Sınıfın arkasında kaynatan çocuklar gibiyiz

Sınıfın arkasında kaynatan çocuklar gibiyiz

Sınıfın arkasında kaynatan çocuklar gibiyiz

—Geniş kitlelere ulaşabilmek için en etkili iletişim araçlarından biri olan “karikatür”, O’nun hem hobisi hem de mesleği… Hırslı değil ama çok disiplinli, içinde büyümeyen haylaz bir çocuk var. Bence ilham kaynağı da o büyümeyen çocuğun bitmeyen tükenmeyen yenilikçi merakı ve enerjisi… 30 küsur senedir karikatür çiziyor şimdilerde ise heykel kariyeri ile gündeminde… Aslında bildiğimiz diploması var. Taş eğitimi almış ama o zamanki şartlar sebebiyle karikatüre ağırlık vermiş. Dünya’nın en büyük karikatürünü çizerek de 2012 yılında Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş. Ülkemizin önemli ve popülaritesi her zaman yüksek olan sanatçılarımızdan biri. “ karikatürde kırmızı çizgi var; o da hakaret sınırı” diyebilecek kadar da cesur ve ahlaklı bir karaktere sahip. 50’den fazla Tv programı oldu ama içlerinden bir tanesi akıllardan hiç gitmeyecek Plastip Şov… Bu ayki Pause Citys kapak konuğumuz çok kıymetli Erdil Yaşaroğlu. Atölyesinde güzel bir söyleşiyi siz sevgili okurlarımız için gerçekleştirdik. Keyifle okumalar.

—-Bir fikri mizah doneleriyle şifreleyip karşı tarafa gönderiyorsun. Karşı tarafta bu şifreyi çözüyor ve eğleniyor.

—-Bir karikatür beş on milyon insan tarafından okunuyorsa bir ilgi, sevgi var. “ Gülmeye ihtiyaç var” demektir…

—-Karikatürde kırmızı çizgi” var. O da; hakaret sınırıdır. Bir de benim kırmızı çizgim var şahsi olarak. Hayatta kimseyle tartışmayacağım bir şeyi karikatürde de çizmem.

—-İşin aslı şu karikatür insanın gazını alıyor.

—-İlk sergimi Eylül başında açacağım. 30 senelik bir karikatür tecrübemle çizgilerimi heykellerime yansıtıyorum. Mimikleri jestleri kullanarak başka hikayeler anlatıyorum.

Karikatürün gücünden bahseder misin?

Karikatür güçlü bir şey… Hani; “yazarçizer” derler ya oradaki çizer aslında karikatüristtir. Basında, medyada, orada burada; fikrini söyleyen, bir şeyleri eleştiren, yanlışı gösterenler genelde meslek olarak karikatüristlerdir. Çizgini kuvveti ile toplumdaki yanlışları, hataları, sıkıntılı yerleri, dertlerimizi anlatırız. Çizgi olayları anlatırken güldürür. Bir ok adar düşündürür. Eğlenceli anlatır. Bir yandan toplumun supabı…

Politikacılar kızarlar çoğu zaman karikatüristlere ama aslında iyi bir şeydir çünkü toplumun bir yerden rahatlaması lazım. Sıkıntısını atmaya, gülmeye ihtiyacı var. O yüzden bu işe aşina olan, farkında olan politikacılar kızmamışlardır. Günümüzde karikatür; politikacılar tarafından, iktidardakiler tarafından sevilmiyor. Aslında aşina değiller. Öyle bir alışkanlıkları yok. Eskiden, Turgut Özal dava açardı. Kızardı da ama çok da severdi. Duvarları; dava açtığı kendini çizen karikatüristlerden istediği orijinal imzalı karikatürler ile düzenlenmişti. Hepimiz hatırlıyoruz onları. Demirel kızardı ama dava açmazdı. Yani kızar dediğim sinirlendiği olurdu belki ama hiçbir zaman dava açmazdı. Kızdığını görmedik.

