Yazılar

Obezite Kalp Krizi Riskini Artırıyor, İğneler Riskleri Azaltabilir

Zayıflama iğnelerinin kalp kası üzerinde olumsuz etkilerinin olup olmadığının tartışıldığını belirten uzmanlar, öte yandan fazla kiloların kalp sağlığı üzerindeki olumsuz etkisinin tartışılmaz bir gerçek olduğunu söylüyor.

Kilo vermenin kalp sağlığı üzerinde olumlu etkileri olduğunu ifade eden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, “Dolayısıyla zayıflama iğneleri kalp krizi ve kalp yetmezliği riskini azaltmaya katkı sağlayabilir.” dedi. Zayıflama iğnelerinin en belirgin yan etkilerinin mide-bağırsak sisteminde görüldüğüne işaret eden Prof. Dr. Baltalı, kalp hastalarının ise zayıflama iğnelerini mutlaka doktor kontrolünde kullanması gerektiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, zayıflama iğnelerinin kalp sağlığı üzerinde etkisi olup olmadığı hakkında açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. Mehmet Baltalı

 

Obezite kalp sağlığı için ciddi bir tehdit!

Bilinenin aksine zayıflama iğnelerinin kalp kasını zayıflatmadığını aktaran Prof. Dr. Mehmet Baltalı, “Kalbi koruyabiliyor, kalp yetmezliğinden ölümü engelleyebiliyor veya azaltabiliyor.” dedi.

Semaglutid ve tirzepatid etken maddeli ilaçların kalbin pompalama gücünü azaltıcı bir etkisi olmadığını ifade eden Prof. Dr. Baltalı, “İkinci olarak ateroskleroz dediğimiz, kalbi besleyen damarlardaki kalınlaşmayı veya damar tıkanıklığını, kalp krizini, kalp yetmezliği oluşumunu ve buna bağlı ölümleri engelleyebiliyor. Çünkü obezite hem kalp krizi hem de kalp yetmezliğine bağlı durumlar için bir risk faktörüdür. Obeziteyi engellediğinizde, yani insanları zayıflattığınızda bu durum kalp üzerinde net olarak olumlu etki yapar.” şeklinde konuştu.

Zayıflama iğnelerinin yan etkileri mide-bağırsak sisteminde görülüyor!

Hızlı kilo kaybının da kalp ritmini veya kalp kası üzerinde olumsuz bir etkisi bulunmadığına işaret eden Prof. Dr. Baltalı, “Aksine kilo vermenin kalp sağlığı açısından olumlu etkileri söz konusu.” dedi.

En belirgin etkilerin mide-bağırsak sistemi üzerinde görüldüğünü kaydeden Prof. Dr. Baltalı, “Bu tür ilaçlar mide boşalmasını yavaşlatabiliyor ve ishal veya kabızlık gibi şikâyetlere yol açabiliyor. Kullanıcıların yaklaşık yüzde 5 ila 6’sı da bu tür yan etkiler nedeniyle ilacı bırakıyor.” diye konuştu.

Prof. Dr. Baltalı ayrıca, zayıflama iğnelerinin çarpıntı oluşturduğuna dair bir kanıt olmadığını, kan basıncını artırmadığını ve fazla kilonun neden olduğu tansiyonu da düşürebildiğini söyledi.

Kalp hastaları zayıflama iğnelerini doktor kontrolünde kullanmalı!

Kalp hastalığı bulunanların zayıflama iğnesi kullanımını değerlendiren Prof. Dr. Mehmet Baltalı, “Herhangi bir kontrendikasyon yoksa hastalar tirzepatid ve semaglutid etken maddeli ilaçları kullanabilirler. Ancak her durumda kullanmadan önce doktora gidilmesi gerekir; tiroit kanseri gibi birtakım kanser türleri olanların bunları kesinlikle kullanmaması icap eder.” uyarısında bulundu.

İğne kontrollü şekilde bırakılmalı!

Haftada bir kullanılan iğnelerin ilk etkisinin insülinle benzer şekilde kan şekerini düzene sokması olduğunu dile getiren Prof. Dr. Baltalı, sözlerini şöyle tamamladı

İkinci olarak ise beyne etki ederek açlık hissini net olarak engeller. Belli bir kiloya ulaştıktan sonra kullanımı tamamen bırakıldığında tekrar kilo kazanımı olabiliyor. Bu nedenle ilacı yavaş yavaş, belli aralıklarla sıklığı azaltarak kesmek önerilir.”

 

 

 

#Zayıflamaİğnesi #KalpSağlığı #Obezite #Semaglutid #Tirzepatid #YanEtkiler #Kardiyoloji #DoktorKontrolü #SağlıkHaberi #Türkiye

Tatil Sonrası Alkol Kullanımı Bağımlılık Riski Taşıyor

Tatil döneminde değişen günlük rutinlerin, alkol tüketiminin artmasına zemin hazırlayabildiğini belirten uzmanlar, bu durumun bağımlılığa dönüşebildiğini söylüyor.

Özellikle tüketim miktarının giderek artması ve alkolü kontrol etmekte zorlanılmasının riskli kullanıma işaret ettiğini aktaran Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “‘Tatildeyim, bir şey olmaz’ düşüncesiyle başlayan sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, kişinin alkolle kurduğu ilişkinin değişmesine yol açabilir.” dedi. Tatil sonrasında alkol tüketiminin devam etmesinin göz ardı edilmemesi gereken bir belirti olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, alkol kullanımıyla ilgili değişimlerin erken fark edilmesi ve gerektiğinde profesyonel destek alınması gerektiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, tatil döneminde artabilen alkol tüketiminin riskli kullanıma ve bağımlılığa dönüşme riski hakkında açıklamalarda bulundu.

Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin

Psikiyatri Uzmanı Dr. Alptekin Çetin

Sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, riskli kullanıma dönüşebilir!

Tatil dönemlerinde günlük rutinin değiştiğini, uyku ve beslenme düzeninin bozulabildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Alkol tüketimi de bu değişimlerden etkilenebiliyor.” dedi.

Tatilin, birçok kişi için sorumluluklardan uzaklaşma ve rahatlama dönemi olarak görüldüğüne işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Ancak ‘tatildeyim, bir şey olmaz’ düşüncesiyle başlayan sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, kişinin alkolle kurduğu ilişkinin değişmesine yol açabilir. Özellikle her gün alkol alma, içilen miktarı giderek artırma ve alkolsüz eğlenemeyeceğini düşünme gibi davranışlar riskli kullanımın göstergeleri arasında yer alır.” diye konuştu.

Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık riskini artırabilir!

Alkolün kısa süreli olarak gevşeme ve rahatlama hissi oluşturabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bu etki kişinin stres, kaygı ve olumsuz duygularla başa çıkmak için alkole yönelmesini kolaylaştırabilir. Kişi bir süre sonra yalnızca sosyal ortamlarda değil; sıkıldığında, kaygılandığında, uyumakta zorlandığında veya kendisini kötü hissettiğinde de alkol kullanmaya başlayabilir. Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık gelişimi açısından dikkat edilmesi gereken önemli bir durumdur.” dedi.

Tatilde artan tolerans daha fazla alkol tüketimine yol açabilir!

Aynı rahatlama veya keyif hissini yaşayabilmek için zamanla daha fazla miktarda alkol tüketme ihtiyacı duyulmasının ‘tolerans gelişimi’ olarak tanımlandığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Başlangıçta bir veya iki kadehle yetinebilen kişi, ilerleyen günlerde aynı etkiyi hissedebilmek için daha fazla alkol tüketebilir. Tatil döneminde birkaç gün üst üste devam eden yüksek miktardaki tüketim, kişinin alkol toleransını artırabilir. Tatil sona erdiğinde tüketim eski düzeyine dönmüyorsa veya kişi alkol kullanmadığı zaman huzursuzluk yaşıyorsa profesyonel destek düşünülmelidir.”

Alkol bağımlılığında kullanım sıklığından çok kontrol kaybı önemli!

Alkol bağımlılığının yalnızca her gün alkol içmekle tanımlanamayacağına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kontrol kaybı belirleyici unsurlardan biridir.” dedi.

Bağımlılık açısından asıl değerlendirilmesi gerekenin, kişinin ne kadar sıklıkla içtiğinin yanında alkol kullanımını kontrol edip edemediği olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kişi planladığından daha fazla içiyor, bırakmayı ya da azaltmayı denemesine rağmen başarılı olamıyor, sorumluluklarını aksatıyor veya zarar görmesine rağmen kullanmayı sürdürüyorsa burada ciddi bir sorun olabilir. Yalnızca tatillerde veya hafta sonlarında alkol kullandığını belirten kişiler kısa sürede yüksek miktarda tüketim yapabilir. Kişinin her gün alkol kullanmaması, kullanım biçiminin güvenli olduğu anlamına gelmez. Kısa sürede yüksek miktarda alkol tüketmek; muhakeme bozukluğu, denge kaybı, trafik kazaları, düşmeler, şiddet davranışları, korunmasız cinsel ilişki ve alkol zehirlenmesi gibi ciddi sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle yalnızca kullanım sıklığına değil, bir seferde tüketilen miktara ve ortaya çıkan sonuçlara da bakılmalıdır.” açıklamasını yaptı.

