Soğuk hava omurganızı bükmesin!

Soğuk hava omurganızı bükmesin!

Soğuk havalarda oluşan hastalıklar denildiğinde aklımıza ilk olarak nezle ve grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonları gelse de, aslında omurgamız da tehdit altında oluyor. Soğuk havanın yol açtığı kas spazmına tüm dünyada korku yaratan Covid-19 pandemisindeki hareketsizlik ve saatlerce ev ortamında bilgisayar başında hatalı oturmak gibi faktörler de eklenince, özellikle bel ve boyun bölgemizde yaşam kalitemizi oldukça düşürecek boyutlarda şiddetli ağrılar gelişebiliyor, hatta hapşırırken veya öksürürken belimiz bile tutulabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Murat Hamit Aytar kış aylarında omurga sağlığımıza çok dikkat etmemiz gerektiği uyarısında bulunarak, “Soğuk havalarda vücut ısınızı ideal seviyede tutabilecek şekilde giyinmelisiniz. Dolayısıyla aşırı kalın veya tam aksine ince giyinmekten kaçınmalısınız. Soğuk havanın omurganıza olumsuz etkilerine karşı dikkat etmeniz gereken bir başka önemli nokta da omurgayı sıcak tutmak için düzenli olarak spor yapmak olmalı.” diyor.

Soğuk hava kas spazmı nedeni!

Omurga ağrısı hemen herkesin hayatı boyunca bir kez dahi olsa yaşadığı bir sorun. En çok da bel ve boyun bölgesinde gelişiyor ağrılar. Pek çok etkenin yol açtığı ağrıların bir sorumlusu da soğuk havalar nedeniyle gelişen kas spazmı. Omurganın çalışması için aktif bir kas-iskelet, bağ dokusu ve disk sistemi gerektiğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Murat Hamit Aytar, şöyle devam ediyor: “Bu sistem, omurgaya binen yükü parçalara bölerek dağıtıyor. Ancak soğuk hava omurganın bu uyumlu mekanizmasını olumsuz etkiliyor. Kasın esnekliğini azaltıyor, bağ dokularının kasla beraber kemikleri koruyucu ve destekleyici görevlerini yerine getirmesini engelleyebiliyor. Bunların sonucunda da kas spazmı gelişebiliyor. Spazm nedeniyle kasılmış olan omurga yeterince esneyemediği için de en sık bel veya boyun bölgesi olmak üzere omurganın çeşitli bölgelerinde ağrı oluşmaya başlıyor. Ağırının şiddeti ise kişiden kişiye değişiyor; bazı kişilerde hafif düzeyde seyrederken, bazılarında ise hareket yeteneğini ciddi boyutlarda kısıtlayacak kadar şiddetli olabiliyor.”

Omurgamızı koruyan 8 etkili önlem!

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Murat Hamit Aytar soğuk havalarda bel ve boyun sağlığımızı korumak için almamız gereken önlemleri şöyle sıraladı:

  • Vücut ısınızı ideal seviyede tutabilecek şekilde giyinmeye dikkat edin. Özellikle bel ile boyun bölgeniz soğuğa doğrudan maruz kalmayacak şekilde giyinin. Bu nedenle belinizi açıkta bırakan kıyafetlerden kaçının, atkı kullanmayı ihmal etmeyin. Fazla

kalın da giyinmeyin, çünkü terlemek ve ardından soğuk havaya maruz kalmak, omurga sağlığını olumsuz etkileyen en önemli sorunlardan biri. Bilindiği gibi terledikten sonra terimizin korunmaksızın kuruması, üstelik bir de soğuk ortamda daha ciddi soğuk etkisi yaparak kaslarda spazmı, tutulmayı iyice kolaylaştırıyor.

  • İnce giyinerek soğuk havanın doğrudan etkisine maruz kalmak da omurgayı tehdit ediyor. Hava şartlarına uyumsuz şekilde ince giyinmekten kaçının.
  • Islak veya nemli saçlar boyun bölgesinde soğuğun olumsuz etkisini kolaylaştırarak boyunda tutulmaya yol açabiliyor. Banyo yaptıktan sonra saçlarınızı iyice kurutmadan dışarı çıkmayın.
  • Rüzgarlı havalarda cereyanda kalmamaya dikkat edin. Ayrıca çalışma ortamında camdan gelen rüzgara da maruz kalmayın.
  • Oturmak omurgamıza iyi gelmiyor, özellikle de boşlukta ve dengesiz bir pozisyonda oturuyorsak. Omurga sağlığınız için masa başında otururken bel boşluğunu destekleyen bir yastık kullanmaya ve dik pozisyonda olmaya özen gösterin.
  • Kullandığınız bilgisayarın ekran seviyesini, klavyenin bulunduğu yeri ve masa yüksekliğini vücut ölçülerinize uygun hale getirin.
  • Ofiste ya da evde klimanın doğrudan omurganıza gelmesini önleyin.
  • Soğuğun olumsuz etkilerine karşı mücadele etmenin bir başka önemli yolu da omurgayı sıcak tutmak için spor yapmak. Vücudunuzu çok yormayan yürüyüş, yüzme, uzman eşliğinde pilates ile fitness programlarını düzenli olarak uygulamayı ihmal etmeyin.

Pandemide sabır taşı ebeveynlere rahatlatıcı öneriler

Pandemide sabır taşı ebeveynlere rahatlatıcı öneriler

Bir yandan uzaktan çalışma modeliyle kendi iş yaşamlarının sorumluluklarını yerine getirmeye bir yandan da online eğitim nedeniyle gün boyu evde zaman geçirmek zorunda kalan çocuklarıyla ilgilenmeye çalışan pek çok anne baba, adeta kendileri nefes alamaz hale geldiklerinden yakınıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi’nden Klinik Psikolog Naz Tanoğlu, “Bu olağanüstü süreçte farklı roller üstlenmek zorunda kalan ebeveynler de tıpkı çocuklarını koruyup rahatlatmaya çalıştıkları gibi kendilerini de ihmal etmemeli, bazı pratik önlemlerle bu süreci atlatmanın yollarını göz ardı etmemelidirler. Aksi halde fiziksel ve psikolojik sağlıklarında bozulma yaşayacakları gibi, bu olası bozulma çocuklarına da olumsuz yansıyacaktır.” diyor. Peki anne babalar pandemi sürecinde kendi psikolojilerini korumak adına neler yapabilirler? Klinik Psikolog Naz Tanoğlu, pandemide anne ve babalara özel tüyolar verdi, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kendinize karşı şefkatli olmayı unutmayın

Covid-19 pandemi sürecinde belirsizlikler kaygıyı artırırken, kaygıya neden olan etkenlerden biri de kontrol etmemizin mümkün olmadığı şeyleri kontrol etme çabasından kaynaklanıyor. İçinde olduğumuz durumun en zorlayıcı tarafı; gözle görülmeyen ve ne zaman biteceği belli olmayan dolayısıyla da kontrol algımızı tümden sarsan bir tehdidin karşısında sürekli tetikte olmamız. Bu oldukça yorucu ve yıpratıcı deneyim karşısında kendimize şefkatli olmayı hatırlamalıyız. Tıpkı çocuğumuzla konuşurken olduğu gibi kendimize de ihtiyacımız olan desteği ve anlayışı göstermeliyiz. Dışarda kontrol edemediğimiz bir virüsle mücadele ederken içimizde güvenli bir yer oluşturmak, dayanma kapasitemizi arttıracaktır.

Eğlenceli etkinlikler yapın

Çocuklar, belirli sınırların olduğu bir düzen içinde yaşamaya ihtiyaç duyarlar. Her ne kadar bazen buna itiraz etseler de sınırlamalar onlara güven duygusu aşılar. Birlikte rutin program oluşturun. Ders dışı saatlerde oyun gibi aktivitelerin de bir rutin çerçevesine alınması tercih edilebilir. Çünkü unutulmamalıdır ki çocukların eğitim alma ihtiyaçları olduğu kadar, oyun oynamaya da ihtiyaçları vardır. Bu nedenle hem kendi kendilerine hem de birlikte yapabileceğiniz etkinliklere rutininizde yer açmanızda fayda var. Siz de bu etkinlikler sırasında kendinizi oyunun eğlencesi ve dinlendiriciliğine bırakarak rahatlayabilirsiniz.

