Pandemide vücut direncinizi artıracak 5 çorba

Pandemide vücut direncinizi artıracak 5 çorba

Özellikle içinde bulunduğumuz pandemi döneminde bağışıklığımızın güçlü olması hiç şüphesiz büyük önem taşıyor. Öyle ki bağışıklık sistemi güçlü olan kişiler kendilerini bakterilere, virüslere ve birçok yabancı maddeye karşı koruyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz; bağışıklık sisteminin yanlış beslenme alışkanlıkları, alkol ve sigara kullanımı, hareketsizlik, düzensiz uyku ve hava kirliliği gibi etkenlerden olumsuz etkilendiğini belirtirken, bunlarla başa çıkabilmek için çorbaların gücünden de mutlaka faydalanmak gerektiğini söylüyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, Covid-19’a karşı vücut direncini artırmada fayda sağlayan 5 kış çorbasını tarifleriyle anlattı; önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

  • Sütlü Bal Kabağı Çorbası

Bal kabağı; alfa-beta karoten ve A vitamini içeriği sayesinde bağışıklık sisteminin destekleyicisidir. İçerisinde bulunan yüksek posa bağırsak sağlığını korur. Alınan bu posa mideyi daha geç terk ettiği için de daha uzun süre tokluk sağlar. Çorbanın içerisine kükürtlü bileşiklerden zengin içeriğiyle bir kalkan görevi gören soğan ve sarımsak da eklemeyi unutmayın.

Tarifi: 7-8 adet küp doğranmış (yaklaşık 300 gr) bal kabağını, 1 adet doğranmış kuru soğan ve 2 diş sarımsağı bir tencereye koyun. Zeytinyağında hafif soteledikten sonra üzerine 2.5 su bardağı su ilave edin. Kaynadıktan sonra karışımı homojen olması için blenderdar geçirin. Ardından içerisine 1 su bardağı süt ekleyip 1 taşım daha kaynatın. Ocaktan indirmeden tuz ve karabiber ilave edin. İsteğe göre muskat rendesi, zencefil de ekleyebilirsiniz. Sıcak su ile kıvamını ve yoğunluğunu damak zevkinize göre ayarlayabilirsiniz.

  • Zerdeçallı Tavuk Suyu Çorbası

 Son yıllarda sağlık üzerindeki pek çok etkisinin bilim dünyasınca kanıtlanmasıyla tüketimi artan zerdeçal, bunu içerisindeki kurkumin maddesine borçlu. Bu sayede iltihaplanma giderici ve önleyici etkisi bulunuyor. Herhangi bir sağlık sorunu bulunmayan tüm bireyler günlük olarak 1-2 kaşık zerdeçal tüketerek bağışıklık sistemlerini güçlendirebilir ve enfeksiyon hastalıklarını daha kolay atlatabilir.Demir, magnezyum ve sağlıklı yağ asitleri açısından zengin olan zerdeçal, gribe karşı da önemli bir kalkan görevi görüyor.

Tarifi: 1 adet (400 gr) tavukgöğsünü 1 litre su ile içerisine 3 diş sarımsak koyarak yaklaşık 40-45 dakika haşlayın. Haşladıktan sonra suyunu ayırıp tavukları didikleyin. Ayrı bir tencerede 1 yemek kaşığı un ve 1 yemek kaşığı tereyağını 1 dakika kavurun, kavurduktan sonra yavaş yavaş tavuk suyu ekleyin. İçine 2 yemek kaşığı tel şehriyeyi de ilave ederek pişirin. Dilediğiniz miktarda limon suyunu ve 1 yumurtanın sarısını bir kapta karıştırın, kaynayan tavuk suyundan bir kepçe alarak ılıştırıp yavaş yavaş çorbaya ilave edin. Didiklenmiş tavukları ekleyip 5 dk daha kaynatın. En son 1 tatlı kaşığı toz zerdeçalı, tuz ve karabiberi ekleyerek servis edin.

 Sebzeli Kış Çorbası

Kereviz, pırasa, brokoli, ıspanak, havuç tam kış sebzeleri. Mevsimine uygun beslenmek isteyenler bunlardan lezzetli bir sebze çorbası yapabilirsiniz. Düşük kalorili, su içeriği yüksek ve lif oranı oldukça fazla bir sebze olan “kereviz” içerdiği C vitamini,  A vitamini ve fitokimyasallar sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirir ve vücudu daha dirençli hale getirir. Pırasa, güçlü bir antioksidan olan “polifenol” içerir. Bu antioksidanlar vücudumuzda bulunan ve çeşitli kronik hastalıklara zemin hazırlayan serbest radikallere karşı koruma sağlar. Brokoli içerdiği sulforan maddesi sayesinde antioksidan aktivite göstererek bağışıklığı destekler. C vitamin ve E vitamini bir arada içerdiği için bağışıklık sisteminin etkin savaşçılarından biri. 1/2 bardak pişmiş ıspanak 21 kaloridir, 1 gramdan az yağ içerir. Diyetle alınan potasyumun en iyi kaynaklarındandır. İçerisinde ayrıca C vitamini lif ve karotenoidler vardır. Havuç, A vitaminince zengin bir besindir. Yapılan bilimsel çalışmalar; A vitamini eksikliğinin bağışıklık sisteminde bozulmalara yol açtığını, bunun da enfeksiyon hastalıklarının ilerlemesini hızlandırdığını ortaya koyuyor.

Tarifi: 2 adet pırasa, 1 küçük boy kereviz, 1 parça kereviz sapı, 1 demet küçük boy brokoli,   6-7 adet kök ıspanak, 1 orta boy havuç, 1 orta boy patates, 2 diş sarımsak ve 1 orta boy soğanı temizleyip ayıklayın. Küçük küçük doğradıktan sonra tüm malzemeleri tencereye koyun. Üzerine 1,5 litre su ilave edin. Orta ateşte bütün sebzeler yumuşayıncaya kadar pişirin. İçerisine 2 yemek kaşığı zeytinyağı ekledikten sonra süzgeçten ya da blenderdan geçirin en son tuz ve karabiber ekleyin. Üzerine nane veya kırmızı biber ilave ederek servise hazırlayabilirsiniz.

  • Zencefilli Kırmızı Mercimek Çorbası

Doğanın mucizevi besinlerinden zencefil aşırıya kaçmamak koşuluyla üst solunum yolu enfeksiyonları ve gripten koruyor. Bunun yanı sıra öksürüğe de iyi gelir, balgam söktürücü etki gösterir ve mide bulantısına da faydalı. Ancak aşırı tüketimi gaz, mide yanması gibi sorunlara neden olabiliyor.

Tarifi: 2 su bardağı kırmızı mercimeği ayıklayıp yıkayın. Bir tencerede 2 yemek kaşığı zeytinyağında 1 adet küp küp doğranmış soğanı 3-4 dakika soteleyin. Ardından 2 diş ince doğranmış sarımsakları ve 1 parça (2.5 cm) dilimlenmiş taze zencefilleri de 1 dakika soteledikten sonra içerisine 1 su bardağı et suyu ve 4 su bardağı su ekleyip kaynayıncaya kadar pişirin. Ardından kırmızı mercimekleri ekleyip yaklaşıp 25 dk yumuşayana kadar pişirin. Pişen karışımı blenderdan geçirin, gerekirse sıcak su ile kıvamı açın, en son tuz ve karabiber ekleyin. Kişniş yapraklarıyla süsleyip servis edebilirsiniz.

  • Sütlü Kıymalı Tarhana Çorbası

Anadolu mutfağının vazgeçilmezi tarhana, içerdiği domates, yoğurt, biber sayesinde besleyici olduğu kadar bağışıklığı da güçlendirici bir çorba olarak karşımıza çıkıyor. B vitamini içeriği yüksektir. Ancak içerisine giren beyaz un hiç azımsanmayacak kadar çoktur. Beyaz un elde ederken buğday tanesi kabuk, liflerinden, tüm faydalı kısmından ve hatta ruşeyminden ayrıştırılıyor, dövülüp öğütülüyor. O yüzden tarhana yaparken beyaz un yerine tam buğday unu kullanın. Besin değerini arttırmak için pişirirken içine süt ve kıyma ekleyin. Bitkisel protein severler, nohut veya kuru börülce ilave ederek de protein içeriğini arttırmış olursunuz.