Bir yandan da şöyle bir gerçek var; karikatür özellikle Türkiye’de ayrı seviliyor. Çünkü niye biliyor musun? … Karikatürist ve okuyucuları; sınıfın arkasında kaynatan çocuklar gibiyiz. Hani hocada kızar ya “ ne gülüyorsunuz öyle anlatın biz de gülelim der”. Anlatırsın hiç de bir şey anlamaz ya işte o biziz. Gülenler de karikatür okuyucularıdır. Birlikte eğleniriz..

Dünyanın en iyi karikatüristlerinin bulunduğu ülkeleri sıralamanı istesek?

En bilinen dünyanın en iyi karikatürcüleri Türkiye; İran, Mısır, Belçika, Batı da İngiltere Fransa Doğu’da Japonya oralarda gelişmiş. Nedeni; İmparatorluk kültürlerinin karikatürün gelişimine sebep olmasıdır. Oralarda sen diyemiyorsun ki; padişahım oran buran kocaman. Dediğin zaman seninkini kesiyorlar. Yanlış bir şey gördüysen söylemen lazım… Onu yolu da mizah… Zaten her şey şu aslında; bir fikri mizah doneleriyle şifreleyip karşı tarafa gönderiyorsun. Karşı tarafta bu şifreyi çözüyor ve eğleniyor.

 

Mizah; etkili bir iletişim aracı… Reklamlar, ilanlar… Ne dersin?

Evet. Çünkü karikatürün gücü var. O da; basit, anlaşılır, kancasının olması. Söylediğin, sunduğun fikir akılda kalıyor. Günümüzde böyle içerikler daha da önem kazandı. Özellikle dijital dünyada hızlı tüketilen ama daha çok yayılıyor. İlgi görüyor. Reklamlarda çok çalışıyoruz karikatürist olarak. Ben her sene üç, dört kampanya çalışması yapıyorum. Eskiden sadece dergilerdeydik. Dijital ve yüz binler okuyordu. En fazla Gırgırın sayısı beş yüz bine çıkmıştı. Hadi haftalık dergi beş kişi okuyor desen iki buçuk milyon kişi okuyordu. Şimdi bir karikatür koyuyorsun beş on milyon insana ulaşıyor birkaç saat içinde… Sinir bozucu bu… Normalde dergi okuyucusu olmayan insanlara da ulaşmaya başladık.

Karikatür bence; miting etkisine sahip bir iletişim aracı… Siyasiler karikatüristlerle seçim kampanyalarında sizlerle çalışsa daha hızlı anlaşılabilirler mi?

Çalışanlar var. Zamanında yapıldı edildi. CHP; karikatüristlerle çok çalışıyor son zamanlarda. Kitapçıklar hazırladı. Bana da teklif geldi. Farklı partilerden teklifler de geldi ama ben hiçbir zaman bir siyasi parti ile iş yapmak istemedim. Çünkü o anlamda taraf olmak istemiyorum. Elbette benim bir görüşüm, sevdiğim ve sevmediğim insanlar var. Sevdiklerimi de eleştiririm sevmediklerimi de… O ayrı ama o husustaki eleştiri hakkımı tarafsız ve eşit mesafede kalarak saklı tutmak isterim. O yüzden de bir yere çok yanaşmak istemem. Niye? Yanaştığın anda onu eleştirirsen başka düşünürler, eleştirmezsen başka düşünürler ve okuyucu haklı da… Benim için şöyle bir şey var; sadece siyasi partilerle değil, sigara firmaları veya kumarhane ilanlarından da çok teklif geldi. Onları da seçerim. Ya da zararlı bulduğum, gördüğüm ürünlerle de çalışmam. İnanmadığım hiçbir ürünle çalışmamam.

