Yazılar

Şiddet neden artıyor?

Şiddet neden artıyor?

Günümüzde ne yazık ki toplumda birçok birey doğrudan ya da dolaylı olarak şiddete maruz kalmaktadır.  Pandemi nedeniyle güvenli alan olarak gördüğümüz evlerimiz şiddete maruz kalan çocuklar ve kadınlar açısından ne yazık ki virüsün kendisinden daha büyük tehlike barındırmaktadır. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikoloji Uzmanı Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan, açıklamalarda bulundu.

 Şiddet her türlü yıkıcı bir eylemdir

Öfke duygusu diğer duygular gibi insana ait temel duygular arasındadır ancak yıkıcı etkileri dolayısıyla sözel ve davranışsal olarak doğru ifadesi hayati önem arz etmektedir. İnsanların çoğu zamanla saldırgan dürtülerini denetlemeyi ve toplum tarafından daha kabul gören etkinliklere yöneltmeyi öğrenirler. Bu öğrenimin temeli ilk olarak ailede gerçekleşmektedir. Fiziksel ya da psikolojik olarak bir başkasına zarar veren her türlü davranış saldırganlık olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla saldırganlığın içerisinde şiddet davranışlarını da barındırdığı söylenebilir. Şiddet ise bireyin yaralanmasına ölümüne ya da biyo-psiko-sosyal açıdan gelişmesine engel olan her türlü davranış ve sözdür. Şiddet ister fiziksel ister psikolojik ögeler içersin ister canlıya ister cansız bir nesneye yönelik olsun her türlü yıkıcı bir eylemdir. Şiddet bir sonuçtur ve ancak bu sonuca nelerin etken olduğu konusunda bilinçlenerek şiddet davranışını ortadan kaldırmak mümkün olabilmektedir.  Saldırgan tutum ve davranışların ebeveyn tutumu, sosyo-ekonomik durum, toplum yapısı ve özellikle cinsiyete dayalı sosyal normlar gibi bir çok faktörle ilişkili olduğu söylenebilir.

Pause Dergi

Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan

Aile yapısı çocukların gelişiminde önemli rol oynar

Çocuk ilk sosyal deneyimlerini aile içerisinde deneyimler. Kişiliğin oluşumunda önemli bir yeri olan özdeşim kurmak, çocuklarda aile bireylerini modelleme yoluyla gerçekleşir. Böylece model alınan ailenin yapısı çocuğun ileriki yaşantısında, duygusal ve toplumsal gelişiminde belirleyici bir rol oynar. Bu noktada ebeveyn tutumları oldukça önemlidir. Anlayışlı ve tutarlı ailelerde büyüyen çocuklar ilişkilerinde daha sosyal ve duyarlıyken kendi duygu ve düşüncelerini ifade etme konusunda da oldukça başarılı olabilmektedirler. Bu tür çocuklarda davranışlarını denetleme becerisinin daha yüksek düzeyde olduğu da görülmektedir. Buna karşılık katı ve otoriter tutum sergileyen ailelerin çocuklarının ise duygu ve düşüncelerini daha çok saldırgan tutumlarla ifade etme eğilimlerinin olduğu ve kendi iç dünyalarını açıklamakta zorluk yaşadıkları görülmektedir. Katı ve otoriter tutuma maruz kalan çocuk, yaşamı boyunca sürekli birileri tarafından kontrol edilme ihtiyacı ya da aşırı kontrol etme ihtiyacı duyabilmektedir. Yetişkinlikte ise ikili ilişkilerde güven ve anlayıştan uzak, baskıcı ve katı tutum sergileyebilmektedirler. Bununla birlikte dürtülerini denetleme yetisi düşük olan çocukların ebeveyn tutumlarının aşırı rahat, serbest her istediğini gerçekleştiren sınırların olmadığı tutumlar olduğu da dikkat çekmektedir. Dolayısıyla güven verici, destekleyici ve hoşgörülü tutumun sağlıklı bir psikososyal gelişim için oldukça önemli olduğu söylenebilir.

 Sözler ağızdan bir kaç saniyede karşı tarafa gidiyor. Ancak izleri ise bir ömür kalıyor

İhmal edilen çocukluk dönemi, olumlu davranışların yerine sürekli olarak olumsuz davranışların vurgulanması, hayal kırıklığı, aşağılanma ve öfkeye maruz kalma gibi olumsuz çocukluk yaşantıların saldıran davranışın altında yatan en temel etkenlerden oldukları söylenebilir. ‘’Şiddet dilde başlar eyleme döner‘’. Çocuğunuz istenmeyen bir davranış yaptığında ya da bir söz söylediğinde aşağılayıcı söz ve davranışlarınızdan uzak durun. Şiddet davranışı çocuğun duygusal ihtiyacının karşılanmamasının dışa vurumudur. Duygusal ihtiyaçları karşılanmayan çocuk toplum tarafından kabul görmeyen tutumlarla ihtiyacını gidermeye çalışabilir. Örneğin, kardeşi doğduktan sonra duygusal ya da fiziksel anlamda ihtiyaçları karşılanmayan, görülmeyen ya da günlük rutinleri bozulan çocuk, kardeşine ya da etrafa zarar verici davranışlar sergileyerek duygusal ihtiyaçlarını ifade edebilir. Bu sebeple çocuğun öfkesinin altında yatan ihtiyaçları anne ve babalar tarafından dikkatle takip edilmelidir.