Tarifi: 5 yemek kaşığı toz tarhanayı 1 su bardağı su ile ıslatın. 100 gr yağsız kıymayı 2 yemek kaşığı zeytinyağında suyunu salıp çekene kadar kavurun.  Kıymanın rengi tamamen değiştiğinde içerisine 2 diş doğranmış sarımsak 1 tatlı kaşığı toz biber ekleyip 1 dakika daha kavurun. Ardından suda bekleyen tarhanayı, 1 su bardağı sütü, 1 su bardağı et suyunu ve 2 su bardağı su ilave ederek koyulaşana kadar pişirin. Kıvamı koyu olursa 1 su bardağı daha sıcak su ekleyebilirsiniz. En son tuz ve kekik ekleyip ocaktan alıp servis edebilirsiniz.

Pankreasda yeni yöntemler yaşam süresini uzatıyor!

Pankreasda yeni yöntemler yaşam süresini uzatıyor!

Günümüzde en çok ölüme neden olan kanser türleri arasında 4. sırada yer alan pankreas kanseri son yıllarda hızla yaygınlaşıyor. Uzun süre hiçbir belirti vermeyip sinsice ilerlediği için  hastalık sıklıkla son evrede tespit edilirken, buna bir de toplumdaki yanlış inanışlar eklendiğinde hem erken teşhis oranı azalıyor, hem de ileri evrede tespit edilen hastalığın tedavisi zor hale geliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan tüm bu olumsuzluklara karşın pankreas kanserinin tedavisinde günümüzde çok önemli gelişmeler sağlandığını vurgulayarak “Günümüzde cerrahi teknikler, yeni kemoterapi ajanları ve radyasyon onkolojisi alanında atılan büyük adımlar sayesinde hastaların yaşam sürelerini uzatmak mümkün hale geldi. Erken teşhis ve tedavide bir multidisipliner takım yaklaşımıyla hastaların daha uzun süre yaşayabilmelerini, yüzde 40’ında 5 yıllık sağ kalımı sağlayabiliyoruz” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, pankreas kanserinde umut veren gelişmeleri, hastalıkla ilgili toplumda düzeltilmesi gereken yanlış inanışları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pankreas kanseri tedavisi olmayan bir hastalıktır! YANLIŞ 

DOĞRUSU: Toplumda pankreas kanserinin ölümcül bir hastalık olduğu ve tedavisinin olmadığı düşünülüyor. Oysa bunun kesinlikle doğru olmadığını vurgulayan Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Hastalık 3 farklı evrede yakalanabiliyor. Bunlardan biri doğrudan ameliyat edilebilir evre. Yeni verilere göre bu hastalar ameliyat edildikten ve etkin kemoterapi aldıktan sonra yüzde 50 oranında 5 yıllık sağ kalım görebiliyoruz. İkinci evre, kanserin pankreas çevresindeki damarlara yayıldığı gruptur. Eskiden bu hastaların ameliyat şansı olmadığı düşünülürdü ve bu kişilere kemoterapi dışında tedavi önerilmezdi. Son yıllarda geliştirilen ve cerrahiden önce uygulanan modern kemoterapi ve radyoterapi yöntemleri sayesinde bu hastaların büyük bir bölümü günümüzde cerrahi yapılabilecek hale geliyorlar. Böylece bu hastaların yüzde 30-40’ında 5 yıllık sağ kalım sağlayabiliyoruz. Bu sayede cerrahi olarak çıkartılabilecek tümörlerde artık uygun hastalarda tam şifa bile gerçekleşebiliyor. Ameliyat sonrasında uygulanan kemoterapi ve radyoterapi gibi yöntemler hastalığın tekrarlama riskini azaltarak, tedaviden daha başarılı sonuçlar alınmasını sağlıyor” diyor.  

İleri yaşlarda görülen bir kanser türüdür! YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas kanseri genellikle 65 yaş sonrasında görülse de, daha genç yaşlarda da ortaya çıkabiliyor. Bazı genlerde oluşan mutasyonlar ebeveynlerden çocuğa geçebiliyor.  Bazı genetik mutasyonları taşıyan kişilerde pankreas kanserinin görülme yaşı 30-40’lı yaşlara kadar düşebiliyor. Bunların yanı sıra genetik kronik pankreatit hastalığı olan kişilerde de bu hastalık yine genç yaşlarda gelişebiliyor.

İleri yaşlarda görülen bir kanser türüdür! YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas kanseri genellikle 65 yaş sonrasında görülse de, daha genç yaşlarda da ortaya çıkabiliyor. Bazı genlerde oluşan mutasyonlar ebeveynlerden çocuğa geçebiliyor.  Bazı genetik mutasyonları taşıyan kişilerde pankreas kanserinin görülme yaşı 30-40’lı yaşlara kadar düşebiliyor. Bunların yanı sıra genetik kronik pankreatit hastalığı olan kişilerde de bu hastalık yine genç yaşlarda gelişebiliyor.

Mutlaka şiddetli ağrıya neden olur! YANLIŞ

DOĞRUSU: Pankreas kanserinin şiddetli ağrıya neden olduğu düşünülüyor. Oysa her 2 hastadan birinde hastalık ağrı şikayetine yol açmıyor. Ağrı çoğunlukla tümörün çevresindeki sinirlere baskı yaparak zedelediği durumlarda gelişiyor.

Çok hızlı ilerleyen bir hastalık! YANLIŞ

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, pankreas kanseri uzun süre hiçbir belirti oluşturmadan ilerleyebilen sinsi bir hastalık. Dolayısıyla her 2 hastadan birinde, kanser hücreleri başka bir organa sıçradığında, genellikle başka bir hastalığa yönelik yapılan tetkiklerde tesadüfen tespit ediliyor. Pankreas kanseri safra yollarına baskı yapıp sarılığa veya sinirlere basıp ağrıya yol açmazsa hastalar ciddi bir yakınmaları olmadığı için uzun süre tümörün varlığından habersiz yaşıyorlar. Hastalık sıklıkla metastaz yaptığında, yani ileri evrede oluşturduğu yakınmalar nedeniyle yapılan tetkikler sonucunda tespit edildiği için çok hızlı ilerlediği düşünülüyor.

Şifalı bitkiler pankreas kanserinde fayda sağlar! YANLIŞ

DOĞRUSU: Civanperçemi, zerdeçal, buğday şırası, çörek otu, acı kayısı ve daha niceleri… Şifalı bitkilerin pankreas kanserinin tedavisinde etkili olduğuna dair yaygın bir düşünce olduğu için hastalar çözümü bu bitkilerde arayabiliyorlar. Oysa sanılanın aksine bu bitkilerin tedaviye hiçbir katkıları olmadığı uyarısında bulunan Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, “Şifalı olarak nitelendirilen bitkilerin bazıları hastaların bağışıklık sisteminin güçlenmesine fayda sağlayabilir. Ancak bunlara güvenerek gereken tedavileri almayan hastalarda esas tedavinin gecikmesi nedeniyle tümör ilerleyerek başka organlara sıçrayabiliyor” diyor.

Pankreas kanseri her zaman sarılık yapar! YANLIŞ

DOĞRUSU: Pankreas; baş, gövde ve kuyruk olmak üzere 3 bölümden oluşuyor. “Pankreas kanserinin belirtileri, tümörün pankreas bezindeki yerleşim yerine göre değişiklik gösteriyor” diyen Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Tümör pankreasın baş bölümünde gelişirse, büyüdüğünde safra yollarını kapatarak sarılığa neden olabiliyor. Ancak pankreasın gövdesinde ve kuyruğunda oluşan tümörler büyük boyutlara ulaşsalar bile, safra yollarıyla hiçbir bağlantıları olmadığı için sarılık yapmazlar. Bu hastalar daha çok ağrı yakınmasıyla doktora başvuruyorlar.”

Pankreas kanseri her zaman diyabete yol açar! YANLIŞ

DOĞRUSU: Ani gelişen bir diyabet, pankreas kanserinin önemli bir belirtisi olabiliyor. Dolayısıyla bu durumda zaman kaybetmeden mutlaka pankreas kanserine yönelik tetkik yapılması gerekiyor. Ancak sanılanın aksine pankreas kanseri her zaman diyabete yol açmıyor. Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, “Diyabet, pankreas kanserine bağlı olduğunda pankreasın insülini yeterince salgılayamaması sonucu ortaya çıkıyor. Pankreasın tümünün ameliyatla çıkarılmasına gerek olmayan durumlarda, zamanla pankreas gücünü yeniden kazanabiliyor. Dolayısıyla bazı hastalar diyabetik olmaktan çıkıyorlar” diyerek, şunları söylüyor: “Tüm pankreasın alınması gereken durumlarda ise insülin salgılanamadığı için diyabet gelişiyor. Ancak bu durum nadir görülüyor.”

