Yazılar

Cilt tipinize uygun olması çok önemli, çünkü…

Mutluluk hormonu salgılatıyor, uyku kalitesini artırıyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor, sağlığımızın vazgeçilmezi D vitamininin sentezlenmesini sağlıyor… Yaz mevsiminde tüm yakıcılığını hissettiren güneş, sağlığımız üzerinde son derece önemli işlevler üstleniyor. Ancak, kontrolsüz olarak maruz kaldığımızda güneşin ultraviyole (UV) ışınları cildimizde pek çok olumsuz etkiye yol açabiliyor. Cilt yaşlanmasının hızlanması, lekelenme, foto yaşlanma ve cilt kanseri, UV ışınlarının en sık neden olduğu sorunlardan. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, aslında güneş koruyucular cilt tipine uygun seçildiğinde, doğru şekilde ve düzenli kullanıldığında güneş hasarının büyük ölçüde önlenebildiğini belirterek, “Doğru koruma alışkanlıkları, cilt yaşlanmasını ve cilt kanseri riskini azaltmada büyük rol oynar. Dolayısıyla, güneş koruyucu günlük cilt bakımı rutinimizin  vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Ancak, hiçbir ürün yüzde 100 koruma sağlamaz. Bu nedenle, gölgede kalmak, koruyucu kıyafetler giymek ve şapka kullanmak da çok önemlidir” diyor.  Güneş koruyucuların mutlaka cilt tipine uygun olması gerektiğini vurgulayan Dermalotoji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, “Zira, yanlış ürün seçimi; ciltte tahriş, alerji ve sivilce artışı gibi sorunlara yol açabilir. Ayrıca yeterince koruma sağlayamayan ürünler lekelenmeye ve foto yaşlanmaya neden olabilir, çok daha önemlisi, ilerleyen yıllarda cilt kanseri riskini artırabilir” uyarısında bulunuyor.  Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, güneş koruyucuların yeterli koruma sağlayabilmeleri için dikkat etmemiz gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. Kübra Nursel Bölük

Dr. Kübra Nursel Bölük

Üç temel kural çok önemli!

Güneş koruyucularını genellikle gelişigüzel seçiyor, güneşe çıktıktan sonra sürüyor ve tekrarlamayı ihmal ediyoruz. Oysa, cildimizi güneşin zararlı etkilerinden koruyabilmeleri için bazı kurallara dikkat etmemiz şart. Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, güneş koruyucularından etkili sonuç alabilmemiz için alışkanlık edinmemiz gereken en önemli 3 kuralı şöyle sıralıyor:

  • Doğru ürün seçmek (cilt tipine ve kullanım alanına uygun)
  • Doğru zamanda uygulamak (güneşe çıkmadan en az 20–30 dakika önce)
  • Doğru miktarda ve sıklıkta uygulamak (her 2 saatte bir ve yüzme/terleme sonrasındatekrarlamak)

Fiziksel veya kimyasal özellik taşıyor

Cildimizi güneşin zararlı UV ışınlarından koruyan ürünler olan güneş koruyucular fiziksel (mineral) ve kimyasal olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Fiziksel (mineral) filtreler ışınları yansıtarak; kimyasal filtreler ise UV ışınlarını emerek etkisiz hale getiriyorlar. Güneş koruyucuları; krem, losyon, sprey ve jel formlarında bulunabiliyor.

Fiziksel filtreler: Çinko oksit ve titanyum dioksit cilt yüzeyinde kalarak ışınları yansıtıyorlar. Genellikle daha az alerjik etki göstermeleri nedeniyle; hamileler, emziren anneler, bebekler ve hassas ciltli bireyler için öneriliyor.

Kimyasal filtreler: Avobenzone ve octocrylene kimyasalları içeren ürünler cilt tarafından emiliyor ve zararlı ultraviyole ışınlarını kimyasal olarak absorbe ediyorlar. Ancak, bazı hassas ciltlerde irritasyon yapabiliyorlar.

Cilt tipinize uygun ürün seçin

Etkin bir koruma için mutlaka cilt tipinize uygun ürün seçmeniz gerekiyor. Yağlı ciltlerde su bazlı, matlaştırıcı etkili ve ‘non-komedojenik’, bir başka deyişle sivilce oluşturmayan;  kuru ciltlerde ise nemlendirici özellikli güneş koruyucular öneriliyor. Ayrıca ciltte kuruma ve kaşıntı gibi sorunlar oluşturabileceği için kuru ciltte jel formunu kullanmamak gerekiyor. Alerjik ve hassas ciltler için parfüm, alkol ile kimyasal filtre içermeyen ürünler tavsiye ediliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, bazı kimyasal içeriklerin hassas ciltlerde alerji yapabileceği uyarısında bulunarak, “Bu nedenle, alerjik yapıya sahip bireyler dermatoloğa danışarak uygun ürün seçmelidir. Yeni bir ürünü önce küçük bir alanda test etmek faydalı olabilir” diyor.

Güneşe çıkmadan 30 dakika önce sürün

Güneş koruyucu ürünlerde yapılan en önemli hatalardan biri, güneşe çıkarken uygulamak oluyor. Oysa, yeterli koruma sağlamaları için ürünleri güneşe çıkmadan 20–30 dakika önce uygulamanız çok önemli. Her 2 saatte bir tekrar etmeniz gereken güneş koruyucuları; terleme, havluyla silinme ve yüzme sonrasında, süreyi dikkate almadan mutlaka yenilemeyi alışkanlık edinin.

Vücut için 2 yemek kaşığı şart!

Güneş koruyucu ürünlerin etkili olabilmeleri için doğru miktarda sürülmeleri büyük bir öneme sahip. “Az miktarda ürün cildinizi yeteri kadar korumazken, fazlası ise gözenekleri kapatarak sivilceye neden olabilir” uyarısında bulunan Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, sözlerine şöyle devam ediyor: “Etkili bir korunma için koruyucu ürün; yüz, boyun, kulak arkası, dekolte, el üstleri ve ayak üstleri gibi tüm açık bölgelere dikkatlice sürülmeli. İnce değil, homojen ve yeterli miktarda bir tabaka halinde uygulanmalı. Yüz ve boyun için bir dolu çay kaşığı yeterli olurken, tüm vücut için yaklaşık 2 yemek kaşığı kadar ürün kullanmanız gerekiyor.

SPF değerine dikkat edin!

Açılımı Sun Protection Factor olan SPF, ürünün UVB ışınlarına karşı sağladığı koruma derecesini gösteriyor. Bir başka deyişle, güneş altında kalabileceğimiz süreyi tanımlıyor. Günlük kullanımda SPF 50 ve üzeri ürünleri tercih etmeniz öneriliyor.

Güneş altında asla bırakmayın!

Yüksek ısı ve güneş ışığına maruz kalan ürünlerin içeriği bozulabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, ürünün etkisinin azalması nedeniyle cildin daha hızlı yaşlanması ve lekelenme, çok daha önemlisi zamanla cilt kanseri gibi istenmeyen sonuçların oluşabileceğini vurgulayarak, “Dolayısıyla, güneş koruyucular plajda iken  güneş altında asla bırakılmamalı, mutlaka gölgede ve serin bir yerde muhafaza edilmelidir” diyor.

Bulutlu havalarda da kullanmanız şart

Güneşin zararlı ultraviyole ışınları bulutlu havalarda ve gölgede de cildimize ulaşabiliyor. Bu nedenle,  güneş koruyucu ürünü sadece güneşli günlerde değil, her hava koşulunda kullanmayı alışkanlık haline getirmeniz cilt sağlığınız için büyük önem taşıyor.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Ruh sağlığı da fiziksel sağlık kadar önemli!

Kişilerin zaman zaman duygusal, davranışsal ya da fiziksel dazı belirtiler yaşayabileceğini belirten uzmanlar bu belirtilerin iki haftadan uzun sürmesinin psikolojik desteğe ihtiyaç duyulduğunun işareti olduğunu söylüyor.