Tatil sonrası alkol tüketiminin sürmesi, sorun işareti olabilir!

Tatil bittikten sonra alkol tüketiminin sürmesi, kişinin içmek için fırsat yaratmaya başlaması veya eski yaşam düzenine dönmekte zorlanmasının göz ardı edilmemesi gerektiğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kişinin akşamları rahatlamak, uyumak veya günlük stresini azaltmak gibi sebeplerle alkol kullanmaya devam etmesi, geçici bir tatil davranışının kalıcı bir alışkanlığa dönüşmeye başladığını gösterebilir.” dedi.

Alkolle ilgili bazı durumların görülmesi halinde kişinin kullanım alışkanlığının dikkatle değerlendirmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Planlanandan daha fazla veya daha uzun süre alkol tüketmek, alkolü azaltma ya da bırakma girişimlerinde başarısız olmak, aynı etkiyi hissedebilmek için giderek daha fazla içmek, alkol kullanılmadığında huzursuzluk, titreme, terleme veya uyku sorunu yaşamak, alkol nedeniyle aile, iş veya sosyal yaşamda sorunlarla karşılaşmak, riskli durumlarda alkol kullanmak, yaşanan fiziksel veya psikolojik zararlara rağmen tüketimi sürdürmek, eğlenmek, sosyalleşmek veya rahatlamak için alkole ihtiyaç duyduğunu düşünmek, alkol kullanımını çevreden gizlemek veya tüketilen miktarı olduğundan az göstermek, tatil bittikten sonra da aynı tüketim düzenini devam ettirmek gibi davranışlar ortada bir sorun olduğu anlamına gelebilir.” şeklinde konuştu.

Alkol kullanımı ile altta yatan ruhsal sorun birlikte değerlendirilmeli!

Bağımlılık riskinin herkeste aynı olmadığı bilgisini veren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Gençler, dürtü kontrolü güçlüğü yaşayanlar, depresyon veya kaygı bozukluğu bulunanlar ile ailesinde bağımlılık öyküsü olan kişiler daha yüksek risk altında olabiliyor.” Dedi.

Alkolün bazen ruhsal sorunların belirtilerini geçici olarak bastırıyor gibi görünebileceğini; ancak uzun vadede kaygı, depresif belirtiler, uyku sorunları ve dürtüsel davranışların daha da artabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, kişi alkolü psikolojik sıkıntılarından uzaklaşmak için kullanıyorsa hem alkol kullanımı hem de altta yatan ruhsal sorunun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Yoğun alkol kullananlar, bırakma sürecini sağlık profesyoneli desteğiyle planlamalı!

Uzun süredir düzenli ve yüksek miktarda alkol kullanan kişilerin, tıbbi değerlendirme olmadan alkolü aniden bırakmasının riskli olabileceği uyarısında bulunan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bağımlılık gelişmiş kişilerde alkolün aniden kesilmesi; titreme, terleme, çarpıntı, yoğun kaygı, uykusuzluk, nöbet ve bilinç değişiklikleri gibi ciddi yoksunluk belirtilerine yol açabilir. Bu nedenle düzenli ve yoğun alkol kullanan kişiler, bırakma sürecini mutlaka bir sağlık profesyonelinin desteğiyle planlamalı.” dedi.

Alkol kullanımındaki değişimin erken fark edilmesinin önemli olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Alkol kullanımıyla ilgili yardım istemek için kişinin hayatının tamamen bozulmasını beklemek gerekmez. Tüketim miktarı artmışsa, kontrol etmek zorlaşmışsa, tatil sonrasında kullanım devam ediyorsa veya alkol kişinin ruhsal ve fiziksel sağlığını etkilemeye başlamışsa bir psikiyatri uzmanına başvurulmalı. Erken dönemde alınan destek, riskli kullanımın bağımlılığa dönüşmesini önleyebilir ve tedavi sürecini kolaylaştırabilir.”

 

 

#AlkolKullanımı #Bağımlılık #TatilSonrası #Psikiyatri #ÜsküdarÜniversitesi #SağlıkHaberi #AlkolRiskleri #ProfesyonelDestek #RuhSağlığı #NPİSTANBUL

Bağırsak Tembelliğine Doğal Çözümler

Modern yaşamın getirdiği hareketsizlik, yetersiz su tüketimi ve liften fakir beslenmenin yanı sıra son dönemde kullanımı giderek artan zayıflama iğneleri de bazı kişilerde sindirim sistemi hareketlerini yavaşlatarak kabızlık sorununu artırabiliyor.

Özellikle masa başı çalışanlar, yaşlı bireyler, hamileler ve yeterince lif tüketmeyen kişilerde kabızlığın daha sık görüldüğünü belirten Dahiliye Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, “Bağırsakları doğal yollarla desteklemek için ilk adım; yeterli su içmek, düzenli hareket etmek ve sofralarda lif açısından zengin doğal besinlere daha fazla yer vermektir.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, kabızlığın nedenleri, bağırsak hareketlerini destekleyen besinler ve hangi belirtilerde hekime başvurulması gerektiği hakkında bilgi verdi.

Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent

Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent

Kabızlık sanıldığından daha yaygın bir sorun

Kabızlığın yalnızca tuvalete çıkamamak anlamına gelmediğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, haftada üçten az dışkılama, sert dışkı, zorlanma hissi ve bağırsakların tam boşalmadığı düşüncesinin de kabızlık belirtileri arasında yer aldığını ifade etti.

Özellikle masa başı çalışanlar, yaşlı bireyler, hamileler ve yeterince lif tüketmeyen kişilerde kabızlığın daha sık görüldüğünü belirten Levent, uzun süren kabızlığın yaşam kalitesini düşürdüğünü ve bazı sağlık sorunlarına zemin hazırlayabileceğini söyleyerek, “Bağırsaklarımız yalnızca sindirim sistemi için değil, genel sağlık açısından da büyük önem taşır. Düzenli çalışan bağırsaklar metabolizmayı desteklerken, yaşam kalitesini de artırır. Bağırsakları doğal yollarla desteklemek için ilk adım; yeterli su içmek, düzenli hareket etmek ve sofralarda lif açısından zengin doğal besinlere daha fazla yer vermektir.” dedi.

Bağırsakları çalıştırmanın ilk şartı lif tüketmek

Bağırsak hareketlerini artıran en önemli besin öğesinin diyet lifi olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, liflerin sindirilemeden kalın bağırsağa ulaştığını ve burada dışkının hacmini artırarak bağırsak hareketlerini hızlandırdığını söyleyerek, lif açısından zengin beslenmenin; kabızlığı önlediğini, bağırsak florasını desteklediğini, kan şekerinin dengelenmesine katkı sağladığını, tokluk hissini artırdığını, kalp ve damar sağlığını desteklediğini ifade etti.

Kuru erik doğal bir bağırsak dostu

Kabızlık denildiğinde akla ilk gelen besinlerden birinin kuru erik olduğunu belirten Levent, bunun bilimsel nedenleri bulunduğunu dile getirdi ve “Kuru erik hem yüksek lif içerir hem de doğal sorbitol sayesinde bağırsakların daha düzenli çalışmasına yardımcı olur.” şeklinde konuştu.

Levent, sabah kahvaltısında birkaç adet kuru erik tüketmenin veya akşamdan suda bekletilmiş kuru eriğin suyuyla birlikte yenmesinin bağırsak hareketlerini destekleyebileceğini ifade etti.

İncir ve kayısı da etkili seçenekler arasında

Kuru incir ve kuru kayısının da lif bakımından oldukça zengin olduğunu belirten Levent, bu meyvelerin düzenli ancak kontrollü miktarlarda tüketilmesini önererek, “Özellikle kuru meyveler yüksek lif içerikleri sayesinde bağırsak hareketlerini artırırken aynı zamanda vitamin ve mineral açısından da önemli kaynaklardır.” dedi.

Yeşil yapraklı sebzeleri sofradan eksik etmeyin

Ispanak, semizotu, pazı, marul, roka ve brokoli gibi yeşil sebzelerin bağırsak sağlığını desteklediğini söyleyen Levent, günlük öğünlerde mutlaka sebzeye yer verilmesi gerektiğini belirterek, sebzelerin içerdiği çözünür ve çözünmez liflerin bağırsak hareketlerini doğal şekilde desteklediğini ifade etti.

Tam tahıllar bağırsakların düzenli çalışmasına katkı sağlar

Beyaz ekmek ve rafine un ürünleri yerine tam buğday ekmeği, yulaf, çavdar ve bulgur gibi tam tahılların tercih edilmesini öneren Levent, rafine karbonhidratların lif açısından yetersiz kaldığını, tam tahılların hem bağırsak hareketlerini artırdığını hem de uzun süre tokluk sağladığını belirtti.