 

Küba aşısı pankreas kanserini tedavi ediyor! YANLIŞ

DOĞRUSU: Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Toplumda bu konuda yanlış bir bilgi var. Küba aşısının kanseri, dolayısıyla pankreas kanserini de tedavi edebildiği düşünülüyor. Oysa pankreas kanserinde herhangi bir tedavi edici etkisi yok. Eğer olsaydı, bu tedavi bütün dünyaya servis edilir ve her yerde uygulanırdı” diyor.

Koronavirüs saçları dökebilir

Koronavirüs saçları dökebilir

Koronavirüs saçların dökülmesine neden oluyor mu? Bu soru Hollywood yıldızı Alyssa Milano’nun koronavirüs tedavisinin ardından saçlarının döküldüğünü açıklamasıyla gündeme geldi. Yapılan bilimsel çalışmalar da koronavirüs sonrası geç dönemde nefes darlığı, öksürük, halsizlik, koku almama gibi belirtilerin yanı sıra neredeyse 4 hastanın birinde saç dökülmesi yaşandığını ortaya koyuyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Ayşe Serap Karadağ koronavirüs sonrası saç dökülmesi ve alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.

Saçlarım dökülüyor koronavirüs mü oldum?

Saçlar, bir döngü halinde doğup büyümekte, istirahatte bekledikten sonra vücuttan dökülerek atılmaktadır. Saçlarda bu canlılık döngüsü yaşam boyunca devam etmektedir. Günde 70-100 saç telinin kaybedilmesi sonrası yeniden saçlar üretilmektedir. Eğer günlük saç teli kaybı 100’den fazla olursa ve bu sorun kontrol altına alınmayarak devamlı bir hale gelirse 6’ıncı aydan sonra kronikleşebilmekte, saçlarda seyrelmeyle birlikte hacim kaybı gözlenmektedir.

Covid-19 enfeksiyonunu geçirenlerde hastalık sonrası saçlarda dökülme görülebilmektedir, ancak saçların dökülmesi koronavirüs belirtileri arasında sayılmamaktadır. Bu nedenle saçı dökülen hastaların koronavirüs hastası mıyım diye endişe duymasını gerektirecek bir kanıt bulunmamaktadır. Yani saçları yoğun şekilde dökülen, ancak ateş, öksürük, nefes darlığı gibi belirtileri olmayan kişilerin koronavirüs testi yaptırmasına gerek yoktur.

Stres ve ilaçlar etkileyebiliyor

Vücudun maruz kaldığı her türlü stres, enfeksiyon, travma, ateşli hastalıklar, yoğun kilo kaybıyla giden diyetler, bazı ilaçlar, doğum sonrası hormonal değişiklikler, tiroit hastalıkları ve demir, çinko, biyotin eksikliği gibi beslenme yetersizliklerinden kaynaklanan faktörler saç dökülmelerine neden olabilmektedir. Bu faktörlerin etkisiyle dinlenme döneminde olan saçlar 2-4 ay sonrasında dökülerek vücuttan atılabilmektedir. Covid-19 enfeksiyonu sürecinde yaşanan yoğun stres, yüksek ateş ve ilaçların muhtemel yan etkileri nedeniyle enfeksiyondan 2-4 ay sonra saç dökülmesi görülebilmektedir.

Koronavirüse bağlı görülen tek saç sorunu ise yaygın dökülme değildir.

  • Alopesi areata (saçkıran)
  • Saçlarda gri renk değişikliği
  • Erkek tipi saç dökülmesi (androgenetik alopesi)’nde de artışlar bildirilmektedir.

Koronavirüsün saçlar üzerindeki etkisiyle ilgili olarak yakın zamanda Japonya’da yapılan bir bilimsel çalışma, hastalık sonrası geç dönemde nefes darlığı, öksürük, halsizlik, koku almama gibi belirtilerin yanı sıra hastaların %24,1’ inde yaklaşık 56’ıncı günde saç dökülmesinin başladığı saç dökülmesi süresinin ortalama 76 gün olduğunu ortaya koymaktadır.

Eyvah saçsız mı kalacağım?

Koronavirüs tedavisi sonrası görülen saç dökülmesi durumu genellikle geçicidir. Koronavirüs ve enfeksiyonlardan sonra gelişen akut dökülmelerin genellikle geçici olması ve normale dönmesi beklenmektedir. Dinlenme dönemine geçen saçların yerini kişinin genel durumu iyiyse, beslenmesi yeterliyse, stresle baş edebiliyorsa genellikle yeni, normal büyüyen saçlar almaktadır. Akut dökülmeler ile kellik beklenmemektedir. Bu dönemde saç büyümesi ortalama 4 ayda olduğu için büyüme yavaş yavaş olacak ve hasta bir süre saçlarını ince, dolgunluğunu ve hacmini kaybetmiş olarak hissedecektir. Genellikle süreç ortalama 4 ay sonra normale dönmektedir.

Koronavirüs sonrası saçların yenilenmesi için bunları tüketin

Covid-19 enfeksiyonu herkes için önemli bir stres kaynağıdır. Hastalığı özellikle ağır geçirenlerde ne yazık ki psikolojik stres, anksiyete, depresyon gibi ruhsal problemler bir süre daha devam edebilmektedir. Bu stresin devam etmesi, özellikle saç dökülmesi de olan kişilerde iyileşmenin yavaş olmasına yol açmaktadır. Bu nedenle psikolojik stresi çok yoğun olan ve stresle baş etmekte zorlanan kişilerin psikolojik destek almaları önerilmektedir.

Beslenme saç gelişiminde oldukça önemlidir. Kıl folikülleri protein ve demirden zengin ortamda daha hızlı büyüme imkanı bulabilir. Ayrıca biyotin, çinko, D vitamini de saçı besleyen diğer vitaminlerdendir. Bu amaçla özellikle proteinden zengin;

  • Yumurta
  • Somon ve deniz mahsulleri
  • Avokado
  • Ispanak
  • Kırmızı ve beyaz et
  • Badem
  • Yoğurt
  • Meyve ve koyu yeşil yapraklı sebzeler tüketilmelidir.

Sağlıklı beslenen kişilerde bu besinler genellikle yeterlidir. Ancak saç dökülmesinin hızlı olduğu kişilerde demir, biyotin, çinko, panttenik asit, omega-3 yağ asiti, demir gibi vitamin ve minerallerden zengin, doktorun tavsiye edeceği özel takviye ürünler de kullanılabilmektedir.

Korona öncesi alınacak tedbirler   

Korona öncesi alınacak tedbirler   

Dünya 11, Türkiye ise 9 aydır COVID-19 pandemisi ile mücadele ediyor. Küreselleşen ve küçülen dünyamızda hastalığın çok hızla yayıldığını belirten Academic Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı ve Öğretim Üyesi Doktor Nilüfer Aykaç, tüm salgın hastalıklarda olduğu gibi Covid-19’da da kişisel önlemlerin büyük önem taşıdığını belirtiyor.

Covid-19 virüsü ilk olarak geçtiğimiz yıl aralık ayında Çin’in Vuhan şehrinde görüldü. 11 Mart 2020’de Dünya Sağlık Örgütü, bunun bir pandemi olduğunu ilan etti ve aynı gün Türkiye’de de Sağlık Bakanlığı tarafından ilk koronavirüs vakası açıklandı. Bugün tüm dünyada vaka sayısı 67 milyonu, ölümler de 1,5  milyonu geçmiş durumda. Türkiye’de Sağlık Bakanlığının resmi verilerine göre vaka sayısı 553 binlere dayandı.

Ölüm sayısı da ne yazık ki 15 bini geçti.

Kışın gelmesiyle birlikte kapalı ortamlarda daha fazla zaman geçirmenin pandeminin yükünü artırdığını belirten Academic Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı ve Öğretim Üyesi Doktor Nilüfer Aykaç, havalandırmaların yetersizliğine, virüsün güneş ışığından uzak, soğuk ve kuru koşulları sevmesine dikkat çekiyor. Tüm salgın hastalıklarda olduğu gibi Covid-19’da da kişisel önlemlerin çok önemli olduğunu söyleyen Aykaç, Covid-19 pandemisinde maske takmanın, fiziksel mesafeyi korumanın ve kişisel hijyene özen göstermenin hastalıktan korunmak için oldukça etkili olduğunu sözlerine ekliyor.