Uzun süre devam eden olumsuz duyguların geçici bir stres olmadığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bu durum bir kaygı bozukluğunun belirtisi olabilir. Bu duygular kişinin yaşam enerjisini alıp götürmeden, bir uzmandan destek almak oldukça önemlidir.” dedi. Terapi sürecinin, kişinin duygularını düzenlemesine ve yaşam kalitesini artırmasına katkı sağladığına dikkat çeken Aydın, ruh sağlığının, fiziksel sağlık kadar önemli olduğunu ve bu alanda erken müdahalenin, çok daha etkili sonuçlar doğuracağını vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, ruh sağlığı sorunlarında psikolojik desteğin önemi ve hangi belirtilerde yardım alınması gerektiği hakkında bilgi verdi.

Klinik Psikolog Cumali Aydın

Klinik Psikolog Cumali Aydın

Duygusal, davranışsal ya da fiziksel belirtiler kalıcı hale geldiyse yardım alınmalı!

Duygusal, davranışsal ve fiziksel düzeyde ortaya çıkan bazı belirtilerin, psikolojik desteğe ihtiyaç duyulduğunun sinyalini verdiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Sürekli kendini üzgün, çaresiz, yetersiz hissetmek, geleceğe dair umutsuz olmak ya da hiçbir şeyden keyif almamak duygusal düzeyde uyarıcı belirtilerdir.” dedi.

Davranışsal olarak içe kapanma, sosyal ilişkilerden uzaklaşma, iş ya da okul performansında düşüş, öfke patlamaları ya da alkol ve madde kullanımına yönelmenin gözlemlenebileceğini aktaran Aydın, “Fiziksel belirtiler arasında ise nedensiz baş ağrıları, mide problemleri, kas ağrıları, çarpıntı, nefes darlığı gibi stresle ilişkili şikâyetler bulunur. Kişi sabah işe gitmekte zorlanıyor, gün boyu bedeni ağrıyor ve insanlarla görüşmek istemiyorsa, bu durum yalnızca geçici bir yorgunluk olmayabilir. Bu belirtiler iki haftadan uzun sürüyor ve kişinin yaşam kalitesini etkiliyorsa bir uzmana başvurmak gerekir.” şeklinde konuştu.

Duygular kişinin yaşam enerjisini götürmeden destek almak önemli!

Herkesin zaman zaman kendini kötü hissedebileceğini hatırlatan Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Ancak bu duygular uzun süre geçmiyorsa, hayatın farklı alanlarında işlevselliği azaltıyorsa ya da kişi baş etmekte zorlanıyorsa bu durum artık bir uyarı sinyali haline gelir.” dedi.

Bireyin, gün içinde sürekli endişelenmesi, gece uyuyamaması, konsantre olamaması ve sevdikleriyle tartışmalara girmesinin yalnızca geçici bir stres olmadığına vurgu yapan Aydın, “Bu durum bir kaygı bozukluğunun belirtisi olabilir. Aynı şekilde, ilgisizlik ya da ‘hiçbir şeyin anlamı yok’ hissi uzun süredir devam ediyorsa, bu durum depresif bir süreç yaşandığını gösterebilir. Bu duygular kişinin yaşam enerjisini alıp götürmeden, bir uzmandan destek almak oldukça önemlidir.” uyarısını yaptı.

Terapistle yürütülen süreç, kişinin kendini yeniden inşa etmesine olanak tanır!

Hayatın, zaman zaman kontrolümüz dışında gelişen zorlayıcı olaylarla dolu olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Sevilen birinin kaybı, boşanma süreci, işsizlik, şehir değişikliği ya da ani bir hastalık, kişinin duygusal dengesini sarsabilir.” dedi.

Bu dönemlerde psikolojik destek almanın, yaşanan olayın etkilerini anlamlandırmak, duyguları bastırmadan ifade edebilmek ve sürece sağlıklı şekilde uyum sağlayabilmek açısından önemli olduğuna dikkat çeken Aydın şunları söyledi:

“Örneğin, boşanma süreci yaşayan bir kadın hem kendini suçlu hissedebilir hem de çevresinin baskısıyla baş etmeye çalışabilir. Bu süreçte destek almazsa hem kendi ruh sağlığı bozulabilir hem de çocuklarıyla ilişkisi zarar görebilir. Oysa bir terapistle yürütülen süreç, kişinin kendini yeniden inşa etmesine olanak tanır.”

Psikolojik rahatsızlıklar erken fark edilirse kolay tedavi edilebilir!

“Psikolojik rahatsızlıklar, tıpkı fiziksel hastalıklar gibi erken dönemde fark edilirse daha kolay ve kısa sürede tedavi edilebilir.” diyen Aydın, “Kaygı bozuklukları, depresyon ya da panik atak gibi durumlar ilk belirtilerle birlikte ele alınmazsa, zamanla kronik hale gelebilir ve kişinin yaşam kalitesini ciddi biçimde düşürebilir. İlk panik atağını yaşayan biri bunu kalp krizi zannedip acil servise başvurabilir. Ancak altta yatan neden anlaşılmaz ve yardım alınmazsa, kişi her dışarı çıkışında tekrar atak yaşayacağı korkusuyla evden çıkmamaya başlayabilir. Oysa bu durum erken dönemde bir psikologla çalışılarak kontrol altına alınabilir. Psikoterapi sayesinde hem duygular düzenlenir hem de kişi bu belirtilerle baş etmeyi öğrenir.” açıklamasını yaptı.

Psikolojik destek, insanın kendine değer verdiğinin önemli bir işareti!

Toplumda hâlâ ‘psikoloğa gitmek delilik belirtisidir’ ya da ‘güçlü insanlar kendi kendine baş eder’ gibi kalıp yargılar olduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Oysa psikolojik destek almak, bireyin farkındalığını artırır, yaşam kalitesini yükseltir ve sağlıklı kararlar almasına katkı sağlar.” dedi.

Tıpkı fiziksel bir rahatsızlıkta doktora gitmek gibi, ruhsal bir zorlanmada psikoloğa gitmenin de bir ihtiyaç olduğunu vurgulayan Aydın, “Üstelik güçlü insanlar destek almaktan çekinmeyen, zorlukları tanıyıp çözüm arayan kişilerdir. Yoğun stres yaşayan bir anne çocuklarına bağırıp sonra suçluluk hissedebilir. Bu döngü onu hem tüketir hem de ilişkilerini zedeler. Bir uzmandan destek alarak bu döngüyü fark etmesi ve değiştirmesi mümkündür. Psikolojik destek, insanın kendine değer verdiğinin önemli işaretlerinden biri olarak kabul edilebilir. Bu algıyı değiştirmek için örnek olmaya, deneyimleri paylaşmaya ve ruh sağlığının bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olduğunu vurgulamaya devam etmeliyiz. Bu önyargılarla mücadele etmek için ise eğitim, medya ve açık konuşmalar çok önemlidir.” şeklinde konuştu.

Psikolog ve psikiyatrist, ruh sağlığında birbirini tamamlayan uzmanlar…

Psikoloğa gitmekle psikiyatriste gitmek arasındaki farklara da değinen Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Psikologlar, kişilerin duygu, düşünce ve davranışlarını anlamalarına, sorunlarıyla baş etme becerileri geliştirmelerine yardımcı olan ruh sağlığı uzmanlarıdır. Terapi yoluyla kişiye farkındalık kazandırırlar. Psikiyatristler ise tıp eğitimi almış, ilaç yazma yetkisi olan uzmanlardır. Kimi zaman ikisinin birlikte çalışması gerekir. Örneğin, ağır depresyonda olan bir kişi hem ilaç tedavisi almalı hem de terapi sürecine dahil olmalı. Uykusuzluk, halüsinasyon görme, intihar düşünceleri gibi durumlar varsa öncelikle psikiyatriste başvurulması uygundur. Daha hafif düzeyde zorlanmalarda psikolog desteği yeterli olabilir. Her iki uzman da ruhsal sağlığımızı korumak için farklı ama tamamlayıcı roller üstlenir. Bu nedenle çoğunlukla ikisinin bir arada yürütülmesi ruh sağlığımız açısından çok daha faydalı olacaktır.”

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Seks bağımlılığının çözümü var mı?

Seks bağımlılığının da diğer bağımlılıklarda olduğu gibi dopamin nörotransmiteri ile ilişkili olduğunu belirten uzmanlar, psikolojik travmalar ve çevresel etkenlerle de tetiklenebilen karmaşık bir bağımlılık türü olduğunu söylüyor.

