Yazılar

Cansel Elçin ile ‘Misery’ üzerine

Cansel Elçin ile ‘Misery’ üzerine

Gerilimi tiyatro sahnesine taşımak

Stephen King’in ikonik gerilim romanı ‘Misery’, Cansel Elçin’in başrolü ve çevirisiyle tiyatro sahnesine taşınıyor. Elçin, Paul Sheldon karakterini canlandırırken yaşadığı zorlukları, Sedef Akalın ile yakaladığı dinamik enerjiyi ve izleyicilere sundukları farklı atmosferi anlattı.

RÖPORTAJ: NAZAN ORTAÇ

Tema Sanat Yapım Sercan Akkaya’nın yapımcılığını üstlendiği ve Kayhan Berkin’in yönettiği oyun, 11 Ekim’de Zorlu PSM’de gerçekleşecek prömiyeriyle izleyici karşısına çıkacak. Ekim ve kasım ayları boyunca farklı mekanlarda sahnelenecek olan bu gerilim dolu yapım, Anadolu turnesi kapsamında da Türkiye’nin çeşitli illerinde de tiyatro severlerle buluşacak.

Sedef Akalan, Cansel Elçin

‘Misery’ gibi kült bir eserde, Paul Sheldon karakterine hayat vermek sizin için nasıl bir deneyim oldu? Karakterin zorlukları ve derinlikleriyle başa çıkarken neler hissettiniz?

Paul Sheldon karakterini canlandırmak benim için oldukça keyifli fakat bir o kadar da zordu. Oyunun büyük kısmında bir sandalyede oturuyor olsam da fiziksel olarak farklı ve zorlayıcı bir deneyimdi. Paul Sheldon, tacize uğrayan, acı çeken ve zaman zaman baygın olan, ama ayık olduğunda bulunduğu durumdan kurtulmak için çabalayan bir yazar. Bu duygu yoğunluğu ve fiziksel sınırlamalar, karakterin derinliklerine inmemi sağladı.

Bu projede yalnızca başrolü oynamakla kalmayıp oyunun çevirisini de üstlendiniz. Bir eseri hem dil açısından uyarlamak hem de sahnede canlandırmak nasıl bir süreçti?

Pandemi döneminde evdeyken, ‘Misery’ filmi aklıma geldi. Tiyatro uyarlaması olup olmadığını araştırdım ve 2017’de Londra’da Bruce Willis’in oynadığı bir versiyona rastladım. Metni bulduktan sonra, pandemi sürecinde oyunu çevirdim. Yönetmenimiz Kayhan Berkin projeyi yönetmeyi kabul edince, yapımcımız Sercan Akkaya’nın desteğiyle hayalimiz hızla gerçeğe dönüştü.

Sedef Akalan, Cansel Elçin

‘Misery’, Stephen King’in ikonik bir gerilim romanı. Kitabın ruhunu tiyatro sahnesine taşırken, sinema ve edebiyat arasındaki bu geçişi nasıl yorumluyorsunuz? Sahnede izleyiciyi nasıl bir atmosfer bekliyor?

‘Misery’, tiyatroya uyarlanması çok uygun bir eser. Hızlı temposu ve sürekli bir sonraki sahneyi merak ettiren ritmiyle, sahneye kolayca taşınabiliyor. Yönetmenimiz Kayhan Berkin’in yaklaşımıyla, Stephen King’in dünyasına sadık kalırken, izleyici farklı bir atmosferle karşılaşacak. Bu uyarlama, sinema kadar etkileyici bir gerilim sunmayı başarıyor.

Annie Wilkes karakteriyle karşılıklı sahnelerinizde, gerilimi dorukta tutan o dinamiği nasıl yakaladınız? Sedef Akalın ile sahnedeki enerjiniz hakkında ne söylemek istersiniz?

Sedef olmasaydı bu oyunu yapamazdık. Annie Wilkes karakteri için adeta biçilmiş kaftan. Kibar, saygılı bir hemşireyken ani ve sert değişimlerle karakterin iç dünyasını çok iyi yansıtabiliyor. Prova süreci boyunca çok çalıştık ve bunu eğlenerek yaptık. Uğur Baran’ın Buster rolüyle aramıza katılmasıyla taşlar tamamen yerine oturdu.

Sedef Akalan, Cansel Elçin

Bu oyun izleyiciyi nasıl etkileyecek sizce?

İnsan, konfor alanından çıkmadığı sürece yaşamanın ve nefes almanın değerini fark edemiyor. Paul Sheldon da kurtulduktan sonra şükretmeyi öğreniyor. Belki bu oyun, izleyicilere de şükretmeyi hatırlatacak.

Oyunun Anadolu turnesi de olacak. Farklı şehirlerde, farklı izleyici kitlelerine bu gerilim dolu hikâyeyi taşımak sizin için nasıl bir heyecan yaratıyor?

Anadolu turneleri her zaman çok farklı ve kıymetlidir. Hangi oyunu götürürsek götürelim, oradaki seyirciyle buluşmak beni her zaman mutlu eder. ‘Misery’ gibi bir gerilimi farklı şehirlerde izleyicilerle paylaşmak heyecan verici.