Kendinize zaman ayırın ve bunu çocuğunuza anlatın

Her yere ve her şeye yetişmeye çalışıyorken, eğer kendinizi iyi hissettirecek şeylere vakit ayırmazsanız, iyi hissetmeniz zorlaşacaktır. Üstüne bir de çocuklarınızla ilgilenmeniz bu koşullarda mümkün olabilir mi? Çocukların bu dönemde psikolojik sağlıklarını koruyabilmeleri doğrudan anne babaların ruh sağlığı ile ilgilidir. Siz iyi hissettirecek kaynaklara yöneldikçe bu çocuğunuza da yansıyacaktır. Öyleyse daha iyi hissedebilmek için kendinize “Neye ihtiyacım var?” sorusunu sorun. Açığa çıkan ihtiyacınıza yönelik sizi destekleyecek uğraşlara yönelebilirsiniz. Bunu yaparken de kendinize neden vakit ayırmanız gerektiğini uygun bir dille çocuğunuza anlatmayı unutmayın (Örneğin; onlarla daha iyi ilgilenebilmek için buna ihtiyaç duymanız gibi

Bardağın dolu tarafını göz ardı etmeyin

Evde işlerin daha kolay yürümesi için çocuklara ev içerisinde sorumluluklarını arttıracak görevler verebilirsiniz. Örneğin, yemek masasına tabak taşıyabilir, bulaşık makinesini yerleştirmeye yardımcı olabilir, yatağını toplayabilir. Ayrıca bu dönemde sürekli evde oldukları için sizlerin onları gözlemleyebilmeniz de daha kolaylaşacaktır. Bu sayede okulda olsalar alamayacakları birebir ilgiyi ve dikkati evde anne babalarından alabilecekleri gibi, siz de çocuğunuzun zorlandığı alanları tespit ederek bunları geliştirme fırsatı bulabilirsiniz.

Mizaha daha çok yer açın

Zor dönemlerden geçerken en iyileştirici olan şeylerden biri de gülmektir. Mizahı bir baş etme mekanizması olarak daha çok kullanmak çocuklara psikolojik esneklik kazandırır. Onlara işler planlandığı gibi gitmediğinde stresi çözümlemeleri için destek sağlar. Bu davranışı pekiştirmelerindeki en büyük kaynak şüphesiz anne babalarını gözlemleyerek olacaktır. Onlara mizah ve espri duygunuzu göstererek model olun. Bol bol gülmek hem sizin hem çocuklarınızın kısacası evde herkesin ruh sağlığına iyi gelecektir!

Arkadaşlarınızla görüntülü konuşmalar yapın

Sosyalleşmek bize anne baba, eş, çalışan olmak dışında kim olduğumuzu hatırlatır ve hayat koşuşturmacasında bir nefes alma alanı yaratır. Pandemi sürecinde sevdiklerimizle eskisi gibi fiziksel olarak görüşemiyor olmak, bizi en önemli destek kaynaklarımızdan birinden mahrum bıraktı. Evlere kapanmanın getirdiği sosyal izolasyon ve yalnızlık duygusu ile baş etmenin en iyi yollarından biri de görüşemediğimiz arkadaşlarımızla görüntülü konuşmalar yapmaktır. Ayrıca buna bizlerin ihtiyacı olduğu kadar çocuklarımızın da ihtiyacı olduğunu hatırlamalı, ders aralarında eskiden teneffüs vakitlerinde yaptıkları gibi arkadaşları ile konuşmaları için ortam oluşturmalıyız.

Karamsarlığa kapılmayın

Klinik Psikolog Naz Tanoğlu “Elimizden gelenin en iyisini yaptığımızı düşünsek bile yine de çocukların olumsuz düşüncelerine engel olamayız. Çocuklar, günlük yaşamlarındaki alışılageldik düzenin değişmesiyle birlikte zaman zaman mutsuzluk, öfke, kaygı, isteksizlik gibi duygular yaşayabilirler. Bu doğaldır ve zorlandıklarına işarettir; karamsarlığa kapılmayın. Psikolojik olarak iyi hissedebilmeleri için öncelikle bu duygularının kabulü esastır. Anne babalar olarak onlara yapabileceğiniz belki de en iyi şeylerden biri, bu duyguları ifade etmeleri için çocuklarınıza alan açmaktır. Hemen dikkatlerini başka bir şeyle dağıtma repertuarına geçmeden, onları sakince dinlemeniz, duygularını paylaşmaları konusunda cesaretlendirmeniz önemlidir. Daha sonra da dinlediklerinizi onlara yansıtmak ve anladığınızı göstermek faydalı olacaktır. Ayrıca tüm bu süreçte daha fazla şefkat ve sabırla çocuklarınıza yaklaşmanız, psikolojik sağlamlıklarını korumalarına yardımcı olacak ve alacağınız olumlu geri bildirimler sizi de mutlu edecektir.” diyor.

Fiziksel egzersiz yapmayı ihmal etmeyin

Yasakların olmadığı saatlerde açık havada yürüyüşe çıkmak, bisiklete binmek ya da evde egzersiz yapmak beden sağlığınız için olduğu kadar ruh sağlığınız için de koruyucu niteliktedir. Spor yapmaya vakit ayırdığınızda evdeki sorumlulukların getirdiği stresle baş etmenizin kolaylaştığını fark edeceksiniz. Her gün en az on beş dakika ayırmanız iyi hissetmenize yardım edecektir. Ayrıca çocuğunuza bu dönemde hareket etmeyi hatırlatmak yerine önce kendiniz bunu uygulayarak ona örnek de olabilirsiniz.

Koronavirüs düşmanı: D Vitamini

Koronavirüs düşmanı: D Vitamini

  • Covid-19 salgını ile savaşan tıp dünyası, güçlü bağışıklık sisteminin önemi konusunda hemfikir. Bu süreçte D vitamini, önemini bir kez daha kanıtladı.
  • Maltepe Üniversitesi Hastanesi Başhekim Yardımcısı Aile Hekimi Dr. Şevin Demir, virüsle savaşta güçlü ve sağlıklı olmak için vitamin depolarının dolu olmasını belirterek, D vitaminin hastalıktan korunma ve koronavirüs tedavisi sürecine olumlu etkisine dikkat çekiyor.

D vitamini yetersizliği, ülkemizde ve dünyada en yaygın görülen vitamin eksiklikleri arasında yer alıyor. Dünyada yaklaşık bir milyar insanda D vitamini eksikliği olduğu tahmin edilirken, Türkiye’de yüzde 60-70 oranında görülen bu eksikliğin sağlığı ciddi şekilde etkilediği biliniyor. Bağışıklık sisteminin gücünü kaybetmesi nedeniyle vitamin eksikliği bulunan kişilerde gribal enfeksiyonların da dahil olduğu enfeksiyon hastalıklarına yakalanma ve bu hastalıkları ağır şekilde geçirme riski önemli ölçüde artıyor.

Koronavirüs salgınıyla birlikte güçlü bağışıklık sistemine dikkat çeken uzmanlar, D vitaminin bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalığa yakalanma riskini düşürdüğünü, yakalanılsa da daha hafif atlatılmasını sağladığını belirtiyorlar.

Maltepe Üniversitesi Hastanesi Başhekim Yardımcısı Aile Hekimi Dr. Öğretim Üyesi Şevin Demir, D vitaminin önemini, eksikliğinin nasıl anlaşıldığını, fazlasının zararını, hangi yollardan takviye yapılabileceğini ayrıntılarıyla anlattı. Kalsiyum ve fosfor seviyelerini düzenleyen D vitamininin kemik ve kas sağlığı için önemine dikkat çeken Dr. Demir, “D vitamini kalbin sağlıklı olarak kasılıp gevşemesini düzenler, hipertansiyon gelişme riskini ve insülin direncini azaltır. Bağışıklık sistemimizde rol alarak otoimmün hastalıkların önlenmesini ve inflamasyonun azalmasını sağlar, solunum sistemimizin virüslerle savaşmasında etkilidir.” dedi.

D VİTAMİNİ SEVİYESİ NE OLMALI?