Geçmişte Turhan Selçuk gibi birçok kıymetli karikatüristimiz bulundukları dönemlerden günümüze güzel erişim sağladılar. İmkanları çok kısıtlıydı. Şimdiki imkanlar çok daha rahat değil mi? Onu tartışırım bak.. Geçmiş dönemde onlar çok daha rahattı. Politik mizahtan bahsediyorum. Her hangi bir dergi ve gazetede o dönem olduğu gibi çiz bakalım ne oluyor? O zaman daha kolaydı. Seninle çok eski tanışıyoruz. İlk televizyon için hazırladığım programım Cihat Hazardağlı’nın “Plastip Şov”uydu. Ve TRT de yapıyorduk. Liderlerin slikon kuklaları… Başbakan, bakanlar, siyasi karakterler, ünlüler… Sene 90’lı yıllar TRT’de onlarla dalga geçiyorduk. Siyasi mizah yapıyorduk. Eğleniyorduk, sorunları da dile getiriyorduk. E şimdi yirminci yüz yılda yapabildiğin o Plastip Şov’u yirmi birinci yüz yılda yapabilmek mümkün mü? Böyle bir şey yapılabiliyor mu? Şimdi hangi dönem daha zorlu sen cevapla…

Yazar çizer diyoruz ya… Yazan kısmın; siyasi, ekonomi, haber muhabirleri var. Çizerlerin de karikatür muhabirleri olmalı mı?

Böyle bir şeye gerek yok ama haberi iyi analiz etmek gerekiyor. Sonuçta kaynaklarını düzgün ve çeşitli tutmak, iyi analiz etmek çok önemli… İyi analizden kastım şu; tek taraflı olmamak lazım. Çünkü haberde taraf var. Bağımsız habercilik çok az günümüzde. Dolayısıyla her zaman bağımsız habercilikten bir şey bulamıyorsun. Birisi bir şey diyor. Öteki başka bir şey diyor. İkisini de okuyup doğrusu veriyi çıkartabilmek gerekiyor. Özellikle ülkemizde; siyasi mizahta değerli olan yetkinlik bu…

Karikatürün ülkemizde gördüğü ilgiyi nasıl değerlendiriyorsun? Sinir bozucu buluyorum. O kadar yoğun bir ilgi var ki… Yurtdışında arkadaşlar var. Doğu olsun batı olsun ya da diğer… Sosyal medya takipçileri üç bin, beş bindir. Bu oranlar Batı’nın sosyal medyaya bakışı ile ilgilidir diyelim. Hadi Amerika’da bizden beş kat daha nüfus olarak büyüklüğü olan bir ülkeden bahsediyoruz orada bile beş bin, on bindir en fazla… Çizgi film yapanları saymıyorum. Biz de nasıl? Beş milyon on milyon oluyor. Aklım almıyor. Sinirim bozuluyor. Twitter de dört milyona yakın takipçi var. Çok mu seviliyoruz? Evet. Çok sevilen de var. Merak edilen de var. İlgi gösteren de var. Yurtdışındaki arkadaşlar soruyor, rakamları gösterdiğimizde şaşırıyorlar… Ne biçim bir ülkede yaşıyorsunuz? Her kes mi ülkenizde karikatür okuyor diye soruyorlar. Hakikaten bir karikatür beş on milyon insan tarafından okunuyorsa bir ilgi, sevgi var. “ Gülmeye ihtiyaç var” demektir…

Karikatür için dünyanın bir köşesinde insanlar gülerken, diğer bir köşe de ise öldürülebiliyorlar. Karikatürün kırmızı çizgisi olmalı mı? Kırmızı çizgi var tabi. Paris’teki olaylar korkunç bir şey. Başka insanların sınırları olabilir. O sınırlar senin sınırların içinde olmayabilir. Ama benim sınırlarıma hele bir de fikir bazında uymuyor diye başka bir insanın öldürmeye kalkmak korkunç bir şey. Bunun bir de ters tarafı da var. O da şu; Belçika’da ki karikatüristlerin çizdiği… Hiç doğru bulmuyorum. Onlar da bilebile provokasyon yaptılar, kaşıdılar.