Sedef Akalan, Cansel Elçin

Sinema ile tiyatro arasındaki farklar malum, fakat sizce ‘Misery’ gibi gerilim dolu bir hikâye sahnede mi yoksa sinemada mı daha etkileyici? Sizin bu projeye olan yaklaşımınız ne yönde?

Sinemada izlerken ‘Misery’ beni çok etkilemişti, ancak bu projede tiyatroda yer aldığım için benim açımdan sahnede daha etkileyici. Tiyatronun canlı atmosferi, gerilim duygusunu daha yoğun hissettiriyor.

Gerilim türünde bir tiyatro oyunu oynamak, seyirciyle anlık bir duygu paylaşımı gerektiriyor. Sahne üzerinde bu gerilimi canlı tutmak ve izleyiciyle etkileşimde olmak nasıl bir deneyim?

Gerilim unsuru oyunda baskın olsa da yer yer komik anlar da yaşanıyor. Normal şartlarda bir araya gelmeyecek iki karakterin çatışması komediye sebep oluyor. Ayrıca, aralarında tek taraflı imkânsız bir aşk da var, bu da dinamikleri ilginç kılıyor. Seyirciyle bu duyguları paylaşmak, canlı bir etkileşim yaratıyor.

Sedef Akalan, Cansel Elçin

SERCAN AKKAYA

İddialı bir projenin doğuşu

Stephen King’in kült eseri, yapımcı Sercan Akkaya’nın önderliğinde tiyatro sahnesine uyarlanıyor. Akkaya, projeyi hayata geçirme sürecini, gerilim türünün sahnede yaratacağı etkiyi ve Anadolu turnesiyle geniş kitlelere ulaşmanın heyecanını paylaşıyor.

Bu projeyi hayata geçirme süreciniz nasıl geçti?

Aslında biz başka bir proje üzerine konuşurken Cansel attı bu fikri ortaya. Stephen King’in ‘Misery’sini çevirdiğini söyledi. Duyduğumuz anda çok heyecanlandık zaten. Biz iddialı bir projeyi yapmanın heyecanını yaşarken bir de kendisi oynamak istediğini söyleyince heyecanımız ikiye katlandı. Tabii bu oyunun bir diğer karakteri Annie’de çok güçlü bir isim olmalıydı. Bu aşamada da Cansel bize nokta atışı bir öneriyle geldi. Sedef Akalın… Kendisine projeyi anlatıp teklifte bulduk ve o da bu rol için en az bizim kadar heyecanlandı. Sonrasında yönetmenimiz Kayhan Berkin’le kesişti yollarımız. Tabii böyle bir ekip de bir araya gelince artık geriye sadece başlangıç adımını atmak kalıyordu. Hemen harekete geçtik. Büyük bir heyecanla başladığımız projede şimdi sıra prömiyer heyecanımızda.

Sercan Akkaya

Gerilim türünde bir tiyatro oyunu sahnelemek yapımcı olarak hangi zorlukları ve fırsatları beraberinde getirdi? Bu türde izleyiciyi sahnede tutmak için hangi yaratıcı çözümler düşündünüz?

Gerilim hem tiyatro hem de sinemada zordur. Biz de elbette başta biraz çekindik. Fakat Stephen King tiyatroda çok da karşımıza çıkan bir yazar olmadığı için bu kadar ses getirmiş, iddialı ve şaşırtıcı bir romanın uyarlamasını sahneye taşımayı bir fırsat olarak gördük. Elbette her tiyatro yapımcısının gişe kaygısı vardır. Fakat biz bu proje için o kadar doğru insanlarla bir araya geldik ki çok farklı bir projeye imza atacağımıza inanıyoruz. Dekor, kostüm, ses, ışık, afiş tasarımı ve tabii mi yönetmenimiz zaten alanında oldukça başarılı insanlar. Herkes elinden gelenin fazlasını yapıyor. Eminim ki tüm bunların birleşiminden seyircinin üzerinde büyük bir etki bırakıp, yankı uyandıracak farklı bir proje geliyor.

Oyunun Türkiye’nin farklı illerinde sahnelenecek olması ve Anadolu turnesi fikri nasıl gelişti? Farklı bölgelerdeki izleyicilerin oyuna olan tepkisini nasıl öngörüyorsunuz?

Türkiye’nin farklı illerindeki tiyatro severlerle bu projeyi buluşturmayı çok istiyoruz. İzmir, Ankara, Bursa, Eskişehir ve tabii ki yurt dışı turneleri planlıyoruz. Bunları yapmak için itici gücümüz aslında oyun çıkmadan aldığımız olumlu yorumlar ve yine tiyatro severlerin projeye olan ilgisi. Tema Sanat Yapım olarak bu tepkiler karşısında kayıtsız kalmak istemedik ve ‘Misery’i Türkiye’nin dört bir yanında seyirciyle buluşturmak için gün sayıyoruz.