İlişkilerinizde tutarlı olun, istenilen davranışın gerçekleşmesinde ebeveynlerin eylemleri sözlerinden daha etkilidir. Örneğin çocuklarından arkadaşına vurmamasını, eşyalarını kırmaması isterken siz onlara istenmeyen bir davranışı ortadan kaldırmak amacıyla kaba davranırsanız çocuğunuzu ikileme düşürmüş olursunuz. Buradaki davranış öğrenimi çocuğun sadece çevresindekilerinin kendisine nasıl davrandığı ile ilişkili değildir. Çevresindeki bireylerin de birbirlerine nasıl davrandıkları, problem karşısında hangi tutumları sergiledikleri oldukça önemlidir. Ebeveynlerinin problemler karşısında şiddet davranışı gösterdiklerini gören çocuklar yetişkinliklerinde bunu sorun çözmede doğal bir seçenek olarak görebilmektedir. Çünkü çocuklar sözlerinizden ziyade yaptıklarınızdan öğrenme eğilimindedirler. Çocuklara sürekli olarak neyi yapıp neleri yapmamaları konusunda uyarmak yerine istenilen davranışın nasıl yapıldığı ve niçin yapılması gerektiği gelişimsel sürecine uygun bir dil kullanılarak anlatılmalıdır. Sonuç olarak çocuğunuzun sağlıklı gelişimi için, ona güven duygusu aşılayın, yönlendirmeyin rehber olun, yeteneklerini keşfetmesine izin verin, doğru bir model olun, çocuğun arzu ve ihtiyaçlarını karşılayın ve sorunlarla baş ederken destekleyici tutum sergileyin.

Narsist biriyle mi berabersiniz?

Narsist biriyle mi berabersiniz?

Narsist kişilik bozukluğunun sebepleri arasında bireyin benlik yapısındaki düşük özsaygı, depresif duygu ve düşünceler, kişide ihmale uğramış olan derin bir değersizlik duygusu ve reddedilme hissi gibi kusurlar bulunuyor. Kişi, çevreyi ve fikirleri umursamayan kendinden emin bir görüntü çizse de, kendisinden fazlaca şüphe duyarak, dışarıdan gelen yorumlarla beslenmeye açık, olumsuz eleştirilere aşırı hassas davranıyor. Bu durumları nedeniyle çevrelerindeki, özellikle ilişki yaşadıkları kişiler için hayatı zorlaştırabiliyorlar. Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uz.  Klinik Psikolog Arzu Beyribey, narsist kişilik bozukluğu hakkında bilgi verdi ve narsist bireylerle ilişki kuranlar için önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Uz. Klinik Psikolog Arzu Beyribey

Aileler dikkat! Her şey yuvada başlıyor!

Ebeveynlik stilleri ile anne bebek etkileşiminin narsisizmin oluşumundaki etkisinin yanında, genetik geçişin de %45-%80 oranında rol oynayabileceği, soğuk, ilgisiz, mükemmeliyetçi ebeveynlerin narsisizmin temelini oluşturduğu bilinmektedir. Ancak çevresel ve genetik faktörlerin, bir arada etkileşimde olduğu göz önünde bulundurulursa, genetik olarak narsistik geçişe sahip olan kişiler, eğer sağlıklı bir aile ortamında büyürlerse, bu eğilimlerin ortaya çıkması engellenebilir. Ebeveynlerin yanlış ve birbirleriyle çelişen tutumları ile çocuklarına dair gerçekdışı ve yüksek beklentileri, fazla eleştirel olmaları, çocuklarının kendisini rol yaparak daha üstün göstermek zorunda hissetmesine sebep olmaktadır. Çocuk olduğundan daha güçlü, özgüvenli, başarılı durmaya çalıştığında, mutsuz ve huzursuz olacaktır. Çocuğun kişisel özelliklerini reddedip, ihtiyaçlarını göz ardı eden ebeveynler aynı zamanda,  çocuklarını kendi görmek istedikleri şey haline getirmeye çalıştıklarından, bu şekilde eğitilen çocuklar, ne yazık ki, sadece başarılı olduklarında sevileceklerine inanarak, zamanla kendisini büyük bir insan olarak konumlandıracaktır. Bunun yanında, abartılı ve yersiz övgü çocuğun narsisizme uzanan ihtişamlı bir özgüven geliştirmesine de neden olarak, ailelerin tüm toplumu etkisi altına alan kültürel narsisizmi tetiklemelerine de sebep olmaktadır. Aileler, çocuklarına duydukları sevgiyi dahi, dokunarak, sözlerle, güzel ve sıcak bakışlarla ifade etmek yerine, değişen zamana uyarak, onların inanmış oldukları muhteşemliklerini haykıran pahalı hediyeler seçerek, bu yolu devam ettirmektedir.

Partnerinizdeki bu belirtilere dikkat edin!

Narsist kişilik bozukluğu belirtileri şöyle sıralanmaktadır:

  • Öfke tepkileri, fevri davranışlar,
  • Eleştiriye karşı aşırı hassasiyet,
  • Çıkarları için başkalarını kullanma eğilimi,
  • Kendi çıkarlarını düşünme,
  • Sahip olduklarını abartma,
  • Sahip olmak istediği güç, para, güzellik ve başarı gibi şeylerle ilgili gerçek dışı hayal kurma,
  • Başkalarından iyi davranışlar ve ilgi beklemek,
  • Kıskançlık, hasetlik,
  • Aşırı gururlu tavırlar,
  • Fedakarlık yapmama,
  • Empati yoksunluğu,
  • İş birliğinden uzaklık,
  • Yardım etmeme,
  • Genellikle konularda haklı olma çabası…

Tedavide doktor ve hasta işbirliği şart

Kişilik bozukluklarının çoğunda olduğu gibi, narsisizmde de, öncelikle rahatsızlığı kabullenmeme ve inkâr durumu oluşabilmektedir. Bu kişileri tedaviye uyumlu hale getirebilmek için, kriz anlarındaki depresyon süreçlerini takip ederek, destek almaya yönlendirilmeleri doğru bir yöntem olabilmektedir. Genellikle, narsist kişiler, psikiyatriste depresyona girdiklerinde başvurduklarından ve kişilik yapılarına ilişkin farkındalıkları olmaması sebebiyle, terapist bu sorunları çalışmaya başlayıp, iç görü kazandırmak için eleştiriye başladığında, sert tepki göstererek görüşmeye müdahale ederek,  savunmaya geçmektedirler. Çünkü bu kadar önem verdikleri bir yapının patolojik olduğunu kabul etmek istemediklerinden, acıdan kaçmak için, terapisti aşağılayarak, kendilerini yüceltme yolunu seçebilmektedirler. Doktor ve hastanın ortak çabasını gerekli kılan bu rahatsızlık, kişinin öncelikle durumu ve neyin ötesinin narsisizm olarak kabul edildiği, ailede bu tarz bir karakter var ise, karşılıklı manipülasyon yollarının ve pekiştirmenin önlenmesi, kişinin benlik saygısı korunarak, gerçek ve yapay benlik arasındaki ayrımların analiz edilmesi, içgörü kazanma çalışmaları, gerekirse ilaç desteği ile ruhsal durumun desteklenerek, terapilerle esas içeride temelde eziklik ve yalnızlık hissettiren noktaların onarılması amaçlanmaktadır.