Şimdi sanatta kırmızı çizgi olmaz diyenler olacaktır o ayrı ama “karikatürde kırmızı çizgi” var. O da; hakaret sınırıdır. Bir de benim kırmızı çizgim var şahsi olarak. Hayatta kimseyle tartışmayacağım bir şeyi karikatürde de çizmem. Orada da tartışmaya açmam. Orada da bir fikir söylemem. O konuları işlemem. Örnek. Allah var mı yok mu diye bir şey çıktı. Ben bunu senle de tartışmam. Kimseyle de böyle bir şeyi tartışmasını yapmam. Böyle bir şeyin karikatürünü de çizmem. Kimsenin özrüyle ilgili bir şey çizmem. Bir de hakaret sınırını geçmem. Eleştiririm.. Sert de girerim. Yaptım da. Ama hakaret sınırı mizah değil başka bir şeydir. Hakaret asla mizah değildir.

Peki Banksy’nin eseri 1.4 milyon dolara satıldıktan hemen sonra kendini imha etmişti. Ne diyorsun?

Müzayede evleri sanatçıların ve galericilerin sevmediği yerlerdir. Çünkü; ikinci el satış yerleridir. Sanatçıyı bitirebilecek bir şeydir. Müzayede evine düşmek diye bir jargon var. Biraz ona da tepki olarak yorumluyorum. Banksy’ in eserleri müzayede evine illa düşecek. O yaşanan da beş sene önceden hazırlandığı bir şey. Hazırlayıp bekliyor müzayede evine düşsün diye. Düştüğü anda uzaktan aktive ediyor. Bir yandan nefis bir pazarlama taktiği, başarılı bir tanıtım. Sanatçılar sansasyon sever. Eserlerini daha da değerli hale getiriyor. O eser bir milyon ise beş milyon oluyor. Bir diğer taraftan da çok gerilla bir davranış…

Hayalindeki kadar ilerleyemediğin bir çalışman oldu mu? Elli yaşıma yaklaştım. 30 küsur senedir profesyonel karikatür çiziyorum. Kendime iyi bakarsam bir bu kadar daha çizebilirim. Şimdi bizim meslekte emeklilik de yok. Bir de şöyle düşün Ebru, heykel kariyerime yeni başladım. Bu soruyu yıllar sonra tekrar sorarsan söyleyebilirim.

Yeni başladığın heykel kariyerinden bize biraz bahseder misin lütfen?

Bakınca bildiğin diplomam var. İşin aslı şu karikatür insanın gazını alıyor. Çünkü bir şey anlatma ihtiyacını onunla gideriyorsun. Ama senede bir tane iki tane heykel hep yapıyorum okuldan sonra da… Fazla bir şey değil ama çizerken bir yandan da heykel yapıyordum. Ben taş okudum. Oturup taş kesmek çok zahmetli bir şey. Uzun süre çalışman gerekiyor. Atölye olması lazım derken teknoloji değişmeye başladı. Benim de kafam değişmeye başladı. Yaklaşık yedi sekiz sene evvel 3D printer, dijital heykel, yeni teknolojiler, silikon dökümler, polyester, reçineler derken onları keşif ettim. Dolayısıyla üç ayda yaptığım bir heykeli hızlanınca bir ayda yapmaya başladım. Karikatür şöyle bir şey; fikri buluyorsun bir saat sonra çizimler elinde. İnternete koyuyorsun insanlar okumaya başlıyorlar. Heykel öyle bir şey değil ki; fikri buluyorsun üç ay boyunca çalışıyorsun. İkinci ayda fikirden sıkılıyorsun. “ ya bu ne çirkin, nasıl kötü bir fikir böyle” diyorsun. Bir kere çalışmaya da başlamışsın. Bitirmek zor ama şimdi teknik hızlanınca yani karikatür disiplinine yaklaşınca az daha farklı bir kafa ama yine de çok eğlenceli geldi. Karikatürde anlatıyorum ama heykelde anlatmak istediğim fikirlerim oluyor. İki sene önce dergi kapanınca iyice hızlandım. Bu atölyeyi açtım. Burada sürekli heykel yapmaya başladım. Mesela okuldan mezun olduktan sonra yaptığım heykel sayısından fazlasını son bir senede yaptım diyebilirim.