Sedef Akalan, Cansel Elçin

Oyunun prodüksiyon sürecinde dekor, kostüm ve sahne atmosferi gibi unsurları nasıl şekillendirdiniz? İzleyiciyi oyunun içine çekecek bu unsurlar üzerine nasıl çalıştınız?

Yönetmenimiz Kayhan Berkin bizi bu konuda çok başarılı ve tecrübeli insanlarla buluşturdu. Oyunun dekor ve kostüm tasarımı Merve Yörük’e ait. O dönemi ve atmosferi besleyecek en önemli unsurlardan bir tanesi de bu. O yüzden bu konuda da ciddi bir çalışma yapıldı. Işık tasarımımız Ayşe Sedef Ayter de oyunu bambaşka bir boyuta taşıyarak büyülü bir atmosfer yarattı. Tüm bunların yanında bir yapımcı olarak afiş tasarımına çok önem veriyorum. Çünkü afiş seyirciyi tetikleyecek ilk unsur. Ethem Onur Bilgiç de bu anlamda bizim için büyük bir şans. Sonuç olarak böyle bir ekiple ilmek ilmek işlenen bir proje izleyiciyi de muhakkak içine çekecektir.

‘Misery’ gibi sinema ve edebiyat dünyasında büyük bir yere sahip olan bir hikâyeyi tiyatroya uyarlarken, izleyicinin beklentilerini karşılamak adına ne tür yenilikler veya özgün dokunuşlar yaptınız?

Her eser her yeni dokunuşla karşılaştığında özgünleşir. Şu anda günümüz tiyatrosunun en başarılı yönetmenlerinden Kayhan Berkin de kendi dokunuşlarıyla sinema filminden bağımsız bir reji koydu sahneye. Kitabı okuyanlar da bambaşka bir dünya ile karşılaşacaklar. Bu yeni ve iddialı dünyanın yapımcısı olduğum için kendimi çok mutlu ve şanslı hissediyorum.

Sedef Akalan, Cansel Elçin

Oyun program ve tarihleri:

11 Ekim 2024 / Saat:20:30 / ZORLU PSM PRÖMİYER

18 Ekim 2024 / Saat:20:30 / FİŞEKHANE

19 Ekim 2024/  Saat 20:30/ BİLETİNİAL MOİ

1 Kasım 2024 / Saat: 20:30 / BEYLİKDÜZÜ AKM

4 Kasım 2024 / Saat:20:30 / DASDAS

22 Kasım 2024 / Saat:20:30 / FİŞEKHANE

28 Kasım 2024/ Saat:20:30 / İZMİR İSTİNYE ART

29 Kasım 2024 / Saat:20:30 / BURSA BOAB SAHNE

Pop Art’ın İkonu

Yeni sezona az kaldı

Ece Özdikici ile sanat, oyunculuk ve hayata dair…

Sanatın her dalında iz bırakan Ece Özdikici, oyunculuk deneyimlerinden resim tutkusuna, çocuk atölyelerinden yeni projelerine kadar birçok konuyu Pause Dergisi’yle paylaştı

Nazan Ortaç

Oyunculuk kariyeriniz boyunca tiyatrodan televizyona, oyuncu koçluğuna kadar geniş bir yelpazede çalıştınız. Bu süreçte sizi en çok etkileyen deneyim neydi?

Tek bir deneyim gelmiyor aklıma. Daha çok nelerden etkilendiğimi söyleyecek olursam; mesleğimi ve sektörümü dışarıdan izleyen insanlara manzaranın nasıl göründüğünü hatırlamıyorum. Uzun yıllardır o manzaranın içindeyim. Çok zorlandığımız zamanlar oluyor. Kaygı yaratacak çok unsur var. Benim ve azimle devam eden meslektaşlarımın süreçleri, düşüşleri kalkışları, yeniden başlayışları, çocuksu oyun oynama arzuları beni inanılmaz heyecanlandırıyor. Çok etkileniyorum bu masum, çocuksu direnişten. Bir de iyi bir eser karşısında çok fazla duyguyu aynı anda yaşıyorum. Heyecanlanıyorum, seviniyorum ona bakabildiğim için, ağlama isteği geliyor, o kadar çok şey yaşıyorum ki… İyi yazılmış, yönetilmiş, oynanmış bir filmde oturamadığımı, heyecandan ayağa kalkıp izlediğimi, bazı resimlere uzun uzun ağlayarak baktığımı hatırlıyorum. Sanat beni çok heyecanlandırıyor.

Ece Özdikici

Oyunculuk kariyerinizde canlandırdığınız karakterlerden hangisi sizi en çok etkiledi ve neden?