Narsist biriyle birlikteyseniz bu önerileri dikkate alın

Narsist bireyler benliğe dair algıları tehlikeye girdiği zaman, başarısızlıkları konusunda, diğerlerini suçlama, öfke ve saldırganlık göstererek, her daim güçlü ve en iyisi olduklarını hissetmek isterler. Çoğunlukla çevresindekilerden daha akıllı, başarılı olduğuna inanan birey, ilişkilerinden yeterli ilgiyi görmüyorsa, bu ilişkileri kendisi için sıkıcı ve gereksizdir. Yaşadığı tüm başarısızlıkların tesadüfî ve kendisiyle alakasız olduğunu düşünen narsist, başkalarını buna ikna etmede de ustadır. Yaşadıkları başarısızlıkların, şans eseri ve kendileriyle alakasız olduğuna inandıklarından, diğer kişileri de buna kolayca ikna edebilirler. Partnerlerinin eleştirilerine aşırı olumsuz tepki göstermenin yanında, destek almaları durumunda ise, bu destek zamanla sıradan gelmeye başlayacağından, bu sefer de doyumsuzluk duygularıyla yüzleşeceklerdir.

Narsistik bir bireyle birlikte olan partnerlerin dikkat etmesi gereken noktalar;

  • Bu sağlıksız bakış açısını pekiştirecek ve yayılmacı davranacak şekilde sınırlarını suiistimal ettirmemeleri gerekir.
  • Gerçekçi sınırlar çizerek, kendi alanlarına saygı duyulması gerektiğini kararlarından esnemeden göstermelidirler.
  • Narsistik bireylerin sağlıksız ve manipüle edici tutumlarına kapılmadan, doğru ve sağlıklı iletişim kurma çabasında bulunmalıdırlar.
  • Narsistik kişiye alan ve özgürlük tanıyarak,  kendisini kısıtlayan kişiler, narsistik kişinin bu alana yayılarak, ilişkideki güç dengesi gittikçe kendi lehine bozacağını unutmamalıdırlar.
  • İstedikleri olmayınca sinirlenen, beklentileri karşılanmayınca kapris yapan ya da soğuk duvarlar örebilen, anlaşmazlık durumunda amacı sorunu çözmekten çok, kendi istediğini elde etmek ve haklı çıkmak olan, ilgisizlikle partnerini cezalandıran narsistik kişiler için değişim genellikle çok zor olduğundan, boşanmaya varan sonuçları da göze alabilmek gerekebilmektedir.

Romantik ilişkilerde şunlara dikkat

Romantik ilişkilerde şunlara dikkat

Sağlıklı ve doğru iletişim kurmak romantik ilişkilerin yolunda gitmesini sağlıyor. Çiftlerin tartışırken birbirlerine olan yapıcı ya da eleştirel tutum ve davranışları ilişkinin gidişatını belirliyor. Memorial Şişli Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog Serpil Endirlik, romantik ilişkilerde sağlıklı iletişim kurmanın önemi hakkında bilgi verdi.
Romantik ilişkiler, kurulan diğer tüm ilişkilerde olduğu gibi öncelikle iletişim kurmak üzerine yapılandırılmıştır. İletişim kurmak, kişilerin düşünce ve duygularının paylaşıldığı veya fikirlerinin farklı farklı yollarla karşı tarafa aktarıldığı bir süreçtir. Konuşma biçimi, ses tonu, ses tonlaması, beden duruşu, jest ve mimikler iletişim açısından çok önemlidir. Her ilişkinin en temel özelliklerinden olan iletişimin doğru ve yapıcı bir düzende yapılması ilişkilerin yolunda giden özelliklerinin artmasına yardımcı olur. Bu özelliklerden bahsederken Gottman araştırmalarının ‘Güçlü İlişki Evi’ olarak tanımladığı ve ilişkinin temel hangi anlamlar üzerine kurulduğunu açıkladığı şemaya bakmak gerekir. Bu şema üzerinden ilerlemek kaydıyla güven ve bağlılık üzerine kurulu olması gereken ilişkilerin olmazsa olmazlarından bir tanesinin de ‘’Çatışmayı yönetmek’’ olduğu görülmektedir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Klinik Psikolog Serpil Endirlik

“Mahşerin Dört Atlısı” olarak tanımlanan bu davranışlardan uzak durun

 İletişimin bize sağladığı desteklerden bir diğeri her ilişkide olan hatta olması gereken tartışmaların gündeme alınma şeklidir. Güçlü ilişkilere sahip çiftlerin tartışırken konuşmaya ses tonlarının daha yumuşak tonla başladığı, aşağılayıcı ve eleştirel tutumlardan uzak durduğu gözlemlenmiştir. Tartışmanın nasıl başladığı %94 oranda nasıl biteceğini belirlemektedir. Yani sert başlangıçlar yerine yumuşak başlangıçlarla iletişime başlamak ilişkiler için çok daha yapıcı bir yol olacaktır. John ve Julia Gottman’ın 35 yılı aşkın süredir çiftlerle yaptığı bilimsel araştırmalarda güçlü ilişkilere sahip çiftlerin ‘’Mahşerin Dört Atlısı’ndan’’ uzak durduğu sonucuna varılmıştır. Mahşerin Dört Atlısı olarak adlandırılan durumlar şunlardır;

Savunma: Çiftlerin çatışma veya iletişim esnasında savunma yapması, karşıdan gelen saldırıyı etkisizleştirmek, suçlamayı tersine çevirmek ve kendi mağdur haline odaklanmak partnerlerin sorumluluk almadığının göstergesi olarak kabul edilmektedir. Problemi çözmek her zaman ilişkilerde öncelik olmasa da savunmaya geçmek kişilerin sorumluluğu karşı tarafa yüklemesine sebep olur. Savunma yerine ilişkilerin ihtiyacı olan ise karşılıklı olarak sorumluluğun paylaşılmasıdır. Bunun için de partnerinizi gerçekten anlamaya odaklanmak, hak verdiğiniz konuları söylemek ve hatalarınız için özür dilemek gibi seçenekleriniz olduğunu kendinize hatırlatabilirsiniz. Düşünce ve duyguların onaylanması da kişilerin kendilerini çok daha iyi hissetmesine yardımcı olmaktadır.