Maske takmak ve elleri sık sık yıkamak

Covid-19, hasta bireylerin öksürmeleri ve aksırmaları ile ortama saçılan damlacıklar yoluyla bulaşır. Hastaların solunum parçacıklarıyla kirlenmiş yüzeylere dokunmak, sonrasında da elleri yıkamadan yüz, göz, burun veya ağıza götürmek de virüsün yayılmasına neden olur. Dolayısıyla Covid-19’dan korunmak için alınacak en önemli tedbirlerden biri, elleri sık sık sabun ve suyla yıkamaktır. Alkol bazlı el antiseptikleri ve kolonya da elleri dezenfekte etmekte etkilidir. Ayrıca maske takmak solunum yoluyla bulaşan hastalıkları önlemenin en temel ve en kolay yoludur. Burnunuzu içine alacak şekilde maskenizi düzgün bir şekilde takarsanız, virüslerden korunabilirsiniz.

Fiziksel mesafenin korunması

Covid-19 temas ve solunum yoluyla bulaştığı için kalabalık grupların yer aldığı alanlarda bulunmamaya özen gösterin. Maskeniz yüzünüzde olsa bile yakın temastan mümkün olduğunca kaçının. Özellikle salgının arttığı şu günlerde, zorunlu olmadıkça kapalı mekanlara gitmeyin. Kutlama, tören gibi faaliyetlere katılmayın. En az iki metre fiziksel mesafeyi koruyarak ve karşılıklı maske takarak virüsün bulaşıcılığını önemli ölçüde azaltabilirsiniz.

Covid-19’da aşıların etkisi 

Dünyada ve Türkiye’de Covid-19 için aşı çalışmaları sürerken diğer aşıların önemini de vurgulamak gerekir. Kış aylarında influenza (grip) vakaları oldukça yaygınlaşır. Grip, Covid-19’la benzer klinik ve radyolojik bulgulara sahip olması nedeniyle tanı ve tedavi zorluklarını beraberinde getirir. Bu nedenle özellikle bu dönemde grip ve zatürre aşıları daha da büyük önem kazanır. Yapılan araştırmalarda grip aşısı olan kişilerde Covid-19’un daha hafif geçirildiğine ve ölüm oranlarının azaldığına dair bildirimler vardır. Özellikle sağlık çalışanlarının, altta yatan bir hastalığı olanların, 65 yaş üstü bireylerin ve kalabalık ortamlarda çalışmak zorunda kalanların aşı yaptırması büyük önem taşır. 65 yaş üstü bireylere ve özellikle kronik bronşit, astım, kronik böbrek, kanser ve kalp hastalığı bulunanlara ayrıca zatürre aşısı da yapılmalıdır.

Bulaş zincirinin kırılması

Tüm bu kişisel önlemlerin yanı sıra pandemilerde asıl önemli olan bulaş zincirinin kırılmasıdır. Bu nedenle filyasyon çalışmaları, şeffaf veri paylaşımı ve yaygın test yapılması salgını kontrol altına almanın temel yollarıdır. Ayrıca Covid-19 hastaları izole edilmelidir. Hiç akıldan çıkarılmaması gereken ana strateji salgınla mücadelenin hastanelerde değil, sahada kazanılacağıdır.

Çocuklarda tuvalet alışkanlığına zamanından önce başlanmak alt ıslatma nedeni olabilir

Çocuklarda tuvalet alışkanlığına zamanından önce başlanmak alt ıslatma nedeni olabilir

Genellikle 4-5 yaşına kadar normal sayılan alt ıslatma durumu bu yaşların ardından görülmeye devam ediyorsa bir sağlık problemi olarak sayılıyor. Alt ıslatmanın fizyolojik nedenlerden kaynaklandığı gibi yakın birinin kaybını yaşamak, taşınma, kardeş kıskançlığı gibi stres yaratan durumların da bu probleme neden olabileceğinin altını çizen Psk. Cansu Yılmaz, “Çocuk tuvalete tuvaletini yaptığında teşvik edilmeli, desteklenmelidir. Tuvalet alışkanlığına zamanından önce başlamamalıdır.  Başlarda çocuk tuvalete anne babanın yardımıyla gitmeli, daha sonra kendi başına gitmesi için cesaretlendirilmelidir” diyor.

Çocuklarda alt ıslatma, idrar kaçırma olarak bilinen enüresiz günümüzde çok sık rastlanılan bir bozukluk… Tuvalet alışkanlığı çocuktan çocuğa değişmesine rağmen genellikle 3 yaşların sonlarına doğru çişlerini tutmayı öğrenirler. Ancak 4-5 yaşlarına kadar alt ıslatma durumu devam edebilir, çocukta bazen gündüz de görülebildiği gibi çoğu zaman da gece altına kaçırma görülebilir. Bu yaşlardan sonra devam eden altına kaçırmanın fizyolojik ya da psikolojik nedenleri olabildiğine dikkat çeken Psk. Cansu Yılmaz, “Duygusal problemlerden etkilenen bir çocukta altına kaçırma durumu gözlenebilir. Ayrıca çocuğun tuvalet alışkanlığı kazanması için gelişmesi gereken kasların yeterince olgunlaşmamasından dolayı da bu problemle karşılaşılabilir” diyor.

Böbrek ve idrar yolundaki rahatsızlıklarda, merkezi sinir sistemi bozukluklarında da alt ıslatma görülebilir

Alt ıslatma durumunda atılması gereken ilk adımın problemin sebebini öğrenmek için bir uzmana başvurmak olduğunun altını çizen Psk. Cansu Yılmaz, alt ıslanmanın fizyolojik nedenlerini şu şekilde sıralıyor: “Alt ıslatma kalıtımsal nedenlerden kaynaklanabilir. Bu durumda ailenin tuvalet alışkanlığı geçmişine-öyküsüne bakılması gerekir. Eğer anne-babada böyle bir problem yaşamışsa kalıtımsal olarak çocuğa da aktarılmış olabilir. Tuvalet alışkanlığının sağlanmasında gelişmesi gereken kasların (sfinkter) olgunlaşmaması ya da gelişmemesinden de kaynaklanabilir. Çocuklar yatmadan önce fazla sıvı tükettiyse ve yatmadan tuvaletini yapmadıysa da altına kaçırabilir. Böbrek ve idrar yolundaki rahatsızlıklarda, belkemiği, merkezi sinir sistemi bozukluklarında da alt ıslatma görülebilir.”

Alt ıslatmanın nedeni kardeş kıskançlığı olabilir

Alt ıslatmanın ruhsal nedenlerine bakıldığında en sık karşılaşılan nedenin stres olduğuna dikkat çeken Psk. Cansu Yılmaz, yaşanılan kazalar, travmalar, sevgisiz, ilgisiz kalma gibi duygusal zeminli durumlarda alt ıslatma nedenleri arasında yer aldığını söylüyor. Psk. Yılmaz, “Okul değişikliği, yakından birinin kaybını yaşamak, taşınma, kardeş kıskançlığı gibi stres yaratan durumlarda alt ıslatma görülebilir. Özellikle kardeş kıskançlığı bulunan çocuklarda karşılaşılır. Yeni doğan bebeğe ilgi daha çok arttığı için büyük çocukta kıskançlık görülebilir. Böyle durumlarda ilgiyi kendi üzerine çekmek isteyen büyük çocuk genelde küçük kardeşi gibi davranmaya başlar. Yaşına uygun konuşabiliyorken bebek gibi konuşması, yemeğini kendi yemek istememesi, biberon kullanma isteği bu davranışlardan bazılarıdır. Ayrıca tuvalet eğitiminde baskıcı tavırlar sergileyen ailelerin çocuklarında alt ıslatma görülür” diyor.

Tuvalet alışkanlığına zamanından önce başlanmamalı!