D vitamini eksikliği ya da fazlalığının basit bir kan tahliliyle anlaşılabileceğini belirten Dr. Demir, takviye kullanımının mutlaka doktor önerisiyle gerçekleştirilmesi gerektiğini söyledi. Vücutta gereğinden fazla D vitaminin bulunmasının zehirlenmeye yol açabileceğini belirten Dr. Demir, “D vitamini eksikliğinin derece ve süresine göre klinik bulgular ortaya çıkar. Kemik mineral yoğunluğunda azalmanın yanı sıra kemiklerde dayanıklılığın azalması anlamına gelen osteomalazi, yaygın kemik – kas ağrısı, kemik hassasiyeti, kas güçsüzlüğü, yürüme zorluğu ve kırıklar gelişebilir” dedi.

HASTALIK DAHA HAFİF SEYREDİYOR

Dr. Demir, D vitamini düzeyleri ile Covid-19’un şiddetli geçirilmesi veya ölüm oranları arasındaki ilişki konusunda henüz yeterli kanıt olmadığını ancak çok sayıda davam eden çalışmanın olduğunu vurguladı. Bugüne kadar yapılan çalışmalar göz önüne alındığında hastalığın seyrine olumlu etkilerinin olduğunu söylemenin mümkün olduğunu belirten Dr. Demir, “D vitamini desteğinin solunum yolu enfeksiyonlarına karşı koruyucu etkileri olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle pandemi döneminde D vitamini düzeyini 30 ng/ml’nin üzerine çıkarmak istiyoruz. Hastanemizde D vitamini seviyesi yeterli olmayan tüm hastalara takviye veriyoruz” diye konuştu.

DOĞRU DOZ ÖNEMLİ

D vitamini takviyesinin hastalığı geçirmemize engel olmayacağını ancak hastalıkla savaşırken daha güçlü olmamızı sağlayacağını belirten Dr. Demir, 16. yüzyılın önemli bilim adamı, modern tıbbın kurucularından kabul edilen Paracelsus’un, “Bütün maddeler zehirdir, zehirle ilacı birbirinden ayıran onun dozudur” sözüne dikkat çekti. Yaşamamamız için en gerekli olan suyun bile 20 litre içilemeyeceğini vurgulayan Dr. Demir, ne kadar D vitamini takviyesi alınması gerektiğiyle ilgili merak edilen soruya şu yanıtı verdi: “Multivitaminlerin içindeki günlük idame dozlarını almak problem değil ama yüksek dozlar alınacaksa öncesinde mutlaka seviye ölçümü gerekir.”

GÜNEŞ EN BÜYÜK D VİTAMİNİ KAYNAĞI

D vitaminin yüzde 10- 20 kadarı gıdalar ile alınıyor. Yüzde 80-90’ı ise UVB ışınları etkisiyle ciltte sentezleniyor. Türkiye’nin bulunduğu konumda D vitamini sentezinin mayıs – kasım ayları arasında gerçekleştiğini belirten Dr. Demir, şunları söyledi:

“Uygun ışın açısı saat 10.00-15.00 arasında olduğundan, D vitamini sentezi için bu saatlerde güneşe çıkılmasını öneriyoruz. Yazın uygun saatlerde tüm vücudun güneş ışığı ile ciltte hafif pembelik oluşturacak şekilde karşılaşması durumunda; deride, ağızdan alınan yaklaşık 20.000 IU vitamin D dozuna eşdeğer düzeyde vitamin D sentezi gerçekleşir. Sadece el, kol ve bacakların güneşe maruz kalması durumunda ise yaklaşık 3.000 IU vitamin D sentezi sağlar. Cilt rengi açık olan bir insanda cildin hafif pembeleşmesine 15 dakikada ulaşılabilirken, koyu ciltli bir kişide bu süre 3-4 kat daha uzun olabilir. Faktör düzeyi 15 veya üzerindeki güneş koruyucu kremlerin kullanılması güneş ışınlarının deriye ulaşmasını engellemektedir. Cam ve tül arkasından güneşlenme de vitamin D sentezini engeller. Güneş kaynaklı salgıladığımız D vitamini seviyesi istenilenin altında ise takviye gerekir.”

 

VİTAMİN DEPOLARINIZ DOLU OLSUN

Dr. Demir, pandemi döneminde evlere kapandığımız, daha az güneş ışınına maruz kaldığımız için D vitamini seviyelerimizin daha da düşmüş olabileceğinin unutulmaması gerektiğine dikkat çekti. Bu süreçte daha az hareket edildiğini, daha çok abur cubur yendiğini, hastanelerin riskli olduğu düşünülerek şeker, tansiyon gibi kronik hastalıklar için kontrollerin aksatıldığını belirten Dr. Demir, şu öneride de bulundu: “Biliyoruz ki bu virüsle savaşırken ne kadar güçlü ve sağlıklı olursak, onu o kadar kolay yenebiliriz. Bunun için de kronik hastalıklarımızın kontrol altında olması, vücut vitamin depolarımızın yeterli dolulukta olması gerekir.”

 

Grip mevsiminde bu belirtilere dikkat

Grip mevsiminde bu belirtilere dikkat

Tüm dünyayı derinden sarsan Covid-19 enfeksiyonunun gölgesinde girdiğimiz kış mevsiminde bir yandan da soğuk algınlığı (nezle) ve grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonları da sık görülüyor. Mevsim ‘grip mevsimi’ olunca tedirginlik çok daha fazla artıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “Soğuk algınlığı (nezle), grip (influenza) ve Covid-19 farklı virüslerin neden olduğu benzer yolla bulaşan hastalıklardır. Bu üç hastalığı test yapmaksızın sadece hastanın şikâyetlerine bakarak birbirinden ayırt etmek mümkün değildir” diyor. Peki, grip ile Covid-19 enfeksiyonu aynı anda görülebiliyor mu? Nezle, grip ve Covid-19 enfeksiyonunu birbirinden ayıran temel belirtiler neler? Ne zaman doktora görünmeli, nelere dikkat etmeliyiz? Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, üç hastalığın belirtilerindeki farkları anlattı, pandemi sürecinde kışı sağlıklı geçirmenin 10 önemli yolunu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kış aylarında yaygınlaşan grip bu yıl Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle çok daha tedirgin ediyor. Yapılan bilimsel çalışmalar; Covid-19 hastalarında, influenza dışındaki viral ve bakteriyel enfeksiyonların da görülebildiğini ortaya koyuyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “Covid-19 ve grip (influenza) farklı virüslerin neden olduğu, benzer yollarla bulaşan, benzer şikâyetlere neden olan hastalıklar. Bilimsel çalışmalarda iki hastalığın aynı kişide görülebildiği, Covid-19 hastalarında yüzde 30’a yaklaşan oranlarda diğer viral ve bakteriyel hastalıkların da olabildiği bildirilmiştir. Klinik bulgulara bakarak Covid-19 veya grip ayrımı yapmak zordur. Vaka sayıları az olduğu için hastalığın nasıl seyredeceği konusunda kesin bir öngörüde bulunmak doğru değildir” diyor. Doç. Dr. Tülin Sevim; özellikle ateş, kuru öksürük, nefes darlığı ile tat ve koku duyusunda azalmanın Covid-19’un en sık görülen belirtileri olduğunu belirterek “Hastalarda ayrıca ishal, vücut ağrıları, baş ağrısı ve boğaz ağrısı gibi şikâyetler de görülebilir. Özellikle ateş, öksürük, göğüste sıkışma hissi, nefes darlığı şikâyetiniz varsa mutlaka bir sağlık kurumuna başvurmalısınız” uyarısında bulunuyor.

Boğaz ağrısı yaygınlaşıyor!

Kış aylarında özellikle boğaz ağrısı sık görüldüğü için her boğaz ağrısında endişelenmek gerekiyor mu? Boğaz ağrısı hangi durumlarda Covid-19 enfeksiyonuna işaret edebiliyor? Doç. Dr. Tülin Sevim “Boğaz ağrısı, her 3 hastalıkta da görülebilen bir bulgudur. Hastanın şikâyetleri hafifse, boğaz ağrısı ile birlikte hapşırık, burun akıntısı veya burun tıkanıklığı gibi şikâyetleri de varsa soğuk algınlığı düşünülebilir. Ancak ateş, öksürük, halsizlik, yorgunluk, nefes darlığı gibi şikâyetlerin varlığında öncelikle Covid-19 veya gribi düşünmek gerekir” diyor.

