Dünyada her yıl 17 milyon kişi inme geçiriyor

Dünyada her yıl 17 milyon kişi inme geçiriyor

İnme tüm dünyada ölüm ve sakatlığın önde gelen nedenlerinden arasında yer alıyor. Her yıl dünya genelinde 17 milyon kişi inme (felç) geçiriyor ve 6 milyon kişi bu nedenle hayatını kaybediyor. İnme nedeniyle vücudunda kalıcı hasar kalanların sayısı ise 5 milyonu buluyor. Türkiye’de yılda yaklaşık 200 bin kişinin inme geçirdiğini belirten Acıbadem Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Esra Mıhçıoğlu, inme nedenlerinin büyük bir kısmının önlenebilir olduğuna işaret ederek hareketsiz yaşamdan, fazla kilodan, sigara ve aşırı alkol tüketiminden, diyabet ve kolesterolü artıran alışkanlıklardan durulması çağrısında bulunuyor.

“İnme beynin bir kısmına oksijen bakımından zengin kan akışının engellenmesi ile oluşan hasarlanmadır” açıklamasında bulunan Acıbadem Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Esra Mıhçıoğlu sözlerine şöyle devam ediyor:

“Oksijenlenemeyen beyin hücreleri birkaç dakika sonra ölmeye başlıyor. Ortaya çıkış nedenleri ise iki ana grupta toplanıyor. Birincisi tıkanma, beyne giden damarların veya beyinin içindeki damarların çeşitli şekillerde tıkanması veya daralması (iskemik inme). İkinci mekanizma ise beyin dokusu içinde meydana gelen kanama (hemorajik inme). Tüm inmelerin yaklaşık yüzde 87‘si iskemik inmelerdir ve ana nedeni ateroskleroz adı verilen damar duvarlarını kaplayan yağ birikintileridir.”

İlk 4.5 saat hayati önemde

İnme acil bir tıbbi durum olduğunu ve tedavide hiç zaman kaybedilmemesi gerektiğini vurgulayan Dr. Esra Mıhçıoğlu, “Kişi ne kadar kısa sürede tedavi edilirse o kadar az hasar meydana gelecektir. İskemik inmeler için kullanılan trombolitik ajan, pıhtıyı çözüp kan akışını iyileştirerek çalışır. Üç saat içinde (ve bazı uygun hastalarda dört buçuk saate kadar) uygulanırsa felçten kurtulma şansını artırabilir” diyor. Uygun hastalarda beyindeki tıkalı kan damarı bölgesine kateter ile pıhtıyı giderici tedaviler uygulanıyor. Ayrıca “geçici iskemik atak” olarak tanımlanan ve beynin kan ile beslenmesinin geçici olarak kesintiye uğradığı durumlarda da “mini inme” yaşanıyor. Bu durumun şiddetli bir inmenin belirtisi olabildiğini hatırlatan Dr. Esra Mıhçıoğlu, “Geçici iskemik ataklar da kesinlikle ciddiye alınmalıdır” diye konuşuyor.

Ani gelen belirtiler

İnme belirtileri genellikle aniden geliyor ve kol, bacak veya yüzün bir kısmında uyuşukluk, güçsüzlük, yutma güçlüğü, baş dönmesi, konuşma ve başkalarını anlamada zorlanma, görme bozukluğu ve şiddetli baş ağrılarıyla kendini gösteriyor. Beynin sağ tarafının vücudun sol kısmını aynı şekilde sol yarıküresinin de vücudun sağ tarafını kontrol ettiğini hatırlatan Nöroloji Uzmanı Dr. Esra Mıhçıoğlu “Bu nedenle sağ beyinde meydana gelecek hasar, vücudun sol tarafında etkisini gösterir. Yaş ilerledikçe inme riski de artar. 55 yaşından sonraki her on yılda bu risk 2 katına çıkıyor. Kardiyovasküler hastalıklar da ileri yaştaki erkeklerde bu riski ve ölümü artırıyor” diyor.

İnmenin önlenmesinde en önemli unsurun risk faktörlerinin doğru değerlendirilmesi olduğuna dikkat çeken Dr. Esra Mıhçıoğlu, “Bazı risk faktörlerinizi değiştirebilir veya tedavi edebilirsiniz. Değiştiremediğiniz etmenleri de düzenli kontrollerle izleyebilir, inme riskini azaltabilirsiniz. Kalp kapak hastalıkları oral kontraseptif (doğum kontrol ilaçları) ilaçlar içinde içindeki östrojen miktarı arttıkça ve kullanım süresi 5 yılı geçtikçe risk artıyor diyebiliriz.”

Gebelikte inme riskine dair önemli açıklamalarda bulunan Mıhçıoğlu “Her 100.000 gebelikte 8.1 oranında görülüyor.   Gebelikte inme riskini artıran etmenler: Obezite, hipertansiyon, diyabet, kal kapak hastalığı, pıhtılaşma bozukluğu (orak hücreli anemi, lupus gibi), migren, sigara ve uyuşturucu kullanımı. Sadece hipertansiyon göz önüne alındığında hipertansiyonu olmayan gebelere göre inme riski 6-9 kat artıyor.

Önlenebilir risk faktörlerini sıfırlamak önemli

İnmeye yol açan nedenlerin başında yüksek kan basıncı yani hipertansiyon geliyor. Yüksek tansiyonun aynı zamanda kalp hastalığı riskini de artırdığına değinen Dr. Esra Mıhçıoğlu, “Kan basıncı ne kadar yüksekse, inme riski de o kadar yüksek demektir. Kan basıncınızı bilin ve uygun sıklıkta kontrol ettirin. Normal kan basıncı 120/80’in altındadır. Tansiyonunuz düzenli olarak 140/90 ve üzerindeyse yüksek tansiyonunuz olduğunu düşünmelisiniz. Doktorunuz, kan basıncınızı düşürmek için diyet veya yaşam tarzı değişiklikleri veya belirli ilaçlar önerebilir” diyor.

Tütün kan damarlarınıza zarar veriyor. Bu da damar tıkanıklıklarına yani inmeye yol açıyor. Dr. Esra Mıhçıoğlu, tütün kullanımının önlenebilir inme nedenleri arasında önemli bir yeri olduğunu belirterek “Yıllardır sigara içmiş olsanız bile, şimdi bırakarak riskinizi yine de azaltabilirsiniz.

Diyabet hastası olmak da inme riskini artıran faktörler arasında. Bu nedenle kan şekerinin kontrol altında tutulması gerektiğini vurgulayan Dr. Esra Mıhçıoğlu, yüksek kolesterol seviyesine de dikkat çekiyor:

“Kandaki büyük miktarlarda kolesterol, birikerek kanın pıhtılaşmasına neden olarak inmeye yol açabilir. Ayrıca, iyi kolesterol olarak bilinen HDL’nin düşük düzeyde olması erkeklerde inme için bir risk faktörü. Hareketsiz bir yaşam tarzı HDL kolesterolü düşürür. Bu nedenle fiziksel aktivite önemlidir. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta aerobik egzersiz hem kolesterolü hem de yüksek tansiyonu düşürmek için yeterli olur. 20 yaşın üzerinde iseniz kolesterolünüzü test ettirin ve kolesterol seviyenizi gerektiği gibi ayarlamak için doktorunuza danışın.”

Hareketsiz yaşam tarzı ve fazla kilolu olmanın kalp damar hastalığı riskini artırdığını, beyne giden kanın önemli bir bölümünü taşıyan boyundaki atardamarlarda biriken yağlı tabaka ile tıkanabildiğini ve inmeye yol açtığını belirten Dr. Esra Mıhçıoğlu, diğer nedenleri de şöyle sıralıyor:

