Yazılar

Alkol bağımlılığı iradesizlik değil, önemli bir beyin hastalığı!

Alkol bağımlılığı iradesizlik değil, önemli bir beyin hastalığı!

Alkol bağımlılığının iradesizlik değil, önemli bir beyin hastalığı olduğunu ifade eden uzmanlar, alkol bağımlılığının; kişinin haftalar, aylar ve yıllar içerisinde planladığı miktarlardan daha fazla tüketmeye başlamasıyla ortaya çıktığını söylüyor. ‘Alkol kokuyorsa alkol bağımlılığı vardır’ demenin uygun olmadığını dile getiren Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Her gün alkol tüketilmesi bağımlılık için geçerli bir kriter değildir. Kişi, aralıklarla alkol tüketerek alkol bağımlısı olabilir.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, 1-7 Mart Yeşilay Haftası dolayısıyla, alkol bağımlılığı konusunu değerlendirdi.

Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin

Dr. Alptekin Çetin

Alkol bağımlılığı nedir?

Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Alkol bağımlılığı önemli bir beyin hastalığıdır. İradesizlik falan değildir. Alkol bağımlılığı; kişinin haftalar, aylar ve yıllar içerisinde planladığı miktarlardan artık daha fazla tüketmeye başlaması, gündelik hayatını etkileyecek düzeylere gelmesiyle beraber ortaya çıkıyor. Bu bir süreç. Bir günde, haftada ya da ayda olan bir şey değil.” dedi.

“Herkesin bu hastalıkla ilgili yaşadığı deneyimler birbirinden farklı”

Alkol bağımlılığının, kişinin alkole temas etmesi, alkolle beraber keyif alması, alkolün hoşuna gitmesi, alkolün kaygısına, sıkıntısına iyi gelmesiyle ya da hoşuna gitmesiyle beraber kullanımı tekrarlaması sonucu aylar yıllar içerisinde ortaya çıkan bir hastalık olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Herkesin bu hastalıkla ilgili yaşadığı deneyimler birbirinden farklıdır. Yani 6 ayda hasta olacaksınız, bağımlılık ortaya çıkacak diye bir şey yoktur. Kişinin genetik yapısı, kalıtsal özellikleri, yaşamış olduğu başka hastalıklar, ruhsal hâli, sosyal çevresi, ortamda bulunan alkol, yakın çevresinde kullanılan alkol, genetik olarak birinci dereceden akrabalarında yaşanmış bir alkol bağımlılığının olması bağımlılık eşiğini değiştiriyor. Bu kişiden kişiye farklılık gösteriyor.” diye konuştu.

Alkol bağımlılığının pek çok belirtisi var

Alkol bağımlılığı belirtilerine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, şöyle devam etti:

“Pek çok farklı belirtiler var. Öncelikle kişinin sosyal hayatında ciddi sorunlar, ciddi düzensizlikler ortaya çıkmaya başlıyor. Yani, belli başlı sorumluluklarını kişi artık yerine getiremez hâle gelebiliyor. Vaktinde işine gidemeyebiliyor, işindeki performansı sağlıklı olmayabiliyor ya da aile bireylerine ayırdığı vakit istediği düzeyde olamayabiliyor. Sağlığı ile ilgili ciddi problemler ortaya çıkmasına rağmen bu problemlerle uygun bir şekilde baş edemiyor olabilir. Maddi sorunlar ortaya çıkabiliyor. Çok fazla para harcamaya başlıyor ve buna rağmen bu harcamalar devam edebiliyor. Kişinin dikkatini çekebilecek pek çok bu tarz sorunlar olabiliyor.”

“Alkol kokuyorsa alkol bağımlılığı vardır demek uygun değil”

Alkol bağımlısı kişilerin illaki alkol kokmuyor olabileceğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Alkol kokuyorsa alkol bağımlılığı vardır demek uygun bir şey değildir. Sosyal hayatın içinde durum değişebiliyor. Yoksunluk krizi oluşturabilir ama oluşturmayabilir de. Kişi uzun süreli devamlı alkol tükettiğinde, belli sebeplerle alkolden uzak kalırsa yoksunluk krizi ortaya çıkabilir.” dedi.

Yoksunlukta ne olabilir?

Yoksunluk durumuna da dikkati çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Dışarıdan kişilerin dikkatini çeken durumlar olabilir veya kişinin kendisinin yaşadığı sorunlar olabilir. Kaygısı artabilir. Uykusuzluk ortaya çıkabilir. Titremeler olabilir. Genellikle çevrede en çok dikkat çeken bu olur. Terlemeler olabilir. Sıkıntısı artabilir. Kimi zaman daha hoş durumlarda öfkeli ve saldırgan hâle gelebilir. Daha da uç durumlarda, daha ciddi nörolojik tablolarda ortaya çıkabilir. Yani kişi epileptik nöbet geçirebilir. Beyin ciddi anlamda alkolle baskılandığı için alkolün bir anda kesilmesiyle beraber epileptik nöbet ortaya çıkabilir.” şeklinde konuştu.

Dr. Alptekin Çetin

Kimler alkol bağımlısı?

Belli içme sıklığının alkol bağımlılığı riskini ortaya çıkardığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kadınlar ve erkekler için haftalık tüketim birimlerinin belirlendiği bilimsel çalışmalar vardır. Bunlar bizim için riskli tüketim olarak adlandırılıyor ama bazen danışanlarımızdan duyuyoruz, ‘Ben her gün alkol tüketmiyorum ki ben bağımlı değilimdir.’  Hayır, her gün alkol tüketilmesi bağımlılık için geçerli bir kriter değildir. Kişi, aralıklarla alkol tüketerek alkol bağımlısı olabilir. Bunun için farklı farklı ölçütler, değerlendirmeler vardır.” dedi.

Alkol bağımlılığı erken bunamaya neden olabiliyor

Alkolün, beyin hücrelerinin ölümüne neden olabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Beyinde küçülme oluyor. Bu da erken bunama hastalığının habercisidir. Erken bunama riskini ortaya çıkarır. Beyin kanamalarına daha yatkınlık olabilir. Ayrıca sadece beyin değil karaciğer de çok önemlidir. Alkol karaciğerde büyümeye neden olabiliyor. Karaciğerde büyüme olduktan sonra siroz süreci ortaya çıkabiliyor. Kaslar da çok etkileniyor. Ellerde, ayaklarda güçsüzlükler ortaya çıkabiliyor. Pankreas ciddi anlamda etkileniyor. Vücuttaki pek çok organ alkol ile beraber zarar görebiliyor.” diye konuştu.