Kurubaklagiller bağırsak bakterilerini de besliyor

Nohut, mercimek, kuru fasulye ve barbunyanın yalnızca lif kaynağı olmadığını söyleyen Levent, bu besinlerin bağırsak mikrobiyotasını besleyen prebiyotik özelliklere de sahip olduğunu dile getirerek, “Düzenli baklagil tüketimi hem bağırsak hareketlerini artırır hem de yararlı bağırsak bakterilerinin çoğalmasına katkıda bulunur.” ifadelerini kullandı.

Meyveleri kabuğuyla tüketmek önemli

Elma, armut, kivi ve erik gibi meyvelerin özellikle kabuklarının lif açısından oldukça zengin olduğunu belirten Levent, mümkün olduğunca iyi yıkandıktan sonra kabuklarıyla tüketilmelerini önererek, kivinin bağırsak hareketlerini destekleyen en etkili meyvelerden biri olduğuna dikkat çekti.

Yoğurt ve kefir bağırsak florasını destekliyor

Bağırsakların yalnızca lif değil, sağlıklı bakterilere de ihtiyaç duyduğunu ifade eden Levent, probiyotik içeren yoğurt ve kefirin bağırsak mikrobiyotasını güçlendirdiğini, bağırsak florasının dengeli olmasının sindirim sistemi kadar bağışıklık sistemi açısından da önem taşıdığını kaydetti.

Hareketsizlik bağırsakları yavaşlatıyor

Beslenmenin yanı sıra fiziksel aktivitenin de bağırsak hareketleri üzerinde doğrudan etkili olduğunu söyleyen Levent, düzenli yürüyüş yapan kişilerde kabızlığın daha az görüldüğünü ifade ederek, günde 30 dakikalık tempolu yürüyüşün bile bağırsak hareketlerini belirgin şekilde artırabileceğini söyledi.

Bu belirtiler varsa mutlaka doktora başvurun

Kabızlığın bazı durumlarda ciddi hastalıkların belirtisi olabileceğini hatırlatan Dr. Ayhan Levent, şu uyarılarda bulundu:

“Dışkıda kan görülmesi, ani başlayan kabızlık, açıklanamayan kilo kaybı, şiddetli karın ağrısı, demir eksikliği anemisi, ileri yaşta yeni başlayan kabızlık gibi durumlarda vakit kaybetmeden bir iç hastalıkları uzmanına başvurulması gerekiyor.”

Bağırsak dostu beslenme uzun vadeli sağlık yatırımıdır

Bağırsak sağlığının yalnızca sindirim sistemiyle sınırlı olmadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, bağırsak mikrobiyotasının bağışıklık sistemi, metabolizma ve genel sağlık üzerinde önemli rol oynadığını vurgulayarak, sözlerini şöyle tamamladı:

“Kabızlığı yalnızca bir sindirim problemi olarak görmek doğru değildir. Liften zengin beslenme, yeterli su tüketimi, düzenli fiziksel aktivite ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları bağırsakların doğal ritmini korumanın en etkili yoludur. Küçük görünen günlük alışkanlıklar, uzun vadede hem bağırsak sağlığını hem de genel yaşam kalitesini belirler.

 

 

 

#BağırsakSağlığı #Kabızlık #LifliBeslenme #DoğalÇözümler #SağlıkHaberi #Beslenme #PauseDergi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Daha uzun ve daha şiddetli ağrılara neden olabiliyor!

Uzmanlar, yaz sıcaklarıyla birlikte klima kullanımının, migren hastaları için önemli bir tetikleyici haline geldiğini söylüyor.

Ani sıcaklık değişimleri, düşük nem oranı ve doğrudan soğuk hava akımının, baş ağrısı ataklarını artırabildiğini aktaran  Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Dışarıdaki aşırı sıcaktan klimalı buz gibi bir odaya geçiş yapmak, hassas bir sinir sistemine sahip olan migren hastalarında koruyucu mekanizmaları çökerterek şiddetli baş ağrılarına zemin hazırlıyor.” dedi. Klima kaynaklı migren ataklarının daha şiddetli ve daha uzun sürebildiğine dikkat çeken Dr. Şalçini, iç ve dış ortam arasındaki sıcaklık farkının 6-7 dereceyi geçmemesi, nem dengesinin korunması ve doğru klima yönlendirmesi gibi önlemlerin atak riskini azaltmada etkili olduğunu vurguladı. Dr. Şalini ayrıca, yeterli su tüketimi ve düzenli uykunun, yaz aylarında migren kontrolünün temelini oluşturduğunu hatırlattı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, Migren ve Şiddetli Baş Ağrısı Farkındalık Ayı kapsamında, yaz aylarında klima kullanımının migren ve şiddetli baş ağrılarını nasıl tetiklediği ve bu riskleri azaltmak için alınması gereken yaşam tarzı ve çevresel önlemler hakkında açıklamalarda bulundu.

Dr. Celal Şalçini

Dr. Celal Şalçini

Klima kullanımı, yaz aylarında migren hastaları için gizli bir tehdit oluşturuyor!

Haziran ayının, dünya genelinde Migren ve Şiddetli Baş Ağrısı Farkındalık Ayı olarak kabul edildiğini hatırlatan Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Yaz sıcaklarının başlamasıyla birlikte klima kullanımı migren hastaları için gizli bir tehdit haline geliyor.” dedi.

Klimaların yarattığı ani sıcaklık değişimleri, ortamdaki nem oranının hızla düşmesi ve cihazın üflediği doğrudan soğuk hava akımının, beyindeki kan damarlarını ve sinir uçlarını uyararak migren ataklarını doğrudan tetikleyebildiğine dikkat çeken Dr. Şalçini, “Özellikle dışarıdaki aşırı sıcaktan klimalı buz gibi bir odaya geçiş yapmak, hassas bir sinir sistemine sahip olan migren hastalarında koruyucu mekanizmaları çökerterek şiddetli baş ağrılarına zemin hazırlıyor. Cihaz filtrelerinde biriken toz ve alerjenlerin ortama salınması da bu süreci hızlandıran bir diğer önemli faktör olarak öne çıkıyor.” açıklamasını yaptı.

Klima kaynaklı migren atakları, ağrı kesicilere daha dirençli ve daha uzun süreli olabilir!

Klima kullanımına bağlı olarak gelişen migren ataklarının, klinik olarak diğer tetikleyicilerle başlayan ataklardan temel bir belirti farkı göstermediğini ifade eden Dr. Şalçini, şöyle devam etti:

“Ancak ağrının şiddeti ve eşlik eden bazı konfor kayıpları açısından ayrışabiliyor. Soğuk hava akımına doğrudan maruz kalmak, baş ağrısının yanı sıra boyun ve omuz kaslarında ani kasılmalara (miyofasiyal ağrı) yol açtığı için hastalar ağrıyı çok daha yoğun ve yıpratıcı hissedebiliyor. Ayrıca kuru havanın etkisiyle sinüs kanallarının tıkanması veya kuruması, migren ağrısına sinüzit benzeri baskılayıcı bir yüz ağrısını da ekleyebiliyor. Bu ek kas ve sinüs yükü nedeniyle, klima kaynaklı ataklar bazen standart ağrı kesicilere daha dirençli olabiliyor ve hastanın normal atak süresini aşarak daha uzun süre yaşam kalitesini düşürebiliyor.”

Migren hastaları için en kritik kural, sıcaklık farkının 6-7 dereceyi aşmaması!

Yaz aylarında klimadan tamamen uzak durmanı zor olabileceğini ifade eden Dr. Celal Şalçini, “Migren hastalarının atakları önlemek için cihaz yönetimine azami dikkat göstermesi hayati önem taşıyor.” dedi.

En kritik kuralın, iç mekan ile dış mekan arasındaki sıcaklık farkının 6-7 dereceden fazla olmaması ve oda sıcaklığının ideal olarak 22 ila 24 derece arasında sabit tutulması olduğunu vurgulayan Dr. Şalçini, “Klimanın kanatları, soğuk havayı doğrudan kişinin üzerine değil, tavana veya boş duvara üfleyecek şekilde ayarlanmalı. Nem seviyesinin aşırı düşmesini engellemek için ise ortamdaki bağıl nem oranının yüzde 40 ila 50 arasında kalmasına dikkat edilmeli. Ayrıca, dışarıdan eve gelindiğinde klima hemen en soğuk dereceye getirilmemeli, vücudun ısı değişimine uyum sağlaması için kademeli bir geçiş yapılmalı.” şeklinde konuştu.

Klima rüzgârını doğrudan üzerinize almayın!

Klimaların ortamdaki havayı kurutucu etkisini dengelemek amacıyla, migren hastalarının odada hava nemlendirici (soğuk buhar) cihazı bulundurmasını öneren Dr. Şalçini, “Havada uçuşan toz ve alerjenlerin tetikleyici etkisini en aza indirmek için ise klimalarla birlikte yüksek verimli partikül filtreli (HEPA) hava temizleyiciler kullanılmalı.” dedi.