  1. Geçici iskemik atak: İnme benzeri belirtilerle ortaya çıkan geçici iskemik atak durumunda acil tıbbi yardım istemek gerekiyor.
  2. Atrial fibrilasyon (AF) ve diğer kalp hastalıkları: AF durumunda kalp boşlukları organize ve ritmik bir şekilde kasılamıyor. Kan kalp boşluğunda göllenme ve pıhtılaşma yaptığı için inme riski beş kat artıyor. Düzensiz kalp atışınız (atriyal fibrilasyon), kalp kapakçıklarında hastalık, konjestif kalp yetmezliğiniz varsa veya yakın zamanda kalp krizi geçirdiyseniz, doktorunuz kanınızı sulandırmak veya kolesterol seviyenizi düşürmek için ilaç yazabilir.
  3. Bazı kan hastalıkları: Yüksek alyuvar miktarı pıhtı oluşumu ihtimalini artırarak inme riskini yükseltir. Orak hücreli kansızlık hastalığı hasta hücrelerin atar damar duvarlarına yapışarak tıkanıklığa neden olması nedeniyle inme riskini artırabilir.
  4. Aşırı alkol alımı: Kadınlar için ortalama bir kadeh ve erkekler için ortalama iki kadeh içkinin üzerinde içki tüketimi kan basıncınızı artırabilir. Aşırı alkol tüketimi inmeye neden olabilir.
  5. Uyuşturucu madde kullanımı: Damar içi madde kullanımı yüksek inme riski içerir.. Uyuşturucu madde kullanımı çoğunlukla kanamalı inmelere neden olur.
  6. Doğum kontrol hapları: Zamanla çok daha güvenli hale gelseler de doğum kontrol hapı kullanan kadınların başka inme riskleri de varsa fazladan önlem alması gerekiyor. Bu nedenle kadınların doğum kontrol hapı kullanmadan önce yüksek tansiyon taraması yaptırması ve bu hapları kullandıkları dönemde sigara içmemesi gerekiyor. Doğum kontrol ilaç kullananlarda inme riski ileri yaş, hipertansiyon, sigara kullanımı ve auralı migren öyküsü durumunda artıyor.
  7. Uyku alışkanlıkları: Son araştırmalar, iyi dinlenmiş insanların daha düşük kalp hastalığı ve inme risklerine sahip olma eğilimini ortaya koyuyor. Sağlıklı uyku düzenini destekleyen alışkanlıklar edinmeniz sizi koruyabilir.

Günde 100 tel saçınız dökülüyorsa dikkat!

Günde 100 tel saçınız dökülüyorsa dikkat!

Saç, kadın ve erkeklerde güzelliğin önemli bir unsuru gibi görünse de aynı zamanda sağlımız hakkında da önemli ipuçlarını barındırıyor. Özellikle mevsim geçişlerinde yaşanan saç dökülmeleri kimi zaman cildimizdeki sorunlara dair ilk işaretleri de veriyor. Hormonal sebeplerin yanı sıra beslenme, kullanılan ilaçlar ya da stresin, saç dökülmelerinin önde gelen sebepleri arasında olduğunu vurgulayan Acıbadem International Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Hülya Sağlam, erken tanı ve tedavi sayesinde dökülmenin önüne geçilebileceğini ve saçların geri kazanılabileceğini belirtiyor.

Saç dökülmesinin önüne geçmek için yapılması gerekenlerin başında saçların temiz tutulması geliyor. Çünkü aşırı yağlanan saçlar ve kafa derisindeki egzamalar dökülmeye neden olabiliyor.

Saç köklerinin hava almasının sağ tellerinin sağlığı açısından çok önemli olduğunu kaydeden Dr. Hülya Sağlam, kafa derisinin belli aralıklarla yıkanması, saçların yumuşak hareketlerle temizlenmesi ve doğru şampuan kullanılması konularına dikkat çekiyor. En sık karşılaşılan saç dökülmelerini üç başlıkta toplayarak nedenler ve tedavi yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgi veren Dr. Hülya Sağlam, ayrıca ısı gibi fiziksel ve röfle gibi kimyasal işlemlerden uzak durulmasını öneriyor.

Kadınlarda en sık görülen dökülme tipi: Telogen

Kadınlarda en sık görülen saç dökülmesi tipi “telogen” olarak tanımlanıyor. Saç telleri yaşam döngüsünde 3 evreden geçiyor; anagen (uzama), telogen (yeniden kıl oluşumu) ve katagen (dökülme). Herhangi bir zamanda, insan saçlı derisinin kıl foliküllerinin (saçın içinde büyüdüğü yapı) yüzde 85-90’ı anagen, yüzde 13’ü telogen ve yüzde 1’inden azı katagen dönemde oluyor. Günde 100 civarı saç telinin dökülmesi normal kabul ediliyor. Dökülmenin normal olup olmadığını anlamak için “çekme testi” yapılabileceğini anlatan Dr. Hülya Sağlam, “Belli bir saç tutamını çekin. Eğer çekilen saçta, dörtten fazla saç teli ele gelirse, çekme testi pozitif olarak değerlendirilir yani dökülme problemi vardır. Telogen dökülme ortalama 3-4 ay sürer. Altı aydan uzun süren dökülmelere ‘kronik telogen dökülme’ denir” diye bilgi veriyor. Telogen dökülmenin nedenleri ise şöyle sıralanıyor:

  • Hormonal sebepler: Tiroid hastalıkları, gebelik sonrası ve menopoz dönemleri.
  • Diyet: Demir, biotin, çinko, B12, magnezyum, protein ve esansiyel yağ asiti eksikliği.
  • İlaçlar: Bazı hipertansiyon ilaçları, doğum kontrol hapları, lityum gibi psikiyatrik ilaçlar.
  • Fiziksel stres: Kansızlık, vitamin eksikliği, ameliyat, şiddetli hastalıklar, aşırı diyet.
  • Psikolojik stres: Depresyon vb.

Şampuanlar da saç dökebilir

Dr. Hülya Sağlam, kullanılan saç ürünlerine de dikkat çekerek çok önemli uyarılarda bulunuyor:

“Çamaşır ve bulaşık deterjanlarında da bulunan bir madde çoğu şampuanda da köpürmeyi sağlamasi için bulunuyor. Bu madde saç derisi sağlığını bozuyor ve saç tellerine zarar veriyor. Ayrıca saçların kuru iken taranması ve uzun süre, sıkı bir şekilde toplanması da dökülmeye yol açabilir. Saçın kimyasını bozan perma ve röfle gibi açma işlemleri de aşırı ısı veren sürekli fön çekilmesi yine saçlarımızı yıpratan dökülmeyi tetikliyor.”

Bu tip saç dökülmesinin tedavisi için öncelikle nedenin ortaya konması gerekiyor. Ardından da uygun tedaviye başlanıyor. Hastanın saçlarına uygun şampuan kullanması da tedaviyi destekliyor. Dökülen saçların yüzde 70’inin yeniden çıktığını söyleyen Dr. Hülya Sağlam, iyi sonuç alabilmek için saç mezoterapisi ve PRP gibi işlemler uygulanabileceğini kaydediyor.

Erkeklerdeki saç dökülmesi genetik nedenli

Erkeklerde genetik geçişli olarak başın üst ve yan taraflarında ortaya çıkan saç dökülmesi “androgenetik alopesi” olarak tanımlanıyor. Nadiren kadınlarda da görülen bu tip saç dökülmesinin 25 yaşına gelen her dört erkekten birinde görüldüğünü, 50 yaş döneminde de görülme oranının yüzde 50’ye çıktığını anlatan Dr. Hülya Sağlam, “Tedavide hormonal ilaçlar, topikal minoksidil ve mezoterapi ve plazma (PRP), saç kök hücre ve otolog mikrogreft tedavileri (kılcal damar yenileme terapisine) kullanılıyor. Daha ileri vakalarda da saç ekimi yapılır.” diyor.

Androgenetik alopesinin erken dönemde tedavi edilmesi daha iyi sonuç alınmasını da sağlıyor. Doğal yollarla elde edilen şampuan ve losyonlar, dökülmeyi durdurmaya ve saç kalitesini artırmaya katkı sağlıyor. Soyadan elde edilen aminoasitler, biotin gibi vitaminler, çinko gibi mineraller dolaşımı artırıcı bitkisel ekstratlar kullanılıyor.

Saçkıran kendiliğinden geçebilir

Halk arasında saçkıran hastalığı olarak bilinen “alopesi areata” tipi saç dökülmelerinin nedeni tam olarak bilinmese de stres kaynaklı olabilecekleri düşünülüyor. Aynı zamanda otoimmün hastalıklar kapsamında ele alınan saçkıranın pernisyöz anemi (vücudun B12 vitamini eksikliğinden dolayı yeterli miktarda sağlıklı alyuvarın yapılamamasına bağlı kansızlık) ve tiroit hastalıkları ile birlikte görülebildiğini kaydeden Dr. Hülya Sağlam, “Saçkıran genellikle kendiliğinden iyileşir, uzamış vakalarda tedavide uyarıcı baskılayıcı kortizonlu ilaçlar kullanılır.” diye bilgi veriyor.

Saç dökülmesi tedavisinde kullanılan yöntemler

Acıbadem International Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Hülya Sağlam, saç dökülmesini önlemek için kullanılan yöntemlerin PRP, mezoterapi, otolog mikrogreft ve kök hücre tedavisi olduğunu belirtiyor.