Öncelikle alt ıslatmanın tıbbi sebeplerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını öğrenmek için bir hekime başvurulması gerektiğini belirten Psk. Yılmaz, ebeveynlerin çocukların bu durumu isteyerek yapmadıklarını bilerek cezalandırıcı, baskıcı ve titiz davranış ve tutumlardan uzak durmasını öneriyor. Alt ıslatma nedeninin kardeş kıskançlığı olduğu durumlarda ebeveynlerin çocuklarına ilgi, alaka ve sevgisini eşit miktarda göstermesi gerektiğini hatırlatan Psk. Cansu Yılmaz, sözlerine şöyle devam ediyor: “Çocuğun yapabildiği şeylere karşı takdir görmesi duygusal rahatlama sağlayacağı için önemlidir. Çocuk tuvalete tuvaletini yaptığında teşvik edilmeli, desteklenmelidir. Tuvalet alışkanlığına zamanından önce başlamamalıdır. Belirli aralıklarla tuvalete gittiğine bakılmalı ve özellikle uyumadan önce tuvalete gittiğinden emin olunması gerekir. Başlarda çocuk tuvalete anne babanın yardımıyla gitmeli, daha sonra kendi başına gitmesi için cesaretlendirilmelidir. Çocukların anlamadığını düşünerek bazı şeyleri ört bas etmeye çalışmak hiçbir işe yaramayacaktır. Çocuğun yaşadığı stres ve kaygı nedenleri fark edilip daha az stresli ve kaygısız olması sağlanmaya çalışılmalıdır. Yapılamadığı düşüncesi olursa mutlaka bir psikologa başvurulmalıdır.”

Diş Sağlığı Alanından Sağlık Turizmine Destek

Diş Sağlığı Alanından Sağlık Turizmine Destek

2006 yılında kurulan Hospitadent Dental Group, yurt içi ve yurt dışında bulunan 10 şubesi, modern tıbbi cihazları, seçkin hekim kadrosu ve uzman personeliyle artık daha hızlı büyümeyi hedefliyor.

Türk ürünlerinin yurt dışında markalaşması, Türk malı imajının yerleştirilmesi ve desteklenmesi amacıyla oluşturulan “Turquality Marka Destek Programı’’na katılmaya hak kazanan Hospitadent Dental Groupsektöre öncülük etmeye devam ediyor.

Alanya’da Yeni Bir Şube

Sağlık turizminde artan talebi karşılamak için şube ağlarını genişletmeyi amaçladıklarını ve bu nedenle yakın zamanda Alanya’da yeni bir şube açılışı yapacaklarını belirten Hospitadent Yönetim Kurulu Bakanı Ahmet Selvi, yurt dışı yatırımlarına da değinerek 2021 yılı içerisinde 3 yurt içi, 2 yurt dışı şubesi açmayı hedeflediklerini ayrıca yurt dışı irtibat ofisi açma hedeflerinin de olduğunu bildirdi.

Hospitadent Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Selvi, Alanya Hospitadent Dental Group hakkında bilgi verdi ve neden Alanya’yı seçtiklerini anlattı.

Alanya’nın, tarihi ve kültürel mirasıyla, sağladığı canlılık ve hareketle, sağlık turizminde söz sahibi olmaya hazır bir şehir olduğuna dikkat çeken Selvi, Alanya’nın 3- 4 saat mesafedeki ülkelere hitap etmesi ve iki havalimanı arasında turizm hizmeti vermesi sebebiyle rakip bölgelere göre stratejik avantajının çok yüksek olduğunu vurguladı. Türkiye’nin diş tedavisi alanında ön plana çıktığına, Alanya’nın da sağlık turizmi için ev sahipliği yapabilecek 700 civarında otelinin bulunduğuna ve 40 yıllık turizm tecrübesine dikkat çekti.

2021 yılının Ocak ayında açılması planlanan 11. şube hakkında bilgi veren Hospitadent Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Selvi, Alanya Hospitadent’in implant, protez, endodonti, ortodonti, periodontoloji, pedodonti, ağız ve çene cerrahisi alanlarında hizmet vereceğini ifade etti.

14 Yılda 10 Diş Hastanesi

14 yıl içinde 10 hastaneye ulaştıklarını ifade eden Selvi, “18000 m2 kapalı alanda, 200 diş hekimi ve toplamda 500 personelle 14 yıldır hasta memnuniyeti ilkemizden ödün vermeden, dünya standartlarında hizmet vermekteyiz. Gerek yurt içinden gerekse yurt dışından kurumlarımıza gelen 2.000.000 ‘dan fazla hastamızın diş tedavi hizmetini gerçekleştirdik.

Yurt dışından gelen misafirlerimizi havalimanında karşılıyor, anlaşmalı olduğumuz otellerde konaklatıyoruz. Ziyaretleri süresince transfer işlemlerinin tamamını gerçekleştiriyoruz.

Yapılan işlemlerde dolgu 2 yıl, protez 5 yıl, implantlar ömür boyu garanti kapsamında sertifikalandırılmıştır. Hizmetlerimizde kullandığımız malzemeler birinci kalitedir. İmplant için sektörde iyi bilinen, denenmiş güvenilir Alman ya da Avrupa malı ürünler tercih edilmektedir. Tüm işlemlerimiz tam steril kliniklerimizde tek kullanımlık aletlerle gerçekleştirilir. Kaliteli hizmetimiz ISO 9001 2015 ve Temos – “Quality in International Dental Care” sertifikalarıyla tescillenmiştir.” dedi.

Prostat kontrollerini ertelemek sorunu büyütüyor

Prostat kontrollerini ertelemek sorunu büyütüyor

Erkeklerde en sık görülen kanser türlerinde ikinci sırada yer alan prostat kanseri çoğunlukla sinsice ilerlediği için ancak düzenli kontroller ile erken tespit edilebiliyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Özveri, ileri yaşta erkeklerin önemli sorunlarından biri olan prostat hastalıklarının da pandemi sürecinde ihmal edilebildiğini belirterek “Son dönemde, tedavisi geciktirilen problemler arasında, prostat kanseri gibi hayati tehlikeye neden olan hastalıklar da bulunuyor. Hastalık sinsice ilerlediğinden hiçbir şikayetin göz ardı edilmeden zamanında doktora başvurulması büyük önem taşıyor” diyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Özveri, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Tüm dünyayla birlikte ülkemizi de derinden etkileyen yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 enfeksiyonu özellikle yaşlıların yaşam koşullarını çok daha güçleştirdi. Kronik hastalıklar nedeniyle risk grubunun en üst sırasında yer alan 65 yaş ve üzerindeki kişilerin bu süreci daha çok evde geçirmesi gerekiyor. Ancak bu durum da düzenli olarak sürdürülmesi gereken doktor kontrollerinin aksatılması ya da anlık ortaya çıkan sağlık şikayetlerinin göz ardı edilmesine yol açabiliyor! Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Özveri erkeklerde en sık görülen kanser türlerinde ikinci sırada yer alan ve genellikle 50 yaşından sonra ortaya çıkan prostat hastalığının, çoğunlukla idrar yakınması olmadan sinsice ilerlediği için ancak düzenli kontroller ile erken tespit edilebildiğini vurguluyor. Tanının ardından geciktirilmeden tedaviye başlandığında yaşam kalitesi ve süresi açısından büyük fark oluştuğuna dikkat çeken Doç. Dr. Hakan Özveri, şöyle diyor: “Prostat kanseri teşhisi konulan erkeklerin çoğunlukla 60-65 yaşında sonra bu tanıyı aldıkları görülüyor. Ülkemiz açısından da toplumda kanser bilgi düzeyinin artması ve bununla beraber bireylerin kontrollerine belirtilen yaşlarda süratle başlamaları erken yakalanan prostat kanserlerinin sayısında artışa neden oluyor. Yaşı 70’in üzerinde olan erkeklerde ise prostat kanseri, yüzde 30 oranında gizli olarak seyrediyor.”

