve ekim ayları arası D vitamini açısından en etkili dönemdir. Bu aylarda özellikle güneş ışınlarının dik geldiği saat 11:00 ve 15:00 arası D vitamini için en uygun saatlerdir. Ancak güneşin olumsuz etkilerini göz önüne alırsak, sadece 10 -15 dk. diz ve dirsek altı bölgelerinin güneşlendirilmesi yeterli olmaktadır.

Uzun süreli güneş hasarı ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor

Güneş ışınlarının olumsuz etkileri arasında güneş yanığı, cilt kuruluğu, dehidrasyon, cilt yaşlanması (kırışıklıklar, lekeler) ve cilt kanseri yer alır. Ayrıca bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi etkiler de görülebilir.

  • Fotokarsinogenez: DNA hasarı, onkogenlerin mutasyona uğraması ve tümoral gelişmeyi baskılayıcı genlerin baskılanması sonucu deri kanserleri oluşabilir.
  • Fotoyaşlanma: En erken bulgusu deride renk değişiklikleri (açık ya da kahverengi lekelenmeler), kırışıklıklar, deride kabalaşma, son aşamalara gelindiğinde deri atrofisi, elostoz denilen elastik liflerde anormalliklerdir.
  • İmmünsupresyon: Hücresel immünitede baskılanma olur.

Güneş hasarında etkili olan birçok faktör bulunuyor

  • Hastanın deri tipi (açık yada koyu olması)
  • UV birikici etkisi (uzun süreli maruz kalma)
  • UV yoğunluğu (en yoğun öğle saatleri)
  • Asfalt, kum, kar ile yansıma
  • Çocukluk çağı
  • Ekvatora yakınlık
  • Yüksek rakım

Güneşten en etkili şekilde nasıl korunmalıyız?

Gölgede durmak güneşten direk gelen UV’yi engellese de gökyüzünde dağılan UV’ye engel değildir. Pencereler UVB’yi etkili bir şekilde filtrelese de UVA’yı geçirir.

Giysiler güneşten korumada güneş kremlerine göre daha güvenilirdir. Derinin hangi bölgelerinin korunduğu açıkça görülebilir ve giysiler ıslanmadığı sürece zamanla koruma miktarı azalmaz. Güneş koruyucu kremler deriye ulaşan UV ışınlarını emen, yansıtan ajanlardır. Krem, jel, losyon, sprey şeklinde olabilir. SPF ile ifade edilen çeşitli derecelerde güneş koruma faktörleri içerirler. Etki mekanizmalarına göre inorganik (fiziksel) ve organik (kimyasal) güneş koruyucular olarak ikiye ayrılır.

  • Fiziksel güneş koruyucular deride bariyer oluşturup UV ışınlarını yansıtarak etki gösterirler. Çinko oksit, titanyum dioksit, demir oksit gibi maddeler içerirler.
  • Kimyasal güneş koruyucular, UV ışınlarını absorbe ederek etki gösterirler bu yüzden fotoallerjik reaksiyonlara neden olabilirler. PABA türevleri, sinnamad esterleri, salisilat esterleri, benzofenonlar bu gruptandır.

İyi bir güneş koruyucu geniş spektrumlu yani hem UVA hem de UVB ye karşı etkili olmalı, suya ve terlemeye dayanıklı olmalı, irritasyon yapmamalı, toksik olmamalı ve yeterli bir güneş koruma faktörüne (SPF’ye) sahip olmalıdır.

Domatesin bilinmeyen faydaları

Sağlık açısından birçok faydası olan domates Türk mutfağının da olmazsa olmazları arasında yer alıyor. Zengin besin içeriği ve antioksidan özellikleri ile kalp, cilt ve göz sağlığını koruyor, sindirim ve bağışıklık sistemini destekliyor. Domatesi taze, mevsiminde ve organik tüketmek gerekiyor. Domatesin pişirilmesi veya işlenmesi, içinde bulunan değerli bir antioksidan olan likopenin de faydalarını artırıyor. Memorial Şişli Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt. Sinem Türkmen, domatesin sağlığa faydaları ve bu mevsimde konserve domates yapılırken dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Domates (Solanum lycopersicum), patlıcan, biber ve patatesle birlikte patlıcangiller familyasına ait bir meyvedir. Çoğunlukla sudan oluşur, karbonhidrat içeriği ise oldukça düşüktür. Domates, C, A, K vitamini, potasyum ve folat açısından zengindir. Ayrıca diyet lifi ve antioksidanlar içerir. Domatese güzel kırmızı rengini likopen adı verilen bir antioksidan vermektedir. Kırmızı rengin dışında mor, sarı, turuncu ve yeşil renkte olan domates türleri de bulunmaktadır.

