Yazılar

Sahura mutlaka kalkın! Çünkü…

‘Ben akşamdan yiyip yatıyorum, uykum da bölünmemiş oluyor’, ‘sahura kalkmama gerek yok, açlığa dayanıyorum’, ‘sahur yapınca daha çok acıkıyorum’, ‘vücudum alışık, sahursuz da rahat oruç tutuyorum”… Bu ve benzeri söylemleri Ramazan’da çok sık duyuyoruz. Ancak dikkat! Sahura kalkmadan oruç tutmak, gün içerisinde baş ağrısından kan şekeri düşüklüğüne, sindirim sorunlarından halsizliğe ve konsantrasyon kaybına dek bazı sorunlara neden olabiliyor. Tabi sahurda tüketilen besinlerin seçimi de büyük önem taşıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Dönmez “Oruç sürecinde vücudumuz için en önemli öğünlerden biri olan sahura kalkmak, sağlıklı bir Ramazan geçirmenin temel taşlarındandır. Bununla birlikte oruç tutan kişilerin gün boyu enerjilerini koruyabilmesi, susuzluk hissini hafifletmesi ve açlıkla başa çıkabilmesi için sahurda doğru gıda seçiminin yapılması da son derece önemlidir” diyor. Sağlıklı ve dengeli bir sahur alışkanlığının Ramazan boyunca kişiyi daha enerjik ve sağlıklı tutacağını belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Dönmez, sahurda sağlıklı beslenmenin 6 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Dönmez

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Dönmez

  • Tok tutan besinleri tercih edin

Sahurda yüksek lifli, protein açısından zengin ve sağlıklı yağlar barındıran peynir, domates, salatalık, yoğurt, tam tahıllı ekmekler, ceviz, badem ve zeytinyağı gibi gıdalar tüketmek tokluk hissi sağlayarak uzun süreli açlığa karşı dayanmayı kolaylaştırır. Sebzeler, meyveler, tam tahıllı ürünler ve baklagiller lif açısından zengindir ve sindirimi yavaşlatarak tokluk hissini artırır. Örneğin; bir kase yoğurt ve yulaf ezmesi üzerine dilimlenmiş meyve ve badem eklenmesi veya bir dilim ekşi maya ekmeği üzerine haşlanmış yumurta, peynir ve avokado dilimleri ile tercih edeceğiniz alternatifler ile gün boyunca tok kalma sürenizi ve enerji seviyelerinizi koruyabilirsiniz.

  • Yağlı ve şekerli gıdalardan kaçının

Sahurda yağlı yiyecekler ve şekerli besinler tüketmek, sindirim sistemini zorlar ve mide problemlerine yol açar. Ayrıca, bu tür yiyecekler kan şekerini yükseltip ardından düşüreceği için daha erken acıkmanıza, gün boyunca halsizlik ve baş ağrılarına sebep olur. Özellikle kavrulmuş, kızarmış yiyecekler yerine haşlama veya ızgara tarzı pişirme yöntemlerini kullanabilirsiniz. Doğal tatlılar (hurma veya kuru kayısı) ve sağlıklı yağlar (zeytinyağı gibi) tercih edin.

  • Protein kaynakları tüketin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Dönmez “Protein açısından zengin besinler, uzun süre tok tutar ve enerji seviyenizi yükseltir. Yumurta, peynir, yoğurt, süt, baklagiller gibi protein kaynakları sahur için ideal besinlerdir” diyor.

  • Kompleks karbonhidratlar tercih edin

Kan şekerini hızlı bir şekilde yükselten beyaz ekmek veya hamur işi yerine tam buğday ekmeği, yulaf, esmer pirinç gibi kompleks karbonhidratlar, sindirimi yavaşlatarak uzun süre tokluk sağlar. Bu tür besinler, kan şekerinin dengelenmesine yardımcı olur ve posa içeriği ile tokluk süresini uzatır.

  • Bol su için

Vücudun su ihtiyacını karşılamak için sahurda en az 2-3 bardak su içmek çok önemlidir. Sahurda tüketilen su, gün boyunca yaşanabilecek dehidrasyonu (susuzluk) önler. Sahurda kahve, çay ya da kafeinli içecekler tüketmek, idrar söktürücü özelliği nedeni ile oruç sırasında daha fazla su kaybına yol açar. Bu nedenle su, kafeinsiz içecekler veya bitki çayları daha doğru seçimler olacaktır. Ayrıca iftardan sahur bitimine kadar düzenli aralıklarla 2 litre su tüketmeye çok dikkat edin.

  • Aşırı tuzdan kaçının

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Dönmez “Sahurda aşırı tuzlu gıdalar (zeytin, tuzlu peynir gibi) tüketmek, vücudun su kaybetmesine neden olur ve susuzluk hissini artırır. Bu nedenle, tuz alımını mutlaka sınırlandırın” diyor.

Akne hangi bölgede neye işaret ediyor?  