 

Yeni nesil tedavi şekli: PRP

Günümüzde en önemli saç dökülme tedavilerinin başında PRP gelir. Yeni nesil bir tedavi şekli olan PRP, “Platelet Rich Plasma- Platelet Yönünden Zenginleştirilmiş Plazma” anlamına geliyor. Bu uygulama bir kişiden alınan küçük miktardaki kanın özel bir tüpe konularak santrfüj işlemine tabi tutulduktan sonra bileşenlerine ayrıştırılması ve elde edilen az miktardaki “platelet yönünden zenginleştirilmiş plazma”nın (PRP), yine aynı kişiye enjeksiyon yoluyla geri verilmesini temel alıyor. 3 hafta ara ile 3 seans uygulanıyor. Dr. Hülya Sağlam, bu tedavi yönteminden sağlanan sonuçların memnuniyet verici olduğunu belirtiyor.
Mezoterapi ile kanlanma artıyor

Saçlı deri mezoterapisi; saç dökülmesini durdurmak, var olan saçın kalitesini artırmak ve yeni saç çıkışlarını aktif hale getirmek için belli periyotlarla saçlı deriye uygulanan bir tedavi yöntemi. Özel vitamin, mineral ve protein karışımları, saçlı deriye enjekte ediliyor, böylece uygulama yapılan alanda kan dolaşımı artıyor. Kıl foliküllerinin kanlanmasının artırılması daha iyi beslenmelerine ve gelişmelerine yardım eder.

Doku örneği, özel sıvı ile birleştiriliyor

Otolog mikrogreft yönteminde genellikle kulak arkasında saç teli içeren bir alandan doku örneği alınarak anında özel sıvı ile birleştiriliyor. Ardından bu doku çok küçük parçalara ayrıştırılarak büyüme faktörleri içeren karışım ile birlikte saçlı deriye enjekte ediliyor. Tek seans olması bir avantajıdır.

Etkileri 2-4 ayda ortaya çıkıyor

Kök hücre tedavisinde yine kulak arkasında kıl folikülü içeren doku parçası alınarak özel laboratuvarlarda kök hücre üretiliyor. Elde edilen hücreler bir ay sonra enjeksiyonla kişiye veriliyor. Bu yöntemlerin etkisinin 2-4 aylık sürede gözlendiğini belirten Dr. Hülya Sağlam, “Saçta hacim artışı ve incelmiş yok olmak üzere olan saç tellerinin tekrar kalınlaşması ile saç miktarında artış gözle görülebilir.” diyor.

Virüs bulaşma korkusu kalbi vuruyor!

Virüs bulaşma korkusu kalbi vuruyor!

Covid -19 pandemisinde yaşanan ölümler tüm dünyada korku yaratsa da, kardiyovasküler hastalıklar hala dünya çapında bir numaralı ölüm nedeni olarak yerini koruyor. Öyle ki küresel ölümlerin tümünün yaklaşık yüzde 30’unu kardiyovasküler hastalıklar oluşturuyor. Mevsimlerin kardiyovasküler olayların sıklığı üzerine yapılan çalışmalarda, özellikle sonbahar ve kış mevsimi gibi soğuk aylarda ölüm riski daha yüksek bulunmuş. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Nazan Kanal, ölümlerdeki bu artışın tek bir nedeni olmadığına dikkat çekerek, “Sıcaklık değişimi, fiziksel aktivite azlığı, hava kirliliği, enfeksiyonlar ve hatalı beslenme alışkanlıkları gibi çoklu risk faktörleriyle bağlantılı oluyor. Önemli olan diğer risk faktörleri de kandaki fibrinojen, kolesterol ve vazoaktif hormonların (damar büzüşmesi nedeni olan hormonlar) soğuk aylarda yükselme eğilimi oluşudur.” diyor.

Ayrıca bir diğer faktör ise sonbahar ve kış mevsiminde mevsimsel grip ve benzeri enfeksiyonların artışıyla birlikte Covid-19’a yakalanma riskinin artması. “Bugüne kadarki tecrübeler virüs enfeksiyonu öncesi kronik sağlık sorunları olanların olmayanlara göre hastaneye yatırılma olasılığının 6 kat ve ölme riskinin 12 kat daha fazla olduğunu gösteriyor.” uyarısında bulunan Kardiyoloji Uzmanı Dr. Nazan Kanal, Covid-19’lu yaklaşık 3 kişiden birinde kardiyovasküler hastalık olduğunu belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Pandemi sürecinde hastanelerde daha az kalp krizi ve felç vakaları olsa da, bu tablo her iki problemin azalmakta olduğu anlamına gelmiyor. Son istatistikler, insanların hastaneye başvurularını ertelediklerini veya tamamen kaçındıklarını gösteriyor. Oysa hastane dışı ani ölüm sıklığında artış mevcut. Kalp hastalığı ve felç gibi kardiyovasküler hastalıklar hala dünyanın önde gelen ölüm nedenidir.” Peki Covid-19 pandemisinde kalp hastaları kış aylarında sağlıklarını korumak için hangi önlemleri almalılar? Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp Hastalıkları Uzmanı Dr. Nazan Kanal kış aylarında kap hastalarının dikkat etmeleri gereken 10 kuralı anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Sağlık kontrollerinizi ertelemeyin

Kontrollerinizi yaptırmak için pandeminin geçmesini beklemeyin. Eski normal günlere dönmek için önümüzde uzun bir yol var. Beklemeniz, geri dönüşümsüz sağlık problemi veya uzun hastane yatışlarıyla sonuçlanabilir.

Düzenli kullanmanız gereken ilaçları ve tedavileri aksatmayın

En çok da riskin arttığı bu soğuk aylarda ve pandemi ortamında kan şekeri, tansiyon, kolesterol ve tiroit gibi değerleriniz normal olmalı. Böylece tüm vücut sisteminiz daha güçlü olur.

Ani sıcaklık değişimleri damarlar için stres nedeni olabilir

Ani sıcaklık değişimleri damarlar için stres nedeni olabiliyor. Bunun sonucunda damarlarda spazm veya büzüşme atakları yaşayabilirsiniz. Çok soğukta yürüyüş yapmak, sauna, soğuğa yakın suyu olan deniz veya havuzda yüzmek ve soğuk suyla duş yapmak oldukça riskli. Soğuk havada dışarı çıkmanız gerekli olursa, kıyafetinizi sizi sıcak tutacak şekilde seçmeli ve ağır fiziksel aktiviteden kaçınmalısınız

D vitamini önemli

Pandemi nedeniyle uzun süre evde kaldınız ve artık kış mevsiminde D vitamini üretiminiz de pek olmayacak. D vitamini iskelet sistemi için önemli olduğu kadar, bağışıklık sistemi, bazı hormonların üretilebilmesi, damarlar, kalp kası ve tiroit sağlığı için de gerekli. D vitamini seviyenizi normal sınırlarda tutun.

Kilo kontrolü için çalışmanın tam zamanı

Evde kalmak çoğumuzda kilo almaya neden oluyor. İdeal kilonuzun üzerindeyseniz hem kardiyovasküler hastalıklar hem de solunum problemleri için riskiniz artıyor. Günlük kalori alımınızı düşürüp sağlıklı beslenip egzersiz yaparak kilo vermeyi deneyin. Her besinde “Sağlıklı mı ve bunu yakabilecek miyim?” diye kendinize sorun. Tek başınıza başaramayacağınızı düşünüyorsanız bir diyetisyenden yardım isteyin.

Egzersizi unutmayın

“Evde kalmak ve sosyal mesafe kuralı, hareketsiz kalmanızı gerektirmez.” diyen Kardiyoloji Uzmanı Dr. Nazan Kanal, şu öneride bulunuyor: “Sağlıklı bir kalp damar sistemi için haftada 5 gün, 20-30 dakika egzersiz yapmaya özen gösterin. Evinizde veya sokağınızda maske ve sosyal mesafeye dikkat ederek yürüyebilirsiniz. İnternetteki egzersiz programlarını da doktorunuza danışıp uygulayabilirsiniz.”

Kendinizi dinleyin

Kalp krizi, felç ve Covid-19 enfeksiyonu belirtilerini kaçırmayın. Göğüs ağrısı, nefes almada güçlük, ishal, tat ve koku kaybı, boğaz ağrısı, ateş, titreme veya bilinç bulanıklığı şikayetiniz olursa, hastaneye başvurun.

Grip ve zatürre aşıları hiç olmadığı kadar önemli

Grip ve zatürre aşıları sizi Covid-19’a karşı değil ama başka virüs ve bakteri enfeksiyonundan koruyabiliyor. Hastalansanız bile hastalık sürecini daha hafif atlatmanızı sağlayabiliyor. Doktorunuz da uygun buluyorsa grip ve zatürre aşısı yaptırmanızda fayda var.

Mikroplardan korunun

Covid-19 korunma prensipleri en çok sizin için geçerli. Maske kullanımı, sosyal mesafe ve el temizliğinizin hala en güçlü koruyucularınız olduğunu unutmayın.