Bağımlı bireylerin zamanla haz alma eşiklerinin yükseldiğini ve farklı dürtülere yönelme ihtiyacı hissettiklerini dile getiren Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Seks bağımlılığı bireylerin sadece cinsel hayatlarını etkilemekle kalmaz, sosyal, fizyolojik, işlevsellik, romantik ilişkiler gibi tüm alanlarına nüfus eder ve o süreçleri de negatif olarak etkiler.” dedi. Yalnızlık, utanç, özgüven kaybı ve depresyon gibi sorunların bu bağımlılığın yaygın sonuçları arasında olduğuna dikkat çeken Hajiyeva, seks bağımlılığının ciddi bir ruhsal rahatsızlık olarak ele alınması ve erken yaşta doğru cinsel eğitimle önleyici adımlar atılması gerektiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, seks bağımlılığının biyolojik ve psikolojik nedenleri ile etkileri hakkında açıklamalarda bulundu.

Dr. Günay Hajiyeva,

Dr. Günay Hajiyeva

Seks bağımlılığı da diğer bağımlılıklar gibi…

Seks bağımlılığının hem biyolojik hem de psikolojik faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan multifaktöriyel bir süreç olduğunu aktaran Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Diğer madde bağımlılıklarında olduğu gibi, seks bağımlılığı da dopamin nörotransmiteri ile ilişkilidir. Birey, dopamin aracılığıyla haz, zevk ve tatmin duygusunu yaşadıktan sonra, her defasında bu tatminin şiddetini ve haz derecesini artırma eğiliminde olur.” dedi.

Bu durumun biyolojik açıklamasının oldukça basit olduğunu ifade eden Hajiyeva, “Dopamin salınımı belli bir süreden sonra tolerans gelişimine neden olur ve dopamin reseptörlerinde ‘down regülasyonu’ gerçekleşir. Yani, aynı cinsel aktiviteler dopamin salınımına yol açsa da, reseptörlerin duyarlılığı azaldığı için kişi eskisi kadar zevk alamaz. Bu da bireyin daha farklı cinsel fanteziler peşinde koşmasına, yeni dürtüler geliştirmesine ve farklı hazlar aramasına neden olur. Aslında bu süreç, diğer bağımlılık türlerinde de gözlenen tipik bir tolerans gelişimini yansıtır.” şeklinde konuştu.

Beynin fren mekanizması prefrontal korteksin gelişimi tamamlandıkça devreye girer!

Kompulsif cinsel davranışlar gösteren bireylerin EEG’lerinde de belirgin değişiklikler saptandığına dikkat çeken Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Burada önemli bir nöroanatomik yapıya değinmek gerekir. Herkes bir arabanın freninin nerede olduğunu bilir, ama kendi vücudumuzun, zihnimizin, ruhumuzun ve beynimizin ‘freni’ nerededir? Bu fren, beynin prefrontal korteksidir.” dedi.

Prefrontal korteksin, dürtülerimizi, davranışlarımızı ve kompulsif eğilimlerimizi kontrol eden bir bölge olduğunu hatırlatan Hajiyeva, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu bölgenin gelişimi 20-25 yaşlarına kadar devam eder. Bu nedenle, seks bağımlılığı, riskli cinsel davranışlar ve yoğun cinsel eğilimler özellikle genç yaşlarda daha sık görülür. Ancak zamanla prefrontal korteksin gelişimi tamamlandıkça, bu fren mekanizması devreye girer ve süreç daha kontrol edilebilir hale gelir. Dolayısıyla, bu bağımlılığın dopamin sistemi ve prefrontal korteks üzerinden işlediğini dikkate alırsak, biyolojik faktörlerin sürecin önemli bir parçası olduğunu söylemek mümkündür. Ancak psikolojik etkenleri de göz ardı etmemek gerekir. Çocuklukta yaşanan travmalar, akran zorbalığı, aile içi baskılar ve istismar gibi faktörler de bu tür patolojilerin gelişmesinde tetikleyici olabilir. Birey, yaşadığı bu duygusal boşluğu doldurmak için ani ve hızlı bir şekilde haz arayışına yönelebilir. Bu da kendini cinsel bağımlılık şeklinde gösterebilir.”

Yalnızlık ve depresif sürece neden olabilir!

Seks bağımlılığının bireylerin sadece cinsel hayatlarını etkilemekle kalmadığını vurgulayan Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Bireylerin sosyal, fizyolojik, işlevsellik, romantik ilişkiler gibi tüm alanlarına nüfus eder ve o süreçleri de negatif olarak etkiler.” dedi.

Bağımlılığın, bireylerin sürekli olarak zihinlerinde bastırması gereken bir dürtüyle birlikte ilerlediğini ve sürekli bastırılması gereken bir düşünce olduğu için bireylerin çok fazla kaygılı, endişeli olduklarını kaydeden Hajiyeva, “Bireylerin çok fazla kaygı ve endişeleri zamanla bireyleri toplumdan uzaklaştırabilir. Sosyal izolasyon ve yalnızlık süreçlerine neden olabilir. Yalnızlık, kendisiyle birlikte bir depresif süreci tetikleyebilir.” açıklamasını yaptı.

Seks bağımlılığı kişinin tüm hayatını etkileyebiliyor!

Bu bireylerde utanç duygusuyla birlikte öz saygıda, öz değerde azalma, yetersizlik, değersizlik duygularının tetiklendiğine vurgu yapan Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Aynı zamanda tabii ki psikolojik faktörler dışında, bireylerin sosyal hayatları da sosyal izolasyonla ve yalnızlıkla birlikte çok fazla etkileniyor. İş hayatlarındaki işlevsellik çok azalıyor çünkü işlerine odaklanamıyorlar. Gerekli sorumlulukları yerine getiremiyorlar ve bu bireylerin işlerinden atılmasına kadar giden bir sürece neden olabiliyor.” dedi.

Bağımlı kişilerin romantik ilişkilerinin de olumsuz etkilendiğine işaret eden Hajiyeva, “Partneri ile arasında sürekli bir güvensizlik, sadakatsizlik süreçleri romantik ilişkileri de kötü etkiliyor. Bu da bireyin yalnızlığına, uzaklaşmasına ve izolasyonuna neden oluyor. Aynı zamanda burada fizyolojik faktörler de var. Fizyolojik faktörler arasında en fazla örnek verebileceğimiz korunmasız cinsel ilişkiler. Seks bağımlılıklarında çok fazla rastlanıyor ve bu da cinsel yolla bulaşan hastalıkların yayılmasını artırıyor. Bu yüzden bu süreci bir tek seks bağımlı olarak değil, tüm alanlara nüfuz eden, tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak algılamamız toplum açısından ve bizim açımızdan çok daha faydalı olacaktır.” şeklinde konuştu.

Çocuklara sağlıklı bir şekilde cinsel bilgilendirme yapılmalı!

Seks bağımlılığına yönelik farkındalık oluşturmak için önerilerde bulunan Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, sözlerini şöyle tamamladı:

“Okullarda düzgün ve sağlıklı cinsel bilgilendirilmeler yapılabilir. Çünkü şu an sosyal medyayla birlikte çocukların çok fazla uygunsuz, gereksiz materyallere, cinsel uyarılara maruz kaldığını görüyoruz. Çocuklar cinselliği pornografik materyallerden öğrenmeye başladılar, oysaki cinsellik ve gerçek yaşamdaki süreçler daha farklı boyutlarda. Bu yüzden çocuklara sağlıklı bir şekilde cinsel bilgilendirmenin yapılması aslında bu süreçte atabileceğimiz çok önemli adımlardan biri.”

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Yalnız yaşamayın!

Uzun süreli yalnızlığın hem ruhsal hem fiziksel sorunlara neden olabileceğini belirten uzmanlar, bu durumun özellikle beyin üzerinde birçok olumsuz etkisi olduğunu söylüyor.

