Yazılar

Erken tanı siroza dönüşmesini önlüyor!

Erken tanı siroza dönüşmesini önlüyor!

Karaciğer hücrelerinde yaklaşık yüzde 5 oranında yağ bulunması olağan bir durum ve sağlığımızı olumsuz etkilemiyor. Karaciğer yağlanması; karaciğer hücrelerinde normalden fazla yağ depolanması durumu olarak tanımlanıyor. Günümüzde tüm dünyada görülme sıklığı her geçen gün artan obeziteye paralel olarak karaciğer yağlanması da giderek yaygınlaşıyor. Öyle ki ülkemizde her 4 kişiden biri, karaciğer yağlanması problemiyle mücadele ediyor.

Uzun yıllar belirti vermediği için karaciğerin ‘sinsi hastalığı’ olarak nitelendirilen karaciğer yağlanması erken dönemde tespit edilmezse, bazı hastalarda, karaciğer dokusunda iltihaplanma ve sertlik (fibrozis), bunlara bağlı olarak da siroz gelişebiliyor. Kalıcı bir hastalık olan siroz zamanla ilerleyerek karaciğer kanseri veya organ yetmezliği gibi hayatı tehdit eden bir tabloyla sonuçlanabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, karaciğer yağlanmasına erken tanı konulduğunda ise yaşam alışkanlıklarında yapılan düzenlemeler ve ilaç tedavisiyle hastalığın siroza dönüşmesinin önlenebildiğine dikkat çekerek, “Erken tanı için hiçbir risk faktörü olmayan kişilerin 40 yaşından sonra her yıl ultrason ve kan tahlilleri yaptırmaları çok önemli. Fazla kilo, diyabet ve kolesterol gibi risk faktörlerine sahip kişilerde ise taramalara çok daha erken yaşta başlanıyor ve hastalar yılda bir düzenli olarak takip ediliyor” diyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal

Prof. Dr. Oya Yönal

Karaciğerde ‘sertlik’ oluşabiliyor!

Karaciğer yağlanması; sadece yağlanmayla sınırlı kalan ve karaciğerde ciddi bir hasarın oluşmadığı ‘basit yağlanma’ ile yağlanmaya ek olarak iltihaplanmanın da eşlik ettiği ve non-alkoli steatohepatit (NASH) adı verilen iki gruba ayrılıyor. Hastaların yüzde 20’sinde iltihaplanmayla seyreden non-alkoli steatohepatit tespit ediliyor. Karaciğerdeki iltihaplanma zamanında tedavi edilmezse, ‘fibrozis’ olarak adlandırılan skarlaşma, bir başka deyişle sertlik oluşabiliyor. Fibrozise eşlik eden NASH grubunun, yani ek olarak iltihaplanmanın da eşlik ettiği grubun yüzde 10’unda, 10 yılda karaciğer sirozu, daha da kötüsü karaciğer kanseri ile karaciğer yetmezliğine kadar ilerleyebilen ‘ileri evre siroz’ gelişebiliyor.

Genellikle tesadüfen tespit ediliyor

Karaciğer yağlanmasında alkol tüketimi önemli bir risk faktörü olsa da, her yağlanma bu sebeple oluşmuyor. Bu nedenle yağlanma ‘alkole bağı karaciğer yağlanması’ ve ‘alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması’ olarak iki gruba ayrılıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, ‘alkole bağlı olmayan’ karaciğer yağlanmasının çoğunlukla uzun yıllar hiçbir belirti vermeden sinsice ilerlediği uyarısında bulunarak, “Karaciğer yağlanması nadiren karın bölgesinin sağ üst tarafında hafif ağrı ve halsizlik yapabiliyor. Bu nedenle genellikle başka bir hastalık nedeniyle yapılan ultrason, laboratuvar tetkikleri, tomografi ve manyetik rezonans (MR) yöntemleriyle tesadüfen tespit ediliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Erken tanı sirozu önlüyor!

Karaciğerde yağlanma tanısı konulduğunda karaciğerde hasar olup olmadığı, varsa derecesini değerlendirebilmek için karaciğerde oluşan sertliğin (fibrozis) derecesini değerlendirmek çok önemli. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, “Fibrozis erken dönemde tespit edilirse, yaşam alışkanlıklarında yapılan düzenlemeler, ilaç tedavisi ve tüketiliyorsa alkolün kısıtlanmasıyla hastalığın siroza gidişi önlenebiliyor” diyor. Ancak kan tahlilleri ve ultrason ile MR gibi görüntüleme yöntemleri ‘fibrozis’ tanısında yardımcı olamıyor. Bu nedenle karaciğerde oluşan hasar, altın standart olarak kabul edilen karaciğer biyopsisi ile tespit ediliyor. Ancak karaciğer biyopsisi kanama, ağrı, safra yolu zedelenmesi gibi bazı riskler taşıdığı ve belli bir süre hastane yatışı gerektirdiği için sınırlı gerekçelerle uygulanıyor.

Fibroscan ile hasar mercek altında

Günümüzde karaciğer hasarının belirlenmesinde ve oluşan sertliğin (fibrozis) derecesini ölçmede biyopsi yerine artık sıklıkla ultrason dalgaları kullanarak ölçüm yapan “fibroscan” yöntemi tercih ediliyor. Fibroscan ile vücuda herhangi bir girişim uygulanmadan gönderilen ultrason dalgaları yardımıyla karaciğerde biriken yağ miktarı sayısal olarak ölçülebiliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, bu ölçümler ile karaciğer biyopsisine göre yaklaşık 100 kat daha büyük bir karaciğer alanının değerlendirildiğini belirterek, “Tüm bunlar sayesinde karaciğerde oluşan hasar detaylı bir şekilde tespit edilebiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tedavinin takibinde bilgi veriyor

Fibroscan yönteminde hastanın en az 3 saat aç kalması dışında herhangi bir hazırlığa gerek duyulmuyor. İşlem, hasta sırtüstü yatarken sağ tarafından ve kaburgaların arasından yapılıyor. Fibroscan için geliştirilen özel problar bu bölgelerde cilt üzerine yerleştirilerek, ölçümler yapılıyor. Ölçümlerin doğruluğu hem doktor hem cihazın üzerindeki yazılım tarafından kontrol ediliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, yaklaşık 5-10 dakika süren işlem sırasında hastanın hiçbir ağrı hissetmediğini vurgulayarak, “Girişimsel bir işlem olmadığı için hiçbir yan etkisi de olmuyor. Fibroscan yönteminin bir başka önemli özelliği ise kolay uygulanabilir ve tekrarlanabilir olması nedeniyle sadece tanı koymak için değil, hastalığın takibinde ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde de kullanılabilmesi” diye anlatıyor. İleri yaş, diyabet ve obezite gibi ciddi risk faktörlerine sahip hastalarda karaciğerde fibrozis riski daha fazla olduğu için ihtiyaç halinde biyopsi yöntemine de başvuruluyor.

Tedavide 3 önemli kural!