Daha çok tüketmek için arkadaşlarından uzaklaşıyor

‘Alkol sosyalleştiriyor’ sözünü gerçeği yansıtmadığını, bağımlı kişilerin sosyal yaşantıdan yavaş yavaş çekilmeye başladığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kendi içine kapanıyor. Arkadaşlarından, sosyal çevresinden, ailesinden uzaklaşıyor. Yalnızlaşmaya başlıyor. Yalnızken belki daha çok alkol tüketiyor. Sosyal anlamda ciddi bir etkilenme oluyor. İş hayatı, arkadaş çevresi etkileniyor.” dedi.

Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, bağımlılık başlangıcı için genç yetişkin dönemin risk olduğunu ifade ederek, “18-25 yaş arasındaki yoğun alkol tüketimi alkol bağımlılığı açısından ciddi bir risk oluşturuyor. Ama hastalarımıza bakacak olursak her yaş grubunda alkol bağımlılığını sık görebiliyoruz. Sosyal bir sınıf ise yoktur. Alkol bağımlılığı her sosyal sınıfta görülebiliyor.” şeklinde konuştu.

Alkol bağımlılarının profesyonel yardım alması gerektiğini de söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bazı danışanlarımıza ayaktan tedavi uygulayabiliyoruz ama bazılarında alkol kullanımının beyne ve vücuda ciddi etkileri varsa, kişi alkolden uzak kalamıyorsa, alkolden uzak kaldığında ciddi yoksunluk belirtileri ortaya çıkıyorsa o zaman yatış sürecini planlamak gerekiyor.” dedi.

Tek yönlü beslenme bağırsak sağlığını olumsuz etkiliyor!

Tek yönlü beslenme bağırsak sağlığını olumsuz etkiliyor!

Kefir ve yoğurt gibi fermente süt ürünlerinin bağırsak sağlığı için faydalı olduğunu dile getiren uzmanlar, prebiyotiklerin elma, kayısı gibi meyveler ve pırasa, kereviz gibi sebzelerde bulunduğunu söylüyor. Sağlıklı bir bağırsak sistemi için doğru beslenme alışkanlıklarının önemine dikkat çeken Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, tek yönlü beslenmenin bağırsak sağlığını olumsuz etkilediğini kaydetti.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, sağlıklı bağırsak sisteminin nasıl olması gerektiğini anlattı.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Kefir ve yoğurt gibi fermente süt ürünleri bağırsak sağlığı için faydalı

Kefir ve yoğurt gibi fermente süt ürünlerinin bağırsak sağlığı için faydalı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Özellikle kefir ve yoğurtta bulunan sağlıklı bakteriler, mikrobiyota dediğimiz trilyonlarca hücreyle beraber olan yararlı bakterilerin sayısını artırıyor, buna bağlı olarak sindirimi kolaylaştırıyor ve vücudun direncini artırarak kilo kaybında dahi etkileri oluyor.” dedi.

Prebiyotikler elma, kayısı gibi meyveler ve pırasa, kereviz gibi sebzelerde bulunuyor

Probiyotiklerle beraber prebiyotikler ve her ikisinin beraber olduğu simbiyotiklerin bulunduğunu da anlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Prebiyotikler bakterilerin, vücudumuzda bulunan mikroorganizmaların beslenmesinde rol oynayan maddelerdir. Prebiyotikler meyve ve sebzelerde bulunur. Elma, armut, turunçgiller, kayısı, şeftali, enginar, soğan, sarımsak, pırasa, kereviz ve mercimek de bulunuyor. Bunlar vücut tarafından sindirilmeyen fakat vücuttaki bakteriler tarafından sindirilebilen, sonuç olarak bakterilerin beslenmesini sağlayan ve vücuttaki immün sistemin güçlenmesini sağlayan maddelerdir. Günlük diyetimizdeki lif içeriğini artırırsak probiyotiği de sağlamış oluruz.” şeklinde anlattı.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Sağlıklı bir bağırsak sistemi için dikkat edilmesi gerekenler neler?

Sağlıklı bir bağırsak sistemi için olması gerekenlere işaret eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, şunları dile getirdi:

“Sağlıklı bir bağırsak sistemi için günlük beslenme alışkanlığımızda mümkün olduğu kadar doğal beslenmeye dikkat etmeliyiz. Özellikle her meyve sebzeyi mevsiminde yemeliyiz, kilo almamalıyız, her şeyden azar azar yemeliyiz.

İdeal bir bağırsak sağlığı için diyetimizde karbonhidrat, protein ve yağın dengeli olarak bulunması gerekmektedir. Tek yönlü beslenme bağırsak sağlığımızı olumsuz etkilemektedir.

Ketojenik diyet gibi tek yönlü beslenmeler bağırsak sağlığını bozuyor

Yapılan bazı ketojenik diyetler adı altında tek yönlü beslenmeler bağırsak sağlığımızı ve vücut immün sistemimizi bozmaktadır. Her türlü besinden dengeli bir şekilde almak kaydıyla yemeliyiz, sebze ve meyve ağırlıklı beslenmeliyiz.

Evde yapabileceğimiz doğal besinler olarak ev yoğurdu, ev sirkesi, turşular vücut sağlınızın korunmasında rol oynamaktadır. Sadece beslenmeyle değil beraberinde egzersiz yapmalı, alkol ve sigaradan uzak durmalıyız.”

 

Öfke de duygusal yeme nedeni, hüzün de…

Öfke de duygusal yeme nedeni, hüzün de…

Bazı metabolik, psikolojik ya da sosyolojik faktörler nedeniyle kontrol kaybedildiğinde, beslenme sorunları yaşandığına işaret eden uzmanlar, bunlar arasında en sık görülenin duygusal yeme olduğunu söylüyor.

Duygusal yemenin, olumsuz duygulara karşılık olarak gelişen ve aşırı yeme eğilimini gösteren bir davranış bozukluğu olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Duygusal yeme özellikle olumsuz emosyonlar denilen yoğun stres, anksiyete, depresyon, kızgınlık, öfke ve hüzün gibi duygu yoğunlukları yaşandığında daha çok tetiklendiği biliniyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, 26 Şubat-3 Mart 2024 tarihleri arasındaki Yeme Bozukluğu Farkındalık Haftasına dikkat çekerek, yeme bozuklukları ve psikoloji konusunu değerlendirdi.

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

En sık görülen yeme bozukluğu; duygusal yeme…

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, sağlıklı olabilmenin ön koşullarından birinin yeterli ve dengeli beslenmek olduğunu ifade ederek, “Bu kontrolü bazı metabolik, psikolojik ya da sosyolojik faktörler nedeni ile kaybettiğimizde çeşitli beslenme sorunları yaşanıyor. Bunlar arasında en sık karşımıza çıkan çeşidi ise duygusal yemedir.” dedi.

