Yazılar

Basel yolcusu

“Oyunculuk benim nefes alma biçimim”

Tiyatrodan sinemaya, dönem dizilerinden modern projelere… Ayça İnci, 30 yılı aşkın oyunculuk kariyerinde tutkuyla yol alan, sahiciliğiyle dikkat çeken bir isim. Yeşilçam efsanesi Bilal İnci’nin torunu olsa da, bu meslekte kendi adını tırnaklarıyla kazıyarak var etti. “Kuruluş Osman” dizisindeki Esenbike Hatun karakteriyle izleyiciyle buluşan İnci ile oyunculuk serüvenini, set tecrübelerini, hayallerini ve genç oyunculara tavsiyelerini konuştuk.

Röportaj: Nazan Ortaç

Ayça İnci

Oyunculuğa adım atma süreciniz nasıl gelişti? İlk set deneyiminiz nasıldı?
Ortaokul ve lise çağlarımda mankenlik, fotomodellik ve oyunculuk yapmaya başladım. Gaye Sökmen Ajansı’na bağlıydım. Kamera önündeki ilk deneyimlerim müzik klipleriyle başladı. Daha sonra 15 yaşımdayken “Borsa” adlı dizide, Kartal Tibet’in yönettiği bir yapımda küçük bir rol aldım. Evin hizmetçi kızını canlandırıyordum. Bu, benim ilk profesyonel oyunculuk işimdi ve oyunculuktan ilk kez para kazandım. Set ortamı büyülü gelmişti. O yaşta, profesyonel bir ekiple çalışmak hem çok heyecan vericiydi hem de kararımı netleştiren bir deneyim oldu.

Dedeniz, Yeşilçam’ın duayenlerinden Bilal İnci… Dedenizin oyuncu olması, sizin kariyerinizi nasıl etkiledi?
Dedemin oyuncu olması, benim oyuncu olmama vesile olmadı. Hatta tam tersi dedem bu sektöre girmemi çok istemiyordu. Yeşilçam’dan gelen biri olarak zorluklarını biliyordu. Aslında ben iç mimar olmak, dekorasyon alanında ilerlemek ve hatta yurt dışına gitmek istiyordum. Ama oyunculuk beni adeta fethetti. Sonrasında Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde eğitim almaya başladım. Kendimi bu alanda ifade edebilmek, nefes almak gibiydi. Dedemin çok iyi bir karakter oyuncusu olması, onun disiplini bana ilham verdi hep ama bırakın torpili, bazen tam tersi bile oldu. Dedemden çekinen insanlar, bana rol vermemeyi bile tercih etti. Ama ben sebat ettim, çok eğitim aldım, çok geliştirdim kendimi, çok okudum. Hâlâ bu yaşta öğrenmeye devam ediyorum. Dedem sonradan çok mutlu oldu, çok destekledi, “Benim gibi gözlerinde oynuyorsun, çok iyi karakter oyuncusu olacaksın” derdi.

Ayça İnci

Hem tiyatro, hem dizi hem de sinema projelerinde yer aldınız. Bu üçü arasında sizin için en özel olan hangisi ve neden?
Hepsinin yeri ayrı ama tiyatroda canlı izleyiciyle o bağı kurmak, o anı birlikte yaşamak bambaşka. Sinema ise sinematografik anlamda çok büyülü, kalıcılığı yüksek. Dizi ise uzun soluklu bir yolculuk… O karakterle uzun zaman geçiriyorsunuz. Ama sahnede o ilk nefesi almak, o canlı tepkiyi duymak… Sanırım tiyatro kalbimde hep bir adım önde.

Sinema ve televizyon projelerinde çalışma süreci çok farklı olabiliyor. Set ortamında en çok hangi türde projede kendinizi rahat hissediyorsunuz?
Dönem işlerinde kendimi çok daha güçlü ve motive hissediyorum. Modern yapımlarda da rahatım ama dönem işlerinin atmosferi beni daha çok içine çekiyor. Tarihi kostümler, aksiyon sahneleri, atmosfer bana ayrı bir enerji veriyor. Sarayda da olabilir, arazide de, ama ruhu olan bir iş olması benim için en önemlisi.