Erken dönemde tespit edildiğinde karaciğer yağlanmasının tedavisinde oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor. Prof. Dr. Oya Yönal, “İdeal kiloya ulaşmak, düzenli egzersiz yapmak ve alkol tüketiminden kaçınmak tedavide kilit rol üstleniyor” diyor. Karaciğer yağlanmasında öncelikle fazla kiloların verilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Oya Yönal, şöyle devam ediyor: “İdeal kiloya ulaşmak ve yağlanmanın önüne geçmek için beslenme alışkanlıkları değiştirilmeli. Sebze ve balıktan zengin, kırmızı etten fakir, şeker ile unlu gıdalardan uzak, zeytinyağı ve tahıl ürünlerini içeren Akdeniz beslenme modeliyle beslenilmeli. Mümkünse her gün 30 dakika tempolu yürüyüş yapılmalı. Ayrıca karaciğerin en büyük düşmanı olan alkol tüketiminden kaçınılmalı. Bunların yanı sıra insülin direnci, diyabet ve hiperlipidemi varsa, bu sorunlara yönelik uygulanan ilaçlar da tedavide büyük önem taşıyor. İhtiyaç halinde silmarin, karaciğeri koruyan A ve E vitaminleri veya selenyum takviyesi de tedaviye eklenebiliyor. Ayrıca kahve tüketimi karaciğer yağlanmasını, fibrozis ile siroz riskini ve karaciğer kanserini geriletiyor. Günde 3 fincan kahvenin karaciğerde olumlu etkileri vardır.”

Vücudunuza sunduğu canlılık ile yaşam tarzınızı değiştiriyor

Vücudunuza sunduğu canlılık ile yaşam tarzınızı değiştiriyor

Jeunesse Global, mavi-yeşil algler, kır iğdesi meyvesi ve aloe vera’nın hindistan cevizi tozu ile birleşiminden oluşan bitkisel karışım Revita Blu ile bağışıklık sisteminizin desteklemesine katkıda bulunuyor.

Dünyanın en besleyici meyve içerikleriyle özellikle mevsim geçişlerinde adeta bir koruma kalkanı oluşturan Revita Blu, canlılığınızı maksimum seviyede tutmaya destek olmak için tasarlandı.

Günlük kullanıma uygun ve çantada taşımaya elverişli pratik ambalajı ile her an yanınızda olan Revita Blu, 30’lu paketler halinde satışa sunuluyor ve toz halindeki bu karışım su ile keyifle tüketiliyor.

Kaliteli yaşamın püf noktası

Kaliteli yaşamın püf noktası

Yaşam tarzımız ne kadar sağlıklı olursa hastalıklara karşı direncimiz o kadar fazla oluyor. Keza hastalıklar ile mücadelede en etkili tedavi şekli, hastalığın önlenmesi! Bunun için de yaşam tarzımızda öne çıkan bazı faktörleri gözden geçirmek ve bu farkındalıkla bazı düzenlemeler yapmakta büyük fayda var. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut, dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan kalp hastalıklarının da günlük yaşam tarzından doğrudan etkilendiğini belirtirken, hazırladığı ‘sağlıklı yaşam testi’ ile modern dünyanın getirdiği bazı olumsuzlara karşı nasıl bir yol izlemek gerektiği konusunda ışık tutacak açıklamalar yaptı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ahmet Karabulut 

Düzenli egzersiz yapıyor musunuz?

Sağlıklı yaşamın temel koşullarından birini hareketsizlikten uzak kalmak yani düzenli egzersiz yapmak oluşturuyor. Prof. Dr. Ahmet Karabulut “Hareket şart hatta hareket yaşam tarzımızın merkezinde yer almalı. Hareketsiz, durağan bir yaşam süren kişiler yaşa bakmaksızın kalp hastalığından, tansiyona, diyabetten kansere kadar birçok hastalığa daha yatkındır. Sağlıklı yaşam için atacağınız her adım sizi kronik hastalıklardan uzaklaştıracaktır. Günlük hedef en az 5000 adım olmalıdır. Adımlama sayısı 10 binin üzerine çıktığında alınacak fayda artacaktır. Adımlarınız tempolu ise göreceğiniz fayda katlanacaktır. En azından haftada üç gün 45’er dakikalık düzenli, tempolu yürüyüşü yaşantınıza ekleyin” diyor.

Beslenme şekliniz nasıl?

Tüm dünyada kabul görmüş en sağlıklı beslenme şekli Akdeniz diyetidir. Bu beslenme tarzının temelinde sebze ve kararında zeytinyağı tüketimi ön plandadır. Et tüketimi ılımlı miktarda yapılmalı, ekmek tercihinde esmer tam tahıllı formlar tercih edilmelidir. Atıştırmalıklar için meyve ve taze kuruyemişler tercih edilmelidir. Haftada 2 kez fırında ya da buğulama yöntemiyle yapılmış balık tüketimi sizi birçok hastalığa karşı dirençli hale getirecektir.

Sigara ve alkol kullanıyor musunuz?

Sigara ve alkol bütün dünyada en önde gelen bağımlılık türüdür. Özellikle tütün ürünleri tüketimi nedeniyle kalp- damar hastalıkları ve kansere yakalanma riskinde ciddi artış olmaktadır. Fazla miktarda alkol tüketimi ise kronik karaciğer hastalığının en önde gelen sebebi olduğu gibi, alkol kullanımı ile kanser gelişimi arasında da doğrudan bağlantı vardır. Alkol ve tütün ürünlerinden kaçınmak bizi kronik hastalıklara karşı koruyacaktır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Gece yeterince uyuyor musunuz?

Gece uykusu vücudu tamir eder. Uyku vücudun dinlenme fırsatı bulduğu tek zamandır. Uyku sırasında hücre tamirleri yapılır. Vücut kendisini ertesi güne hazırlar. 7 saatlik derin ve kaliteli uyku ile vücut yeni güne dinç başlar. Uykusuzluk ile kalp hastalıkları arasında doğrudan ilişki vardır. Uykusuzluk çeken kişilerde ritim bozukluğu ve kalp krizi riski artmıştır. İdeal uykuya gidiş saati gece 23:00-01:00 arasıdır. Gece uykusu gündüz uykusundan daha kıymetlidir.

Stresi yönetebiliyor musunuz?

Prof. Dr. Ahmet Karabulut, sağlıklı yaşam için olmazsa olmazlardan birinin de ‘stresi kontrol edebilmek’ olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Stres modern çağın hastalığı olarak adlandırılabilir. Herkeste az ya da çok stres vardır. Stres hayatın her safhasında ortaya çıkabilir. Hafif stres motivasyon kaynağı dahi olabilir. Ancak yaşantısında stres yükü orta ya da ağır olan kişilerin kronik hastalıklara yakalanma riski daha yüksektir. Uzun süreli stres mutsuzluk ve depresyon demektir. Stres ile etkin mücadele bizi kronik hastalıklardan uzaklaştıracaktır. Stres ile mücadelede farklı yöntemler kullanılabilir. Günlük düzenli meditasyon stresi azaltmada belirgin fayda sağlayabilir. Vücudu dinlendirecek, günlük rutinden uzaklaştıracak küçük tatiller de strese çözüm olabilir. Tüm çabalarınıza karşın aşırı strese kapılıyor, stresi kontrol edemiyorsanız uzman desteği almak yaşam kaliteniz ve sağlıklı yaşam sürdürebilmeniz adına fayda sağlayacaktır” diyor.