Duygusal yemenin, olumsuz duygulara karşılık olarak gelişen ve aşırı yeme eğilimini gösteren bir davranış bozukluğu olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Ruh halinde gelişen olumsuzlukları kontrol etme dürtüsü ile ortaya çıkan bu yeme davranışında normalden çok daha fazla yemek yeme, gerekenden daha yağlı, tuzlu ve şekerli yeme davranışları gözleniyor.” şeklinde konuştu.

Duygusal yemeyi özellikle olumsuz emosyonlar tetikliyor

Bilim insanlarının farklı duygu durumlarının yemek yeme sürecinde, bireylerin yemek davranışını nasıl etkilediğini araştırdığını kaydeden Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Bunun sonucunda ise duygusal yemenin özellikle olumsuz emosyonlar denilen yoğun stres, anksiyete, depresyon, kızgınlık, öfke ve hüzün gibi duygu yoğunlukları yaşandığında daha çok tetiklendiği ortaya çıkarmıştır.” dedi.

Yalnızlık duygusunda boşluk hissi yemek yiyerek doldurulmaya çalışılıyor

Duygusal yemenin düşük benlik saygısı ve yetersizlik duygularıyla ilişkili olduğunun da saptandığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, şöyle devam etti:

“Kişilerin hayatlarında yaşadıkları olumsuzluklar yemek alışkanlıklarını ciddi anlamda etkiliyor. Ayrılıklar, aldatılmalar, kayıplar, işsizlik gibi yaşanan olumsuzluklar kişide ciddi anlamdan bir boşluk hissi yaratıyor. Yalnızlık duygusuyla baş edilememesiyle yeme bozuklukları başlayabiliyor ve sonrasında kişiler aidiyet duygusunu yitirebiliyor.  Bu noktada boşluğu yemek yiyerek doldurmaya çalışıyorlar.

“Bitkin ya da sıkılmış olduğunuzda sorunun çözümünü bulacağınız adres buzdolabı değil”

Oysa üzgün, öfkeli, yalnız, bitkin ya da sıkılmış olduğunuzda sorunun çözümünü bulacağınız adres buzdolabı değil. Bilmemiz gereken en önemli nokta, duygusal açlığın yiyecekler ile doldurulamayacağıdır.  İnsan yemek yediği anda kendini iyi hissedebilir ama yemek bittiğinde duygular bitmez üstelik kötü duyguların üstüne bir de fazladan alınan kilolar eklenebilir.”

“Bilinçsizce yemek yeme yerine bilinçli yemeyi öğrenebilirsiniz”

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, sorunun çözümüne ilişkin de şunları kaydetti:

“Duygularınızı ele almanın sağlıklı yollarını bulabilir, bilinçsizce yemek yeme yerine bilinçli yemeyi öğrenebilir, kilonuzu kontrol altına alıp duygusal gıda tüketimine son verebilirsiniz. Eğer siz de duygusal yeme noktasında kendinizi durduramıyorsanız mutlaka psikolojik destek almalısınız.” dedi.

İlaçları zamanından önce bırakmayın!

İlaçları zamanından önce bırakmayın!

Doktora muayene olduktan sonra verilen ilaçların zamanında ve uygun şekilde kullanılmasının önemini vurgulayan uzmanlar, ilaçların belirlenen sürede kullanılmamasının, direnç gelişimine ve hastalığın alevlenmesine neden olabileceği uyarısında bulunuyor.

Ülkemizde bilinçsiz ilaç kullanımının çok fazla olduğunu, çok sayıda antibiyotik, ağrı kesici ve mide koruyucu ilacın bilinçsizce kullanıldığını ve bunun sonucunda birtakım yan etkiler ortaya çıktığını dile getiren Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “İlaçlar kimyasal maddelerdir. Kimyasal maddelerle zehir arasındaki çizgiyi belirleyen nokta ise ilaçların kullanma dozu ve şeklidir.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, ilaç kullanımında doğru bilinen yanlışları anlattı.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

“Doktorun verdiği ilaçlar uygun ve zamanında kullanmalı”

Prof. Dr. Aytaç Atamer, kişilerin doktora muayene olduktan sonra verilen ilaçları uygun ve zamanında kullanması gerektiğini kaydederek, “Çünkü her ilacın bir kullanma süresi vardır. Örneğin bir enfeksiyon hastalığına karşı verilen ilacı hasta kendisini iyi hissettiği zaman keserse o an iyileşebilir fakat antibiyotiklere karşı bir direnç geliştirir. Buna bağlı olarak da sonrasında hastalık daha da alevlenebilir. Bu nedenle ilaçları zamanından önce bırakmak uygun değildir. Kullanılan ilaçlar ve hastalığa göre ilaçları zamanında kullanmak gerekir. Özellikle enfeksiyon hastalıklarına verilen ilaç zamanından önce bırakılırsa o an için rahatlamakla beraber daha sonrası için antibiyotik direnci gelişmekte ve aynı hastalıklara karşı daha güçlü antibiyotiklere geçmek durumunda kalınabilir.” dedi.

 “Eğer ilaçlar erken kesilirse hastalık iyileşmemekle beraber kronikleşiyor”

Antibiyotikler, ağrı kesiciler veya kronik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların yarıda kesilmemesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Eğer erken kesilirse hastalık iyileşmemekle beraber kronikleşiyor.” şeklinde konuştu.

İnsanlar genellikle hekim tavsiyesinden ziyade komşusunun tavsiyesine göre ilaç aldığını da söyleyen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “İlaçlar her kişiye farklı etki göstermektedir. Kişinin kullandığı ilaç kendisine özgüdür. Bu nedenle komşuları ya da çevreyi dinlemek yerine hekimleri dinlemek gerekmektedir. Ülkemizde de bilinçsiz ilaç kullanımı çok fazladır. Çok sayıda antibiyotik, ağrı kesici ve mide koruyucu ilaçlar bilinçsizce kullanılmakta ve bunun sonucunda birtakım yan etkiler ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak ilaçlar kimyasal maddelerdir. Kimyasal maddelerle zehir arasındaki çizgiyi belirleyen nokta ise ilaçların kullanma dozu ve şeklidir.” dedi.

“Antibiyotik direnci olan durumlarda ölüme kadar uzanan bir direnç söz konusu olabiliyor”

Özellikle antibiyotik konusunda önemli bir problem yaşandığını dile getiren Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Çünkü ilaç şirketleri yeni antibiyotikler geliştirmemektedir. Bu nedenle antibiyotik direnci olan durumlarda ölüme kadar uzanan bir direnç söz konusu olabilmektedir. Kişilerin yoğun antibiyotik kullanması ileride belki de yoğun bakım koşullarına neden olan bir hastalığa düştüğünde antibiyotik direnci yüzünden hayatta kalma şansları da azalabilir.” dedi.