Hepsinden ayrı ayrı parçalar kaldı bende. Bazen sanırım oynadığım tüm karakterlerin kolajı olan bir tarafım var diye düşünüyorum. Çok güzel karakterleri tiyatroda da, televizyonda da oynamak kısmet oldu şükürler olsun. Bazılarının çocuksu hallerini sevdim. Juliet gibi. Televizyonda ‘Kadın’ dizisinde oynadığım kabuklu ama yürekli Jale vardı, ona bayılırım. ‘Poyraz Karayel’de Songül’ün deli zekasını, enerjisini, yaşama inadına bayılırım. Bu sezon da devam edecek ‘Salıncakta İki Kişi’ adlı oyunda Gitta karakterini oynuyorum. Seyircilerimizi beklerim. Onun da olaylardan hayatı öğrenerek çıkarması, yoluna devam edebilecek gücü yine kendinden alması oldukça etkileyici. O kadar çok ki…

Bir rolü kabul ederken hangi kriterlere dikkat ediyorsunuz ve bu süreçte en çok hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

En başta oyun/senaryo, rol, yönetmen/yapım, ekip sıralamasında ilerliyorum. Yolda değişenler oluyor tabii. Ekip arkadaşları, yönetmen ve hatta kabul ettiğiniz karakter değişebilir… Oyunlarda olmaz ama senaryolarda başladığınız karakter çoğunlukla değişiyor.

Aynı zaman ressamsınız ve sergileriniz de var… Resmin hayatınızdaki yerini nasıl anlatırsınız? Resimlerinizde hangi temaları işlemeyi seviyorsunuz?

İtiraf etmeliyim ki, resim yapmaya en adandığım dönemler içimin karanlık evrelerinde umut ışığı ararken oluyor. Bunu yeni yeni kendime itiraf ettim. Şimdi de sizinle ve okuyan herkesle paylaşıyorum. Hep resmettiğim kadınların güçlü bakışları ve rahatsız edici bir tarafları olduğunu söylerler. O rahatsızlık unsurunu ben ekliyorum. Masum peri bakışlı bir kıza görmezden geldiği bir örümcek ekliyorum örneğin. Biraz bakışımı ve resimle olan ilişkimi değiştiriyorum şu sıra. Hayatın her yönü var. Neden mutlu ya da huzurlu, tatmin olmuş anlarda da üretmeyeyim? Şimdi o dönemdeyim. Resimlerime bakan insanların benimle beraber yüklerini hafifleten bir yolculuğa çıksınlar istiyorum.

Ece Özdikici

Çocuklar için drama atölyeleri düzenliyorsunuz. Bu atölyelerde çocuklara hangi becerileri kazandırmayı amaçlıyorsunuz?

Drama atölyeleri değil. Yanlış bilgi olmasın. Yaratıcı atölye adı altında resim ve oyunculuk eğitimini birbirine eşleyerek götürüyorum. Tek bir kursta her iki sanata da değsinler istediğim için böyle bir atölye geliştirdim. Aslında planlarımın arasında yetişkinler için de aynı hedefle bir atölye yapmak var. Biraz üzerine çalışmak istiyorum ilerleyen dönemde.

Çocukların sanata olan ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz ve onları bu alanda desteklemek için ailelere neler önerirsiniz?

Çocuklar o kadar çok kursa gidiyor ki, önereceğim şey bir kurs, bir etkinlik değil. Elbette isterim benim atölyeme gelsinler, çalışalım. Söylemek istediğim yanlış anlaşılmasın. Çocukların saatlerini doldurmayı, onları meşgul etmeyi bırakın. Şimdi ama bütün gün tablette diyecekler biliyorum. Bunu sınırlandırın ve çocukların sıkılmalarına izin verin Allah aşkına. Sıkıntıdan patlayacak noktada arayışa girecek, eline boya alacak, şarkı söyleyecek. O zaman üretecek. Kimse hayal kurmuyor artık. Çocuklar dahil. İhtiyaç duymuyorlar ki. Bırakın sıkılsınlar, duvara bakarak hayal kursunlar. Sanat, edebiyat başka türlü üremez. Piyano kursuna götürülen kaç çocuk ailesiyle beraber senfoni konserlerine gidiyor? Hayatınıza girmeyen bir şeyi nasıl benimseyebilirsiniz? Bunlar hep heves olarak kalmaya mahkûm.

Sanatçı olarak sizin için en büyük ilham kaynakları nelerdir? Hangi sanatçılardan veya eserlerden etkileniyorsunuz?

En büyük ilhamım doğa. Sonra hassas insanlarla sohbetler, gözlemler… Notlar alıyorum. Görseller topluyorum. Etkilendiğim sanatçıları saymakla bitmez ki. Tüm sanat dallarından ayrı ayrı sanatçılar yüreğime çarpıyor.

Ece Özdikici

Gelecek için hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz ve kendinizi geliştirmek istediğiniz yeni alanlar var mı?