Ayça İnci

Sinema dışında başka bir sanat dalıyla ilgileniyor musunuz? Resme olan ilginiz devam ediyor mu?
Evet, resimle hâlâ ilgileniyorum. Bunun dışında yazmak da ilgimi çekiyor. Küçük hikâyeler kaleme alıyorum. Bir gün belki bir kitap olur. Dansla da aram iyidir. Yani sanatın birçok dalıyla bağ kuruyorum ama hepsi odak ve konsantrasyon gerektiriyor.

Yoğun iş temposunda kendinize zaman ayırmak için neler yapıyorsunuz?
Doğayı çok seviyorum. Ayvalık’ta geçirdiğim zamanlar bana çok iyi geldi. Deniz, yürüyüş, piknikler… İstanbul’da da fırsat buldukça Sultanahmet, Balat, Adalar gibi yerlere giderim. Hâlâ İstanbul’da turist gibi gezerim. Ayrıca yüzmeyi, spor yapmayı, ev dekorasyonu ile ilgilenmeyi severim. Set için sabah 6:30’da kalktığım çok oluyor ama zaman yaratmayı başarıyorum.

Ayça İnci

Oyunculuk dışında yapmak istediğiniz ama henüz gerçekleştirmediğiniz bir hayaliniz var mı?
Evet, deniz kenarında, iskelesi olan bir tatil köyü hayalim var. İçinde restoran, tasarım ürünlerin satıldığı bir alan, şiir ve müzik dinletileri, sinema gösterimleri, workshoplar… Yani bir kültür-sanat tatil köyü. Hem ruhu olan hem de üretimi teşvik eden bir yer olmasını istiyorum. Daha önce de iki mekan işlettim, tecrübeliyim ama artık çok yorulmak istemiyorum… Güzel bir ekiple bu hayalimi gerçekleştirmek istiyorum.

Önümüzdeki dönemde hayal ettiğiniz bir karakter var mı? Hangi tür projelerde yer almak istersiniz?
Dönem işleri beni çok etkiliyor ama özellikle Cumhuriyet tarihinden önemli kadın kahramanları, yazarları canlandırmak isterim. Biyografik projeler ilgimi çekiyor. Zor karakterleri oynamayı seviyorum. İçimden “Bunu da başardım,” dedirten roller beni heyecanlandırıyor. Kendi sınırlarımı zorlamak, yeni taraflarımı keşfetmek çok keyifli.

Ayça İnci

Genç oyunculara ve oyuncu olmak isteyenlere verebileceğiniz en önemli tavsiye nedir?
Çok okusunlar, çok gözlem yapsınlar. Felsefe, sanat tarihi, mitoloji, sosyoloji… Her şeyden beslenmeleri lazım. Türkiye’nin her bölgesinde lehçeler, beden dilleri değişiyor. Araştırmacı bir ruhla hareket etmeleri gerek. Öğrenci gibi kalmaları şart. Ayrıca bu işin kolektif olduğunu unutmasınlar. Saygı, sevgi, sabır… Ve tabii ki maneviyat. Para, şöhret gelip geçici ama yaptığınız işten ruhsal olarak tatmin olmak çok daha kıymetli.

“Kuruluş Osman” dizisinde Esenbike Hatun karakterini canlandırıyorsunuz. Esenbike Hatun’u oynarken sizi en çok zorlayan veya heyecanlandıran şey ne oldu?
Esenbike Hatun enteresan bir karakter, hiç bana uymayan, benim mizacımda olmayan bir karakter. Bayağı kibirli, herkesi küçük gören, yalnızca kendi doğrularıyla yaşayan biri. Bu kadar sert ve katı bir karakteri canlandırmak başlangıçta beni zorladı çünkü kısa sürede sete dahil oldum. Bir alışma sürem neredeyse hiç olmadı. Ama kostümler, atlar, kılıç ve dönemin atmosferi bana çok güç verdi. Karakterin ruhunu hissettiğim anda her şey yerine oturdu. Zorlayıcı ama bir o kadar da öğretici bir deneyimdi.