Aktif kalmaya çalışın

İzolasyon duygusu beden ve ruh sağlığına zarar verebiliyor. Dolayısıyla evdeyseniz ve yalnızsanız, değer verdiğiniz insanlarla ve dünya ile bağlantıda kalın. Kendinize hobiler edinin, bedeninizi ve zihninizi meşgul edecek uğraşlar bulun.

Bu belirtilerde her ‘dakika’ çok önemli

Pandemi nedeniyle acil durumlarda hastaneye başvurmaktan korkmayın. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Nazan Kanal tedaviyi ertelemenin çok ciddi sorunlara neden olabileceği uyarısında bulunarak sözlerine şöyle devam ediyor: “Unutmayın ki kalp krizi ve felç ciddi sakatlığa yol açabiliyor, daha da kötüsü ölümcül olabiliyor. Dolayısıyla bu hastalıklar Covid-19 enfeksiyonundan hala daha tehlikeliler. Acil bir durumda her dakika önemlidir. Göğüs ağrısıyla birlikte bir veya iki kolda, sırtta, boyunda veya çeneye yayılan ağrı veya rahatsızlık ile nefes darlığı, kalp krizi belirtileridir. Ani yüz sarkması, kol veya bacakta güçsüzlük ya da konuşma güçlüğü de inme semptomlarıdır. Bu yakınmalarda ‘önemsizdir, geçer’ demeyin, acil yardım isteyin.”

Çocuklarda ilk diş muayenesi ilk dişle birlikte yapılmalı

Çocuklarda ilk diş muayenesi ilk dişle birlikte yapılmalı

Diş sağlığı her yaşta büyük önem taşıyor. Bu nedenle çocuklarda ilk dişin görülmesiyle birlikte diş sağlığı için ilk adımları da atmak gerekiyor. İlk dişle birlikte yapılan ilk muayenenin önemine dikkat çeken Uzm. Dt. Işıl Kırgız Karahasanoğlu, “Uzun dönemde ise düzenli diş hekimi kontrolleriyle çürüksüz ve sağlıklı dişlerin temelleri atılmış olur” diyor.

En önemli görevi çocukların beslenmesi olan süt dişlerinin varlığı, konuşmanın düzgün gelişimi ve harflerin doğru şekilde söylenmesinde de rol oynar. Toplam 20 tane olan süt dişleri çenelerin üç boyutlu gelişimini sağlarken, çene kemiği içinde bulundukları bölgeyi de kendilerinin yerine gelecek olan kalıcı diş için korur ve kalıcı diş sürerken ona rehberlik eder. Herhangi bir süt dişi erken çekildiği zaman bu doğal yer tutuculuk fonksiyonunun da ortadan kaldığına dikkat çeken Uzm. Dt. Işıl Kırgız Karahasanoğlu, süt dişlerine ve çocuklarda diş sağlığına ilişkin önemli bilgiler veriyor.

İlk süt dişleri 6-12 aylıkken çıkar

Çocukların ilk diş muayenesinin ağızda ilk dişin görünmesiyle birlikte yapılması gerektiğini belirten Uzm. Dt. Karahasanoğlu, ilk süt dişlerinin yaklaşık olarak çocuklar 6-12 aylıkken sürmeye başladığına dikkat çekiyor. Uzm. Dt. Karahasanoğlu, bu dönemde yapılan diş muayenesinde yapılanları ise şöyle özetliyor: “Muayenede annelere oral hijyen eğitimi verilerek çocuklarının diş temizliğini nasıl yapmaları gerektiği anlatılır. Beslenme ve çürükten korunma hakkında önemli noktalar vurgulanır. Böylece uzun dönemde yapılacak düzenli diş hekimi kontrolleriyle çürüksüz ve sağlıklı dişlerin temelleri atılmış olur.”

Koruyucu diş hekimliğiyle hedef çürüksüz bir gelecek

Çocuk diş hekimliğinin amacının dişsel sorunların oluşmasını engelleyecek önlemleri alarak çocukları çürüksüz bir geleceğe yönlendirmek olduğunun altını çizen Uzm. Dt. Işıl Kırgız Karahasanoğlu,  bu doğrultuda çocuk diş hekimlerinin yaptığı çalışmaları şöyle sıralıyor:

Çocukların çürük risk grubunu belirler ve buna yönelik koruyucu-önleyici uygulamaları (oral hijyen eğitimi ve motivasyonu, fissür örtücü ve yerel fluorid uygulaması gibi) yapar.

Büyüme-gelişim sırasında çene gelişiminin ve dişlerin sürme yolu ve sırasının takibini yapar, koruyucu ortodontik tedavilerle olası diş çapraşıklıklarını önler.

Süt dişlerinin erken kaybedildiği durumlarda, yer tutucu apareyleri uygulayarak olası yer kayıplarını ve çapraşıklıkları engeller.

Zararlı alışkanlıkların varlığında (parmak emme, tırnak yeme, uzamış emzik veya biberon kullanımı gibi) alışkanlık kırıcı apareyler ile alışkanlıkların terk edilmesini ve oluşması muhtemel zararların en aza indirgenmesini sağlar.

Kalıcı dişlerin eksik olduğu durumlarda dişli protezler yaparak estetik görünümü ve çiğnemeyi iyileştirir.

Özel bakım ihtiyacı olan çocukların diş tedavilerini gerçekleştirir.

Dijital cihazlar gözleri yoruyor

Dijital cihazlar gözleri yoruyor

Hem yaşadığımız pandemi nedeniyle hem de çağımızın gereği olarak günümüzün önemli bir zamanını ekranların karşısında geçiriyoruz. Bilgisayarlara, akıllı telefonlara veya başka dijital ekranlara uzun süre bakmanın gözlerde rahatsız edici etkiler yaratabileceğini belirten Academic Hospital Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Enver Attila Bakan, bu konuda alınması gereken önlemleri anlatıyor.

Dijital kaynaklı  göz yorgunluğunun her yaştan insanı etkilediğini belirten Academic Hospital Göz Hastalıkları uzmanı Op. Dr. Enver Atilla Bakan, “Bilgisayarların, akıllı telefonların veya başka dijital cihazların ekranına uzun süre bakmanın gözlerinize kalıcı zararlar verebileceğini bir yerlerde duymuş olabilirsiniz ancak bu pek doğru değildir. Muhtemelen ekrana çok uzun süre bakmanın bazı rahatsız edici etkilerini fark etmişsinizdir. Gününüzün uzun saatlerini dijital cihazları kullanarak geçiriyorsanız görüşünüzde bulanıklaşma, gözlerinizde ağrı, yorgunluk, yanma, batma ve kuruma hissedebilirsiniz. Bu göz yorgunluğu, okuma, yazma veya uzun süre dikiş dikme gibi ‘yakın işler’ yaparken de yaşayabileceğiniz semptomlardır. Görünen o ki günümüzde cep telefonu veya bilgisayar kullanımını azaltmak gibi bir şansımız da yok” diyor ve gözlerinizi rahatlatacak bazı ipuçları veriyor.

Göz kırpmayı unutmayın

Normalde dakikada yaklaşık 15 kez göz kırparken bilgisayarları ve diğer dijital ekranlı cihazları kullanırken bu sayı dakikada 5-7’ye kadar inebiliyor. Gözleriniz ihtiyaç duyduğu nemlenmeyi kırpma yoluyla sağlıyor. O yüzden mümkün olduğunca sık göz kırpmak için bilinçli bir çaba gösterin. Hatta yakın çevrenize size göz kırpmanızı hatırlatacak küçük notlar koyabilirsiniz.

Gözlerinizi nemlendirin

Kuruma hissi yaşadığınızda gözlerinizi tazelemek için yapay göz damlası kullanabilirsiniz. Eğer sürekli kuru ve sıcak bir odada bulunuyorsanız havayı nemlendirmeniz de iyi bir fikir olabilir.

“20-20-20” kuralını izleyin

“20-20-20” kuralını uygulayarak düzenli molalar verin. Her 20 dakikada bir, gözlerinizi en az (20 feet ) 6 metre uzaklıktaki bir nesneye en az 20 saniye kadar odaklayın. Online derslerin ortalama 30 dakika olduğu düşünülürse çocuğunuz için de bu uygulama faydalı olacaktır. Ders aralarındaki zamanın tümünü de gözü zorlayacak işlerle geçirmemesi sağlanmalıdır.

Bilgisayar gözlükleri kullanın

Yakını görmekte zorlanıyorsanız ve bir bilgisayar önünde saatlerinizi harcıyorsanız, çalışma mesafenize uygun bir bilgisayar gözlüğü kullanarak göz yorgunluğunuzu azaltabilirsiniz. Göz hekiminize ekrana bakma mesafenizi önceden ölçerek söyleyebilirsiniz. İdeali yaklaşık 50 – 60 cm’dir.