Şeker patlatma oyunu: Bağımlılığa giden büyük tehlike

Şeker patlatma oyunu: Bağımlılığa giden büyük tehlike

Sanal kumarın son gözdesi, masumane görünen “şeker patlatma” oyunları gençler arasında hızla popülerlik kazanırken, beraberinde bağımlılık ve sorunlarını da getiriyor. Oyuna yatırılan bahis nedeniyle gençlerin kontrolsüz para harcamalarının olması ve sıklıkla ihtiyacının dışında para talep etmesinin dikkat çekici bir unsur olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Akıllı telefonlarla kolaylıkla erişim sağlanması da oyuna olan ilginin dozunu arttırıyor.” dedi.”

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, şeker patlatma oyunu ve bağımlılık arasındaki ilişkiyi değerlendirdi.

“Şeker patlatma” oyununun gençlerin yoğun ilgi gösterdiği sanal kumar olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Renkli şekerlerin eşleştirilmesi veya çeşitli kombinasyonlarının sağlanması üzerine bahis yapılan bu oyun türü şansa dayalı gözükse de neden olduğu kayıplar ve yol açtığı sorunlar açısından sanal kumar bağımlılığını gündeme getiriyor.” dedi.

Klinik Psikolog Sedef Koç Bal

Klinik Psikolog Sedef Koç Bal

Eğlence arayışı, oyuna para aktararak daha da arttırılıyor

Her kumar hikayesinin başlangıcında olduğu gibi bu oyunun da oyuncularına eğlence vadettiğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Bu eğlencenin beynin ödül sistemindeki karşılığı ise dopamin salgılanmasıyla ortaya çıkan ‘haz’. Yalnızca oyunda uzun vakit geçirmekle sınırlı kalmayan bu eğlence arayışı, oyuna para aktararak daha da arttırılıyor.” diye konuştu.

Kaybettiklerini geri kazanma hedefinin sorunları beraberinde getirdiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, şöyle devam etti:

Gençlerin oyuna ilgisini canlı tutan etken akranlar arasında popüler olması

“Kazanmak ve kaybetmek arasındaki gelgitlerin yarattığı o heyecan bir süre sonra kayıpların da meydana gelmesiyle ‘Kaybettiklerimi tekrar kazanmalıyım’ diye yeni bir hedefi doğuruyor.

Gençlerin oyuna ilgisini canlı tutan diğer etken ise akranlar arasında popüler olması. Sosyal ortamlar gençleri arkadaş grubunun bir parçası olmak ve grubun dışında kalmamak için benzer deneyimleri tatmaya teşvik ediyor. Bir yandan ortak bir eğlencenin parçası olmak, diğer yandan grubun içerisinde kalmak için bu gibi etkileşimler dönem dönem şekil değiştirse de gençler arasında yaygın bir davranış biçimi.

Öte yandan akıllı telefonlarla kolaylıkla erişim sağlanması da oyuna olan ilginin dozunu arttırıyor.”

Aileler, çocuklarını bu tarz oyunlarda izlemeli ve belirtileri dikkatle takip etmeli

Dijital araçlarla geçirilen her an için ailelerin endişelenmesinin anlamlı olmayabileceğini, ancak bu davranışın sıklığı ve neden olduğu sorunların değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, belirtileri şu şekilde sıraladı:

“Sanal kumar bağımlılığından söz ederken diğer bağımlılık türlerinde olduğu gibi bireyin akademik, sosyal ve ailevi işlevselliğinin zayıfladığını gözlemliyoruz. Oyuna yatırılan bahis nedeniyle kontrolsüz para harcamalarının olması ve sıklıkla ihtiyacının dışında para talep edilmesi ilk dikkat çekici unsurdur.

Teknolojik araçlarla geçirilen zamanın yaş grubu için önerilen limitlerin üzerinde olması, bu dengenin bozulmasıyla birlikte akademik alanda başarının düşmesi, okul döneminde devamsızlıkların artması, keyif aldığı aktivitelerden uzaklaşması gibi değişiklikler sağlıklı iletişimi olan bir aile tarafından genellikle fark edilebilir.

Bireyin aile ortamında daha az bulunması, o anlarda da zihninin sürekli uzak kaldığı oyunda olması ve engellenmiş hissederek öfke belirtileri, tahammülsüzlük gibi tepkiler de bir sorunun varlığına işarettir.

Şeker patlatma oyunu sonrasında gözlemlenen bu değişim karşısında bireyle çözüme yönelik iletişim kurmakta zorlanılıyor ise özellikle bağımlılık alanında profesyonel destek alınması önemlidir.”

Klinik Psikolog Sedef Koç Bal

Sağlıklı sınırların çizilmesi önemli

Çocukların dijital dünya ile tanışmasını engellemek gerçekçi bir hedef olmayacağı için asıl meselenin sağlıklı sınırların çizilmesi olduğunu da anlatan Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Çocuğun gelişim dönemine uygun biçimde açık iletişim ilkesiyle ilerlenmeli; dijital dünyaya dair tehditler anlatılırken çocuğun duygu ve düşünceleri, birey olarak ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır. Neden sonuç ilişkisine dayandırılarak getirilen sınırlamalar daha kabul edilebilir olacaktır. Aynı zamanda eğlencenin tek bir yolunun olmadığı da çeşitli pratiklerle birlikte deneyimlenebilir.” dedi.

Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, bu tür oyunların eğlenceyle başlaması, ilgi çekici olması, çocuğun akran çevresinde oyunun popülerliği gibi kafa karıştırıcı birçok risk faktörü mevcut iken; çocukların kısıtlayan, yargılayan, yasaklayan veya cezalandıran bir tutum yerine karşısında kendisini anlamaya ve yardımcı olmaya istekli birine ihtiyaç duyduğunu da vurguladı.

Tedavi ve destek…

Kumar bağımlılığı geliştiğinde bireyde gizleme, yalan söyleme gibi davranışlar gözlemlenebildiğini de ifade eden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, sözlerini şöyle tamamladı:

“Utanç ve suçluluk duygularının yanı sıra kumar oynamaya devam edebilmek amacıyla da gerçeği saklama eğilimi olabilir. Sorun fark edildiğinde aile ve birey arasında sağlıklı iletişim sağlanamazsa çözüme ulaşma süreci genellikle uzamaktadır.

Tedavide amaç yalnızca erişim yollarını kısıtlamak değildir; nedenleri değerlendirerek gerekli durumlarda ilaç desteği almak, riskleri ve önlemleri belirlemek, baş etme yolları oluşturmak, finansal yönetim planı yapmak gibi kapsamlı bir süreç hedeflenir.