Günümüzde en sık görülen cilt hastalıkları arasında yer alan akne, diğer adıyla sivilce, ergenlik döneminin kabusu olarak bilinse de aslında erişkinlerde de yaygın görülen bir hastalık. Öyle ki yetişkinlerin, özellikle de 25 yaş ve üzerindeki kadınların yaklaşık 20’si, bir başka deyişle her 5 kadından biri, akne sorunu yaşıyor.  Genetik, hormonal ve çevresel faktörler neden olurken, hatalı alışkanlıklar da akneyi artırabiliyor. Akne hafif bir cilt sorunu olarak görülse de ağrılı kist ve nodüller ciltte kalıcı izler ile lekelerin oluşumuyla sonuçlanabiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Özlem Akın Çakıcı, bu nedenle aknelerin erken dönemde tedavi edilmesinin son derece önemli olduğuna dikkat çekerek, “Tedaviye erken başlamak, aknenin ilerlemesini ve kalıcı iz ile leke bırakmasını önleyebiliyor. Tedaviden etkin sonuç alabilmek için ilaçları hekimin önerdiği şekilde ve sürede, düzenli olarak kullanmalı. Unutulmamalı ki akne tedavisi emek ve sabır istiyor; ilaçların düzenli bir şekilde kullanılması ‘tedavi işe yaramadı’ düşüncesiyle asla bırakılmaması gerekiyor. Ayrıca akne dinamik yapısı gereği tekrarlayıcı inflamatuar bir hastalık olduğu için çeşitli topikal veya sistemik tedavilerle uzun süre kontrol altında tutulabilse de çoğu hastada hafif ya da şiddetli alevlenmeler gelişebiliyor. Tetikleyici faktörleri iyi tanımak ve alışkanlıklarımızı bunlardan kaçınacak şekilde değiştirebilmek, tedavinin başarısında önemli bir etkeni oluşturuyor” diyor.

Dr. Özlem Akın Çakıcı

Dr. Özlem Akın Çakıcı

Alın, çene veya sırt bölgesinde… Hangi bölgede neye işaret ediyor?  

Akne, özellikle yüz, sırt, göğüs ve omuzlarda görülen; ciltteki yağ salgısının artması, kıl foliküllerinin tıkanması ve bakterilerin çoğalması sonucunda gelişen iltihabi bir hastalık. Akne beyaz noktalar, kırmızı kabarıklıklar ve ağrılı kistler gibi farklı lezyonlarla kendini gösterebiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Özlem Akın Çakıcı, vücutta  görüldüğü bölgelere göre aknenin farklı tetikleyicileri olabildiğine işaret ederek,  sözlerine şöyle devam ediyor: “Örneğin, alın, saçlı deri ve ense bölgesinde lezyonların belirgin olması foliküllerin tıkanmasına yol açan yağlı saç ürünlerinin kullanımına, bölgede mekanik travma ve terlemeye neden olan şapka ve kask gibi aksesuarlara bağlı gelişebiliyor. Çene bölgesinde yoğunlaşan lezyonlar kadın hastalarda hormonal bozukluklara işaret edebiliyor. Sırt ve kalça gibi bölgelerdeki dirençli aknelerde ise aşırı terleme, derinin nemli bırakılması ve dar kıyafetler akla gelebiliyor. Yine mesleki nedenli uzun süre oturan kişilerde ve hareketi kısıtlayıcı rahatsızlıklar sebebiyle uzun süreli yatan kişilerde bası altında kalan bölgelerde ve diş tedavileri sonrası ağız çevresinde mekanik travmaya bağlı da akne gelişebiliyor”

AKNEYE KARŞI 3 ÖNEMLİ ÖNERİ!

Akne oluşumunu önlemek veya var olan akneleri hafifletmek için cilt bakımına dikkat etmek, sağlıklı beslenmek, bazı hatalı alışkanlıklardan uzak durmak gerekiyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Özlem Akın Çakıcı, akne oluşumuna karşı almanız gereken önlemleri şöyle anlatıyor:

Doğru cilt bakımı alışkanlıkları edinin

  • Alkali sabunlarla ve sık aralıklarla cilt temizliği yapmak derinin pH’ını değiştirerek akne gelişiminde rol oynayan bakterilerin artışına, deri bariyerinin bozulmasına ve yağ bezlerinin daha fazla çalışmasına yol açabiliyor. Dolayısıyla cildinizi günde en fazla 2 kez, cilt pH’ına uygun jel ya da köpük formunda bir                    temizleyici ile yıkayın.
  • Yüzü sert cisimler ile ovalamak ya da yıkamak mekanik travma ile inflamatuar lezyonları arttırabiliyor.  Bu nedenle cildinizi tahriş eden sert peelingler kullanmayın.
  • Yağ bazlı nemlendiriciler, kapatıcı özellikteki pudra, fondöten gibi kozmetik ürünler gözenekleri tıkayarak akne oluşumuna neden olabiliyor. Yağsız, komedojenik olmayan (gözenekleri tıkamayan) ürünler kullanın.
  • Kuruluk yağ üretimini artırabildiği için cildinizi kurutmayın, düzenli olarak su bazlı ürünlerle nemlendirin.
  • Makyaj uygulamasında kullandığınız fırça ve süngerlerinizi düzenli olarak temizleyin.

Sağlıklı bir beslenme rutini oluşturun

  • Beyaz ekmek, pirinç, mısır, patates, şekerli içecekler gibi yüksek glisemik indeksli gıdalar insülin seviyelerini artırarak derideki yağ üretimini tetikleyebiliyor. Bu nedenle tam tahıllar ve sebzeler gibi düşük glisemik indeksli besinler tüketin.
  • Akne oluşumuna katkıda bulunan süt ve süt ürünlerini fazla tüketmekten kaçının.
  • Peynir altı suyu ve kazein içeren protein tozlarından kaçının.

 Yaşam tarzınızı düzenleyin

  • Yetersiz uyku stres hormonlarının düzeyini artırarak akneyi şiddetlendirebiliyor. Kaliteli ve yeterli uyumaya özen gösterin.
  • Stres hormonu olan kortizol akneyi tetikleyebildiği için stresi kontrol altına almaya çalışın.
  • Makyaj artıkları, saç bakım ürünleri ve çeşitli bakterilerin birikebilmesi nedeniyle yastık kılıfınızı haftada 1-2 kez değiştirin.
  • Egzersiz sonrasında yüzünüzü ve vücudunuzu yıkayın, ıslak kalmasını önleyin.
  • Derideki kıl köklerinde mekanik travmaya ve terleme artışına neden olabilen dar ve sentetik kıyafetlerden kaçının.