Ekranınızın parlaklığını ve kontrastını ayarlayın

Ekranınız çevrenizden daha parlaksa, gözleriniz farklı bir ışığa uyum sağlayabilmek için daha çok çalışacak ve daha çabuk yorulacaktır. Ekranınızın parlaklığını çevrenizdeki ışık düzeyine uyacak şekilde ayarlayın. Ayrıca göz yorgunluğunuzu azaltmak için ekranınızdaki kontrastı artırmayı deneyin.

Ekranınızdaki parlamayı azaltın

Parlak ekranlar mat olanlara göre gözleriniz için daha yorucu olabilir. Size nasıl bir rahatlık sağlayabileceğini görmek için telefon ve bilgisayar mağazalarından mat ekran filtresini deneyebilirsiniz.

Bilgisayar ekranına olan konumunuza dikkat edin

Bilgisayar ekranına yaklaşık 50, 60 cm yani tam kol mesafesinde oturmak en uygunudur. Tablet ve telefonlarınıza da yaklaşık 35 cm uzaklıktan bakabilirsiniz. Ayrıca bilgisayar ekranının üst kenarı en fazla göz seviyenizde, ekrana bakarken başınızın konumu da hafifçe aşağı bakacak şekilde olmalıdır.

Uzak, orta, yakın mesafeyi gösteren, Progresif bir gözlükle ekrana hafif başınızı kaldırarak bakıyorsanız, boyunda kireçlenme ve boyun fıtığı gibi rahatsızlıklar yaşayabilirsiniz. Uzun süre ekran başında olanların sadece uygun mesafeye göre ayarlanmış bir yakın/ofis gözlüğü kullanmaları daha doğrudur.

Gözleriniz kızarık, ışığa duyarlı, ağrılı, sulanıyor veya bulanık görüyorsa mutlaka göz doktorunuza danışın. Bir ekrana saatlerce baktığınızda bu cihazdan yayılan mavi ışığa maruz kalıyorsunuz. Dijital cihazlardan gelen bu mavi ışığın gözlerinize zarar verdiğine dair hiçbir bilimsel kanıt olmasa da, mavi ışık filtreli ekran gözlükleri yaşadığınız bu rahatsızlıkları azaltabilir.

Mavi ışık, vücudun sirkadiyen ritmini yani doğal uyanma ve uyku döngüsünü etkiler. Gün boyunca maruz kaldığımız mavi ışık bizi uyandırır ve uyarır.  O yüzden gece geç saatlere kadar telefonunuza, tabletinize veya bilgisayarınıza odaklanarak mavi ışığa maruz kalmak, uykuya dalmanızı da zorlaştırabilir. Uyku sorununuz varsa yatmadan iki veya üç saat önce ekrandan uzaklaşmanız faydalı olacaktır. Günümüzde pek çok cihazın akşamları mavi ışığa maruz kalmayı en aza indiren gece ayarları olduğunu da belirtelim. Kullandığınız dijital ekranları bu şekilde de ayarlayabilirsiniz.

 

Anne olmayı önleyen sinsi hastalık

Anne olmayı önleyen sinsi hastalık

Kasık, alt karın bölgesi ve belde oluşan kronik ağrılar… Yoğun ve uzun süren adet kanamaları, ara kanamalar… Şiddetli tablolarda oluşan kansızlık… Cinsel ilişkide ağrı ve bunun sonucunda gelişen, cinsel isteksizlik… Daha da kötüsü, hamileliği önleyebilmesi, hamilelik oluşsa dahi ardı ardına düşüklere yol açabilmesi! Gerek başka hastalıklarla ortak belirtileri olması, gerekse adet döneminde yaşanan sorunların olağan olarak düşünülüp hekime başvurulmaması nedeniyle tanı konulması bazen yılları bulabilen bu hastalığın adı; adenomiyozis.

Rahim iç boşluğunu döşeyen endometrium dokusu, her ay adet kanamasıyla vücuttan atılıyor. Bu dokunun çeşitli faktörlerin etkisiyle rahim duvarı kası içerisinde büyümesine ‘adenomiyozis’ deniliyor. Östrojene bağımlı olduğu için üreme çağındaki kadınları etkileyen ve menopoz döneminde sona eren adenomiyozisin görülme sıklığıyla ilgili net bir veri olmasa da, oldukça yaygın bir sağlık problemi olduğu belirtiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Müberra Namlı Kalem, kadının yaşam kalitesini oldukça düşürebilen adenomiyoziste en önemli sorunun tedavide geç kalınması olduğuna dikkat çekerek, “Başka hastalıklarla ortak belirtiler göstermesi tanı konulmasını güçleştiriyor. Ayrıca hastalar yoğun adet kanamalarının ve kasık bölgesindeki sancıların olağan bir durum olduğunu düşünerek, hekime başvurmaya gerek duymayabiliyor. Yıllarca bu ağrıları çekmek durumunda kalıyor, daha da kötüsü annelik hayaline kavuşamıyorlar. Bu nedenle özellikle kasık ağrısı ve yoğun kanama durumunda mutlaka hekime başvurulmalı, hiçbir yakınma olmasa dahi yıllık jinekolojik muayeneler asla ihmal edilmemeli” diyor.

Nedeni henüz bilinmiyor

Adenomiyozisin oluşum nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, çeşitli teoriler öne sürülüyor. Bilimsel olarak henüz izah edilemese de, adenomiyozis hastalarında aile hikayesine sık rastlanması, genetik faktörün de etkili olduğunu düşündürüyor. Bunun yanı sıra doğuştan rahim kasında endometrium odaklarının olması, rahmin iç duvarı ile orta kas tabakası arasında hasarlar oluşturan sezaryen ve doğum travmaları gibi cerrahi işlemler, enfeksiyonlar ve rahim duvarına yerleşen kök hücreler gibi pek çok etkenin nedeni olabileceği belirtiliyor.

Bu belirtilerden biri bile varsa…  

Adenomiyozis hastaların yüzde 35’inde hiçbir belirti vermeyebiliyor veya çok hafif yakınmalarla seyredebiliyor. Doç. Dr. Müberra Namlı Kalem en sık görülen belirtileri sıralayarak, bu yakınmalardan biri bile varsa, mutlaka hekime başvurmak gerektiği uyarısında bulunuyor:

  • Aşırı ve uzun süren adet kanamaları: Adet kanamalarının 7 günden fazla sürmemesi gerekiyor. Günlük kullanılan ped sayısı ise 2-4’ü geçmemeli.
  • Adet dışında gelişen ara kanamalar.
  • Adet sırasında oluşan ve başka bir nedeni bulunamayan şiddetli kramplar veya keskin, bıçak saplanır tarzda oluşan alt karın ağrısı.
  • Kronik kasık ve bel ağrıları, pelviste dolgunluk hissi.
  • Cinsel ilişkide ağrı ve bunun sonucunda oluşan cinsel isteksizlik.
  • Nedeni tespit edilemeyen düşükler.
  • İnfertilite
  • Yoğun adet kanamaları sonucu oluşan kansızlık: Bu tablonun sonucunda kronik yorgunluk, mutsuzluk, enerjide düşüş, anksiyete veya depresyon gelişmesi.

Anne olmayı önleyebiliyor

Adenomiyozisin yol açtığı bir başka önemli sorun ise infertiliteye neden olması, hamile kalınsa bile ardı ardına düşük riskini artırması. Doç. Dr. Müberra Namlı Kalem, adenomiyozisin hamileliği 2 şekilde etkilediğini belirterek sözlerine şöyle devam ediyor: “Birinci etkisi, rahim duvar yapısını bozarak spermin tüplerden geçişini bloke etmesi. İkincisi ise hamilelik oluştuğunda embriyonun yerleşeceği ortamda yüksek basınç oluşturarak tutunmaya engel olması.” Doç. Dr. Müberra Namlı Kalem, adenomiyozis vakalarında düşük riskinin 2 katına çıktığını vurgulayarak, “Adenomiyozis tespit edilmemişse hastanın hamile kalma veya hamilelik oluştuysa bunu sürdürme şansı giderek azalıyor. Adenomiyozise eğer endometriozisin yumurtalık, tüpler ve karın zarı tutulumu eşlik ediyorsa, risk daha da artıyor. Tanı konulmuşsa, tüp bebek yöntemi ve düşük riskine karşı koruyucu tedbirlerin daha yoğun uygulanması sayesinde hastanın anne olma şansı oldukça yükseliyor.”