Şeker patlatma oyununda bağımlılık her yaş grubu için tehdit

Şeker patlatma oyununda en büyük risk grubu olarak gençler bilinse de bağımlılığın her yaş grubu için tehdit olduğunu hatırlatmak gerekir. Burada önemli olan bireysel farklılıkları gözeterek kişiye özel tedavi planı oluşturmaktır. Tedavi sürecinde aile desteği kritik öneme sahiptir ancak bu destek sınırsız maddi destek sağlamak, borçları kapamak gibi algılanmamalıdır. Bu noktada bağımlılık uzmanından destek almak ve süreci birlikte takip etmek en uygun seçenek olacaktır.”

Zayıflama yolculuğunda yeni trend: Aralıklı Oruç Diyeti…

Zayıflama yolculuğunda yeni trend: Aralıklı Oruç Diyeti…

Son dönemde popülerlik kazanan Aralıklı Oruç Diyeti, beslenme düzenini değiştirerek kilo kontrolü sağlama amacı güden bir yaklaşım olarak ön plana çıkıyor. Aralıklı oruç diyetinin diğer diyetlere göre uygulanmasının daha kolay olduğunu ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Vücut işlevleri ve stres durumları göz önünde bulundurulduğunda kadınlarda çoğunlukla 10:14 metodu öneriliyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, aralıklı oruç konusunu değerlendirdi.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, Aralıklı Oruç Diyetinin, açlık durumları ile yemek yeme dönemlerinin belirli periyotlarla değiştiği bir diyet yaklaşımı olduğunu ifade ederek, “Aralıklı Oruç Diyetinde rutin beslenme programlarından farklı olarak, yenilen yemeğin kalorisi ve çeşidi değil, yenildiği zaman aralığı önemlidir.” dedi.

Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

En çok tercih edilen 16:8 metodu…

Pek çok farklı şekilde yapılabilen bu beslenme yaklaşımında, popüler birçok metodun mevcut olduğunu anlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “En çok tercih edilen 16:8 metodudur. Kişinin 16 saat boyunca aç kaldığı, 8 saat boyunca besin alımının olduğu bir yöntemdir. Vücut işlevleri ve stres durumları göz önünde bulundurulduğunda kadınlarda çoğunlukla 10:14 metodu öneriliyor.” diye konuştu.

Uygulanması daha kolay…

Aralıklı Oruç Diyetinin diğer diyetlere göre uygulanmasının daha kolay olduğunu söyleyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Özellikle gece açlığını desteklediği için daha az kalori alımını sağladığından ötürü kilo kaybına yardımcı oluyor. Bu diyetin temelinde aç kalınan dönemde, vücudun detoksifikasyon mekanizmasına destek olmak ve yaşlanma sürecini yavaşlatmak da var.” dedi.

Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

İstatistiksel olarak anlamlı bir üstünlüğü yok

Klinik çalışmalara da atıfta bulunan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Aralıklı oruç ile yapılmış klinik çalışmalarda bu diyetin kan şekerini ve kan basıncını düzenlemede, insülin duyarlılığını arttırmada, oksidatif stresi azaltmada birçok olumlu etkisi olduğu bildirilmiştir. Ancak diğer kalori kısıtlı diyetler ile karşılaştırıldığında zayıflama açısından, istatistiksel olarak anlamlı bir üstünlüğünün olmadığı görülmüştür.” şeklinde konuştu.

Aralıklı Oruç Diyetini kimler uygulayabilir?

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Aralıklı oruç yapmak isteyen sağlıklı bireylerin diyeti; bir beslenme uzmanı eşliğinde, kontrollü bir şekilde, kişiye özel planlanmalıdır. Bu beslenme modelinin yanlış uygulanması; vitamin eksikliklerine, kas kayıplarına, enerji düşüklüğüne sebep olabilmektedir. Ayrıca belli zamanlarda ve günlerde kısıtlayıcı beslenme tutumlarının, bireylerde özellikle ergenlerde yeme bozukluğuna sebep olabileceği unutulmamalıdır. Sonuç olarak Aralıklı oruç diyeti uygulanması kolay gibi görünse de uygulanırken dikkate alınması gereken birçok faktör vardır ve mutlaka uzman kontrolünde uygulanmalıdır.” dedi.

Saç, cilt ve diş sağlığı için C vitamini çok önemli!

Saç, cilt ve diş sağlığı için C vitamini çok önemli!

Günlük beslenme ile karşılanması gereken C vitamini ihtiyacı, bazı durumlar ve düzensiz beslenme alışkanlıklarıyla karşılanamayabiliyor. Günlük beslenme ile C vitamini eksikliğinin olmadığına vurgu yapan Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Özellikle kronik ishal durumunda, yanıklarda ya da cerrahi girişimlerden sonra düzensiz beslenen kişilerde, alkol, sigara kullananlarda C vitamini eksikliği ortaya çıkıyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, C vitamini eksikliği konusunu değerlendirerek, C vitamini eksikliği nasıl giderilir bilgi verdi.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

C vitamini turunçgillerde bol miktarda bulunuyor

Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, normal koşullarda günlük beslenme ile C vitamini eksikliğinin olmadığına işaret ederek, “Çünkü C vitamini turunçgiller adını verdiğimiz besinlerde bol miktarda bulunuyor. Fakat yeteri kadar dengeli beslenilmeyen durumlarda özellikle kronik ishal durumunda, yanıklarda ya da cerrahi girişimlerden sonra düzensiz beslenen kişilerde, alkol, sigara kullananlarda C vitamini eksikliği ortaya çıkıyor.” dedi.

Bu gibi durumlarda C vitamini takviyesi gerektiğine dikkat çeken Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Düzenli bir yaşam, saç, cilt ve diş sağlığı için C vitamini oldukça önemlidir.” diye bilgi verdi.

C vitamini eksikliği nasıl giderilir?

Prof. Dr. Aytaç Atamer, “C vitamini eksikliği normal koşullarda pek fazla görülmüyor. C vitamini eksikliği olan durumlarda oral denilen yolla, damar ya da kalçadan doktor tavsiyesi ile takviye alınabilir. Özellikle kış aylarına girdiğimiz dönemde üst solunum yolu enfeksiyonları artmaktadır. Bu enfeksiyonları daha kolay atlatmak için C vitamini takviyeleri almak gerekir” dedi.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

C vitamini eksikliği belirtileri nelerdir?