Alınabilecek diğer önlemlere de değinen Dr. Şalçini, “Fiziksel bir önlem olarak, klimaların önüne takılan ve hava akımının doğrudan kişiye gelmesini engelleyen şeffaf klima rüzgar yönlendirici aparatlar oldukça etkili bir çözüm sunuyor. Cihazsal çözümlerin yanı sıra, klima çalışırken odada bir bardak su bulundurmak veya hafifçe aralanmış bir pencereyle doğal hava sirkülasyonu sağlamak da havanın kalitesini korumaya yardımcı olur.” ifadelerini kullandı.

Yaz aylarında migrene karşı en etkili yöntem yeterli su tüketimi!

Migren ve şiddetli baş ağrısı için yaz aylarında sadece klimalara odaklanmanın yeterli olmadığını dile getiren Dr. Celal Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı:

“Genel bir yaşam tarzı yönetimi gerekiyor. Sıcak havalarda vücudun susuz kalması (dehidrasyon) en büyük migren düşmanı olduğundan, gün içinde klima altında oturulsa bile en az 2,5-3 litre su tüketilmesi şarttır. Klimalı alanlardan çıkarken doğrudan güneş ışığına maruz kalmamak adına mutlaka kaliteli bir güneş gözlüğü ve şapka kullanılmalı, ani ısı şoklarına karşı çantada hafif bir şal veya hırka bulundurulmalıdır. Son olarak, yaz aylarında değişen uyku düzeni ve parlak güneş ışığı da atağı tetikleyebileceğinden, uyku saatlerini sabit tutmak ve tetikleyici gıdalardan uzak durmak bu dönemi konforlu atlatmanın anahtarıdır.”

#Migren #BaşAğrısı #KlimaEtkisi #SağlıkHaberleri #YazAyları #SuTüketimi #UykuDüzeni #Nöroloji #MigrenFarkındalık #SağlıklıYaşam

Hantavirüs Tehlikesi: Toz Solumak Riskleri Artırıyor

Bir yolcu gemisinde tespit edilen ve paniğe neden olan Hantavirüsün, kemirgenler aracılığıyla bulaştığını belirten uzmanlar, dünya genelinde görülebilen bir enfeksiyon olduğunu söylüyor.

En sık bulaş yolu, kemirgen idrarı ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması olduğuna vurgu yapan Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Türkiye dahil Avrupa’da Puumala ve Dobrava-Belgrad virüsleri, Asya’da ise Hantaan virüsü daha çok böbrek tutulumuyla seyreden klinik tablo oluşturur.” dedi. Erken dönemde ateş, kas ağrısı ve sindirim sistemi şikayetleri ile kendini gösterebildiğini aktaran Dr. Mamçu, özellikle riskli alanlarda kemirgen teması ve toz kaldırmaktan kaçınılması gerektiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, son günlerde tüm dünyada salgın korkusuna neden olan hantavirüsün dünya genelindeki yayılımı, bulaş yolları, risk faktörleri ve korunma yöntemleri hakkında açıklamalarda bulundu.

Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir!

Hantavirüslerin, yıllar içinde birçok ülkede çok sayıda kemirici türünden farklı tiplerde ortaya çıktığını aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir. Yıllık vaka sayısı ortalama 30 bindir.” dedi.

İnsanlarda Renal Sendromla Seyreden Kanamalı Ateş (RSHA) ve Kardiyopulmoner Sendrom (HKPS) şeklinde iki farklı klinik tabloya neden olduğunu kaydeden Dr. Mamçu, ülkemizde şu ana kadar RSHA klinik tablosu izlendiğini dile getirdi.

Temel bulaş yolu kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması!

Hantavirüsünün bulaş yolları hakkında bilgi veren Dr. Mamçu, şunları söyledi:

“Kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması temel bulaş yoludur. Bununla birlikte kemirgen idrarıyla kirlenmiş gıdaların tüketilmesi, kemirgen ısırıkları veya çıkarılarının ciltteki açık yaralara temas etmesiyle de bulaş görülebilir. İnsandan insana bulaşma sadece bir tek tür Hantavirüs’te gösterilmiştir.

Kuluçka dönemi 2-4 haftadır. Başlangıçta; ateş, baş ağrısı, şiddetli kas ağrıları, iştahsızlık, bulantı-kusma, ışığa hassasiyet, göz hareketleri ile ağrı ve bulanık görme şikayetleri vardır. Hastalara genellikle bu dönemde tanı konur. Ciltte döküntüler ve idrar miktarında azalma olabilir. Kanama, hastaların yüzde 10’unda görülür. Hantavirüse karşı henüz etkili bir ilaç ya da aşı geliştirilmemiştir. Hastalara destek tedavisi uygulanır. Ölüm oranı yüzde 1’den azdır. Kuzey Amerika’da Sin Nombre Hantavirüsü, Güney Amerika’daysa insandan insana bulaşabilen Andes Hantavirüsü daha çok ağır akciğer tutulumuyla seyreden, daha ölümcül olan bir klinik tabloya neden olur. Türkiye dahil Avrupa’da Puumala ve Dobrava-Belgrad virüsleri, Asya’da ise Hantaan virüsü daha çok böbrek tutulumuyla seyreden klinik tablo oluşturur.”

Virüsün yayılması insan davranışlarına bağlı!

Hantavirüs hastalığından etkilenen tüm ülkelerde, yıllık vaka sayıları ve etkilenen bölgelerin her yıl değişebildiğine işaret eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Bu farklılıklar iklim faktörlerine (yağış, sıcaklık), doğal rezervuar olan kemirgen türlerinin coğrafi dağılımına, kemirgen popülasyon dinamiklerine, sosyal gelişmeye ve kemirgen ile insan etkileşimini artıran insan davranışlarına bağlıdır. Farelerin yoğun olduğu havasız ortamlarda enfekte hayvanların salgılarına temas edilmesi veya viral partiküllerin solunması başlıca bulaş yoludur.” dedi.

Hantavirüsü enfeksiyonunda erken teşhisin önemli olduğuna vurgu yapan Dr. Mamçu, “Şüpheli vakalarda gözlerde kızarma, döküntü, sırt ve bel ağrısı, tansiyon düşüklüğü ve bilinç değişikliği durumunda bir sağlık kurumuna başvurulmalıdır. Laboratuvar testleri ve PCR ile kolayca tanı konur.” şeklinde konuştu.

Farelerin bulunabileceği riskli alanlarda toz kaldırılmamalı!

Korunmanın temel yolunun ise kemirgenlerle teması önlemek, hastalığın bulaşında rol alan farelerin evlerden ve insanlardan uzak tutulmasını sağlamak olduğuna dikkat çeken Dr. Dilek Leyla Mamçu sözlerini şöyle tamamladı:

“Ev içinde farelerin bulunması açısından çatı katı, bodrum, kiler, odunluk ve ahır gibi riskli alanların temizliğinden önce yarım saat ortamın havalandırılması, özellikle süpürme gibi toz kaldıracak yöntemlerden kaçınılması önemlidir. Toz kaldıracak işlemler öncesinde ıslatma, maske takılması, süpürme yerine mümkünse çamaşır suyu ile ıslatılmış bezle silme veya yıkama önerilir.

Genel olarak el temizliğine dikkat edilmeli, canlı veya ölü farelere çıplak elle dokunulmamalı, dokunulduğu takdirde eller bol sabunlu su ile yıkanmalı, tuvaletlerde lağım farelerinin evlere ulaşmasını engelleyecek şekilde tek yönlü tuvalet kapağı kullanımı yaygınlaştırılmalı.”

 

#Hantavirüs #EnfeksiyonHastalıkları #SağlıkHaber #KemirgenTeması #TozSoluma #BöbrekSağlığı #AkciğerTutulumu #ErkenTeşhis #ÜsküdarÜniversitesi #DrDilekLeylaMamçu #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

İftar ve Sahurda Dikkat: Sağlıklı Beslenme ile Sindirim Dostu Ramazan

Ramazan ayında beslenme alışkanlıklarının gözden geçirilmesi gerektiğini belirten uzmanlar, sindirim sağlığı için iftar ve sahurda tüketilenlerin büyük önem taşıdığını söylüyor.

Özellikle su tüketiminin iftar ve sahur arasında dengeli bir şekilde yapılması gerektiğini ifade eden Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bir anda içilen bir litre suyun faydası sınırlı olacaktır. Bunun yerine su tüketimi iftar ve sahur arasına yayılmalı. Sahurda en az yarım litre su içilmesi önerilir.” dedi. Porsiyonların küçültülmesi ve her besin grubundan dengeli şekilde tüketim sağlanması gerektiğine vurgu yapan Prof. Dr. Atamer, yemeklerin yavaş ve bol çiğnenerek tüketilmesi, ilk lokmadan sonra beyinde doyma sinyalinin oluşmasının beklenmesi gerektiğine dikkat çekti.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, Ramazan’da sindirim sağlını korumak için dikkat edilmesi gereken alışkanlıklar hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Ramazan’a uygun beslenme alışkanlıkları geliştirilmesi önemli!