Düzenli muayene çok önemli

Düzenli yapılan jineokolojik muayeneler ve hekimin adetler konusunda bilgilendirilmesi erken tanıda büyük önem taşıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Müberra Kalem özellikle aile öyküsü olanlarda yıllık kontrollere çok erken yaşta başlanması gerektiği uyarısında bulunarak, “Ailede bu hastalık olsun veya olmasın, ilk adet görüldüğü yıllarda, yani 13 – 14 yaşlarında jinekolojik muayene olunmalı. Ardından 20 yaşına kadar 3-4 yılda bir muayene yeterli gelecektir. 20’li yaşlardan itibaren yıllık kontroller ise ihmal edilmemelidir.” diyor. Normalden büyük rahmin olması, tanı için önemli bir ipucu olarak görülüyor. Tanı ultrasonografiyle konulabiliyor, ancak şüpheli durumlarda MR (manyetik rezonans görüntüleme) yöntemine ihtiyaç duyulabiliyor.

 Tedaviyle çözüm sağlanabiliyor

Adenomiyoziste tedavi hastanın yaşına, yakınmalarına ve çocuk sahibi olmak isteyip istemediğine göre düzenleniyor. Örneğin adet kanaması çok yoğunsa kanamayı azaltmaya yönelik hormon takviyeleri, ağrı yakınması varsa ağrıyı dindirmeye yönelik ağrı kesici ilaçlara başvuruluyor. Şiddetli ağrı ve yoğun kanamaya sebep olabilen veya hamile kalmaya engel olduğu düşünülen adenomiyozis odakları ilaçla küçültülebiliyor ya da uygun ameliyat teknikleri ile çıkarılabiliyor. Semptomlar çok şiddetliyse ve hasta üreme çağını tamamlamışsa, kesin çözüm için rahmin alınması önerilebiliyor. Ancak ağrı ve kanamayı kontrol altına alan ilaçların kullanıldıkları sürece faydalı olduklarını, bırakıldıklarında ise sorunların yeniden başladığını vurgulayan Doç. Dr. Müberra Namlı Kalem, “İlaç tedavisinin yanı sıra bir başka seçeneğimiz ise progesteron salgılayan spiraller. Uygun olan hastalarda başvurduğumuz spiraller 5 yıl boyunca kanama ve ağrı şikayetlerini belirgin oranda azaltabiliyor ve hastalığın ilerlemesini durdurabiliyor. Bu yöntemle hasta ameliyat olmaktan kurtulabiliyor.” diyor.

Korona bağışıklık sisteminizi güçlendirecek besinler tüketin

Korona bağışıklık sisteminizi güçlendirecek besinler tüketin

Koronavirüs hepimizin hayatını çok etkiledi ve etkilemeye de devam ediyor. Vaka sayıları ve ölüm sayısının artmasıyla herkese endişe yaratıyor. Koronavirüse yakalanma riskimiz de şu günlerde çok yüksek görünüyor. Besin Alerjisi Derneği üyesi Alerji Diyetisyeni Ecem Tuğba Özkan, koronavirüse karşı bağışıklığımızı yükseltmek için nasıl beslenmemiz gerektiğini çok detaylı bir şekilde anlattı.

Koronavirüsünden korunmak ve hasta olduktan sonra iyileşebilmek için etkisi netleşmiş mucize bir besin yoktur. Ancak yapılan çalışmalar sonucunda bağışıklık sistemi güçlü bireylerde hastalık riskinin düşük olduğu görülmüştür.

Doğru beslenme ve sıvı alımı hayati önem taşır. Dengeli beslenen insanlar, daha güçlü bağışıklık sistemleri, daha düşük kronik hastalık ve bulaşıcı hastalık riski ile daha sağlıklı olma eğilimindedir. Bu yüzden vücudunuzun ihtiyaç duyduğu vitamin, mineral, diyet lifi, protein ve antioksidanları almak için her gün çeşitli taze ve işlenmemiş yiyecekler yemelisiniz.

Fazla kilo, obezite, kalp hastalığı, felç, diyabet ve belirli kanser türleri riskinizi önemli ölçüde azaltmak için şeker, yağ ve tuzdan kaçının. Sağlıksız ve dengesiz beslenme, yetersiz uyku, enfeksiyon riskinde artışa ve hastalık sürecinde kişilerin iyileşmesinde gecikmeye neden olmaktadır.

Alerj Diyetisyeni Ecem Tuğba Özkan

Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek altın değerinde bazı öneriler;

  • Öğünlerinizde çeşitliliğe önem verin: A, C, D, E, B 2, B 6, B 12 vitaminleri, folik asit ve demir, çinko, bakır gibi eser elementlerin yetersiz alımı  bağışıklık sistemini tehlikeye atar ve kişileri enfeksiyonlara yatkın hale getirir, bunun için her öğün tabaklarda besin çeşitliliği sağlanmalıdır.
  • Besinlerin temizliğine önem verin ve iyi pişmiş olmasına dikkat edin: Koronavirüsün gıdalarla bulaştığına dair bir bulgu olmasa da gıda hazırlama süreçlerinde temizliğin en üst düzeyde sağlanması, et ürünleri başta olmak üzere; pişen tüm yiyecekler iyi pişmiş olarak tüketilmelidir.
  • Yumurta ve süt ürünleri tüketin: Yumurta ve peynir uygun koşullarda saklandığında uzun süre dayanabilen ve kaliteli protein içeren besinlerdir. Vücudun hastalıklara savaşabilmesi için her gün yeterli protein alınması gerekmektedir. Ayrıca probiyotik takviyeli yoğurtlar ve kefir gibi ürünler de bağışıklık sistemini destekleyici etki gösterdikleri için her gün tüketilmeli.
  • Kompleks karbonhidrat içeren gıdalar tercih edin: İyi bir glisemik kontrol, enfeksiyon riskini ve şiddetini azaltmaya yardımcı olur. Bu süreçte kompleks karbonhidrat tüketimi kan şekerindeki dalgalanmalara engel olur, iyi glisemik kontrol, pnömoni olasılığını da azaltır. Basit karbonhidrat olan beyaz undan yapılmış ekmekler  yerine kompkeks karbonhidrat içeren tam tahıllı gıdalarla yapılan ürünler tercih edilmelidir. Örneğin normal ekmek yerine tam buğday ekmeği, pirinç pilavı yerine bulgur pilavı, mısır ekmeği yerine yulaf ekmeği tercih edilebilir.
  • C vitamini önemli: Narenciye grubu meyveler ve yeşil yapraklı sebzeler bağışıklık sistemini destekleyici C vitamininden zengin olduğu için bu meyvelerin tüketimine ağırlık verilmeli, salatalara taze limon sıkılmalı.
  • Balık tüketin: Balık, kırmız et ve kümes hayvanlarına kıyasla daha fazla yağ içerebilmesine rağmen genel olarak aynı miktardaki diğer etlerden daha az enerjiye sahip olduğu için tüketiminin artırılması gereken yiyeceklerdendir. Bu sebeple haftada en az 2 gün, mevsimine uygun, yağlı balık tüketilmesi faydalı olacaktır.
  • Zararlı yağlı gıdalardan uzak durun: Yemeklerde doymuş yağlar (örneğin yağlı et, tereyağı, hindistancevizi yağı, krema, peynir, gibi) yerine kalp ve damar sağlığı için koruyucu olan doymamış yağlar (örneğin balık, avokado, fındık, zeytinyağı, soya, kanola, ayçiçeği ve mısır yağı) tüketilmesi faydalı olacaktır.
  • Gıdaları taze tüketin: Önemli vitaminlerin kaybına yol açabileceğinden sebze ve meyveler fazla pişirilmemeli, konserve veya kurutulmuş sebze ve meyve kullanırken, tuz veya şeker eklenmemiş çeşitleri seçilmelidir.
  • Tuzdan kaçının: Hipertansiyon veya böbrek hastalıklarına olumsuz katkı sağlayabileceği için günlük tuz tüketimi 5 g’dan (yaklaşık 1 çay kaşığı) düşük olmalı ve iyotlu tuz kullanılmalıdır
  • Evde yemek yemeyi tercih edin: Diğer insanlarla temas oranınızı azaltmak ve koronovirüse maruz kalma olasılığınızı azaltmak için evde yemek yemeyi tercih edin. Restoranlar, kafeler gibi kalabalık sosyal ortamlarda hijyen her zaman mümkün değildir. Enfekte kişilerden gelen damlacıklar yiyeceklere bulaşabilir.
  • Bol su tüketin: Günde 2-2.5 lt su tüketimi önerilir. Bol su tüketmek fazla zararlı maddelerin vücudumuzdan atılmasına, mineral dengesi ve tansiyon dengesi için faydalı olacaktır.
  • Zerdaçal ve karabiber: Yetişkin yaşta olanlar baharat olarak günde 1 tatlı kaşığı zerdeçal ile beraber karabiber tüketilmesi antioksidan etkilerinden dolayı faydalı olacaktır. Zerdaçal ve karabiber birlikte kullanıldığında daha fazla antioksidan etki göstermektedir.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN ÖRNEK BESLENME PROGRAMI 