Soğuk algınlığı, grip ve Covid-19’da görülen şikâyetlerin sıklığı:

(CDC-ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri)

 

Semptom Soğuk Algınlığı Grip COVID-19
Semptomların başlayış şekli Yavaş Ani Yavaş
Ateş Nadir Sık Sık
Vücut ağrısı Hafif Sık (bazen şiddetli) Bazen
Titreme Nadir Sık Sık
Yorgunluk, halsizlik Bazen Sık Bazen
Öksürük Hafif Sık (bazen ciddi) Sık (genellikle kuru)
Hapşırık Sık Bazen Yok
Burun akıntısı veya burun tıkanıklığı Sık Bazen Nadir
Boğaz ağrısı Sık Bazen Bazen
İshal Yok Nadir Bazen
Baş ağrısı Nadir Sık Bazen
Koku veya tat alma bozukluğu Nadir Nadir Sık
Nefes darlığı Nadir Nadir Sık

Soğuk algınlığı (Nezle)

Soğuk algınlığı, grip ve Covid-19 enfeksiyonundan daha hafif seyrediyor. Hastalarda burun tıkanıklığı veya burun akıntısı, hapşırık, boğaz ağrısı sık görülürken, öksürük ve ateş olmuyor ya da hafif oluyor. Soğuk algınlığı genellikle zatürre veya hastaneye yatış gibi ciddi sağlık sorunlarına neden olmayıp, ortalama 7-10 gün içinde tamamen düzeliyor.

Grip (Influenza)

Grip ve Covid-19 benzer şikâyetlere neden olduğu için birbirinden ayırt etmek oldukça zor. Doç. Dr. Tülin Sevim “Gripte hastaların şikâyetleri virüsü aldıktan sonra 1-4 gün içinde başlar, iki haftadan kısa bir sürede düzelir. En sık görülen şikâyetler; titreme, ateş, halsizlik, yorgunluk, vücut ağrıları, bazen boğaz ağrısı, burun tıkanıklığı veya burun akıntısıdır ki çocuklarda ishal de görülebilir. Yaşlılarda, kronik hastalığı olanlarda, gebelerde ve küçük çocuklarda daha ağır seyredebilir. Risk grubundaki kişilerde zatürre, solunum yetmezliği, kalp hastalığı, çoklu organ yetmezliği gibi sorunlara neden olabilir.” diyor.

Covid-19 enfeksiyonu

Covid-19’da hastaların şikâyeti genellikle virüsü aldıktan 5 gün sonra başlıyor, bu süre 2-14 gün arasında değişebiliyor. Gripten çok daha kolay ve hızlı yayılırken, bulaştırıcılık süresi daha uzun oluyor. Hasta birkaç günde düzelebildiği gibi, bu süreç haftalar veya aylarca devam edebiliyor. Doç. Dr. Tülin Sevim “Titreme, ateş, kuru öksürük, nefes darlığı, tat ve koku alma kaybı, bazen vücut ağrıları, ishal, baş ağrısı, boğaz ağrısı ile kendini gösterir. Yaşlılarda, kronik hastalığı olanlarda, gebelerde, daha ağır seyretmektedir. Risk grubundaki kişilerde gripte görülebilen zatürre, solunum yetmezliği, kalp hastalığı, çoklu organ yetmezliği gibi sorunlar Covid-19 hastalarında da görülür; ayrıca bu hastalarda damarlarda oluşabilecek pıhtılar ciddi sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Covid-19 hastalarında hastaneye yatış ve ölüm riski grip hastalarından daha yüksektir. Covid-19 mevsimsel özellik göstermez” diyor.

Pandemide kışı sağlıklı geçirmenin 10 yolu!

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, pandemide kışı sağlıklı geçirmek için 10 kritik önlemi şöyle sıraladı:

  1. Maske, hijyen ve sosyal mesafeye dikkat edin. Maske takın, başkaları ile aranızda en az 1,5 metre mesafe olmasına dikkat edin. Kapalı ortamlarda bu mesafeyi daha da açın.
  2. Bulunduğunuz ortamı sık sık havalandırın.
  3. Hijyen kurallarına uyun; ellerinizi gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza sürmeyin. Ellerin düzenli yıkanması eldiven takmaktan çok daha güvenlidir. Virüslerin lastik eldiven üzerinden de bulaşabileceğini unutmayın. Başkasının havlusunu kullanmayın.
  4. Öksürürken veya hapşırırken, dirseğinizin iç kısmı veya bir mendil ile ağzınızı ve burnunuzu kapatın. Ardından kullanılmış mendili hemen kapalı bir kutuya atın ve ellerinizi yıkayın.
  5. Kapı kolları, musluklar ve telefon ekranları gibi düzenli olarak dokunulan yüzeyleri sık sık temizleyin ve dezenfekte edin. Market alışverişi sırasında market arabalarının ve sepetlerinin kollarını dezenfekte edin ya da eldiven kullanın.
  6. Eve geldikten sonra ve paketlerinizi yerleştirdikten sonra ellerinizi iyice yıkayın. Sebze ve meyvelere dokunmadan önce ellerinizi yıkayın, sebze ve meyveleri ise her zaman yaptığınız gibi temiz su ile yıkamanız yeterlidir.
  7. Düzenli egzersiz yapın. Düzenli egzersiz yapmak ve günde en az 30 dakikamızı egzersize ayırmak, fiziksel ve ruhsal sağlığımızı korumak için çok önemli.
  8. Sağlıklı beslenin. Vücut direncimizin, bağışıklığımızın güçlü olması gereken pandemi döneminde sağlıklı beslenme çok önemli. Sebze ve meyve tüketin; tuzu ve şekeri azaltın, yağın fazlasından kaçının, bol su için.
  9. Sigarayı bırakın.
  10. Uykusuz kalmayın, stresten kaçının. Arkadaşlarınızla dostlarınızla bağınızı koparmayın, telefonla veya sosyal medya aracılığı ile de olsa görüşmeye devam edin, çevrenizde ihtiyacı olan kişilere yardım edin.

Vitamin D tedavisi Covid-19 enfeksiyonunu engeller mi?

Vitamin D tedavisi Covid-19 enfeksiyonunu engeller mi?

Covid-19 enfeksiyonuna yakalan bireylerin vitamin D3 seviyeleri düştükçe enfeksiyon şiddetinin daha ağır seyrettiği saptanmıştır. Ayrıca bu enfeksiyondan hastaneye yatışı gereken hastaların vitamin D düzeylerinin yatış gerektirmeyenlere göre daha düşük olduğu saptanmıştır. Buna bağlı olarak tek bir soru geliyor akıllara.. D vitamini Covid – 19 enfeksiyonunu engeller mi?

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji Uzmanı Doç. Dr. Yusuf Aydın, Covid -19 enfeksiyonu tüm dünyada verdiği hasarla tüm insanlığı tehdit eden bir salgın halinde devam ederken, bu enfeksiyona karşı en küçük önlemler bile önem kazanmaktadır. Covid-19 enfeksiyonunun tedavisinde anti viral ajanlar kullanılmaktadır. Ancak her hastada aynı etkinliği göstermemektedir. Özellikle altta yatan diyabet, obezite gibi kronik hastalıkları olanlarda hastalı ağır seyretmektedir. Bu hastalar dışında kimi klinik durumlarda da bu hastalığın ağır seyrettiği saptanmıştır’’ şeklinde açıklamada yaptı.

Vitamin D3 Seviyesi Düşük Kişilerin Covid -19 Olma Riski Daha Yüksektir

Eskiden beri serum vitamin D3 düzeyi düştüğü dönemlerde viral enfeksiyonların daha sık olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak covid-19 enfeksiyonların da bu durumun çok daha önemli olduğu gözlemlenmiştir. Covid-19 enfeksiyonuna yakalan bireylerin vitamin D3 seviyeleri düştükçe enfeksiyon şiddetinin daha ağır seyrettiği saptanmıştır. Ayrıca bu enfeksiyondan hastaneye yatışı gereken hastaların vitamin D düzeylerinin yatış gerektirmeyenlere göre daha düşük olduğu saptanmıştır. Ayrıca yoğun bakım ihtiyacı olan Covid-19 enfeksiyonlu hastalarında vitamin D düzeylerinin çok düşük olduğu saptanan gerçeklerden birisidir.