 Sinsice ilerliyor ama…

Başlarda çok belirti vermese de hastalarda “alt üriner sistem semptonları” olarak ifade edilen “idrar yapmada güçlük, idrar akışında zayıflama ve kesik idrar yapma, idrarı tam boşaltamama hissi, gece ve gündüz sık idrara gitme, ıkınarak idrar yapma ve idrar tutmada güçlük” gibi yakınmalar olabiliyor. Prostat kanserine bağlı ileri bulgulara “idrar ya da menide kan, cinsel ilişkide boşalma esnasında ağrı, kasık bölgesinde ağrı ve rahatsızlık hissi ile kemik ağrıları” belirtilerinin de eklendiğini anlatan Doç. Dr. Hakan Özveri, sertleşme bozukluğu gibi yakınmaların da dikkate alınması gerektiğini söylüyor.  Prostat bezindeki her büyümenin kanser olmadığını, bazen iyi huylu büyüme ya da iltihap nedeniyle sorunlar yaşanabildiğini belirten Doç. Dr. Hakan Özveri, “Bu nedenle muayenenin ardından kanda PSA (prostat spesifik antijen) testine bakılır. Muayene sırasında doktor prostatın dış yüzeyinde kanser açısından şüpheli sayılabilecek sertlik, düzensizlik gibi değişiklikleri kontrol eder” diyor. PSA değeri normal olsa bile muayenede şüphelenilen bulgular olması halinde multiparametrik prostat MR (mpMR) ile ileri değerlendirme yapıldığını kaydeden Doç. Dr. Hakan Özveri, “Son yıllarda giderek daha fazla kullanılan bu yöntem özellikle daha saldırgan tipte prostat kanserlerinin erken tanısında yüzde 80-90’a varan oranlarda erken tanısını mümkün kılıyor. Şüpheli durumlarda “füzyon biyopsi” uygulaması yapılıyor” diyor.

Tedavisi tanıya ve kanser türüne bağlı

Tanının ardından hastalığın türüne göre farklı tedavi yöntemlerinin gündeme geldiğini kaydeden Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Özveri, “Greenlight, HOLEP, thulyum gibi lazer işlemleri iyi huylu prostat büyümesinde kullanılıyor. Erken evrede yakalanan prostat kanseri tedavisinde ise robotik, laparoskopik ve açık cerrahi yöntemler uygulanıyor. Hasta için en uygun yöntem tercih ediliyor” diye konuşuyor. Son yıllarda prostat kanseri tedavisinde meydana gelen yeniliklere de değinen Doç. Dr. Hakan Özveri, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Prostat kanseri tedavisinde cerrahi, sadece erken evre hastalarda değil, daha sınırlı sayıda lenf bezlerine metastaz yapmış hastalarda dahi uzun vadeli yüz güldürücü sonuçlar sağlıyor. Cerrahi istemeyen ya da uygun olmayan hastalarda ışın tedavisi (radyoterapi) ve yanında hormonal tedavilerin verilmesi ile başarılı sonuçlar elde ediliyor. İleri evredeki prostat kanserlerinde bile hormonal tedavi ve kemoterapi sayesinde yaşam süresi uzuyor.” Pandemi koşulları nedeniyle acil olmadığı düşünülen kontrol, tedavi ve ameliyatların ertelenebildiğini belirten Doç. Dr. Hakan Özveri, “Örneğin iyi huylu prostat büyümesi olan hastalar idrar yapamayacak hale geliyor. Oysa bu hastalar pandemi ortamında bile gerekli tedbirlerin titizlikle uygulandığı sağlık kurumlarında tedavi görebilir” diyor.

Dezenfektanlar egzamaya neden olabilir

Dezenfektanlar egzamaya neden olabilir

Egzama gittikçe yaygınlık gösteren bir cilt hastalığıdır. Özellikle ellerde oluşan egzamaya pek çok etken sebep olabiliyor. Koronavirüs salgını ile birlikte el dezenfektanlarının kullanım oranı büyük bir artış gösterdi. Virüsten korunmak için hemen herkes dezenfektan ya da kolonya kullanmaya başladı. Ancak dezenfektan ve kolonyanın kimyasal içeriğe sahip olması egzaması olanları olumsuz yönde etkileyebilir. Astım ve Alerji Derneği Başkanı Prof. Dr. Ahmet Akçay yoğun dezenfektan kullanımının egzamalı kişiler üzerindeki etkisini anlattı.

Ellerde görülen egzama nedenleri nelerdir?

Egzama, ciltte kuruluk, pullanma, çatlama, yara, kızarıklık ve kaşıntı olarak görülen bir cilt rahatsızlığıdır. Özellikle soğuk havalarda ciltteki nem oranının azalması egzama sıklığını arttırır. Alerjik yatkınlığı olan kişilerde daha sık görülme eğiliminde olan el egzamasına; hem genetik faktörler hem de kontakt alerjenler ve tahriş edici maddeler sebep olabilir. Kimyasal ve tahriş edici maddelerin ellerdeki egzamayı tetikleyici özelliği bulunur. Tahriş edici maddeler arasında; deterjanlar, asitler, su, soğuk ve sürtünme bulunur. Ellerde görülen egzama bulaşıcı değildir, sizde olan egzama başkasına bulaşmaz.

Yoğun dezenfektan kullanımı egzamayı olumsuz etkiler!

Son zamanlarda hayatımızın bir parçası haline gelen el dezenfektanları kişisel hijyen için sıklıkla tercih ediliyor. El dezenfektanlarının bu kadar yoğun kullanılması bazı sorunları da beraberinde getiriyor. Özellikle egzaması olan kişilerin yoğun bir şekilde el dezenfektanı kullanması, egzama alevlenmeleri yaşanmasına sebep olabiliyor. Egzamanın en büyük tetikleyicileri arasında yer alan kimyasal maddeler dezenfektanlarda yoğun bir şekilde yer alıyor. Bu kimyasal maddelerin gün içinde sıklıkla kullanılması egzaması olmayan ciltlerde bile kuruluk ve tahrişe yol açabilecekken egzaması olan kişilerin de durumdan daha kötü etkilenmesine, egzamasının tetiklenmesine yol açabiliyor. Egzamada cildin nemini korumak gerekir. Alkollü dezenfektanların cildi kurutucu özelliği olduğu için egzaması olan kişilerin el dezenfektanlarını kullandıktan sonra nemlendirici de kullanmasında fayda vardır.

Ellerde görülen egzamayı önlemek için öneriler

Özellikle son zamanlarda virüsten korunmak için el hijyenine dikkat edilmesi büyük önem taşıyor ve ellerin sürekli yıkanması öneriliyor. Ellerin sık sık yıkanması egzaması olan kişilerde olumsuz durumlara yol açabiliyor. Egzaması olan kişilerin ellerini çok sıcak ya da çok soğuk suyla yıkamaması gerekir. Ellerinizi yıkarken tahriş edici özelliği az olan nemlendirici içerikli sabunları tercih edebilirsiniz. Takıların altındaki nem egzamayı arttırabilir. Ellerinizi yıkarken takılarınızı çıkarmaya özen gösterin. Egzamanın tedavisinde yapılacak en iyi uygulama, dezenfektan uygulama sonrası cildi iyi nemlendirmektir. Egzamada cilt bariyeri bozuktur ve cilt suyu tutamaz. Ciltteki bariyer bozukluğunun düzeltilmesi gerekir. Ellerinizi yıkadıktan sonra hemen kurulayın ve nemlendirici sürün. Kullandığınız nemlendiricilerin doğal içerikli olmasına, parfüm ve paraben içermemesine dikkat etmenizde fayda var

Sonuç olarak;

*Ellerde egzama sık görülen bir cilt rahatsızlığıdır.

*Kişisel hijyen için yoğun bir şekilde kullanılan dezenfektanlar ellerdeki egzamanın olumsuz etkilenmesine sebep olabilir.

*Elleri nemlendirmek, egzamanın önlenmesinde son derece önemlidir.

*Kişisel hijyende mümkün olduğunca kimyasal maddelerden kaçınmak gereklidir.

*Sabun ve dezenfektan gibi ürünler kullanılırken etkinliği onaylı ve nemlendirici özelliği olan ürünler tercih edilmelidir.

Endokrin hastaları Covid-19 konusunda daha hassas olmalı

Endokrin hastaları Covid-19 konusunda daha hassas olmalı

Tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 virüsünün kronik hastalıklara olan etkisi en çok merak edilen konular arasında yer alıyor. Genel olarak yaşlı bireylerde ve erkek cinsiyette Covid-19 enfeksiyonunun daha ağır seyrettiği bilinmekle beraber, her geçen gün artan vaka sayıları özellikle kronik hastalıkları bulunanları tedirgin ediyor. Diyabet, obezite, tiroid ve hipertansiyon gibi kronik hastalıklarda da Covid-19 virüsünün farklı etkiler gösterdiğini belirten Memorial Ankara Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Ethem Turgay Cerit, bu rahatsızlıklarda Covid-19 virüsünün etkileri ve yapılması gerekenler ile ilgili 4 önemli soruya yanıt verdi:

1-Endokrinolojik hastalıklar Covid-19 enfeksiyonu riskini artırır mı?