Uz. Dyt. Sinem Türkmen

Uz. Dyt. Sinem TürkmenUz. Dyt. Sinem Türkmen

Zengin antioksidan içeriği ile kanserden korunmaya yardımcı

Antioksidanlar hücrelere zarar verebilecek ve bağışıklık sistemini etkileyebilecek serbest radikaller adı verilen moleküllerle savaşır. Domates likopen açısından zengin bir besindir. Likopen; akciğer, mide veya prostat kanseri olma olasılığını azaltabilir. Olgun domateslerde daha bol bulunan likopen, domates pişirildiğinde daha da etkili hale gelmektedir. Çünkü ısı, meyvenin kalın hücre duvarlarını parçalar ve likopenin vücut tarafından daha kolay erişilebilir hale gelmesini sağlar. Bu nedenle; domates suyu, domates salçası ve domates sosları likopenin en zengin besin kaynaklarıdır. Bilimsel çalışmalar, domates ve domates ürünleri ile prostat, akciğer ve mide kanseri vakalarının daha az görülmesi arasında bağlantı olduğunu göstermiştir. Birçok çalışma, özellikle pişmiş domates olmak üzere, yüksek miktarda domates tüketen erkeklerin prostat kanseri riskinin azaldığını bulmuştur. Genellikle sebze ve meyvelere sarı veya turuncu bir renk veren bir antioksidan olan beta karoten, vücutta bağışıklık sisteminin olmazsa olmazı A vitaminine dönüştürülür. Yapılan çalışmalar domates kabuğunda bulunan naringenin adlı flavonoidin, vücuttaki iltihabı azalttığı ve çeşitli hastalıklara karşı koruma sağladığını göstermiştir. Güçlü bir antioksidan bileşik olan klorojenik asit, kan basıncı yüksek seviyelerde olan kişilerin kan basıncını düşürebilir.

Domates cildi güzelleştiriyor, kalbi koruyor

Domateslerin çiğ ve pişmiş olmak üzere çeşitli formlarda düzenli olarak tüketilmesi olası faydalarından tam olarak yararlanılmasını sağlayacaktır. Domatesin sağlığa faydalarından bazıları şunlardır:

Kalp Sağlığı: Likopen ve diğer antioksidanlar, damarları koruyarak kolesterol seviyelerini düşürür ve kalp hastalıkları riskini azaltır. Domatesin potasyum içeriği de kan basıncını düzenlemeye yardımcı olabilir. 80 gr’lık bir domates porsiyonu yetişkin bir bireyin günlük potasyum ihtiyacının yaklaşık %5’ini karşılar. Potasyum açısından zengin besinler tüketmek daha düşük felç riskiyle ve daha düşük kalp hastalığı oranlarıyla ilişkilendirilebilir. Likopen ayrıca LDL “kötü” kolesterol seviyesini ve kan basıncını düşürmeye de yardımcı olabilir. Orta yaşlı erkekler üzerinde yapılan bir çalışmada, kandaki yüksek likopen ve beta-karoten seviyelerinin kalp krizi ve felç riskini azalttığı görülmüştür.

Göz Sağlığı: Domates, lutein, zeaksantin ve vücutta A vitaminine dönüşen beta-karoten içerir. Bu bileşikler, göz sağlığını destekler, gözlerin yorulmasını önlemeye ve göz yorgunluğundan kaynaklanan baş ağrılarını hafifletmeye yardımcı olabilir.

Cilt Sağlığı: İçeriğindeki likopen ve diğer antioksidanlar, cilt hücrelerini serbest radikallerden koruyarak cildin daha sağlıklı ve genç kalmasına yardımcı olabilir. Domates, aynı zamanda güneş yanıklarına ve UV ışınlarına karşı koruma sağlar. Bir çalışmaya göre, 10 hafta boyunca her gün 40 gram domates salçasını (16 mg likopen sağlar) zeytinyağı ile birlikte tüketen kişilerde %40 daha az güneş yanığı görülmüştür.

Sindirim Sistemi: Domates, diyet lifi açısından zengin olduğundan, sindirim sisteminin düzgün çalışmasına yardımcı olur ve kabızlık riskini azaltır. Orta boy bir domates, sindirim için gerekli ve faydalı olan çözünmeyen ve çözünen liften oluşan 1,5 gram lif sağlar. Sağlıklı yetişkin kadınlar günde 25 gram lif, erkekler için 38 gram almayı hedeflemelidir. Domatesler hem çözünebilir hem de çözünmeyen lif kaynağıdır. Çözünebilir lif, sindirim sırasında jel benzeri bir doku oluşturmak için suyu tutar. Çözünmeyen lif dışkıya hacim kazandırır. Bu değişikliklerin her ikisi de dışkının kolondan daha kolay geçmesini sağlar.