Evet var ama gerçekten benim için yeni bir alan ve oluşturma aşamasının çok başındayım. O yüzden paylaşmak için erken diyebilirim. Yapmış olduğum projeleri geliştirmek için konuşabilirim. Benimle ve çalışmalarımla bağ kuracak insanlarla tanışmak, çalışmak istiyorum. Yaratıcı atölyeyi daha çok çocuk ve okulla buluşturabiliriz. Sanat ile henüz tanışmamış çocuklara bu atölyenin kısa versiyonunu taşıyabilmem için bana destek sağlayacak bir ekip çok güzel olurdu. Kitabım için de aynı şey geçerli. Ben elbette ki daha çok çocuğa ulaşsın istiyorum. Yoksa yazmam ne işe yarar, değil mi? ‘ECE GERİ DÖNÜŞÜMÜ ANLATIYOR’ adlı çocuk kitabımın daha çok çocuk ile buluşması için, aklıma ilk gelen özellikle ilkokul ve anaokulu öğretmenleri oluyor. İnstagram @eceozdikici sayfamda profildeki linkten, ya da @divit_kitabevi sayfasından edinebilirler. Aklıma gelmeyen birçok olasılık mümkün olsun. Yeni sezonda tiyatro ve televizyon için olan projelerimi de yine instagram sayfamdan takip edebilirsiniz. Oyun çıkışı izleyenler arasında bu röportajı okuyup gelen olursa kesinlikle çok mutlu olurum.

Ece Özdikici

“YAZDIĞIM ÇOK FAZLA ÖYKÜ VAR”

 “Ece Geri Dönüşümü Anlatıyor” kitabınızın hikayesi nasıl ortaya çıktı? Bu kitabı yazma sürecinizden bahseder misiniz?

Hayallerimden biri idi çocuk kitabı yazmak ve resimlemek. Dijitallerini de yapmak istiyorum aslında. Yazdığım çok fazla öykü var. Canım sıkıldıkça bir şeyler yazarım ya da çizerim. Diyorum ya sıkılmak ürettirir. Bu öyküyü yıllar evvel yazmıştım. Diğer yazdıklarımın arasından bu öyküyü seçmemin sebebi; dünya için önemli bir konuyu sıkıcılaştırmadan, nasihat vermeden çocuklara anlatabilmek aslında. Baskıdan evvel üzerinde tekrar çalıştım elbette. Resimlerini tablette çalışmadım. Eski usul çalışmayı seviyorum. Kâğıt ve boyalar…

Kitabınızda israf, geri dönüşüm ve doğal kaynakların kullanımı gibi konulara değiniyorsunuz. Bu konulara ilgi duymanızın sebebi nedir?

Çok sayıda bilinçsiz insan var. Dünyaya sadece tüketmeye gelmiş ve her şeyi kendi hizmetine kullanmak hakkıymış gibi yaşayan. Yetişkinlere -eğer açık değillerse- farkındalık kazandırmak çok zor. Öğrenmemek için direnenleri tanıyorum. Halbuki küçük bir alışkanlık değiştirmek ile gerçekten büyük değişime sebep olabilir herkes. Sen, bir fabrika kadar zararlı değilsin diye dünyadan daha az sorumlu değilsin. Büyüklere anlatmaya çalışmaktan yoruldum ne yalan söyleyeyim. Çocukları en iyi şekilde yetiştirmeye çalışıyoruz hepimiz. Benim de katkım bu olsun istedim.

Kitabınızda yer alan resimleri de kendiniz yaptınız değil mi?

Evet. Çok zevkliydi. Her zaman çocuk kitabı resimlemeye devam etmek isterim.

Çevreyle ilgili başka projeleriniz var mı? Yeni kitaplar, atölyeler veya başka çalışmalar planlıyor musunuz?

Tek başıma değil, bir ekiple yapmak isterim. Benim gibi düşünen, üretmeyi seven kişilerle yine sanat atölyeleri yapmak, konularımızı hayatın, gündelik yaşamımızın içinden seçmek ve eğer çocuklar ile çalışacaksam duyarlı, hassas büyümelerini destekleyecek çalışmalar yaptırmak isterim.

Ezgi Tombul: Hayallerimin Peşinden Gitme Niyetim Var

Ezgi Tombul: Hayallerimin Peşinden Gitme Niyetim Var

Oyunculuk kariyerinin başlangıcından, unutulmaz anılarına ve yeni projelerine kadar her şeyi anlatan Ezgi Tombul, kariyer hedeflerini ve genç oyunculara tavsiyelerini Pause Dergisi’ne anlattı. “Birbirinden farklı karakter oynamak istiyorum” diyen Tombul, samimi açıklamalarıyla ilham veriyor.

Röportaj: NAZAN ORTAÇ

Ezgi Hanım, oyunculuk kariyerinize nasıl başladınız? Bu yolculuğunuzda sizi en çok etkileyen ve yönlendiren kimler oldu?

Kariyer, mesleki başarı üzerine kurulu bir kelime, ben daha çok mesleğe duyduğum arzunun nasıl oluştuğundan bahsedebilirim, çünkü, bence kariyer, peşinden gittiğin arzunun pozitif getirisi sadece, onun yanıtını da ben veremem. Ortaokulda ‘elinde fırçayla şarkı söyleyen çocuk’ değil, utangaç bir çocuktum, annem bana daha iyi hissetmem için tiyatro kursunu önerdi ve ben orada tutkumu buldum. Çeşitli tiyatro toplulukları ve ardından konservatuvarla devam eden süreçte, fitili annemin ateşlediğini söyleyebilirim.

Müjdat Gezen Sanat Merkezi Tiyatro Bölümü’nde aldığınız eğitimin kariyerinize nasıl bir katkısı oldu?