Tedavi hastaya özel planlanıyor

Aknenin tedavi şeması, aknenin şiddetine ve tutulum alanına, hastanın yaşı ile tercihine göre planlanıyor.  Tedavide amaç,  olabildiğince erken müdahale ederek  aknenin yoğunluğunu azaltmak ve oluşturacağı uzun vadeli sorunların önüne geçmek. Hafif ve orta dereceli aknelerde krem tedavilerine başvuruluyor.  Orta ve şiddetli aknelerde veya cilde uygulanan kremlerin yetersiz kaldığı durumlarda sistemik antibiyotikler, hormonal tedaviler (doğum kontrol hapları, antiandrojenler) ve bazı ağızdan alınan ilaçlar faydalı oluyor.  

Akne izleri bu yöntemlerle hafifletiliyor

Dermatoloji Uzmanı Dr. Özlem Akın Çakıcı, hafif ve orta dereceli aknelerdeki yüzeyel akne izlerinde ve renk tonu düzensizliğinde; salisilik asit, glikolik asit veya triklorasetik asit içerikli peelinglerin hekim kontrolünde uygulanabileceğini belirtiyor. Lazer ve ışık sistemleri ile diğer enerji bazlı yöntemlerin akne izlerinin tedavisinde en sık tercih edilen yöntemler olduğunu aktaran Dr. Özlem Akın Çakıcı, “Akne tablosunda en çok yoğun pulse ışık kaynakları (IPL), pulse dye lazer, fraksiyonel lazer ve iğneli radyofrekans yöntemlerine başvuruluyor” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Özlem Akın Çakıcı, mikroiğneleme (Dermapen, dermaroller) ve plateletten zengin plazma (PRP) gibi işlemlerin de akne izlerini hafifletmek ve cildin kolajen üretimini desteklemek amacıyla uygulanabildiğini sözlerine ekliyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin! Kalp krizi olabilir!

Dünya genelinde ve ülkemizde kalp krizi ile diğer kardiyovasküler hastalıklar ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaya devam ediyor. Ülkemizde yılda yaklaşık 200 bin kişinin kalp krizi geçirdiği ve bu hastaların önemli bir kısmının hayatını kaybettiği belirtiliyor. Modern yaşamın getirdiği hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme, obezite ve stres, kalp krizinin temel nedenleri arasında yer alıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, ayrıca kış aylarında soğuyan havanın da kalp krizi riskini artırdığına dikkat çekerek, “Bunun nedeni ise soğuk havalarda vücudun sıcaklığını korumak için damarları daraltması ve bu durumun kan basıncını artırarak kalbin daha fazla çalışmasına neden olmasıdır. Özellikle kalp hastalığı olan kişilerde bu ek yük kalp krizine yol açabilmektedir. Ayrıca kış aylarında azalan fiziksel aktiviteler  ve beslenme değişiklikleri de risk faktörlerini artırmaktadır” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek

Soğuk havada risk 3 kat artıyor!

Kış aylarında kalp krizinin 3 kat daha fazla görüldüğüne işaret eden Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, kalp sağlığını korumak için alınması gereken önlemleri ise  şöyle özetliyor:  “Günde en az 3-5 porsiyon mevsimine uygun sebze ile meyve tüketmek, kaliteli ve yeterli süre uyumak, vücut ısısının daha iyi korunması için tek bir kalın kıyafet yerine ince ve kat kat giyinmek önem taşımaktadır.”

En sık sabah saatlerinde yaşanıyor! 

Kalp sağlığı için kış aylarında da sporu aksatmamak büyük bir öneme sahip. Ancak soğuk havalarda sabahları ağır spor yapmaktan kaçınmak gerekiyor. Zira, yapılan araştırmalara göre, kalp krizi en sık sabah saatlerinde yaşanıyor!  Bunun sebebi ise sabahları 09:00’a kadar olan süreçte vücudun stres hormonu (kortizol) seviyesinin yükselmesi ve kan basıncının artması. Sabah saatlerinde kanın pıhtılaşma eğilimi de daha yüksek olduğu için damar tıkanıklıkları daha kolay gelişebiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, bu nedenle özellikle risk grubunda bulunan kişilerin sabah saatlerinde aşırı fiziksel efor sarf etmemeleri gerektiği uyarısında bulunarak, “Örneğin, özellikle sabah saatlerinde yoğun tempolu yürüyüş, kas güçlendirme egzersizleri ve bisiklet sürmek gibi ağır efor gerektiren hareketlerden kaçınmak gerekmektedir. Spor mümkünse öğleden sonra yapılmalıdır. Sabah saatleri dışında zaman yoksa, hafif tempolu yürüyüşler veya gevşeme egzersizleri tercih edilmelidir” diyor.

Risk faktörlerine dikkat! 

Kalp krizi, kalbi besleyen koroner damarların ani tıkanması sonucu kalp kasına yeterli oksijen gitmemesiyle oluşan ciddi bir durum. Tıkanıklık genellikle ateroskleroz (damar sertliği) sonucu gelişen pıhtılar nedeniyle meydana geliyor. Kalp kası yeterince oksijen alamadığında hücreler ölmeye başlıyor ve ciddi kalp hasarı oluşabiliyor. Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, erken müdahale edilmezse kalp krizinin hastanın kaybıyla sonuçlanabileceğine işaret ederek, “Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, sigara kullanımı, diyabet, obezite ve hareketsiz yaşam tarzı bu tıkanıklığa yol açan önemli risk faktörleri arasında yer almaktadır.   Sağlıksız beslenme, stres ve genetik yatkınlık da kalp krizi riskini artıran diğer etkenlerden. Bu faktörlerin bir araya gelmeleri damarları zamanla tıkayarak kalp krizine neden olabilmektedir” bilgisini veriyor.