Yalnızlığın vücutta stres tepkisini sürekli hale getirerek kortizol seviyelerini artırdığını aktaran Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, “Kortizol, kronik stres hormonudur. Uzun süreli yalnızlıkta yüksek kalabilir.” dedi. Yalnız bireylerde prefrontal korteks, amigdala ve hipokampus gibi bölgelerde yapısal ve işlevsel değişiklikler gözlendiğine dikkat çeken Metin, sosyal uyarı eksikliğinin beyin işlevlerini zayıflattığını, dijital iletişimin ise yüz yüze etkileşimin yerini tam olarak dolduramadığını vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, yalnızlığın beyin kimyası ve yapısı üzerindeki olumsuz etkileri ile ruhsal sağlık üzerindeki riskleri hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Barış Metin

Prof. Dr. Barış Metin

Kronik yalnızlık, hem ruhsal hem fiziksel hastalık riskini artırıyor!

Uzun süreli yalnızlığın stres tepkisini tetikleyerek hipotalamo-hipofiz-adrenal (HPA) aksını sürekli aktif tuttuğunu dile getiren Prof. Dr. Barış Metin, “Bu durum, kortizol seviyelerinin artmasına ve zamanla nöroinflamasyon, hipokampal hasar ve bağlantı kopmaları gibi değişimlere yol açabilir. Kronik yalnızlık depresyon, anksiyete, Alzheimer hastalığı ve kalp hastalıkları gibi pek çok sorunun riskini artırır.” dedi.

Nörolojik açıdan da yalnızlığı tanımlayan Metin, “Nörobilimsel olarak yalnızlık, beklenen sosyal bağlılık düzeyi ile mevcut sosyal durum arasındaki farkın algılanmasıdır. Bu fark, beynin özellikle sosyal ödül ve sosyal tehdit işleme ağlarını aktive eder.” açıklamasını yaptı.

Yalnızlık beyin kimyasını olumsuz etkiliyor!

Yalnızlığın beyinde özellikle etkilediği bazı bölgeler olduğunu aktaran Prof. Dr. Barış Metin, “Prefrontal korteks (özellikle medial PFC), sosyal değerlendirme ve öz-farkındalıkla ilgili bölgedir. Yalnız kişilerde bu bölgede hiperaktivite gözlenebilir. Amigdala, sosyal tehdit ve korku algısıyla ilişkilidir. Yalnız bireylerde amigdala daha uyarılmış olabilir. Hipokampus, bellek ve stres regülasyonunda görev alır. Uzun süreli yalnızlık bu bölgede hacim kaybına yol açabilir. Arka singulat korteks ve temporoparietal bağlantı bölgeleri de sosyal algı ve zihinsel durumları anlama ile ilişkilidir.” dedi.

Yalnızlığa yanıt olarak ise bazı kimyasalların devreye girdiğine dikkat çeken Metin, şunları söyledi:

“Kortizol, kronik stres hormonudur. Uzun süreli yalnızlıkta yüksek kalabilir. Dopamin, sosyal ödüllerle bağlantılıdır. Yalnızlık durumunda dopamin sisteminin zayıfladığı düşünülür. Oksitosin, sosyal bağ hormonudur. Yalnızlıkta düzeyleri azalabilir. Serotonin, düşük serotonin düzeyleri yalnızlık ve depresyonla ilişkilidir.”

Beyin görüntüleme teknikleriyle yalnızlığın etkileri gözlemlenebiliyor!

Uzun süreli yalnızlığın özellikle yaşlılarda bilişsel işlevlerde  gerilemeye  neden olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Barış Metin, “Birçok araştırma yalnızlığın demans olasılığını artırdığını göstermiştir.” dedi.

MR, PET gibi beyin görüntüleme teknikleriyle yalnızlığın etkilerinin gözlemlenebildiğini kaydeden Metin, “Özellikle prefrontal korteks, insula, amigdala ve hipokampüste aktivite ve şekil değişiklikleri bildirilmiştir. Bu alanlar beynin hem bellek, duygular ve karar verme gibi temel bilişsel işlevlerinde hem de sosyal iletişimde yer alan alanlardır.” şeklinde konuştu.

Sosyal uyarı olmazsa beyin işlevleri zayıflıyor!

Dijital iletişimin, kısmen gerçek sosyal temasın yerini tutabileceğini ifade eden Prof. Dr. Barış Metin, “Ancak iletişimin tam karşılığı değildir. Beyin, yüz yüze etkileşimlerde, mimik, tonlama, dokunma, koku gibi çoklu duyusal ipuçlarını işler. Bu durum oksitosin ve empati ağlarını daha fazla aktive eder. Mesajlaşma veya görüntülü konuşma gibi dijital iletişimde, sosyal bağ hissi sınırlıdır. Empatik beyin devreleri daha az uyarılır.” dedi.

Yalnızlığın beyin üzerindeki olumsuz etkilerini önlemek veya azaltmak için önerilerde bulunan Metin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Öncelikle yalnızlıkla yaşamamak gerekir. Yaşam tarzımızı ve alışkanlıklarımızı değiştirerek daha sosyal bireyler haline gelmeliyiz. Beynimiz sosyal uyarıya muhtaçtır ve sosyal uyarı olmadan işlevleri zayıflayacaktır. Bu nedenle yalnız hissediyorsanız öncelikle yakınlarınızdan sonrasında ise profesyonellerden destek isteyin.”

 

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Yazın spor yaralanmalarına karşı önlemler!

Yaz aylarında havaların ısınmasıyla birlikte açık hava aktivitelerine olan ilgi artıyor. Ülkemizde özellikle tatil beldelerinde yüzme, plaj voleybolu, tenis, bisiklet, koşu ve su sporları gibi açık havada yapılan aktiviteler yazın en çok tercih edilen spor dalları arasında yer alıyor. Ancak dikkat! Bilinçsiz yapılan hareketler spor yaralanmalarına davetiye çıkarabiliyor! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Safa Gürsoy “Özellikle yazın verdiği enerjiyle bazı kurallar göz ardı edilebildiğinden, yaz aylarında spor yaralanmalarında her yaştan kesimde belirgin şekilde artış görülüyor. Üstelik insanlar, tatil ruhu ve ‘bir şey olmaz’ düşüncesiyle oluşan sakatlıkları önemsemeyebiliyor, doktora başvurmaktan kaçınabiliyor. Bu ihmaller küçük bir kas zorlanmasının ileride ciddi tendon ya da bağ yaralanmalarına dönüşmesine neden olabiliyor” diyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Safa Gürsoy, yaz sporlarında en sık yapılan 5 yanlışı anlattı, yazın spor yaralanmalarına karşı alınabilecek önlemleri sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Safa Gürsoy

Prof. Dr. Safa Gürsoy

  • Spor öncesi yeterince ısınmamak

Spor öncesinde yapılan ısınma hareketleri kasları ve eklemleri aktiviteye hazırlar, sakatlanma riskini azaltır. Özellikle plaj voleybolu gibi sıçramalı sporlarda, koşu ve bisiklet gibi tempolu aktivitelerde ısınmadan başlamak, kas gerilmeleri ve bağ yaralanmalarına davetiye çıkarabilir. Isınma süresi en az 5-10 dakika olmalı ve tüm büyük kas gruplarını kapsamalıdır.

  • Doğru ekipman kullanmamak

Her sporun kendine özgü ekipmanları vardır. Plajda çıplak ayakla koşmak, uygun ayakkabı olmadan bisiklete binmek ya da koruyucu gözlük takmadan su sporları yapmak sık karşılaşılan hatalardandır. Spor ekipmanlarının doğru kullanımı sadece performansı artırmakla kalmaz, aynı zamanda güvenliği sağlar. Spor ayakkabısının zemine uygunluğu, bisiklet kaskının sağlamlığı gibi detaylara özen göstermek gerekir.

  • Yeterince su içmemek

Yaz aylarında artan sıcaklıkla birlikte terleme oranı yükselir ve vücut hızla sıvı kaybeder. Bu durum, kas kramplarından bilinç kaybına kadar uzanan ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Spor yapmadan 30 dakika önce su içmek, aktivite sırasında küçük yudumlarla sıvı alımına devam etmek gerekir. Ancak çoğu kişi susamadan su içmeme hatasına ya da şekerli içecekler tüketerek sıvı aldığı şeklinde yanlış bir düşünceye kapılabiliyor. Şekerli veya kafeinli içecekler su yerine geçmediği için, su ve elektrolit içeren içecekler tercih edilmelidir.