Benim okulumun ya da herhangi bir okulun amacı bence ilgilendiğin dalla yıllarca yoğrulmanı sağlamak. Okul yılları boyunca, zaten yapmayı istediğin ‘oyun oynamayı’ defalarca yapıyorsun, deneye yanıla, tekrar ve tekrar… Bu bağlamda, benim okulumun bana katkısı esneklik kazanmam oldu.

“Keşanlı Ali Destanı” ve “Hatırla Gönül” dizilerinde yer aldığınız dönemle ilgili unutamadığınız anılarınız var mı?

“Keşanlı Ali Destanı”, benim ilk işim olması sebebiyle kalbimde yeri çok başka, okuldan yeni mezun olmuş ve Çağan Irmak’ın dizisinde oynuyorum, o hissi hiç unutmuyorum. Geçmişte çalıştığım her işi mutlulukla anıyorum ve bunu değerli buluyorum.

Ezgi Tombul

Yeni projeniz “Sorgu Odası” dizisinde nasıl bir karakteri canlandırıyorsunuz?

‘Sevilay’ karakterini oynuyorum. Sevilay, aile travmaları sebebiyle yaralı, kendisiyle mutsuz ve mutsuzluğunu da etrafına yayan bir karakter. Boşandığı eşi Metin’le sağlıklı sınırlar koyamamaları, Sevilay’ı git gelli bir ruh haline sokuyor.

Dizinin konusu ve hikayesi hakkında biraz daha detaylı bilgi verebilir misiniz?

Bir cinayetin failinin araştırıldığı olay örgüsünün yanı sıra, birbirlerine çeşitli önyargılar geliştirmiş, birbirini yaftalayan kişilerin; ‘ötekini’ tanıdıkça dönüştükleri, anladıkları, dayanışmayı seçtikleri bir polisiye hikaye diyebilirim.

Hazal Kaya ve Çağlar Ertuğrul ile aynı projede yer alıyorsunuz… Daha önce birlikte çalışmış mıydınız?

Hayır daha önce çalışmamıştık, ilk kez tanışıyoruz.

Ezgi Tombul

Dizinin yönetmeni Deniz Yorulmazer ile çalışmak nasıldı? Yönetmenle olan işbirliğiniz hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Yönetmenimiz ne istediğini çok iyi bilen, bilmenin ve işini iyi yapmanın huzurunu tavrına yansıtan biri, görüntü yönetmenimiz Neco Akdeniz ile birlikte çok güzel bir iş çıkarıyorlar, ben de bir parçası olduğum için mutluyum.

Polisiye dram türündeki bu dizi, kariyerinizde nasıl bir yer tutuyor? Bu türde çalışmak size neler kattı?

Ben, bu işin polisiye aksında bulunmuyorum. Benim karakterim çok incinmiş, kendini sürekli dibe çeken bir karakter onunla birlikte ben de çekiliyorum oynarken.

Oyunculuk kariyerinizdeki hedefleriniz ve hayalleriniz nelerdir? Gelecekte hangi tür projelerde yer almak istersiniz?

Hayallerim, arzularım var ve onların peşinden gitme niyetim var. Genel olarak bahsetmem gerekirse, oyunculuk yapmayı yıllar boyunca sürdürebilmeyi ve her platformda birbirinden başka karakterleri oynamayı isterim.

Ezgi Tombul

Son olarak, kariyerine yeni başlayan oyunculara ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz? Sizin yolunuzdan ilerlemek isteyenlere neler önerirsiniz?

Oyunculuk yapmayı istemesinin nedenini bulmasını, bu neden eğer otantik bir nedense devam etmesini, işlerin yolunda gitmeyeceği zamanlar olacağını o süreci rahat atlatabilmesi için duygu durumunu en hızlı şekilde dengelemesinin kendince yolunu bulmasını öneririm

Okurlara eşsiz eserler

Bertan Başaran “Tarz Her Şeyin Yanıtıdır”

Yönetmen Bertan Başaran: “Tarz Her Şeyin Yanıtıdır”

“Kimler Geldi Kimler Geçti” ve “Şahmaran” projeleriyle dikkat çeken yönetmen Bertan Başaran, yaratım sürecinin sancılı ama bir o kadar da heyecan verici olduğunu anlatıyor. Ünlü yönetmen, tarzını ve ilham kaynaklarını paylaşıyor ve Serenay Sarıkaya ile çalışmanın kendisi için büyük bir şans olduğunu vurguluyor.

 RÖPORTAJ: NAZAN ORTAÇ

nazanortac@outlook.com.tr

Bertan Başaran “Tarz Her Şeyin Yanıtıdır”

Üst üste iki projeyle çok konuşuldunuz… “Kimler Geldi Kimler Geçti” ve “Şahmaran”… Bu dizilerin yaratım süreci nasıl geçti?

Yaratım süreçleri genel olarak sancılı süreçlerdir. Senaryoları iyi çalışmanız, okumalar yapmanız ve anlatım dilinizi bulmanız gerekir. Bunlardan sonra da cevaplamanız gereken yüzlerce soru, bakmanız gereken mekanlar kostümler vs… Ve tabii ki kısa bir zaman…

Her iki projede de sizi en çok heyecanlandıran veya zorlayan unsurlar neler oldu?