Bağışıklık Sistemi: Domates bağışıklık sistemini desteklemeye yardımcı olan antioksidanlar olan C vitamini ve beta-karoten kaynağıdır. Orta boy bir domates sağlıklı bir yetişkinin C vitamini ihtiyacının %28’ini sağlayabilir. Araştırmalar, domates suyunun virüsleri savuşturma da dahil olmak üzere bağışıklık hücrelerinin seviyelerini önemli ölçüde artırdığını bulmuştur. Çalışmalar domates ve domates ürünlerinin içerdikleri vitaminler ve antioksidanlar sayesinde çeşitli kanser türlerine yakalanma riskini azaltabileceğini göstermektedir.

Domates konservesi yaparken bunlara dikkat edin

Domatesin Türk mutfağında hemen her yemekte kullanılması domatesin konserve formunda da çok tüketilmesini beraberinde getirmektedir. Özellikle yaz aylarında pek çok insan domates konserveleri için hazırlıklara başlamaktadır. Ancak domates konservesi yaparken bazı önemli noktalara dikkat edilmelidir. Konserve yapılmadan önce en önemli noktaların başında kavanozların steril hale getirilmesi gelmektedir.

  • Büyük bir tencerenin içerisinde konserve yapmak için kullanılacak kavanozlar ve kapaklar ortalama yarım saat kadar kaynatılmalıdır. Kavanozların cam ve daha önce kullanılmamış olması gerekmektedir. Cam kavanozların kaynatılma işlemi hem steril hem basınçlı hale gelmesi için yapılmaktadır. Bu sayede konservenin daha uzun süre taze kalması sağlanmaktadır.
  • Ardından, kavanozlar temiz bir bezin üzerine dizilerek soğutulmalı ve iyice kurulanmalıdır.
  • Hazırlanan karışım sıcakken kavanozlara konmalıdır. Bu sayede kavanoz vakumlanır, havayla teması kesilir ve ürününüz daha uzun süre saklanır.
  • Konservenin dayanma süresini artırmak amacıyla kavanozun 1/5′ini boş bırakılmalıdır. Konservenin bozulmaması için kavanozun sıkıca kapatılması önemlidir. Kavanoz kapağının içeri doğru çökmesi gerekmektedir. Eğer kapak atarsa veya sızıntı yaparsa ürün güvenle saklanamaz, bu nedenle kapak mutlaka değiştirilmelidir.
  • Kapaklarını kapadıktan sonra kavanozlar ters çevrilir. Üzerlerine bir havlu ile örtülerek 1 gün oda sıcaklığında bekletilir.
  • Daha sonra kavanozları düz çevrilerek serin ve güneş almayan bir yerde muhafaza edilir.

Bebek bağışıklığını güçlendirmenin yolları

Bebek bağışıklığını güçlendirmenin yolları

Çocukların ya da yetişkinlerin bağışıklık sisteminin güçlenmesi sürecinde beslenmenin ve çeşitli egzersizlerin önemi çok büyük. Ancak iş, bebeklerin bağışıklık sistemine gelince kafalar karışabiliyor. Ebeveynlerin merak ettiği bebek bağışıklığının güçlenmesinde ise anne sütü büyük önem taşıyor. Memorial Şişli Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Hatice Bulut, bebeklerde bağışıklığın güçlendirilmesi hakkında bilgi verdi.

“Yine mi burnu akıyor?”, “Bebeğim öksürüyor”, “Acaba doğru giydiremiyor muyum da hasta oluyor?”, “İlk zamanlar hastalanmamıştı”, “Ne yapabilirim de hastaneye gitmeyiz?” gibi cümleler pek çok ebeveynin ortak söylemi. Genellikle ebeveynler, bebeklerinin hastalanmaması için ellerinden geleni yapıp, hekimlere de vitamin takviyelerinden, beslenme programına kadar pek çok soru sormaktadır. Bebek bağışıklığının güçlenmesi ve onların hastalıklardan korunmasını sağlamak için birçok yol bulunmaktadır. Bu yolları şöyle sıralamak mümkündür:

Anne sütü: Antikor olarak adlandırılan savunma sistemi askerleri, bebeklere annelerinden plasenta aracılığı ile geçmekte ve bebekleri yaklaşık 6 aylık oluncaya kadar çeşitli hastalıklara karşı korumaktadırlar. Bundan sonraki koruma ise bebeklerin anne sütüyle aldıkları antikorlar tarafından sağlanmaktadır. Anne sütünde bulunan “immünoglobulin A” bağışıklık ve hastalıklardan korunma için önemlidir. Ayrıca “laktoferrin”  olarak adlandırılan başka bir anne sütü bileşeni ise; gelişmek için demire ihtiyaç duyan bakterilerin çoğalmasını demiri bağlayarak önlemektedir. Bir başka önemli bileşen ise anne sütünün prebiyotik içeriğidir.  Anne sütündeki prebiyotikler; bebek bağırsağında bulunan  “Bifidobacterium bifidum” olarak isimlendirilen faydalı bakterilerin gelişimini destekler. Böylece bebek bağırsağına yerleşerek olası hastalık yapabilecek bakteriler önlenir.  Anne sütünün sadece bağışıklık üzerine yazılsa bile uzayıp giden bilgileri mevcuttur. Hala da bu konuda bilimsel pek çok çalışma devam etmektedir. İlk 6 ay olabildiğince anne sütü ile bebekleri beslemek gerekir.

Dr. Hatice Bulut

Dr. Hatice Bulut

Anne ve babalar sigara kullanmamalı: Sigara dumanında 4000’den fazla kimyasal bileşen vardır. Bu kimyasallardan özellikle nikotinin ve karbonmonoksitin gebelikte bebeğin içinde barındığı rahim, kan ve göbek kordonu damarlarında da daralmaya neden olur. Bebek ve anne arasındaki besin ve gaz alışverişinin azalması ile sonuçlanan bu durumda anne karnındaki bebek yetersiz beslenir ve bebekte gelişim geriliği, ileriki yaşlarda alerji, astım, orta kulak iltihabı gelişimi ve bağışıklık sistemine yönelik sorunlar oluşabilir.

Probiyotik alımı, süt çocuğu beslenmesinde artırılmalıdır: Probiyotik kısaca “Belirli miktarlarda alındıklarında sağlığı olumlu yönde etkileyen mikroorganizmalar” şeklinde tanımlanabilir. Çocuklarda da kullanabileceğimiz; probiyotikler başlıca yoğurtlar, peynir, kefir, turşudur. Bu fermente gıdalarda probiyotik olarak Laktobasiller, Bifidobakteriler ve diğer pek çok probiyotik özellikte mikroorganizma bulunmaktadır.

Probiyotiklerin yanında prebiyotik gıdalara da beslenmede yer vermek gerekmektedir: Söyleniliş şekli benzese de Probiyotiklerden farklı olarak prebiyotikler; kalın bağırsakta yaşayan probiyotik özellikte faydalı bakterilerinin artışını destekleyerek insan sağlığını olumlu yönde etkileyen, fermente olabilen sindirilmeyen karbonhidrat grubu besin bileşenleridir. Dört ana grupta prebiyotik vardır: İnulin, fruktooligosakkaritler (FOS), laktuloz (LOZ) ve galaktooligosakkaritler (GOS). Çocuklarımızın beslenmesinde başlıca yer verebileceğimiz prebiyotik özellikte gıdalar ise soğan, sarımsak, muz, enginar, pırasa, kuşkonmaz, baklagillerdir.

Memorial Şişli Hastanesi

Hijyen hipotezi: Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; bir çocuğun bağışıklık sistemi ile ilgili hayat seyrini değiştirebilen çevresel etkenler; geçirdiği enfeksiyonlar, aşılar, beslenme şartları, bağırsak mikrobiyotası çeşitliliğidir. Bu noktada değinilmesi gereken önemli bir konuda “hiyen hipotezi”dir. Basit anlatış ile “Köyde, tarlada toprak içinde oynayan, her düştüğünde eli dezenfektanla silinmeyen çocuklarımız daha az hastalanırken; el bebek gül bebek büyüttüğümüz ama apartman dairesi içine hapsolan, elinde sürekli tablet olan sokak oyunu pek bilmeyen çocuklarımız çok daha sık  ..”  Hijyen hipotezine göre ekonomik ve sosyal gelişime paralel olarak gitgide doğal yaşamdan uzaklaşmak bağışıklık sistemimizin farklı yönde davranışlarına neden olmaktadır. Kalabalık aile yaşamından çekirdek aile yaşamına geçiş, tütün dumanı ve şehirlerde kirli hava maruziyetinin artması, genetiği değiştirilmiş gıdalar ve paketlenmiş gıdalarla beslenmenin ister istemez artması alerjik hastalıkların çoğalmasına zemin hazırlamaktadır. Bu süreç uzadıkça yabancı maddelere karşı bağışıklık sistemimizin vermesi gereken cevaplarda farklılaşmalar meydana gelmektedir ve vücudumuza zararı olmayan yabancı maddelere karşı da ımmunglobulin E olarak adlandırılan antikorlar üretilmeye başlar. Kalabalık şehirlerdeki “alerjik çocuk” tanılarını biraz da bu nedenle artık sık görmekteyiz…

Narın bilinmeyen faydaları

Narın bilinmeyen faydaları

Birçok topluma göre bereketin simgesi olan narın sağlık için de pek çok faydası bulunuyor. Zengin antioksidan içeriği bulunan nar, diyetlerde rahatlıkla tüketilebiliyor ve sindirim sistemine de iyi geliyor. Memorial Şişli Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt. N. Sinem Türkmen, narın faydaları hakkında bilgi verdi.