Eleştiri: Eleştiri yapmak farklı alanlarda çeşitleriyle sınıflandırılabiliyor olsa da duygusal ilişkilerimizde yaptığımız eleştirel genelde partner tarafından ‘’Sende bir bozukluk var.’’ şeklinde duyulmaktadır. Partneriniz kişiliğine veya genel olarak özelliklerine sözlü saldırma veya yargılama hali eleştiri olarak tanımlanmaktadır. Burada eleştiri yapmak yerine, ‘Ben’ dili ile duyguların ve ihtiyaçların paylaşılması çok daha yapıcı olacaktır.

Aşağılama:Partnerinize karşı küçük düşürücü sözlerin söylenmesi, dalga geçmek veya taklit yoluyla kendini yüceltme gibi davranışlar karşı tarafa onu küçük gördüğünüz mesajını vermektedir. Yakın ilişkilerde kişiler takdir edilmeyi, sevildiğini hissetmeyi beklerler. Takdiri paylaşma kültürü haline getiren, olumlu ve iyi özelliklerini birbirlerine hatırlatan çiftlerin çok daha uzun süreli güçlü ilişkilere sahip olduğu araştırmalar tarafından desteklenmektedir.

Duvar örme: Son olarak güçlü ilişkilere sahip olmak için uzak durulması gereken temel davranışlardan biri de çatışma esnasında veya günlük iletişim kurarken cevap vermemek, içe kapanmak, mesafe koymak ve uzaklaşmak diğer deyişle iletişimin kesilmesi halidir.

Duvar örmek yerine tartışmalara mola vermek, çiftlerin psikolojik olarak nasıl rahatlayacağını keşfetmesi, konuşması veya gevşemesini sağlayacak şekilde zaman geçirmesi çok daha destekleyici olacaktır.

Tartışırken yapıcı ve yumuşak olmak önemli

Tartışmak ilişkilerin vazgeçilmezi ve normalidir. Tartışmak istememek yerine tartışma şeklinde onarmalar yapmak, yapıcı paylaşımlarda bulunmak, mahşerin dört atlısından uzak durmak, yumuşak başlangıçlar yapmak ve tartışmaların çözülemediği noktada onu diyaloğa çevirebilmek ilişkilerin çok daha güçlü olmasına destek sağlamaktadır. Araştırmaların çiftlerin sorunlarının yalnızca %30’unun tam anlamıyla çözüldüğünü gösterdiği unutulmamalıdır.

Ruh sağlığınız ne durumda?

Ruh sağlığınız ne durumda?

Kişilerin yaşamında her dönem önemini koruyan ruh sağlığı, özellikle pandemi gibi toplumun genelini etkileyen durumlarda sıklıkla gündeme gelen önemli konulardan biri olduğu dikkat çekmektedir. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikoloji Uzmanı Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan, açıklamalarda bulundu.

Ruh sağlığını bu kadar önemli kılan noktalardan birisi de hayatın geniş bir alanına olan etkisi olduğu söylenebilir. Her ne kadar ruh sağlığımızı korumanın yollarını öğrenmek ve hayatımız üzerindeki etkilerini fark etmek önemli olsa da öncelikle yapılması gereken şey ruh sağlığının ne olduğunu anlamaktır. Bu bağlamda cevaplanması gereken ilk sorunun ‘’Ruh sağlığı nedir?’’ sorusu olduğunu düşünüyorum.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan

Ruh sağlığı nedir?

Ruh sağlığı kavramı günlük konuşmalarımızda sıklıkla kullandığımız, televizyon ve radyo gibi kitle iletişim araçlarında, kitap, dergi ve gazete gibi basılı yayınlarda sıklıkla karşılaştığımız bir kavramdır. Genel olarak aşina olduğumuz bir kavram olsa da tam olarak ne ifade ettiği çoğu kişi tarafından bilinmemektedir. Ruh sağlığının aslında içerisinde psikolojik, sosyal ve duygusal iyi olma halini barındırdığı, bununla birlikte düşünce ve davranışlarımızla ilişkili olduğu, kısacası stresle başa çıkma şeklimizden, hayatımızdaki ilişkileri nasıl sürdürdüğümüze kadar geniş bir etki alanının olduğu söylenebilir. Özetle ruh sağlığı kişinin kendisi ve çevresi ile uyumunu arttıran ve dolayısıyla yaşam kalitesine doğrudan etki eden bir kavramdır.

İç huzurla birlikte dışarıya katkı sağlayabiliriz

Genelde kişiler duygu durumlarındaki aşırı dalgalanmalar, enerji kayıpları, aşırı yeme, uykusuzluk ve artan madde kullanımı gibi hayatlarının diğer alanlarına dair olumsuz sonuçlar doğurabilecek veya seçimlerini etkileyebilecek yoğun semptomlarla karşılaşana kadar ruh sağlıklarını korumanın önemini fark edemeyebilirler. Hayatın bir çok alanında olduğu gibi bazı şeyleri yokluğunda fark etmek daha olası olsa da insan yaşamının çocukluk yıllarından başlayarak genelini etkileyen bu kavramın daha fazla önemsenmesi gerektiği kanaatindeyim. Ruhsal sağlığımızı korumak yaşamın akışındaki olası stresle mücadele edebilmek, üretkenliğimizi koruyabilmek ve kendi potansiyelimizin farkına varabilmek adına yaşamımıza dair olumlu katkılar yapmakla beraber toplumsal anlamda da içinde yaşadığımız topluma sağlayacağımız potansiyel katkının da önünü açabilmektedir. Kişiler ancak iç huzuru yakalayabildiklerinde dışarıya katkı sunabilmektedirler. Duygu düşünce ve davranışlarımız üzerinde böylesine etkili olan ruh sağlığını korumak ayrıca hayattan alacağımız zevkin de büyük belirleyicilerindendir. Düşüncelerimizin çevremizdeki gerçeklikle daha uyumlu olduğu dolayısıyla duygu ve davranışlarımızın daha gerçekçi ve işlevsel olduğu bir senaryoda yapacağımız seçimler ve kuracağımız ilişkilerin daha sağlıklı olacağı söylenebilir. Aldığımız kararlardan, kurduğumuz ilişkilerin kalitesine, stresle nasıl mücadele ettiğimizden ne kadar üretken olabileceğimize kadar geniş bir etki alanına sahip ruh sağlığının bu bağlamda hayattan alacağımız doyumu arttıracağı gerçeği de açıkça görülmektedir. Bu sebeple ruh sağlığımızı korumak ve ruh sağlığımızın bir parçası olan duygusal sağlığımıza dikkat etmek bize düşünce, duygu ve davranışlarımız üzerinde hayatımıza olumlu katkılar sağlayacak kontrol kazandırmaktadır.

