Yeni yılın ertesi günü mutlu kalkın

Yeni yılın ertesi günü mutlu kalkın

Beslenme, diyet ve psikoloji danışmanlık hizmetlerini bir araya toplayan Formteg Danışmanlık Merkezi kurucularından Uzman Diyetisyen Ecem Ocak, yılbaşı gecesi için sağlıklı ipuçları paylaştı. Bu yılbaşının diğer yılbaşlarına nazaran daha zorlu ve evlere kapanık geçeceğini ifade eden Uzman Diyetisyen Ocak, yılbaşı gecesi fazla tüketimden doğacak sonuçları hafifletecek tavsiyelerde bulundu.

Bu yılbaşı geçtiğimiz yılbaşı günlerinden daha farkı geçecek. Pandemi nedeniyle başlatılan sokağa çıkma yasağı, eğlence mekânlarının kapanması, sevdiklerimizden uzakta kalmamız bu yılı biraz daha buruk kılacak.

Yeni yılın çoğumuz için yeni bir başlangıç, yeni kararlar aldığımız bir dönem olduğunu belirten Uzman Diyetisyen Ecem Ocak, “Yeni kararlar alırken sağlıklı beslenme ve kaliteli yaşam tarzı eminim çoğu kişinin aldığı kararlar arasında. Her sene çoğumuz bu kararı alıyoruz evet ama bunu bir döngü haline getirmek yerine sürdürülebilir kılmak çok önemli” ifadelerini kullandı.

‘Yeni yıl gecesi normalden daha fazla tüketiyoruz’

Yeni yıl gecesi yeme ve içme alışkanlıklarımızı artırdığımızı ifade eden Uzman Diyetisyen Ecem Ocak, “Yeni yıl gecesi çoğumuz normalden daha fazla yiyoruz. Evet, umutla yeni yılın gelişi tabi ki bize kendimizi iyi hissettiriyor ve bunu kutlamak hepimizin hakkı. Ancak bunu yaparken abartmadan ve geceyi akıllıca yönetmekte fayda var” dedi.

Yılbaşı gecesi için sağlıklı ipuçlarını sıralayan Uzman Diyetisyen Ecem Ocak:

Güne kahvaltı ile başlayın:  Öncelikle güne kahvaltı ile başlayın. Akşama kadar olan süreçte iştah kontrolünüzü yönetmede çok faydalı olacaktır. Dolayısıyla akşam yemeklere çok fazla yüklenmenizi engelleyecektir.

Seçici olun, katı değil: Bir kutlama yemeği, çok fazla yemek yemek ve kalorili, doymuş yağ oranı yüksek yiyecekleri hazırlayıp tüketmek değildir. Bu yüzden çok abartmadan sevdiğiniz, yemekten zevk aldığınız birkaç yiyecek ve tatlı hazırlayın.

Yavaş yiyin: Yavaş yemek yiyin. Yavaş yiyerek daha az yeme eğiliminde olursunuz. Ağzınıza aldığınız lokmayı hemen yutmadan iyice çiğneyin. O esnada çatal bıçağınızı tabağınıza geri bırakın ve etrafınızdakilerle sohbet eşliğinde yemeğinizi yiyin.

Ana yemek öncesi yeşil sebzeler tüketin: Yağlı yiyeceklerin aşırı tüketimini önlemenin en iyi yolu yemeklerinizi yeşil sebzelerle dengelemektir. Ana yemek öncesinde hazırlanmış bol yeşillikli salata, sotelenmiş veya fırınlanmış sebzelerle başlamak doğru bir seçim olacaktır. Sebzeler lif bakımından zengin olduğu için tokluk hissi sağlar ve aşırı yemek yemenizi engeller.

Ölçülü ve sağlıklı meze tüketin: Kızartmalar, yağ içeriği yüksek mezeler yerine yoğurtlu, haşlanmış sebzelerle hazırlanmış, tuz yerine dilediğiniz baharatlarla zenginleştirilmiş, yağı azaltılmış mezeleri tercih edin. Yemek istediğiniz mezeyi aşırıya kaçmadan ölçülü miktarlarda tüketin.

Ana yemeği ızgara et veya tavuk tercih edin: Akşam yemeğinde ana yemek olarak ızgara et, tavuk veya hindi eti tercih edebilirsiniz. Eğer pilav yapacaksanız çorba veya ekmek tüketmeyin.

Sağlıklı kuruyemişleri tercih edin: Yılbaşı gecesi devam ederken yemek sonrası sağlıklı kuruyemişler olan çiğ badem, fındık, ceviz gibi yağlı tohumları tercih edin. Bununla beraber atıştırmalık olarak kuru üzüm, kuru erik, az yağ ve tuzla hazırlanmış patlamış mısır, kestane gibi sağlıklı atıştırmalıkları tercih edin.

Alkolü ölçülü tüketin: Alkolü uygun miktarlarda tüketmeye çalışın. Kaç kadeh veya bardak içtiğinizi bilerek için. Alkol tüketimini geceye yaymaya çalışın ve yavaş için. Karaciğeri yormamak adına alkol aldığınız zaman destek amaçlı sarımsak, soğan, yoğurtlu mezeler, enginar gibi yiyecekler tüketin.  Bunun yanı sıra gazlı, şekerli meşrubatlar da hem yüksek kalorili hem de midenize zarar verdiği için şekersiz içecekleri tercih edin.

Bir tatlı çeşidi yapın: Yeni bir yıla girerken tatlı yemeyecek miyiz? Tabi ki yiyebilirsiniz. Tercihiniz şerbetli tatlılar yerine düşük kalorili olan sütlü tatlı olsun. Çok çeşit yapmak yerine bir çeşit yapın. Ayrıca tatlı ihtiyacınızı meyvelerden de karşılayabilirsiniz.

Bol su tüketin: Gün içerisinde su tüketimini ihmal etmeyin. Akşama kadar en az 1.5 litre su bitmiş olmalı. Kalan 1 litreyi gece boyunca tüketmeye özen gösterin. Eğer alkol aldıysanız alkolün daha kolay vücuttan atılmasına da katkı sağlarsınız. Dilerseniz, masanızın üzerinde su dolu bir sürahi bulundurun ki gözünüzün önünde de unutmamış olursunuz.

‘Ertesi gün eski rutininize geri dönmeyi unutmayın’

‘Umutlarla yeni başlangıçlar yapacağınız bir sofrada sevdiğiniz yemekleri yukarıdaki önerilerle ölçülü ve uygun miktarları suçluluk hissi olmadan tüketin’ önerisinde bulunan Uzman Diyetisyen Ecem Ocak, yılbaşı ertesi eski rutine dönmenin önemini vurguladı.

Ertesi gün neler yapmamız gerektiğine değinen Ecem Ocak:

Mümkün olduğunca erken kalkın.

Hem ayılmanızı kolaylaştıracak, hem baş ağrılarına iyi gelecek, hem de midenizi rahatlatacak nane, rezene veya adaçayı gibi bitki çaylarının içerisine yarım limon sıkarak güne başlayabilirsiniz.

Hafif bir kahvaltı ile başlayın. Mümkünse maydanoz olsun. Bol limonlu bir maydanoz salatası tüketin. Çiğ badem, fındık, ceviz yiyerek enerjinizi geri kazanın.

Gün içinde sebze yemeği yiyin veya sebze çorbası için.

En az 3 litre su için. İçerisine limon, elma dilimleri, zencefil, kabuk tarçın, karanfil ekleyerek tüketin.

Bitki çayları için. Önerim, en az 3 kupa kadar yeşil çay tüketmeniz.

Gün içinde mümkünse karbonhidrat tüketmeyin veya çok az tüketin.

Ara öğünlerde süt, yoğurt tercih edin. Yoğurt içerisine meyve doğrayın, tarçın ekleyin.

Gün içerisinde 30-45 dakika kadar açık havada yürüyüş yapın.

COVID-19 geçiren kişiler hakkında merak edilenler!

COVID-19 geçiren kişiler hakkında merak edilenler!

Aralık 2019 da Çin’de ilk vakaların görülmesi ile başlayan ve tüm dünyaya yayılan daha sonradan SARS-CoV-2 olarak adlandırılan virüsün neden olduğu COVID-19 pandemisinin ilk yılını geride bırakmak üzereyiz. Peki, şuanda tüm Dünya’da merak konusu olan COVID -19 aşıları hakkında neler biliyoruz? COVID-19 geçiren kişiler aşı olmalı mı? Hastalığı geçiren kişiler tekrar COVID-19 olabilir mi? Antikor testleri ve koruyuculuk hakkında bir yıllık deneyimler ve yorumlar… Tüm merak edilenleri Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları/Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Serkan Atıcı yanıtladı.

Aralık 2020 sayılarına incelendiğinde Dünya’da 80 milyondan fazla vakanın görüldüğü, 1.7 milyondan fazla kişinin de hastalık nedeni ile kaybedildiğini görmekteyiz. İlk vakanın 11 Mart 2019 görüldüğü ülkemizde vaka sayısı 2 milyonu geçmiş olup, maalesef 20 bine yakın kişide COVID-19 nedeni ile hayatını kaybetmiştir. Pandeminin ilk dönemlerinde maske, mesafe, hijyen gibi kontrol önlemlerini tartışırken günümüzde başta COVID-19 aşıları olmak üzere tartışılan konularda, COVID-19 hakkında merak edilen sorularda, bilimsel gelişmeler ışığında güncellenmiştir.

Uzm. Dr. Serkan Atıcı ‘’Özellikle COVID-19 geçiren kişi sayısının fazla olması ve giderek de bu sayının artması, bu kişiler hakkında değişik soru ve sorunları da beraberinde getirmiştir. Bazen insanlarda kafa karışıklığına yol açan, bazı hasta veya yakınlarının kimi zamanda meslektaşlarımızın çeşitli iletişim yolları ile bizlere sormuş olduğu, bizimde toplumu bilinçlendirmek için önemli olduğunu düşündüğümüz COVID-19 geçirmiş kişiler hakkındaki en çok merak edilen soru ve sorunlar ile ilgili gelişmeleri güncel bilimsel bilgiler ışığında paylaşmak istedik.’’ dedi.

COVID-19 Geçirerek İyileşen Kişi Tekrar Aynı Hastalığı Geçirebilir mi? Geçirirse Daha mı Ağır Geçirir?

Bir yıllık tecrübeler göstermiştir ki iyileşen kişiler arasında tam oran bilinmese de bazı kaynaklarda %0.01-%0.1 olarak belirtilen oranlarda hastalığı tekrar geçirme riski vardır. Bununla ilgili hem ülkemizde hem de dünyanın çeşitli yerlerinde örnek vakalarda mevcuttur. Burada ki en büyük yanlış algı basında çıkan ya da çevreden duyulan münferit örneklerin herkes için genellemesinin yapılmasıdır. Herkesin immün sistemi yapısı aynı olmadığı gibi COVID-19 geçiren kişilerin immünizasyon yani hastalığa karşı koruyuculuk oluşturup, oluşturamama, koruyuculuk oluşturmuş ise ne düzeyde koruyuculuk oluşturduğu, oluşan koruyuculuğun ne kadar süre ile hangi oranda kişiyi koruyacağı gibi parametrelerde değişmektedir.

Bu noktada çokça kullanılmaya başlanılan ve giderek yaygınlaşan SARS-CoV-2 antikor testlerine de bir alt başlık açmakta da yarar var. Antikorlar immünsistemin bileşenlerinden biri olan humoral immünitenin antijenlere (virüse veya aşıda bulunan viral bileşenlere) özgül ürettikleri yanıtlardır. Antikor yanıtı bize bazı yorum imkânı sunsa da SARS-CoV-2 virüsüne karşı gelişen antikor yanıtının ne kadar süreceği, ne zaman azalarak sonlanacağı, kişiyi hangi oranda ne kadar süre koruyacağı günümüzde tam olarak bilinmemektedir. Bunu zaman ve bu zaman içerisinde yapılacak bilimsel çalışmalar gösterecektir. COVID-19 atlatan bazı kişilerinde antikor geliştiremediği de gözlenmiştir. Bu durum kişinin immünize olmadığını göstermeyebilir. İmmünsistemin farklı bölgelerinin (hücresel immünite) aktivasyonuna bağlı gelişen immünizasyon sayesinde bu kişilerde de koruyuculuk sağlanmış olabilir. Bu sebeplerden dolayı hastalığı geçiren kişilerin koruyuculuğum hala devam ediyor mu yaklaşımı ile farklı zamanlarda, tekrar tekrar antikor seviyeleri baktırmalarının bilimsel bir temeli yoktur.

İkinci kez hastalığı geçiren vakalar incelendiğinde bunların bir kısmının hastalığı ilkinden hafif veya asemptomatik olarak geçirdiğini, çoğunun benzer şiddette, bir kısmının da ilkinden daha ağır geçirdiğini, hatta dünya literatürün de ikinci kez geçirilen hastalık esnasında kaybedilenlerin olduğunu söylemek mümkündür. Hastalığın ikinci kez geçirilmesinin kesin olarak ilkinden daha ağır olacağı algısı da yanlıştır.

Özetle; COVID-19’u ikinci kez hatta ikiden de fazla kez geçirmek mümkün olmakla birlikte hastalığın ilk bir yılı gibi kısa bir döneme bakıldığında ikinci kez geçirenlerin oranı çok düşüktür. Başta bu virüse çok sık ve yoğun maruz kalan sağlık çalışanları olmak üzere tüm insanların hastalığı geçirse dahi rehavete kapılmadan, kontrol önlemlerine ve alınan tedbirlere maksimum derecede dikkat etmeleri doğru bir yaklaşım olacaktır.

COVID-19 Geçiren Kişinin COVID-19 Aşısı Olması Gerekir mi?

Uzm. Dr. Serkan Atıcı, ‘’Bu konuda şu an için netleşmiş bilimsel görüş birliği yoktur. Çeşitli uzman görüşleri mevcuttur. Tekrar hastalığa yakalanma oranının %0.1 in altında olduğunu, geçirilen hastalığın sağlıklı bireylerin %90-95’inde şu anki saptamalara göre 6 aya kadar koruma sağladığını, hastalığı geçiren kişilerde aşının lokal veya sistemik etkilerinin nasıl olacağına dair yeterli verinin bulunmayışını da dikkate alarak özellikle son 1-2 ayda, hatta 6 ay öncesine kadar hastalığı geçirenlerin, bu dönem için aşı olmamasını öneriyoruz. Bu konudaki bilgiler netleşip, ortak görüş birliği oluşana kadar farklı sağlık durumu olan kişilerin hekimleriyle görüşüp uzman görüşü doğrultusunda hekimi ile birlikte ortak karar vermeleri doğru olacaktır.’’ dedi.

Yılbaşı’na özel beslenme önerileri

Yılbaşı’na özel beslenme önerileri

2020 Yılının bitimine sayılı günler kala hepimiz evlerimizde geçireceğimiz yılbaşı gecesi için hazırlıklar yapmaya başladık. Yılbaşı sofrasında her ne kadar dikkat etmeye çalışsak da bazen ipin ucu kaçabiliyor. “Yılbaşı sofrası ve yemekleri yüzünden bir akşam kaçamak yapmak, sağlıklı beslenme adına her şeyi bitirmek anlamına gelmez. Ama bir kronik hastalığınız varsa, kaçamak yapmak sağlığınızı riske atabilir” diyen Acıbadem Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Renan Güneş sözlerine şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla diyabeti olanlar, tansiyon problemi yaşayanlar, kalp ve böbrek hastalıkları olanlar veya hastalıklarına bağlı sürekli ilaç kullananlar veya özel beslenme gerektiren durumlar söz konusuysa dikkatli olun. Böyle durumlarda bir günlük beslenme yanlışı bile önemli sorunlar yaşamanıza neden olabilir.”

Yeni yıla girerken bunlara dikkat!

Diyetisyen Renan Güneş, yılbaşı gününe özel beslenme önerilerini ise şu şekilde sıralıyor;

* Yemeğe çok aç oturmamaya çalışın.

* Kendinizi iyi hissettirecek yemek seçimleri yapın.

* Gün boyunca ara öğünler yapmaya çalışın.

* Yemek öncesi zeytinyağlı ve salata gibi hafif başlangıçlar ile yemeğe başlayın.

* Yılbaşı gecesi için et olarak hindi iyi bir tercih olacaktır ama onun yerine tavuk veya balık gibi beyaz etleri de tercih edebilirsiniz.

* Karbonhidrat olarak pilav, çorba veya ekmekten birini tercih edebilirsiniz.

* Tatlı olarak çok yağlı kızarmış şeker oranı ve kalorisi yüksek tatlılar yerine sütlü veya meyveli tatlıları tercih edebilirsiniz.

* Yılbaşının vazgeçilmezi kuruyemişleri tüketirken dikkatli olmakta fayda var. Hem kalorisi yüksek hem de kavrulmuş olanların tuz içeriği fazla olduğundan çiğ olanları tercih edilmeli ve küçük bir kâseden fazlası tüketilmemelidir.

* Yemek sonrası gece devam edeceğinden daha fazla kalori almamak için, taze sebze ve meyveleri atıştırabilirsiniz.

* Eğer alkol tüketecekseniz dikkatli olun. 1 gram alkolün 7 kalori olduğunu unutmayın. Alkol tüketimini de sınırlamaya çalışın. Alkol alırken kan şekerinizde dengesizlik yaratmaması için yemekle beraber tüketmeye özen gösterin. Alkol alırken aşırı yağlı yiyecekler tüketmemeye ve yavaş içerek geceye yaymaya çalışın.

* Kendi limitlerinizi belirleyin ve hayır demeyi öğrenin.

* Su tüketiminizi artırmaya çalışın.

 

Yılbaşının ilk gününe özel beslenme tüyoları

Yılbaşı gecesi çok kaçırdıysanız, ertesi gün beslenmenize ayrı bir özen gösterin. Yılbaşı sabahı hafif bir kahvaltı ile güne başlanmak gerektiğini söyleyen Diyetisyen Renan Güneş diğer maddeleri ise şu şekilde sıraladı;

* Kafeinli içeceklerden mümkün olduğumca uzak durun. Çay ve kahve tüketiminizi azaltın.

* Yeşil çay, beyaz çay, biberiye, kekik gibi bitki çayları tüketin ki ödeminizi atmaya yardımcı olsun.

* Su tüketiminizi artırın. Alkol vücutta su tutup ödem yapacağından birkaç gün alkolü vücuttan atabilmek için bol su tüketmeye özen gösterin.

* Şekerli yiyecekleri ve yağlı, kızarmış besinleri tüketmeyin.

* Hafif ara öğünler yapmaya çalışın.

* Hazırlayacağınız zengin bir sebze çorbası toksinleri vücudunuzdan uzaklaştırarak sizi tok tutar ve ödeminizi atmaya yardımcı olur.

* Daha fazla potasyum içeren yiyecekler tüketmeye çalışın. Daha fazla potasyum almak, sodyum fazlasının vücuttan atılmasını sağlar. Böylelikle ödemin azalmasını sağlar.

* Mümkünse ertesi gün ve sonrası birkaç gün hafif tempoda yürüyüş yapmaya çalışın.

Pandemi çiftler arasını açıyor

Pandemi çiftler arasını açıyor

Günlük yaşam alışkanlıklarımızı derinden sarsan yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 pandemisi şüphesiz zor ve benzerine rastlanmayan bir süreç. Dışarının tehlikeli ve bazen yasak olduğu bir dünyada; ofis, yemek arası, kahve molası, okul, okul bahçesi, restoran, sinema salonu, terapi odası, spor salonu ve diğer her yaşam alanı eve, içeriye sıkıştı. Aynı evde yaşayan bireyler birbirlerini ilk defa bu kadar sık ve yakından görüyor, birbirlerinin günlerine, bedensel ve ruhsal olarak her haline bu denli tanıklık ediyor. Hal böyle olunca aynı çatı altında çift ilişkilerinde problemler de giderek artıyor. Acıbadem International Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Deniz Keskin “Araştırmalar; dünyanın her yerinde; kültürel ve sosyoekonomik düzeyden bağımsız şekilde, boşanma oranlarının arttığını, ilişki problemlerinin şiddetlendiğini, ebeveyn-çocuk ilişkilerindeki sorunların yoğunlaştığını gösteriyor. Covid-19 öncesi zamanlarda beraberlikleri yolunda ilerleyen çiftlerin dahi, karantina süreçleri içinde çeşitli çatışmalar yaşamaya başladığı, ilişkisel şikayetlerle psikoterapiye başvurduğu gözlemlenmekte. Oysa bu hızlı ve hazırlıksız değişimin, her çift için zorlayıcı etkileri olması doğaldır ve bu karmaşık zamanlardan geçerken, bağları güvenli, içeriyi korunaklı tutabilmeye ihtiyacımız var” diyor. Peki aynı çatı altında huzuru artırmanın, bir arada sağlıklı bir iletişim sürdürebilmenin yolları neler? Uzman Klinik Psikolog Deniz Keskin bu yolları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Birbirinizin kişisel alanlarına ve “kötü” hislerine izin verin

Çift olmak her şeyi birlikte yapmak ve her deneyimi aynı hislerle yaşamak anlamına gelmez. Yakınlık, bazen aynılık yanılsamasını beraberinde getirir. Fakat birlikteliği sağlıklı yapan en önemli şeylerden biri iki kişinin arasındaki alana ve farklılıklara yer açabilmektir. Pandemi döneminin başlamasıyla birlikte çok farklı duygular, bedensel ve ruhsal tepkiler vermeye başladık. Hem siz hem partnerinizin kötü hissedebilirsiniz. Bunu ifade etmeye ve duymaya izin verin. Korku, panik, takıntılı davranışlar, yadsıma, öfke, donuklaşma, huzursuzluk, uykusuzluk, iştah artışı ya da kaybı gibi pek çok duygu ve tepkiyi deneyimliyoruz. Dahası, örneğin siz aynı haber ya da durum karşısında soğukkanlı bir tutum içinde kalırken, partneriniz yoğun bir panik ya da kontrol ihtiyacı yaşayabilir. Kendi duygunuzu söylerken, partnerinizin iç dünyasına da alan açar şekilde yaklaşmaya çalışın, ona ne hissettiğini sorun. Koronavirüs salgını başlayalı uzun bir zaman olmuş olsa da, pandemi gibi tekinsiz ve beklenmedik bir olguyla baş başa kalmak herkes için hala yeni.

Az yargılayın, bol takdir edin

Yakınlık, dikenli tellerle mümkün değildir. Pandemi döneminde, artan stres ve sıkışmışlık hisleri iç dünyamızda pek çok farklı duyguyu tetikleyebilir ve karşımızdakine yönelen suçlayıcı tutumları artabilir. Öte yandan benzer kırılganlıkları ve karışık duyguları partnerimizin de yaşayabileceğini unutmamak önemli. Yargılamadan önce her zamankinden biraz daha fazla düşünüp takdir edilesi küçüklü büyüklü her şeyi vurgulamak, ilişkide güvende ve değerli hissetmemize yardımcı olacaktır. Bunu bir oyuna dönüştürüp her gün sonunda partnerinizde o gün size iyi gelen, hoşunuza giden üç şeyi zihninizde canlandırabilir, yatmadan önce bunları onunla paylaşabilir, bu “oyununuza” onu da davet edebilirsiniz.

Günlerinizi planlayın ama planlar sizi sıkıştırmasın, size yol göstersin

Pandemi öncesi dönemde planlar ve çerçeveler bize dışarıdan verilen somut şeylerdi. Başka bir yerde olmak, trafiğe göre kendini planlamak, dışarı ve içerinin ayrı kıyafetleri olması gibi örneklerle en genel çerçeveleri konuşabiliriz. Evde olmak ise bu çerçeveyi bulanıklaştırdı. Mesai saatleri bir sınır sunsa da hem iş günleri hem de serbest zamanlarda günü planlamakta her birey zorluk yaşamakta. Özellikle çocuğu olanlar için uzaktan eğitimle beraber, evdeki okul ve teneffüs zamanlarının karıştığı gözlenmekte. Evde eğitim aslında tüm ailelere örtük ve hazırlıksız yakalanılan bir yük yükledi. Hem çiftler birbirine karşı rollerinde hem de çocuklara karşı anne-baba rollerinde yeni sorumluluklar eklendi. Bu gerçekliğin içinde, günü planlamak her zamankinden daha değerli. İlk olarak hafta sonu, evdeki her bireyin daha serbest olduğu zamanlardan başlayarak günü haritalandırmak koruyucu bir sınır sunacaktır. Bir Pazar gününden başlayarak günü planlamayı deneyin. Herkesin bireysel ve birlikte zamanlarının olduğu bir çizelge önerilebilir. Burada en kritik noktalardan biri yine herkesin birbirinin alanına, meraklarına, rahatlama ihtiyacına saygı duyması ve bir plan yapıldığında esneme ve değişikliklere yer açmak olacaktır.

Tartışmalar yersiz değildir, ama yeri önemlidir

Uzman Klinik Psikolog Deniz Keskin “Tartışmalar elbette olacak. İlişkilerde çatışmalar pandemiden önce de vardı, şimdi de olacak. Öte yandan tartışmaların nasıl yapıldığı kadar nerede yapıldığı da bir o kadar önemli. Bebekler, çocuklar ve gençler anne-babalarının duygularını, aralarındaki gerilimleri hissederler. Çiftin tartışmaları, çocukların gözü önünde olmasa da o eve aittir ve evdeki herkesi etkiler. Diğer yandan, çocuğu olan çiftlerin ilişkinin her boyutuna yer açabilecek, her konuda konuşabilecekleri alanlarını korumak da ilişkinin sağlığı için önemli. İletişimi tıkamadan, partnerinizle meseleleri rahatça tartışabilmek için molalar yaratın. Eşinizle bir yürüyüşe çıkıp hem hava değişikliği yapıp hem de onunla konuşmak istediğiniz özel konulara zaman ayırabilirsiniz” diyor.

Ev işlerinde dengeyi bulun

Her evde iş bölümü, partnerler arasındaki görev dağılımı farklıdır. Toplumumuzda ağırlıklı olarak kadınlar ev ve çocuk bakım görevlerini üstlenmekte; bu görev kadınlara atfedilmektedir. Öte yandan hem erkek hem kadın için eşitliksiz bir güç dinamiği doğuran bu durum, evde çatışmalara, pasif agresif eylemlere sebep olabilir. Her çift kendine özgüdür ve her evin özelinde bir denge planlanması önemlidir. Eşinizle birlikte bir iş bölümü çizelgesi oluşturmayı deneyin. Eğer çocuklarınız varsa, yaşlarına göre onlara da sorumluluklar verin, ekipler kurun, görevlerini en düzenli tamamlayan için ufak ödüller belirleyin. Sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de oyun bir ihtiyaçtır.

Varsayımlara değil meraka alan açın

Covid-19 pandemisi ile birlikte, pek çok yeni sorumluluk ve kısıtlama girdi hayatımıza. Bu dönemde, partneriniz yeterince çaba ya da özen göstermiyor gibi hissedebilir ve ona karşı her zamankinden daha öfkeli olabilirsiniz. Unutmamak gerekir ki, anksiyeteyi tetikleyen olağanüstü durumlar, bizi hatalara ve kazalara daha açık hale getirir. Partnerinizle ya da çocuklarınızla ilişkinizde aklınızı kurcalayan ilişkisel bir mesele gördüğünüzde, varsayımlarda bulunmayın. En yakınımızdaki insanın dahi zihnini okuyamayız. Ancak ona ne düşündüğünü sorabiliriz, onu merak edip dinleyebiliriz. Basitçe sizin gözünüzden ne olduğunu, bunun size ne hissettirdiğini ve onun neden böyle davrandığını merak ettiğinizi söyleyin. Ve karşınızdakini dinleyin. Dinlemek, kompleks bilişsel becerilerimizi harekete geçiren, göründüğünden çok daha fazla eksikliğini yaşadığımız ve kaçındığımız bir eylemdir. İçinde bulunduğumuz dönemde, stres seviyesi arttıkça da, ters orantılı biçimde dinlemenin azaldığı görülmektedir. Hâlbuki birlikte düşünmeye, ilişkiyi derinleştirmeye imkân bulmanın en etkili yolu karşımızdakini dinlemekten geçer.

Kaybolduğunuzu hissettiğinizde destek almaktan çekinmeyin

Uzman Klinik Psikolog Deniz Keskin “Klinik araştırmalarında, boşanan çiftlerin çoğunun, ayrılık öncesi psikolojik destek almaktan kaçındığı belirtilmekte. Kimi zaman sorunları görmezden gelmek, ortada bir problem olduğunu dile getirmekten çok daha kolay görünür. Yardım istemenin güçsüzlük ya da çaresizlik çağrışımlarına mahkum edildiği toplumsal bir baskı içinde yaşıyoruz. Halbuki yardım istemek kuvvetli; destek almak da umutlu olan adımdır. Çatışmalar, o güne dek denediğiniz yöntemlerle çözümlenememiş ve sizi sıkışık hisler içinde bırakmış olabilir. Kimi zaman profesyonel bir üçüncü gözün, tarafsız bir bakışın çifti duyması, dinlemesi, ilişkideki sorunlara yönelik kritik bir çözüm yoludur. İhtiyaç hissettiğinizde yardım almaktan çekinmeyin.” diyor.

Diyabet kalıcı görme kaybına neden olabilir

Diyabet kalıcı görme kaybına neden olabilir

Diyabet tüm dünyada ve ülkemizde sıklığı katlanarak artan bir sağlık sorunu. Öyle ki günümüzde her 11 kişiden 1’nin diyabet hastası olduğu belirtiliyor. 2013 yılında dünyada diyabetli hasta sayısı 382 milyon iken bu sayının 2035 yılında 592 milyona ulaşacağı belirtiliyor ki bu da yüzde 55’lik bir artışı gösteriyor. Tüm dokular ile organları tahrip edebilen ve başta kalp damar hastalıkları olmak üzere pek çok hastalığa yol açabilen diyabet gözleri de tehdit ediyor! Diyabetin gözlerde oluşturduğu hasarlardan en önemlisi olan diyabetik retinopati tedavi edilmezse; ciddi görme kaybına, hatta körlüğe kadar gidebiliyor. Gözlerde önemli bir sorun oluşturuncaya dek belirti vermeyen diyabetik retinopati, diyabet süresi 15 yıla ulaşan diyabetlilerin yüzde 10’unda ciddi görme kaybı, yüzde 2’sinde de körlüğe neden oluyor. Diyabetin iyi kontrol altında olmaması ve tedaviye uyulmaması bu riski çok artırırken, süreyi de öne çekiyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nur Acar Göçgil, diyabetik retinopatide erken teşhis ve tedavinin önemine dikkat çekerek, “Diyabetik retinopatinin erken dönemde tespit edilmesi, gerekli tedavinin erken ve zamanında uygulanmasına olanak sağlıyor. Böylece diyabet hastasında kalıcı görme kaybı önleniyor veya azalıyor. İleri evre retinopatisi olan hastalar bile uygun tedaviyi zamanında alabilirlerse görme yetenekleri yüzde 95 korunabiliyor. Bu nedenle yıllık düzenli göz muayenesi asla ihmal edilmemeli” diyor.

En sık görülen körlük nedeni

Diyabetik retinopati; diyabet hastalığına bağlı olarak gelişen ve gözün ‘retina’ denilen sinir hücrelerinden oluşan ağ dokusunda hasarlanma ve görme kaybına neden olan bir göz hastalığı olarak tanımlanıyor. Göz küresinin içine giren ışık milyonlarca sinir hücresinden oluşan retina tarafından algılanıyor; görme siniriyle beyindeki görme merkezine iletiliyor. İyi çalışabilmeleri için tıpkı beyin gibi retina hücrelerinin de iyi beslenmeleri, oksijenlenmeleri, dolayısıyla kan dolaşımı çok önem taşıyor. Zaman içinde retinayı besleyen ince kılcal damarların dolaşımının bozulmasıyla, sinir hücrelerinin de işlevleri azalıyor. Bu tablo görmenin azalması ve körlüğe kadar gidebilen görme kaybıyla sonuçlanıyor. Gelişmiş ülkelerde görme kaybının en sık nedeni olan diyabetik retinopati 20-64 yaş aralığındaki aktif ve üretken yaş grubunda da en sık görülen körlük sebebini oluşturuyor.

Belirti vermeden sinsice ilerliyor

“Diyabetik retinopati sinsi bir hastalıktır” uyarısında bulunan Prof. Dr. Nur Acar Göçgil, sözlerine şöyle devam ediyor: “Retinopati retinanın net görme merkezi olan sarı noktayı (maküla) etkilemediği sürece merkezin görme yeteneği bozulmuyor ve hasta hiçbir şey fark etmiyor. Retinada kanamalar başlasa da belirti vermiyor, hastanın görmesi azalmıyor. Bu kanamalar sadece damlayla kişinin gözbebeği büyütüldükten sonra, bir göz doktoru tarafından yapılan detaylı muayene sonucu yakalanabiliyor” Prof. Dr. Nur Acar Göçgil diyabetik retinopatinin ancak merkez retinadaki sarı noktayı etkilediğinde görmede azalma, bulanık görme, düz çizgileri eğri ve kırık görme ile renkleri soluk görme sorunlarının geliştiğini söylüyor. 

Her yıl retina muayenesi şart!
Diyabetik retinopatiyi önlemenin ve aslında geciktirmenin en önemli yolu; hastanın ilaç tedavisine, diyetine ve egzersizlerine düzenli olarak devam ederek kan şekerinin kontrol altında olmasını sağlaması. İkinci önemli kural ise düzenli göz muayenesini ihmal etmemesi. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nur Acar Göçgil zamanında yapılan retina taramaları ve doğru tedaviyle yeni retinopati gelişiminin yüzde 90 oranında önlenebildiğini belirterek, “Tip 2 diyabet tanısı konan her hasta mutlaka retina muayenesi olmalı ve bu taramalar en az yılda bir devam etmeli. Çok daha nadir görülen Tip I diyabette retina taramasına 5 yıl sonra başlanması ve en az yılda bir devam etmesi öneriliyor. Retinopatinin derecesine göre retina uzmanı takip süresini kişiye özel belirliyor” diyor.
Bu yöntemlerle ‘görme kaybı’ önlenebiliyor
Diyabetik retinopatinin tedavisinde; argon lazer fotokoagülasyon tedavisi, göz içi ilaç enjeksiyonları ve vitrektomi yöntemlerine başvuruluyor. “Tüm bu tedavi yöntemleriyle hedefimiz retinadaki kanamaların çekilmesi, kanayacak olan yeni gelişmiş damarların kaybolması, özellikle görme için en önemli merkez retinanın (makülanın) sağlıklı kalması. Bu sayede görmenin korunması, kaybın önlenmesidir” diyen Prof. Dr. Nur Acar Göçgil, şöyle devam ediyor: “Tedaviler zamanında ve doğru şekilde uygulandığında, hasta diyabet kontrolünü düzenli yaptırdığında retina stabil hale geliyor. Böylelikle hastanın görme yeteneği korunuyor ve artıyor”
Prof. Dr. Nur Acar Göçgil diyabetik retinopati tedavisinde başvurulan yöntemleri şöyle anlatıyor:
Argon lazer fotokoagülasyon tedavisi: Yeni gelişmiş, anormal ve kanayan damarları veya merkeze yakın sızdıran küçük damar genişlemelerini durdurmak amacıyla uygulanıyor. Lazer ışınını retina üzerine odaklayan bir mercek kullanılıyor; işlem ağrısız oluyor ve tedavi birkaç seansta tamamlanıyor.
Göz içi ilaç enjeksiyonu: Özellikle sarı nokta bölgesinde retinanın merkezindeki ödem ve kalınlaşmaları azaltmak, görmeyi artırmak için uygulanıyor. Çok etkili olan bu uygulamanın, ilacın özelliğine göre 1-4 ay arasında tekrarı gerekiyor ve sızıntı bitene kadar devam ediyor.
Vitrektomi: Göz küresinin içini dolduran kanamaları, retinayı çekiştiren zarları temizlemek ve retinayı yatıştırmak amacıyla uygulanan bir mikrocerrahi yöntemi. Bu yöntemde işlemler göz küre boşluğunda tıpkı laporoskopik cerrahide olduğu gibi, ancak çok ince (0.4mm) mikrokanüllerle gerçekleştiriliyor.

 

Covid-19 hastaları için motivasyon

 Covid-19 hastaları için motivasyon

Pandemi süreci, toplumda psikolojik sıkıntıların, kaygı ve stres düzeyinin artmasına, bireylerin sosyal çevreleri ile iletişiminin bozulmasına neden olabiliyor. Yapılan çalışmalar, hastalığa dair yaşanan belirsizliğin, özellikle strese karşı savunmasız olan kişilerde yüksek risk oluşturduğunu ortaya koyuyor. Stres ve kaygının çok arttığı böyle bir dönemde korona pozitif bireylerin motivasyonu ise hastalığın hafif geçirilmesi açısından da büyük önem taşıyor. Çünkü endişe ve üzüntü halinde bağışıklık sistemi zayıflıyor, kişinin hastalıkla mücadele gücü düşebiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog Arzu Beyribey, covid-19 hastaları ile yakınlarının kaygı ve stres düzeylerini en aza indirmek için önemli önerilerde bulundu.

Salgınlar kaygı düzeyini tetikliyor

Belirsizliği en az tolere edebilen kişiler, salgınlar esnasında diğer bireylere göre daha fazla endişe yaşamaktadır. Daha önce Sierra Leone’de keşfedilen Ebola virüs salgını hakkında yapılan çalışmalar, çok sayıda kişinin zihinsel ve psiko-sosyal problemler yaşadıklarını ortaya koymuştu. Aynı şekilde, 2009 yılında, H1N1 İnfluenza salgınında da, fiziksel bir sebebe bağlı olmayan ancak, vücutta hissedilen  (somatoform) olarak adlandırılan ağrı ve yorgunluk semptomlarına rastlanmıştı.

İlişkilerin, cömertliğe en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemdeyiz

İzolasyondaki kişinin yaşadığı en önemli sorunlar; yaşadıkları durumu kabul etmekte zorlanmaları, sevdiklerinden uzak kalmaları, hastalığın getirebileceği daha olumsuz sağlık koşullarından ve işsiz kalmak gibi risklerden korkmaları, depresyon ve anksiyete riskleri ile karşılaşmaları gibi çok çeşitli bir alana yayılmaktadır. Yakınlarının, korona pozitif bireyleri anlayışla karşılamaları ve kendileri o kişinin yerinde olsalar “onlara nasıl davranılmasını isteyeceklerini” düşünerek hareket etmeleri, ilgili bireyin duygu durum bozukluğuna destek sağlayacaktır. Pandemi sürecinin ilişkilerin cömertliğe en çok ihtiyacı olan dönemlerden biri olduğunun unutulmaması gerekmektedir. Koronavirüse yakalanan kişinin kendi kendine, odasında gerçekleştirebileceği uygun hobi faaliyetlerine yönelmesi, meditasyon yapması, egzersiz çalışmaları düzenlemesi, yakınlarıyla mümkünse görüntülü görüşmeler ile irtibatta kalması, hislerini ve düşüncelerini paylaşması, sosyal medyayı kendini rahatlatacak belgesel, eğlence programlarını izleyecek şekilde kullanması, karantina günlerini çok daha konforlu geçirmesine destek olabilecektir.

Yalnız yaşayanlar daha olumsuz etkileniyor

Virüse yakalanan ve test sonucu pozitif (+) çıkan kişiler arasında en şanslıları aslında evde ailesiyle ya da aynı evi paylaştığı bireylerle yaşayan hastalar olmaktadır. Çünkü karantina sürecini evde tek başına yaşayan kişilerin kaygılarının daha fazla olduğu bilinmektedir. Virüse yakalanan kişi ateş, enerji düşüklüğü, eklem ağrıları, baş ağrıları, ishal, mide bulantısı, öksürük, boğaz ağrısı gibi fizyolojik sorunları yaşayabilmektedir. Bunlara ek olarak bir de o süreci tek başına geçiren bireylerde ister istemez kaygı düzeyi yükselmektedir. Çünkü insan yapısı itibariyle sosyal bir varlıktır. Fiziksel izolasyonu takip eden sosyal izolasyonun gelişi,  bireyi zora sokabilmektedir. Zaten hayati bir endişe duyan kişi, bunu bir oda içinde, yemeğini dahil tek başına yerken 10-14 gün arası bir süre boyunca, kendisini insanlardan soyutlamak zorunda kalmaktadır. Toplumdaki bireyler tarih boyunca toplu halde yaşamın kendilerine getireceği güven duygusunu taşıdığı için, bu uzaklık kişide olumsuz etkilere yol açabilmektedir. Kendisini izole ederek, felaket senaryoları için hazırlık yapan “korona pozitif” birey, yeterli güvenli alanı kendisi ve ailesi tarafından sağlayamaz ise;  asabiyet, dürtüsel tepkiler, psikoz veya paranoid eğilim riski ile, salgınla alakalı gerçekleri sanrılı düşüncelerine dahil etme davranışları gösterebilir. Burada kişiye destek olacak en anlamlı bakış açısı, hastaya kendisinin ve sevdiklerinin sağlığının güvence altında olduğunun hissettirilmesi olacaktır.

Hayatta, trafik de dahil her zaman kaza ve ölüm riski olduğu unutulmamalı

Korona pozitif olan birey, kendisi gibi birçok kişinin bu şartları yaşayıp, pek çoğunun da sağlıkla atlattığını unutmamalıdır. Sürü psikolojisinden çıkılarak, durum karşısında çevremizde gördüğümüz tepkileri vermek yerine, bir dakikalığına kendimizle baş başa kalarak, gerçekten olumlu ve sağlıklı adaptasyonu nasıl sağlayabileceğimize odaklanmak fayda sağlayacaktır. Beynimizin akıl yürüten tarafını kullanarak, dürtüsel düşüncelerimize hakim olup,  hayatta trafik de dahil her zaman kaza ve ölüm riski olduğunu ama her gün bunu bilerek yola çıktığımızı, hayattaki tehlikelerin her zaman farkında olduğumuzu ancak her sorunun bir çözüm yolunun olduğunu kendimize hatırlatmamız gerekmektedir. Uzun zamandır ilginiz olan,  ancak zamansızlıktan yapmaya fırsat bulamadığınız ilgi alanlarınıza yönelmenin tam vakti olan bu süreçte, bu uğraşlara zaman ayırdığınızda, kendinizi daha iyi hissettiğinizi gözlemleyeceksiniz. Yaşanan maddi manevi sorunların engellenebilmesi ve ruhsal sağlığın korunabilmesi adına, salgına dair farkındalığın artırılması, hijyen ve sosyal mesafeye dikkat edilmesi, çevremizdekilerle konu hakkında olumsuz paylaşımlarda bulunulmaması,  gerektiğinde psikolog desteği alınması, çocuklara ise yaşına uygun ve sakin bir şekilde bilgi verilmesi faydalı olacaktır.

Covid mutasyonuna dikkat

Covid mutasyonuna dikkat

Tüm dünya İngiltere’deki bir COVID-19 virüsünün mutasyona uğrayarak daha bulaşıcı bir hale gelmiş olabileceğinden bahsediyor. Academic Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Nilüfer Aykaç, konuyla ilgili gelişmeleri anlatıyor ve uyarılarda bulunuyor.

COVID-19 vakaları halen insanları hastalandırmaya ve can almaya devam ediyor. Dünyadaki günlük yeni vaka sayısı 500-600 bin arasında değişirken, ölümlerin 1milyon 700 bini, vaka sayısının da 77 milyonu geçtiğini belirten Academic Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Nilüfer Aykaç, Türkiye’de ise toplam vaka sayısının 2 milyonun üzerine çıkmış durumda olduğunu söylüyor. “Dünya Sağlık Örgütü’nün haftalık raporuna göre Türkiye, son bir haftalık yeni vaka sayısına bakıldığında dünyada üçüncü ve Avrupa’da birinci konumda yer alıyor. Ayrıca Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin tüm COVID-19 ölümlerinin yüzde 65’i Eylül – Aralık 2020 tarihleri arasında yaşandığı görülüyor. Yani Türkiye’de ve globalde COVID-19 pandemisi hala çözülebilmiş değil. Dünya 12 aydır COVID-19 ile mücadele ederken olanakları olan ülkelerdeki genetik laboratuvarlarda aşı ve mutasyon çalışmaları da hızla devam ediyor. Koronavirüs şimdiden üzerinde en çok araştırma yapılan virüs grubu haline geldi. Nisan 2020’de İngiltere’de kurulan konsorsiyum sonucu, çok sayıda virüs örneği toplandı ve virüs dizilimleri incelendi,” diyen Aykaç COVID-19 mutasyonuyla ilgili son gelişmeleri anlatıyor.

Koronavirüsteki mutasyon ve varyantlar   

Mutasyon, genetik materyalde meydana gelen rastlantısal değişim demektir ve evrimin doğal bir parçasıdır. Birden fazla mutasyon taşıyan virüsler varyant olarak adlandırılır. Özellikle RNA virüsler oldukça fazla mutasyon yapar. Mevsimsel gripte de çok sık mutasyonlar görüyoruz bu nedenle her yıl grip aşıları bu mutasyonlara göre düzenleniyor ve yenileniyor. Koronavirüs neyse ki grip kadar mutasyona uğramıyor.

Farklı ülkelerde yapılan genetik çalışmalarda Koronavirüste varyant virüsler tespit edildi ancak ilk kez bu varyant “İncelemeye değer varyant” olarak adlandırıldı. Daha sonra da “Dikkate değer varyant” olarak tanımlandı. Yani bilimsel otorite tarafından daha yakından izlenmesi önerildi. Değişime uğrayan bu yeni varyant virüs, eylül ayında Güney İngiltere’de vakaların artması ile birlikte daha da önem kazandı. 13 Aralık 2020 itibarıyla enfekte ettiği kişi sayısı arttı. Birleşik Krallık’ın 60 farklı bölgesinde bu hastalara rastlansa da en fazla vaka Güneydoğu İngiltere’de yer aldı. Galler ve İskoçya’da da vakalar görüldü. Dünya Sağlık Örgütü mutasyonu izlediğini, mutasyona uğrayan koronavirüsün Birleşik Krallık’ın dışında, Hollanda, Danimarka ve Avusturya başta olmak üzere farklı ülkelerde de görüldüğünü açıkladı.

Henüz mutasyonların hastalığı ağırlaştırdığına ya da daha fazla ölüme yol açtığına dair elimizde bilimsel bir veri bulunmuyor. Ancak bu virüsün daha bulaştırıcı olduğu konusunda öngörüler var.

COVID-19 mutasyonu aşıları etkiler mi?

Bu mutasyon, Koronavirüsün ACE2 reseptörlerine bağlanarak insan hücrelerine girmesini sağlayan ve virüse meşhur taç görünümünü veren Spike proteinlerinde meydana geldiği için oldukça önemli. Yeni varyantın sebep olduğu mutasyon, özellikle aşının hedef aldığı Spike proteinini değiştiriyor. Ne var ki aşılar Spike proteinin birçok farklı bölgesine karşı bağışıklık kazandırıyor dolayısıyla tek bir mutasyonun aşıları tamamen veya kısmen işlevsiz kılması mümkün görünmüyor. Şu ana kadar edindiğimiz bilgilerle net bir kanıya varmak oldukça güç. Daha fazla bilimsel çalışmaya ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz.

COVID-19 şimdi daha mı bulaşıcı?

Mutasyona uğrayan virüsün daha bulaştırıcı olabileceğine ilişkin ön raporlar ve veriler mevcut ancak henüz elimizde kesinleşmiş bir bilgi bulunmuyor. Şu anda bu yeni türün daha ölümcül olduğuna ya da mevcut aşı ve tedavileri etkileyebileceğine dair kesin bir bilgi veremeyiz. Şunu söyleyebiliriz ki; mutasyonların ortaya çıkması bilimsel olarak beklediğimiz bir durumdu. Bugün COVID-19 mücadelesi hem ülkemizde hem de dünyada sürerken bilim insanları canla başla çalışmaya devam ediyor. Vatandaşlarımıza düşen en önemli görevse bu süreçte paniğe kapılmamak olmalı. Kişisel koruyucu önlemleri ihmal etmeyelim. Maske, sosyal mesafe ve el hijyenine her zamankinden daha fazla dikkat edelim.

Ani gelişen unutkanlıktan uyku bozukluklarına dikkat

Ani gelişen unutkanlıktan uyku bozukluklarına dikkat

Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak kabul edilen COVID-19 (SARS CoV-2) salgınının başlangıç ve devam sürecinde bildirilen bilimsel raporlar, hastalığın sadece solunum yollarını değil; beraberinde veya bazen tek başına nörolojik sistemleri de etkilediğini ortaya koyuyor. Geliştirilen aşılar yüreklere su serpse de, önüne geçilemeyen bir hızla tüm dünyada yayılmaya devam eden ve şimdiden milyonlarca insanı enfekte eden COVID-19 ile ilişkili nörolojik semptom ve bulgulara gün geçtikçe yenileri ekleniyor. Yüksek ateş, halsizlik, öksürük ve nefes darlığı gibi hastalığın sık bilinen belirtileri olmadan; baş ağrısı, tat ve koku alamama, baş dönmesi, dengesizlik, görme kayıpları, bilinç bulanıklığı veya kaybı, ani gelişen unutkanlık, felçler, el ve ayaklarda ilerleyici kuvvet kaybı ve uyuşma, nöropatik ağrı gibi nörolojik belirtiler COVID -19 enfeksiyonunun ilk sinyali olabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya özellikle akciğer enfeksiyonunun ağır seyrettiği hastalarda diğer bulgulara ek olarak nörolojik belirtilerin tabloya eklenebildiğine dikkat çekerek, “Hastalığın nörolojik belirtilerinin toplum tarafından tanınması, hastaların tedavi olanaklarına zaman kaybetmeden ulaşmalarında en önemli faktördür.” diyor.  Acıbadem Fulya Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, Covid-19’un 7 nörolojik sinyalini anlattı, önemli uyarılarda bulundu.

Şiddetli baş ağrısı

Baş ağrısı Covid-19’un oldukça yaygın görülen belirtilerinden birini oluşturuyor. Öyle ki hastalarda görülme sıklığı yüzde 40’a kadar yükselebiliyor. “Covid-19’a bağlı gelişen baş ağrısında daha önce olmayan şekilde ve şiddette tüm başta ağırlık hissi oluşur, bazen de bıçak saplanır gibi keskin karakterlidir.” uyarısında bulunan Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, uykudan uyandıracak kadar şiddetli olabilen ağrının genelde ağrı kesiciyle geçmediğini vurguluyor. Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle gelişen baş ağrısının migrenden daha farklı özellik sergilediğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, “Bu ağrı çift taraflı, tüm başı tutan, ağrı kesiciye rağmen azalmayan, dirençli bir ağrıdır. Günlerce devam eder ve şiddeti günler içinde artabilir.” diyor. 

Yaygın kas ağrıları

Yaygın kas ağrıları da Covid-19 enfeksiyonunun sık görülen belirtileri arasında yer alıyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya bu hastalığa bağlı kas liflerinde gelişen iltihabi tutulum nedeniyle nadir de olsa kas hücrelerinde kayıp ve güç kaybı da gelişebileceğini belirtiyor. Ağrı kesicilerle azalmayan vücutta, kol ile bacak kaslarında ve eklemlerde şiddetli ağrı, dokununca hassasiyet gibi şikayetler Covid-19 enfeksiyonu iyileştikten günler sonra bile devam edebiliyor.

Kol ve bacaklarda yaygın uyuşma

Covid-19 enfeksiyonunun erken veya geç döneminde kol ve bacaklarda yaygın uyuşma, ağrı ve güç kaybı şikayeti ile gelişen nöropati, bir başka deyişle vücuttaki sinir uçlarında tahribat gelişmesi belirtileri ortaya çıkabiliyor. Nöropati yürüme güçlükleri, ellerini kullanmakta zorluk, el ve ayaklarda yanma, karıncalanma gibi duyu bozuklukları ve ağrılara neden olabiliyor. Bazı Covid-19 hastalarında ani başlayarak hızla ilerleyen, bacaklardan kollara, hatta solunum kaslarına kadar tutulum gösteren Guillain Barré Sendromu da gelişebiliyor.

Ani gelişen unutkanlık

İleri yaşta, özellikle demansı olan hastalarda ve aynı zamanda komorbid, başka deyişle daha önce felç geçirme, hipertansiyon, diyabet veya kalp hastalığı olduğu bilinen Covid-19 hastalarında bilinç değişiklikleri de gelişebiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya ani oluşan unutkanlık, davranış değişiklikleri ve hafıza kusurları gibi belirtilerin Covid-19 hastalığında genellikle ileri yaştaki kişilerde ilk belirti olarak ortaya çıkabileceği uyarısında bulunarak, şunları söylüyor: “Covid-19 enfeksiyonu doğrudan beyin hücresini etkilemesi dışında; vücutta yaratmış olduğu yoğun iltihabik olaylar nedeniyle meydana gelen metabolik bozukluklar ve oksijenlenmedeki azalmaya bağlı değişikliklere yol açıyor. Bunun yanı sıra virüs tarafından tetiklenen sitokin fırtınası sonucu oluşan çoklu organ yetmezliğinin gelişmesi de ensefalopati olarak tanımlanan tabloya neden oluyor”

Uyku bozuklukları

Covid-19 pandemisi nedeniyle evde uzun süre zaman geçirmek ve stres uykunun süresi ile kalitesini olumsuz yönde etkiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, pandemi sürecinde toplumda uykuya dalma güçlüğü ve  uykusuzluk sorunlarının daha fazla görüldüğünü belirterek, “Covid-19 çevresel ve sosyal koşullara bağlı olarak uyku ve uyanıklık ritminin bozukluğu gibi uykuyla ilişkili hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabileceği gibi, daha önce var olan uyku hastalıklarının kötüleşmesine de yol açabiliyor. Uyku bozuklukları ileri yaşta ve özellikle demans hastalarında Covid-19 ‘un habercisi olabiliyor. Daha önce var olmayan sürekli uyku hali gelişmesi, gece gelişen halüsinasyon ve yer ile zaman karışıklığı gibi durumlar hastalığın belirtisi olarak karşımıza çıkabiliyor.” diyor.

Baş dönmesi ve dengesizlik

Covid-19 enfeksiyonu işitme ile denge sinirinde hasar yaparak kulak çınlaması ve baş hareketleriyle tetiklenen baş dönmesi veya sallantı hissi gibi şikayetlere yol açabiliyor. Aynı zamanda ani işitme kayıplarına da neden olabiliyor.

Tat ve koku kaybı

Covid-19 enfeksiyonunun başka bulguları olmadan; tek belirtisi olarak tat ve koku kaybı gelişebiliyor. Bu enfeksiyonun diğer koku alma bozukluğu yapan viral enfeksiyonlardan farkı, burun tıkanıklığı olmadan ciddi koku alamama sorunu yaşatması. Araştırmalarda bunun nedeninin ACE-2 olarak adlandırılan bir enzimin burun içindeki koku alma alanında yüksek miktarlarda bulunması ve koronavirüsün vücuda girişine izin veren kapı işlevi görmesi olduğu ortaya kondu. Covid-19 enfeksiyonuna bağlı tat ve koku kaybı bazen yaklaşık 2-4 hafta içerisinde tamamen düzeliyor.

İnmeye neden olabiliyor!

İnme, Covid-19 enfeksiyonunun nörolojik belirtileri arasında yer alıyor. Covid-19 enfeksiyonu hem doğrudan vücudun nörolojik yapılarını hem de kanın pıhtılaşma özelliklerini ve damar yapısını etkileyerek inmeye neden olabiliyor. İleri yaş, hipertansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği ve kalp hastalıkları gibi faktörler inmeyi tetikliyor. Ancak Covid-19 enfeksiyonunda genç kişilerde de hiçbir risk faktörü olmadan beyin damar tıkanıklıklarına bağlı inme gelişebiliyor.

El hijyeninde dikkat edilmesi gerekenler

El hijyeninde dikkat edilmesi gerekenler

Covid-19 pandemisi nedeniyle hepimiz el hijyenine çok önem veriyoruz. Günde yaklaşık 15-20 kez ellerimizi yıkıyoruz. Hatta bu sayı bazen daha da fazla olabiliyor. Hijyen sağlayabilmek için bazı önemli noktalara dikkat etmemiz gerektiğini belirten Academic Hospital Dermatoloji Profesörü Doktor Ayşe Tülin Mansur, ellerimizi bu kadar sık yıkamanın derimizin sağlığını da etkileyebileceğini belirtiyor.

Elleri çok sık yıkamanın, tahriş edici dış etkenlerden cildimizi koruyan deri yüzeyindeki yağlı tabakada aşınma yarattığını belirten Academic Hospital Dermatoloji Profesörü Doktor Ayşe Tülin Mansur, “Buna bağlı olarak elleriniz aşırı kurur. Bazen bu rahatsızlık hissi daha da artarak deride kızarıklık, pullanmalar ve ince çatlaklar meydana gelir. Yanma ve kaşıntı ortaya çıkar” diyor ve “Tahriş egzaması” olarak bilinen bu rahatsızlıktan korunmanın yollarını anlatıyor.

Ellerinizi nasıl yıkamalısınız ve derinizi aşırı kurumaktan nasıl korursunuz?

  • Ellerinizi yıkamadan önce el ve bileklerinizde yer alan tüm takı ve aksesuarları çıkarın. Zorunlu olmadıkça saat takmayın.
  • Tırnaklarınız kısa kesilmiş olsun. Ellerinizi sıcak değil, ılık suyla yıkayın.
  • El yıkamada sağlık çalışanları dışındaki kişiler için tıbbi, antiseptik içeren bir sabun gerekli değildir.
  • Gliserin, zeytinyağı gibi nemlendirici maddeler içeren parfümsüz sıvı ya da kalıp sabunları tercih edebilirsiniz.
  • Hastane gibi birçok kişinin kullanımına açık ortamlarda sıvı sabun kullanın ve ellerinizi yıkadıktan sonra kağıt havlu ile kurulayın. Musluğu da yine kağıt havlu ile kapatın.
  • Rutin el yıkamanızda fırça kullanmanıza gerek yoktur. Ellerinizi önce ıslatın, bu işlem sabunun daha iyi köpürmesini sağlayacaktır.
  • Sabunu suyla iyice köpürttükten sonra parmak aralarınızı, ellerinizin iç ve dış yüzeyini, tırnak altlarını ve bileklerinizi 20 saniye süreyle ovuşturarak iyice yıkayın. Bu sürenin altında kalırsanız mikroorganizma ve kimyasal maddeler ellerinizden arınmamış olabilir. Ellerinizin aşırı kurumasını önlemek için de bu sürenin üzerine çıkmamaya çalışın.
  • Sabun artığı kalmaması için özellikle parmak aralarını iyice durulayın.
  • Mikroorganizmalar nemli ortamlarda daha kolay yayılırlar, bu yüzden ellerinizi iyice kurulayın.
  • Kuruladıktan hemen sonra ellerinize kokusuz ve yağ bazlı bir nemlendirici uygulayın. Nemlendiriciler deri bariyerini onarır. Bakteri ve virüslerden korunmayı da önlemez.
  • Dezenfektan kullandıktan hemen sonra ellerinizi yıkamayın çünkü bu işlemle derinin yağlı tabakası aşınır. Ayrıca dezenfektanda bulunan nemlendiriciler de deriden uzaklaştırılmış olur.
  • Sık el yıkamaya bağlı tahriş egzaması yaşıyorsanız tek başına nemlendiriciler yetersiz kalacaktır. Uygun tedavi önerileri için mutlaka bir hekime başvurun.

Kilo vermeyi zorlaştıran 10 etken

Kilo vermeyi zorlaştıran 10 etken

Pandemi süreciyle birlikte evde geçirilen zamanın artıp hareketliliğin kısıtlanması, buna karşın sürekli bir şeyler yeme içme isteğinin ağır basması pek çoğumuz için kilo artışını beraberinde getirdi. Hal böyle olunca, fazla kilolardan kurtulmak, ideal kilosuna dönmek isteyenler ‘nasıl kilo verebilirim?’ arayışına girdi. Ancak bu isteğin ve çabaların tartıya yansımadığını görmek çoğunlukla moralleri bozarken, motivasyonun da azalmasına neden olabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Vücut ağırlığı denetimini sağlayamamak, hedeflediğimiz kilo kaybını tartıda görememek başta bizi motive eden kaynağı elimizden alıp en başa dönmemize neden olmuş olabilir. Üstüne üstlük gerçekçi olmayan hedeflerle mucize arayışında olmak ve sürdürülebilir olmayan, kilo vereceğim diye sağlığımızdan olmamıza neden olabilecek şok diyetler uygulamak yapılan en büyük yanlışların başında geliyor.” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, kilo vermeyi zorlaştıran 10 etkeni anlattı, “neden kilo veremiyorum?” diyenlere önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kalori saymak, kaloriye takılmak

Tüm kaloriler eşit midir? “Kalori, kaloridir” diyenler 250 kalorilik bir dilim çikolatalı pasta ile eşit miktarda kalori değeri olan etli sebze yemeğini tüketmeniz arasında bir fark olmadığını ve kilonuz üzerinde aynı etkiye sahip olacağını söylerler. Tüm kalorilerin aynı miktarda enerjiye sahip olduğu doğrudur ancak vücudumuz yalnızca kalori değil aynı zamanda molekül sayar bir yapıdadır. Yiyecek tercihleriniz; neyi, ne kadar ve ne zaman yediğinizi kontrol eden biyolojik süreçler üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Günlük tüketmeniz gereken enerji düzeyini aşmadığınız halde kilo veremiyorsanız buna sebep olan etkenlerden biri de yiyecek seçiminiz olabilir. Bu nedenle kilo verme sürecinde aldığınız kalori miktarı kadar tükettiğiniz besinlerin içeriği de oldukça önemlidir.

Yetersiz su tüketimi

Vücudumuzun su içeriği yaşa ve cinsiyete bağlı olarak yüzde 42 ile yüzde 70 arasında değişir. Besinlerin sindirim, emilim ve hücrelere taşınması; zararlı atıkların vücuttan uzaklaştırılması gibi birçok metabolik süreç için elzem olan su, gün içinde yeteri kadar tüketilmediğinde kilo verme sürecini de yavaşlatabilir. Vücut susuz kaldığında sindirim enzimleri ve bağırsaklar yavaşlayarak kilo artışına neden olabilir. Bir diğer neden yetersiz su tüketimi ile hissedilen susuzluk hissinin açlıkla karıştırılıp iştah kontrolünün zorlaşmasıdır. Sağlıklı bir beslenme planıyla birlikte su tüketiminizin artması metabolizma hızını arttırarak ve iştahınızı azaltarak kilo kaybına destek olabilir. Peki yeterli su tüketimi ne kadar olmalıdır? Sağlıklı yetişkin bir birey kilosu başına 30-35 ml su tüketmelidir. Suyun en iyi kaynağı sudur ve gün içinde aldığınız diğer sıvıları bu miktara dahil etmeniz tüketiminizin azalmasına neden olacaktır. Net bir cevap arayanlar içinse günde ortalama 2-2,5 litre su tüketimi idealdir.

Yetersiz fiziksel aktivite

Kilo verme sürecinde temel olan şey, kalori açığı yakalamak yani harcadığınızdan fazla enerji almamaktır. Egzersiz yapmadan da kalori açığı oluşturarak kilo verebilirsiniz ancak düzenli egzersiz yapmak kilo kaybının sağlanması ve sürdürülmesinde, enerji sınırlı diyetlerle birlikte ağırlık kaybını artıran önemli faktörlerden biridir. Haftada en az 3-4 gün 30 dakikanın üzerinde ve kişinin sağlık durumuna uygun egzersizler yapması çok önemli. Özellikle yaşam koşullarının bizi daha az hareket eder duruma getirdiği çağımızda düzenli fiziksel aktivite kilo verme sürecine destek olmakla birlikte, kas dokularını koruyup, yağ kaybını artırarak vücut kompozisyonunun gelişmesine de katkı sağlar.

Yetersiz ve kalitesiz uyku düzeni

Uyku, kilo kontrolünde önemli bir etken. Beyin fonksiyonlarının devamı, bedenimizin metabolik ve fiziksel işlevlerini yerine getirmesi ve düzenlenmesi için yeterli/kaliteli uyku düzeni şart. Artık daha bireysel sürelerden bahsetsek de yapılan çalışmalar 6 saatten az, 9 saatten fazla uykunun kilo alımını tetikleyebileceğini gösteriyor. Uyku düzenimizdeki bozulma bedenimizin iç saati dediğimiz sirkadiyen ritmimizi ve bu durum da hormonlarımızın salınımını oldukça etkiliyor. Özellikle açlık ve tokluk sinyallerimizi düzenleyen ghrelin ve leptin hormonları, bozulan uyku düzeni ile birlikte bizi kalori yoğunluğu yüksek gıdalara yönelterek kalori alımının artışına neden olup, kilo verme sürecini yavaşlatabiliyor. Uykunuzu alamadan uyandığınız bir günde halsizlik yaşayabilir, hareketleriniz yavaşlayabilir veya sürekli uyuklama halinde olabilirsiniz. Bu durum gün içinde fiziksel aktivitenizin azalmasına neden olarak harcanan enerji dengenizi kilo verme yönünün tersine çevirebilir. Bu nedenle sizin için ideal olan uyku süresini belirledikten sonra, en geç 23.00’te uykuya dalmanız vücudunuzu dinlendirerek ertesi gün fiziksel olarak daha aktif olmanıza ve hormon düzeylerinde denge sağlayarak iştah kontrolünüze destek olacaktır.

Hastalık varlığı

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Kilo vermeyi zorlaştıran pek çok faktör bulunmaktadır. Uyku düzeni, fiziksel aktivite, yetersiz su tüketimi ve yanlış besin seçimi gibi sizin elinizde olan değiştirilebilir risk faktörlerinin yanı sıra insülin direnci, hipotiroidi, cushing hastalığı veya polikistik over sendromu gibi hormonal kökenli bir probleminiz de olabilir. Bunun için bir endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanına görünmeli, kan değerleriniz olması gereken aralığın dışında ise hekiminizin önereceği tedaviyi uygulamalı ve bir diyetisyene başvurarak size özel bir beslenme programı oluşturmasını talep etmelisiniz.” diyor.

Yetersiz ve sağlıksız beslenme

Çok düşük kalorili diyetler yapmak, aç kalarak veya bazı besin gruplarını beslenme düzeninden tamamen çıkararak besin alımını azaltmak makro ve mikro besin ögelerinin yetersiz alınmasına neden olmakta. ‘Daha az yersem daha çok kilo veririm’ düşüncesi uzun vadede bir işe yaramadığı gibi kısa vadede kaybedilen kilonun yağ kaybı olmamasına ve vücut kompozisyonuyla birlikte metabolizmanın da olumsuz etkilenerek yavaşlamasına neden olur. Bunun sonucunda kilo verme hızınız azalarak durabilir. Enerji gereksiniminize uygun, protein, karbonhidrat ve yağ oranları dengeli bir diyet ile kilo verme sürecini yönetmelisiniz.

Mucize besin arayışı

Sosyal hayat, beslenme tarzı, vücut ağırlığı gibi konular son zamanlarda hemen hemen herkesin aklını kurcalıyor. Bu durum besinlere olan bakış açımızı etkileyerek zamanla değiştirdi. Hepimiz bir kurtarıcı arayışındayız. Sağlıklı bir beslenme programı içerisinde yer verdiğimiz zaman kilo vermemizi kolaylaştıran birçok yiyeceğe mucizevi anlamlar yükleyerek yararlı etkilerini tam tersine çevirdiğimiz durumlar ortaya çıkabiliyor. Örneğin antioksidan, lif, tekli doymamış yağ ve E vitamininden zengin avokadonun sağlıklı bir beslenme planı içinde belirlenen miktarlarda tüketilmesi kilo verme sürecine destek olurken, fazla tüketimi alınan kaloriyi de arttırarak kilo verme sürecini zorlaştırabiliyor.

Sürdürülebilir olmayan beslenme alışkanlıkları

Sosyal medyanın da etkisi ile son dönemlerde bilimsel açıdan değeri olmayan beslenme modelleri, farklı formlarda tüketilmesi için üretilen öğünler gibi birçok faklı beslenme tarzı ile karşılaşıyoruz. Bir de çevrenizden biri “X” kullanarak veya “Y” diyeti yaparak 10 kilo verdiyse bu durum tüm bunları daha ilgi çekici kılabiliyor. Ancak bireysel olarak size özgü hazırlanmamış bir beslenme programı kalıcı bir beslenme alışkanlığı kazandırmayarak kilo vermenizi zorlaştırabilir. Bireysel tecrübelere değil, bilime dayalı, gereksinimlerinize ve sosyal yaşantınızla birlikte psikolojik durumunuza uygun bir sağlıklı beslenme programı ile sürdürülebilir ve kalıcı kilo kaybını sağlayabilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sürekli tartılmak!

Ağırlık gün içerisinde değişkenlik gösterir ve kilo verme sürecinde sürekli tartılmak bir an önce sonuç almanızı sağlamaz. Sağlıklı beslenme programına başladıktan sonra her gün düzenli kilo kaybı olmayabilir veya o gün içinde tükettiğiniz sıvı ve yemek miktarı, idrar veya dışkılama durumunuz gibi etmenler nedeniyle tartı doğru sonucu göstermeyebilir. Sık tartılıp tüm bunları geri planda bırakmak ise “diyet yapıyorum ancak kilo veremiyorum” diye demoralize olmanıza ve diyetten vazgeçerek kilo verme sürecinin uzamasına neden olabilir. Önerilen yavaş ve kalıcı kilo kaybının sağlanmasıdır. Motivasyonun düşmemesi ve doğru sonucu görmek için haftada 1 kez, aynı tartıda, sabah aç karnına, dışkılama sonrası ve giysisiz ölçüm yapılmalıdır.

Gizli kaloriler

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Sağlıklı besleniyorum ama kilo veremiyorum!“ sık kurulan ve sıkça duyulan cümlelerden biri. Sağlıklı beslendiğinize veya besin tercihlerinizin doğru olduğuna çok eminken farkında olmadan bazı besinleri ve içecekleri fazla tüketiyor olabilirsiniz. Bununla birlikte porsiyonlarınızı küçülterek daha az kalori alabileceğinizi düşünürken yediğiniz besinin içindeki gerçek kalori miktarı tahmin ettiğinizin çok üzerinde olabilir. Özellikle kullanılan soslar ve tercih edilen pişirme yöntemi yediğiniz yiyeceğin kalori miktarını arttırabilir. Ayrıca şekerli içecekler, çorbalar, yağlı tohumlar ve son zamanlarda sağlıklı bir alternatif olarak karşınıza çıkan smoothieler de gizli kalori kaynağı olabilir. Bu durumun kilo vermenizi zorlaştırmanın yanı sıra kilo artışına da neden olabileceğini unutmamalısınız” diyor.