Dyt. N. Sinem Türkmen

Dyt. N. Sinem Türkmen

Nar 3 kat fazla antioksidan içeriyor

Nar en faydalı meyveler arasında yer almaktadır. Narda; lif, B6, B1, B2, B3, B5, C, E, K vitaminiyle birlikte kalsiyum, demir, magnezyum, fosfor, potasyum, sodyum, çinko bulunmaktadır. Nara bu anlamda vitamin ve mineral deposu denilebilir. Pek çok besinden üç kat daha fazla antioksidan içerir. Antioksidanlar, vücut hücrelerini serbest radikallerin verdiği hasardan korur. Narın sağlığa faydaları arasında şunlar yer almaktadır:

  1. Yüksek tansiyonu düşürür: Yüksek tansiyon, kalp krizi ve felçlerin önde gelen nedenlerinden biridir. Düzenli nar tüketiminin kan basıncını düşürdüğü yönünde araştırmalar bulunmaktadır.
  2. Eklem ağrılarına iyi gelir: Nardaki bileşiklerin iltihap önleyici etkileri bulunur ve eklemlerle ilgili sorunlarda narın fayda sağlayabilmektedir.
  3. Kalp krizi riskini düşürür: Kalp hastalıkları dünyada yaygın ölüm sebeplerinden biridir. Narda bulunan punisik asidin kalp sağlığını koruduğu bilinir. Yüksek trigiliserid düzeyine sahip 51 kişide yapılan 4 haftalık çalışmada günde 800 mg nar çekirdeği yağının trigliseridi düşürdüğü, HDL oranının yükseldiğini göstermiştir. Ayrıca farklı araştırmalar nar suyunun yüksek tansiyonu düşürdüğünü ortaya koymuştur.
  4. Kanser riskini azaltır: Narın antioksidan içeriğiyle; prostat, mide kanseri, kolon kanseri, akciğer kanseri, meme kanseri üzerinde olumlu etkileri olduğu çeşitli çalışmalarca gösterilmiştir.
  5. Sindirim sistemine iyi gelir: Narın sindirim sistemi üzerine olumlu etkileri vardır. Antibakteriyel ve antiviral etkisiyle bağırsaklardaki zararlı bakterileri ortadan kaldırır. Şişkinlik ve kabızlığı önler.
  6. Mantar enfeksiyonlarıyla savaşır: Nardaki bitki bileşikleri zararlı mikroorganizmalarla savaşmaya yardımcı olabilir. Bazı bakteri türleriyle ve ayrıca Candida albicans mantarına karşı etkilidir. Anti-bakteriyel ve anti-mantar etkileri, ağzınızdaki enfeksiyonlara ve iltihaplanmalara karşı da koruyucu olabilir.
  7. Hafızayı güçlendirir: Narın hafızayı iyileştirebileceğine dair bazı kanıtlar vardır. Yapılan araştırmalar ayrıca narın Alzheimer hastalığıyla savaşmaya yardımcı olabileceğini düşündürmektedir.
  8. Cilt kolajenini artırır: Vücuttaki kolajen yaşlandıkça azalmaktadır. Ayrıca kötü beslenme, sigara ve diğer olumsuz yaşam tarzı alışkanlıkları kolajenin hızlı kaybedilmesine neden olabilir. Narın antioksidan içeriği yaşlanmayı önler.
  9. Dengeli hidrasyonu sağlar: Narın hem yağlı hem de kuru cilt tipleri için faydalı olduğunu söylenir. Nardaki antioksidanlar sayesinde ciltteki yağ- nem dengesi korumaktadır.

Fazla kilo reflüyü tetikliyor

Fazla kilo reflüyü tetikliyor

Hareketsiz yaşam tarzı, hazır ve işlenmiş gıdaların ağırlıkta olduğu beslenme alışkanlıkları, obezitenin ülkemizde ve dünyada giderek artması reflü hastalığının görülme oranını artırıyor.