 KAHVALTI

Kuşburnu veya ekinezya çayı

Haşlanmış yumurta

Beyaz peynir

Zeytin veya ceviz içi

Avokado

Bol yeşillik, kırmızı veya yeşil biber

Tam buğday ekmek

ÖĞLE

90 g et  (haftada 2 gün balık, 3 gün beyaz, 2 gün kırmızı et)

Haşlanmış, zeytinyağı ilaveli sebze yemeği (brokoli, tatlı patates, karnabahar, havuç)

Bulgur pilavı

Salata (marul, havuç, maydanoz, limon suyu)

İKİNDİ

3-4 yemek kaşığı yulaf

1 su bardağı süt

1 adet meyve (kivi, turunçgiller, nar)

1 avuç içi kadar yağlı tohum, kabak çekirdeği

AKŞAM

Balkabağı çorbası/mercimek çorbası

Kıymalı sebze yemeği (haftada 2 gün kıymalı kurubaklagil yemeği)

4 yemek kaşığı yoğurt (mümkünse probiyotik takviyeli)

Limonlu mevsim salata

Tam buğday ekmeği

Alerj Diyetisyeni Ecem Tuğba Özkan son olarak beslenmemizin düzenli olmasının bizleri koronavirüse karşı daha kuvvetli olmamızı sağlayacağını ve bu nedenle dengeli ve düzenli beslenmenin çok önemli olduğunu belirtti.

Obezite cerrahisinde 6 ay kuralı

Obezite cerrahisinde 6 ay kuralı

Bariatrik cerrahi, kilo kaybında yardımcı olan çeşitli obezite cerrahisi operasyonlarına verilen genel isimdir. Yapılan zayıflama ameliyatları sonrası verilen kilolar ile birlikte vücudun bazı bölgelerinde derilerde sarkmalar oluşur. Plastik Estetik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Orhan BabucçuZayıflama ameliyatları sonrası ideal kiloya sabitlendikten sonra vücut şekillendirme ameliyatı olursa en fazla verimi alır” dedi.

Prof. Dr. Orhan Babucçu, vücut şekillendirme ameliyatıyla ilgili şöyle konuştu; “Hastanın kilo vermesinden sonra vücudunda meydana gelen sarkmaların iyileştirilmesinde vücut şekillendirme ameliyatları önemli rol oynamaktadır. Oluşan sarkmaların düzeltilmesine sadece estetik amaçlı bakmamak lazım. Memelerde, karın bölgesinde, kol ve bacak bölgelerinde, kalçada ve sırt bölgesinde oluşan sarkmalar kişinin konforunu önemli ölçüde etkileyen sorunlardır. Birden fazla uygulanabilen operasyonlar ile bu sarkmalar toparlanabilmektedir.”

Obezite ameliyatı sonrası deri neden sarkar?

Kilo verdikten sonra derilerimizin sarkmasının nedeni derinin artık elastikiyetini kaybetmiş olmasıdır. Herhangi bir sebepten dolayı deri genişlerse belirli bir genişleme seviyesini aştıktan sonra o derinin içi boşalsa bile deri eski haline dönemez ve buna sarkma denir.

Sarkmalar en çok hangi bölgelerde görülür? Bunlardan kurtulmak mümkün mü?

Kilo vermeden sonra sarkmalar elbette en fazla kilo alınan yağın en fazla depolandığı alanlarda görülür. Yukarıdan aşağı sayacaksak; gerdan boyun bölgesi, kollar, göğüsler, karın yanlarımız, bacaklar, bacak içleri ve basenleri örnek verebiliriz. Tabii ki bunlardan kurtulmak mümkün, biz buna vücut şekillendirme ameliyatları diyoruz. Bir bütün olarak yaklaşıyoruz. Bunlar sırasıyla yüz ve boyun germe kol germe, meme dikleştirme, karın germe gerekirse yanlara liposuction ve bacak germe ameliyatı olarak sayabiliriz.

Mide ameliyat olduktan ne kadar süre sonra estetik ameliyat olunmalıdır?

Buna bir takvim üzerinden değil aslında baskül üzerinden cevap vermek lazım. Hasta ideal kilosuna indikten sonra 5-6 ay o kiloda kalırsa ondan sonra vücut şekillendirme ameliyatı olursa daha sağlıklı olur. Bu genellikle ameliyat sonrası bir yılı buluyor. Hastanın kilosu ideal kilosunda sabitlendikten sonra ameliyat olursa en fazla verimi alır. 

Bu ameliyatların hepsi aynı anda olabilir mi?

Teorik olarak bu sorunları kombine ameliyat dediğimiz ameliyatlarla yapılan her ameliyatta bir iki bölgeye uygulayarak toplamda 2-3 seansta çözmek mümkün. Bu ameliyatların araları bana göre en az 3-6 ay arası olmalı. Mesela ilk başta göğüs ve karın yapılabilir. Daha sonra kol ve bacak en sonda yüz bölgeleri hedef alınabilir. Ameliyatların sizin sağlığınız açısından belirli bir süreden daha uzun olmaması benim önerimdir. Hem sağlığımız hem görünümümüz estetiğimiz korunsun isterim.

Pandemi döneminde ağız ve diş sağlığının korunması

Pandemi döneminde ağız ve diş sağlığının korunması

Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsün vücuda ilk olarak ağız ve iletilen bulaştığı bilinmektedir. Virüsün yayılma hızı ve hasar verme oranını azaltmak için ağız hijyeni ve sağlığına geri dönüş, sonuç için girişini sürmek için bir bariyer gerektirir.

Pandemi döneminde ağız bakımı ve hijyeninin tanıtım ile ilgili açıklamalarda bulunan Hospitadent Dental Group Pendik Şubesi Başhekimi Ömer Kadıoğlu, “Hepimizin bu ve rutinimizi değiştirmemiz gereken ve pandemi yeni alışkanlıklarımızıdu Bu yeni alışkanlıkda beden sağlığımızın bir parçası olan ve sağlığımızı korumak için hijyen bunun için mutlaka günde en az iki kez dişler fırçalanmalı, diş fırçasının erişemediği alanlardaki bakteri plağını uzaklaştırmak için diş ipi, ara yüz fırçası veya ağız gargarası kullanımı gibi ek uygulamaları için bunun sıraya girmeden önce ve sonra eller mutlaka etkili bir şekilde yıkanmalıdır “diye konuştu.

Hiçbir sağlık sorunu ertelenmemeli

Ayrıca pandemi planlanmış tedavilerin, bu baskı ihmal edilmemesi ve tamamlanması vurgulayan Hospitadent Dental Group Pendik Şubesi Başhekimi Ömer Kadıoğlu, “Hiçbir sağlık sorunu için ‘tedaviye gerek yoktur’ ya da sonra düzeltme ‘gibi bir bakış açısı değildir. Nedeni istemiyor gibi görünen sorunlar ileride tedavisi daha güç bir hal alabilir. Bu yüzden en doğru yöntemle işin uzmanından görüş almak ve tedavi planlamalarını hazırlamaktır. Ayrıca basit gibi görünen bir sağlık sorunu zamanında tedavi edilmez sonuç verebilmektedir ”dedi.

6 ayda bir diş muayenesi şartı

Diş doktoruna her 6 ayda bir muayene olmak için gitmek hem ağız sağlığınız hakkında bilgi sahibi olmanızı sağlamakta, hem de iyi gitmeyen bir durum var ise önlem alınmasını sağlamakta, tedavi etmek kolaylaştırmaktadır.

Pandemi sahasında başından beri Sağlık Bakanlığı dersleri takip ettik; Ağız, Diş Sağlığı Kuruluşları ve Sağlık Turizmi Derneği (ADİSSAD) ile ağız ve diş sağlığı sektöründe faaliyet gösteren diş hastaneleri, diş sağlığı, diş polikliniklerine en üst düzeye çıkarılması konusunda kadıoğlu, rekabete girdiklerini ve önerilerde bulundu;

Hastalar randevularına tam zamanında hastane araştırması kişilerle temasını en aza indirilmelidir. Önemli bir başka nokta da randevuya yalnız gidilmesi, bekleme salonunun kalabalıklaşması iltihaplı kişi sayısının artmasına sebep olabilir.

Bazı hastalarımız sadece diş tedavisi için yurt dışından gelmekte, bu durumda 14 gün kuralına uymalı ve toplumdan izole etmelidir.