Sosyal medyada oluşturulan profiller gibi sürekli mutlu muyuz?

Ruh sağlığı kavramından bahsederken duygusal sağlıktan bahsetmemek kavramın tam anlamıyla anlaşılması önünde engel oluşturabilmektedir. Duygusal açıdan sağlıklı olmak demek bir çok insan tarafından yanlış yorumlanabilmektedir. Günümüzde gerek sosyal medya gerekse diğer mecralar tarafından dayatılan sürekli pozitif kalma ve mutlu olma hali duygusal açıdan sağlıklı olmayı tanımlamamaktadır. Tüm duyguların bir anlamı vardır ve kişiler duygularının farkında olabildikleri ölçüde duygusal sağlıklarını korumaya yakındırlar. Stres, öfke ve mutsuzluk gibi olumsuz olarak düşünülen duyguların farkında olmak ve bunlarla etkili bir şekilde başa çıkabilmek duygusal açıdan sağlıklı olmanın önemli göstergelerindendir. Aynı zamanda kişinin kendisini tanıması ve başa çıkamayacağını düşündüğü noktalarda destek arayışına girmesi de duygusal sağlığın bir göstergesidir. Bu noktada gerek içinde yaşadığımız toplumda gerekse diğer toplumlarda kişileri yardım istemekten alıkoyan bazı dış faktörlerden bahsedilebilinir. Ruh sağlığı konusunda sıkıntı yaşayan bireylerin diğerleri tarafından dışlanma ve damgalanmaya uğramaları bu konuda destek isteklerinin önünde birer engel olabilmektedir. Ruh sağlığını anlamak, insan yaşamının bir parçası olduğunu fark etmek bu konudaki yanlış algıların kırılmasına katkı sağlayacaktır. Bu noktada kişiler bilmelidirler ki hayatın belirli dönemlerinde hemen hemen herkes ruh sağlığını koruma konusunda zorlanabilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki ‘insan olmak’ fiziksel ve ruhsal anlamda sağlık sorunları yaşamayı ve aynı zamanda bununla mücadeleyi içerisinde barındırmaktadır. Yaşadığınız problem ya da problemler her ne ise yalnız değilsiniz. Ruhsal hastalıklar ve sıkıntılar toplumun genelinde sıklıkla görülmekle birlikte psikoterapi desteği ile daha iyiye gidebilmekte ve tamamen düzelebilmektedir.

Mevsim geçişlerinde yaşanan duygusal dalgalanmalara dikkat!

Mevsim geçişlerinde yaşanan duygusal dalgalanmalara dikkat!

“Yaz aylarına veda edip sonbahara merhaba dediğimiz mevsimsel bir geçiş söz konusudur.  Mevsimsel geçişler kişilerin ruh sağlıkları üzerinde farklı etkiler oluşturabilmektedir” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikoloji Uzmanı Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan, mevsimsel geçiş süreci hakkında açıklamalarda bulundu.

Mevsimler geçişler; kişilerde kendilerini iyi hissetmeme, çaresizlik, çökkünlük, umutsuzluk, halsizlik ve sinirlilik gibi mevsimsel duygu durum değişikliklerine yol açabilmektedir. Bu duygu durum değişimleri de kişilerin yeme tutumları üzerinde olumsuz etkilere neden olabilmektedir. Bu durum kişilerde bir takım fizyolojik sıkıntılara yol açabilmekle birlikte, bedenlerinden duydukları memnuniyetsizliği arttırabilmekte, depresif ve anksiyete belirtilerinde de artışa neden olabilmektedir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan

Eve kapanma davranışı depresif belirtileri tetikleyebiliyor

Mevsimsel duygu durum bozukluğu major depresyonun bir alt türüdür. Ancak depresyondan farkı ümitsizlik, üzüntü, çökkünlük, yorgunluk ve halsizlik, karamsarlık, sinirlilik, ilgisizlik ve isteksizlik, iştahta artma ya da azalma, cinsel istekte azalma, konsantrasyonda güçlük, uyku problemleri ve sosyal içe çekilme gibi depresif belirtilerin, son iki yıl içinde ve genellikle sonbahar ya da kış ayları olmak üzere yılın belirli dönemlerinde görülmesidir. Belirtilerin özellikle sonbahar ve kış aylarında daha sık görülmesinde birçok etken rol oynamaktadır. Günlerin kısaldığı ve gün ışığının daha az yoğunlukta olduğu sonbahar ve kış aylarında hava durumundan dolayı kişilerde daha fazla eve kapanma davranışı, daha az sosyal ve fiziksel aktivite ve daha az duygusal paylaşımlar görülebilmektedir. Bu durum kişileri yalnızlaştırarak stresli durumlarla baş edebilmelerini güçleştirebilmekte ve böylece depresif belirtilerin tetiklenmesinde etken olabilmektedir.