Reflü yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor ve kişinin günlük yaşamını kısıtlayabiliyor. Reflüye sebep olan faktörler ortadan kaldırılarak reflü tedavi edilebiliyor.  Memorial Şişli Hastanesi Gastroentereoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Yaşar Çolak reflü hastalığında neler yapılmalı ve nasıl tedavi edilmeli soruları hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Yaşar Çolak

Prof. Dr. Yaşar Çolak

Reflü çok sık rastlanılan bir hastalık

Reflü hastalığı genellikle göğüste yanma, ağza acı su gelmesi, yediklerinin geri gelmesi, gece uykudan uyandıran öksürükler gibi şikayetlere yol açmakta ve kişinin yaşam kalitesini oldukça etkilemektedir. Günlük yaşamı oldukça kısıtlayabilen bu durumlar sonucu hasta birçok kez doktora başvurmak veya ilaç kullanmak zorunda kalabilmektedir. Günümüzde neredeyse %35 yani her 3 kişinin birinde reflü hastalığı mevcuttur. Reflü hastalığının tanısı hasta hikayesi ve endoskopik incelemeler sonucu konmaktadır. Tanıda yemek borusuna ne kadar asit kaçtığının ölçüldüğü PH metreden de yararlanılmaktadır. Tedaviler bu tanıların sonuçlarına göre planlanır.

Reflüde öncelik hastayı doğal yollarla tedavi etmek

Reflü hastalığında öncelik hastayı doğal yollarla, herhangi bir ilaç tedavisi ve mümkünse hiçbir girişimsel müdahalede bulunmadan tedavi edebilmektedir. Bu amaçla hastaya

yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında değişiklikler yapması ve varsa fazla kilolarından kurtulması yönünde öneriler verilmektedir. Bu değişiklikler fayda etmediğinde ise

ilaç tedavileri gündeme gelmektedir. Genellikle burada kullanılan ilaçlar mide asidini azaltıcı diğer bir ifadeyle mide koruyucu diye tabir edilen ilaçlardır. Ancak bu ilaçlar belirli süreler zarfında kullanılmalıdır. Çok uzun vadede kullanılan mide koruyucu ilaçların birtakım yan etki potansiyelleri bulunmaktadır. Uzun vadeli kullanımlar ilaç bağımlılığını da beraberinde getirebilmektedir. Sürekli kullanılan mide ilacı bırakılmaya çalışıldığında mide “rebound asit sekresyonu” denilen normalin 3-5 katı şiddetli asit salgılamaya başlar. Bu da hastanın aslında midesinde hiçbir şikayeti olmasa bile mide şikayetleri hissetmesine yol açmaktadır. Hasta 1-2 gün ilaç almayınca midesinin kötü olacağını düşünüp, tekrar ilaç kullanır ve bu kısır döngü aslında bir anlamda ilaç bağımlılığına yol açabilmektedir.

Tedavi nedeni bulmakla başlar

Midede soruna yol açan durumlar; gastrit, ülser, helikobakter pilori denilen mide bakterisi ya da mideyle yemek borusunu birleştiren kapakçıkta bir gevşeklik olabilmektedir. Altta yatan sebebin ortaya çıkarılması gerekmektedir. Eğer hastada helikobakter pilori bakterisi varsa antibiyotik tedavisi yapılır, alkol ve kahve tüketimi azaltılıp, fazla kilo varsa bu kilolar verilerek durum düzeltilebilmektedir. Ancak bazı hastalar sürekli ilaç kullanma ihtiyacı duyabilmektedir. Bu durumun da en sık sebebi yemek borusuyla mideyi birleştiren kapakçığın gevşek olmasıdır. Bu gevşekliği ilaçla düzeltmek maalesef çok da mümkün değildir. Son yıllarda girişimsel yöntemlerle endoskopik olarak, ameliyatsız bir şekilde düzeltilebilmektedir. ARMA (Antireflü Mukozal Ablasyon) yöntemi reflü hastalığında en sık yapılan tedavilerin başında gelir.

ARMA yöntemi ameliyatsız endoskopik bir işlem

ARMA, hastanın günlük şikayetlerini ortadan kaldıran hem de ilaç bağımlılığından kurtaran ameliyatsız, tamamen endoskopik bir yöntemdir. Argon plazma denilen cihazla yemek borusuyla mideyi birleştiren kapakçığa yüzeysel bir yakma işlemi uygulanmaktadır. Bu yüzeysel yanık alanı iyileşirken daralarak iyileşmektedir. Yaklaşık bir ay gibi bir zaman zarfı içinde kapakçık sıkılaşır ve tamamen normal hale gelir. Böylece asidin yukarı kaçması önlenmiş olur. Oldukça kolay uygulanan bir işlemdir. Tedavi başarısı da son yıllarda oldukça yüksektir. Dünyada 3-5 yıldır yapılan bu yeni yöntem ülkemizde de yaklaşık 2-3 yıldır uygulanmaktadır. Bu işlemlerin tam teşekküllü hastanelerde, uzman hekimler tarafından yapılması gerekmektedir.