Ayça İnci

Tarihi bir dizide oynamanın, modern yapımlara göre en büyük farkı sizce nedir?
Tarihi projeler, sizi hem fiziksel hem de ruhsal olarak bambaşka bir dünyaya taşıyor. Modern yapımlarda gündelik hayata daha yakınsınız, ama dönem işlerinde atmosferle, kostümle, dil ile dönüşüyorsunuz. Tarihi dizilerde karakterle bütünleşmeniz daha yoğun oluyor. Hele ki at binme, dövüş sahneleri, ağır kostümler derken hem bedensel hem zihinsel bir hazırlık gerekiyor. Ama o dünyaya adım attığınızda, etkisi bambaşka oluyor.

Rolünüz için özel olarak aldığınız bir eğitim (at binme, kılıç kullanma vb.) oldu mu?
Evet, 12 yıl önce de benzer bir dönem işi için at binme, kılıç ve ok eğitimi almıştım. “Kuruluş Osman”da bu bilgi ve becerilerimi tazeleme fırsatım oldu. Set dışında da çiftliğe gidip antrenman yaptım. Aralarda herkes dinlenirken ben kılıç çalışıyordum. Bu tarz fiziksel hazırlıkları çok seviyorum, karaktere başka bir derinlik katıyor. Hâlâ haftada bir gün binicilik derslerine devam ediyorum.

Ayça İnci

Set ortamı nasıl? Oyuncu arkadaşlarınız ve ekip ile uyumunuzdan bahseder misiniz?
Disiplinli bir set ortamımız var. Herkes işine konsantre, saygılı ve çok özverili. Bu da oyuncu olarak sizi besliyor. Güzel bir denge var. Bana herkes “Ayça Abla” diyor, bu da aramızdaki sevgi ve saygının bir göstergesi. Böyle bir ekip içinde olmak çok kıymetli.

İkinci sezonu geldi

Bu son şansınız mı?

Fatih Gühan “İlhami benim en yakın arkadaşım oldu”

Genç yaşta oyunculuk kariyerine adım atan Fatih Gühan, “Kızılcık Şerbeti”ndeki İmam İlhami karakterini, mesleki yolculuğunu ve gelecek hayallerini anlattı. “Her karakter, hayatıma yeni bir pencere açıyor” diyen Gühan, oyunculuk dışında yazarlığa olan ilgisini ve hayatında iz bırakan sanatçıları da paylaştı.

Röportaj: Nazan Ortaç nazanortac@outlook.com.tr

 Fatih Gühan

Oyunculuk kariyerinize nasıl başladınız? Sizi bu alana yönlendiren etkenler nelerdi?

Profesyonel anlamda kariyerim, henüz konservatuvarda son sınıf öğrencisiyken “Beni Affet” dizisinde konuk oyuncu olmamla başladı. Ardından aynı yapım şirketi, yeni projeleri “Beni Bırakma” dizisi için benimle çalışmak istedi ve böylece dört sezon süren dizi maceram başladı. Konservatuvarın son sınıfını hem dizide oynayıp hem de sınavlara girerek tamamladım. Dizi seti Ankara’da, okul ise Isparta’daydı; o süreç biraz zorlayıcıydı…

Oyunculukla ilk tanışma ve yönlendirilme sürecim ise ilkokulda başladı. Öğretmenim Yıldızhan Hanım, sahne sanatlarına ilgimi ve kabiliyetimi fark ederek ailemle konuştu. Derslerde çok başarılı olmayan, haylaz bir öğrenciydim ama yıl sonu müsamerelerinde bana her zaman roller vererek destek oldu. Ailemle konuşarak bu alana yönlendirilmemi önermişti. Ailem de uygun gördü ve beni her zaman destekledi. Sağ olsun, hâlâ kendisiyle görüşüyoruz ve her projemde iyi dileklerini alıyorum. Daha sonra Uşak’ta arkadaşlarımla amatör bir tiyatro topluluğu kurduk. Oyunlar sahneledik, kısa filmler çektik. Sonrasında hepimiz farklı şehirlerde konservatuvara dağıldık.Fatih Gühan

“Kızılcık Şerbeti” dizisinde canlandırdığınız İmam İlhami karakteri hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bu rol için nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?