Kalp krizi görülme yaşı 30’a indi!

Kalp krizi eskiden ileri yaştaki kişilerde görülürken, son yıllarda 30’lu genç yaştaki kişilerde de daha sık görülmeye başlandı. Modern yaşamın getirdiği hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme alışkanlıkları, sigara ile alkol tüketimi, obezite ve stres, kalp krizinin genç yaş gruplarında yaygınlaşmasının başlıca nedenlerini oluşturuyor. Ayrıca, diyabet ve hipertansiyon gibi hastalıkların gençlerde son yıllarda daha fazla görülmesinin de bu artışa katkıda bulunduğuna işaret eden Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek,  genç yaşta kalp krizi riski olan kişilerin düzenli sağlık kontrolleri yaptırmalarının yaşamsal önem taşıdığına dikkat çekiyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Kalp krizinde erken tanı ile tedavi hayat kurtarabiliyor ve kalp dokusunun korunmasını sağlayabiliyor.  Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, “Bu nedenle 20 dakikadan uzun süren göğüs ağrısı, nefes darlığı ile çene, boyun, sırt veya kola yayılan ağrı, mide bulantısı, baş dönmesi ve soğuk terleme gibi sorunlar yaşandığında vakit kaybetmeden acil servise başvurulmalıdır” uyarısında bulunuyor.

Kalp krizinde ilk 2 saat çok önemli!

Kalp krizinde “altın saatler” olarak adlandırılan ilk iki saat içinde yapılan müdahaleler hastanın hayatta kalma şansını önemli ölçüde artırıyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek, “Erken müdahale sayesinde damar tıkanıklığı açılabilir ve kalp kasına giden kan akışı tekrar sağlanabilir. İlk saatlerde yapılan tedavi, kalp kası hasarını en aza indirerek hastanın ölüm riskini azaltır ve takip eden yıllarda yaşam kalitesini korumasına yardımcı olabilir” diyor. Doç. Dr. Mustafa Aytek Şimşek,  sağlıklı ve dengeli beslenmenin, düzenli egzersiz yapmanın ve sigaradan uzak durmanın kalp krizi riskini önemli ölçüde azalttığını söylüyor.

“Alerjisi geçmiştir” düşüncesiyle bu hatayı asla yapmayın!

Çağımızın önemli bir sorunu olan besin alerjisi son yıllarda çocuklarda daha yaygın görülüyor. Yapılan araştırmalar;  çocuklarda besin alerjisinin son 20 yıl içinde 2-3 kat arttığını gösteriyor. Bu artışla birlikte, dünyada ve ülkemizde her 100 çocuktan yaklaşık 8’inde besin alerjisi oluştuğu belirtiliyor. Özellikle gelişmiş ülkelerde şehirleşme, hareketsiz yaşam gibi yaşam tarzındaki değişiklikler, hava kirliliği ve kimyasal maruziyet gibi çevresel faktörler, çocukların mikroorganizmalar ile yeterince temas etmemesi, cilt veya bağırsak gibi koruyucu yapıların zarar görmesi ve beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler, çocuklarda gelişen besin alerjisinin temel nedenlerini oluşturuyor.  Acıbadem Ataşehir  Hastanesi Çocuk Alerjisi Uzmanı Dr. Ezgi Topyıldız,  bağışıklık ve sindirim  sistemi henüz tam olarak olgunlaşmadığı için besin alerjisine en sık bebeklik ve erken çocukluk dönemi olan ilk 3 yaşta rastlandığına dikkat çekerek,   “Besin alerjisi çocuğun beslenmesini kısıtlayarak büyüme ile gelişmeyi olumsuz etkileyebiliyor ve yaşam kalitesinde düşüşe yol açabiliyor, dahası nefes darlığı gibi ciddi reaksiyonlar oluşturabiliyor. Bu nedenle çocuğunda besin alerjisi olduğunu düşünen ebeveynlerin hemen bir çocuk alerji hekimine başvurmaları gerekiyor. Besin alerjisi ebeveynleri çok kaygılandırsa da aslında doğru tanı, güvenli bir diyet ve acil durum hazırlığıyla çocukların sağlıklı bir yaşam sürmeleri sağlanabiliyor” diyor.

Dr. Ezgi

Dr. Ezgi Topyıldız

Alerjiye neden olan 170’ten fazla besin tanımlanmış!

Günümüze kadar, besin alerjisine neden olabilen 170’ten fazla besin tanımlanmış. Çocuk Alerjisi Uzmanı Dr. Ezgi Topyıldız, ancak bu besinlerin sadece bazılarının yaygın olarak alerjiye yol açtığını belirterek, “Çocuklarda en sık alerjiye neden olan besinler; inek sütü, yumurta, soya, buğday, yer fıstığı, kuruyemişler, balık ve kabuklu deniz ürünleridir. Bunlar arasında yer fıstığı ve kabuklu deniz ürünleri daha ciddi reaksiyonlar oluşturabiliyor” bilgisini veriyor.

Sadece koklamak bile yeterli gelebiliyor!

Bazı besin alerjileri ilerleyen yaşla birlikte kaybolabiliyor. Özellikle süt, yumurta ve buğday alerjisi olan çocukların önemli bir kısmında bu alerjenler gerileme eğiliminde oluyor. Bununla birlikte yer fıstığı, kuruyemiş, balık ve kabuklu deniz ürünleri gibi besinlere karşı olan alerjiler yaşam boyu devam edebiliyor. Besin alerjisi oluşması için her zaman besinin yenmesi gerekmiyor. Bazı durumlarda besinin kokusunu solumak veya deriye temas etmesi de alerjik reaksiyonlara yol açabiliyor.

Alerjisi geçmiştir düşüncesiyle “az miktarda” da olsa asla!