Kadınlara izsiz cerrahi kesisiz ve hızlı iyileşme imkanı sunuyor

Kadınlara izsiz cerrahi kesisiz ve hızlı iyileşme imkanı sunuyor
Günümüzde gelişen teknolojiler artık ameliyatların küçük kesilerden yapılmasını mümkün kılıyor. Küçük kesilerden yapılan ameliyatlarda hastanın hastanede kalış süresi kısalıyor ve hasta günlük hayatına daha hızlı dönebiliyor. Kadın hastalıklarında vajinal yoldan laparoskopik olarak yapılan vNOTES izsiz cerrahi ile küçük kesilere de gerek kalmayabiliyor. Birçok kadın hastalığında uygulanabilen bu güncel yöntem hızlı bir iyileşme süreci avantajının yanında kozmetik açıdan da başarılı sonuçlar sağlıyor. Memorial Şişli Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Gökhan Demirayak, kadın hastalıklarında izsiz (vNOTES) cerrahi hakkında bilgi verdi.

Memorial Şişli Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Gökhan Demirayak

Doç. Dr. Gökhan Demirayak

Laparoskopik ve robotik cerrahi küçük kesilerle yapılıyor

Kadın hastalıklarında son dönemlerde vNOTES (vaginal Natural Orifis Transluminal Endoscopic Surgery) olarak kısaltılan, ‘‘vajinal doğal açıklıktan lümenden yapılan endoskopik cerrahiler gündeme gelmiştir Bu cerrahiler, karın ön duvarında herhangi bir kesi olmadan vajinal yoldan laparoskopik olarak yapılan cerrahilerdir. Laparoskopik cerrahide karın üzerine yapılan 5 ya da 10 mm’lik küçük kesilerden özel aletler kullanılarak ameliyat tamamlanmaktadır. Robotik cerrahide de yine küçük kesilerden robot kolları yardımıyla jinekolojik ameliyatlar yapılmaktadır. Robotik cerrahilerde hekim ameliyatı adeta 4 kol ile yürütmektedir. Aynı zamanda robotik kolların hareket kabiliyeti yüksektir ve 3 boyutlu görüntü sağlama gibi avantajları vardır. Bu ameliyatlarla beraber hastada küçük kesiler olduğu için fıtık gelişme ihtimali çok daha azdır. Hasta 1-2 gün içerisinde taburcu edilebilmektedir. Bu hastalarda daha az ağrı, daha az kanama olmakta ve günlük işlere daha hızlı dönülebilmektedir.

İzsiz cerrahide karında herhangi bir kesi yapılmıyor
vNOTES yönteminin kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. İzsiz cerrahinin en önemli özelliği yine laparoskopik olarak vajinal yoldan yapılması, bu nedenle karında bir kesi olmaması, daha iyi kozmetik sonuç ve çok daha hızlı bir şekilde iyileşme sağlamasıdır. Bu ameliyatlarda vajinaya özel bir port yerleştirilir, klasik laparoskopik ve robotik ameliyatlarda olduğu gibi karın boşluğu karbondioksit gazıyla şişirilerek ameliyatı yapmak için yeterli alan sağlanır ve özel aletlerle ameliyat tamamlanır.

Birçok kadın hastalığında uygulanabiliyor
vNOTES izsiz cerrahi ile rahim alınması, rahim sarkması ameliyatları, yumurtalık kisti ameliyatları, yumurtalık alınması ameliyatları ya da ektopik (dış) gebelik gibi ameliyatlar başarıyla yapılabilmektedir. Bazı dışarıya doğru büyüyen miyomlarda da vNOTES cerrahi yapılabilmektedir. Kanser ameliyatlarından rahim iç duvarı denilen endometrium kanserinde de uygulanabilmektedir. vNOTES izsiz cerrahinin, özellikle derin endometriozisi olan, daha önce tubo-ovaryan apse de denilen tüpü ve yumurtalığı içine alan apsesi olan veya kalın bağırsağın son kısmı olan rektum cerrahisi geçiren hastalarda yapılması uygun değildir.

İnce bağırsak hastalığında pratik tanı

İnce bağırsak hastalığında pratik tanı

Kapsül endoskopi, sindirim sisteminin incelenmesi için kullanılan bir tıbbi görüntüleme yöntemidir. Bu işlemde, hasta tarafından yutulan bir kamera kapsülü, sindirim sisteminin farklı bölümlerinden görüntüler kaydeder. Bu kapsül, yemek borusundan geçerek mide, ince ve kalın bağırsağın son kısmına kadar ulaşır. Özellikle ince bağırsak hastalıkları için kullanılan kapsül endoskopi, normal endoskopi ve kolonoskopi gibi geleneksel yöntemlerin yerini alacak bir alternatif değildir. Memorial Şişli Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Yaşar Çolak, kapsül endoskopi işlemi hakkında bilgi verdi.