Ramazan ayında beslenme şeklinden yemek saatlerine, yenen yemeğin çeşidinden hareket miktarına kadar birçok dengenin değiştiğini hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu nedenle bu döneme uygun alışkanlıklar geliştirilmesi büyük önem taşır.” dedi.

Ramazan ayının nefis terbiyesi, yeme alışkanlıklarının gözden geçirilmesi ve özellikle porsiyon kontrolünü öğrenmek için önemli bir fırsat olarak görülmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Atamer, bayram sonrasında da benzer yeme alışkanlıklarının sürdürülmesi ve dengeli beslenmenin yaşam tarzı haline getirilmesi önerisinde bulundu.

Su tüketimi iftar ve sahur arasına yayılmalı!

Ramazan ayı boyunca su kaybının daha belirgin hale geldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu nedenle yeterli suyun iftar ve sahur aralığında tüketilmesi gerekir.” dedi.

Suyu bir anda içmenin doğru olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Atamer, şunları söyledi:

“Bir anda içilen bir litre suyun faydası sınırlı olacaktır. Bunun yerine su tüketimi iftar ve sahur arasına yayılmalı. Günlük ortalama 2-3 litre su hedeflenmeli. Sahurda en az yarım litre su içilmesi önerilir. İftarda birkaç bardak suyun ardından ılık, hafif ballı ve limonlu su tüketmek şeker dengesinin ayarlanmasına katkı sağlayabilir.

Çay ve kahve tüketimi ise sınırlandırılmalı. İftar ve sahurda içilen kahve ve siyah çay, beyindeki susama merkezinin baskılanmasına neden olarak yeterince su içmeyi engelleyebilir. Ayrıca idrar söktürücü etkileri nedeniyle gün içinde su kaybını artırabilirler. Bu nedenle Ramazan boyunca kontrollü tüketilmeleri önerilir. Gazlı ve şekerli soğuk içeceklerden ise uzak durulmalı.”

Ramazan’da porsiyonların küçültülmesi önemli!

Ramazan’da porsiyonların küçültülmesinin önemli olduğunu aktaran Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tabağa tüm ürünleri doldurmak yerine, her ürün tüketildikten sonra diğer yemeğe geçilmeli.” dedi.

Göz ve mide açlığı nedeniyle porsiyon alımının fazla olabileceği uyarısını yapan Prof. Dr. Atamer, “İlk 15 dakika az ölçüyle başlanırsa, devamında da yine az porsiyon ile devam edilir ve bu sayede kilo alımının önüne geçilebilir. Her grup besin kaynağı az ve dengeli şekilde tüketilmeli. Vücudun ihtiyacı olan karbonhidratlar daha çok sebze ve bakliyatlardan, daha az miktarda olmak üzere meyvelerden alınmalı. Pide gibi beyaz unlu ürünler yerine kepekli siyah bulgur, esmer pirinç, çavdar, tam buğday ve kepekli buğday gibi şeker yükseltici etkisi daha az olan gıdalar tercih edilmeli.” şeklinde konuştu.

Protein ağırlıklı beslenme iştah kontrolünü destekler!

Protein alımının azaltılmasının iştah kontrolünü zorlaştıracağına ve Ramazan sonunda bedenin yağ oranında artışa neden olabileceğine vurgu yapan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Protein ağırlıklı beslenmek gerekir.” dedi.

Balığın haftada iki kez, kızartma yerine diğer pişirme yöntemleriyle tüketilmesi gerektiğine değinen Prof. Dr. Atamer, “Aşırı yağlı tüketilen protein kaynakları; sucuk, sosis, pastırma, aşırı yağlı et, kavurma, kızartma ve yağlı peynir gibi besinler kilo alımına neden olabilir. Özellikle kırmızı et ve balık eti hazırlanırken sebzelerle sote edilmeli; yoğurt, ayran veya kefirle birlikte tüketilmelidir. Sahurda yumurta ihmal edilmemelidir.” açıklamasını yaptı.

Katı bir lokma en az 20 kez çiğnenmeli ve sonra yutulmalı!

Yemeklerin çok çiğnenerek tüketilmesi gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Katı bir lokma en az 20 kez çiğnenmeli ve sonra yutulmalıdır. Çiğnenme yapılamıyorsa yemek arasında mola verilmelidir.” dedi.

Özellikle iftarda, ilk çorbadan sonra mutlaka 15 dakika beklenmesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Atamer, beynin doğru besin sinyali oluşturabilmesi için ilk lokmadan itibaren en az 13 dakika geçmesi gerektiğini hatırlattı.

Sahurda tatlı tüketilmemeli!

Sahurda tatlı yenmemesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “İftarda ise haftada en fazla bir-iki kez hafif tatlılar tercih edilebilir.” dedi.

Az şekerli sütlü tatlılar, güllaç ve dondurucuya atılan meyveli yoğurtların tercih edilebileceğine işaret eden Prof. Dr. Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ancak bu tatlılar yemekten en az bir saat sonra tüketilmeli. Şerbetli tatlılardan uzak durulmalı. İftar sonrası yatıncaya kadar olan dönemde ve sahurda sınırlı olmak kaydıyla taze meyve ile birlikte çiğ, kavrulmamış kuru yemiş tüketilebilir. Bağırsakların iyi çalışmasını sağlayan meyveler zaman zaman bol tarçınlı, şekersiz veya az şekerli komposto olarak hazırlanabilir. Ancak meyvelerin şeker içeriği unutulmamalı ve günde iki porsiyondan fazla tüketilmemeli.

Ceviz, içerdiği Omega 3 desteği ve tokluk süresini uzatması nedeniyle hem sahurda hem iftarda 2-3 adet tüketilebilir. Bunun yanında çiğ olarak 4 adet badem, 3 adet fındık veya fıstık alınması önerilir.”

#RamazanBeslenme #SindirimSağlığı #ProfDrAytaçAtamer #RamazanÖnerileri #SağlıklıYaşam #İftarSahur #PorsiyonKontrolü #SuTüketimi #RamazanSağlık #BeslenmeAlışkanlıkları #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Bir Tane İçsem Bir Şey Olmaz” En Büyük Tuzak

Sigarayı Bırakmada İçsel Motivasyon Kalıcı Başarı Sağlıyor Sigara, Duygusal Düzenleme Aracı Haline Gelebilir “Bir Tane İçsem Bir Şey Olmaz” En Büyük Tuzak

Sigaranın, birçok kişi için yalnızca bir alışkanlık olmadığını belirten uzmanlar, stresle baş etmenin ve duyguları düzenlemenin bir yolu haline geldiğini söylüyor.

Pek çok kişinin sigarayı destek mekanizması olarak algıladığını kaydeden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu algı bırakma kararını psikolojik olarak zorlaştırır.” dedi. Nikotinin beyinde yarattığı ödül mekanizmasının, sigarayı hızlı ve güçlü bir rahatlama aracı gibi kodladığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, ancak beynin, doğru alternatifler sunulduğunda yeni alışkanlıklar öğrenebildiğini vurguladı. Dr. Öğr. Üyesi Çetin ayrıca içsel motivasyonla alınan bırakma kararının, dış baskıyla verilen kararlara göre çok daha kalıcı olduğu bilgisini paylaştı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, 9 Şubat Dünya Sigarayı Bırakma Günü kapsamında sigarayı bırakma sürecindeki engeller hakkında bilgi verdi.

Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin

Dr. Alptekin Çetin

Sigara, duygusal düzenleme aracı haline gelmiş olabilir!

Sigarayı bırakmak isteyen bireylerde en sık karşılaşılan motivasyon engelleri hakkında açıklama yapan Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Nikotinin yarattığı fiziksel bağımlılık, stresle baş etme becerilerinin sigaraya bağlanmış olması, daha önceki başarısız bırakma denemelerinin yarattığı özgüven kaybı ve ‘bırakırsam hayatımdan bir şey eksilecek’ düşüncesi engel olarak öne çıkar.” dedi.

Pek çok kişinin sigarayı yalnızca bir madde değil, günlük hayatı düzenleyen bir destek mekanizması olarak algıladığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bu algı bırakma kararını psikolojik olarak zorlaştırır. ‘İstiyorum ama bırakamıyorum’ diyen kişilerde genellikle güçlü bir bağımlılık, yüksek kaygı ve yetersizlik duygusu ön plandadır; kişi denemek ister ama başarısızlıktan korkar. ‘İstesem bırakırım ama istemiyorum’ diyenlerde ise çoğu zaman savunma mekanizmaları devrededir; kişi bağımlılığını kabul etmek yerine kontrol algısını korumaya çalışır. Her iki durumda da ortak nokta, sigaranın kişinin duygusal düzenleme aracı haline gelmiş olmasıdır.” şeklinde konuştu.

Sigarayı kendi isteğiyle bırakmak, dış baskıyla bırakmaya göre daha kalıcı!

Nikotinin beyinde dopamin salınımını artırarak sigaranın hızlı ve güçlü bir ödül olarak kodlanmasına neden olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Zamanla beyin, rahatlama, keyif ve stres azalmasını sigarayla eşleştirir.” dedi.

Bu kodlamanın; sigaranın sağladığı geçici rahatlamanın fark edilmesi, alternatif ödül ve rahatlama yollarının geliştirilmesi ve nikotin yoksunluğunun uygun tedaviyle yönetilmesiyle kırılabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Beyin yeni alışkanlıklar öğrenebilir; önemli olan ona doğru alternatifleri sunmaktır. Sigarayı kendi isteğiyle bırakmak, dış baskıyla bırakmaya göre çok daha kalıcıdır çünkü davranış değişikliği içsel motivasyonla desteklenir. Kendi kararını veren birey, zorluklarla karşılaştığında sorumluluğu dış faktörlere değil kendine bağlar ve süreci daha sürdürülebilir şekilde yönetir. Zorla ya da sadece çevre baskısıyla bırakılan sigarada nüks riski belirgin olarak daha yüksektir.” açıklamasını yaptı.

Kişiye özel motivasyon kaynakları bırakma sürecini daha güçlü hale getirebilir!

Sağlık motivasyonunun önemli olmakla birlikte tek başına her birey için yeterli olmadığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Özellikle gençlerde ve uzun süredir sigara içenlerde sağlık riskleri soyut ve uzak algılanabilir. Estetik kaygılar, maddi kazanç, çocuklara iyi bir rol model olma, özgürlük hissi ve performans artışı gibi kişiye özel motivasyon kaynakları bırakma sürecini çok daha güçlü hale getirebilir.” ifadelerini kullandı.

Eski ritüellerin yerine yenileri konmalı!

Sigara içme ritüellerinin, nikotinden bağımsız olarak güçlü koşullanmalara yol açtığına ve bırakma motivasyonunu sabote ettiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kahveyle, stresle ya da molalarla eşleşmiş sigara davranışı otomatikleşir. Bu ritüellerin yerine kısa yürüyüşler, nefes egzersizleri, şekersiz sakız, su içme ya da zihni meşgul eden küçük alışkanlıklar koymak, beynin eski eşleşmeleri çözmesine yardımcı olur.” dedi.

Bağımlılığa karşı atılabilecek en güçlü adım vazgeçmemek!

‘Bir tane içsem bir şey olmaz’ düşüncesinin, bağımlılığın en sık kullandığı bilişsel tuzaklardan biri olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Beyin, kontrolün geri kazanıldığı yanılgısını yaratır ancak tek bir sigara, bağımlılık devresini yeniden aktive eder ve çoğu zaman eski kullanım düzeyine hızlı bir dönüşe yol açar. Bu düşünce masum görünse de nükslerin en yaygın nedenlerinden biridir.

Sigarayı bırakmayı defalarca deneyip başaramamış kişilere şunu söylemek isterim: Bu bir irade zayıflığı değil, tedavi edilmesi gereken bir bağımlılıktır. Her başarısız deneme, aslında bir öğrenme sürecidir ve doğru yöntem, doğru destek ve doğru zamanla başarı mümkündür. Vazgeçmemek, bağımlılığa karşı atılabilecek en güçlü adımdır.”

 

#SigarayıBırak #İçselMotivasyon #Bağımlılık #GözSağlığı #Nikotin #SigaraBırakmaGünü #ÜsküdarÜniversitesi #NPİSTANBUL #SağlıkHaberi #Psikiyatri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Yaş ilerledikçe bağışıklık da zayıflıyor!

Yaşlanmanın, kaçınılmaz değişimlere yol açtığını belirten uzmanlar, bağışıklık sistemi dâhil tüm organ sistemlerinin bu durumdan etkilendiğini söylüyor.

İlerleyen yaşla birlikte bağışıklık sisteminin yanıt verme kapasitesi azaldığına dikkat çeken Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu değişiklikler genetik özellikler, yaşam tarzı ve hastalıklar gibi nedenlere bağlı olarak her bireyde farklı bir hızla ortaya çıkabilir.” dedi. Bu sürecin doğru beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleriyle yavaşlatılabileceğine vurgu yapan Prof. Dr. Atamer, özellikle protein, lif, sebze-meyve tüketimi ile D vitamini, B12 ve kalsiyum gibi temel eksikliklerin giderilmesinin büyük önem taşıdığını aktardı. Prof. Dr. Atamer ayrıca vitaminlerin bilinçsiz kullanımının fayda yerine zarar verebileceğinin altını çizdi ve takviyelerin mutlaka hekim kontrolünde alınması gerektiğini hatırlattı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, yaşlanma sürecinde bağışıklık sisteminde meydana gelen değişimler ve beslenme ile doğru vitamin kullanımının bu süreci nasıl etkilediği hakkında açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Yaşlanma, bağışıklık sisteminin zayıflamasına ve hastalık riskinin artmasına neden olur!

İnsan ömrünün uzadığını hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Toplumun yaş ortalaması giderek artıyor. Yaşlanma ile tüm organ sistemlerinde olduğu gibi bağışıklık sisteminde de bir takım değişiklikler oluyor.” dedi.

Bağışıklık sisteminin görevinin bizi enfeksiyonlardan, kanserden ve otoimmün hastalıklardan korumak olduğunu ifade eden Prof. Dr. Atamer, “Bağışıklık sistemi fonksiyonlarındaki yaşlanmaya bağlı azalma ile bu hastalıklar daha sık görülmeye başlar. Yaşlanmanın bir sonucu olarak bağışıklık sistemi belli bir oranda baskılanır. Bazı özelleşmiş bağışıklık hücrelerinin sayısı oransal olarak azalsa da esas sorun bağışıklık sisteminin fonksiyonlarındaki bozulmalar sonucu yanıt vermesi gereken durumlarda yetersiz veya orantısız yanıt vermesidir. Yaşlılarda bağışıklık sisteminin yetmezliği tanısının konulması daha zor olabilir.” şeklinde konuştu.

Zamanla bedensel fonksiyonların çevresel faktörlere uyum sağlama yeteneğinde azalma görülür!

Bağışıklık sistemimizin tüm yaşantımız boyunca görev yaptığını kaydeden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tüm sistemlerde olduğu gibi bağışıklık sistemimizde de değişiklik oluşur.” dedi.

Yaşlanmanın insan yaşamının doğal ve değişmez bir süreci olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Atamer, “Bu süreçte zamana bağlı olarak bedensel fonksiyonların çevresel faktörlere uyum sağlama yeteneğinde azalma görülür. Tüm bu değişiklikler genetik özellikler, yaşam tarzı ve hastalıklar gibi nedenlere bağlı olarak her bireyde farklı bir hızla ortaya çıkabilir. Zamana bağlı ortaya çıkan değişiklikler fonksiyon kaybına neden olur. Organ sistemlerinde genel kontrol mekanizmaları azalır.” açıklamasını yaptı.

Beslenme, yaşa bağlı bağışıklık kaybını yavaşlatabilir!

Beslenmenin, yaşa bağlı bağışıklık kaybını yavaşlatabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Özellikle Omega-3, B 12 vitamini, kalsiyum ve demir gibi eksiklikler bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olur.” dedi.

Bu nedenle ileri yaşlarda bağışıklık sistemi için sofrada mutlaka tam tahıllar, karbonhidratlar, yeterli miktarda protein ve yeterli miktarda sebze ve meyve bulunması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Atamer, “Vitamin ve mineral takviyelerinin bağışıklık sistemini güçlendirdiğine dair yapılan çalışmalar vardır. İleri yaşlarda özellikle D vitamini, B 12 vitamini ve kalsiyum eksikliği sık görülebilir, bu nedenle takviye olarak alınması gerekebilir. A, E vitaminleri, folik asit ve C vitamini de yeterli miktarda alınmalı. Bunun dışında yeterli düzeyde spor yapılmalı, dengeli beslenme ihmal edilmemeli, sigara ve alkolden uzak durulmalıdır.” ifadelerini kullandı.

Vitamin kullanımı, hekim kanaatine ve yapılan tetkiklere göre belirlenmeli!

Halk arasında çok vitamin almanın bağışıklığı güçlendirdiği ifadesinin yanlış olduğunun altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Çünkü gerektiğinden fazla alınan vitaminlerin bir kısmı vücutta depolanarak vücuda zarar verebilir, fazlası ise idrar ile atılır.” dedi.

Vitamin kullanımının tamamen hekim kanaatine ve yapılan tetkiklere göre belirlenmesi gerektiğini aktaran Prof. Dr. Aytaç Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:

“Özellikle diyabet, hipertansiyon veya kalp hastalığı olan bireylerde kullanılan ilaçlar nedeniyle beslenmenin buna göre düzenlenmesi gerekir. Kronik hastalıklara bağlı olarak bağışıklık sistemi zayıflayabilir.

Bu nedenle güçlendirici tarzda gıdalar tüketilmeli. İlaç kullanan kişilerde ilaca bağlı olarak besin emilimi ve bağışıklık sistemi etkilenebilir. Örneğin tansiyon ilacı kullananlarda idrar kaybı olduğu için yeterli miktarda sıvı tüketilmesi faydalıdır. Yeterli D vitamini alınması gerekir ve fiziksel hareket çok önemlidir. Yaşlılık döneminde günlük kalori ihtiyacı azalır. Bu kişiler daha az yemek yeme eğilimindedir. Oysa bu dönemde üç ana, üç ara öğün şeklinde beslenilmeli. Protein ve lif içeriği yüksek besinler ile sebze ve meyve yeterli miktarda tüketilmeli. Günlük su tüketimi ise en az iki litre olmalı.”

#YaşlanmaVeBağışıklık #SağlıklıYaşam #DoğruBeslenme #VitaminDengesi #BilinçliTakviye #GüçlüBağışıklık #YaşlanmaGerçeği #BeslenmeSanatı #HekimKontrolü #DengeliYaşam #SağlıkVeSanat #YaşAlmakDoğaldır #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Sağlıklı yaşlanmanın anahtarı: Beslenme, hareket ve huzur

Dengeli beslenme ve düzenli egzersizin, sağlıklı yaşlanmanın temel taşlarını oluşturduğunu belirten uzmanlar, kronik stresin yaşlanma sürecini hızlandırabileceğini söylüyor.

Bol miktarda meyve, sebze, tam tahıl ürünleri, sağlıklı yağlar ve yeterli protein içeren bir diyet tercih edilmesi gerektiğini aktaran Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Düzenli meditasyon, yoga veya derin nefes alma gibi stres azaltma teknikleri, stresin olumsuz etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir.” dedi. Teknolojinin, yaşlıların sosyal bağlantılarını ve sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştırdığını dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, Alzheimer riskini artıran faktörler arasında genetik yatkınlık, kronik hastalıklar ve sağlıksız yaşamın yer aldığını ifade etti ve erken teşhis ile yaşam tarzı değişikliklerinin, Alzheimer riskini azaltmada ve yaşam kalitesini artırmada kritik öneme sahip olduğunu vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, sağlıklı ve fit bir yaşlanma süreci ile Alzheimer’dan korunmanın yolları hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Dengeli beslenme ve düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı ve fit bir yaşlanmayı destekliyor!

Güzel, sağlıklı, fit ve dinç bir yaşlanma sürecini teşvik etmek için yaşam tarzı değişiklikleri yapılabileceğini dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Dengeli ve besleyici bir diyet, yaşlanma sürecini olumlu yönde etkileyebilir.” dedi.

Bol miktarda meyve, sebze, tam tahıl ürünleri, sağlıklı yağlar ve yeterli protein içeren bir diyet tercih edilmesi gerektiğini aktaran Prof. Dr. Tarlacı, “Antioksidanlar ve omega-3 yağ asitleri gibi besin maddeleri de yaşlanma karşıtı etkilere sahiptir. Fiziksel aktivite, kas kitlesini koruma, esnekliği artırma, enerji seviyelerini yükseltme ve genel sağlığı iyileştirme açısından önemlidir. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta aerobik egzersiz yapmayı hedeflemek ve güçlendirme egzersizleri eklemek önerilir.” şeklinde konuştu.

Stres yönetimi ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları yaşlanmayı yavaşlatıyor!

Kronik stresin, yaşlanma sürecini hızlandırabileceğine vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Düzenli meditasyon, yoga veya derin nefes alma gibi stres azaltma teknikleri, stresin olumsuz etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir.” dedi.

Kaliteli uykunun, hücresel yenilenme için önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti:

“7-9 saat uyku almaya çalışın ve uyku düzeninizi koruyun. Sigara içmek ve aşırı alkol tüketmek yaşlanma sürecini hızlandırabilir. Bu alışkanlıklardan kaçının veya sınırlayın. Sosyal ilişkiler ve entelektüel uyarım, zihinsel ve duygusal sağlığınızı korumaya yardımcı olabilir. Arkadaşlarınızla ve ailenizle bağlantı kurun, yeni ilgi alanlarına yönelin. Sağlık kontrolünden geçmek ve sağlık sorunlarını erken teşhis etmek, tedavi edilmesini kolaylaştırabilir ve yaşlanma sürecini daha iyi yönetmenize yardımcı olabilir. Olumlu bir zihinsel tutum ve zihinsel egzersizler, bilişsel fonksiyonları korumak için önemlidir. Düşünce gücünüzü ve zihinsel esnekliğinizi sürdürmek için yeni şeyler öğrenmeye ve zihinsel meydan okumalara katılmaya çalışın. Güneşe maruz kalma, cilt yaşlanması ve cilt kanseri riskini artırabilir. Güneş koruyucu kullanımı ve uygun giyimle cildinizi koruyun. Yeterli su içmek, cildin nemli kalmasına ve genel sağlığı desteklemeye yardımcı olabilir.”

Teknoloji, yaşlı bireylerin sağlıklı, aktif ve sosyal bir yaşam sürmelerine destek olabiliyor!

Günümüzde yaşlanma sürecinin, teknolojik gelişmelerle önemli ölçüde değiştiğini kaydeden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Sağlık hizmetlerine daha iyi erişim, daha etkili teşhis ve tedavi yöntemleri yaşlıların yaşam kalitesini artırdı.” dedi.

Bilinçli yaşlanmanın, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz gibi yaşam tarzı faktörlerine odaklandığına değinen Prof. Dr. Tarlacı, “Teknoloji bu alanda da destek sunuyor. İnternet ve sosyal medya ise yaşlı bireylerin sosyal bağlantılarını sürdürmelerine yardımcı olabiliyor. Bu nedenle yaşlanmanın şekli ve süreci, teknolojik ilerlemelerle daha sağlıklı, aktif ve sosyal bir yaşamı teşvik edebiliyor.” ifadelerini kullandı.

Yaş, genetik faktörler, kronik hastalıklar ve sağlıksız yaşam Alzheimer riskini artırıyor!

Alzheimer riskini arttıran bir çok neden olduğuna işaret eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Yaş ilerledikçe Alzheimer riski artar. Aile geçmişi de Alzheimer riskini etkileyebilir. Yüksek tansiyon, obezite ve diyabet gibi kardiyovasküler sorunlar Alzheimer riskini ve şiddetini belli oranlarda artırabilir. Düzensiz egzersiz yapmak ve zihinsel olarak aktif olmamak, sigara içmek ve aşırı alkol tüketimi Alzheimer riskini yükseltebilir. Yine kronik inflamasyon, barsak veya diş eti iltihapları Alzheimer riskini artırabilir.” açıklamasını yaptı.

Erken teşhis, Alzheimer’ın ilerlemesini yavaşlatarak yaşam kalitesini artırabilir!

Erken teşhisin, Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatma veya semptomların yönetimine yardımcı olma potansiyeline sahip tedavi seçeneklerine erken erişim sağladığına vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Alzheimer hastalığı erken teşhis edildiğinde, doktorlar daha iyi tedavi seçenekleri sunabilirler. İlaçlar ve diğer tedavi yöntemleri, semptomların ilerlemesini yavaşlatabilir ve yaşam kalitesini artırabilir. Ayrıca, bilişsel ve duygusal işlevleri destekleyici terapiler de uygulanabilir.” dedi.

Erken teşhisin, bireylerin Alzheimer risk faktörlerini daha yakından izlemelerine yardımcı olabileceğini de aktaran Prof. Dr. Tarlacı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Erken teşhis, risk faktörlerinin yönetilmesini ve olası komplikasyonların önlenmesini sağlayabilir. Alzheimer hastalığı genetik yatkınlıkla ilişkilendirilmiştir. Aile geçmişi bu hastalığa karşı riski artırabilir. Bu nedenle, aile geçmişinizde Alzheimer hastalığı olan bir kişi varsa, düzenli olarak bilişsel testler ve doktor muayeneleri yaptırarak erken teşhis için daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

Genetik yatkınlığı olan bireyler, düzenli doktor muayeneleri ve bilişsel testler yaptırmalıdır. Bu, herhangi bir erken belirtiyi veya değişikliği yakından izlemek için önemlidir. Genetik yatkınlığı olan kişiler, doktorları ile Alzheimer hastalığına karşı koruyucu tedavileri tartışmalıdır. Bu, genetik riski azaltmaya veya hastalığın ilerlemesini geciktirmeye yardımcı olabilir. Bu nedenle, bu konuda bilinçli olmak ve sağlık uzmanları ile işbirliği yapmak önemlidir.”

Sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunmada en etkili yol, doğru yaşam tarzına odaklanmak!

Antioksidanlar, vitaminler ve besin takviyelerinin sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunma açısından bazı faydalar sağlayabileceğine değinen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Antioksidanlar, vücutta serbest radikallerin neden olduğu oksidatif stresi azaltarak hücresel hasarı önleyebilirler. Bu, yaşlanma sürecini yavaşlatabilir ve bazı sağlık sorunlarını önleyebilir.” dedi.

Ancak, antioksidan takviyelerinin bilimsel olarak kesin ve etkili bir şekilde yaşlanma veya Alzheimer hastalığına karşı koruyucu olduğunun kanıtlanmadığının altını çizen Prof. Dr. Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ayrıca, bazı durumlarda yüksek dozda antioksidan takviyelerinin zararlı olabileceği de gösterilmiştir. Bu nedenle, antioksidanları doğal gıdalardan almak en iyisi olabilir. Özellikle B12 vitamini, D vitamini ve omega-3 yağ asitleri gibi besin maddeleri sağlıklı yaşlanma ve beyin sağlığı için önemlidir. Ancak, bu vitaminlerin takviyeleri sadece eksiklik durumlarında veya doktor tavsiyesiyle kullanılmalıdır. Aşırı vitamin alımı zararlı olabilir ve bazı çalışmalar, vitamin takviyelerinin Alzheimer riskini azaltmada etkisiz olduğunu göstermektedir. Genel olarak, sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunma için en iyi strateji, dengeli bir beslenme planı, düzenli egzersiz, zihinsel ve sosyal aktivitelerin sürdürülmesi ve stresten kaçınılması gibi yaşam tarzı faktörlerine odaklanmaktır.”

#Sağlık #SağlıklıYaşam #Yaşlanma #Beslenme #Egzersiz #StresYönetimi #Alzheimer #Nöroloji

Alışveriş bağımlılığını bilinçli farkındalıkla yenmek mümkün!

Alışveriş bağımlılığının gerçek bir bağımlılık olduğunu belirten uzmanlar, alışveriş yaptıkça beynin ödül mekanizmasının devreye girdiğini söylüyor.

Bu bağımlılığın kişilerin zor duruma düşecek kadar alışveriş yapmasına neden olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Alışveriş bağımlılarına yapılabilecek en büyük kötülük onları eleştirmek olur, kesinlikle eleştirilmemeli. Sadece ne hissettiği, ne istediği ve neden bu alışverişe ihtiyaç duyduğu sorulmalı.” dedi. Sağlıklı alışveriş için bilinçli farkındalıkla ‘ne hissediyorum ve neden alışveriş yapıyorum?’ sorusunu sormak gerektiğini ifade eden Taşkın, hazzı ertelemenin gerçek ihtiyaç söz konusuysa doğru ve planlı alışveriş yapmayı mümkün kılacağını aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, alışveriş bağımlılığının belirtileri, bilinçli farkındalıkla nasıl yönetilebileceği ve sağlıklı alışveriş alışkanlıkları hakkında bilgi verdi.

Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

Bilinçli farkındalık oluşturmadan alışveriş yapmak, tüketim tuzağına düşmek demek!

Sağlıklı bir alışverişin nasıl olması gerektiğinden bahseden Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Sağlıklı alışverişte kendimize üç tane soru sorabiliriz.” dedi.

‘Benim bu alışverişe ihtiyacım var mı?’, ‘Bu alışveriş benim maddi durumumu zorlayacak mı?’ ve ‘Bu alışverişi yaptığımda gerçekten gerekli, maddi durumumu zorlamamış ve aynı zamanda hedeflerimi engellemeyecek, gittiğim yolu, ilerlediğim yolu engellemeyecek bir alışveriş yapmış olmuyor muyum?’ sorularının değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren Taşkın, “Çünkü bazen alışveriş kaynaklı kişiler maddi anlamda o kadar çok açılıyor ki, normalde hayatına, yaşam gereçlerini, o hiyerarşi listesindeki birinci basamakta olan yeme, içme, barınma listesindeki gereklilikleri yerine getiremeyecek kadar ilerlemiş oluyor. Haliyle bu üç soruya bakmadan yani bilinçli farkındalık oluşturmadan alışveriş yapmak tüketim tuzağına düşmek demektir.” şeklinde konuştu.

Alışveriş bağımlısı kişiyi suçlamak, o kişiye yapılabilecek en büyük kötülük!

Alışveriş bağımlılarına yapılabilecek en büyük kötülüğün onları eleştirmek olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Kesinlikle eleştirilmemeli. Sadece ne hissettiği, ne istediği ve neden bu alışverişe ihtiyaç duyduğu sorulmalı.” dedi.

Bu durumun aile bütçesini sarması halinde gerekçeleriyle beraber anlatılması gerektiğine vurgu yapan Taşkın, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Aile bütçesinde böyle bir maddi imkana ihtiyaç olduğu ama alışveriş kaynaklı bu maddi imkanın sağlanamadığı açık açık anlatılmalı, sebepler belirtilmeli. Burada kişiyi suçlamak, kişiye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Eğer suçlayacaksak bu iletişime hiç girmemek daha mantıklı. Ama suçlamayıp bilinçli farkındalık boyutuna kişiyi ulaştıracaksak zaten işlevsel olacaktır. İşlevsel olamadığı durumlarda da artık burada demek ki biz yakınlarımıza yardımcı olamıyoruz anlamına gelir. Bu durum da bir psikolog ya da psikiyatrist desteğine, bir bağımlılık desteğine ihtiyaç duyduğunu gösterir.”

Kişinin zor duruma düşmesine neden olacak kadar alışveriş yapması bir bağımlılık…  

Alışveriş bağımlılığı gerçekten bir bağımlılık olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Çünkü kişi alışveriş yaptıkça dopamin salgılanır, bu da ödül sistemini oluşturur.” dedi.

Beynin bu durumu ödül olarak algıladığını aktaran Taşkın, “Hatta bazı kişiler, ‘kendimi bugün ödüllendirdim, kendim için alışveriş yaptım’ derler. Ancak o mutluluğun anlık olduğunu hissederler. ‘Bir sürü şey aldım ama aslında gereksizdi, çok da gerek yoktu. Bir anda heyecanlandım ve aldım. İyi de hissettim ama şu anda ben bunları ne yapacağım, zaten kullanamayacağım’ noktasına kadar gidebilirler. Bağımlılık dediğimiz durum, kişinin zor duruma düşmesine neden olacak kadar alışveriş yapmasıdır. Acil ihtiyaçları varken ya da birikim yapması gerekirken bu durumu göz ardı edip, sadece duygusal bir boşlukta hissettiği için ya da dopamin ihtiyacından kaynaklanan bir dürtüyle alışveriş yapmasıdır. Eğer bu durum kişinin hayatını ciddi anlamda etkiliyorsa, buna bağımlılık diyebiliriz.” açıklamasını yaptı.

‘Ne hissediyorum ve neden alışveriş yapıyorum?’ sorusu tatmini erteler!

Anlık tatmin duygusunun nasıl kırılabileceği konusunda bilgi veren Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Anlık tatmin duygusunu farkındalıkla değil, bilinçli farkındalıkla kırabiliriz.” dedi.

Konuya açıklık getiren Taşkın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Yani bu şu demek oluyor; farkındalığımız, bize o alışverişi yapmamamız gerektiğini, maddi imkânımızın olmadığını söyleyebilir. Ancak bilinçli farkındalık, ‘bu alışverişi yaptıktan sonra başına bunlar gelecek, zorlanacaksın, sıkıntıya düşeceksin, depresif hissedeceksin’ gibi maddeleri de açar. Orada duyguyu bastırmak yerine ‘ben şu anda ne hissediyorum ve neden bu alışverişi yapıyorum?’ sorusunu sormak, sizi üç saniyeliğine de olsa alışverişten uzaklaştırır. Ardından nefes teknikleriyle beraber, alışveriş yapma arzusu geldiğinde veya haz tetiklendiğinde kendimizi rahatlatabiliriz. Yani alışveriş yapmaya gittik, baktık, beğendik, alacağız ama buna uygun bir bütçemiz yok. O zaman o alışveriş ortamından biraz uzaklaşmak, belki bir kahve molası vermek, biraz düşünmek, maddi süreci ve bunu nasıl karşılayacağımızı değerlendirmek gerekir. Hâlâ o ihtiyacımızın devam ettiğini düşünüyorsak, bilinçli farkındalıkla bir bütçe planı yapıp alışveriş yapmak doğru bir örnektir.

#AlışverişBağımlılığı #BilinçliFarkındalık #SağlıklıAlışveriş #PsikolojikDestek #DuygusalTetikleyiciler #HazzıErtele #İhtiyaçMıİstekMi #FarkındalıklaYaşa #PlanlıAlışveriş #ÖzgenurTaşkın