C vitamininin ısıya dayanıksız, vücutta üretilmeyen bir vitamin olduğunu da söyleyen Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:

“C vitamini çok önemli bir antioksidan kaynağıdır, bu nedenle enfeksiyonların, kanserin oluşmasını önleyen önemli bir vitamindir. Bunun dışında C vitamini vücudumuzdaki kolajen sentezinde önemli rol oynuyor ve kolajen yapısını oluşturuyor. Kolajen eksikliğinde ciltte buruşukluk, saçlarda kuruma, kolay kırılma ortaya çıkıyor. C vitamini aynı zamanda bağışıklık sistemini güçlendirdiği için özellikle üst solunum yolu enfeksiyonlarında vücut direncini de artırıyor ve hastalığın iyileşmesinde önemli bir rol oynuyor. C vitaminin eksikliğinde diş eti kanaması, eklemlerde ağrı şişlik ve kolay morarmalar da görülüyor.”

Melankoli aslında depresyonun ağır hali…

Melankoli aslında depresyonun ağır hali…

Gizemli bir duygu hali olan melankoli, sıklıkla hüzünle eş anlamlı olarak kullanılsa da uzmanlar bu kelimenin depresyon ve hüzün arasında farklı bir kavram olduğunu belirtiyor. Melankoli kişinin kendisini yataktan kaldıracak sebebi dahi bulamadığını ifade eden Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Hayatta ve ayakta kalacak hedefler yok olmaya başlar melankolide, bu noktada depresyonla örtüşen taraflar vardır. Melankolik depresyon ise depresyonun çok ağır bir türüdür.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, melankoli hakkında bilgi verdi.

Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, sanatçı Erol Evgin’in seslendirdiği şarkıda ‘’Dipsiz bir kuyu gibi karardı dünya’’ dediğini hatırlatarak, “Melankoli tam da dünyamızın dipsiz bir kuyu gibi kararması aslında, zaman zaman melankoli kelimesini biz hüzün gibi kullansak da melankoli, depresyon ve hüzün arasında kavramsal olarak farklar vardır.” dedi.

Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız

Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız

Derin acılı bir mutsuzluk, umutsuzluk var…

Melankoli kelimesinin Milattan Önce 400’lü yıllardan itibaren Hipokrat tarafından bir takım ruhsal hastalıkları tanımlamak için kullanılan kadim bir kelime olarak karşımıza çıktığını anlatan Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Özellikle tarih boyunca sanat ve felsefe açısından yaratıcılığın ön koşulu gibi görülüp romantize edilse de psikolojik açıdan değerlendirdiğimizde çok acı verici bir tablo karşımıza çıkar. Keder, derin acılı bir mutsuzluk, umutsuzluk, kişinin sevme kapasitesinin kaybı, hüzün, dış dünyaya karşı ilgisizlik, basit gündelik aktivitelerden kaçınmalar da bulunması, kendisine yönelmiş suçluluk duyguları, öz saygını azalması gibi belirtiler söz konusu melankolide.” diye konuştu.

Melankolik depresyon depresyonun çok ağır bir türü

Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, bu kelimenin zamanın ruhuna göre de anlamını değiştiren bir kelime olduğunu, melankolik depresyon olarak ele alındığında duygu durumunda melankolinin depresyonla örtüşen taraflarının var olduğunu anlatarak, şöyle devam etti:

“Biz melankoliye baktığımızda kişinin egosundan, benliğinde, o enaniyetinde büyük ölçüde bir zayıflama görürüz. Ego boş ve değersiz haldedir. Kişi adeta cezalandırılmayı bekleyen, kendini kötüleyen, eleştiren bir haldedir. Melankoli kişi kendisini yataktan kaldıracak sebebi dahi bulamaz. Hayatta ve ayakta kalacak hedefler yok olmaya başlar melankolide, bu noktada depresyonla örtüşen taraflar vardır. Melankolik depresyon ise depresyonun çok ağır bir türüdür. Özellikle melankoli içerisindeki kişide terk edilmişlikle dolu bir ruh hali vardır. Yalnızlıkla örülmüştür. Ruhu kasvet, iç sıkıntısı umutsuzluk, karamsarlık tüm bunlar melankolik depresyonda gördüğümüz belirtilerdir.”

Freud melankoliyi acı verici bir yara gibi tarif ediyor

Freud’un melankoliyi “Kişinin kendilik değerinde bir düşüş vardır, kişi kendi ihtiyaçlarından ve arzularından uzaklaşmaya neredeyse sebep olan bir geri çekilme biçimine girer; benliği ıssızlaşır, güçsüzleşir’’ diye acı verici bir yara gibi tarif ettiğini anlatan Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Bu noktada depresyonla melankoliyi karşılaştırdığımızda melankoli ne hüzün diye hafifletebileceğimiz bir durumdur ne de depresyondaki belirtilerle tek başına karakterizdir. Melankoli aslında depresyonun ağır halidir.” dedi.

Kişide belirgin zayıflama, halsizlik görülür

Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, melankoli kişinin ruhsal durumundaki çökkünlükten ziyade fiziksel belirtilerin de görüldüğünü ifade ederek, “Kişinin hareketlerinde yavaşlama söz konusudur. Bununla birlikte kişinin önceden yapmayı sevdiği şeylerden hoşlanmadığı, keyif almadığı bu sebeple davranışsal olarak birtakım kaçınmalar yaşadığı görülür. Gittikçe dış gerçeklikten iç gerçekliğe doğru kapandığı birtakım davranışsal bozulmalar da görülür. İştahsızlık, uykusuzluk gibi fizyolojik belirtiler de olur. Kişide belirgin zayıflama, halsizlik, postüründe içe kapanık pozisyon karşımıza çıkabilir.” dedi.

Çevresel stres faktörlerinin melankoliyi de depresyonu da etkilediğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Dolayısıyla deneyimlediğimiz her şey melankolik bir ruh haline girmemize etki gösterebilir. Mizacımızın bir etkisi vardır, genetiğimizin bir etkisi vardır, çevresel faktörlerin de etkisi vardır.” diye konuştu.

Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız

Depresif belirtiler geçicidir, kişinin karakterini değiştirmez

Melankolide kişinin iç dünyasında yalnızlık ve sıkıntı olduğunu, neredeyse zihinsel uğraşısının da sadece kendisiyle ilgili olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Tüm zihinsel uğraşları da ona suçluluk, pişmanlık gibi duyguları hissettiren, yaralayan hatta neredeyse cezalandırılma arzusu doğuran şekilde işgalci düşüncelerdir. Kişi melankolik bir depresyondaysa bu depresif belirtileri onun kişilik özellikleriyle karıştırmamamız gerekiyor. Depresif belirtiler geçicidir, kişinin karakterini değiştirmez.  Bu durumda kişilik özellikleriyle hastalığı ayırt etmek durumundayız.” dedi.