Osteoporoz en çok kadınlarda görülüyor

Osteoporoz en çok kadınlarda görülüyor

Halk arasında ‘’kemik erimesi’’ olarak bilinen osteoporoz kemik yoğunluğundaki aşırı düşüş nedeniyle kemiklerin çok daha kırılgan bir yapıya dönüşmesi anlamına geliyor. Kemik erimesinin görülme sıklığının yaşla birlikte arttığına dikkat çeken Op. Dr. Burçin Karakuş Hatipoğlu, Dünya Osteoporoz Farkındalık Günü vesilesiyle osteoporoza ilişkin merak edilenleri anlatıyor.

Sağlıklı ve genç kemiklerin güçlü kolajen liflerine bağlı mineraller ve çoğunlukla da kalsiyum tuzlarından oluşan bir yapısı bulunuyor.  Yaşlanmayla birlikte bu yapının gücünü kaybederek zayıflıyor ve dayanıksızlaşıyor. Osteoporoz kemik yoğunluğundaki aşırı düşüş nedeniyle kemiklerin çok daha kırılgan bir yapıya dönüşmesi anlamına geliyor. Kemik erimesi olarak bilinen osteoporozda kemiklerin içlerinde boşluklar oluşarak yoğunlukları azalıyor, bu da kırılmaya ve çatlamaya yatkın hale gelmelerine neden oluyor.

50 yaşın üstündeki her üç kadından birinde Osteoporoz görülebiliyor

Osteoporozun risk faktörlerinin başında cinsiyetin geldiğini belirten Op. Dr. Burçin Karakuş Hatipoğlu, şunları söylüyor: ‘’50 yaşın üstündeki her üç kadından birinde ve her beş erkeğin birinde osteoporoz görülür. Kadınlar yaşam boyu kemik kütlelerinin %40-50’sini, erkekler ise %20-30’unu kaybederler. Beyaz veya Asya kökenli, sarışın mavi gözlü, ince ciltli, minyon tipli olma, ailede Osteoporoz öyküsü bulunanlar, geç veya düzensiz adet görme, erken menopoz, beslenme durumu, aşırı alkol, kahve ve tuz tüketimi, sigara kullanımı risk faktörleri arasındadır. Tanısı kemik yoğunluğunun ölçülmesi ile konur. Bunun için birçok teknik bulunsa da en çok kullanılan yöntem DEXA’dır. Kliniği kemik direncinin düşmesine bağlı ortaya çıkan kırıklar ile seyreder.’’

Hastalık ileri aşamadaysa hasarın geri döndürülebilmesi büyük ölçüde mümkün değildir

Op. Dr. Hatipoğlu, osteoporozun ilerlemesi durumunda hastalarda omurga içerisinde kırık veya çökmüş bir omurun neden olduğu bel ağrıları, kemiklerin eğrilmesine bağlı olarak boy kısalması, kamburlaşma, çarpık duruş, basit hareketlerde bile ortaya çıkabilen kırılma ve çatlamalar görüldüğünün altını çiziyor.

Belirtilerin ancak osteoporozun ileri seviyelere ulaştığı ve kemik hasarlarının oluşmaya başladığı dönemlerde kendini gösterebilecek semptomlar olduğunu hatırlatan Op. Dr. Burçin Karakuş Hatipoğlu, hastalığın bu aşamaya geldikten sonra kemiklerde oluşan hasarın geri döndürülebilmesinin büyük ölçüde mümkün olmadığa dikkat çekiyor. Bu nedenle ileri yaşlardaki bireylerin bu hastalığa yakalanmamak için gerekli yaşam tarzı değişikliklerini uygulamasının önemine vurgu yapan Op. Dr. Hatipoğlu, beslenme düzenine dikkat etmenin ve düzenli olarak spor yapmanın da gerekliliğini belirtirken menopoz sonrası dönemdeki kadınların hekimlerinin önereceği aralıklar ile kemik yoğunluğuna ilişkin tarama testlerini yaptırmasını gerektiğini hatırlatıyor.

American Hospital The Bodrum Cup başlıyor

American Hospital The Bodrum Cup başlıyor

Heyecanla beklenen uluslararası yelken ve deniz festivali American Hospital The Bodrum Cup 19 Ekim’de başlıyor.

Dünyanın dört bir yanındaki yelken sporcularını ve meraklılarını Bodrum’da bir araya getiren festival 33. yılında yelkenlerini yangın bölgelerinde açacak ve çeşitli etkinlikler ile bölgede ekonomik olarak zarar görmüş işletmelere destek olacak.  19 Ekim günü başlayacak yarışlar 23 Ekim’de Teoman’ konseriyle sona erecek.

Dünyanın dört bir yanındaki yelken sporcularını ve meraklılarını Bodrum’da bir araya getiren uluslararası deniz festivali American Hospital The Bodrum Cup’a start verecek olan kampana töreni 18 Ekim Pazartesi günü saat 18:00’da Bardakçı koyunda METT Hotels & Beach Resorts’ta Isola Manzara Gardens’da gerçekleşecek. Yarış brifingi ve kampana töreninin ardından 19 Ekim Salı günü saat 11:00’da start verilecek.

Program:

18 Ekim 2021 l Pazartesi:

18:30 – Bitci Yarış ve Basın Brifingi (İsola Manzara Garderns Mett Hotel)

19:30 – Kampana Töreni ve Kokteyl (İsola Manzara Garderns Mett Hotel)

12:00 – 22:00 -İlhan Koman ile 100 yıl sergisi (Bodrum Belediyesi Artemisia Sergi Salonu)

19 Ekim 2021 l Salı

11:00 Bodrum – Bodrum Denizciler Derneği 50. Yıl Etabı ve İz Bırakanlar Çelenk Töreni | Mustafa Cengiz (Kıvırcık), Melih Geçgil, Mustafa Odabaşı, Erol Ağan

19:00 – Bodrum Denizciler Derneği 50. Yıl Kokteyli (Primetime Gemisi)

22:00– Müjde Kızılkan (Mandalin)

20 Ekim 2021 l Çarşamba

11:00 –  Bodrum – Çökertme Anadolu Sigorta Etabı

22:00 – 00:00 – Kumquat Aqua Party (Primetime)

21 Ekim 2021 l Perşembe

10:00 Çökertme – Çökertme Etabı Opet Etabı

09:00 – 16:00 –  #HepBeraber İyilik Alanı (Çökertme Sahil)