Çocuklarda besin alerjisinde bazı kurallara dikkat etmek ise yaşamsal önem taşıyor. Çocuk Alerjisi Uzmanı Dr. Ezgi Topyıldız, alerjen içeren besinleri “Çocuğumun besin alerjisi artık geçmiştir” düşüncesiyle “az miktarda” da olsa asla denememeniz gerektiği uyarısında bulunarak, “Zira, alerjen besinler çok küçük miktarlarda bile ciddi reaksiyonlara neden olabiliyor. Besin alerjisi olan çocuklar hekimleri tarafından genellikle 3-6 ay aralıklarla takip ediliyor. Alerjinin zamanla geçtiğine ancak doktor kontrolünde karar verilebiliyor. Diğer taraftan, besinleri diyetten çıkarmak çocuklarda beslenme yetersizliklerine yol açabiliyor. Bu nedenle hekim önerisi olmadan gelişigüzel diyet uygulamaktan da kaçınmak gerekiyor” diyor.

En sık cilt sorunları yaşansa da, dikkat!

Besin alerjisinde ilk belirtiler sıklıkla kızarıklık, kurdeşen, şişlik ve kaşıntı şeklinde cilt bulgularıyla ortaya çıksa da diğer sistem tutulumları da sık görülüyor. Besin alerjisinin belirtileri hafif başlayabiliyor, ancak ilerleyerek ciddi reaksiyonlara dönüşebiliyor. Özellikle dudak, dil ve boğaz şişmesi, nefes darlığı veya bilinç değişikliği gibi belirtiler acil müdahale gerektiriyor.  Dr. Ezgi Topyıldız, besin alerjisinin en yaygın belirtilerini şöyle sıralıyor:

Ciltte: Kurdeşen (ürtiker), egzama alevlenmeleri, kaşıntı, kızarıklık, döküntü.

Sindirim sisteminde: Karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal veya kanlı, mukuslu dışkı.

Solunum sisteminde: Burun akıntısı, hapşırık, öksürük, nefes darlığı, hırıltılı solunum, boğazda kaşıntı hissi.

 

Belirtiler günler sonra bile başlayabiliyor! 

Besin alerjisi, besinlerin içerdiği proteinlere karşı bağışıklık sistemimizin verdiği anormal yanıt sonucu oluşuyor. IgE aracılı ve non-IgE (IgE dışı) aracılı olmak üzere iki mekanizmayla gelişiyor.

IgE aracılı mekanizma: Bağışıklık sistemi, besin proteinlerini tehdit olarak algılayarak IgE antikorları üretiyor. Besin alerjeni vücuda tekrar girdiğinde, IgE antikorları mast hücrelerinden histamini ve diğer kimyasalları serbest bırakıyor. Bu kimyasallar genellikle dakikalar veya saatler içinde pek çok reaksiyona neden olabiliyor.

Non-IgE aracılı mekanizma: IgE antikorları rol oynamıyor, alerjik reaksiyon bağışıklık sistemindeki T hücreleri gibi farklı hücresel mekanizmalar üzerinden gerçekleşiyor. Alerjik reaksiyonlar daha geç ortaya çıkıyor ve belirtiler besin alerjenine maruz kaldıktan saatler veya günler sonra görülüyor.

TEDAVİDE 5 KRİTİK KURAL!

Besin alerjisinin tedavisinde en temel hedef, çocuğun güvenliğini sağlamak ve yaşam kalitesini artırmak. Çocuk Alerjisi Uzmanı Dr. Ezgi Topyıldız, besin alerjisinin tedavisinde 5 kritik kuralı şöyle özetliyor:

Alerjen besinin diyetten çıkarılması

Alerjiye neden olan besin veya besinler diyetten tamamen çıkarılıyor. Ebeveynlere etiket okuma alışkanlığı kazandırılıyor ve besinlerin gizli kaynakları hakkında bilgi veriliyor. Çocuğa, yaşına uygun şekilde, hangi besinlerden kaçınması gerektiği anlatılıyor.

Beslenme ve takviye planı

Alerjen besinin diyetten çıkarılmasıyla gelişebilecek besin eksikliklerini önlemek amacıyla çocuğa özel beslenme planı oluşturuluyor. Örneğin, süt alerjisi olan çocuklarda kalsiyum ve D vitamini takviyeleri gerekebiliyor.

Acil durum yönetimi

Ciddi reaksiyon riski taşıyan çocuklar için adrenalin oto-enjektörleri reçete ediliyor. Aileler, bakıcılar ve okuldaki yetkililer çocuğun besin alerjisi konusunda bilgilendiriliyor ve acil durumlarda nasıl müdahale edileceği öğretiliyor.

Oral immünoterapi (OIT)

Tercihen 4 yaş üzerinde, besin alerjisi gerilememiş olan çocuklarda, doktor kontrolünde, düşük dozlarla başlanarak, alerjen besinin toleransının artırılması hedefleniyor. Dr. Ezgi Topyıldız, bu sayede bağışıklık sisteminin zamanla alerjen besini “tanımaya” başladığını ve tepkilerini azalttığını belirterek, “Bu yöntemle, özellikle yer fıstığı, süt ve yumurta gibi yaygın alerjenlere karşı kazara maruziyet durumunda oluşabilecek hayati tehlikenin azaltılması sağlanıyor. Yöntem sayesinde çocuk ve ailesinin günlük yaşam kalitesi önemli ölçüde artıyor” diyor.

Düzenli takip

Besin alerjisi zamanla kaybolabildiği için çocuğun düzenli olarak çocuk alerjisi uzmanı tarafından takip edilmesi gerekiyor.

Rahim ağzı kanseri sinsi ilerliyor!