Kedi ve Köpeğe alerjisi olanlara alerji aşısı yapılabilir

Kedi ve Köpeğe alerjisi olanlara alerji aşısı yapılabilir

Bağışıklık sisteminin zararsız bir maddeye zararlıymış gibi tepki vermesi sonucu oluşan alerjiler, her yaş grubunda görülebiliyor. Çok sayıda alerji türünden biri olan evcil hayvan alerjisi; evcil bir kedi veya köpeğin, kürk, deri veya tükürüğü ile temasta, bağışıklık sisteminin anormal bir tepkisi olarak ortaya çıkıyor. Alerji ve Astım Derneği Başkanı Prof. Dr. Ahmet Akçay evcil hayvan alerjilerinin belirtilerini anlattı ve alerji aşısı hakkında bilgiler verdi.

Evcil hayvan alerjisi nasıl olur?

Evcil hayvan alerjisi; bir hayvanın deri hücrelerinde, tükürüğünde veya idrarında bulunan proteinlere karşı gelişen alerjik bir reaksiyondur. Çoğu zaman evcil hayvan alerjisi, bir evcil hayvanın tüylerinde tuttuğu ölü derilerine maruz kalmakla tetiklenir. Kürklü herhangi bir hayvan, evcil hayvan alerjisi kaynağı olabilir ancak evcil hayvan alerjileri en çok kedi ve köpeklerde görülür. Evcil hayvan tüyleri; polen, küf sporları ve diğer dış mekan alerjenlerini toplayabilir.

Evcil hayvan alerjisi kimlerde görülür?

Evcil hayvan alerjisi; hem yetişkinlerde hem çocuklarda ortaya çıkabilir. Cinsiyet fark etmeksizin her yaştan kişiyi etkileyebilir. Bazı insanlar daha yüksek risk altında olabilirler. Bu risk faktörleri şunlardır:

Evde evcil hayvana sahip olmak, evcil hayvan alerjisi riskini artırır. Evcil hayvan sayısı arttıkça risk de artış gösterir.

Evcil hayvanlarla yakın temasta bulunmak, sarılmak, öpmek gibi durumlar riski yükseltir.

Özellikle iç mekanlarda evcil hayvanın iyi havalandırılamayan yerlerde vakit geçirmesi risk durumunu arttırır.

Ailede benzer bir alerji öyküsü olması riski arttırır.

Herhangi bir alerjiye sahip olmak başka bir alerji geliştirme riskini arttırır.

Risk faktörünün olması alerjinin mutlaka olacağı anlamına gelmez. Risk faktörü olan birinin alerjiye yakalanma ihtimali risk faktörü olmayan göre daha yüksektir.

Evcil hayvan alerjisinin belirtileri nelerdir?

Evcil hayvan alerjisinin belirtileri genellikle evcil hayvanınızın yanındayken ya da kısa süre sonra ortaya çıkar. Bu belirtiler evcil hayvandan uzaktayken de devam edebilir. Bunun sebebi ise; tüylerin havada, mobilyalarda ya da giysilerinizde kalmasıdır.

Evcil hayvan alerjisinin belirtileri şunlardır:

Hapşırma, -Kaşıntılı ve sulu gözler, Burun akması veya tıkanıklığı, Ciltte kaşıntı, Ağız ve boğazda kaşıntı, Öksürük, Ciltte kabarık, kırmızı lekeler, kurdeşen, Göğüs gerginliği, nefes almada zorlanma veya hırıltı gibi astım belirtileri.

Evcil hayvan alerjilerinde, belirtiler kronikleşebilir. Örneğin uzun süreli burun tıkanıklığı yaşayabilirsiniz ve bu durum sizde evcil hayvan alerjisinin neden olduğu gibi bir izlenim yaratmayabilir. Evcil hayvan alerjilerinin belirtilerinden hapşırma ve burun akıntısı gibi belirtilerin çoğu grip ya da soğuk algınlığı gibi hastalıklarla da benzerlik gösterir. Belirtilerinizin sebebini doktorunuz tam olarak belirleyecektir.

Evcil hayvan alerjisinden nasıl korunabiliriz?

Evcil hayvan alerjisinin tam anlamıyla önlemek mümkün olmayabilir. Ancak alınacak bazı önlemler bu durumun etkilerini en az seviyeye indirebilir. Bu önlemler şunlardır:

Evcil hayvanınız varsa onunla fiziksel teması en aza indirmeye çalışın. Sık sık sarılmayın veya öpmeyin.

Evcil hayvanlarınızın, evin her alanına girmesine izin vermeyin. Özellikle yatak odalarınızdan uzak tutmaya çalışın. Böylelikle evcil hayvan tüyünün yatağınıza nüfuz etmesine engel olabilirsiniz.

Alerjisi olmayan birinden, evcil hayvanınızın tüylerini dış mekanda fırçalamasını isteyin ve bunu düzenli olarak yapın.

Evcil hayvanınızın sizi yüzünüzden ya da burnunuzdan yalamasına izin vermeyin.

Evcil hayvanınızla temas ettikten sonra ellerinizi mutlaka sabun ve suyla yıkayın.

Evcil hayvanınızla fiziksel temastan sonra yüzünüze ve gözünüze dokunmamaya özen gösterin.

Evcil hayvan tüyleri halılarda ve döşemelerde çok uzun süre kalabilir. Bu sebeple; çekiş gücü yüksek bir süpürge kullanmanız yararlı olabilir. Evdeki kumaş döşemeleri vb. sürekli temizleyin.

Havadaki istenmeyen alerjenik partiküllerin uzaklaştırılmasında yardımcı olabilecek daha verimli klima filtreleri kullanın, HEPA filtreleri gibi.

Gerektiğinde evcil havanınızın tırnaklarını ve tüylerini kesin.

Hayvan tüylerini ve diğer alerjenleri içine hapsedebilecek halı ve kilim kullanımını en aza indirin.

Evcil hayvan besleyecekseniz çocuk sahibi olmadan karar vermelisiniz

Çünkü doğum öncesinde evde evcil hayvan olması, doğum sonrası evcil hayvan alerjisi gelişme riskini azalttığı bilimsel yayınlarda gösterilmiştir. Bu nedenle özellikle alerjik bir bünyeye sahip anne ve baba evde evcil hayvan beslemeyi düşünüyorsa çocuk sahibi olmadan eve evcil hayvan almaları faydalı bir yaklaşım olacaktır. Çünkü anne ve babada alerjik hastalığın olması çocukta da alerjik hastalığın ortaya çıkmasını artıracaktır.

Alerji yapmayan kedi veya köpek var mı?

Aslında yok. Tüy az döken kedi veya köpeklerin daha az alerji yaptığı düşünülse de özellikle kedi tüyü alerjenleri çok güçlü alerjen olduğu için az tüyle bile alerji belirtileri görülür. Belki daha az alerjik belirtiler görülmesi bakımından daha az tüy döken ve daha az kokan evcil hayvanlar tercih edilebilir.

Kedi veya köpeğinize karşı alerji gelişmişse alerji aşısı yapılabilir

Kedi veya köpeğinize karşı alerji gelişmişse ve bu alerjinin belirtileri varsa öncelikle alerji testi yapılması gerekiyor. Alerji deri testi veya kandan alerji testi yapılabilir. Daha da ayrıntılı bilgi veren test ise moleküler alerji testidir. Moleküler alerji testi ile gerçek alerjinin kedi veya köpek mi yoksa çapraz reaksiyon mu olduğunu göstermede çok faydalı bilgiler sağlıyor. Bazen kedi tüyüne karşı alerjisi olanlarda çapraz reaksiyon sonucu köpeğe de alerji gelişebiliyor ve köpek tüyüne maruz kalınca da alerji belirtileri ortaya çıkabilmektedir. Alerji aşısı yapılırken moleküler alerji testine göre karar verilmesi daha etkili aşı uygulanmasına olanak sağlamaktadır. Köpeğe alerji, kedi tüyüne karşı çapraz reaksiyondan kaynaklanıyorsa sadece kedi tüyü ile alerji aşısı yapılmalı. Hem kedi hem de köpeğe karşı gerçek alerji gelişmişse her iki evcil hayvana karşı alerji aşısı yapılması çok daha faydalı olacaktır.

Alerji aşıları ile 4 ayda haftada bir yapılırken daha sonra aralık açılarak 1 yılın sonunda ayda bir aşı uygulanmaktadır. Alerji aşısı etkisi kendini 6 ay içinde göstermektedir. Alerji aşısı ile alerji belirtileri ortadan kalkar, ilaç ihtiyacı ortadan kalkarak hayat kalitesi belirgin seviyede artar. Kedi veya köpeğinizden hatta at binmekten vazgeçmenize gerek yok. Kedi, köpek ve at tüyüne karşı alerji aşısı uygulanabilmekte ve çok başarılı sonuçlar elde edilmektedir.