16:30 – 17:00 #HepBeraber Anı Fotoğraf Çekimi (Çökertme Sahil)

17:00: Kerem Görsev Piyano Dinletisi (Arpabükü Koyu)

22:00 – 00:00 – Kumquat Aqua Party (Primetime)

*Tüm gün BDK “Yaratıcılığını Keşfet” Land Art Orman Yangınları

22 Ekim 2021 l Cuma

11:00 – Çökertme- Kissebükü Metro Etabı

18:00 – Konuşmacı Özlem Güsar-Kerim Sabuncuoğlu “Yaşanabilir bir dünya için sualtında mesajınız var (Hapimag Sea Garden Resort Bodrum, Laguna Lounge Restorant)

22:00 – 00:00 – Kumquat Aqua Party (Primetime)

23 Ekim 2021 l Cumartesi

11:00 –  Kissebükü – Bodrum Erol Ağan Etabı Etabı

20:00 Ödül Töreni (Ağanlar Tersanesi)

21:30 Teoman Konseri (Ağanlar Tersanesi)

Diş ağrılarında hemen antibiyotik kullanmayın!

Diş ağrılarında hemen antibiyotik kullanmayın!

“Toplumumuzda maalesef ‘Apseli dişlerde antibiyotik kullanılmadan, dental hiçbir işlem yapılamaz’ gibi bir bilgi kirliliği var. Antibiyotikler; sanıldıkları gibi masum ilaçlar değildir, ağrıyı kesmezler ve dental enfeksiyon kaynağını ortadan kaldırmazlar” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hastanesi Endodonti Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Burçin Arıcan Öztürk, açıkladı.

Toplumumuzda maalesef ‘Apseli dişlerde, antibiyotik kullanılmadan dental hiçbir işlem yapılamaz’ gibi bir bilgi kirliliği var. Sağlık örgütleri, tüm Dünyada akılcı antibiyotik kullanımı ve uygulaması için önlemler almaya ve halkı bilinçlendirmeye çalışıyor. 2015 yılı Kasım ayından itibaren her yıl bu amaçla dünya genelinde kampanyalar düzenleniyor.

Dr. Burçin Arıcan Öztürk

“Apseli Dişlerde Acil Müdahale Esastır”

Sanılanın aksine apseli yani enfekte dişlerde, acil müdahale esastır. Hastanın; işleme engel teşkil edecek genel bir sağlık problemi yoksa, ağız açıklığında azalma (trismus), 38 dereceyi geçen ateş, halsizlik, lenf bezlerinin şişmesi (lenfadenopati) gibi şikayet bulguları bulunmuyorsa antibiyotik kullanımı elzem değildir. Sanılanın aksine, yanlış ve acil müdahale yapılmadan kullanılan antibiyotikler neticesinde akışkan kıvamda olan iltihabi doku, tıkız bir hal alır ve dental işlemlerle problemin çözülmesi daha zor bir hale gelir. Hâlbuki acil yapılan dental müdahale sonrasında, akışkan kıvamdaki iltihabi dokunun hızlıca bölgeden uzaklaştırılması ile şikayetler hızla geriler, başarı şansı ve hasta konforu artar.

Antibiyotikler Masum Değiller!

Antibiyotikler, sanıldıkları gibi masum ilaçlar değildir. Bu ilaçlar; alerji geliştirebilir, kolit yapabilir, tedavi maliyetlerinin artmasına sebep verebilir, gastrointestinal hastalıklara sebep açabilir ve en önemlisi direnç geliştirebilir. Antibiyotikler; ağrıyı kesmezler, dental enfeksiyon kaynağını ortadan kaldırmazlar. Bu nedenle; hekim görüşü olmadan antibiyotik kullanımı, kesinlikle sakıncalıdır.

Dental Enfeksiyonlarda Antibiyotikler Neden Yetersizdir?

Antibiyotiklerin etki gösterebilmesi için, kan dolaşımı yoluyla enfekte bölgeye ulaşmaları gerekir. Ancak söz konusu ağız içi dokular olduğunda, enfekte bölgedeki kemik kaybından ve kanlanmanın azlığından dolayı antibiyotikler etki edemezler. Biz diş hekimleri; dental enfeksiyonlarda sadece çevre dokuyu ve hastanın sistemik şikâyetlerini kontrol altına almak için, gerekli gördüğümüz durumlarda antibiyotik reçete etmekteyiz.

Kemik iliğinde şunlara dikkat edin

Kemik iliğinde şunlara dikkat edin

Çocukluk çağında görülen hastalıklar arasında genetik geçişli olanlar önemli bir yer tutuyor. Özellikle ülkemizde akraba evliliklerinin fazla olması, genetik geçişli olan hematolojik hastalıklar, bağışıklık sistemi yetmezlikleri ve metabolik rahatsızlıkların daha fazla görülmesine neden oluyor. Farklı sistemleri ve organları tutan akut lösemiden, akdeniz anemisine, nöroblastomdan Multiple skleroza kadar birçok hastalığın önemli bir kısmı çocukluk çağında gerçekleştirilen Kemik İliği Nakli işlemi ile tedavi edilebiliyor. Kemik iliği nakli sonrasında dikkat edilecek kurallar ise bu tedavinin başarı şansını yükseltiyor. Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Hematoloji Bölümü ve Kemik İliği Nakli Merkezi’nden Prof. Dr. Bülent Barış Kuşkonmaz, kemik iliği nakli ve sonraki süreçte dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Bülent Barış Kuşkonmaz

Kök hücre kaynağına göre farklılaşabiliyor

Kemik iliğinde bulunan ve kanın şekilli elemanları da denilen kan hücrelerini oluşturan kök hücreye hematopoetik (kan yapıcı) kök hücre, hematopoetik kök hücrelerin hastaya verilmesi işlemine ise hematopoetik kök hücre nakli denir. Kök hücre kaynağı olarak kemik iliği kullanılırsa kemik iliği nakli, periferik kan (damarlarımızda dolaşan kan) kullanılırsa periferik kök hücre nakli, kord kanı kullanılırsa kordon kanı nakli ismi verilir. Kemik iliği nakli diğer tedavi yöntemleri ile tedavi edilemeyen veya tedavi şansı düşük olan çeşitli kanserler ve kanser dışı hastalıklarda yapılır.