Rahim ağzı kanseri dünyada üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen kanser türü. Dünyada her yıl yaklaşık 600 bin ülkemizde de 2 binden fazla kadına rahim ağzı kanseri tanısı konuluyor. Temel nedenini Human Papilloma Virüsü’nün oluşturduğu rahim ağzı kanseri, ülkemizde en sık görülen 3’üncü jinekolojik kanser olarak karşımıza çıkıyor. Rahim ağzı kanseri ileri evrede tespit edilirse hastalığın tedavi edilme şansı düşerken, erken teşhis ise hayat kurtarıyor! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum / Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Engin Çelik, düzenli muayenelerini olan kadınlarda ileri evre rahim ağzı kanserinin neredeyse hiç görülmediğine dikkat çekerek, “Zira, rahim ağzı kanserinde aşı ve testlerden oluşan 3 yöntem hayat kurtarmaktadır.  Öyle ki bu kanser türü HPV aşılarıyla önlenebilmekte ve aynı zamanda PAP smear ile HPV testleri sayesinde hücreler kansere dönüşmeden tedavi edilebilmektedir. Dolayısıyla, kadınların 21 yaşından itibaren hiçbir yakınmaları olmasa bile hekim aksini önermedikçe her 3 yılda bir PAP smear (rahim ağzı sürüntüsü) testi ve 30 yaşından sonra her 5 yılda bir Human Papilloma Virüsü taraması yaptırmaları büyük bir önem taşımaktadır.  Ayrıca HPV aşısı da yüzde 90’lara varan etkinliği sayesinde kanseri önleyebilmektedir. En uygun dönem 11-12 yaşları olsa da aşı 9-46 yaş arasında da etkili olabilmektedir” diyor.

Doç. Dr. Engin Çelik

Doç. Dr. Engin Çelik

Vücut virüsü genellikle temizliyor, ancak…

DNA virüsü olan İnsan Papilloma Virüsü’nün (HPV) cilt ve mukozayı enfekte eden 200 kadar farklı tipi mevcut. En sık ciltte siğil yapan HPV tip 1 görülüyor. Bunun dışında, genital bölgede HPV tip 6 ve HPV tip 11’e rastlanıyor.  HPV en sık cinsel temas yoluyla bulaşıyor. Çok nadiren başka bir nedenle geçebiliyor. Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Engin Çelik, kadınların yüzde 80’inin hayatlarının bir döneminde HPV ile karşılaştıklarını belirterek, “Vücudun savunma sistemi, çoğunlukla 2 yıl içerisinde Human Papilloma Virüsü’nü temizlemektedir. Ancak kanser yapan Tip 16 – 18 başta olmak üzere bazı HPV tipleri bağışıklık sisteminden kaçtıktan sonra rahim ağzı hücrelerinin genomunu değiştirerek kansere neden olabilmektedir. Türkiye’de 30 yaş üstü 7 milyon kadına yapılan HPV taramasında, kanser yapan tiplerin yaklaşık yüzde 5 oranında olduğu görülmektedir” diyor.

Bu etkenler riski artırıyor!

Sigara, bağışıklık sistemini bozan hastalıklar veya ilaç kullanımı, çok sayıda doğum yapmak, erken yaşlarda cinsel birliktelik yaşamak ve birden fazla cinsel partnerin olması rahim ağzı kanserinin risk faktörlerini oluşturuyor.  Ancak rahim ağzı kanseri düzenli jinekolojik muayene olmayan ve rahim ağzı kanseri taraması yaptırmayan kadınlarda görülüyor. Zira, erken teşhis sayesinde kanser öncüsü lezyonlar cerrahi müdahaleyle alınarak, kanserin oluşumu önlenebiliyor.

En sık görülen 3 belirtisine dikkat!

Human Papilloma Virüsü bulaştıktan sonra kansere ilerlemediği sürece belirti vermiyor. Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Engin Çelik, rahim ağzı kanserinin çoğunlukla HPV enfeksiyonundan yıllar sonra geliştiğini belirterek, “Lezyon oluşan kadınlarda en sık görülen şikayetler ise cinsel ilişki sonrası kanama, akıntı ve düzensiz vajinal kanamadır” diyor.

21 yaşından itibaren PAP Smear testi şart!

Rahim ağzı kanseri taraması, 21 yaşından itibaren,  hekim aksini önermedikçe, her 3 yılda bir, jinekolojik muayene sırasında yapılan PAP Smear (rahim ağzı sürüntüsü) testiyle gerçekleştiriliyor. HPV taramasının da ülkemizde 30 yaşından sonra her 5 yılda bir yapılması öneriliyor. Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Engin Çelik, rahim ağzı kanseri taramasında ana hedefin rahim ağzı kanserine dönüşebilecek kanser öncülü lezyonların tespit edilmesi olduğunu vurgulayarak, “PAP Smear ve HPV testleri tarama testleri olup, anormal tarama testi sonuçları kanser varlığını göstermez. Tarama testlerinin sonuçları normal değilse tanı için rahim ağzının mikroskop benzeri bir aletle büyütülerek incelenmesini içeren kolposkopi işlemi yapılmaktadır. Kolposkopik inceleme sonrasında kanser öncülü lezyonlar tespit edilirse tedavi aşamasına geçilmektedir” diye konuşuyor.

Erken evrede ameliyatla tedavi ediliyor!

Rahim ağzı kanserinin tedavisi; hastanın yaşı, çocuk isteği ve hastalığın evresine göre planlanıyor. Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Engin Çelik, çok erken evrede tespit edilen ve rahminin korunmasını isteyen kadınlarda rahim ağzının koni şeklinde çıkarılmasının yeterli olabildiğini söylüyor. Hastalık çevre dokulara yayılmamışsa radikal histerektomi olarak adlandırılan ve rahmin alınmasını içeren ameliyatın yapıldığını belirten Doç. Dr. Engin Çelik, “İleri evrede ise cerrahi tedaviden ziyade kemoterapi ve radyoterapi tedavisi uygulanmaktadır” diyor.