En son ne yaptın?

Rusya’da Tataristan’ın başkenti Kazan’da “Kazan Palas “ diye ilk lüks otelini yaptılar. Oraya sekiz tane heykel yaptım. Orası bir anlamda heykel oteli oldu bir yandan da ödül aldı. En iyi tasarım oteli seçildi dünyada. Yurtdışında olması benim için güzel ve eğlenceli bir çalışma oldu. Sonra Eskişehir Modern Sanat Müzesine yedi tane heykel yaptım bu arada. Onları da teslim ettim. Şimdi Çeşme’de bir plaja denize heykel çalışıyorum. Çocuklara yönelik karikatür heykellerim var. Direk karikatür sahnelerimin heykel çalışmaları olarak düşünebilirsin. Başak kayaşehir’de Adım İstanbul’a “neşeli park” diye bir yer yaptım. Çocuklar çok seviyor. Kapalı ve açık alanlar için kendi karakterlerimden çocuk parkları tasarlıyorum.

Sergi açacak mısın?

İlk sergimi Eylül başında açacağım. 30 senelik bir karikatür tecrübemle çizgilerimi heykellerime yansıtıyorum. Mimikleri jestleri kullanarak başka hikayeler anlatıyorum. Yüksek bir enerji motivasyonla sergim için yoğun çalışıyorum.

Zor bir insan mısın? Zorum… Üreten insan zorludur. En baştaki zorluk; kendi kendine çok eğlenen bir adam olunca dışarıya çok ihtiyacın olmuyor. Beni mesela üç ay eve kapat. Kâğıt kalemimi de ver elime, ben orada çok eğlenirim. Hiç sıkılmam. Hani bazı insanlar vardır ya duramaz “ bir dışarı çıkıp geleyim” diye deli olur. Bende hiç öyle bir şey yok. Allah’tan Begüm’de evi sever. O da kitabını alır eline saatlerce okur, bakar eder, bir şeyler izler. O yüzden iyi anlaşıyoruz.

“Süper Penguen” oldukça farklı bir proje… Proje diyorum günümüz çocuklarına hitap eden farklı içerikte bir çocuk dergisi. Biraz anlatır mısın?

Selçuk Erdem’le beraber konuşuyorduk. Ama bizi teşvik eden daha çok anne babalardan gelen sorular, talepler oldu. Okurlarımızdan sürekli “Çocuk dergisi çalışanız ne kadar iyi olur” diye mesajlar geliyordu. Biz de neden diye sorduk. Bu kadar yoğun talep olunca… Onlar da “çocuklar 7 yaşında Penguen okumaya çalışıyor” dediler. Penguen’de bir sürü şey var. Cinsellik, küfür, toplumsal olaylar bir sürü şey var. Yetişkinler için olan bir yayın netice de. Oradan Süper Penguen fikri çıktı. Çocukların ihtiyacını dikkate aldık. Çocuk gelişimi açısından da çok önemli olduğu için çok danıştık. Hocalarla konuştuk, psikolog, pedagog arkadaşlarımızla görüştük. Birey olmakta, iletişim açısından, eleştirel bakış açısından, sağlık açısından gülmek, güldürebilmek çok önemli. Mizah kültürüne sahip olmak çok önemli… Biz de biraz çizgiyi öğrettiğimiz komik ve eğlenceli, biraz haylaz bir sürü de bilgi veren bir arkadaş gibi konumladık dergiyi. Onlar da eğleniyor. Biz de eğleniyoruz. Öyle bir dergi yapıyoruz. İlk defa Donald Trump’ı anlattık mesela. Mirgün Cabas yazdı dört sayfa.. Normal çocuk dergilerinde olan bir şey değil. Bir siyasetçi, bir politikacıyı anlattı. Niye bu adam sevilmiyor? Gazeteciler bu adama niye karşı? Trump niye küresel ısınma konusunda olumsuz? Niye karşı çıkıyor? Niye böyle davranıyor? Ama bunu çocuğun anlayacağı şekilde yazıyoruz. Sonra kaygı şiddet yazılıyor Cemre Soysal yazıyor. Öfke kontrolü ama çocukların anlayabileceği bir tatta.. Bu işi bilen eğitimci, klinik psikologların yazdığı ama çocuğa arkadaş gibi davrandığımız bir içerik hazırlıyoruz. Aslında bizim sosyal sorumluluk projesi gibi gördüğümüz çalışma