Her proje beni çok heyecanlandırır ve korkutur. Benim için işlerin en heyecan verici kısmı oyuncular ile bir şeyler yaratmaktır diyebilirim.

Bu iki dizi arasında yönetmenlik açısından ne gibi farklılıklar ve benzerlikler yaşadınız? Tarzınızı bu projelere nasıl yansıttınız?

“Şahmaran” dizisinde ustam Umur Turagay ile çalıştım. İlk işimdi, çok korkuyordum, onun kanatları altında çalıştım diyebilirim. “Kimler Geldi Kimler Geçti”, aslında dördüncü uzun soluklu işim oldu. Bütün bölümleri ben çektim, bambaşka bir maceraydı. Ece Yörenç de beni serbest bıraktı diyebilirim. Çok eğlenceliydi ve kendimi tanımam ve görmem açısından çok önemliydi. Bir tarzım olduğunu söyleyemem, zira her proje kendi içinde bir tarz dikte eder zaten yönetmene.

Bertan Başaran

 “Şahmaran” mitolojik bir hikâyeyi anlatıyor. Mitolojik unsurları modern anlatımla nasıl dengelediniz?

Mitolojik unsurları araç olarak kullanıp, aslında mitolojinin anlattığı duyguların üstüne gittik sanırım.

“Şahmaran”ın ikinci sezonu için yakında sete gireceksiniz… İzleyicileri bu kez ne gibi sürprizler bekliyor?

Bu sezon daha heyecanlı diyebilirim…

Yönetmenlik kariyeriniz boyunca size ilham veren veya etkilemiş olan yönetmenler ve filmler hangileri? Bu etkiler projelerinize nasıl yansıyor?

F.F. Copolla, David Fincher, Gus van Sant, Denis Villeneuve ve filmleri diyebilirim. Birçok film izliyorum, beğeniyorum. Görsel estetik algım, hikaye anlatım şeklim bu yaşıma kadar izleyip sevdiğim filmlerden, resimlerden, sergilerden, fotoğraflardan mutlaka etkileniyordur. Herhangi bir filmi veya projeyi örnek alarak çekmiyorum projelerimi, özgün olmayı tercih ediyorum.

Bertan Başaran

Bugüne kadar yönetmenlik kariyerinizde karşılaştığınız en büyük zorluklar neler oldu ve bunların üstesinden nasıl geldiniz?

Her yönetmende olduğu gibi; az para, az zaman, çok iş…

Her iki dizinizi de Netflix için çektiniz. Netflix gibi global bir platformda çalışmanın avantajları neler?

Bana değer verildiğini hissettiriyorlar. Kendimi yaratımda daha özgür hissediyorum. Onların güveni beni daha da motive ediyor ve tabii dünya seyrediyor.

“Serenay benim en büyük şansım”

Serenay Sarıkaya her iki dizinizde de başrolde. Serenay ile çalışmak nasıl bir deneyimdi? Onun performansı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Serenay benim en büyük şansım diyebilirim. Mükemmel bir oyuncu, çalışkan ve mütevazı. O, beni daha iyi bir yönetmen yapıyor…

Global bir platformda dünyaca tanınmış oyuncularımızla çalışmanın projelerinize getirdiği uluslararası ilgi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hâlâ inanamıyorum! Kendi aranda bir şeyler yapıyorsun, bir anda dünya çapında oluyor, bu inanılmaz…

Bertan Başaran

Uluslararası izleyici kitlesinin projelerinize tepkileri nasıl oldu? Bu geri bildirimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genelde beğenildi. Ben doğru yapılan eleştirileri okumayı çok seviyorum, beni geliştiriyor.

“Tehlikeli bir şeyi tarzla yapmak, sanat dediğim şeydir”

Tarzınız ve stilinizle de dikkat çekiyorsunuz. Modaya özel bir ilginiz var mı?

Bunu, Charles Bukowski’nin harika bir yazısıyla cevaplamak isterim…

Tarz her şeyin yanıtıdır.

Sıkıcı veya tehlikeli bir şeye yaklaşmanın taze bir yolu.

Sıkıcı bir şeyi tarzla yapmak, tehlikeli bir şeyi tarz olmadan yapmaktan daha iyidir.

Tehlikeli bir şeyi tarzla yapmak, sanat dediğim şeydir.

Boğa güreşi sanat olabilir.

Boks sanat olabilir.

Sevmek sanat olabilir.

Bir konserve sardalyayı açmak sanat olabilir.

Çok az kişi tarza sahiptir.

Çok az kişi tarzını koruyabilir.

Erkeklerden daha çok tarza sahip köpekler gördüm, her ne kadar pek az köpeğin tarzı olsa da.

Kediler bol bol sahiptir.

Hemingway beynini bir av tüfeğiyle duvara dayadığında, bu tarzdı.

Ya da bazen insanlar size tarz verir.

Joan of Arc tarza sahipti.