Sonbaharda bağışıklığı güçlendiren 9 besin!

Sonbaharda soğuyan havalar ve viral enfeksiyonlar bağışıklık sistemini olumsuz etkilerken, sağlıksız beslenme, hareketsizlik, stres ve yetersiz uyku gibi etkenlerle hastalıklar çok daha hızlı şekilde kapıyı çalabiliyor. Bu nedenle bağışıklık sistemini güçlendirmek ve vücut direncini artırmak şart! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Dönmez “Kaliteli, dengeli ve yeterli beslenmek özellikle sonbahar ve kış aylarında çok daha fazla önem taşıyor. Son dönemde çok sık görülen gribal enfeksiyonlardan korunmak ve hastalığı hızlıca atlatmak için sofralarda bol bol mevsim sebzelerine yer vermek, meyvede aşırıya kaçmamak, her gün yeterli su ve sıvı tüketimine dikkat etmek gerekiyor. Doktora danışmadan kullanılan vitamin takviyelerinden ve içeriğinden emin olunmayan bitki çaylarından uzak durmak da çok önemli. Çünkü bunlar vücutta depolandığında böbrek veya karaciğer yetmezliği gibi ciddi hastalıklara yol açabilir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Dönmez sonbaharda bağışıklığı güçlendirmede etkili 9 besini anlattı, önemli uyarılar ve uyarılarda bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Dönmez

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Dönmez

Portakal

Portakal, içerdiği C ve A vitaminleri sayesinde kışın bağışıklık sistemini destekleyen en önemli besinlerden biridir. Ayrıca potasyum ve folat gibi minareller barındıran portakal, kalp sağlığını korumaya ve kan basıncını düzenlemeye katkı sağlar. Ancak lif tüketimini artırmak ve şeker alımını azaltmak açısından portakal suyu yerine portakalın kendisini tüketmek daha sağlıklı olacaktır. Asidik yapısı, reflü veya mide rahatsızlıklarını tetikleyebilmektedir.

Ispanak

Yüksek oranda demir, kalsiyum, A ve C vitamini ve folat içerir. Bu vitaminler sayesinde hücreleri korur, kemik sağlığını destekler ve bağışıklık sisteminin zayıflamasını önler. Besin değeri kayıplarını önlemek amacı ile ıspanağı, kısa sürede ve düşük ısıda pişirmek gerekir. Bağışıklık sistemini desteklemek için haftada iki kere ıspanak tüketilebilir. Ancak oksalat içeriği yüksek olduğu için böbrek taşı sorununu artırabilmektedir. K vitamini içeriği ile kan sulandırıcı ilaçlarla etkileşime girebilmektedir.

Balık

Balık, vücutta üretilemeyen bu nedenle besinlerle alınması gereken omega 3 yağ asidi açısından zengin bir besindir. Enflamasyonu azaltarak bağışıklık hücrelerinin etkinliğini artırır. Selenyum ve çinko kaynağı olan balık, bağışıklık sistemini destekler ve kalp sağlığını korur. Ayrıca zengin bir protein kaynağıdır. Böylece vücudun antikor üretimine ve enfeksiyonlara karşı savaşmasına katkı sağlar. Haftada iki-üç kere balık tüketmek, balığı fırında ya da buğulama şeklinde hazırlamak, kızartmadan kaçınmak gerekir.

Yoğurt

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Dönmez “Vücudumuzdaki yararlı bakteriler olan probiyotikleri içeren yoğurt özellikle bağışıklık sistemi için önem taşır. Probiyotikler sindirim sistemini destekler, bağırsak florasını dengeler ve sindirimi kolaylaştırır. Ayrıca kalsiyum ve fosfor içeriği ile kemik sağlığını destekler. Protein içeriği sayesinde tok tutma süresini uzatır ve kilo kontrolüne yardımcı olur. Genel olarak günde 200-250 gram yoğurt tüketimi sağlığı desteklemek için önemlidir. Alternatif olarak kefir ve fermente gıdalar tercih edilebilir. Bu besinleri yeteri kadar tüketemeyenlerin doktora danışarak probiyotik takviyesi alması faydalı olmaktadır” diyor.

Balkabağı

Balkabağı, vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmeye yardımcı olan beta-karoten içerir. Ayrıca C vitamini, E vitamini ve çinko gibi antioksidanlar ile vücudu enfeksiyonlara karşı korur. Aynı zamanda cilt ve göz sağlığını destekler. Potasyum içeriği ile kan basıncını düzenlemeye yardımcı olur. Tohumları ise çinko ve magnezyum kaynağıdır. Ancak yüksek karbonhidrat içeriği nedeni ile diyabet hastalarının ve yüksek potasyum nedeniyle de böbrek hastalarının dikkatli tüketmesi gerekir.

Kereviz

Sonbahar sebzeleri arasından kereviz, serbest radikallerle savaşan flavanoidler ve C vitamini gibi antioksidanlar içerir. Aynı zamanda iyi bir lif kaynağı olup sindirim sistemi sağlığını destekler ve tokluk süresini uzatır. Kolesterol seviyelerini düşürmeye yardımcı olur. Kereviz salatalarda, çorbalarda veya atıştırmalık olarak kolayca tüketilebilir.

Nar

Nar içeriğinde polifenoller ve C vitamini gibi güçlü antioksidanlar barındırır. Böylece serbest radikallari nötralize ederek hücre hasarını önler ve bağışıklık sistemini güçlendirmeye katkıda bulunur. Aynı zamanda potasyum ve folat gibi diğer önemli besin maddelerini içerir. Kolesterol seviyelerini düşürmeye ve kan basıncını kontrol etmeye yardımcı olur. Lif içeriği sayesinde sindirim sistemini düzenler ve kabızlık sorununu önler.