DİYABET: Diyabet hastalarının en çok merak ettiği konulardan biri diyabetin koronavirüse yakalanma riskini artırıp artırmadığıdır. Pandeminin başında ilk çıkan makaleler bu yönde veriler ortaya koymuş olsa da daha sonra yayınlanan güvenilir bilimsel veriler ışığında diyabetli hastaların Covid-19 enfeksiyonuna yakalanma riskinin diyabetli olmayan bireylerden fazla olmadığını göstermektedir.

OBEZİTE: Güncel veriler ışığında obezitesi olan bireylerin normal kilolu bireylere göre Covid-19’a yakalanma riskinin daha fazla olduğu söylenebilmektedir. Bilindiği gibi Covid-19 virüsü vücuda ACE2 reseptörleri aracılığıyla giriş yapmaktadır. Obezitede yağ dokusu artışına paralel artan ACE2 düzeyi ve Covid-19’un ACE2’ye olan afinitesi nedeniyle obezlerde normal kilolu hastalara göre daha yoğun viral yüke maruz kaldıkları söylenebilir. Obezitesi olan bireylerde sıklıkla eşlik eden başka hastalıkların olması ve immün yanıt oluşturma kapasitelerinin normal kilolu bireylere göre düşük olması Covid 19’a yakalanma açısından ek bir risk oluşturmaktadır. Ayrıca bağışıklık sistemi üzerinde çok önemli role sahip olduğu bilinen vitamin D düzeylerinin obezitesi olan bireylerde yaygın olarak düşük görülmesi de Covid-19 açısından obez bireyler için ek bir risk faktörü olarak düşünülebilir.

HİPERTANSİYON: Yapılan araştırmalar ışığında hipertansiyon hastası olmanın ya da kullanılan antihipertansif ilaçların Covid-19’a yakalanma riskini artırmadığını söyleyebiliriz.

TİROİD: Tiroid hastalığı olan kişilerde Covid-19 enfeksiyonu riskinin arttığına dair veri bulunmamaktadır.

BÖBREKÜSTÜ BEZİ VEYA HİPOFİZ HASTALIKLARI: Böbrek üstü bezi veya hipofiz hastalığı olan hastaların Covid-19 enfeksiyonuna yakalanma riskinin toplum genelinden fazla olduğuna dair veri bulunmamaktadır. Ancak örneğin kortizol fazlalığı ile seyreden cushing hastalığı ve cushing sendromunun bağışıklık sistemini baskılayarak bireyi enfeksiyonlara karşı daha duyarlı hale getirme potansiyeli olduğu akılda tutulmalıdır.

2-Endokrinolojik hastalıklar Covid-19 enfeksiyonunun seyrini nasıl etkiler?

DİYABET: Diyabet hastalarında her türlü enfeksiyon daha şiddetli seyretmektedir. Diyabet hastalarında bağışıklık sistemi dengesi bozulurken, inflamatuar sitokin yanıtının arttığı görülmüştür. Artan bu aşırı sinyallerin virüse bağlı akciğer hastalığını alevlendirmesi ve çoklu organ yetmezliği riskini artırması mümkün olmaktadır. Yapılan çalışmalar kontrolsüz diyabetilerin Covid-19 enfeksiyonlarının daha ağır seyrettiğini ve ölüm oranlarının daha yüksek olduğunu göstermiştir.

OBEZİTE: Pandemi süresince farklı ülkelerde yapılan çalışmalarda obezite varlığında hastalık seyrinin daha kötü olduğu, yoğun bakım ihtiyacının ve ölüm oranlarının normal kilolulara göre yüksek olduğu gösterilmiştir.

HİPERTANSİYON: Hipertansiyonu olan hastalarda Covid-19 enfeksiyonunun daha ağır seyretme ihtimali bulunmaktadır.

TİROİD: Tiroid hastalığına sahip olmanın Covid-19 enfeksiyonu seyrini olumsuz etkilediğine dair veri bulunmamaktadır.

BÖBREKÜSTÜ BEZİ VEYA HİPOFİZ HASTALIKLARI:  Böbreküstü bezi veya hipofiz hastalıkları olanlarda özellikle hastalığın kontrol altında olmadığı durumlarda Covid-19 enfeksiyonunun daha şiddetli seyredebileceği düşünülebilir.

3-Covid-19 enfeksiyonu endokrin hastalıklara yakalanma riskini artırır mı? 

DİYABET: Ortaya çıkan her türlü enfeksiyon metabolik kontrolü bozmaktadır. Dolayısıyla zaten başlangıçta metabolik kontrolü iyi olmayan prediyabet (şeker hastalığı riski yüksek bireyler) olgularında Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle kan şekeri düzeyleri daha da bozulup aşikar diyabet ortaya çıkabilmektedir. Covid-19 enfeksiyonu sırasında ani kan şekeri yükselmesi ve geçici veya kalıcı diyabet görülmesi mümkün olabilmektedir.

OBEZİTE: Karantina ve pandemik yaşam koşullarının yol açtığı hareketsizliğin obezite riskini artırması kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

HİPERTANSİYON: Covid-19 enfeksiyonu seyri sırasında kontrolsüz tansiyon yükseklikleri ile karşılaşılabilmektedir.

TİROİD: Covid-19 enfeksiyonu sırasında veya sonrasında tiroid bezinde subakut tiroidit benzeri bir iltihaplanma, ağrı ve tiroid fonksiyon bozuklukları görülme ihtimali artmaktadır.

BÖBREKÜSTÜ BEZİ VEYA HİPOFİZ HASTALIKLARI:  Hipofiz bezi ACE2 eksprese edebildiğinden virüs için direkt hedef organ haline gelebilmektedir. Covid-19 enfeksiyonunun hipofiz ve böbrek üstü bezi fonksiyonlarında bozukluğa yol açabilme potansiyeli bulunmaktadır.

4-Covid-19 sürecinde endokrinolojik hastalığı bulunanlar nelere dikkat etmelidir?

DİYABET: Covid-19 sürecinde diyabet hastalarının ilaçlarını düzenli kullanmaları, kan şekerlerini evde daha sık takip etmeleri, yeterli sıvı tüketmeleri, sağlıklı beslenme önerilerine uymaları ve imkan varsa bahçede yoksa evde günde 5 bin adım olacak şekilde yürüyüş yapmaları önerilmektedir. Bu öneriler sayesinde bir yandan kan şekeri regülasyonu,  diğer yandan hem kilo kontrolü, hem de kişilerin psikolojik olarak kendilerini daha iyi hissetmeleri sağlanır. Kan şekerinin sürekli olarak 250-300 mg/dl’nin üzerinde seyretmesi, ayakta yeni gelişen yara, göğüste şiddetli baskı hissi veya ağrı, kontrol edilemeyen tansiyon yükselmesi gibi ihmal edildiği takdirde ciddi sorunlara yol açabilecek belirtiler konusunda diyabetli bireylerin dikkatli olmaları ve hastaneye gitmekten çekinmemeleri gerekmektedir.

OBEZİTE: Obezitesi olan hastalara pandemi sürecinde yüksek kalorili beslenme düzeninden kaçınması, kalori kısıtlaması ile hafif de olsa kilo kaybı sağlamaya çalışması önerilmektedir. Ayrıca hafif-orta düzeyde egzersiz ile sedanter yaşam tarzından kaçınılması gibi yaklaşımlar da vücudun bağışıklık sisteminin virüse karşı daha dirençli olmasına katkı sağlayabilmektedir.

HİPERTANSİYON: Mevcut veriler ışığında kullanılan tansiyon ilaçlarının hiçbirinin Covid-19 enfeksiyonuna yakalanma riskini artırmadığını ya da hastalığın daha ağır seyretmesine yol açmadığını söyleyebiliriz. Bu nedenle hipertansiyon ilacı kullanan hastaların ilaçlarını kesmeden aynı şekilde devam etmeleri gerekir. Ayrıca her zamanki tuzsuz sağlıklı beslenme önerilerine uymaları da son derece önemlidir.

TİROİD: Tiroid hastalıkları için kullanılan ilaçlar bağışıklık sistemini zayıflatmaz. Covid-19 için verilen genel öneriler tüm tiroid hastaları için de geçerli olmaktadır.