  • Yüksek sıcaklığa aldırış etmemek

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Safa Gürsoy “Yüksek sıcaklıklar, kas ve bağ dokularının normalden daha fazla esnemesine ya da susuzlukla birlikte zorlanmasına yol açabilir. Özellikle asfalt gibi sıcak yüzeylerde yapılan koşular ya da güneş altında uzun süreli antrenmanlar, kas krampları, aşırı zorlanmalar ve sıcak çarpmasına bağlı koordinasyon bozukluklarıyla sonuçlanabilir. Isınan kaslar daha çabuk yorulur, bu da sakatlanma riskini artırır. Sıcak saatlerde doğrudan güneş altında egzersiz yapmaktan kaçınmak, serin zaman dilimlerini ve gölgelik alanları tercih etmek ortopedik sakatlanmaları önlemede önemli bir adımdır” diyor.

  • Vücudu aşırı zorlamak ve ağrıyı göz ardı etmek

Tatilde enerjik hissetmek doğaldır ama kas yorgunluğu hissedildiğinde spora devam etmek yerine dinlenmek gerekir. Aksi halde kas liflerinde zorlanma, bağlarda incelme ve eklem yaralanmaları gibi tablolarla karşılaşmak mümkündür. “Bir iki güne geçer” denilen ağrılar bazen ciddi spor yaralanmalarının habercisi olabilir. Hafife alınan bir diz ağrısı menisküs yırtığına, önemsenmeyen omuz zorlanması rotator manşet yırtığına dönüşebilir. Ağrının şekli ve süresi göz önünde bulundurularak gerekirse ortopedi uzmanına başvurmak ihmal edilmemelidir. Ani tempolu koşular, uzun süreli tenis maçları ya da yoğun fitness programları özellikle spora ara vermiş bireylerde kas ve eklem sakatlıklarına yol açabilir. Spor seviyesi kişisel kondisyona uygun olmalı, aşama aşama artırılmalıdır.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Sıcak hava, nem ve suyla sık temas riski artırıyor!

Yaz mevsiminde havaların ısınmasıyla birlikte hemen hepimizin aklına deniz, havuz ve açık hava aktiviteleri geliyor. Ancak dikkat! Özellikle sıcak hava, nem ve suyla sık temas, kulak sağlığımızı olumsuz etkileyebiliyor.  Acıbadem Altunizade Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, yaz aylarında özellikle dış kulak yolu iltihabı ve kulak mantarının görülme sıklığında ciddi bir artış yaşandığına  dikkat çekerek, “Kulakta ağrı, kaşıntı, akıntı, tıkanıklık hissi ve çınlama gibi belirtilerle kendini belli eden bu hastalıklar uyku bozukluklarından sosyal iletişim sorularına kadar birçok önemli soruna yol açabilir, yaz aktivitelerini sekteye uğratabilir. Üstelik belirtiler ihmal edilirse, tedavi süreci uzayabilir, hatta kalıcı işitme kaybı gelişebilir. Aslında alınacak olan basit yöntemlerle kulak sağlığını korumak mümkündür” diyor.

Dr. Berna Yayla Özker

Dr. Berna Yayla Özker

Deniz ve havuzda uzun süre kalmayın!

Deniz ve havuz suyuna uzun süre maruz kalmanın yaz aylarında kulak sağlığını tehdit eden en önemli etkenlerin başında geldiğini belirten Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, “Kulağa kaçan su kulak kanalının doğal yapısını bozarak, kulak kirinin şişmesine ve kanalın tıkanmasına yol açabilir. Bu durum, bakteri ve mantarların üremeleri için uygun bir ortam yaratır. Nem ve sıcaklık ise bakteri ile mantar gibi mikroorganizmaların hızla çoğalmasına zemin hazırlar. Ayrıca, yüzme sonrasında kulağın yeterince kurulanmaması da kulak kanalı çevresindeki nemin uzun süre kalmasıyla dış kulak yolu enfeksiyonları ve kulak mantarı başta olmak üzere birçok kulak hastalığına davetiye çıkarır” diyor. Yaz aylarında kulak sağlığımızla ilgili dikkat etmemiz gereken en önemli kuralın kulağımızı nemden korumak ve hijyenine özen göstermek olduğunu söyleyen Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, ihmal etmememiz gereken 6 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu

Yüzdükten sonra kulaklarınızı mutlaka kurulayın

Islak kalan kulak içi bakteriler ve mantarlar için uygun bir üreme alanı oluşturuyor. Bu nedenle, “yüzücü kulağı” adı verilen dış kulak yolu enfeksiyonu, özellikle yaz aylarında sık görülüyor. Kulak sağlığınız için denize veya havuza girdikten sonra kulaklarınızı mutlaka kurulayın. Havluyla kulağınızın dış kısmını silin ve başınızı yana eğerek suyun dışarı çıkmasını sağlayın.

Soğuk suya aniden girmeyin

Yeterince klorlanmayan havuzlar ve kirli deniz suları kulak enfeksiyonlarına yol açabiliyor. Özellikle mantar enfeksiyonları (otomikoz) kirli sularda daha sık görülüyor. Aynı şekilde kulağın soğuk suyla ani teması, özellikle dış kulak hassasiyeti olan kişilerde enfeksiyona neden olabiliyor. Dolayısıyla, güvenli ve temiz su kaynaklarını tercih etmeniz ve soğuk suya aniden girmemeniz kulak sağlığınız için büyük bir önem taşıyor.

Kulak tıkacı kullanın

Havuz veya denize sık giriyorsanız dikkat etmeniz gereken en önemli kural, kulağa su kaçmasını önlemek. Zira, özellikle mikroplu ve klorlu su enfeksiyon riskini çok artırıyor. Bu nedenle, denize veya havuza girerken yüzme tıkaçları kullanmanızda fayda var. Tıkaçların kulağın suyla temasını önleyerek enfeksiyon riskini azalttığını belirten Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, “Özellikle daha önce kulak enfeksiyonu geçirmiş kişilerde tıkaç kullanımı nüksü önleyici etkiye sahiptir. Ancak tıkaçlar hijyenik olmalı ve her kullanımdan sonra mutlaka dezenfekte edilmelidir” diye konuşuyor.

Pamuklu çubuklarla temizlemeyin

Pamuklu çubuklar, kulağın iç kısmını temizlemek yerine, kiri daha da içeri itebiliyorlar. Bu durum kulakta tıkanıklık veya enfeksiyonla sonuçlanabiliyor. Ayrıca, pamuklu çubuklar kulak zarına zarar da verebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü, hatalı kulak temizleme alışkanlığının işitme kaybına yol açma riskinin her yaş grubunda yüzde 20’ye yakın olduğunu bildiriyor. Dr. Berna Yayla Özker, bu nedenle kulak temizliğinin sadece dış kısımla sınırlı kalması gerektiğini vurgulayarak, “Gerekirse, kulak kiri kulak, burun ve boğaz uzmanı bir hekim tarafından temizlenmelidir” diyor.

Kulaklık kullanımını sınırlayın

Seyahatlerde, plajda veya spor yaparken kulaklıkla uzun süre müzik dinlemek terlemeyle birleşince kulakta nem oranı artıyor ve bakteriler daha kolay çoğalıyor. Dolayısıyla kulaklığınızı sık sık dezenfekte etmeyi ve kullanım süresini sınırlamayı ihmal etmeyin.

Bu şikayetleriniz varsa, beklemeyin!

Yaz aylarında sıcaklık ve nem artışı mikroorganizmaların çoğalmalarını kolaylaştırıyor. Dolayısıyla kulakta tıkanıklık, ağrı veya akıntı sorunu yaşıyorsanız, zaman kaybetmeden bir hekime başvurun. Bu belirtilerin yaz aylarında genellikle enfeksiyon habercisi olduğunu anlatan Dr. Berna Yayla Özker, sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle çocuklarda bu belirtiler hızla ilerleyebilir. Sorunların kendi kendine geçmesini beklemek yerine mutlaka bir hekime başvurmak gerekir. Erken dönemde tedaviye başlanması, hem ağrının azalmasını hem de işitme kaybı gibi komplikasyonların önlenmesini sağlar.”