İlhami ideal bir insan. Modern zamanlarda gerçek olduğuna inanamayacağımız kadar tertemiz bir adam. Yaptığıyla söylediği, söylediğiyle düşündüğü, düşündüğüyle hissettiği tutan birisi. Çok hüzünlü bir gönül hikayesi var. Düğün günü, evleneceği eşini bir trafik kazasında kaybediyor. Bundan sonra ise gönlünü kapatıp, kendini Allah yoluna adamış. Hayatına dahil olan Nursema ile birlikte gönlünün kapattığı kapıları aralanmaya başlıyor. Aşk, sadakat ve dostlukla sınanıyor. İlhami kaderi onu çağırdığında başını eğip yürüyor. Bunların dışında soru sormaktan asla çekinmeyeceğiniz bir imam. Kimseyi yargılamıyor. Kendisine zarar veren birisi olsa dahi, onunla empati kurabilmeyi başarıyor. Empati ve sevgi, İlhami’nin sorunları çözmekte ilk refleksi. Nursema’yı mutlu edebilecek birisi. İyi eğitimli, iyi bir entelektüel.

Tanıştığımız günden bu yana benim en yakın arkadaşım. Birçok sorunda benim bambaşka bir perspektiften bakabilmemi sağlıyor. Hayatıma güzel bir pencere açtı ve içeriye bol bol temiz hava ve ışık giriyor. Devam eden bir proje olduğu için İlhami karakterine çalışmaya çok vaktim yoktu. Bir hafta içinde başlamıştı hikâye. Bu süreçte hemen bir hocamdan oyuncu koçluğu için destek aldım.

Önceden de merakım olan Tasavvuf ve Mesnevi’yle ilgili okumalar yapmaya başladım. Bu felsefeyi benimsemiş ve bu konuda yetkin kişilerin içeriklerini izledim. Hayata bakışları, hitabetleri, hâl ve tavırlarını gözlemledim. Sosyal medyada birçok imamın profillerini inceledim. Bunlar elbette çok popüler, herkesçe bilinen isimler değildi. Tabir yerindeyse ‘stalk’ yaparak, İlhami’ye en benzer yaşam biçimine sahip olanları gözlemledim. Çocukluğumdan itibaren zihnimde birçok imam figürü ve tanıdığım insanlar da vardı. Hepsinin bir karması olarak ortaya İlhami çıktı.

Fatih Gühan

Daha önce “Beni Bırakma” dizisinde de önemli bir rol üstlendiniz. Bu projedeki deneyimlerinizden bahseder misiniz?

“Beni Bırakma” projesi benim hayatımda bir dönüm noktasıdır. O kadar sevilen ve başarılı bir dizide rol almasamm, belki de okuldan sonra hayatım bambaşka bir yönde ilerleyebilirdi. Dizide Bora karakterini canlandırdım. Bora, her şeyden önce hırçın, fena bir çocuktu. İstediği şeyler için her şeyi yapabilecek, kötü olmaktan çekinmeyen bir adamdı. Bunun da elbette sebepleri vardı: Yetimhanede geçen bir çocukluk, sokaklarda şiddet ve zorbalık içinde geçen bir ergenlik ve yetimhaneden bu yana çocuk kalbiyle taşıdığı Zeynep’in aşkı. O aşk, onun iyi bir adam olma ihtimaliydi. Aşkıyla, öfkesiyle, kendine has mizahıyla çok sevildi. Seyirciden çok güzel tepkiler aldı. Benim hayatımda da her zaman ‘iyi ki’lerle anacağım bir yerde duruyor.

Oyunculuk dışında başka sanat dallarıyla ilgileniyor musunuz? Hobileriniz ve ilgi alanlarınız nelerdir?

Oyunculukla çok uzak bir yerde değil, yine sahne sanatlarının bir parçası olarak yazarlık ilgili olduğum, sevdiğim bir alan. Yakın çevremdeki arkadaşlarım, güvendiğim üstatlarım bu konuda beni her zaman cesaretlendirdi. Elim biraz kalem tutuyor, çok da seviyorum. Yazdığım oyunlar var, sahnelenenler var, bekleyenler var. Tarih benim için önemli ve iyi vakit geçirdiğim bir alan. Boks yapmak harikaydı; bir süredir eskisi kadar yoğun antrenman yapamasam da hala en sevdiğim hobim.

Fatih Gühan

Sosyal medyada oldukça aktifsiniz. Bu platformlar üzerinden hayranlarınızla iletişim kurmak sizin için ne ifade ediyor?