Doç. Dr. Yusuf Aydın, vitamin D eksikliği olan kişilerde birçok farklı klinik durum gözlenebilmektedir. Vitamin D eksikliği ile otoimmün hastalıklar daha sık gözlemlendiği, insülin direncinin daha fazla olduğu, kilo vermenin zorlaştığı, enfekiyonlara yatkınlığın arttığı ve hatta kanser oranlarında bile artış olduğu birçok farklı çalışmalarda gösterilmiştir. Yani Vitamin D sadece vücudumuzdaki kalsiyum ve kemik metabolizması ile ilgili olmadığı bilinen bir gerçektir. Covid-19 pandemisi ile de viral enfeksiyonlardaki önemi bir kez daha ortaya konulmuştur.

Vitamin D Almak İçin Tüketilmesi Gereken En Önemli Besinler

Vitamin D vücudumuzda %80 oranında cildimizin güneş ışınları ile teması sonucunda cilt altında bulunan kolesterolün dönüşümü ile ortaya çıkmaktadır. Ancak %20’lik kısmında ağızdan besinler yolu ile temin edilebilmektedir. Besinler içerisinde en fazla balık ve deniz ürünlerinde mevcuttur. Güneş ışınları ile temasımızın en az olduğu kış aylarında vitamin D seviyeleri oldukça alt seviyelere düşmektedir. Vitamin D düşüklüğü sonrasında değişik mekanizmalar ile bağışıklık sistemi zayıflamakta ve viral enfeksiyonların sıklığı artmaktadır.

Peki, Vitamin D seviyesi Hangi Aralıklarda Olması Gerekir?

Vitamin D3 seviyesi kanda 32-70 ng/ml aralığında olması gerekmektedir. Vitamin D3 seviyesi 20-32 ng/ml arasında ise Vitamin D yetersizliğinden söz edilirken 10-20 ng/ml arasındaki Vitamin D3 seviyelerinde orta derecede vitamin D eksikliği olduğu söylenebilir. Özellikle Vitamin D3 seviyesi 10 ng/ml altında ise ağır vitamin D eksikliğinden bahsedebiliriz. Özellikle yoğun bakım Covid-19 hastalarında vitamin D seviyelerinin oldukça düşük olduğu gözlemlenmiştir.

Covid-19 Enfeksiyonuna Yakalanmamak İçin Neler Yapılmalıdır?

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji Uzmanı Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’Covid-19 enfeksiyonundan korunmak veya daha hafif semptomlarla atlatabilmek için vitamin D3 seviyelerimizin 40 ng/ml üzerinde olması gerekmektedir. Buradan şöyle bir mesaj çıkarılmamalıdır. “Vitamin D yüksek olursa Covid-19 enfeksiyonundan korunurum, benim hasta olmamamı engeller” ifadeleri doğru değildir. Covid-19 enfeksiyonundan korunmanın yolu Covid-19 hastaları ile temasın engellenmesi, yani maske kullanılması, el ve yüz temizliğine dikkat edilmesi, sağlıklı beslenme, düzenli uyku ile olmaktadır. Bunlara ek olarak kış günlerine girdiğimiz bu günlere mutlaka vitamin D seviyesine baktırarak, gerekirse ve çoğunlukla gerekir, vitamin D tedavisine başlanmalıdır’’ dedi.

Vitamin D tedavisi sizin vitamin D3 düzeyine göre değişir. Günlük, haftalık veya 15 günde bir olan tedaviler vardır. Bu tedavilerin planlanmasını doktorunuz yapmalıdır.

Siz dururken dünya dönüyorsa vertigo olabilirsiniz

Siz dururken dünya dönüyorsa vertigo olabilirsiniz

Ayakta duramayacak kadar başınız dönüyor, gözlerinizi kapatsanız bile baş dönmeniz geçmiyorsa vertigo problemi ile karşı karşıya olabilirsiniz. Vertigo, sizin veya gördüklerinizin döndüğünü hissetmenize yol açan bir histir. Günlük hayatı olumsuz etkileyerek yaşam kalitesini düşüren vertigo, tedavi edilmediğinde büyük sorunlara yol açabiliyor. Avrasya Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Koray Cengiz, vertigo hakkında bilinmeyenleri anlatıyor.

Vertigo bir hastalık değil belirtidir

Kendi başına bir hastalık olmayan vertigo, aslında bir hareket halüsinasyonudur. Vertigo sorunu yaşayan kişi, aslında var olmayan bir hareketi algılar ve bu durum günlük hayatını ciddi oranda olumsuz etkiler. Üstelik sadece baş dönmesi değil, baş ağrısı ve mide bulantısının eşlik ettiği vertigo, altında başka nedenler yaratması sebebiyle mutlaka araştırılması gerekir.

Hangi semptomlarla ortaya çıkıyor?

Vertigo denilince akla baş dönmesi gelse de birçok bulgu ile kendini belli eder. Öyle ki; şiddetlenen baş dönmesi ve denge problemi kişiyi yatağa kadar düşürebilir.

  • Şiddetli baş dönmesi,
  • Bulantı, kusma,
  • Kulak çınlaması,
  • Gözlerde anormal hareketler,
  • Kulakta basınç.

Tetikleyici nedenler var…

Birçok nedene bağlı olarak ortaya çıkan ve Dünya nüfusunun %5 ila %10’unu etkileyen vertigo;

  • Üst solunum yolu hastalıkları,
  • Meniere hastalığı,
  • Orta kulak iltihapları,
  • Beyin ve beyincik ile ilgili nörolojik hastalıklar ve tümörler
  • İç kulaktaki sıvıların artması,
  • Denge ile ilgili sinyalleri beyne ulaştıran sinirin iltihaplanması,
  • İç kulaktaki kristallerin yerinden oynaması.

Santral ve periferik vertigo olarak ikiye ayrılır

Periferikvertigo: Vestibüler organlarda veya iç kulakta yaşanan problemler sonucunda ortaya çıkar. Hızlı veya yavaş bir şekilde kendini gösteren baş dönmesi, kusma ve denge kaygı şeklinde kendini gösteriyor. Çoğu zaman Meniere hastalığı, kanal zedelenmesi, iç kulağı etkileyen influenza ve soğuğa maruz kalma, bazı antibiyotiklerin kullanımı gibi etkenler sebebiyle yaşanır.

Santral vertigo ise beyinde bulunan denge merkezinde yaşanan sorunlar sebebiyle ortaya çıkar. Konuşma bozuklukları, çift görme, yutma zorluğu gibi sorunlar yaratan santral vertigonun ortaya çıkma nedeni ise; migrene bağlı vertigo, multiple skleroz (MS), iç kulak hastalığı ve beyin damar hastalıklarıdır. Çift görme, konuşmada bozukluk gibi nörolojik bulgular ortaya çıkıyor.

Doğru tedavi, doğru tanı ile mümkün

Bir günde acil servislere baş dönmesi sebebiyle yüzlerce kişi başvuruyor. Birçoğunun doğrudan sebebi vertigo olmasa da teşhis için önemli bir başlangıç noktasıdır. Vertigonun teşhisinde birçok yöntem kullanılmaktadır. Bu noktada kişide ilk bakılması gereken yaşanan baş dönmelerinin santral kaynaklı mı, yoksa perferik mi olduğudur. Çünkü yapılacak yanlış bir müdahale çok ciddi risklere yol açabilir. Perferik ve santral vertigonun ortaya çıkış nedeni farklı olduğundan farklı tedavi yöntemleri uygulanmalıdır.

Tedavi şekli değişkenlik gösterebilir

Vertigoyu ortaya çıkaran nedenlere bağlı olarak tedavi şekli de değişiklik gösterir. Eğer vertigonun sebebi kulak içi kristallerde yaşanan bir problemse medikal manevralar ve özel egzersizler yoluyla kristallerin dengesi sağlanır. Eğer meniere hastalığına bağlı olarak ortaya çıktıysa tedavi amacıyla bazı ilaçlar kullanılır. Ancak hastanın da bazı alışkanlıklarını ve rutinlerini değiştirmesi beklenir. Sigara ve alkolü bırakmak, daha sağlıklı beslenmek gibi… Enfeksiyon sebebiyle ortaya çıkan vertigo tedavisinde ise basit ilaç tedavileri uygulanır. Ancak tümör kaynaklı vertigo varsa genel olarak tercih edilen yöntem ameliyattır.