Akraba evlilikleri hastalık riskini artırıyor

Ülkemizde akraba evliliği sık olduğu için genetik geçişli hematolojik hastalıklar, bağışıklık sistemi yetmezlikleri ve metabolik hastalıklar daha fazla görülmektedir. Bu hastalıkların bir kısmının tedavisi için de kemik iliği nakli yapılması gerekmektedir. Çocuklarda görülen; akut lösemiler gibi hematolojik kanserlerde, akdeniz anemisi, kalıtsal kemik iliği yetmezlikleri gibi iyi huylu hematolojik hastalıklarda, ağır kombine immünyetmezlik gibi kalıtsal bağışıklık sistemi yetmezliklerinde, nöroblastom, Hodgkin lenfoma gibi solid tümörlerde, Hurler sendromu gibi kalıtsal metabolizma hastalıkları ile Multiple skleroz gibi otoimmün hastalıklarda kemik iliği nakli tedavisi uygulanabilmektedir

Kemik iliği nakli cerrahi bir işlem değildir

Kemik iliği nakli öncesinde çocuk hastalara hazırlık rejimi olarak adlandırılan, genel olarak 7-10 gün süren, kemoterapiyi ve bazen radyoterapiyi içeren bir tedavi uygulanır. Bunun temel iki amacı; kemik iliğinde hastaya ait kök hücreleri ortadan kaldırarak vericinin sağlıklı kök hücreleri için yer açmak ve hasta bağışıklık sistemini baskılayarak verilecek sağlıklı kök hücrelerin reddedilmesini önlemektir. Kemik iliği nakli cerrahi bir işlem veya ameliyat değildir. Toplanan kök hücreler hastaya damar yoluyla verilir. Nakil sürecinde enfeksiyon riskini en aza indirmek için hastalar özel odalarda kalmaktadır.

Kemik iliği nakli kök hücre bağışçılarında sağlık sorununa yol açmaz

Ülkemizde Kemik İliği Bankası Türkiye Kök Hücre Koordinasyon Merkezi’ne başvuran gönüllülere öncelikle bulaşıcı, bağışıklık veya enfeksiyon gibi hastalıkların kontrolü yapılır. Sağlıklı kişiler arasından seçilen vericilerde, kök hücre toplama işleminin yapıldığı bölgede birkaç gün süren geçici ağrı ve ilaçlara bağlı gelişen kemik ağrısı gibi hafif ağrılar hissedebilir. Bu şikayetlerin dışında vericilerde ciddi bir sağlık sorunu bildirilmemiştir. Ciddi bir yan etkisi gösterilmemiş olan kök hücre bağışı ile birçok hastanın hayatının kurtarılabileceği unutulmamalıdır.

Çocuklarda nakil yapılan hastalık ve hastalık durumuna bağlı olarak nakil başarı oranları ve uzun süre yaşam elde etme şansı değişmektedir. Bazı hastalıklarda (örneğin; aplastik anemi, beta talasemi) nakil başarı oranı %80-90’ın üzerinde olabilirken, lösemilerde bu oran yaklaşık %70-80 dolaylarında olmaktadır.

Nakil sonrası beslenme tedbirleri mutlaka uygulanmalıdır

Nakil olan çocukların belli bir süre bağışıklık sitemi zayıf olacağı için yiyeceklerden bulaşabilecek enfeksiyonlara karşı, hastanedeki beslenme tedbirleri devam ettirilmelidir. İzin verilen yiyecekler arasında; iyi pişirilmiş etler ve sebzeler, pastörize edilmiş süt, süt ürünleri ve meyve suları, portakal –muz gibi kalın kabuklu meyveler, kompostolar, paketlenmiş ürünler, pişirme sırasında eklenmiş tuz ve baharatlar ile güvenilir marka veya kaynatılmış sular bulunmaktadır. Yasak olan gıdalar arasında ise çiğ ve pişmemiş besinler, pastörize olmayan ürünler, üzüm-çilek gibi ince kabuklu meyveler, kuruyemişler, salamuralar ve paketsiz ürünler yer almaktadır.

Nakil sonrası dikkat edilmesi gerekenler

Kemik iliği nakli sonrası ilk aylarda daha sık olmak üzere, hastalar yakından takip edilir. Nakil sonrası bağışıklık sisteminin normale gelmesi zaman alırken, özellikle enfeksiyon riskine dikkat edilmelidir. Bu kapsamda kemik iliği nakli olan hastaların dikkat etmesi gereken noktalar şu şekildedir:

  1. Kişisel hijyene dikkat edilmeli (el yıkama, haftada en az iki kez banyo)
  2. Taburculuk sonrası yaşanacak ev iyice temizlenmeli
  3. Hasta ayrı bir odada kalmalı, duvarlar silinebilir boya ile boyanmalı
  4. Mümkün olduğunca ziyaretçi alınmamalı, alınmak durumunda kalınırsa ziyaretçiler az sayıda olması
  5. Güneşe çıkmadan önce güneş koruyucu krem sürülmeli
  6. Nakil sonrası 1 yıl deniz ve havuza girilmemeli
  7. Nakil sonrası bağışıklık sistemi normal fonksiyonunu kazanana kadar evde tadilat yaptırılmamalı
  8. Nakil sonrası çocuk en az 6 ay okula gönderilmemeli, evde eğitime devam edilmeli
  9. Evde hayvan beslenmemeli ve hayvanlarla temas engellenmeli
  10. Canlı aşı yapılmış kişiler ile yakın temasta bulunulmamalı
  11. Yünlü, naylon kıyafetler yerine pamuklu kıyafetler tercih edilmeli; yeni alınan kıyafetler giyilmeden önce yıkanmalı
  12. Ev dışına çıkarılan çocuklara maske takılmalı
  13. Enfeksiyonu olan kişilerle temastan kaçınılmalı
  14. Kalabalık ortamlardan ve enfeksiyon riski yüksek olan ortamlardan kaçınılmalı
  15. Kemik iliği nakli olan çocuk hastalarda, önerilen aşı şemasına mutlaka uyulmalı.

Teknolojinin hız sabırsızlığa neden oluyor

Teknolojinin hız sabırsızlığa neden oluyor

Hayatımızı kolaylaştıran, bizi binlerce kilometre uzaktaki sevdiklerimizle buluşturan, sonsuz bir bilgi kaynağı sunan teknoloji, kimi zaman ruh sağlığımızı ciddi şekilde etkileyebiliyor. Uzm. Kl. Psk. Esin Kırcalı, teknolojinin kişiler üzerinde yarattığı olumlu ve olumsuz etkilerini masaya yatırıyor.

Son yıllarda teknoloji, hayatımızdaki yeri doldurulamaz bir hal aldı. Çoğu zaman hayatımızı kolaylaştıran teknoloji, bazen öyle anlar oluyor ki kişileri psikolojik anlamda zorlayabiliyor. Hem çocuklar hem yetişkinler için hayatın önemli bir kısmını dolduran teknolojinin etkilerinden korunmak ve çocukları korumak ise yetişkinlere düşen bir görev oluyor. Uzm. Kl. Psk. Esin Kırcalı, teknolojinin ruh sağlığımızı nasıl etkilediğini anlatıyor.