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Ellerinizi sık sık yıkayın, gözlerinizle temas ettirmeyin!

Yaz ayları havanın sıcak olması ve günlerin uzaması nedeniyle çoğumuzu mutlu ederken, bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Öyle ki güneşin zararlı UV ışınları, havuz ve deniz suyu, artan toz ile polenler gibi etkenler nedeniyle sadece cildimizi değil, göz sağlığımızı da tehdit ediyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, yaz mevsiminde özellikle güneşin zararlı UV ışınları, kirli havuz ve deniz suyu nedeniyle gözlerimizde oluşan hastalıkların yaşam kalitemizi düşürmesinin yanı sıra tedavi edilmediklerinde kalıcı görme kaybına kadar ilerleyebildiği uyarısında bulunarak, “Dolayısıyla, gözlerde  kızarıklık, bulanıklık, ağrı ve ışığa karşı hassasiyet gibi sorunlar geliştiğinde zaman kaybetmeden hekime başvurmak büyük bir önem taşımaktadır” diyor.  Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, yaz aylarında göz sağlığını korumak için dikkat etmemiz gereken beş temel kuralı ise “Güneşe çıkarken mutlaka UV korumalı güneş gözlüğü kullanmak, havuza ve denize kontakt lensle girmemek, yüzme gözlüğü takmak, elleri gözle temastan kaçınmak ve gözleri ovuşturmamak” olarak sıralıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, yaz aylarında en yaygın görülen 6 göz hastalığını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. Burak Tanyıldız

Doç. Dr. Burak Tanyıldız

ENFEKSİYÖZ KONJONKTİVİT (GÖZ NEZLESİ)

“Kırmızı göz hastalığı” olarak da bilinen konjonktivit, gözün dış zarının iltihaplanması olarak tanımlanıyor. Yaz aylarında genellikle enfeksiyon (virüs veya bakteri) kaynaklı oluyor. Kirli havuz ve deniz, ellerin gözle teması ve ortak havlu kullanımı, enfeksiyonun bulaşmasına yol açabiliyor.  Gözde kızarıklık, sulanma, çapaklanma, batma ve yanma hissi, tipik belirtilerini oluşturuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, “Erken dönemde başlanan tedavi hem bulaşmayı önler hem de semptomların kısa sürede hafiflemesini sağlar. Virüs kaynaklı konjonktivit genellikle destek tedavisiyle geçerken, bakteriyel konjonktivit ise antibiyotikli damlalarla tedavi edilir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Kirli havuz ve denize girmeyin
  • Havuzda yüzme gözlüğü kullanın
  • Ellerinizi gözünüzle temas ettirmeyin
  • Kişisel eşyalarınızı paylaşmayın

ALERJİK KONJONKTİVİT

Yaz aylarında yaygın görülen polen ve toz gibi alerjenlere karşı göz yüzeyinde oluşan reaksiyon alerjik konjonktivit olarak adlandırılıyor. Polen, dış ortam alerjenleri ve rüzgarla taşınan partiküller, yaz aylarında görülme sıklığı artan alerjik konjonktivite neden olabiliyor. Belirtileri arasında gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanmanın yanı sıra ışık hassasiyeti ve göz kapağı şişliği yer alıyor. Doç. Dr. Burak Tanyıldız, gözümüzün saydam tabakasında, yani korneada incelmeye yol açabileceği için bu süreçte gözlerimizi ovuşturmaktan kaçınmamız gerektiği uyarısında bulunuyor.  Doç. Dr. Burak Tanyıldız,  erken tanı ve tedavinin bu dönemin daha konforlu geçmesini sağladığını belirterek, “Tedavide antihistaminik damlalar, soğuk kompres, gerektiğinde hekim önerisiyle kortizonlu damlalara başvurulur. Ancak tedavi sonlandığında alerjik konjonktivit tekrarlama eğilimi gösterebilir” bilgisini veriyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Güneşin yoğun olduğu saatlerde dışarı çıkmayın
  • Eve gelince yüzünüzü ve göz çevresini yıkayın
  • Gözlük kullanarak polen temasını azaltın

 GÖZ KURULUĞU

Göz kuruluğu, gözyaşının yetersiz olması veya kalitesinin bozulması sonucu oluşuyor. Sıcak hava ve buharlaşma, yaz aylarında görülme sıklığını artıyor.  Güneş ve rüzgara maruz kalma, klimalı ortamda bulunma, uzun saatler ekran karşısında çalışma ve yetersiz sıvı alma nedeniyle gelişiyor. Yanma, batma, bulanık görme, göze kum kaçmış hissi, tipik belirtilerini oluşturuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, göz kuruluğunun tedavide geç kalındığında kornea hasarına ve enfeksiyonlara zemin hazırlayabileceğine işaret ederek, “Tedavide suni gözyaşı, nemlendirici damlalar ve çevresel önlemlere başvurulmaktadır” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Bol bol sıvı alın
  • Ekran ve klima karşısında uzun süre kalmayın
  • UV korumalı gözlük kullanın

 KORNEAL ENFEKSİYONLAR (MİKROBİK KERATİT)

Kornea tabakasının mikrobik enfeksiyonu olarak bilinen mikrobik keratit, özellikle kontakt lens kullanan kişilerde sık görülüyor. Lensle denize/havuza girmek, hijyen eksikliği ve göze gelen travmalar sebebiyle gelişiyor. Gözde ağrı, kızarıklık, ışık hassasiyeti ve görme kaybı, sık görülen belirtilerinden. Geç kalındığında kornea ülseri ve kalıcı görme kaybına yol açabildiği için erken tanı ve tedavi büyük önem taşıyor. Antibiyotikli damlalar ve yoğun takip gerektirirken, ileri tablolarda ise cerrahi yönteme başvuruluyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Lensle havuza veya denize girmeyin
  • Lens hijyenine dikkat edin
  • Lens öncesinde ve sonrasında ellerinizi yıkayın

SARI NOKTA HASTALIĞI (MAKULA DEJENERASYONU)

Güneş ışınlarına uzun süre maruz kalmak, yıllar içinde, gözün keskin görmesini sağlayan sinir tabakasında oluşan hasar olarak tanımlanan sarı nokta hastalığının gelişme riskini artırıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, sarı nokta hastalığında ileri yaşlarda düz çizgilerde kırıklı görme ve ilerleyen aşamalarda merkezi görme kaybı oluşabildiği uyarısında bulunarak “Kuru tipinde özel vitamin takviyeleri ile ilerlemesi yavaşlatılır. Yaş tipinde ise göz içine yapılan anti-VEGF (Vasküler endotelyal büyüme faktörü) iğneleri ile anormal damar oluşumu durdurulur, görme kaybı yavaşlatılır. Hastalığın düzenli olarak takip edilmesi çok önemlidir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • UV filtreli güneş gözlüğü kullanın
  • Güneşli saatlerde şapka takmayı ihmal etmeyin
  • Kum ve deniz gibi yansıtıcı ortamlarda daha dikkatli olun

KATARAKT

Güneş ışınlarına uzun süre maruz kalmak, gözde doğal lensin saydamlığını kaybederek bulanıklaşması olarak tanımlanan katarakt  hastalığının gelişme riskini de artırıyor.  Bulanık veya çift görme, ışığa karşı hassasiyet, gözlük numarasının sık sık değişmesi ve renklerin matlaşması, belirtileri arasında yer alıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, kataraktın ciddi görme kaybına neden olduğu için erken dönemde tedavinin büyük bir önem taşıdığını vurgulayarak,  “Kataraktın tedavisinde tek etkili çözüm, cerrahi yöntemdir. Ameliyat sırasında, bulanıklaşmış olan lens çıkarılır ve yerine yapay bir lens yerleştirilir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • UV filtreli güneş gözlüğü kullanın
  • Güneşli saatlerde şapka takmayı ihmal etmeyin
  • Yansıtıcı ortamlarda (kum, deniz) daha dikkatli olun

Anoreksiya tedavisinde erken müdahale hayat kurtarır!