Obeziteden kurtulanlarda idrara kaçırabilir

Obeziteden kurtulanlarda idrara kaçırabilir

Kontinans Derneği Başkanı Prof. Dr. Tufan Tarcan, aşırı kilo ve hareket kısıtlığı döngüsünün çözülmezse eğer birçok sağlık problemine yol açacağını söyledi ve ekledi: “Bunların başında idrar kaçırma geliyor. Obeziteden kurtulan stres tipi idrar kaçırma yaşayan her üç hastadan bir tanesinin idrar kaçırması düzeliyor. Karın içi basıncın artması, pelvik taban üzerine yapılan etki, stres idrar kaçırma üzerinde obezitenin zararlı etkisini gösteriyor.”

Obezite ve idrar kaçırma arasındaki ilişkiye dair Kontinans Derneği Başkanı Prof. Dr. Tufan Tarcan, önemli açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Tufan Tarcan, aşırı kilonun (obezite) hem sıkışma tipi idrar kaçırma hem de stres tipi idrar kaçırma şiddetini arttırdığını söyledi.

Aşırı kilonun metabolik sendromun bir parçası olduğunu ve birçok organ üzerinde zararlı bir etki yaptığını bildiklerini belirten Prof. Dr. Tufan Tarcan, “Aşırı kilo idrar torbasını yani mesaneyi de ilgilendiriyor. Metabolik sendromda şeker hastalığına yatkınlık söz konusu. Aşırı kilolu kişilerde daha sık görülen şeker hastalığı mesane işlevini bozucu bir rol oynuyor.” dedi.

Aşırı kilonun hem erkeklerde hem de kadınlarda bir risk faktörü olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tufan Tarcan, “Aşırı kilo erkeklerde testosteron mekanizmasını etkiliyor. Vücutta aşırı yağ olması östrojen miktarını artırıyor. Erkeklerde cinsel işlev bozukluklarının görülme ihtimalini de yükseltiyor.” diye konuştu.

Aşırı kilonun pelvik taban üzerine yaptığı bası nedeniyle pelvik taban hastalıklarına ve stres tipi idrar kaçırmanın görülme sıklığına etki yaptığına değinen Prof. Dr. Tufan Tarcan, “Obeziteden kurtulan stres tipi idrar kaçırma yaşayan her üç hastadan bir tanesinin idrar kaçırması düzeliyor. Karın içi basıncın artması, pelvik taban üzerine yapılan etki, stres idrar kaçırma üzerinde obezitenin zararlı etkisini gösteriyor.” açıklamasında bulundu.

Obezite hastalara aşırı kilonun riskleri çok iyi anlatılmalı

İdrar kaçırma yakınmasıyla gelen hastalarda ilaç tedavisinden önce mutlaka obezitenin, varsa metabolik sendromun tedavisinin amaçlanması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Tufan Tarcan, “Sebebe yönelik tedavi bunu gerektiriyor. Ne yazık ki bu en zorlandığımız tedavi oluyor. Bir kişinin kilo vermesi kolay bir durum değil. Buna öncelikle kendisinin inanması ve ikna olması lazım. Aşırı kilonun vücut üzerinde yaratabileceği diğer riskleri de hastanın önüne koyup bu riskler hakkında hastayı bilgilendirerek kendisini ikna etmeye çalışıyoruz. Yapılabilecek en büyük hata ise aşırı kilolu kişileri bu konuda bilgilendirmemek.” şeklinde konuştu.

Aşırı kilonun tedavi başarısını azalttığına dikkat çeken Prof. Dr. Tufan Tarcan, “Aşırı kilolu kişilerde sıkışma tipi idrar kaçırmaya yönelik yapılan ilaç tedavileri daha kötü sonuç veriyor. Obez hastalarda tedavilerin başarıları da daha düşük oluyor. Bu yüzden tedavi başarısını artırmak açısından da hastanın kilo vermesi çok önemli. Sıkışma tipi idrar kaçıran hastalarda ilaç tedavileri daha başarısız, stres tipi idrar kaçıran obez hastalarda da cerrahi tedavi daha başarısız olabiliyor.” açıklamasında bulundu.

Hareketsiz kişilerde idrar kaçırma sıklığı artıyor
Genellikle obeziteyle birlikte görülen hareketsizliğin doktorların işini çok zorlaştıran bir risk faktörü olduğunu özellikle vurgulayan Prof. Dr. Tufan Tarcan şöyle devam etti: “Hareketsiz kişilerde idrar kaçırma ve diğer ürolojik hastalıkların görülme sıklığı artıyor. Uzun süre oturmak, uzun süre yatmak ve yatağa bağımlı olmak özellikle yaş ilerlediğinde çok ciddi bir problem haline geliyor. Hareketsizliğe alışan hasta ileri yaşlarda öyle bir noktaya geliyor ki kalkıp tuvalete yetişemiyor. Bu tabloya bazı bir takım ortopedik problemler de katılabiliyor. En çok gördüğümüz sıkıntı yaratan tablo diz eklemlerinde ortaya çıkan kireçlenme, hastanın ayağa kalkmasına ve yürümesine engel oluyor. Bu tip durumlarda hastalara idrar kaçırma sorunlarının geçici çözümü için hijyenik mesane pedi kullanmalarını tavsiye ediyoruz. Hasta yürüyemediği, tuvalete gidemediği için normal zamanda idrar kaçırıyor. Biz buna fonksiyonel tip idrar kaçırma adını veriyoruz. Bu kişilerin idrar yollarında herhangi bir sorun yok. Bu kişiler hareket kısıtlığı nedeniyle tuvalete gidemedikleri için idrar kaçırıyorlar. Bu kişilerin özgeçmişlerine baktığınız zaman ne yazık ki en büyük risk faktörünün aşırı kilo olduğu ve hareketsizlik olduğunu görüyoruz. Yaşlandığımız zaman ortaya böyle bir problemin çıkmamasını istiyorsak, tüm yaşamımız boyunca kilomuza dikkat edeceğiz ve eklemlerimiz zarar görmeyecek şekilde düzenli spor yapacağız. Belli bir yaşın üzerinde ise en çok tavsiye ettiğimiz spor yürüme oluyor.” dedi.

 

Elleri yıkamadan gözlerinize asla dokunmayın

Elleri yıkamadan gözlerinize asla dokunmayın

Tüm dünyada milyonlarca kişinin hayatını kaybetmesine yol açan Covid-19 enfeksiyonunda bulaşma noktası olarak ağız ve burnumuz ön plana çıksa da, daha nadir olmakla birlikte enfeksiyon gözlerimizden de bulaşabiliyor! Hatta bazı hastalarda Covid-19 kendini ilk olarak gözlerde ele veriyor! Zamanımızın çoğunu evde, genellikle de bilgisayar karşısında geçirdiğimiz için gözlerimizde kuruluk ve bu tablonun neden olduğu yorgunluk ile ağrı sorunlarının görülme riski de artıyor. Dolayısıyla Covid-19 pandemisinde gözlerimizi korumak ayrı bir önem taşıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Sarper Karaküçük pandemide gözlerimizi korumak için dikkat etmemiz gereken en önemli kuralın, yeterince temiz olmayan ellerimizin gözlerimize götürülmemesi olduğunu belirterek, maske takmanın ve beraberinde ellerimizi en az 20 saniye yıkamanın önemini vurguluyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Sarper Karaküçük Covid-19 pandemisinde göz sağlığımızı korumak için almamız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Elleri yıkamadan asla!