Sosyal medya oyuncular için artık bu işin bir parçası, böyle bir gerçeklik var. Ben de bunun farkındayım. İşimin bir parçası ve işimle ilgili kısmıyla ilgileniyorum. Ölçülü biçimde orada aktif olmaya çalışıyorum. Bana atılan mesajlara, yapılan yorumlara bakıyorum ve okuyorum. Benim için kıymetli. Yaptığım işin izleyicideki karşılığını görmeye çalışıyorum ama bütün geri bildirimi de oradan almıyorum elbette. Sosyal medya, hem içerik üreten hem de içerikleri izleyenler için ölçülü olunması gereken bir yer. Bazen ben de ekranı kaydırırken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum.

Gelecekte yer almak istediğiniz projeler veya canlandırmak istediğiniz özel bir karakter var mı?

O kadar çok ki! Ben tarihle ilgili okuduğum, izlediğim her şeyden heyecanlanıyorum. Tarihimizde yer alan önemli insanların hepsi için ‘keşke olsa da oynasam’ diyorum. Bunların yanı sıra türkülerin hikayeleri, anonimler beni düşümde sürüklüyor. Elbette uluslararası bir projede oynamayı her oyuncu gibi çok istiyorum. Tiyatroda bir de ‘Hamlet’ değilse bile ‘Macbeth’… Belki bir gün, neden olmasın.

Fatih Gühan

Set dışında günlük hayatınız nasıl geçiyor? Rutinleriniz ve vazgeçilmezleriniz nelerdir?

Setler genel olarak fiziksel açıdan da çok yorucu çalışma ortamları. Her şeyden önce açıkçası dinleniyorum. Mutlaka bir sonraki günün ezberi ve çalışması oluyor. Eğer üst üste set günlerim yoksa yakın arkadaşlarımla buluşmak, kahve içmek benim için bir vazgeçilmez. Spor salonu ve antrenman olabiliyor. Bazen Moda İskelesi’nde bulunan kütüphanede, bazen Kuzguncuk’ta tertemiz bir kafayla okumak…

Hayranlarınızdan aldığınız en ilginç veya unutulmaz geri bildirim neydi?

Bir defasında Ankara’da AVM’de, bir hanımefendi “Siz çok fenasınız, çok kötüsünüz” diye bağırmıştı. İlhami’den sonra yine sokakta bir arkadaş grubu birden “Ailemizin imamı” diye sarılmıştı. İkisi de birden, ansızın ve sonradan eğlenceliydi.
Sizi en çok etkileyen veya ilham veren sanatçılar kimler, yapıtlar neler?

Beni geçmişte Türkiye’deki bütün önemli usta oyuncular etkilemiştir aslında. Örneğin tiyatromuzun ustaları, Yeşilçam’ın starları hepsinden bir parça bir hayranlık, az biraz aşırma ya da ilham alma elbette vardır. Bu isimlerin hepsi aynı zamanda sokakta bu ülke içinde birer anıt. Hepimizin ortak değeri ve adını duyunca gülümsediğimiz, içimizi ısıtan, kapımızda görsek evimizde baş köşede ağırlayacağımız insanlar.
Hayatımda etkisi olan şair ve yazarlar var… Gençliğimin henüz başında kafamın içi Nazım Hikmet, Cemal Süreyya, Ahmed Arif, Özdemir Asaf, Orhan Veli doluydu… Üniversitede Shakespeare ve Çehov öğrendikçe güzelleşti, Bertolt Brecht aklımı başımdan aldı, ‘bu ne acayip abiymiş böyle’ dedim! Ben Brecht’e şaşırırken, geleneksel Türk tiyatrosu ‘o abinin babası biziz evladım’ dedi! Oraya daldım… Ardından Yunus Emre ile tanıştım, Mevlâna ile tanıştım…Tüm bu yazılanlar, sanatçılar, eserler hayatımı şekillendirdi.