Anoreksiya nervozanın sadece kilo verme isteği olmadığını belirten uzmanlar, benlik algısı ve duygusal düzenleme bozukluklarıyla karakterize ciddi bir psikiyatrik rahatsızlık olduğunu söylüyor.

Hastalık, kişinin bedenini olduğundan büyük algılaması ve kilo alma korkusuyla kendini gösterdiğini ifade eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Çocuklukta yaşanan duygusal ihmal, aşırı eleştirel ebeveyn tutumu, ailede kilo ve dış görünüş odaklılık, cinsel istismar ve zorbalık gibi travmatik yaşantılar anoreksiya gelişimi için zemin hazırlayabilir.” dedi. Tedavi sürecinin uzun ve multidisipliner bir yaklaşım gerektirdiğin, erken müdahalede başarı şansının arttığını vurgulayan Şen, tedaviye direncin sık görülse de empatik yaklaşım ve aile desteğiyle aşılabildiğine dikkat çekti. Şen ayrıca, nüks riskine karşı psikoterapilerin sürdürülmesinin ve beden algısı üzerine çalışmaların hayati öneme sahip olduğunu aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, anoreksiya nervozanın psikolojik ve fiziksel boyutları ile gelişim nedenleri ve tedavi süreci hakkında bilgi verdi.

Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen

Psikiyatri Uz. Dr. Firdevs Seyfe Şen

Anoreksiya, benlik algısı ile duyguları düzenlemede yaşanan bozukluklarla kendini gösteriyor!

Anoreksiyanın, temel olarak kişinin beden algısı ve kilo kontrolü üzerine yoğunlaşan, ciddi bir yeme bozukluğu olduğunu ifade eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Anoreksiya nervoza adıyla bilinen bu hastalıkta kişi, şiddetli kilo alma korkusu yaşar, kendisini sürekli kilolu hisseder ve bu nedenle ciddi şekilde kilo kaybeder.” dedi.

Kişinin bedenini olduğundan daha büyük algıladığını ve kilo kontrolü için yemek kısıtlama, aşırı egzersiz, bazen kusma veya laksatif kullanımı gibi davranışlar geliştirdiğini dile getiren Şen, “Psikolojik bir rahatsızlık olarak anoreksiya; benlik algısı bozukluğu, yeme davranışları üzerinde patolojik kontrol ve duygusal düzenleme sorunları ile karakterizedir.” şeklinde konuştu.

Sadece kilo verme isteği değil, ciddi bir psikiyatrik bozukluk!

Toplumda bazen sağlıksız diyet yapmanın, aşırı kilo takıntısı veya zayıflama isteğinin ‘anoreksiya’ gibi algılanabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Ancak anoreksiya nervoza bir psikiyatrik tanıdır ve yalnızca kilo verme isteğiyle sınırlı değildir.” dedi.

Her iki durum arasındaki temel farklara değinen Şen, şunları söyledi:

“Toplumsal zayıflama takıntısı, daha yüzeysel, dönemsel ve sosyal etkiyle gelişebilir. Anoreksiya nervoza ise; kilo almaktan aşırı korku, bozulmuş beden algısı ve kişinin fiziksel sağlığını ciddi riske atan yeme davranışı değişiklikleri ile giden kompleks bir psikiyatrik tablodur. Ayrıca anoreksiya nervozada adet kesilmesi, halsizlik, saç dökülmesi gibi fizyolojik belirtiler ile eşlik eden anksiyete, obsesif-kompulsif belirtiler sık görülür.”

Anoreksiya gelişiminde kişilik özellikleri ve erken dönem yaşantılar etkili!

Araştırmaların anoreksiya nervozanın gelişiminde kişilik özellikleri ve erken dönem yaşantılarının etkili olduğunu gösterdiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Mükemmeliyetçilik, aşırı kontrolcülük, detaycılık ve katılık, düşük benlik saygısı, onay arayışı gibi durumlar etkili olur.” dedi.

Çocuklukta yaşanan duygusal ihmal, aşırı eleştirel ebeveyn tutumu, ailede kilo ve dış görünüş odaklılık, cinsel istismar ve zorbalık gibi travmatik yaşantıların anoreksiya gelişimi için zemin hazırlayabileceğini aktaran Şen, aile içi yüksek beklenti, katı kurallar ve düşük duygusal ifade ortamının da risk faktörleri arasında olduğuna işaret etti.

Anoreksiya tedavi edilebilir ama uzun ve çok yönlü bir süreç!

Anoreksiya tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Ancak tedavi süreci karmaşık, uzun soluklu ve multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Erken müdahale edilmesi, tedavi başarısını artırır.” dedi.

Tedavinin, psikoterapi, psikiyatri, diyetisyen ve gerekiyorsa dahiliye/endokrinoloji uzmanlarının iş birliğiyle yürütüldüğünü açıklayan Şen, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Anoreksiya tedavisinde kanıta dayalı psikoterapi yöntemleri uygulanır. Bilişsel Davranışçı Terapi ile yeme davranışını sürdüren olumsuz düşünce ve inançların değiştirilmesi hedeflenir. Aile Temelli Terapi, özellikle ergen ve genç erişkinlerde, ailenin destekleyici rolünü güçlendiren ve birlikte iyileşme süreci öneren bir yaklaşımdır. Duygu Düzenleme Terapileri, kişinin duygularını tanıma, ifade etme ve sağlıklı biçimde yönetmesini amaçlar. Şema Terapi ya da Psikodinamik Terapilerde, derinlemesine kişilik yapılanması ve erken dönem yaşantılarla çalışılır.

Ayrıca hastalarda ilaç tedavisi ve TMU tedavisinden yararlanılır.”

Anoreksiyada kişi hastalığı ‘kontrol aracı’ olarak görebilir!

Anoreksiya nervozada tedaviye direncin çok yaygın olduğunu kaydeden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Çünkü kişi kilo alma düşüncesiyle yoğun anksiyete yaşar ve hastalığı ‘kontrol aracı’ olarak görebilir.” dedi.

Direnç durumunda atılabilecek adımlara değinen Şen, “Empatik ve yargısız yaklaşım, küçük hedeflerle ilerleme, kilo alma korkusunu anlamaya yönelik terapötik çalışmalar, hastanın kontrol hissini tamamen kaybettiği algısını düzeltmek, aileyi sürece katmak ve desteklemek direnci aşmada etkili olur. Zorlayıcı değil, işbirliğine dayalı bir ilişki kurmak önemlidir.

Tedavi süresi kişiden kişiye değişir. Ortalama olarak 1-2 yıl sürebilir. Beden ağırlığı normale dönse bile psikolojik toparlanma ve beden algısının düzelmesi daha uzun sürebilir. Yeme davranışı düzelse de duygusal düzenleme becerileri, benlik algısı ve sosyal ilişkiler üzerinde çalışmak gerekebilir.” açıklamasını yaptı.

Anoreksiya sadece bir yeme problemi değil, derin bir ruhsal sorun!

Anoreksiya nervozada nüks riskinin yüzde 30 ila 50 civarında olduğunun da altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Nüksü önlemek için, tedavi sürecinin yeterince uzun sürmesi, destekleyici psikoterapilerin devam etmesi, anksiyete ve duygu düzenleme becerilerinin güçlendirilmesi, olumsuz beden algısı üzerinde çalışılması gerekir.” dedi.

Beden algısının yeniden inşasında, ayna çalışmaları, dans, sanat terapisi gibi beden odaklı terapiler, duygu ve beden farkındalığı çalışmaları, negatif iç konuşmaların fark edilmesi ve dönüştürülmesinin etkili olduğunu da aktaran Şen, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ayrıca, kişinin sosyal destek kaynaklarını güçlendirmesi ve stresle baş etme yöntemleri geliştirmesi uzun vadede koruyucu rol oynar. Anoreksiya yalnızca bir yeme problemi değil, beden algısı ve duygularla ilgili derin bir ruhsal sorundur. Erken fark edilmesi ve destek olunması hayat kurtarıcıdır. Eğer çevrenizde böyle bir sorun yaşadığını düşündüğünüz biri varsa, onu mutlaka bir uzmana yönlendirin ve yalnız olmadığını hissettirin.”