Ellerinizi gözlerinize götürmeyin, gözlerinizi ovuşturmayın. Özellikle de ellerinizi yıkamadıysanız! Covid-19, tıpkı grip virüsleri gibi vücut yüzeyini kaplayan ve mukoza denilen zarları geçerek vücudumuza giriyor. Bu zarlar, yani virüslerin vücudumuza giriş kapıları, ağız, burun ve gözlerimizde yer alıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Sarper Karaküçük ellerimizi sık sık ve doğru yıkamanın Covid-19 pandemisinde daha da fazla önem taşıdığını belirterek, “Çünkü gün içinde ellerimizi sık sık ağzımıza, burnumuza ve gözlerimize götürüyoruz. Eller usulüne uygun olarak sabunla yıkanmadan göze götürülürse Covid-19 bulaşma riski yüksek olabiliyor. Dolayısıyla ellerimizi sık sık ve en az 20 saniye boyunca yıkamalıyız.” diyor.

Yüz siperlikleri ve koruyucu gözlük kullanın

Göz sağlığınız için Covid-19’a karşı takmanız gereken maskeye ek olarak, özellikle kapalı ortamlarda, yüz siperlikleri ve koruyucu gözlükler kullanın. Bunlar gerek bariyer oluşturup koruma, gerekse ellerimizi gözlerimize götürme ihtimalini azaltma açısından ekstra fayda sağlayabiliyorlar.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Covid-19’un özel bir göz belirtisi olmamakla birlikte; gözde kızarıklık, yanma, batma, çapaklanma, sulanma ile seyreden konjonktivit, enfeksiyona eşlik edebiliyor. “Bu sorunlarda zaman kaybetmeden bir göz hekimine başvurmayı ihmal etmeyin, çünkü göz enfeksiyonları zamanında tedavi edilmezse gözlerde kalıcı hasarlar bırakabilir.” uyarısında bulunan Prof. Dr. Sarper Karaküçük, “Ancak beraberinde öksürük, ateş, nefes darlığı ve eklem ağrısı gibi belirtiler varsa, öncelikle göğüs ya da dahiliye muayenesi olmanız gerekiyor.” diyor.

Lens kullanırken bunlara dikkat

Kontakt lensler her zaman titizlik ve temizlik istiyorlar. Pandemi döneminde kullanım kurallarına ise çok daha fazla dikkat etmek gerekiyor. Bunun nedeni ise yeterince temiz olmayan ellerle takılan ya da çıkartılan lenslerin göz yolu ile enfeksiyon bulaşma riskini arttırması. Prof. Dr. Sarper Karaküçük lens kullanımında dikkat edilmesi gereken kuralları şöyle anlatıyor: “Pandemi döneminde eller ve dokunulan yüzeyler virüs içerebileceği için kontakt lens kullanımı sırasında el temizliği daha da önem taşıyor. Ellerin en az 20 saniye süreyle yıkanması, kontakt lenslerin dikkatle ve usulüne uygun şekilde yıkanmış ellerle günlük olarak düzenli takılıp çıkartılması, kontakt lenslerle yatılmaması, süresi dolan aylık ya da günlük lenslerin atılıp yeni paketin açılması gibi temel kurallara mutlaka uyulması gerekiyor. Ayrıca özellikle kış aylarında ev içinde kalorifer yanan ortamlarda hava daha kuru olabileceği için kontakt lenslerin tek kullanımlık suni gözyaşlarıyla günde 2-3 kez nemlendirilmesi de çok faydalı olacaktır.”

Bilgisayar başında her 45 dakikada bir mola

Pandemi süresince gerek eğitim, gerekse iş hayatı nedeniyle ekran başında geçirdiğimiz süremizi çok uzattığımız için göz kuruluğu problemi ve beraberinde göz ağrılarının görülme sıklığı artıyor. Bu sorunlarla başa çıkmak için yaklaşık her 45 dakikada bir çalışmaya 5-10 dakika ara vermeli, bilgisayar başından kalkmalı, dolaşmalı, ardından ekran başına dönmelisiniz. Ayrıca ekran, göz seviyesinden daha aşağıda olmalı. Aşırı uzamış çalışma sürelerinde suni gözyaşlarından günde 2-3 kez destek almanızda da fayda var.

Çocuklarda yüksek ateşe dikkat!

Çocuklarda yüksek ateşe dikkat!

Farklı sebeplerle sıklıkla görülen yüksek ateş, ebeveynlerin bebeklerinde karşılaşmaktan en korktukları durumlar arasında yer alır. Bir hastalık bulgusu olarak algılanan ateş, kimi zaman vücudun geliştirdiği bir savunma hareketiyken, kimi zamansa bir rahatsızlığın ilk belirtisi olabiliyor. Bu noktada bebeklerde görülen ateşin önemsenmesi gerektiğini vurgulayan Avrasya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ersin Sarı, konu hakkında önemli bilgiler veriyor.

Ateş, çocuğunuzun vücudunun enfeksiyonla mücadele ettiği anlamına gelir

Bebeklerin bağışıklık sistemi büyümelerine bağlı olarak gelişmekte, bebekler bu süreçte çeşitli hastalıklara karşı daha savunmasız olabilmektedir. Çeşitli sorunlara bağlı olarak ortaya çıkan ateş ise ebeveynlerin en önemli endişelerinin başında gelmektedir. Genel anlamda bilinmesi gereken en önemli unsur, ateş bir hastalık değil, bir rahatsızlığın göstergesi olarak vücudun gösterdiği tepkimedir.

Bebeklerde normal kabul edilen vücut ısısı kaçtır?

Bir bebeğin normal vücut sıcaklığı yetişkin bir bireye oranla daha yüksektir. Bu noktada normal kabul edilen 35- 37 derece iken bir bebeğin vücut sıcaklığı ise 35-37,5 arasında değişmektedir. 38 derece ise bebekler için önemli bir sınırdır ve hafif derecede ateş olarak kabul edilir. Ancak bu sınırı aşan derecelerde mutlaka kontrol altına alınması gerekmektedir. Bu durumda bebeğin vücut sıcaklığı 38,5 derece olduğunda menenjit başta olmak üzere birçok hastalık riski göz önünde alınarak doktora gidilmelidir.

Bebeğin vücut ısısı ölçülen bölgelere göre farklılık gösterir. Bu sebeple bu durum göz önüne alınarak bir değerlendirme yapılmalıdır.

  • Kulak: 38 derece
  • Alın: 37,5 derece
  • Koltukaltı: 37,3 derece
  • Makat: 38 derece ise yüksek ateş olarak tanımlanır.

Bebeklerde ateşin yükselme nedenleri nelerdir?

  • Diş çıkarma dönemleri,
  • Gribal enfeksiyonlar,
  • İdrar yolu enfeksiyonları,
  • Üst solunum yolu hastalıkları,
  • İshal,
  • Orta kulak iltihabı,
  • Bulaşıcı hastalıklar,
  • Zaman zamansa güneş çarpması gibi sebepler yüzünden bebeklerde yüksek ateş görmek mümkündür.

Belirli faktörler risk oranını artırıyor

  • Zayıf ve hassas olmak,
  • Kansız olmak,
  • Kalabalık bir ortamda yaşamak,
  • Anne sütü ile beslenmemek vb.

Yüksek ateş hangi durumlarda tehlikeli hale gelir?

Bebeklerde ateş hastalıklarla başa çıkmak için vücudun kullandığı bir yöntemdir. Ancak yüksek ateş özellikle de 1 yaşın altındaki bebeklerde çok ciddi sonuçlara yol açabilir. Yüksek ateşin tehlikeli olduğu kriterler ise;

  • Ateşin derecesi 40 ve üzeriyse,
  • Ateşe kusma eşlik ediyorsa,
  • Ateş 2 gündür devam ediyorsa,
  • Yutkunma ve nefes almada zorluk çekiyorsa,
  • Sürekli uyku eğilimi gösteriyorsa,
  • Ciltte mor döküntüler oluşuyorsa,
  • Ateşi ilaç içmesine rağmen düşmüyorsa,
  • Beslenmek istemiyorsa,
  • Ateşle birlikte ishal görülüyorsa tehlikelidir.

Bebeklerde yüksek ateş durumunda nasıl müdahale edilebilir?