Son olarak, takipçilerinize ve izleyicilerinize iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Güzel yorumları ve güzel sözleri için, övgüleri için hepsine çok teşekkür ediyorum. Daha nice güzel işler, roller ve karakterlerde birlikte hissedip, birlikte anlamayı diliyorum. Bir de arkadaşlar; profil ziyaretleri milyon ama takipçi sayısı 60 bin! Bakıp çıkıyorsunuz, böyle ilerleyemeyiz ki (gülüyor)…

Fatih Gühan

“EĞİTİM OLMADAN OYUNCULUK OLMAZ”

Genç oyuncu adaylarına kariyerleri için ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Oyuncu adayları için ilk tavsiyem mutlaka eğitim… Ülkemizde artık çok sayıda şehirde tiyatro ve oyunculuk bölümü var. Yanı sıra özel üniversitelerin bölümleri var. Çok yetkin önemli kurslar var, kişisel oyuncu koçları var. Konservatuvar olmazsa olmaz demiyorum ama eğitim olmazsa olmaz! Yoksa yeteneğe ve hayallere de yazık olur diyorum. Her meslekte olduğu gibi bunu da bir meslek olarak düşünüp, profesyonel bir şekilde eğitim almak gerekiyor. Mutlaka eğitim aldıkları yer, eğer bir kurs veya kişisel atölye ise kurumun güvenilirliğini ve eğitmenlerin yetkinliğini sorgulamalılar. Daha önce oradan eğitim alanlarla iletişim kurmalılar. Oyuncu adayının yaşı tecrübesi yeterli değilse, aileleri bu konuda dikkatli ve titiz olmalılar. İyi bir eğitimle birlikte zaten benim önerebileceğim tüm tavsiyelerden daha iyilerine sahip olacaklardır. Bir de meslekleriyle ilgili network’lerini sürekli geniş tutmalılar. Her işte geçerli olan profesyonel kurallar bu işte de geçerli.

Merakla bekliyoruz

Merakla bekleniyor

Kalpten gelen bir oyunculuk hikayesi…

Onur Özaydın, “Prens” dizisindeki Orion karakterinden sahnede Haluk Bilginer ile paylaştığı anlara, tiyatro tutkusundan müziğe uzanan yolculuğunu Pause Dergisi için anlattı: “Her karakteri özel kılmak hayalim.”

Röportaj: Nazan Ortaç

Onur Özaydın

‘Prens’ dizisinde canlandırdığınız Orion karakteri, izleyicilerden büyük ilgi gördü. Orion’ı bu kadar özel kılan neydi sizce? 

Orion bir komutan olsa da aslında içinde hiçbir kötülük barındırmayan, kalbi temiz bir karakter. Kan görmeye dayanamayan komutan mı olur (gülüyor)? “Ağzımızın tadı bozulmasın Ali Rıza Bey” cümlesini şiar edinmiş biri olduğu için, düştüğü durumlar seyirciye sempatik geliyor galiba.

Dizinin üçüncü sezonunda Orion’ı nasıl bir yolculuk bekliyor? İzleyicilere neler vaat ediyorsunuz? 

Dizinin üçüncü sezonunun çekimlerine çok yakında başlayacağız ama henüz senaryo elimize ulaşmadı. Biz de merakla bekliyoruz.

‘Prens’ dizisindeki ekiple nasıl bir çalışma ortamınız var? Sette yaşadığınız unutulmaz bir anı paylaşabilir misiniz? 

Ekip birbirini çok seven insanlardan oluşunca ve herkes iş disiplinine sahip, işinin ehli insanlar olduğunda tadından yenmez bir ortam çıkıyor ortaya. Hepsinin eline emeğine sağlık. Anıma gelince; maalesef benim bindiğim atın bana hükmettiği sahneyi unutamıyorum. Tersi olması gerekiyordu sanki (gülüyor).

Onur Özaydın

Birbirinden farklı projelerde yer aldınız. Bu kadar farklı türdeki yapımlarda oynamak size nasıl bir oyunculuk perspektifi kazandırdı? 

Bir oyuncunun belki de en çok istediği şeydir yer aldığı projelerin birbirinden farklı olması. Son dönemde ‘Yargı’da oynadığım Osman ile ‘Prens’te oynadığım Orion gerçek hayatta karşılaşsalar arkalarına bakmadan zıt yönlere koşarlar muhtemelen (gülüyor)… O yüzden çok şanslı hissediyorum.

Haluk Bilginer ile ‘Kral Lear’ oyununda sahne almak nasıl bir deneyimdi? Ondan öğrendiğiniz ve sizi etkileyen en önemli şey neydi? 