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Yaz tatilinde çocukların ruhunuzu dinlendirin

Yaz tatilleri, çocukların zorlu bir okul yılının ardından dinlenip yeniden enerji topladıkları önemli bir zaman dilimidir. Bu süreç çocuklar için de durmak, yavaşlamak, düşünmek, hissetmek ve yeniden başlamak için önemli bir aralıktır. Bu nedenle “verimli” bir yaz tatili; çocuğun iç dünyasına iyi gelen, gelişimini destekleyen ve ihtiyaçlarını gözeten bir dönem olmalıdır. Memorial Şişli Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı (Çocuk Psikiyatrisi) Bölümü’nden Uz. Dr. Berna Aygün, yaz tatilinde çocuğun sadece bedenini değil, ruhunu da dinlendiren aktiviteler hakkında bilgi verdi.

Uz. Dr. Berna Aygün

Uz. Dr. Berna Aygün

Çocukların ruhsal gelişimini destekleyin  

Okul döneminde çocukların zihinsel yükleri yoğundur. Ancak ruhsal gelişim sadece akademik başarıyla değil, duygusal deneyimlerle de ilerler. Yaz tatili, çocuğun kendisiyle ilgili farkındalık kazanabileceği, düşünebileceği, dinleyebileceği bir dönem olabilir. Bu da çocuğun daha dayanıklı, özgüvenli ve esnek bir ruhsal yapı geliştirmesine olanak sağlayabilir.

Tatili çocuğun kendi sesini duyabileceği bir alana dönüştürün

Bazı çocuklar içe dönük, bazıları dışa dönük, bazıları hareketli bazıları daha sakin olabilir. Her çocuğun tatilden beklentisi ve ihtiyacı farklıdır. Önemli olan, çocuğu bir “tatil kalıbına” sokmak değil; onun doğasını, ritmini, mizacını göz önünde bulundurarak bir alan açmaktır.

Sıkılmasına izin verin, boş zamanlar çocuğun yaratıcılığının doğduğu yer olabilir

Günümüzde birçok bakım veren, çocuklarının sıkılmasından kaygı duymaktadır. Oysa can sıkıntısı, çocuğun ruhsal gelişimi için gerekli bir durak olup, kendiyle baş başa kalabildiği, hayal gücünü devreye sokabildiği bir alandır. Sürekli etkinliklerle doldurulmuş bir tatil, çocuğun iç dünyasını genişletmeye yer bırakmaz. Belirli sürelerle sıkılmak, çocuğun kendi oyununu kurmasının ve yaratıcı yollarla düşünmesinin önünü açar. Kendi düşüncelerine dalmasına alan açmak, çocuğun bağımsızlığını ve yaratıcılığını destekleyebilir.

Serbest oyun çocuğun gerçek öğrenmenin alanıdır

Yapılandırılmamış, özgürce oynanan oyunlar; çocuğun duygularını, hayal gücünü ve yaşadıklarını işleyebileceği en sağlıklı yollardan biridir. Çamurla oynamak, taş biriktirmek, sokakta arkadaşlarıyla bisiklete binmek ya da evde kendi oyuncaklarıyla dünyalar kurmak çocuğun psikolojik gelişimi için oldukça değerlidir. Çünkü çocuk, oyunla hem dünyayı hem de kendini anlamaya çalışır. Çocuk, oyun oynarken aslında duygularını işler. Bir çamurdan kale yaparken yıl boyu içinde biriktirdiği öfkeyi boşaltabilir, taş dizerek kendi iç düzenini kurabilir. Oyuncak bebekleriyle bir gün kendi yaşadıklarını tekrar ederken, bazen sizi kaygılandıran bir konuyu dışa vurabilir. Oyun, çocuğun dili; dikkatli bir yetişkin için bir pencere gibidir.

Sınırlı telefon tablet imkanı sağladığınız çocuğunuzla bol temaslı ilişki kurun

Ekran süresi konusunda elbette günümüz koşullarında esneklik payı bırakılmalıdır. Ancak bir çocuğun ruhsal olarak beslendiği esas yer, gerçek ilişkiler kurabildiği alanlardır. Göz teması, birlikte gülmek, sohbet etmek, yemek pişirmek, yürüyüş yapmak gibi basit etkileşimler, çocuğun kendini değerli ve ait hissetmesini sağlar.

Ailece birlikte geçirilen zaman çocuğun aidiyet hissiyatını artırır

Yaz tatili, çocuk için sadece eğlenme değil; aynı zamanda “yeterince iyi eşlik” ile bakım verenleriyle olan bağını yeniden kurma, hikayeler dinleme, kökleriyle temas etme zamanıdır. Üst nesillerle birlikte geçirilen gün, bakım verenlerin kendi çocukluğunu anlattığı bir akşam, birlikte bakılan eski fotoğraflar… Tüm bunlar çocuğun aidiyet hissini pekiştirir.

Doğa ile temas çocuğun ruhsal besindir

Ağaçlara tırmanmak, toprağa basmak, çiçek toplamak, denizde yüzmek, çimenlere uzanmak… Tüm bunlar çocuğun hem duyusal hem de ruhsal regülasyonunu sağlar. Mümkünse bu yaz, çocukları doğayla buluşturun. Şehirde yaşıyorsanız bile park yürüyüşleri, birlikte gökyüzünü izlemek, suyla oynamak gibi küçük fırsatlarla doğa duygusunu yaşatabilirsiniz.

Yaz kurslarını çocuğunuzla birlikte planlayın

Elbette yaz tatilinde kısa süreli kurslar veya sosyal aktiviteler planlanabilir. Ama temel ilke sadece “boş kalmasın” diye haftanın altı günü yaz okuluna göndermek değil de, çocuğun gerçekten istediği bir şeye gönüllü olarak katılması olmalıdır. Ruhsal gelişim, serbest deneyimlerde olur.

Oyunlaştırılmış etkinliklerle ders tekrarları yaptırabilirsiniz 

Yıl boyunca zorlanan çocuklar için bir süre dinlenmek iyi olabilir. Ancak sonlara doğru kısa süreli tekrarlar, oyunlaştırılmış etkinlikleri de dahil ederek yapılandırılabilir. Okulları tarafından verilen ev ödevleri düzenli ama esnek bir günlük yaşam aktivitesi ile birlikte yapmasını sağlayın. Yaz tatili çocuk için yalnızca bir zaman aralığı değil; öznelleşebileceği, dinlenebileceği ve büyüyebileceği bir alandır. Bu süreci çocuğun üstün yararını gözeterek tasarlayabilmek için ona hem yeterince alan hem yeterince sınır hem de yeterince eşlik sunmak gerekir. Bir çocuk yaz tatilinde duyduğu sevgiyi, oynadığı oyunu, hissettiği özgürlüğü yetişkin olduğunda bir iç kaynak olarak hatırlar. Bu yüzden yaz tatilini planlarken sadece ne yapacağını değil, nasıl hissedeceği düşünülmelidir.

Yaratıcılığı teşvik eden basit etkinlikler planlayın 

Çocuğunuzun yaşına göre bu etkinlikler uygulanabilir;

❖ Hayal günlüğü: Çocuğunuza her gün ne düşündüğünü, neler hayal ettiğini yazdığı ya da çizdiği bir defter hediye edin.

❖ Ev içi tiyatro: Çocuğunuz kendi yazdığı bir hikâyeyi oynarken tüm aile bireyleri ile birlikte izleyin.

❖ Doğadan sanat: Taş, dal, yaprak gibi doğal malzemelerle yapılan küçük oyun araçları veya heykeller yapmaları çocukların hem özgüvenini he de yaratıcılığını artırır.

❖ Kitap yazmak: Çocuğunuzun kendi kitabını yazmasını teşvik edin.

❖ Mekansız oyunlar: Çocuğunuzla birlikte şehir turları yapın ama her durakta onlarla farklı farklı oyunlar oynayın.

❖ Hikaye tamamlama oyunları: Çocuğunuzla birlikte hikaye tamamlama oyunları oynayın. Bu oyunda bir kişi başlar, diğerleri sırayla devam ederler. Bu oyun çocuğunuzun duygusal gelişimi için faydalı olacaktır.

 

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto