Yazılar

“Ben sağlıklıyım” yetmez, “Biz sağlıklı mıyız?” demeliyiz

Yeni bir yıla girildiğinde sağlık başlığı her zamankinden daha fazla önem kazanıyor. Özellikle kanser hem görülme sıklığının artması hem de toplumda yarattığı endişe nedeniyle gündemdeki yerini koruyor. Kanserle mücadelede en kritik unsur, hastalığı beklemek yerine riskleri erken dönemde yönetmekten geçiyor. Araştırmalar 2026’nın ilk günlerinden itibaren kanserle mücadelede en etkili yaklaşımın erken tanı, düzenli tarama ve yaşam tarzı değişiklikleri olduğunu gösteriyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, yeni yılda kanser hastalığına karşı alınması gereken önlemler hakkında önemli bilgiler paylaştı.

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan

Uzun yaşam, sağlıklı yıllar anlamına gelmiyor

Kanser, modern çağda ortaya çıkmış bir hastalık değildir. Tarihsel ve arkeolojik bulgular, kanserin binlerce yıldır insanlıkla birlikte var olduğunu göstermektedir. Günümüzde kanser sıklığındaki artışın temel nedeninin, tıptaki ilerlemeler sayesinde insan ömrünün uzaması olduğu bilinmektedir. İnsanlar artık daha uzun yaşamakta; bu durum, kanser riskinin daha geniş bir zaman dilimine yayılmasına neden olmaktadır. Son iki yüzyılda ortalama yaşam süresi belirgin biçimde artmıştır. Ancak asıl belirleyici olan, bu sürenin ne kadarının sağlıklı geçirildiğidir. Daha uzun yaşayan toplumlarda kanserin daha sık görülmesi, korunma ve erken tanı stratejilerinin her zamankinden daha önemli hale gelmesine yol açmıştır.

Erken tanı mümkün ama katılım düşük

Günümüzde meme, rahim ağzı, kalın bağırsak ve prostat kanserleri başta olmak üzere birçok kanser türünde erken tanı sayesinde tedavi başarısı önemli ölçüde arttı. Buna rağmen tarama programlarına katılım oranları hala düşük seviyelerde seyrediyor. Birçok kişi, kanser olasılığıyla yüzleşmekten kaçınmakta ve tarama testlerini ertelemektedir. Oysa erken tanı sayesinde hastalık kontrol altına alınabilmekte ve tedavi süreci çok daha etkili şekilde yönetilebilmektedir.

2026’da kanser tarama testlerinizi yaptırın!

Kanser çoğu zaman belirti vermeden ilerler ve erken evrede saptandığında ise tedavi şansı belirgin şekilde artar. Ailede kanser öyküsü bulunuyorsa, son dönemde nedeni açıklanamayan bazı şikayetler ortaya çıktıysa ya da yaş itibarıyla risk grubuna girildiyse “bir şeyim yok” denilmemeli ve vakit kaybetmeden tarama testleri için hekime başvurulmalıdır. Kanser tarama testlerinin, hastalık ortaya çıkmadan önce riskin belirlenmesinde hayati bir rol üstlendiği unutulmamalıdır.

Kadınlar için önemli testler:

  • 40 yaş sonrası düzenli mamografi
  • 21–65 yaş arası smear ve HPV taramaları
  • 50 yaş sonrası kolonoskopi veya dışkıda gizli kan testleri

Erkekler için önemli testler:

  • 50 yaş sonrası PSA testi ve prostat muayenesi
  • 50 yaş sonrası kolonoskopi
  • Uzun süre sigara kullanmış bireylerde düşük doz akciğer tomografisi

Bunların dışında, kadın erkek fark etmeksizin yaşı kaç olursa olsun her bireyin yılda bir kez temel kan ve biyokimya testlerini yaptırması, genel sağlık durumunun izlenmesi açısından faydalı olabilir. Aile öyküsü ve bireysel risk durumuna göre karaciğer ve tiroit ultrasonu gibi kişiye özel taramalar planlanmalıdır. Özellikle ailesinde kanser öyküsü bulunan kişilerde taramaların daha erken yaşta ve daha sık aralıklarla yapılması büyük önem taşımaktadır.

 “Ben sağlıklıyım” yetmez “Biz sağlıklı mıyız?” demeliyiz!

Bilimsel çalışmalarda, kanser riskinin yalnızca genetik yatkınlıkla değil; günlük yaşamda benimsenen alışkanlıklarla da yakından ilişkili olduğu ortaya konulmaktadır. Hareketsizlik, düzensiz ve dengesiz beslenme, aşırı kilo alımı ve kronik stres gibi faktörlerin etkisinin yalnızca bireyle sınırlı kalmadığı, aynı yaşam alanını paylaşan tüm aile bireylerini etkilediği vurgulanmaktadır. Bu nedenle sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve stres yönetimi gibi alışkanlıkların aile içinde birlikte uygulanmasının, uzun vadede koruyucu bir etki sağladığı kabul edilmektedir.

Akdeniz diyetini ve aktif yaşamı benimseyin

Beslenme alışkanlıkları açısından Akdeniz diyetinin, kanser riskini azaltıcı etkileri bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir. Sebze ve meyve tüketiminin artırılması, zeytinyağı ve balık ağırlıklı beslenmenin tercih edilmesi; bunun yanında düzenli fiziksel hareketin sağlanması, yeterli ve kaliteli uykunun desteklenmesi ile stresin yönetilmesi, korunmada önemli bir rol oynamaktadır. Bu yaklaşımın geçici bir diyet programı olarak değil, sürdürülebilir bir yaşam biçimi olarak benimsendiğinde daha etkili sonuçlar elde edildiği görülmektedir.

#KanserdenKorunma #ErkenTanı #TaramaTestleri #SağlıklıYaşam #AkdenizDiyeti #KanserFarkındalık #MemorialHastanesi #ProfMustafaÖzdoğan #SağlıkHaberi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Anoreksiya: Zayıflık takıntısı hayatı tehdit ediyor!

Günümüzde zayıflık idealinin giderek yaygınlaştığını belirten uzmanlar, kilo verme davranışının bazı bireylerde tehlikeli bir takıntıya dönüşebildiğini söylüyor.

Anoreksiya Nervoza’nın diyet yapıp kilo vermekten ileri bir durum olduğunu vurgulayan Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Bu beyindeki bir takım aksamalardan ortaya çıkan bir zayıflamadır. Anoreksiyaya sahip kişilerin kendilerini güzel bulmalarının temelinde psikiyatrik sorunlar olabilir.” dedi. Hastaların çoğunun kendilerini kilolu görmeye devam ettiklerini, ancak çevrelerindekilerin durumun ciddiyetini fark edebildiklerini dile getiren Prof. Dr. Erkmen, erken başvuru ve hastalığın kabul edilmesinin tedavide başarıyı belirleyen en önemli faktörler arasında yer aldığını aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, Anoreksiya Nervoza’nın estetik bir tercih değil, erken müdahale edilmezse hayati risk taşıyan ciddi bir psikiyatrik hastalık olduğu konusunda detaylı açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. Hüsnü Erkmen,

Prof. Dr. Hüsnü Erkmen

Takıntılı kilo verme davranışına sahip kişiler vakit kaybetmeden bir psikiyatri uzmanına başvurmalı!

Günümüzde herkesin ‘daha zayıf olmalıyım’ düşüncesine sahip olduğunu dile getiren Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Her mahallede, her sokakta, küçük şehirlerde bile spor salonları var.” dedi.

Buraya gidenlerin zayıflamak için gittiğini, ‘spor yapayım kalori kaybedeyim’ düşüncesinde olduklarını kaydeden Prof. Dr. Erkmen, “Böyle bir durumda olan birisi varsa, çok fazla vakit geçirmeden bir psikiyatri uzmanına başvurmaları uygun olur. Basit işlerde bile başlangıçta işi bitirmek çok daha kolayken zaman geçtikçe daha zor olur. Atalarımız söylemiş; ağaç yaşken eğilir. Bir fidanı herkes eğebilir, büyük ağaç olduğu zaman kimse eğemez. Bunun için çok vakit kaybetmemek önemli. Aklınıza gelen her türlü tıbbi olayda vakit kaybetmemek, bir an evvel doktora başvurmak gerekir.” uyarısında bulundu.

Anoreksik zayıflık, beyindeki aksamalardan kaynaklanan ciddi bir psikiyatrik hastalık!

Anoreksiyanın genellikle huzursuz aile ortamında büyüyen kişilerde daha fazla göründüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Anoreksiyaya sahip kişilerin kendilerini güzel bulmalarının temelinde psikiyatrik sorunlar olabilir.” dedi.

Bazı kadınların kalçalarını ve göğüslerini yok ederek kadınlık yönlerini reddetmeye çalıştıklarını, bazılarının da ‘ne kadar zayıf o kadar iyi’ algısını ön plana taşıdıklarını belirten Prof. Dr. Erkmen, “Sonuç olarak bu beyindeki bir takım aksamalardan ortaya çıkan bir zayıflamadır. Basitçe, bir insanın diyet yapıp kilo vermesinden çok daha ileri bir şeydir. Her kilo verdiğinde anoreksik olduğunu zannetmemek demektir. Hatta bazen aşırı kusmaya bağlı olarak bir sebeple diş hekimine giderse, diş hekimleri dişlerinin arka kısımlarının aşınmış olduğunu fark ederler. Kusarken çıkarılan asit dişleri tahrip eder ve bir süre sonra dişler dökülmeye başlar. Kesinlikle bir güzellik ortaya çıkmaz. Aksine olabildiğince çirkin bir tablo ortaya çıkar. İyi beslenemedikleri için saçlar dökülebilir.” şeklinde konuştu.

30 kilonun altı hastane yatışı gerektiren ciddi bir durum!

Anoreksiya Nervoza’da zayıflama hızının başlangıçta yavaş olduğuna ve giderek arttığına değinen Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, bunun nedeninin de hiçbir şekilde gıda almayıp, aldıklarında da kusarak çıkarma, ishalle çıkarma veya aşırı spor yapma gibi eylemler olduğunu söyledi.

“Bu hastaların çok ilginç olan tarafı da her türlü gıdanın ne kadar kalori vereceği hakkında çok ciddi bilgileri vardır.” diyen Erkmen, sözlerine şöyle devam etti:

“Onlar bir ekmek, bir tabak et kaç kalori bilirler. Dolayısıyla da ona dikkat ederek yemek yemeye başlarlar. Başlangıçta diyet gibi görünebilir ama ne yazık ki sonu çok tatsız bir şekilde gelir. İşin kötü olan tarafı da herkes bunun kötü bir zayıflık olduğunu fark eder. Hastalar ise ‘daha şişmanım biraz daha kilo vermem gerekiyor’ gibi kendilerinin daha şişman olduğunu iddia ediyor olabilirler. Ancak ne yazık ki iş kötüye gidiyor manasına gelir. Özellikle 30 kilonun altına düşerse ciddi tehlike vardır. Hastaneye yatırmak gerekir. Belki zorla besleme metotları uygulanabilir.”

Tedavide başarıyı sağlamak için kişinin hastalığı kabul etmesi gerekir!

Tedavi süresi ve başarı oranının hastadan hastaya değişiklik gösterdiğini aktaran Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Çok kötü hastalığa tutulmuş bir insan ameliyat olur, bir bakarsın bir şey olmadan güzel bir şekilde yaşar ya da çok basit bir hastalıktan dolayı da ölebilir.” dedi.

Anoreksiyada da benzer bir durum söz konusu olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Erkmen sözlerini şöyle tamamladı:

“Dereceleri vardır. Mantıklı miktarda zayıfladıktan sonra ‘bu işin tadı kaçtı ben burada durayım’ diyenler de var, sonuna kadar gidenler de var. Otuz kilonun altına düşmüş, çocuk ağırlığında neredeyse ama hala yemek yememeye, kusmaya veya başka şeyler yapmaya çalışabilir. Yaşamı kısaltan bir hastalıktır. Belli bir tanıyı geçtikten sonra bir ölüm olmasa bile vücut her türlü hastalığa açık hale gelir. Başka türlü bir hastalığa tutulabilir.

Tedavide başarıyı sağlamak içinse kişinin hastalığı kabul etmesi ve tedavi için erken başvurması gerekir. 1-2 senedir devam eden bir şey halinde gelinirse ve hasta iyi uyum sağlarsa tedaviye iyileşir. Ancak eğer ilaçlarını kullanmaz ve kilo vermek için aynı davranışlarına devam ederse bu iş kötüye doğru gider ne yazık ki.”

#Anoreksiya #Psikiyatri #SağlıkHaberi #ZayıflıkTakıntısı #RuhSağlığı #NPİstanbul #ÜsküdarÜniversitesi #ProfHüsnüErkmen #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Lahana turşusu tok tutuyor!

Lahana turşusunun sağlık üzerindeki etkilerine dikkat çeken Beslenme Uzmanı Kübra Şahin, “Lahana turşusu düşük kalorili ve posa açısından zengindir. Bu özellikleri sayesinde tokluk hissi sağlar ve aşırı yemeyi önlemeye yardımcı olur.” dedi.

Kübra Şahin, “Turşuda bulunan probiyotik bakteriler bağırsak mikrobiyotasının dengelenmesine destek olur. Sağlıklı bir bağırsak florası bağışıklık sistemi için de oldukça önemlidir. Lahana turşusunun içerdiği vitamin ve mineraller de genel metabolik işlevler için gerekli desteği sağlar.” diye konuştu.

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Kübra Şahin, lahana turşusunun probiyotik değeri ve sağlık üzerindeki etkileri hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Beslenme Uzmanı Kübra Şahin

Beslenme Uzmanı Kübra Şahin

Turşu geleneksel bir fermantasyon yöntemi

Turşunun Türk mutfağındaki yerinin son derece köklü olduğunu belirten Kübra Şahin, “Hem tarihsel hem de sosyo-kültürel açıdan değerlendirildiğinde oldukça önemli ve köklü bir yere sahiptir.  Turşu yapımı ve tüketimi Türk toplumunun beslenme alışkanlıklarının ayrılmaz bir parçasıdır. Türk mutfak kültüründe hem besinsel hem de kültürel açıdan zengin bir mirasın temsilcisidir. Geleneksel koruma yöntemi sayesinde soğuk kış aylarında taze sebzeye erişimin sınırlı olduğu dönemlerde, turşular önemli bir besin kaynağı olmuştur. Uzun süre saklanabilmesi amacıyla kullanılan geleneksel bir fermantasyon yöntemidir. Fermente bir ürün olduğu için probiyotik özellikler taşıdığı da bilinmektedir. Türk sofralarında hemen her yemekle birlikte turşu sunmak yaygın bir gelenektir.” dedi.

Lahana turşusu geniş coğrafyada benimsenmiş

Lahana turşusunun Türk mutfağında özel bir yere sahip olduğunu belirten Kübra Şahin, bu popülerliğin hem tarımsal hem de ekonomik nedenlere dayandığını söyledi. Şahin, “Lahana, fermantasyona son derece uygun bir yapıya sahiptir ve turşu olarak uzun süre bozulmadan saklanabilir. Özellikle sonbahar ve kış aylarında Türkiye’nin birçok bölgesinde bol miktarda yetişmesi, Karadeniz’den İç Anadolu’ya, Trakya’dan Doğu Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada lahana turşusunun yaygınlaşmasını sağlamıştır. Maliyetinin düşük olması, halk arasında kolayca temin edilip işlenmesine olanak sağlamıştır. Lahana turşusu, özellikle etli yemekler, kuru fasulye, nohut, pilav gibi ana yemeklerle uyumlu bir lezzete sahiptir.” diye konuştu.

Probiyotik değeriyle öne çıkıyor

Lahana turşusunun probiyotik açıdan son derece değerli bir besin olduğunu vurgulayan Kübra Şahin, fermantasyon sürecinin bu noktadaki belirleyici rolünü şöyle açıkladı:

“Lahana turşusu, laktik asit fermantasyonu ile oluşur. Bu süreçte faydalı bakteriler devreye girer ve lahana üzerindeki doğal şekerleri fermente ederek laktik asit üretir. Bu durum hem turşunun korunmasını sağlar hem de yararlı bakteri içeriğini artırır.”

Lahananın yüksek posa içeriğinin bağırsak sağlığı üzerindeki etkilerine de değinen Şahin, “Lahana, yüksek posa içeriği sayesinde bağırsak florası için uygun bir ortam oluşturur. Posa, probiyotik bakterilerin beslenmesi için gerekli olan prebiyotik etkiyi sağlar. Bu da sindirim sisteminde iyi bakterilerin çoğalmasını destekler.” ifadesinde de bulundu.

Diğer turşulara göre daha dayanıklı

Lahana turşusunun fermantasyon sürecinin diğer sebze turşularından farklı olduğuna işaret eden Şahin, “Lahana turşusu, salatalık veya havuç turşusuna kıyasla daha uzun süre fermantasyona dayanabilmektedir. Salatalık ve havuç turşuları daha kısa sürede olgunlaşırken, dokuları da daha çabuk yumuşamaktadır.” şeklinde konuştu.

Kilo kontrolü ve metabolizma için destekleyici

Lahana turşusunun sağlık üzerindeki etkilerine de değinen Kübra Şahin, özellikle kilo kontrolü ve bağırsak sağlığı açısından önemli faydalar sunduğunu belirtti. Şahin, “Lahana turşusu düşük kalorili ve posa açısından zengindir. Bu özellikleri sayesinde tokluk hissi sağlar ve aşırı yemeyi önlemeye yardımcı olur. Posa içeriği sindirimi yavaşlatarak kan glikozu dalgalanmalarını dengeler ve ağırlık kontrolüne katkı sağlar.” dedi.

Probiyotiklerin metabolizma üzerindeki rolüne dikkat çeken Kübra Şahin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Turşuda bulunan probiyotik bakteriler bağırsak mikrobiyotasının dengelenmesine destek olur. Sağlıklı bir bağırsak florası bağışıklık sistemi için de oldukça önemlidir. Ayrıca fermente besinlerin, mikrobiyom üzerinden enerji harcamasını ve yağ metabolizmasını olumlu yönde etkileyebildiğine dair araştırmalar bulunmaktadır. Lahana turşusunun içerdiği vitamin ve mineraller de genel metabolik işlevler için gerekli desteği sağlar.”

#LahanaTurşusu #SağlıklıBeslenme #Probiyotik #ToklukHissi #KiloKontrolü #TürkMutfağı #FermenteBesin #BeslenmeUzmanı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Kışın sağlıklı kalmak için 7 kritik tetkik

Dondurucu soğukların hakim olduğu kış günlerinde, kapalı ve kalabalık ortamlarda geçirilen sürenin artması ve virüslerin çok kolay bulaşması nedeniyle, solunum yolu enfeksiyonları hızla artıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja “Kış ayları yalnızca soğuklarla değil; solunum yolu enfeksiyonlarının artması, kronik hastalıkların alevlenmesi, bağışıklığın zayıflaması ve kalp-damar hastalıklarının sıklaşmasıyla da bilinir. Bu nedenle kış aylarında yapılacak kapsamlı bir check-up, pek çok sağlık riskini erkenden fark etmeye ve mevsimsel hastalıklardan korunmaya fayda sağlar. Kış öncesi bazı testlerin yapılması; özellikle 50 yaş üzeri kişiler, kronik hastalığı olanlar, sigara içenler, fazla kilolu bireyler ve sık enfeksiyon geçirenler için kritik önem taşır” diyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja sağlıklı bir kış için yaptırılması gereken tetkikleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Edvin Murrja

Dr. Edvin Murrja

  • Temel kan testleri

Özellikle kışın sık görülen halsizlik, sık hastalanma vb şikayetlerin nedeninin basit bir kan testiyle ortaya çıktığını belirten Dr. Murrja şöyle konuşuyor: “Tam Kan Sayımı (Hemogram): Anemi, enfeksiyon veya bağışıklık sorunları açısından önemlidir. CRP / Sedimantasyon: Vücutta gizli enfeksiyon ya da inflamasyonu gösterir. Kan Şekeri, insülin direnci, HbA1c: Diyabet eğilimi veya kontrolsüz diyabeti tespit eder. Elektrolitler (Sodyum, Potasyum, Kalsiyum, Magnezyum): Su dengesi ve kalp ritim bozukluğu açısından önemlidir.”

  • Karaciğer ve Böbrek Fonksiyon Testleri

Karaciğer ve böbrekler, vücudun filtre sistemi olarak görev yapar. Ancak bu organlardaki sorunlar çoğunlukla sinsice ilerler. Kışın ilaç kullanımının artması, yetersiz su tüketimi ve  beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler bu iki organı zorlayabilir. Yapılacak testlerle, olası sorunların erken dönemde fark edilerek önlem alınabileceğini belirten Dr. Murrja bu testleri şöyle sıralıyor: “ALT, AST: Karaciğer yağlanması veya hasarını gösterir. Üre – Kreatinin: Böbrek fonksiyon bozukluklarını erken yakalamada kritik önem taşır.”

  • Kolesterol Testleri

Kış aylarında hareket azalırken, yüksek kalorili ve yağlı besinlere yönelim artabildiğinden,  kolesterol seviyeleri olumsuz etkilenebilir. Kolesterol testleri, kalp ve damar hastalıkları açısından risk taşıyan kişilerin erken dönemde belirlenmesini sağlar. Özellikle fark edilmeyen yüksek kolesterol, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Dr. Murrja; “LDL (kötü kolesterol), HDL (iyi kolesterol) ve Trigliserid değerleri kalp-damar sağlığının en temel belirteçleridir” diyor.

  • Tiroit Fonksiyonları

Üşüme, kilo alma, halsizlik, unutkanlık ve ruh hali değişimleri kışın sık görülür. Bu şikayetlerin nedeninin bazen tiroit bezinin düzensiz çalışması olabildiğini belirten Dr. Murrja şöyle konuşuyor: “Tiroit fonksiyon testleri, metabolizmanın dengede olup olmadığını gösterdiğini ve şikayetlerin kaynağını netleştirmeye yardımcı olur. Kış aylarında özellikle Hashimoto tiroiditi ve hipotroidi belirtileri daha kolay alevlenebilir. TSH ve fT4 düzeylerinin tespiti çok önemlidir.”

  • Vitamin ve Mineral Değerlendirmesi

Kışın güneş ışığı azaldığından D vitamini eksikliği sık görülür. D vitamininin yanı sıra B12, demir ve magnezyum gibi değerlerin de eksikliği enfeksiyonlara daha açık hale gelinmesine neden olabilir. Dr. Edvin Murrja vitamin ve mineral değerlerine yönelik testler yaptırılmadan gelişigüzel vitamin ve mineral kullanımının fayda yerine çok ciddi zararlara yol açabileceğini vurgulayarak şöyle diyor: “Vitamin D, B12-Folat, Demir ve Ferritin değerlerine mutlaka bakılmalı, eksiklik varsa doktor önerisiyle takviye kullanılmalıdır.”

  • Akciğer Değerlendirmesi

Soğuk hava, grip ve benzeri solunum yolu enfeksiyonları akciğerleri doğrudan etkiler. Sigara içenler veya sık öksüren, nefes darlığı yaşayan, sık enfeksiyon geçirenler için akciğer değerlendirmesi büyük önem taşır. Erken yapılan kontrollerin, olası risklerin büyümeden kontrol altına alınmasında kritik önem taşıdığını belirten Dr. Edvin Murrja “Akciğer Grafisi ve Fiziksel muayene mutlaka yaptırılmalıdır” diyor.

  • Kardiyovasküler Tarama

Soğuk hava damarların büzülmesine neden olarak kalbin daha fazla efor sarf etmesine yol açar. Bu durum özellikle kalp-damar hastalığı riski taşıyanlar için önemlidir. Kardiyovasküler taramalar, kalbin yükünü ve damar sağlığını ortaya koyarak olası riskleri önceden gösterir. Dr. Murrja “Kışın hipertansiyon ve kalp krizi riski arttığından, tansiyon takibinin düzenli yapılması, EKG ve gerekli kişilerde EKO hayati önem taşır. Özellikle de göğüs ağrısı, nefes darlığı, çabuk yorulma gibi şikayetler varsa geciktirilmeden yapılmalıdır” diye konuşuyor.

#SağlıklıYaşam #KışSağlığı #CheckUp #Tetkik #AcıbademHastanesi #DrEdvinMurrja #KalpDamarSağlığı #Bağışıklık #KışAyları #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Hem sağlıklı hem kolay kilo vermek için…

Her yeni yıl öncesi ‘bu kez çok kararlıyım’ diyerek diyet için kolları sıvıyor ancak bir türlü ideal kilonuza ulaşma mutluluğunu yaşayamıyor musunuz? Üstelik diyet süreciniz sıkıcı, baskıcı kısıtlamalarla psikolojinizi olumsuz etkiliyor, bıraktığınız anda da, verdiğiniz kiloları çok daha hızlı geri alarak en başa mı dönüyorsunuz? Moralinizi bozmayın, zira sürdürülebilir bir diyet ve düzenli egzersizle hem sağlıklı hem kolay kilo vermek mümkün! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Kısa sürede hızlı kilo vermeyi vadeden katı diyetler aslında sizi hedefinizden uzaklaştırarak motivasyonunuzu kaybetmenize yol açar. Yeni yılda formda kalmanın asıl yolu; katı, düşük kalorili planlanan geçici diyetler değil, sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları kazanmak ve düzenli egzersiz yapmaktan geçiyor. Bu nedenle mucize beklemeden, sağlıklı yaşam alışkanlıklarıyla hem ideal kilonuza ulaşıp formunuza kavuşabilir, hem de bağışıklık sisteminizin güçlendiğini, enerjinizin yükseldiğini ve yaşam kalitenizin iyileştiğini hissedebilirsiniz” diyor. Peki sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları neler olmalı? Beslenme ve Diyet Uzmanı Çelik, sürdürülebilir ve sağlıklı bir diyet için 7 altın öneride bulundu…

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

  • Yasaklamayın, denge sağlayın

Öncelikle besinleri ‘yasaklı’ diye etiketlemeyin. Aşırı kısıtlayıcı bir şekilde besinleri yasaklı sınıfına koyduğunuzda, olası bir ‘kaçamak’ durumunda suçluluk hissine kapılır ve kontrolünüzü bir süre sonra kaybettiğinizi görebilirsiniz. Ayrıca bir süre bu besinlerden uzak dursanız da, zamanla daha güçlü tüketme arzusuna kapılabilirsiniz. Kısıtlayıcı, kendinizi aç bırakan davranışlar hem metabolizma üzerinde olumsuz bir etki yaratır hem de sağlıksız bir beslenme döngüsüne yol açar. Oysa sağlıklı beslenme, tüm besin gruplarının dengeli porsiyon ve tüketim sıklığı düzenlenerek yönetilmesiyle yaşam tarzı alışkanlığına dönüşür.

  • Tüketmemek için, almayın!

Sürdürülebilir diyette çevresel faktörler çok önemlidir. Paketli ürün, gazlı içecek ve fast-food gibi gıdaları almayın. Elinizin altında olduğunu bilirseniz, hele de stresli dönemlerinizde bir anda kendinizi bu ürünleri tüketirken bulabilirsiniz. Alışverişe çıkmadan önce liste hazırlayın ve özellikle rafine şeker içeren ve yüksek yağlı paketli ürünleri listenize eklemeyin. Bu besinleri yeme istediğiniz kontrol edemeyeceğiniz ulaştığında, mevsimine göre 1 porsiyon taze meyve yanında 2 tam ceviz veya 6-8 adet çiğ badem tüketebilirsiniz. Tatlı isteğiniz çok yoğunsa laktoksuz sütlü bir kahve ve 2 adet kuru kayısı veya kuru erik tüketmek iyi bir tercihtir.

  • Lifli beslenin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Kilo vermekte zorlanan kişilerin yetersiz lif aldıklarını gözlemliyoruz. Oysa bol lifli besinler tokluk süresini artırırken, metabolizmayı hızlandırır. Bu nedenle sebze, meyve, tam tahıllı ürünler, kurubaklagiller, yağlı tohumlar vb lif içeriği yüksek gıdalar sindirim sistemi için oldukça önemlidir. Sağlıklı bir sindirim sistemi ise açlık-tokluk sinyallerinin kontrolüne destek olur. Örneğin; ana yemekte salata yemek ya da ara öğünlerde taze meyve ve yağlı tohum tüketmek ani kan şekeri dalgalanmalarını azaltarak gün içinde ani açlık krizlerinin, dolayısıyla fazla kalori alımının da önüne geçer” diyor.

  • Su tüketimine dikkat edin

Sağlıklı yaşam tarzı denilince olmazsa olmazlardan biri şüphesiz su tüketimi. Yeterli miktarda içilen su, metabolizmanın sağlıklı çalışması ve vücut fonksiyonlarının düzenlenmesi için şarttır.  Ayrıca, yeterli su içilmezse, susuzluk hissi açlıkla karışabilir ve bu durum fazla kalori alımına yol açabilir. Miktarı kişiden kişiye değişmekle birlikte, gün boyunca düzenli aralıklarla su içmek ana hedeflerinizden biri olmalıdır. Vücudunuzda yeterli su bulunduğunu idrarınızın renginin açık olmasından anlayabilirsiniz. Çay ve kahve gibi içecekler suyun yerine geçmez aksine vücuttan su atılmasına neden olur. Suyun yanı sıra kefir ya da ayran gibi içecekler tüketmeniz faydalıdır.

  • Metabolizma hızını artıran besinlerden faydalanın

Yeni yılda öğünlerinize ekleyeceğiniz bazı besinler metabolizmada bazı değişiklikler yaparak  yağ yakımına yardımcı olabilir. Bu da kısıtlayıcı olmadan sürdürülebilir bir tabak içeriği ile sağlıklı beslenme hedefinizi destekler. Hiçbir besinin mucizevi bir etkisi yoktur ama sağlıklı bir beslenme planı içerisinde metabolizma hızınızı artırmaya katkı sağlayabilirler. Örneğin; -tüketmenizde herhangi bir sakınca olmadığı doktorunuz tarafından belirtilmişse- aşırıya kaçmamak şartıyla kırmızı biber, tarçın, zencefil, zerdeçal gibi baharatlar, turunçgiller, koyu yeşil yapraklı sebzeler, kahve ve yeşil çay tüketmeniz destek olacaktır.

  • Proteine çok önem verin

Yeterli ve dengeli protein alımı metabolizmanın korunması ve tokluk hissinin artırılması açısından kritik öneme sahiptir. Ancak protein alımını tek öğünde fazla miktarda değil, gün içerisine yayarak gerçekleştirin. Bu yöntem, özellikle iştah kontrolü ve gün boyu enerjinin dengeli kalmasına yardımcı olur. Yumurta, et, tavuk, balık, süt ve süt ürünleri gibi hayvansal kaynaklı proteinlerle birlikte bitkisel protein açısından zengin kurubaklagillerin tüketilmesi kas kütlesinin korunmasına da katkı sağlayarak ağırlık kaybı sürecinde yağ kaybını destekler.

Burada önemli olan bir diğer konu; bu gıdaların yağlı kısımlarını ayırmak (örneğin; tavuğun derisi, kırmızı etin beyaz yağlı kısımları gibi) ve doğru pişirme yöntemleriyle (kızartma değil ızgara ya da buğulama, haşlama) tüketmektir.

  • Sosyal hayat

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Yeni yılda sürdürülebilir diyet için, sosyal hayatla beslenme arasındaki dengeyi kurabilmek kritik önem taşır. Dışarıda yediğiniz bir yemek ya da tatlı tek başına ağırlık artışının ya da sağlıksız beslenmenin nedeni olamaz. Sosyal ortamlardan kaçınmanız gerekmez. Sonrasında katı kısıtlamalara gitmek, öğün atlamak ise kan şekeri dengenizi bozarak daha da acıkmanıza neden olur. Yapılması gereken; gerçekçi ve uzun vadede sürdürülebilir bir denge oluşturmaktır. Dengeli ve sürdürülebilir yaklaşım için yapılması gereken şey; rutininize geri dönmek, yeterli protein, lif ve sağlıklı karbonhidratların olduğu dengeli tabak modeli oluşturmak, yeterli su içmek ve hareketi artırmak olmalıdır. Bu sayede hem metabolik dengeyi korur hem de beslenmeyle olan ilişkinizin cezalandırıcı değil, destekleyici olmasını sağlayabilirsiniz” diyor.

#İdealKilo2026 #SağlıklıBeslenme #SürdürülebilirDiyet #KolayKiloVerme #EgzersizVeBeslenme #FormdaKal #YaşamKalitesi #EnerjiVeBağışıklık #PauseDergi #YeniYılKararları

 

Şekerli ve işlenmiş gıdalar tehlikeyi artırıyor

Dikkat eksikliği, özellikle Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) dünyada ve ülkemizde çocuklarda yaygın görülen önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, son yıllarda görülme sıklığı giderek artan dikkat eksikliğinin hafife alınmaması gereken bir sorun olduğunu belirterek, “Zira, tedavi edilmediğinde çocuğun yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilmektedir. Okul hayatında başarısızlık, performans düşüklüğü, özgüven kaybı, sosyal ilişkilerde zorlanma ve duygusal problemler, dikkat eksikliğinin çocuklarda yol açabileceği başlıca sorunlar arasında yer almaktadır” diyor. Genetik yatkınlıktan çevresel etkenlere kadar pek çok faktörün neden olduğu dikkat eksikliğinde beslenme alışkanlıklarının da önemli bir rol oynadığını vurgulayan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, “Çocuklarda hatalı beslenme dikkat eksikliğinin tek başına nedeni olmasa da belirtilerin şiddetlenmesine sebep olabilmektedir. Özellikle şekerli, yüksek şeker ile tuz içeren paketli ve işlenmiş gıdaların yoğun tüketimi kan şekeri dalgalanmalarına yol açarak çocukların dikkat ve odaklanma becerilerini olumsuz etkileyebilmektedir”  uyarısında bulunuyor.

Dr. İmre Gökyar

Dr. İmre Gökyar

 Dikkatini toplayamıyorsa nedeni hatalı beslenme olabilir!

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB); dikkatin toplanması, sürdürülmesi ve yönetiminde güçlük çekilmesiyle karakterize bir durum olarak tanımlanıyor. Yapılan araştırmalar; çocuk ve ergenlerin yaklaşık yüzde 5 ila 7’sinde dikkat eksikliği görüldüğünü ortaya koyuyor. Türkiye’de DEHB yaygınlığının yüzde 5-8 arasında olduğu belirtilirken, tanı almamış çocuklarla birlikte sayının bu oranlardan daha yüksek olabileceği belirtiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, çocuklarda dikkat eksikliğine pek çok faktörün sebep olduğuna vurgu yaparak, “Günümüzde, dijital ekranların yoğun kullanımı ve   hızlı tüketilen içerikleri, artan stres düzeyi,  düzensiz uyku ve çoklu görev beklentisi gibi modern yaşam koşulları çocuklarda dikkat eksikliği belirtilerinin şiddetini artırabilmektedir” uyarısında bulunuyor.

Şekerli ve işlenmiş gıdalar dikkati dağıtıyor!

Çocuklarda sık yapılan beslenme hatalarının başında aşırı şekerli, paketli ve işlenmiş gıdaların tüketimi geliyor. Dr. İmre Gökyar, bu tür beslenme alışkanlıklarının kan şekeri dalgalanmalarına yol açarak dikkat ve odaklanma sorunlarını artırabileceğine işaret ediyor. Omega-3, demir ve çinko gibi temel besin öğelerinin yetersiz alınması, düzensiz öğün saatleri ve yetersiz su tüketimi  de zihinsel performansı düşürebiliyor.

Proteinden zengin kahvaltı ve omega-3 çok önemli!

Düzenli öğün saatleri, yeterli su tüketimi ile sağlıklı beslenme alışkanlıkları, dikkat ve odaklanma eksikliği olan çocuklarda tedavi sürecini destekleyen önemli unsurlar arasında yer alıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar,  proteinden zengin ve dengeli bir kahvaltının çocuklarda dikkat ile odaklanmayı gün boyu desteklediğini söyleyerek, “Ayrıca, omega-3 yağ asitleri içeren besinlerin düzenli tüketilmeleri de önemlidir. Haftada en az iki kez balık veya omega-3 açısından zengin besinler önerilmektedir. Bunların yanı sıra düzenli öğün saatleri ve yeterli su tüketimi sağlanmalı, gerekirse uzman kontrolünde vitamin-mineral takviyesi alınmalıdır” bilgisini veriyor. Şekerli ve işlenmiş gıdaların ise mutlaka sınırlandırılması gerektiği uyarısında bulunan Dr. İmre Gökyar, bunların yerine sebze, meyve, tam tahıl ve sağlıklı yağlar içeren öğünlerin tercih edilmesi gerektiğini anlatıyor.

Doğru yaklaşımla tedavisi mümkün!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar,  çocuklarda dikkat eksikliğinin erken tanı ve doğru destekle büyük ölçüde yönetilebileceğini anlatıyor.  Dr. İmre Gökyar, “Psikolojik değerlendirme, gerekirse ilaç tedavisi, davranışsal yaklaşımlar, doğru beslenme alışkanlıkları, aile ve okul desteği ile çocukların hem akademik hem de sosyal yaşamlarında belirgin iyileşmeler sağlanabilmektedir. Dikkat eksikliği bir zeka sorunu değildir. Doğru yaklaşımla, çocukların güçlü yönleri ortaya çıkarılabilmekte ve yaşam kalitesi artırılabilmektedir” diyerek sözlerini tamamlıyor.

#ÇocukSağlığı #DikkatEksikliği #DEHB #BeslenmeAlışkanlıkları #SağlıklıÇocuklar #Odaklanma #ŞekerdenUzakDur #İşlenmişGıdalar #ÇocukBeslenmesi #PauseDergi

Vitaminler kış hastalıklara karşı doğal kalkan

İstanbul Rumeli Üniversitesi’nden Dr. Dyt. Şefika Aydın Selçuk, kış aylarında bağışıklık sistemini güçlendiren beslenme alışkanlıklarını anlattı: “Doğru beslenme stratejileriyle kış aylarını daha dirençli, enerjik ve sağlıklı geçirmek mümkün.”

Kış mevsiminde bağışıklık sistemini güçlü tutmanın önemi yeniden gündeme geliyor. Soğuyan hava, kapalı ortamlarda geçirilen uzun saatler ve azalan güneş ışığı, vücudun savunma mekanizmasını zayıflatıyor. İstanbul Rumeli Üniversitesi’nden Dr. Dyt. Şefika Aydın Selçuk, beslenmenin bu süreçte sanılandan çok daha belirleyici bir etkiye sahip olduğunu belirterek, “Özellikle bazı vitamin ve mineraller enfeksiyonlarla mücadelede kritik rol oynuyor,” dedi.

İyi planlanmış bir kış beslenmesinin yalnızca hastalıklardan korunmayı kolaylaştırmadığını; aynı zamanda enerji dengesini sağladığını, uyku kalitesini artırdığını ve ruh hâlini desteklediğini ifade eden Dr. Dyt. Selçuk, “Tabakta yapılacak küçük ama doğru seçimler, kışı çok daha sağlıklı ve zinde geçirmemizi sağlar,” diye konuştu.

İstanbul Rumeli Üniversitesi’nden Dr. Dyt. Şefika Aydın Selçuk

Dr. Dyt. Şefika Aydın Selçuk

C ve D Vitamini: Kışın Bağışıklık Kahramanları

Bağışıklık sisteminin en güçlü destekçilerinden biri olan C vitamini, yalnızca soğuk algınlığıyla ilişkilendirilmemeli. Bu vitamin, bağışıklık hücrelerinin enfeksiyon bölgesine hızlı ulaşmasını sağlar ve hücrelerin savunma kapasitesini artırır. Portakal, mandalina, kivi ve kırmızı biber gibi besinler bu açıdan öne çıkar. D vitamini ise kış aylarının “gizli kahramanı” olarak tanımlanıyor. Güneş ışığından yeterince yararlanılamayan bu dönemde D vitamini düzeyleri düşer ve bağışıklık zayıflar. Balık, yumurta ve D vitamini ile güçlendirilmiş süt ürünlerinin bu dönemde sofralarda mutlaka yer alması öneriliyor.

Doğanın Renkleri: A, E Vitamini ve Minerallerin Gücü

A vitamini, solunum yollarını koruyan mukoza dokusunun sağlığında önemli rol oynar. Havuç, balkabağı, ıspanak ve lahana gibi sebzeler, vücudun doğal bariyerini güçlendirir.
E vitamini, çinko ve selenyum ise hücrelerin oksidatif hasardan korunması ve bağışıklık hücrelerinin işlevlerini sürdürebilmesi açısından büyük önem taşır.

Mevsim Sofralarının Değeri: Antioksidan Zenginliği

Kış sebze ve meyveleri, yüksek antioksidan içerikleriyle doğal bir koruma sağlar. Ispanak, pırasa, brokoli, pancar ve lahana hem ekonomik hem de bağışıklığı destekleyici bileşenler açısından zengindir. Nar, mandalina, greyfurt ve elma gibi meyveler de C vitamini ve flavonoid içerikleriyle vücudu güçlendirir. Lif açısından zengin yulaf, kurubaklagiller, pırasa, sarımsak ve yeşil yapraklı sebzeler ise bağırsak mikrobiyotasını güçlendirerek savunma mekanizmasını destekler.

Sadece Ne Yediğimiz Değil, Nasıl Yediğimiz de Önemli

Bağışıklık sistemi yalnızca “ne yediğimizle” değil, “nasıl yediğimizle” de yakından ilişkilidir. İşlenmiş gıdalar ve yüksek şekerli atıştırmalıklar bağışıklığı baskılarken, düzenli su tüketimi, gün içine yayılan dengeli öğünler ve yeterli uyku savunma mekanizmasını destekler.

Kişiye Özel Beslenme: Tek Bir Formül Yok

Herkesin beslenme gereksiniminin farklı olduğunu hatırlatan Dr. Dyt. Selçuk, kronik hastalığı bulunanlar, düzenli ilaç kullananlar veya hamile bireylerin kişisel planlamalarla beslenmesi gerektiğini söyledi. Ancak genel olarak mevsim sebzeleriyle zenginleştirilmiş renkli tabaklar, yeterli vitamin-mineral alımı ve düzenli yaşam alışkanlıklarının bağışıklığı desteklemenin en etkili yolları arasında yer aldığına dikkat çekti.

“Küçük Adımlar, Güçlü Bağışıklık”

Dr. Dyt. Selçuk, sözlerini şöyle tamamladı: “Bilimsel veriler, güçlü bir bağışıklık sisteminin her gün atılan küçük ama doğru adımlarla inşa edildiğini gösteriyor. Doğru beslenme stratejileriyle kış aylarını daha dirençli, enerjik ve sağlıklı geçirmek mümkündür.”

#VitaminlerinGücü #BağışıklıkSistemi #KışSağlığı #DoğruBeslenme #İstanbulRumeliÜniversitesi #SağlıklıYaşam #PauseDergi

Sağlıklı yaş almada yeni doğrular!

Modern yaşamda hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı, bilgisayar başında geçirilen uzun saatler, elektromanyetik alanlar, fast- food tüketim, düzensiz uyku ve stres gibi etkenler gençlerde de erken tükenmişlik, bağışıklık çökmesi ve hücresel yaşlanmayı artırıyor. Bu nedenle günümüzde artık genç yaştan itibaren sağlıklı yaş alma yaklaşımının benimsenmesi gerekiyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya “Sağlıklı yaş almak, artık yalnızca ileri yaşların değil, gençlerin hatta ergenlerin de sorumluluğudur. Artık hasta olmamak için değil, sağlıklı kalmak için çaba sarf etmeliyiz. Bugüne dek bilinen doğrular son dönemde tamamen değişti; çağımızda kişiye özgü, bütüncül bir yaklaşım gerektiği anlaşıldı. Yani sağlıklı yaş almak bir orkestra gibidir; gastroenteroloji, kardiyoloji, fizik tedavi, ruh sağlığımız vb bunların hepsi uyum içinde çalışmalıdır” diyor. Sağlıklı yaş almak için bazı bildiklerimizi unutmamız gerektiğini vurgulayan Dr. Küçükkaya, sağlıklı yaş almada doğru bilinen yanlışları ve yeni yaklaşımları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Belgin Küçükkaya

Dr. Belgin Küçükkaya

  • SU TÜKETİMİ

Günde 2 litre su içmelisiniz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya “Su ihtiyacı kişiye ve güne göre değişir. Günlük su tüketimi; kilo, cinsiyet, yaşam tarzı ve kronik hastalığa göre kişiye özgüdür. Sabit bir şekilde günde 2 litre (8 bardak) su içmek herkese uygun değildir. Sağlıklı bir yetişkin için günlük su ihtiyacı ortalama 2-3 litre arasında değişebilir ancak böbrek hastalığı, kalp yetmezliği gibi diğer durumlarda bu miktar tehlikeli olabilir. Bu nedenle kişinin su tüketim planı da doktor tarafından belirlenmelidir. İdrar rengi yeterli su tüketiminde çok önemli bir göstergedir. İdrar açık renk olmalıdır, koyu ise yeterli su içilmemiş demektir” diyor.

  • UYKU

Günde 7-8 saat uyumak şarttır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Uyku ihtiyacı kişiye, yaşa ve yaşam tarzına göre değişir. Kimileri 5 saat uyuyarak dinç uyanırken, kimileri 9 saate ihtiyaç duyar. Önemli olan erken yatmak ve 7-8 saat uyumak değil, uykuda olunan saatler ve uykunun kalitesidir. 22:00- 06:00 saatleri arasında vücut kendini yeniler, metabolizma, hücre onarımı, yağ yakımı ve bağışıklık bu süreçte güçlenir. O nedenle bu saatlerde mutlaka uykuda olmak gerekir. Dr. Küçükkaya “Ayrıca horlama, uyku apnesi gibi sorunlar sağlıklı uyku döngüsünü bozduğu için mutlaka tedavi edilmelidir. Doğru saatte, doğru oksijenle kesintisiz uyumak, kronik hastalıkların riskini de azaltır” diyor.

  • EGZERSİZ

Günde 10 bin adım atmak idealdir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yapılan araştırmalar; 10 bin adımın herkese uygun olmadığını gösteriyor. Hedef; yaşa, cinsiyete, kiloya, sağlık durumuna ve kapasiteye göre kişiselleştirilmiş, sürdürülebilir hareket hedefleri koymaktır. Dr. Küçükkaya “Protezi olan birine 10 bin adım önerilemez, düşme riski olan yaşlıya yoğun tempo koşu yaptırılamaz. Kimine günde 5 bin-7 bin adım gibi daha düşük ama düzenli aktivite, kimine 5-6 km koşu uygundur. Açık havada, bol oksijenli alanlarda yürüyüş beden ve ruh sağlığını birlikte destekler. Derin nefes egzersizleri, esneme hareketleri ve kültür-fizik çalışmaları da çok önemlidir” diyor.

  • BESLENME

Sağlıklı beslenmek kalori kısmak demektir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sağlıklı beslenme doğru besinleri, doğru zamanda ve dengede tüketmektir. Sürekli kalori kısıtlamak metabolizmayı yavaşlatır, kas kaybı ve hücresel yıpranmaya yol açar. Dr. Küçükkaya “25 yaşındaki bir genç ile 45 yaşındaki bir kadının beslenme gereksinimleri farklıdır. Diyabeti olanla olmayan, erkek ile kadın, aktif yaşam süren ile masa başı çalışan aynı beslenme planını uygulayamaz. Bilimsel çalışmalarda en sağlıklı model olarak öne çıkan Akdeniz tipi beslenmeye geçilmelidir. Paketli gıda, işlenmiş ürünler, asitli ve şekerli içecekler ile fast food tüketimden kaçınılmalı, mevsim sebze ve meyveleri tüketilmelidir” diyor.

  • VİTAMİN TAKVİYESİ

Her gün vitamin takviyesi almak gençleştirir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Vücutta eksik olan vitamin tamamlandığında işe yarar, fazlası ise zarar verir. Dr. Küçükkaya şöyle konuşuyor: “Hücresel gençliği artıran şey dengeli beslenme ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarıdır. Omega, magnezyum, çinko vb vitamin ve mineral takviyelerinin vücutta yeterli düzeyde olması önemlidir ancak bu takviyeler kandaki değerlere göre doktor tarafından tahliller yapıldıktan sonra belirlenmelidir. Ayrıca ‘doğal’ veya reçetesiz satılıyor diye tüm takviyeler güvenli demek değildir. Gelişigüzel vitamin kullanmak karaciğer/böbrek hasarı, ilaç etkileşimleri veya yanlış test sonuçlarına hatta organ yetmezliğine yol açabilir.”

Düzenli doktor takibi çok önemli

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, sağlıklı yaş almanın bir orkestra gibi olduğunu, gastroenteroloji, kardiyoloji, fizik tedavi, ruh sağlığımız vb bunların hepsinin uyum içinde çalışması gerektiğini belirterek şöyle diyor: “Tüm sürecin koordinasyonu için düzenli tahlil, tarama ve kontrol şarttır. Genetik altyapıdan kaynaklanabilecek hastalıklar (Alzheimer, kanser, kalp ve damar hastalıkları vb) artık çok genç yaşta tespit edilebiliyor. Kontroller aksatılmamalı, kullanılan ilaçlar doktor önerisi olmadan kendi kendine bırakılmamalıdır.”

Özellikle, püf noktası, olmazsa olmazlar

  1. Kaliteli ve doğru saatlerde uyumak

Gece 10-sabah 6 arası. Bu uyku saatlerine çok dikkat etmeli çünkü vücudumuzun rejenerasyon dediğimiz saatleridir tamir ettiği. Yapılan çalışmlaar; bu saatlerde rejenerasyon hormonlarımızın, metabolizma hormonlarımızın ve yağ yakmanın bu saatlerde olduğunu göstermektedir. Ve kronik hastalıkları engelleyici yoyllardan bir tanesi gece sağlıklı bir uykuya sahip olmaktır. Hem saaatler hem de horlama olmadan doğru saat doğru uyku ve doğru oksijen. Horlama, uyku apnesi şikayetlerimizi doğru saatlerde olsa bu durumlar doğru bir uykuya

  1. Doğru beslenme; yaşımız, 15 erken ile 45 kadın aynı değil, sahip olduğumuz hastalıklar, cinsimiz, diyabetle olmayan kişi aynı beslenmez, uyumlu olacak dengeli ve düzenli beslenme. En büyük şansımız akdeniz diyeti tüm çalışmalarda akdeniz diyeti . seçtiğimiz gıdalar kesinlikle paket ve işlenmiş gıda olmamalı. Ne yediğimiz değil, nerden, yapılan çalışmalar fast food paket gıdaların tehlikesini çok gösteriyor. Olabildiğince doğal kaynaklardan elde edilen gıdalara ulaşmak. Ve sıvılara ulaşmak. Kolalı içecekler ıce tealer . evinizde posasıyla lifiyle tüketelim.
  2. Doğru egzersiz; saatine göre, yaşına göre, cinsine göre, herkesin egzersiz zamanı saati tipleri farklıdır. En çok doktorla ilerlemeli. Çünkü protezi vardır onbin adım at diyemezsin ya da yaşlıdır düşmeye meyillidir, farklı kronik hastalıkları vardır koşturamazsınız yüzün plates yapın dersiniz. Mutlaka doktor takibiyle ve öneriyle. Gençler protein tozu, bazılarına al diyoruz bazılarına alma probleme neden , doğru doktor: iç hastalıklar fonksiyonel tıp yeterli. Hepsini kapsıyor. Gerçk iç hastalıkları hekimi. Özellikle doğal ortamda bol oksijenli, yürüme bandında değil, sahil kenarında ruhen de mutlu edecek yürüyüş en güzel sporlardan biridir. Ama kişinin yaşı, kilosu, altta yatan farklı hastalıklarına göre adım sayısı da değişiyor, yürüme sıklığı da değişiyor. 10 bin adım demode. Bazılarına 5 bin adım diyoruz, ama bazılarına göre 5-6 km koşabiliyorsun diyoruz. Kişiselleştirilmiş. Daha da yeni durumlar, sadece yürümek de değil kültür fizik hareketleri (derin nefes alma egzersizleri, esneme egzersizleri, yürümek kadar değerli, kaslarımızı esnetmezsek yürüdüğümüz zaman kas krampları ve kas ağrılarına gidiyor) bir de destekleyici takviyeler. Çünkü artık ortamlarda birçok gıdalar besleyiciliğini kaybettiği için omega magnezyum çinko gibi hem bağışıklık sistemini artırmak hem de egzersizleri yapabilmek için doktor kontrolü ve önerisiyle, çok takviye var çok kafa karıştırıcı biyo yararlanımları aynı değil, yapılan tetkiklerle karar veriyoruz.piyasada gelişigüzel organ yetmezliğine . takviye ve vitamin.
  3. Düzenli doktor takibi: bütün bunları koordine edebilmek için verilere ihtiyacımız var. verilere takiplerimizde tahlillerimizle yapabiliyoruz. Kronik hastalığı da tedavisini aksatmamalı. İlacını bırakmamalı.

#HücreselGençleşme #SağlıklıYaşAlma #HücreselYaş #GençYaştaSağlık #YaşamTarzı #BütüncülSağlık #SağlıktaYeniDoğrular #İçHastalıkları #SağlıklıGelecek #Wellbeing

Birkaç saniyelik “dalgın bakışlar” sinsi belirtisi olabilir!

Halk arasında sara hastalığı olarak bilinen epilepsi, beynin elektriksel aktivitesinin zaman zaman kontrolden çıkarak tekrarlayan nöbetlere yol açtığı nörolojik bir hastalık. Dünyada yaklaşık 65 milyon, Türkiye’de de yaklaşık bir milyon epilepsi hastası olduğu belirtiliyor.  Epilepsi ani gelişen nöbetler nedeniyle hastaların iş, aile ve sosyal yaşamlarında ciddi sorunlara neden olabilirken, nadiren de olsa yaşamı tehdit eden tablolara da yol açabiliyor.  Acıbadem Altunizade Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, oysa epilepsi nöbetlerinin doğru tanı ve kişiye özel tedaviyle çoğunlukla kontrol altına alınabildiğine dikkat çekerek, ”Ancak, tedaviden başarılı sonuç alınabilmesinde erken tanı büyük önem taşımaktadır. Erken tanı ile nöbetler daha hızlı kontrol altına alınmakta, nöbetlerin direnç kazanmaları ve beynin tekrarlayan nöbetlerden zarar görmesi önlenebilmektedir. Bunlar sayesinde hastalarımızın çoğu nöbetsiz bir yaşam sürebilmekte ve eğitim ile iş yaşamlarına sorunsuz devam edebilmektedirler. Erken tanı için özellikle gözden kaçabilen belirtilerin bilinmesi ve zaman kaybetmeden hekime başvurulması çok değerlidir” diyor.

Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural

Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural

 “Dalgın bakışlar” epilepsi sinyali olabilir!

Epilepsi nöbetleri denildiğinde aklımıza ilk olarak ’ağızdan gelen köpükler, bilinç kaybı ve sert kasılmalar’ geliyor. Yaygın inanışın aksine, her epilepsi nöbeti bu şekilde gerçekleşmiyor. Epilepside birçok farklı nöbet tipi mevcut. Belirtiler sorunun beynin hangi bölgesinde başladığı ve ne hızla yayıldığıyla ilgili olarak gelişiyor. Bilinç kaybı, kasılma, dalma, uykuda ani sıçrama, konuşmanın durması, kötü koku duyulması veya déjà-vu gibi tuhaf hisler, epilepsinin en sık görülen belirtilerinden. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, aslında nöbetlerin toplum tarafından bilinmeyen pek çok sinyali de olduğuna işaret ederek, ”Sadece saniyeler süren kısa donakalma, dalgın bakışlar ve sıçrama nöbetleri de epilepside sık görülür ve çoğu zaman fark edilmez. Bu belirtilerin gözden kaçması ise tanıyı ve tedaviyi geciktirmektedir” diye konuşuyor.

Uzayan nöbetlerde her dakika çok kritik!

Epilepsi nöbetlerinin çoğu 1–2 dakika içinde geçiyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, ancak 5 dakikadan uzun süren nöbetlerde acil müdahalenin son derece önemli olduğunu vurgulayarak ”Zira, nöbet süresi uzadıkça beynin oksijensiz kalmasına bağlı olarak kalıcı beyin hasarı riski artmaktadır. Bu nedenle, uzayan nöbetlerde her dakika çok kritiktir” uyarısında bulunuyor.

Yapay zeka destekli analizler tanıyı güçlendiriyor

Epilepsinin en yaygın nedenlerini genetik yatkınlık, doğum sırasında oksijen yetersizliği, inme, travma, beyin tümörleri, enfeksiyonlar ve yapısal beyin bozuklukları oluşturuyor. Bazı hastalarda ise belirgin bir neden saptanamayabiliyor ve bu tablo ”idiopatik epilepsi” olarak tanımlanıyor. Epilepsi hastalığında beynin elektriksel sinyallerini kaydederek anormal paternleri gösteren elektroensefalografi (EEG) temel tanı yöntemi olarak kullanılıyor. Gerekli durumlarda manyetik rezonans görüntüleme (MR) ve video-EEG yöntemlerine başvuruluyor. Yapay zekâ destekli EEG analizleri tanıyı güçlendiriyor ve tedaviyi hastaya özel hale getiriyor.

Tedaviyle nöbetsiz bir yaşam mümkün!

Günümüzde epilepsi tedavisinden oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor. Tedavide amaç nöbetleri tamamen durdurmak ve yan etkisiz bir yaşam sağlamak. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, epilepsi hastalarının yüzde 65–70’inin doğru ilaç tedavisiyle tamamen nöbetsiz bir yaşam sürebildiklerini vurguluyor.

#Epilepsi #EpilepsiFarkındalık #SessizNöbetler #AbsansNöbeti #DalgınBakışlar #SaraHastalığı #Nöroloji #ErkenTanı #SağlıkHaberleri #NöbetBelirtileri #BeyinSağlığı #Acıbadem #MustafaAykutKural #SağlıktaFarkındalık #TürkiyeSağlık #EpilepsiNedir #EpilepsiİleYaşam #EpilepsiTedavisi #SağlıkGündemi #HastalıkBelirtileri #SağlıkBilinci #ToplumSağlığı