Özellikle çocuklar, akıllı telefonlar ve tabletlere yoğun bir ilgi gösteriyor. Ebeveynler ise zaman zaman biraz nefes almak adına, zaman zaman ise çocuklarının ısrarlarına dayanamayıp dijital aletlerle iç içe olmalarına izin veriyor. Zihinsel gelişim için beyin, yaşamın ilk 20-25 senesi titizlikle korunması gerektiğini belirten Uzm. Kl. Psk. Kırcalı, teknolojik aletlerle çok fazla vakit geçirmenin çocukların iletişim becerilerini ve duygusal gelişimlerini etkilediğinin altını çiziyor: “Örneğin çocuklar akranlarıyla sosyalleşirken oyun kurmayı, tartışmayı, çatışma çözmeyi, sevmeyi, sınırlarını korumayı ve daha birçok beceriyi öğrenir. Ancak teknolojik aletlerle oynamaya dalan ve insan iletişiminden uzak kalan çocuklar bu deneyimi yaşama şansından uzak kalırlar. Anne baba ve kardeşleriyle de daha az zaman geçiren bu çocuklar duygularını tanımayı, ifade etmeyi ve bu duyguyla başa çıkmayı öğrenemeyebilirler. Bunun yanı sıra teknolojik cihazların elektromanyetik dalgalarının gelişmekte olan beyni olumsuz etkilediği birçok çalışmayla kanıtlanmıştır.”

Sosyal medyadaki üzerinde oynanmış bedenler, ergenlerde yeme bozukluklarına neden olabilir

Teknoloji; uykusuzluk, göz yorgunluğu, postür (duruş) bozukluğu, yetersiz fiziksel aktiviteye bağlı bedensel problemler gibi birçok sorunun yanı sıra insanları bunaltan psikolojik etkilere de neden olabiliyor. Örneğin; sosyal medyada devamlı içeriklerle karşılaşmak zihnin bu hıza alışmasına neden olduğu için bireyler, hayatta da bu hızı yakalamaya çalışıyor, yakalayamazsa da sabırsız tutum sergiliyor. Uzm. Kl. Psk. Kırcalı, birkaç saniye süren ve kolaylıkla yeri doldurulabilen fotoğraf ve videoların, gerçek hayatın durağanlığına sabır duymayı zorlaştırdığına dikkat çekiyor.

Gerçek dışı hayatları izlemek ve kişinin bu hayatları kendi yaşamıyla kıyaslamasının da teknolojinin yarattığı başka bir problem olduğunu hatırlatan Uzm. Kl. Psk. Kırcalı, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bir süre sonra kişi bu hayatların gerçekten uzak olmasına rağmen olağan olduğuna inanıldığı için kendi hayatını da zorla bu kalıba sığdırmaya çalışabilir. Sığmadığında ise hayal kırıklığı, öfke, hüzün ve belki de depresyon, anksiyete gibi duygu durum bozukluklarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Özellikle değişmekte olan yeni bedenlerine alışmakta zorlanan ergen bireyler için, filtrelerle şekillendirilmiş bedenlerin standart kabul edilmesi beraberinde yeme bozukluklarını getirebilir.”

Teknolojiden uzak kalamamak, uykuya geçişi zorlaştırıyor

Uyku bozuklukları ve buna bağlı olarak ortaya çıkan odaklanmada yaşanan sıkıntılar yine teknolojik cihazların bir başka sonucu olarak yorumlanabileceğini belirten Uzm. Kl. Psk. Kırcalı, “Teknolojiden uzak kalamamak, uykuya geçişi erteliyor ve zorlaştırıyor. İyi alınamayan gece uykusu ise ertesi gün kendini dalgınlık, odaklanamamak, fiziksel yorgunluk gibi belirtilerle gösteriyor. İyi bir gece uykusu için bütün elektronik cihazları yatak odasından dışarı çıkarmak ve uzun sürse de zihni teknolojiyle yormadan uykuya dalmak gerekiyor” diyor.

Teknolojinin sadece olumsuz sonuçları bulunmuyor, insan psikolojisini olumlu da etkiliyor. Örneğin; teknoloji iletişim için kullanışlı bir yol olduğundan kişiler başka şehirlerde ve hatta başka ülkelerde bile olsa dostlarıyla, ailesi ve sevdikleriyle sosyal destek alabilecek kadar yakınlık kurabiliyor. Evden çıkmakta zorlanan bireyler internet üzerinden psikolojik desteğe ulaşabiliyor, dersleri için araştırma yapan öğrenciler on binlerce farklı kaynaktan makalelere ve kitaplara internet üzerinden erişebiliyor. Özellikle dünya çapında bir salgın yaşadığımız ve evlerimizde kaldığımız süreçte teknolojinin hayatımızdaki yerini çok daha net keşfettiğimizin altını çizen Uzm. Kl. Psk. Kırcalı, şöyle devam ediyor: “Teknolojinin ve sosyal medyanın dopamin salınımında da etkili olduğu biliniyor. Bedenimizde bulunan doğal bir kimyasal madde olan dopamin, kişilerin duygu durumunu doğrudan etkiliyor. Ödül hissi, motivasyonu ve mutluluğu tetikleyen bir hormon olan dopamin, sosyal medya kullanımında da beğeni aldıkça artış sağlıyor. Anlık da olsa bir iyi oluş sağladığı için teknolojinin psikolojik sağlığa faydalı sağladığı alanlar olduğunu da söyleyebiliriz.”

Çocuğunuz yeterince uzun mu? 

Çocuğunuz yeterince uzun mu? 

‘Eyvah çocuğum akranlarından daha kısa’, ‘Acaba basketbol mu oynasa boyunun uzaması için?’, ‘Mucizevi besinler var mıdır, çocuğumun boyunu uzatacak olan?’…  Çocuğunun sağlıklı büyüme seyrinde olmadığı kaygısına kapılan ebeveynlerden en sık duyulan cümleler bunlar! Sahi, boy kısalığı bir kader mi, yoksa günümüzde tedaviyle büyüme geriliği sorununa çözüm sağlanabiliyor mu?

 Boy kısalığı; kişinin boy uzunluğunun belirlenmiş standartlara göre son yüzde 3’lük dilimde yer alması olarak tanımlanıyor. Bir başka deyişle, aynı yaş ve cinsiyetteki sağlıklı 100 kişilik bir grupta boy sıralamasındaki son 3 kişi, kısa boylu olarak kabul ediliyor. Ülkemizde her 100 kişiden 5-10’unda boy kısalığı görülüyor, bunun nedenleri arasında yetersiz beslenme başta olmak üzere yeterince uyumamak ve aşırı strese maruz kalmak gibi yaşam koşulları yer alıyor. Çocuğun boyunun kısa olup olmadığına karar vermek için de öncellikle boyunun doğru ölçülmesi, ölçülen boyun Türkiye standartları ile karşılaştırılarak hangi persentil eğrisinde, yani büyüme standartlarında olduğuna bakılması gerekiyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, boy kısalığına erken tanı konulmasının çocuğun boyunun ideal uzunluğa ulaşmasında çok önem taşıdığını belirterek, “Erken tanı için çocuklarda boy ölçümünün hekim tarafından 6 ay aralıklarla yapılması; hekimin ve ebeveynin bu ölçümleri kaydetmeleri çok önemli. Çünkü büyümede yavaşlama fark edildiğinde mutlaka ek inceleme yapılması gerekiyor. Doğum ağırlığı düşük olan ve erken doğan çocuklar ise mutlaka daha yakın izlenmeli. Ayrıca anne boyu 155 cm veya baba boyu 168 cm altında olan çocukların da büyüme izlemi titizlikle yapılmalı” diyor. Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, çocuklarda boy kısalığı hakkında en çok merak edilen 7 soruyu yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Saygın Abalı

SORU: Çocuğumun kısa boylu kalmasını önleyebilir miyim? 

CEVAP: Öncellikle nedeni belirlemek çok önemli. Günümüzde birçok hastalıkta uygulanan tedavilerle çocuklarda boy kısalığını önlemek mümkün. Ancak tedaviden etkin sonuç alınmasında ‘erken tanı’ büyük rol oynuyor. Bazı hastalıklarda ise maalesef büyümeyi arttırıcı tedaviler yararlı değil, hatta bazılarında sakıncalı olabiliyor. Tüm bu aşamalarda çocuk endokrinolojisi uzmanının değerlendirmesi çok önemli.

SORU: Çocuklarda boy kısalığına hangi faktörler yol açıyor?

CEVAP: Beslenme sorunu olmayan çocuklarda sık görülen boy kısalığı nedenleri, büyümede gecikme olması ve ailevi boy kısalığıdır. Ailevi boy kısalığı nadir görülen genetik bir nedenden kaynaklanabileceği için çocuğun dikkatle izlenmesi gerekiyor. “Boy kısalığının tedavi edilebilir nedenleri arasında büyüme hormonu eksikliği oldukça önemlidir.” uyarısında bulunan Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, özellikle büyüme hızında yavaşlamanın bu hastalık için önemli bir bulgu olduğuna işaret ediyor. Bunların yanı sıra; Turner sendromu, tiroid hormon eksikliği, kronik böbrek hastalığı, doğumsal metabolizma hastalığı, sindirim sistemi hastalığı (örneğin çölyak hastalığı), kan hastalığı, kafa içinde yer kaplayan kitle, Cushing sendromu, kortizon içeren ilaçların veya kremlerin fazla kullanımı da boy kısalığına yol açan diğer faktörleri oluşturuyor.

SORU: Boy uzamasında etkili olan besinler var mıdır?

CEVAP: Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, boy uzamasına doğrudan olumlu etkisi olan bir besinin olmadığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Besin çeşitliğinin sağlanması, hayvansal ve bitkisel proteinlerin, sağlıklı karbonhidratların (tahıllar ve baklagiller), süt ürünlerinin, meyve ve sebzelerin; çeşitli, yeterli ve dengeli tüketilmeleri önem taşıyor. Hazır içecekler ve yiyeceklerden ise mümkün olduğunca uzak durulmalı.”

SORU: Spor boy uzamasında faydalı oluyor mu? Örneğin, basketbol çocuğumun daha uzun boylu olmasını sağlar mı?

CEVAP: Boy uzamasının en önemli belirleyicisi, yüzde 70-80 oranında genetik etmen oluyor. Yani, çocuğun yetişkinlikteki boyunu belirleyen en önemli etkenler anne ve babanın boyu. Sağlıklı yaşam, yeterli ve dengeli beslenme, düzenli egzersiz ile düzenli uyku ve ekran başında geçirilen süre de önem taşıyor. Basketbol gibi belirli bir spor türünün boya daha olumlu etkisi olduğuna dair bilimsel bir kanıt mevcut değil. Önemli nokta; çocuğun beden sağlığına, psikolojik ve sosyal gelişimine en uygun olan, ayrıca sevdiği ve sürekli yapabileceği bir sporun seçilmesi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SORU: Çocuğumun boyunun yeterince uzamadığını nasıl anlarım? Ne zaman bir hekime başvurmalıyım? 

CEVAP: Çoğu ebeveyn çocuklarının kısa boylu kalacağı kaygısını yaşıyor. Peki, çocuğun kısa boylu olabileceğine işaret eden sinyaller neler? Ebeveynler ne zaman alarma geçmeliler? Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, bu soruya “Çocuk 1-2 yaş arasında yılda 10 cm’den, 2-4 yaş arasında 7 cm’den, 4 yaşından ergenliği başlayana kadar da 5 cm’den az büyüyorsa, bu tablo çocukta kısa boy sorununa işaret ediyor. Bu durumda zaman kaybetmeden bir hekime danışmak gerekiyor.”

Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı,  ayrıca normal büyüme değerinde olsa bile, anne ve babasına göre kısa boylu ise çocuğun sağlığının değerlendirmesi gerektiğini belirterek, şu noktalara dikkat çekiyor: “Çocuğun boyu normal olsa da, büyüme hızı düşükse yine mutlaka ileri inceleme gerekiyor. Bu istisnalardan da anlaşılacağı üzere, her çocuğun boyunun belli aralıklarla doğru bir şekilde ölçülmesi ve büyüme hızının hesaplanması çok önemli. Anne ve babanın da boyunun ölçülerek sağlık izlem kartlarına yazılması, özellikle 2 yaş sonrasındaki büyümenin değerlendirilmesinde kilit rol üstleniyor.”

SORU: Anne baba kısa boylu ise çocuk da mutlaka kısa boylu mu olur?

CEVAP: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, anne ve/veya babanın kısa boylu olması, çocuğun da mutlaka kısa boylu kalacağı anlamına gelmiyor. Boy kısalığı nedenleri arasında genetik etkenler önemli yer tutuyor. Ancak genetik etmenlerin bir kısmı da hastalıklardan kaynaklanıyor. Bu hastalıklar kalıtsal oluyor, yani diğer aile bireylerinde de boy kısalığı görülüyor. Bu nedenle ailede kısa bireylerin olması durumunda, bu soruna yol açan genetik etkenin saptanması ve bazılarında tedaviye başlanması gerekiyor.

SORU: Boy kısalığı tedavisinde nasıl bir yol izleniyor?

CEVAP: Boy kısalığında tedavinin başarısı; hastalığın tipine, tedavinin başlama yaşına, çocuğun ve ailesinin tedaviye uyumuna bağlı olarak değişiyor. Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, özellikle erken tanı almış çocukların tedavisinde oldukça başarılı sonuçlar elde edildiğine işaret ederek, “Boy kısalığına yol açan kronik hastalıklardan birinin saptanması durumunda, bu hastalığa yönelik tedavi esastır. Örneğin çölyak hastalığında, hastalığa özgü beslenme tedavisi uygulanıyor. Beslenme yetersizliği olan çocuklarda beslenme desteği sağlanıyor, kronik böbrek hastalığında da bu hastalığa yönelik tedaviler uygulanıyor.” diye anlatıyor. Büyüme hormonu eksikliğinde, Turner sendromu ile bazı genetik hastalıklarda, düşük doğum ağırlığı olup yeterince büyüyememiş çocuklarda, beyin tümörü tedavisine bağlı boy kısalığında, yine çocuk endokrinolojisi uzmanı tarafından büyüme hormonu tedavisi verilebiliyor.”