Güneş ışığının daha az ve günlerin daha kısa olması melankoliyi etkiliyor

Hormonlar, mevsimsel değişiklikler, yaşamımızdaki çevresel streslerin artması karşısında melankolinin etkilenebildiğini de söyleyen Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Bununla birlikte melankolinin şiddeti etkilenebilir. Yastayken sevdiğimiz bir nesnenin somut olarak kaybını yaşarız, fakat melankolide gerçeklikte var olan sevdiğimiz bir nesnenin kaybından ziyade bunu kaybetme ihtimali gibi daha soyut bir düzlem söz konusudur. Her ikisinde de ortak birçok nokta vardır. Hissedilen duygular birtakım güçlükler gibi. Fakat ayrıştıkları nokta özellikle yasta sevilen bir kişinin somut olarak kaybının yaşanmasıdır. Melankolide kişi daha çok iç dünyasında yalnızlaşır.” şeklinde devam etti.

Güneş ışığının daha az olması ve günlerin daha kısa olmasının melankoliyi etkileyip etkilemediğine ilişkin de Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Elbette etkilemektedir. Klinik açıdan değerlendirdiğimizde sonbahar, kış ayları itibariyle depresyon artmaktadır.” dedi.

Dijital çağın hastalığı: Nomofobi!

Dijital çağın hastalığı: Nomofobi!

Nomofobi adı verilen cep telefonu bağımlılığının sosyal, üretkenlik ve ruh sağlığına dair pek çok sorunu beraberinde getirdiğini dile getiren uzmanlar, cep telefonundan uzak kaldığında huzursuz hissedenlerin çok olduğunu söylüyor. Sanal ortamda kendini var etmeye alışkın bireylerin gerçek ortamda etkileşimde bulunmayı tercih etmediğine dikkati çeken Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, cep telefonlarının artık birey ile yemek masasına, tuvalete, spora, yatağa kısacası her alana eşlik ettiğini kaydetti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, telefonsuz kalma korkusu anlamına gelen nomofobi hakkında bilgi verdi.

NPİSTANBUL Hastanesi, Klinik Psikolog Sedef Koç Bal

Klinik Psikolog Sedef Koç Bal

Telefonsuz kalma korkusu

Modern çağın en önemli katkılarından birinin şüphesiz cep telefonları olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Hayatımızı kolaylaştırmak ile hayatımızı ele geçirmek arasındaki farkı değerlendirirken ‘nomofobi’ kavramına da değinmekte fayda var. Nomofobi kelimesi ‘no-mobile-phone phobia’nın kısaltmasıdır ve telefonsuz kalma korkusu anlamına geliyor.” dedi.

Gelen herhangi bir bildirimi kaçırma korkusuyla sıklıkla ekranı kontrol ediyorlar

Cep telefonlarının sosyal medya kullanmak, iletişim sağlamak, bilgiye erişmek, eğlence, vakit geçirmek gibi çeşitli amaçlarla hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini belirten Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, şöyle devam etti:

“Öyle ki bazı bireyler cep telefonundan ayrı kaldığında sıkıntılı bir hal ortaya çıkıyor. Peki herhangi bir zamanda cep telefonunuzdan uzak kaldığınızda huzursuz hisseder misiniz? Nomofobiden söz ediyorsak bu soruya vereceğiniz cevap ‘Evet’ olacaktır. Birey telefonunu bir an önce tekrar eline alma beklentisi içinde olur. Şarjı azalan veya biten telefon bu kişiler için endişe kaynağıdır. Gelen herhangi bir bildirimi kaçırma korkusuyla sıklıkla ekranı kontrol ederler. Sanal ortamda kendini var etmeye alışkın bu bireyler gerçek ortamda etkileşimde bulunmayı tercih etmezler veya ortamda yalnızca bedenen bulunurlar; tüm ilgileri akıllı telefonlarındadır.”

Hayatın her alanına eşlik ediyor

Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, sosyal ortamlardaki olumsuz etkisinin yanı sıra üretkenlik açısından da verimin düşmesine neden olduğunu ifade ederek, “Bir öğrenci veya çalışan kimse, odağını telefondan uzaklaştıramadığı için kendi işine odaklanmakta güçlük çekiyor. Yanından ayıramadığı bu nesne, artık birey ile yemek masasına, tuvalete, spora, yatağa kısacası her alana eşlik etmeye adaydır.” dedi.

NPİSTANBUL Hastanesi, Klinik Psikolog Sedef Koç Bal

Çocuk ve ergenlere sınır koymak önemli

Cep telefonlarının en yaygın kullanıcılarının ergenler ve genç yetişkinler olduğunu ve nomofobinin de bu yaş gruplarında sık görülebileceğini söylemenin mümkün olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, şunları dile getirdi:

“Öte yandan işi nedeniyle mobil cihazları ve sosyal medyayı yoğun kullanan kitle de bu anlamda riskli gruptur. İş, eğitim veya iletişim kurma zorunlulukları nedeniyle belirli bir grubun cep telefonundan uzak kalması çok elverişli olmasa da ergenler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Ebeveynlerin gençlere sağlıklı bir alan açmasını desteklesek de bu alanın elbette bir çerçevesi olmalıdır. Cep telefonunun hangi amaçla, hangi ortamlarda ne kadar süre ile kullanılacağının sınırı önemlidir.

Bu durumu yasaklar, nasihatler üzerinden izah etmek yerine doğru iletişim ile onları yönlendirmek daha uygun olacaktır. Sanal ortama daha kısıtlı yer verildiği, gerçek deneyimlerin kıymetli olduğu dünyayı tanıtma konusunda ailelere aktif bir rol düşmektedir. Teknoloji ve cep telefonunda da diğer bağımlılık türlerinde olduğu gibi aileler ve gençler arasındaki sağlıklı iletişim, ilgi ve alaka çoğu sorunun fark edilip yönetilmesinde kritik bir öneme sahiptir.”

Nomofobi nasıl tedavi edilir?

Nomofobi tedavisine de değinen Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Nomofobi tedavisinde bu davranışın sıklaşmasının ve işlevselliği olumsuz etkilemesinin altında yatan diğer meseleleri ele almak gerekecektir. Bireylerin gereksinimlerini, hayatta kalmaya dair kaygılarını, cep telefonunun onun için nasıl bir anlam ifade ettiğini doğru değerlendirmeden cep telefonundan uzaklaşmasını beklemek çok gerçekçi değildir. Bu noktada ruh sağlığı profesyonellerinden, özellikle bağımlılık uzmanlarından yardım almak faydalı olacaktır.” dedi.

Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, bireyin iş birliği ve ailenin-sosyal çevrenin desteğiyle birlikte tedavi planı oluşturulması gerektiğini dile getirerek, “Psikiyatri değerlendirmesi, çeşitli psikoterapi yöntemleri, dijital detoks, riskleri azaltma, sosyal desteğin yapılandırılması gibi müdahalelerden yararlanılabilir.” şeklinde sözlerini tamamladı.

Anoreksiya yaşamı kısaltan bir hastalık!

Anoreksiya yaşamı kısaltan bir hastalık!

Günümüzde herkesin ‘daha zayıf olmalıyım’ düşüncesine sahip olduğunu belirten uzmanlar kilo kaybı için başvurulan yöntemlerin Anoreksiya Nevroza’ya dönüşebileceğine dikkat çekiyor. Anoreksiya Nevroza’da zayıflama hızının başlangıçta yavaş olduğuna ve giderek arttığına değinen Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Başlangıçta diyet gibi görünebilir ama ne yazık ki sonu çok tatsız bir şekilde gelir.” uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Hüsnü Erkmen: “Yaşamı kısaltan bir hastalıktır. Belli bir tanıyı geçtikten sonra bir ölüm olmasa bile vücut her türlü hastalığa açık hale gelir.”

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen özellikle genç kadınlar arasında sıkça görülen anoreksiya hastalığı ile ilgili bilgi verdi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi

Prof. Dr. Hüsnü Erkmen

‘Spor yapayım kalori kaybedeyim’ diye düşünenler psikiyatri uzmanına başvurmalı

Günümüzde herkesin ‘daha zayıf olmalıyım’ düşüncesine sahip olduğunu dile getiren Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, her mahallede, her sokakta, küçük şehirlerde bile spor salonları olduğuna dikkat çekerek, “Buraya giden zayıflamak için gidiyor, ‘spor yapayım kalori kaybedeyim’ diye düşünüyor. Böyle bir durumda olan birisi varsa, çok fazla vakit geçirmeden bir psikiyatri uzmanına başvurmaları uygun olur.” uyarısında bulundu.

Basit işlerde bile başlangıçta işi bitirmenin çok daha kolayken zaman geçtikçe daha zor olduğuna değinen Prof. Dr. Hüsnü Erkmen “Atalarımız söylemiş ağaç yaşken eğilir. Bir fidanı herkes eğebilir, büyük ağaç olduğu zaman kimse eğemez. Bunun için çok vakit kaybetmemek gerekir. Aklınıza gelen her türlü tıbbi olayda vakit kaybetmemek gerekir. Bir an evvel doktora başvurmak gerekir.” dedi.

Dişler düşmeye, saçlar dökülmeye başlar…

Anoreksiyanın genellikle huzursuz aile ortamında büyüyen kişilerde daha fazla göründüğünü ifade eden Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, anoreksiyaya sahip kişilerin kendilerini güzel bulmalarının temelinde psikiyatrik sorunlar olabildiğine işaret etti. Bazı kadınların kalçalarını ve göğüslerini yok ederek kadınlık yönlerini reddetmeye çalıştıklarını, bazılarının da ‘ne kadar zayıf o kadar iyi’ algısını ön plana taşıdıklarını belirten Erkmen, “Sonuç olarak bu beyindeki bir takım aksamalardan ortaya çıkan bir zayıflamadır. Basitçe bir insanın diyet yapıp kilo vermesinden çok daha ileri bir şeydir. Her kilo verdiğinde anoreksik olduğunu zannetmemek demektir. Hatta bazen aşırı kusmaya bağlı olarak bir sebeple diş hekimine giderse, diş hekimleri dişlerinin arka kısımlarının aşınmış olduğunu fark ederler. Kusarken çıkarılan asit dişleri tahrip eder ve bir süre sonra dişler dökülmeye başlar. Kesinlikle bir güzellik ortaya çıkmaz. Aksine olabildiğince çirkin bir tablo ortaya çıkar. İyi beslenemedikleri için saçlar dökülebilir.” şeklinde konuştu.

Özellikle 30 kilonun altına düşenler ciddi tehlike altında

Anoreksiya Nevroza’da zayıflama hızının başlangıçta yavaş olduğuna ve giderek arttığına değinen Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, bunun nedeninin de hiçbir şekilde gıda almayıp, aldıklarında da kusarak çıkarma, ishalle çıkarma veya aşırı spor yapma gibi eylemler olduğunu söyledi.

“Bu hastaların çok ilginç olan tarafı da her türlü gıdanın ne kadar kalori vereceği hakkında çok ciddi bilgileri vardır.” diyen Erkmen, sözlerine şöyle devam etti:

“Onlar bir ekmek, bir tabak et kaç kalori bilirler. Dolayısıyla da ona dikkat ederek yemek yemeye başlarlar. Başlangıçta diyet gibi görünebilir ama ne yazık ki sonu çok tatsız bir şekilde gelir. İşin kötü olan tarafı da herkes bunun kötü bir zayıflık olduğunu fark eder. Hastalar ise ‘daha şişmanım biraz daha kilo vermem gerekiyor’ gibi kendilerinin daha şişman olduğunu iddia bile ediyor olabilirler. Ancak ne yazık ki iş kötüye gidiyor manasına gelir. Özellikle 30 kilonun altına düşerse ciddi tehlike vardır. Hastaneye yatırmak gerekir. Belki zorla besleme metotları uygulanabilir.”

Önce kişi hastalığını kabul etmeli

Tedavi süresi ve başarı oranının hastadan hastaya değişiklik gösterdiğini aktaran Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Çok kötü hastalığa tutulmuş bir insan ameliyat olur bir bakarsın bir şey olmadan güzel bir şekilde yaşar ya da çok basit bir hastalıktan dolayı da ölebilir. Genel tıptan bahsediyoruz. Anoreksiyada da benzeri bir durum söz konusu. Dereceleri vardır. Mantıklı miktarda zayıfladıktan sonra ‘bu işin tadı kaçtı ben burada durayım’ diyenler de var, sonuna kadar gidenler de var. Otuz kilonun altına düşmüş, çocuk ağırlığında neredeyse ama hala yemek yememeye, kusmaya veya başka şeyler yapmaya çalışabilir. Yaşamı kısaltan bir hastalıktır. Belli bir tanıyı geçtikten sonra bir ölüm olmasa bile vücut her türlü hastalığa açık hale gelir. Başka türlü bir hastalığa tutulabilir.” şeklinde konuştu.

Tedavide başarıyı sağlamak içinse kişinin hastalığı kabul etmesi ve tedavi için erken başvurması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bir, iki senedir devam eden bir şey halinde gelinirse ve hasta iyi uyum sağlarsa tedaviye iyileşir. Ancak eğer ilaçlarını kullanmaz ve kilo vermek için aynı davranışlarına devam ederse bu iş kötüye doğru gider ne yazık ki