Çok disiplinlisin ama ruhunda çılgın tarafların da var… Ayarsız çalışmak, eksi 20 derecede kar içinde motor kullanmak, motorla dünyayı dolaşmak ve bir sürü… Nasıl açıklıyorsun?

İşimi çok seviyorum bu sebeple beni eğlendiriyor, dinlendiriyor diye çok çalışıyorum. Spor yapmayı seviyorum. Spor yapmayı seviyorum. Motor sporları ile ilgileniyorum ama bir Alman gibi davranırım. Bütün kıyafetlerim ful giyinirim. Bütün kurallara uyarım. Sene de birkaç kere yurtdışında eğitim alırım. Viraj eğitimi alırım. Antrenman yaparım motor sporlarıdır ya.. Kendini geliştirmen lazım ve bütün bunları çok ciddi bir disiplin içinde yaparım. Çünkü şakası yok. En ufak bir hatada insan hayatı söz konusu… Şunu bilmek bile önemli. 100 km hız ile giderken düşsen yüksek bir hız değil. Ama 3 kilometre bu hızda asfalta sürtünen bir bacak da et kalmaz. Doku kaybı yeri de dolmaz. İşte bunu bilince deli miyim kot pantolonla motosiklet kullanayım diyorsun. Dünyanın her yerinde motor kullandım. Çok iyi bir motosiklet sürücüsüyüm. Eksi yirmi derecede karın içinde de sürdüm. Çölde seksen santimetre kumun içinde de sürdüm. Çok zor ama bu bizim ülkemizdeki kuryelerin sürdüğü gibi süremem. Yani bana de ki; “ağzında sigara olacak. Kaskı böyle takacaksın. Telefonda şurada tek elle filan, mümkün değil süremem. Bisiklette bile eldiven kask kullanırım.

Kendini nasıl yenilersin? Meditasyon yapar mısın?

Motosiklet binmek.. Verdiği duygu otomobil gibi değil. Gittiğin her yeri hissederek gidiyorsun. Kokusunu alarak, bulunduğun yeri hissederek… Yürür gibi koşar gibi gidiyorsun. Her yeri daha iyi anlıyor, tanıyorsun. Bir de telefon yok. Arayan yok. Soran yok. Kendinlesin. Benim için meditasyon bu… Yürümeyi çok severim. Yürürken müzik dinleyebiliyorum bir tek. Televizyon hep açıktır o ayrı. Okurum. Beslenmeme dikkat ediyorum. Az yiyorum. Tatlı ekmek filan yemiyorum. Sürekli spor yapıyorum. Ben atölyeme bisikletle gelir giderim. Yürürüm. Araba en son gelir sıralamada.

Sence başarının sırrı nedir?

İşini sevmek. Yaptığın şeyi sevince, o iş olmaktan çıkıyor, eğleniyor ve çok çalışıyorsun. Çok çalıştığın zaman da başarılı olmamak için bir neden yok zaten.