Bu besinleri birlikte tüketmeyin!

Bu besinleri birlikte tüketmeyin!

Türk mutfağında bazı yemeklerin birlikte tüketilmesi yılların alışkanlığı. Genellikle yemek planlamaları yaparken ilk olarak akla bu eşleşmeler geliyor. Örneğin; kurufasulye-pilav, köfte-ayran, karnıyarık-pilav gibi… Ama bazı gıdaları birlikte tüketirken dikkatli olmakta fayda var. Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Bazı besin

maddelerinin emilimi birlikte tüketildiği zaman birbirinden olumsuz etkilenebiliyor. Lezzetleri birlikte çok güzel olsa da sağlıklı beslenme önerileri açısından biraz değişiklikler veya eklemeler yapılmasına da ihtiyaç duyulabilir. Günümüz koşullarında daha da önemli hale gelen güçlü bağışıklık sistemi, sağlıklı beslenme ile yeterli vitamin- mineral almakla doğrudan alakalı olduğu için yediğimiz gıdaların içeriklerinin dengeli olması gereklidir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı ‘pilav üstü kuru’dan köfte-ayran ikilisine birlikte tüketildiğinde dikkat edilmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kuru fasulye/nohut-pilav ikilisi

Baklagiller grubundan olan kurufasulye, nohut gibi gıdalar oldukça besleyici bir içeriğe sahip olup bitkisel protein, kalsiyum, demir, çinko, manganez, bakır ve B grubu vitaminlerden oldukça zengindir. Her yaş grubunda mutlaka tüketilmesi önerilen çok sağlıklı bir gıda grubudur. Buna karşın içerdikleri bu vitaminlerin vücutta kullanımını artırmak için C vitamininden zengin salata / meyve gibi gıdalarla tüketilmesi önerilir. Kurufasulye ile birlikte pilav tüketilmesi bir alışkanlık halindedir. Pirincin glisemik indeksinin yüksek olması tüketilirken dikkatli olunmasını gerektirir. Özellikle diyabet hastalığı, insülin direnci gibi rahatsızlıkları olan kişilerin pirinç pilavı tüketmemesi, onun yerine bulgur pilavı tüketmesi önerilir. Aynı zamanda baklagillerde eksik olan metiyonin amino asiti nedeniyle kurufasulye ve nohut bulgur ile birlikte yenildiğinde kaliteli bir protein kaynağı haline gelir. Ayrıca kuru fasulye- pilav yanına yoğurt veya ayran eklenmesi şeker emilimini yavaşlatacaktır.

Köfte – ayran ikilisi

Et grubu yiyecekler hayvansal protein kaynağıdır. Aynı zamanda çok iyi bir demir ve B12

kaynağıdır. İçerdikleri demir anne sütünden sonra vücutta en yüksek emilim oranına sahiptir. Özellikle kadınlarda daha fazla görülen önemli bir sağlık sorunu olan anemi (kansızlık) yeterli miktarda demir içeren gıdaların tüketilmemesi veya yapılan beslenme yanlışları nedeniyle oluşur. Besinlerle aldığımız demirin emilimi birçok etken ile azalabilir. Kafeinli içecekler, süt ürünleri, kepek vb. demir emilimini azaltabilir. Bu nedenle özellikle ciddi kansızlık şikayeti olanlar et-köfte gibi demirden zengin gıdalarla birlikte süt-yoğurt tüketmemeye dikkat etmeli ve et yemeklerinin yanında mutlaka biber, domates, yeşil salata gibi C vitamininden zengin yiyecekleri tüketmelidir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

 

Süt ve pekmez / yumurta ikilisi

Süt kalsiyum içeriği çok yüksek, genellikle çocuklara kahvaltıda bol miktarda içirilen bir

içecektir. Pekmez ve yumurta da kahvaltıda tüketilen, protein ve demirden zengin çok kıymetli besinlerdir. Sütte bulunan kalsiyum, pekmez ve yumurtanın içerdiği demirin emilimini yavaşlatır veya engeller. Bu engellemenin olmaması için yumurta ve pekmez içeren kahvaltılarda içecek olarak taze sıkılmış portakal suyu içilmesi daha iyi bir seçenektir. Süt ara öğünlerde veya akşam yatmadan önce içilirse daha faydalı olacaktır.

Yemek üstü kahve – çay

Yemeklerin hemen üstüne içmeyi sevdiğimiz geleneksel içeceklerimiz olan kahve, çay kafein

açısından çok zengin içeceklerdir. Yenilen yemeklerden aldığımız demirin emilimi hemen yemek üstüne içilen çay, kahve nedeniyle çok azalır. Demirden zengin gıdaları fazla tüketmediğimiz de düşünülürse kansızlığı önlemek için bu alışkanlığımızdan vazgeçmemiz gereklidir. Özellikle kahvaltıda tüketilen demir kaynağı yumurta ile çay içilmemesi veya açık limonlu bir çay içilmesine, yanında portakal, kivi gibi C vitamininden zengin meyvelerin tüketilmesine dikkat edilmelidir.

Balık ile yoğurt

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Toplumumuzda genellikle balık

ile birlikte yoğurt, süt gibi ürünler tüketildiğinde kişiyi zehirlediği düşüncesi yaygındır. Fakat bu doğru değildir. Balık çabuk bozulabilen bir gıda olduğu için iyi saklanması ve mümkünse taze olarak tüketilmesi gerekir. Balıkta oluşan herhangi bir bozulma varsa yoğurtla birlikte yenildiğinde sindirim sistemi bozukluklarına neden olabilir. Balıkta bulunan histamin adlı proteinin miktarı balık bayatladığı zaman artar. Yoğurtta da histamin bulunur, dolayısıyla bayatlamış bir balık ile yoğurt yenildiği zaman histamin artışı zehirlenme belirtilerine neden olur. Balığın ve yoğurdun taze olduğundan eminseniz rahatlıkla birlikte tüketebilirsiniz.

Ispanak ve yoğurt ikilisi

Kış-ilkbahar aylarının gözde sebzelerinden olan ıspanak C vitamini deposu olmasının yanında potasyum, kalsiyum, magnezyum, manganez, çinko, karoten ve lutein gibi oldukça zengin besin ögesi içeriğine sahiptir. Kalorisi düşük, antioksidan içeriği ise yüksek olduğundan  birçok hastalığa iyi gelmektedir. K vitamini sayesinde kemik sağlığına, A vitamini içeriği ile gözlere, folik asit içeriği ile sinir sistemi gelişimine, kansızlığa ve daha pek çok hastalığa iyi gelmektedir. Ispanağın yoğurtla birlikte tüketilmesi besin içeriğinin daha da zenginleşmesi nedeniyle sakınca teşkil etmez. Yani yoğurdun ıspanağın içindeki demiri bağladığı inanışı doğru değildir.