Tiroid bezinin az çalıştığı bir durum olan hipotiroidide tiroid hormonu (levotiroksin) alan hastalar eğer ilaç dozlarında yakın dönemde bir değişiklik yapılmadıysa ilaç dozlarını değiştirmeden rutin kontrollerini ileri bir tarihe erteleyebilir. Doz değişikliği yapılan hastalar ise kontrol zamanlarını hekimleri ile görüşerek belirlemelidirler.

Tiroid bezinin fazla çalıştığı durumlarda (graves hastalığı, hipertiroidi) ve antitiroid ilaç (metimazol, propiltiyourasil) kullananlarda zamanında tiroid fonksiyon testleri yapılarak ilaç dozu ayarlamak gerekmektedir. Uzun süre test yaptırmadan antitiroid ilaçların kullanılması doğru olmamakla birlikte, hastalar ilaçlarının dozlarını kendileri değiştirmemeli ve doz değişikliği kararını kendilerini takip eden hekimlere bırakmalıdırlar.

Hipertiroidi nedeniyle antitiroid ilaç (metimazol, propiltiyourasil) kullanan hastalar; boğaz ağrısı, ateş yüksekliği, gribal enfeksiyon gibi bulgular olursa ilaçlarını kesip en yakın sağlık kuruluşuna başvurarak, kan sayımı (özellikle nötrofil) testlerini yaptırmalı ve kendilerini takip eden hekimler ile irtibata geçmelidirler.

Tiroid kanseri tedavisi için tiroid cerrahisi uygulanmış hastalar (sonrasında radyoaktif iyot almış veya almamış olabilir) Covid-19 enfeksiyonu açısından ilave risk taşımamaktadır. Tiroid kanserlerinde kemoterapi ve radyoterapiye (ışın) çok çok nadir durumlarda gereksinim duyulmaktadır Tiroid kanseri metastazı nedeniyle ışın tedavisi almış, halen kemoterapi alan hastalarda Covid-19 enfeksiyonu riski biraz artabilmektedir. Bu hastaların koruyucu tedbirleri daha sıkı uygulaması gerekmektedir.

BÖBREKÜSTÜ BEZİ VEYA HİPOFİZ HASTALIKLARI:  Addison (böbrek sütü bezi yetmezliği) ve hipofiz yetmezliği olan hastalar hayati önemi olan steroid tedavilerini ve almakta oldukları diğer ilaçları kesmemeli ve düzenli kullanmaya devam etmelidir.  Bu hastaların olası bir Covid-19 enfeksiyonu veya şüphesi durumunda aldıkları steroid ilaçlarının dozları artırılmalıdır. Bu nedenle hastalık tanılarını mutlaka Covid-19 tedavi planını yapacak olan sağlık ekibi ile paylaşmaları son derece önemlidir.

 Nedeni burundaki bu 4 hastalık olabilir!

 Nedeni burundaki bu 4 hastalık olabilir!

“Maske nedeniyle nefes alamıyorum..” Covid-19 pandemi sürecinde bu yakınmayı çevremizde sıkça duyar olduk. Siz de solunum güçlüğü nedeniyle maske takmakta zorlanıyor musunuz? Yanıtınız ‘evet’ ise dikkat! Nefes almakta güçlük çekmenizin nedeni ‘maske’ değil, burnunuzdan kaynaklı bir sağlık problemi olabilir!

Tüm dünyayı sarsan Covid-19 pandemisinde maske kullanımının çok ciddi koruyucu etkisi olduğunu ve yaşamsal önem taşıdığını artık hepimiz biliyoruz. Ancak maske kullanımı bazı kişilerde nefes almakta güçlük çekmeye yol açabiliyor. Bunun sorumlusu olarak genellikle ‘maske’ görülse de, aslında altta yatan neden burundan kaynaklı bir sağlık problemi olabiliyor. Maske ile nefes almakta sorun yaşayan kişilerin maskeyi uzun süre kullanmaları ise sık ve uzayan üst solunum yolu enfeksiyonlarına, özellikle de boğaz enfeksiyonlarına zemin hazırlayabiliyor. Zamanında müdahale edilmediğinde de bu rahatsızlar kronikleşerek daha ciddi sonuçlar oluşturabiliyor. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Altuğ Özagar bu nedenle maskeyle nefes almakta zorlanan kişilerin mutlaka bir hekime başvurmaları gerektiği uyarısında bulunarak, “Nefes alma organımız burundur. Burun sayesinde hava, konkaların ve septumun geniş mukozal yüzeyleri tarafından ısıtılıyor, neredeyse tamamen nemlendiriliyor ve büyük oranda filtre ediliyor. Dolayısıyla burun solunumun yetersizliği veya sadece ağız solunumu, tüm bu fonksiyonların kaybına veya azalması yol açıyor. Kuru, serin ve filtre edilmemiş havanın boğazdan geçerek akciğerlere ulaşması da üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabiliyor” diyor. Dr. Öğretim Üyesi Altuğ Özagar, burundaki sorunun tedaviyle ortadan kalkmasının maske kullanımının getireceği yararlara ek olarak, uzun süreli kullanımdan dolayı gelişebilecek problemleri ve Covid-19’a yakalanma durumunda da enfeksiyonun oluşturacağı yıkıcı etkileri azaltmak açısından da çok önemli olduğuna dikkat çekiyor. Peki burnumuzdaki hangi problemler maskeyle nefes almayı çekilmez hale getirebiliyor? Acıbadem Kadıköy Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Altuğ Özagar, maske kullanırken nefes alma güçlüğüne yol açan burundaki 4 sağlık problemini ve çözüm yollarını anlattı.

Septum deviasyonu

Septum deviasyonu; burnu ikiye bölen ve kıkırdak ile ince bir kemikten oluşan bölmenin eğri olması anlamına geliyor. Bu bölmedeki deformasyonlar burundan nefes alma sorunu yaratıyor. Sürekli maske kullanımı zaten sorunlu olan nazal solunumu azaltıp, oral solunumu artırıyor. Bu durum da kuru ve temizlenmemiş havanın boğazla direkt temasının artmasına ve boğazda farenjite yol açabiliyor. Bu nedenle eğri olan alanın cerrahi olarak düzeltilmesi çok önemli. Çoğunlukla endoskop kullanılarak yapılan ve sadece 30-35 dakika süren septum deviasyon ameliyatlarında hastaların yüzde 40’ında artık tampon kullanmaya gerek kalmıyor.

Konkalar (Burun etleri)

Burun anatomisinde septum dışında göze çarpan ikinci oluşum, burun boşluğunun yan duvarlarında boylu boyunca uzanan ve ‘konka’ olarak adlandırılan burun etleri oluyor. Konka boyutlarının büyük olmasına ‘konka hipertrofisi’ deniyor ve burun solunumunu zorlaştırdığı için genellikle radyofrekans, bir başka deyişle ses dalgasıyla küçültme işlemi uygulanıyor. Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Altuğ Özagar yaklaşık 5-10 dakikada tamamlanan işlemi şöyle anlatıyor: “Radyofrekans yöntemi konkanın içine özel bir elektrot aracılığıyla belirli frekans ve güçte enerji verilmesi esasına dayanıyor. Burun etinde herhangi bir kesinin yapılmadığı bu operasyonda buruna tampon konulmasına gerek duyulmuyor.”

Alerjik rinit (Saman nezlesi)

Gözlerde ve burunda kaşıntı, hapşırma, burun tıkanıklığı ve burun akıntısı… Bazı hastalarda bu yakınmalara baş ağrısı, boğaz ağrısı, öksürük ve ses kısıklığı eşlik edebiliyor. Mukoza hastalığı olan alerjik rinit (saman nezlesi) burun solunumunu zorlaştıran bir diğer etkeni oluşturuyor. Genellikle kulak burun boğaz muayenesi ile tanı konuyor ve steroid içeren nazal spreylerle tedavi ediliyor.

Kronik sinüzit

Kronik sinüzit; sık olarak, örneğin yılda birkaç kez koyu burun ve geniz akıntısı, burunda tıkanıklık ile baş ağrısı gibi akut sinüzit ataklarıyla kendini gösteren ve endoskopik cerrahi yöntemlerle tedavi edilen bir diğer solunum yolu hastalığıdır. Dr. Öğretim Üyesi Altuğ Özagar  “Kronik sinüzitte çoğunlukla gördüğümüz ve patolojik burun etleri olarak da nitelendirebileceğimiz nazal polipler ise bir diğer burun tıkanıklığı sebebidir ve tedavisi kesinlikle cerrahidir.” diyor.