Duygularla baş edebilmek için aşırı yemek tüketilmemeli

Bununla birlikte sonbahar ve kış aylarında artan depresif duygulanımla birlikte kişiler olumsuz duygu durumla baş edebilmek için aşırı yeme davranışı gösterebilmektedirler. Bu durum kişilerde kilo alımını arttırarak,  bedenlerinden duydukları memnuniyetsizliğin artmasına, yoğun suçluluk hissetmelerine, mutsuzluk ve çökkünlük gibi depresif belirtilerde artışın görülmesine neden olabilmektedir. Bu durumun tam tersi ilkbahar ve yaz aylarında ise iyi havaların etkisiyle, dışarıda daha çok zaman geçirmek, daha fazla sosyal ortamlarda bulunmak ve daha fazla aktif olmak kişilerde olumlu duyguları arttırabilmektedir.

Gün ışığının az olması depresif belirtileri tetikleyebilir

Mevsimsel geçişlerde kişilerin olumsuz duygu durumuna katkı yaptığı düşünülen bir diğer faktör de bu döngünün hormonal denge üzerindeki olumsuz etkisidir. Gün ışığının azalmasıyla birlikte serotonin ve endorfin salınımlarının azalmaya yönelik eğilim gösterdiği ve bu durumunda depresif belirtileri tetikleyebildiği söylenebilir. Bununla birlikte sonbahar ve kış aylarında daha uzun süreli melatonin salınımının organizmada enerji depolanması sürecini başlatarak daha fazla besin alınımına ve daha fazla uykuya sebep olduğu düşünülmektedir.

Bu durumda neler yapılmalı?

Spor ya da açık havada yürüyüş gibi davranışsal aktifliği artırıcı davranışlar, karanlık ve sessiz bir ortamda vücudun yeterince dinlendiği bir uyku düzeni ve de sağlıklı bir yeme tutumuna sahip olmak özellikle mevsimsel geçişlerin ruh sağlığımız üzerindeki olumsuz etkilerinden korunmak için oldukça önemli bir rol oynamaktadır. Kişiler olumsuz duygularını ifade etmek yerine bastırmayı ya da aşırı yeme davranışı gibi işlevsel olmayan baş etme yöntemlerinden birisini tercih ettiklerinde semptomları artabilmektedir. İşlevsel olmayan baş etme yöntemlerinin aksine sosyal aktivitelerde bulunmak, hobilere hayatta yer açmak, aile ve yakın arkadaşlarla paylaşımlarda bulunmak, kapalı alanlar yerine gün ışığından da faydalanılan açık alanları tercih etmek kişilerin duygu durumları üzerinde olumlu etkiler oluşturabilmektedir. Ayrıca, yoga, meditasyon ve gevşeme egzersizi gibi bireyi rahatlatacak aktivitelerin kişilerin iyi olma halinin artmasında oldukça önemli rol oynadıkları söylenebilir.

Ancak baş etmekte zorlandığınız yoğun bir duygu durum içerisindeyseniz, bu durum işlevselliğinizi olumsuz yönde etkiliyorsa, depresif belirtiler aynı yoğunlukta ya da artarak devam ediyorsa psikoterapi desteği alınması kişinin psikolojik iyi olma hali açısından oldukça önemlidir.

Hastalık hastalığı!

Hastalık hastalığı!
Uzman Psikolog Gözdem Özdem Akaydın, hastalık hastalığını, kişinin ciddi bir hastalığı olduğunu düşünmesi ve vücudundaki belirtileri yanlış ya da abartılı okuması olarak tanımlayarak, “Yeterli tıbbi değerlendirme yapılmasına ve güvence verilmesine rağmen birey, kendisinde bir hastalık olduğu düşüncesinden kurtulamaz” dedi.
Güven Hastanesi Psikoloji Bölümünden Uzm. Psikolog Gözdem Özdem Akaydın, halk arasında “hastalık hastalığı” olarak bilinen hipokondriyazisin kadınlarda ve erkeklerde eşit oranda görüldüğünü ve genellikle 20-30’lu yaşlarda ortaya çıktığını belirtti. Psikoloğa ya da psikiyatriste başvuranların, öncesinde birçok doktorla görüşmelerinin hastalığın en belirgin özelliklerinden olduğunu bildiren Akaydın, ayrıca bu kişilerin psikiyatristlerinden ve psikologlarından emin olamayıp sürekli değiştirme eğiliminde olduklarını söyledi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Uzm. Psikolog Gözdem Özdem Akaydın

HASTALIK HASTALIĞI, ANKSİYETE YA DA AŞIRI STRESİN SONUCU OLABİLİR
Hastalık hastalığını, diğer tanılardan ayıran en önemli faktörün “sağlık kaygısı” olduğunu aktaran Akaydın, “Fakat bu kaygının temelinde ölüm korkusu yoktur. Sağlık ile ilgili duyulan endişe; daha çok fark edilme, ilgi odağı olma gibi hasta rolünün sağladığı ikincil kazançlardan kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda hastalık hastalığı, anksiyete ya da aşırı stresin sonucu da olabilmektedir” diye konuştu.
HASTALIK HASTALIĞI SOSYAL HAYATI OLUMSUZ ETKİLİYOR
Hastalık hastalığında, kişinin ‘hasta olma korkusu’ ile aşırı meşgul olduğunu ve bu nedenle sosyal hayatını olumsuz etkilediğini dile getiren Uzm. Psk. Gözdem Özdem Akaydın sözlerine şöyle devam etti: “Gündemlerinin hastalıktan başka bir şey olmaması, çevresindeki insanların onlardan uzaklaşmasına neden olabilir. Bazen de ailelerinin ve arkadaşlarının hastalık hastalığını fark etmeleri, bu kişilerin çevrelerinden uzaklaşma eğilimi göstermelerine yol açabilir. Bu durum birçok doktora giderek onay ihtiyacı almaya devam etmelerini sağlar. Ayrıca hipokondriyazis teşhis edilse bile bu kişilerin, ruh sağlığı uzmanı ile görüşme sıklığı oldukça düşüktür. Psikiyatrist ya da psikolog görüşmelerine gelmezler, gelseler bile devamlılık göstermezler. Çünkü yaşadıkları durumun psikolojik bir sorun olduğunu kabul etmekte zorlanırlar. Pek çok doktordan görüş almalarının amacı ise kendilerini onaylayan bir hekim bulma çabasından kaynaklanmaktadır. Hipokondriyazis tanısı olan kişiler, yoğun kaygı ve depresyon atakları konusunda da risk altındadır.”
Uzm. Psk. Gözdem Özdem Akaydın, hastalık hastalığı olan kişilerde sıklıkla görülen davranışları ise şu şekilde sıraladı: “Sağlıkla ilgili yüksek düzeyde kaygılıdırlar. Hastalık ipuçlarını sıkı sıkıya takip ederler. Kimileri doktor doktor gezerken, kimileri ise hastaneden kaçınma eğilimindedir. Nabızlarını sıklıkla kontrol ederler. Hastalık süreci ile ilgili doktorla bilgi yarışına girebilirler. Hastalığı onaylatmak isterler. Saptanamamış özgül bir hastalıkları olduğuna inanırlar ve bu durumun henüz hekimler tarafından bulunmadığını hissederler. Bu kişilerde çoğu zaman bedensel belirtiler yoktur ya da hafif belirtiler vardır. Ancak bu belirtiler üzerine sürekli düşünme eğilimindedirler.”