Haluk abi ile oynamak benim en büyük hayalimdi. Gerçekleştiği için çok mutluyum. Ondan öğrendiğim en güzel şey; dünyanın en zor mesleğini yapmadığımızı unutmadan, bu işin bizim için bu kadar önemli olmasının sebebinin, başka hiçbir mesleği yaparak aynı derecede mutlu olamayacağımız gerçeğini bilmek. Ve o heyecan devam ettiği sürece her oyunun, her karakterin tadını çıkarmak.

Tiyatro, kariyerinizde nasıl bir yere sahip? Diziler ve tiyatro arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? 

Tiyatroya 21 yıl önce, yani 18 yaşında başladım ve o zamandan beri hiçbir dönem uzak kalmadım. Kalmayı da düşünmüyorum diyelim. Bir oyuncunun en salt, en sade halini görürsünüz tiyatroda. Seyirci ile bire bir göz temasında bulunmak dünyanın en heyecan verici şeylerinden biri. Dizi ya da sinema projelerinde de her zaman faydasını gördüm tiyatro kökenli olmamın. İş ahlakı ve disiplini ile ilgili her şeyi tiyatroda geçirdiğim zamana borçluyum.

Müzik, sizin için bir hobi olmanın ötesinde bir ifade biçimi gibi görünüyor. Gitar çalıp şarkı söylerken nasıl bir ruh hali içinde oluyorsunuz? 

Müzik, hayatımın bir yerinde hep oldu. Lisede ilk gitarımı aldığımdan beri en iyi arkadaşlarımdan biri oldu müzik. Yaptığım şarkıları insanlarla paylaşmak istediğim için son dört yılda, sözü ve müziği bana ait dört şarkı paylaştım. Eğer becerebilirsem, kendi şarkılarımdan oluşan mini bir albüm yapmak istiyorum.

Oğlunuz Uzay’ın sanata ya da oyunculuğa bir ilgisi var mı? Onunla vakit geçirirken en sevdiğiniz aktiviteler neler?

Uzay algıları çok açık, zeki bir çocuk. Annesi aynı zamanda drama eğitmeni olduğu için onun derslerine de gidiyor. Oyunculuğa bir yatkınlığı olduğu kesin. Muzip bir çocuk. Ama şu an futbol daha önde gibi… Uzay’la en çok futbol oynamaktan keyif alıyoruz. Hatta üzerine konuşmaktan da. Beraber maçlara gitmek en büyük zevkimiz. Onun dışında, eğlenceli soru-cevap oyunlarımız var. Canımın içi işte…

Hayalinizde canlandırmak istediğiniz özel bir karakter var mı? 

Hayalimde özel bir karakter yok. Hepsini özel kılmak olabilir diyelim.

Onur Özaydın

Genç oyunculara tavsiyeleriniz neler? Bu sektörde başarılı olmak için nelere dikkat etmeleri gerektiğini düşünüyorsunuz? 

Gençler bol bol oyun okuyup, tiyatroya gitsinler. Sahneye ne kadar yakın olurlarsa donanımları o kadar artar. İlk iş ajansa yazılmak değil, kendini geliştirmek olmalı. Bu topraklarda çoğu insanın kumaşı oyunculuğa çok elverişli. İsteyip de başaramayacakları şey yok. İnansınlar ve çalışsınlar, gerisi gelir.

“Birlikte oynamaktan inanılmaz keyif alıyorum”

Şu anda ‘Üçü Bir Arada’ oyununda Cem Davran ve Celil Nalçakan ile sahne alıyorsunuz. Bu oyunun sizin için önemi nedir? Bu ikiliyle çalışmak nasıl bir deneyim? 

Cem abi de Celil de oynamaktan inanılmaz keyif aldığım müthiş oyuncular. Bir oyunun kulisi bu denli güzel değilse, sahnede uzun yıllar oynanması mümkün değildir. Kalplerinin temizliği sanatlarına yansıyor. İyi ki beraberiz. Bu bir oyundan fazlası oldu her zaman. Üçümüz için de durum böyle.

Hatırlatma: Yunus Emre Gümüş’ün yazdığı ‘Üçü Bir Arada’ oyunu, 20 Ocak Pazartesi, saat 20:30’da İstanbul Sahne Dragos’ta seyirciyle buluşacak.

Yeni yıl konseri