Daha öncede belirttiğimiz gibi yüksek ateş özellikle de 1 yaşın altındaki bebekleri etkiliyor. Bu noktada erken ve doğru müdahale çok önemlidir. Eğer bebeğinizin ateşi çok yükseldiyse yapabileceğiniz uygulamalar;

  • Ateşin yükselmesi vücutta ciddi sıvı kaybına yol açar. Üstelik terleme olmasa bile buharlaşmayla birlikte vücut çok fazla sıvı kaybeder. Bu noktada bebeğinizin kaybettiği sıvıyı karşılamanız gerekir. Bol bol su verebilir, bunun yanında taze sıkılmış meyve suları ve çorbaları tercih edebilirsiniz.
  • Bebeğinizin ateşi varsa ve siz hasta olduğunu düşündüğünüz için onu sarıp sarmalıyorsanız en büyük hatayı yaparsanız. Bebeğinizin vücut sıcaklığını düşürmek için daha serin bir yere alın. Kalın giysiler yerine daha ince kıyafetleri tercih edin. İçinde bulunduğu odanın sıcaklığı 20-22 dereceyi geçmemelidir.
  • Ilık su ile ıslattığınız temiz bir bez ile vücudunun sıcaklığını düşürmeye yardımcı olabilirsiniz.
  • Eğer bu yöntemler işe yaramıyorsa ateş düşürücü ilaçlar deneyebilirsiniz. Ancak buna rağmen bebeğinizin ateşi düşmüyorsa mutlaka doktora götürülmelisiniz. Çünkü geç kalınması durumunda bebeğin havale veya menenjit gibi çok ciddi hastalıklarla karşı karşıya kalma riski artar.

Pandemiye özel 9 önemli beslenme kuralı

Pandemiye özel 9 önemli beslenme kuralı

Hızla yaygınlaşan Covid-19 enfeksiyonuna kış aylarının vazgeçilmez hastalığı grip de eklenince bağışıklık sistemimizin her zamankinden çok daha güçlü olması şart. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman “Şunu unutmamalıyız ki bağışıklık sistemimiz bizi koruyan ve diğer birçok sistemle entegre halde çalışan bir sistem. Hele de bugünlerde bu kompleks sistemi ayakta tutabilmenin en önemli yollarından biri sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemek. Dengeli beslenmenin yanı sıra egzersiz ve kaliteli uyku sağlıklı bir yaşamın yapı taşlarını oluşturmakta” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, pandemi sürecinde bağışıklığımızı güçlendirmek için beslenmenin 9 kuralını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Çeşitli beslenin

Bağışıklık sisteminin güçlenmesinde vitamin ve mineraller büyük önem taşıyor. Ancak tek bir vitamin ve mineralle bu faydayı sağlamak mümkün değil. O nedenle vitamin ve minerallerin hepsinden faydalanabilmek için mutlaka çeşitli beslenmeye özen gösterin. Örneğin bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkileri bulunan çinko; buğday, badem, et, yumurta, süt gibi ürünlerde bulunurken; C vitamini daha çok taze meyve ve sebzelerde bulunuyor. Yine bağışıklık sisteminin güçlenmesi üzerine etkisi bulunan E vitamini ise ceviz, fındık, badem ve balık türlerinde bulunuyor.

Yeterli protein tüketin

Diyette protein eksikliğinin bağışıklığı baskıladığı ve enfeksiyonlara maruziyeti arttırdığı bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir. Özellikle vegan veya vejetaryen kişilerde temel olarak eksikliği görülen makro besin grubu proteinlerdir. Yine et grubu besinlerden haz etmeyen ve sık et tüketemeyen kişilerin tahıl ve bakliyatları kombinleyerek tüketmesi yaklaşık et kalitesinde protein ortaya çıkaracaktır. Nohut ve bulgur pilavı, peynir ve tahıllı ekmek gibi kombinasyonlar kaliteli protein kombinasyonlarıdır. Bu besinlerden birinde var olup diğerinde var olmayan protein yapı taşları birleştiğinde neredeyse tüm protein yapı taşlarını bünyesinde barındıran et kalitesine yaklaşmış olur.

Hekiminiz öneriyorsa takviye alın

Özellikle diyet sürecinde kalori kısıtlaması yaparken ne yazık ki alınması gereken bazı besin ögelerinin de eksik alımı söz konusu oluyor. Bu durumda kişi günlük tüketmesi gerekenin oldukça altında vitamin-mineral alıyor olabilir. Bu anlamda bu eksiklikleri telafi etmek için hekiminize veya diyetisyeninize danışarak multivitamin takviyeleri alabilirsiniz. 

B grubu vitaminlerini ihmal etmeyin

B grubu vitaminleri doğru immün yanıt oluşumunda oldukça önemlidir. Ayrıca B grubu vitaminleri suda eriyen vitaminlerdir, vücutta depolanmadıklarından günlük olarak düzenli şekilde alınmaları gerekir. B kompleks grubuna dahil olan B1, B2, B3, B5, B6, B9, B12 vitaminlerinden her biri tahıl, et, süt, yeşil sebzeler gibi çok farklı kaynaklarda çeşitli miktarlarda bulunduğundan bu vitaminleri yeteri kadar almak ancak beslenme tarzını çeşitlendirmek ile mümkün olacaktır. Bu nedenle tek tip beslenmekten kaçının.

Sigarayı bırakın

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman “Yapılan bilimsel çalışmalar; sigaranın sağlığa zararlarını tartışmasız ortaya koyuyor. Bağışıklık sistemi zayıfladığında enfeksiyonlara yatkınlık artıyor. Bağışıklık sistemini olumsuz etkileyebilecek her faktör bu dönemde özellikle dikkate alınmalı. Sigara bağışıklığı zayıflatmasının yanı sıra kandaki C vitamini seviyesini de düşürüyor. Sigarayı bırakmak çok önemli.” diyor.

Diyet yapıyorsanız Akdeniz diyetini tercih edin

Kilo vermek için her geçen gün yeni bir diyet akımı ortaya çıkmakta. Ancak birçoğu çok kısıtlı kalori içeren ve birçok besin ögesi bakımından yetersiz beslenme önerileri içerebiliyor. Bilimsel literatürde adı sıklıkla geçen ve bireylerin sağlığını sürdürmesinde en olumlu etkileri bulunan beslenme modeli Akdeniz diyeti olarak görülüyor. Akdeniz diyeti kırmızı eti çok daha düşük oranda içerirken, meyve, sebze, yağlı tohumlar, tam tahıllar ve balık tüketimini teşvik ediyor.

Besin hazırlama aşamalarında dikkatli olun

Bağışıklık sistemini destekleyen ve taze meyve, sebzelerde bulunan C vitamini; bakır, demir özellikle paslanmış demir gibi yüzeylerle ve uzun süre hava ile temas ettiğinde C vitamini oksidasyonu meydana gelir. Bu nedenle C vitamini kayıplarından korunmak için C vitamini içeren sebze ve meyveler hava ile teması önlemek adına çok küçük parçalara bölünmemeli, besin hazırlama aşamasında sadece paslanmaz çelik ve güvenilir plastikler kullanılmalı. Paslanmaz çelikten yapılmayan metal meyve sıkacaklarında da benzer vitamin kayıpları söz konusudur. Ayrıca çok hızlı dönerek meyveleri sıkan aletlerde meydana gelen ısı ile birlikte de C vitamini kaybı meydana gelmektedir.

Meyve sebzeleri bekletmeden tüketin

C vitamini suda eriyen bir vitamin olduğu için pişirme suyuna geçer, hava ile temasta ise oksitlenerek aktivitesi azalır. Bu anlamda meyve ve sebzeleri hava ile uzun süre temasına izin vermeden tüketin. Örneğin mandalinayı, portakalı soyar soymaz bekletmeden tüketin.

Kahvaltı yapmayı ihmal etmeyin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman “Sabahları mutlaka kahvaltınızı yapın. Ancak kahvaltıda poğaça, börek, salam, sosis gibi bağışıklığı azaltıcı yiyecekler yerine yumurta, peynir, zeytin, salatalık, yeşillik gibi bağışıklığınızı kuvvetlendirici besinler tüketin. Bakteri, virüs ve patojenik mikroorganizmaların neden olduğu enfeksiyonlara karşı koruyucu etkisinin olduğu çalışmalarda gösterilen Beta-glukan alımı için; haftada bir iki kez; kahvaltıda yulaf meyve karışımları ya da omletinize ekleyerek mantar tüketebilirsiniz. Beta-glukan; yulaf unu, yulaf ezmesi, tam tahıl ürünler ve mantarda bulunan; hücresel bağışıklığı uyaran güçlü bir aktivatördür.” diyor.