Afetler sadece evlerimizi değil psikolojimizi de yıpratıyor!

Afetler sadece evlerimizi değil psikolojimizi de yıpratıyor!

Beklenmedik anda ortaya çıkan ve toplumun çoğunluğunu etkileyen afetler, bölgelere göre ekonomik, psikolojik ve sosyal olmak üzere farklı etkiler oluşturabilmektedir. Yapılan çalışmalar incelendiğinde, bu etkilerin her geçen yıl daha da fazla arttığı söylenebilir. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikoloji Uzmanı Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan, açıklamalarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Psikoloji Uzmanı Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan Afetlerin Yetişkin Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkileri

Afetlerin kişilerde Eko Anksiyete belirtilerinin tetiklenmesine neden olabileceği düşünülmektedir. Eko Anksiyete; kişinin iklim değişiklerine bağlı olarak gelişen ekolojik felaketlerden endişe duyması olarak tanımlanabilir. Eko Anksiyete belirtileri gösteren kişiler, ortada bir felaket olmadığı halde felaket olacağına ve dünyada ki tüm canlıların geleceğinin olumsuz yönde etkileneceğine dair yoğun bir kaygı yaşarlar. Bu durum kişinin günlük hayatındaki işlevselliğinin azalmasına, suçluluk, çökkünlük ve umutsuzluk hissederek yaşamdan aldığı doyumun olumsuz yönde etkilenmesine sebep olabilmektedir.

Belli bir düzeyde hissedilen kaygının insan sağlığı açısından olumlu bir etkisi vardır. Belli bir düzeyde ki kaygı kişiyi yaşamındaki tehlikelere karşı koruyarak, hayatta kalmasını sağlar. Aslında mesele kaygılanıp kaygılanmamaktan ziyade, hissedilen bu duygunun yoğunluğu, kişinin işlevselliğini ne derecede etkilediği ve nasıl yönetildiği olduğu söylenebilir.

Afetler Psikolojik Travmalar Yaratıyor

Her bireyin psikolojisi afetlerden aynı düzeyde etkilenmemektedir. Afetlerin şiddeti, kişinin mizacı, önceki deneyimleri, erken çocukluk döneminde ki yaşantıların etkisi, yetişkin bireyin afet sonrasında verdiği psikolojik tepkilerin belirleyicisinde önemli bir rol oynamaktadır.  Afet sonrası yetişkinlerde psikolojik travma tepkileri görülebilir. Bu tepkiler, kişilerin ve çevresindeki insanların hayatını olumsuz yönde etkileyebilmekte ve hatta gerekli psikolojik destek sağlanmadığında kişinin ruh sağlığını yaşam boyu etkileyebilecek düzeyde bozabilmektedir.  Yaşanılan afetin şiddeti, kişinin olaya doğrudan maruz kalıp kalmaması, bir başkasının yaşadıklarına tanık olması ya da işitmesi yetişkinlerde afet sonrası görülen psikolojik travma tepkilerin de önemli bir rol oynamaktadır. Bu tepkiler yangın gibi yaşanılan afetin hemen ardından görülebileceği gibi ilerleyen zamanlarda da görülebilir.

Afetler Dünya Artık Güvenli Değil Dedirtiyor

Afetler kişilerde dünyanın güvenilir bir yer olduğuyla ilgili inançları sarsabilir ve psikolojik problemlere yol açabilir. Kişiler travmatik olay karşısında; yorgunluk, bitkinlik, tükenmişlik, uykusuzluk, iştah problemleri, öfke, gerginlik, umutsuzluk, çaresizlik, karar vermede güçlük, suçluluk duygusu ve düşünceleri, kendini değersiz hissetme, sosyal izolasyon, odaklanmada güçlük, ilgi ve istek kaybı gibi depresif belirtiler; karın ağrısı, mide bulantısı ve baş ağrısı gibi psikosomatik belirtiler; kaygı, endişe ve korku gibi anksiyete belirtileri gösterebilirler. Bu süreçte yetişkinler içinde bulundukları duruma karşı direnç gösterebilir, inkar edebilir, bastırabilir ve savunma mekanizmaları kullanarak içinde bulunduğu ruhsal yapıyla işlevsiz bir şekilde baş etmeye çalışabilirler. Afetlerin hemen ardından gösterilen bu tepkilerin belli bir düzeye kadar beklenen bir durum olduğu söylenebilir.

Bu tür tepkilerin çoğu aslında aniden beklenmedik bir şekilde gerçekleşen anormal bir olaya karşı verilen normal tepkilerdir. Bu süreçte düzenli beslenmek, yeterince uyumak, spor yapmak, afet bölgelerine bireysel ya da toplumsal destek vermek, duyguları bastırmak yerine o duyguları yaşamaya belli bir süre izin vermek, hissedilen duyguları ve düşünceleri ifade etmek, aile ya da yakın arkadaşlarla paylaşmak onlarlar vakit geçirmek, günlük rutinleri devam ettirmek ve sosyal medya kullanımına aşırı maruz kalmaktan kaçınmak iyi olma halinin artmasında oldukça önemli olduğu söylenebilir. Ancak bu tepkilerde zamanla bir azalma olmuyorsa ya da şiddeti giderek artıyorsa, kişinin günlük hayatını ve işlevselliğini etkilemeye başladıysa, nefes almada güçlük, ellerde ayaklarda titreme, göğüste baskı, baş dönmesi gibi yoğun kaygı belirtileri yaşıyorsa, bir nedeni olmaksızın sürekli kaygı ve korku yaşıyorsa, baş edemediği ya da baş etmekte zorlandığı düşünce, imaj ve duygular varsa bir ruh sağlığı uzmanıyla görüşerek destek alması kişinin psikolojik iyi olma hali açısından oldukça önemlidir.