Kapsül endoskopi içerisinde kamera olan şeffaf bir kapsülün yutulması ile birlikte tüm sindirim sisteminin görüntülenmesi işlemidir. Kapsül endoskopi işlemi tüm sinirim kanalı ile birlikte hemen her zaman ince bağırsakların görüntülenmesi amacıyla kullanılır. Bunun nedeni yemek borusu ve midenin gastroskopi, kalın bağırsağın ise kolonoskopi ile yeterli derecede görüntülenebilmesinin mümkün olmasıdır. Mide ve kolon arasındaki yaklaşık 5-7 metrelik ince bağırsakları bu klasik yöntemlerle görüntüleyebilmek mümkün değildir. Ancak son yıllarda çift balon enteroskopi yöntemi ile ince bağırsakların da endoskopik olarak görüntülenmesi mümkün olmuştur.

Prof. Dr. Yaşar Çolak

En sık ince bağırsak hastalıklarında başvuruluyor

Kapsül endoskopinin en sık yapılma nedeni sindirim sistemi kanaması olan kişilerde gastroskopi ve kolonoskopide kanama odağının saptanamaması ve bu nedenle ince bağırsağın taranmasıdır. İnce bağırsağın hastalıklarının teşhisi için özellikle tercih edilir. İnce bağırsak, diğer endoskopik yöntemlerle kolaylıkla görüntülenemez ve bu nedenle kapsül endoskopi ile bu bölgenin incelenmesi için ideal bir seçenek olabilir. Anemi (kansızlık) gibi nedenlerle kronik kanama yaşayan hastalarda, kanamanın kaynağını bulmak için kapsül endoskopi kullanılabilir.  İnce bağırsakları etkileyen kronik iltihabi bağırsak hastalığı olan Crohn hastalığının teşhisinde ve takibinde kapsül endoskopi yararlı olabilir. Sindirim sistemi poliplerinin teşhis ve takibi için kapsül endoskopi kullanılabilir. Bunun dışında bağırsak iltihapları ve tümör taraması için de tercih edilebilmektedir.

Kapsülün içindeki kamera sürekli fotoğraf çekerek cihaza iletiyor

İşlem öncesi bağırsakların temizlenmesi için ilaçlar ve sıvı bir diyetle temizlik yapılması gerekir. İşlem yaklaşık 10×5 mm’lik şeffaf ve içinde kamera olan bir kapsülün yutulması ile başlar. Kapsülün içindeki kamera sürekli olarak fotoğraf çekmekte ve bu görseller Bluetooth teknolojisi ile kişinin üzerindeki küçük bir cihaza iletilip, kaydedilmektedir. Yaklaşık 6-8 saat içinde ince bağırsakları geçen kapsül kalın bağırsağa ulaşmaktadır. Kapsül tuvalete atılmakla birlikte cihaza kaydedilen görüntüler daha sonra bilgisayara aktarılır ve doktor tarafından bu görüntüler incelenir. Bu sayede ince bağırsağın görüntülenmesi sağlanmış olur. İşlem riski yok denecek kadar azdır. Sadece bağırsaklarda tümör gibi darlığa ve tıkanıklığa yol açabilecek bir hastalık şüphesinde yapılmamalıdır. İşlem oldukça konforlu ve ağrısız bir işlemdir.

Kapsül endoskopi normal endoskopi veya kolonoskopinin alternatifi değildir

Kapsül endoskopi uygulaması oldukça kolay, düşük riskli ve konforlu bir inceleme yöntemidir. Ancak kapsül endoskopi işlem sanılanın aksine standart endoskopi ve kolonoskopi yerine kullanılabilecek bir yöntem değildir. Normal endoskopik işlemlerde mide ve bağırsaklar hava ile şişirilir ve istenen tüm alanlar detaylı olarak istenildiği ölçüde incelenebilir. Endoskopik işlemlerde istenilen alandan biyopsi alınabilir veya tedavi amaçlı bazı işlemler yapılabilir. Bundan dolayı da kapsül endoskopi klasik endoskopik yöntemler yerine kullanılabilecek bir yöntem olarak düşünülmemelidir. Kapsül endoskopide istenen her alan örneğin mide ve bağırsak kıvrımlarının arası net olarak görülemeyebilir. Ancak bazı özel durumlarda kapsül endoskopi oldukça faydalı ve kolay uygulanabilen bir yöntemdir. Kapsül endoskopi sırasında saptanabilen lezyonlar ya sonrasında çift balon endoskopi ya da cerrahi yöntemlerle tedavi edilebilmektedir. Var olan hastalığa ve hastanın durumu ve ihtiyacına göre uzman doktor en uygun yöntemi belirlemek için kapsamlı bir değerlendirme yapacaktır.