Vaftizci Yahya.

İsa.

Sokrates.

Sezar.

García Lorca.

Hapiste tarz sahibi adamlarla tanıştım.

Hapiste, hapishane dışında olduğundan daha çok tarz sahibi adamla tanıştım.

Tarz farktır, yapma şekli, yapılma şekli.

Sakin bir su birikintisinde sessizce duran altı balıkçıl kuşu,

ya da sen, çıplak, banyodan çıkarken beni görmemen…

Pınar Tınç “Resimlerim hayatımın kolajı gibi”

Pınar Tınç “Resimlerim hayatımın kolajı gibi”

Türkiye’nin ilk ve tek çini mürekkebi ressamı Pınar Tınç, yeni sergisi “Je t’aime! Seni Seviyorum” ile yeni egzotik adaların bin bir rengini sanatseverle buluşturuyor. Tınç, yazın Bodrum’a gidecek olan sergisini anlattı

Röportaj: Nazan Ortaç

Türkiye’nin ilk ve tek çini mürekkebi ressamı olarak biliniyorsunuz. Resimlerinizi bu teknikle yapmaya nasıl karar verdiniz?

2011 yılında Türkiye’den 10 bin km uzaklıktaki Hint Okyanusu’ndaki La Reunion adasına taşınma kararımız üzerine, orada kendime bir atölye kurdum. Okyanusya temalı resimleri üretmek için yağlı boya, akrilik boya ve diğerlerini denediğimde, hiçbirinde doğanın parlaklığını, saflığını, güzelliğini vermediğini, insan figürlerinde istediğim ruhu bu tekniklerle yakalayamadığımı gördüm. Büyük bir sanat ürünleri satan depoda Çin’den gelmiş yüzlerce ton çini mürekkebini gördüğümde ve onları tasarladığım resimdeki renk, ışık-gölge, derinlik ve çarpıcılığı yakaladığımda, sadece çini mürekkebiyle bunları yapabileceğimi anladım. Uzun yıllardır sadece mürekkeple işlerimi üretiyorum.

Pınar Tınç

Eserlerinizi ortaya koyarken nelerden besleniyorsunuz?

Aslında ürettiğim işler, hayatımın minik bir kolajı gibidir. Doğduğum Bozcaada’da geçen çocukluğumun masum ve güzel anları, hazları; Bozcaada’nın masalsı doğası, rüzgarı, renkleri ve Ege Denizi’nin turkuazları, mavisi, kokusu, tuzu hikayeleri; çocuklarımın büyüme korkuları, rüyaları; Afrika’da geçen yıllarımızdan çarpıcı doğa görüntüleri, saflığı, güzelliği ve mutluluğu ifade eden çiçekler; Okyanusya motifleri; Okyanusya kültürünün mitolojik hikayeleri; zanaatkarların ürettiği objeler, desenler ve çarpıcı insan hikayeleri, resimlerimin konularını oluşturuyor…

Eserlerinizde çok renklilik dikkat çeken bir unsur. Bunun için ada hayatının bir yansıması diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle diyebiliriz. Renklerin bizi belli anlara ve zamanlara götürebileceğine inanıyorum. Afrika kültürünün renkli katmanlı motifleri ve doğası, insanları, hikayeleri izleyiciyi bambaşka bir dünyaya ve ışığa taşıyor. Renklerin verdiği enerjiyle bazen resimdeki konuyu bile hissedebiliyorsunuz. İşlerim gerçek hikayelerdir; başka birçok sanatçının işinin kopyası değillerdir. Bu yüzden samimi ve gerçek olmalarını, o anın o eşsiz olmasını renklerle yaratmaya çalışıyorum. Bu da bana inanılmaz bir hayat enerjisi ve mutluluk veriyor.

pause sanat

Bir de hep büyük tablolar yapıyorsunuz? Neden büyük boyutlu tablolar yapmayı tercih ediyorsunuz?

Işık ve renk kullanımının ve atmosfer yaratının büyük boyutlarda daha etkili olduğunu ve beni daha özgür, mutlu hissettirdiğini gördüm. İzleyici, büyük ebatlı resimlerin içinde kendilerini bulabiliyor ve hayallere dalabiliyorlar. Bu, izleyicinin gözleriyle kurulan kontaktın, onları yaşamlarındaki bir anı ya da anlara yükseltebileceği özel bir deneyim sunuyor. Büyük boyutlu işlerde derinlik ve konu bütünlüğü yakalamak mümkün oluyor.

“Je t’aime! Seni Seviyorum” adlı yeni serginizden de bahseder misiniz?

Yeni sergim, iki yıllık yazdığım bir hikâyenin bölümlerini içeriyordu. 20 hikâye bulunuyordu sergide. Hepsinin içinde saflık, yalınlık, doğallık, güzellik ve masumiyet duygularını yansıttım. Bu hikâye bütünüyle anlamlıydı. Şimdi yeni sergiler olacak. Bu yaz ağustos ayında Bodrum’daki Titanik Luxury içindeki Maji Art Galeri’de sergilemeyi planlıyorum.