İyileşme zamanı

Sağlık beslenmeyi takıntı haline getirmeyin

Sağlık beslenmeyi takıntı haline getirmeyin

Sağlıklı beslenmek, her yaş ve cinsiyet grubunda önemsenmesi gereken, sağlığın korunmasındaki en temel faktörlerden biri. Gıdaların doğallığının bozulmasındaki gerçeklik de göz önünde bulundurulduğunda beslenmeye dikkat etmek hayati önem taşıyor. Ancak her şeyde olduğu gibi bu durumun da aşırısından zarar görmek kaçınılmaz oluyor. Özellikle son yıllarda gittikçe artan sağlıklı beslenme takıntısı, psikolojik bozuklukları beraberinde getiriyor. Genellikle çekiciliğin zayıflıkla bağlantılı olduğu kabul edilen endüstrileşmiş toplumlarda rastlanılan bu psikiyatrik rahatsızlık, daha çok genç kızları tehdit ediyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uz. Psi. Ayşe Burcu Durak, sağlıklı beslenme takıntısı olarak bilinen ‘ortoreksiya nervoza’ hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık

Farkında olmadan psikoloji olumsuz etkileniyor

Yeme davranışı bozuklukları, günümüzde çok yaygınlaşan ve özellikle genç kızlarda daha sık görülen psikiyatrik bir hastalıktır. Genellikle orta sosyoekonomik düzeyde, beyaz ırkta ve çekiciliğin zayıflıkla bağlantılı olduğu kabul edilen endüstrileşmiş toplumlarda görülmektedir.  Ortoreksiya nervoza (ON) sağlıklı beslenme takıntısı olarak tanımlanan yeme bozukluğu olup, kişinin tüm yaşantısına müdahale eden doğal diyet tüketme takıntısıdır.

Zayıflık kontrol altında tutulamaz hale geliyor

Doğal ve sağlıklı beslenmenin takıntı haline getirilmesi sonucu oluşan bu davranış bozukluğu bireylerde endişeye varan takıntıların ortaya çıkmasına ve ilerleyen süreçte yeme davranış bozuklukları gibi patolojik sonuçlara neden olmaktadır. Ortorektik eğilim gösteren bireylerin sağlıklı beslenebilme amacıyla besin seçimlerini sınırlamaları, ağırlık kaybına neden olmaktadır. Sınırlı beslenme tarzı ilerledikçe ortaya çıkan zayıflık ise bu süreçteki ilerlemenin bir sonucudur.

Vücut yapısında bozulmalar görülüyor

Ortorektik eğilim gösterenlerin besin tercihlerinin değerlendirildiği bir çalışmada sebze, meyve ve tam tahıllı ürün tüketme gibi sağlıklı beslenme eğiliminin daha fazla olduğu ve sağlıklı besin satışı yapan yerleri daha sık ziyaret ettikleri saptanmıştır. Sağlıklı beslenme takıntısı ilerleyen süreçte beden algısında olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Dış görümünü daha iyi hale getirmek amacıyla yapılan kısıtlamalar sonucu; enerji, protein ve diğer besin ögelerinin yetersiz, dengesiz veya fazla alınması nedeniyle vücut yapı ve fonksiyonlarının ölçülebilir şekilde olumsuz bozulduğu ‘malnutrisyon’ gibi sağlık sorunlara zemin hazırlayabilmektedir.

Ortorektik bireylerin normal bireylerden önemli düzeyde farklı olarak;

  • Besinler konusunda daha endişeli oldukları,
  • Sağlıksız olduğunu düşündükleri besinleri tükettiklerinde suçluluk duydukları,
  • Sağlıklı besin satın almak için daha fazla para ödemeye hazır oldukları,
  • Sağlıklı beslenmenin dış görünüşlerini etkileyeceği konusunda ciddi endişe duydukları görülmektedir.

En çok 25 yaş altında görülüyor

Yeme bozuklukları vakalarının yüzde 90’dan fazlasını, 25 yaş altı bireyler oluşturmakta, kadınlarda erkeklere oranla 5-20 kat daha fazla görülmekte ve tüm vakaların sadece yüzde 5-10’unu erkekler oluşturmaktadır. Sosyokültürel faktörlerin, yeme bozuklukları gelişiminde etkili olduğu bilinmekte, toplumun zayıflığa önem vermesi, aileden, arkadaşlardan ve kitle iletişim araçlarından gelen baskılar yeme bozukluklarının gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır.

Maddi olarak ve ruhsal açından sıkıntıya girmeye başladıysanız…

Ortorektik eğilimli bireylerdeki takıntılı kaygıların belirlenmesi, hastalığın sınıflandırılmasında ve tanı kriterlerinin oluşturulmasında yararlı olacaktır.

Sağlıklı beslenme takıntısından korunmak için;

  • Öncelikle yiyecekleri sağlığa zararlı bir tehdit unsuru olarak görmekten vazgeçin.
  • Unutmayın ki sağlıklı beslenme endişesine düşüldüğünde yaşanan yetersiz beslenme kişi için daha tehlikeli bir duruma yol açarak yarardan çok zarara dönüşen davranışlarla sağlık için uzun vadeli metabolik sorunları ortaya çıkarabilir.
  • En önemlisi bu durum sizin için hem maddi hem ruhsal bir sıkıntı yaratmaya başladıysa bir psikoloğa görünmeniz faydalı olacaktır. Ortoreksiya diğer yeme bozuklukları içinde değerlendirilebilecek bir davranıştır.