Brokoli

Yüksek C vitamini içeriği ile beyaz kan hücrelerinin üretimini artırarak enfeksiyonlara karşı koruyan brokoli, içeriğindeki sulforafan gibi güçlü antioksidanlar sayesinde vücuttaki toksinlerin temizlenmesine katkı sağlar. Yüksek lif seviyesi ile bağırsak sağlığını dengede tutarak bağışıklık sistemine olumlu etki sağlar. Aynı zamanda tokluk hissi sağlar ve düşük kalori içeriği ile kilo kontrolüne yardımcı olur.

Havuç

Havucun içeriğinde bulunan yüksek miktarda beta karoten vücutta A vitaminine dönüştürülerek bağışıklık hücrelerinin üretimini destekler, enfeksiyonlara karşı korumada rol oynar ve göz sağlığını destekler. Ayrıca havuç, iyi bir C vitamini kaynağıdır. Lif içeriği sayesinde bağırsaklarda sağlıklı bakteri dengesini koruyarak bağışıklık sistemini güçlendirir. Günde bir-iki tane havuç tüketebilirsiniz ancak ciltte sarı-turuncu renk değişikliklerine neden olabileceğinden dolayı aşıya kaçmamaya dikkat etmek gerekir.

Cilt kanseri riskini artırmayın!

Güneşin yaşamsal önem taşıyan işlevleri olsa da ultraviyole ışınlarına fazla maruz kalmak ciltte yaşlanmaya ve lekelere, çok daha önemlisi cilt kanserine yol açabiliyor. Bu olumsuz etkilerden korunmak için cilt tipine uygun bir güneş koruyucu seçmek, ürünü doğru zaman aralıklarında ve doğru miktarda kullanmak büyük önem taşıyor. Bu detaylara dikkat edildiğinde cildimizi güneşin zararlı ışınlarından en iyi şekilde koruyabileceğimize dikkat çeken Acıbadem Ataşehir Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Figen Akın, “Krem, losyon, yağ, sprey veya jel formundaki güneş koruyuculardan maksimum fayda elde etmek için uygulama sıklığına dikkat etmek, yeterli miktarda uygulamak ve ürünü cilt tipine göre seçmek çok önemlidir. Zira, doğru koruyucu seçilmezse cilt hızla yaşlanır. Çok daha önemlisi, güneşten yeterince korunma sağlanamadığı için cilt kanserinin gelişme riski artar. Cilt tipine uygun ve 15-50 SPF aralığındaki koruyucu ürün güneşe çıkmadan 30 dakika önce sürülmeli, denize veya havuza girdikten sonra işlem mutlaka tekrarlanmalıdır. Ayrıca koruyucu ürün sadece güneşli değil, bulutlu günlerde ve yapay aydınlatıcı ortamlarda da mutlaka uygulanmalıdır” diyor.

Dr. Figen Akın

Dr. Figen Akın

Alerjik bünyeniz varsa, dikkat!

Güneş koruyucular cilde gelen ultraviyole ışınlarını yansıtarak (organik veya fiziksel koruyucular) veya güneş ışığını absorbe ederek (inorganik veya kimyasal koruyucular) etki gösteriyorlar. Fiziksel güneş koruyucular ultraviyole ışığını yansıtarak veya çevreye dağıtarak etki gösterdikleri için alerjik tepkiye yol açmıyorlar. Bu nedenle yoğun güneşe maruz kalacak olan kişilere, hamilelere, 2 yaş altı (6 aydan büyük) çocuklara tavsiye ediliyor. Ancak titanyum dioksit, magnezyum oksit, demir oksit veya çinko oksit içeren fiziksel koruyucuların deri yüzeyinde kalın bir tabaka oluşturmak, güneşte yumuşayıp siyah noktalara yol açmak gibi dezavantajları bulunuyor. Güneş ışığını absorbe eden kimyasal güneş koruyucuların ise sentetik organik kimyasallardan meydana geldiğini belirten Dermatoloji Uzmanı Dr. Figen Akın, “Dolayısıyla kimyasal koruyucular hassas kişilerde alerjik ve fotoalerjik reaksiyonlara neden olabilmektedir. Ayrıca bazı kimyasal güneş koruyucular güneşe maruziyet sonrası yıkıma uğrayarak etkilerini kaybederler. Bazıları ise sistemik olarak emilime uğrarlar. Bu nedenle 2 yaş altı kullanımları sakıncalıdır. Son dönemde kimyasal güneş koruyucularda da mikronize formülasyonlar geliştirilmiştir. Geliştirilen mikronize formülasyonlar  güneş ışığına daha dayanıklıdır. Ayrıca deriden emilimleri azaltıldığı için alerjik reaksiyon riski de azdır” diye konuşuyor.

Cilt tipinize uygun ürün seçin!

Güneş koruyucu ürünleri seçerken cilt tipinize uygun olmasına dikkat etmeniz şart! Yağlı ciltlerde losyon ve jel formu, kuru ciltlerde ise krem tarzında güneş koruyucular daha sağlıklı sonuç veriyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Figen Akın, yağlı ve sivilcelenmeye yatkın bir cildiniz varsa, krem formunu tercih etmemeniz gerektiği uyarısında bulunarak, “Ciltte oluşan tabaka rahatsızlık hissi vermesinin yanı sıra güneşte yumuşayarak gözenekleri kapatıp siyah noktalara ve sivilcelenmeye neden olabiliyor. Eğer cildiniz kuruysa jel formu kullanmayın, zira deride kuruma, kaşıntı ve ileri formlarda egzama oluşabilmektedir” diyor.

İnce bir tabaka halinde uygulayın

Güneş kremini yüzünüze sürerken öncelikle cilt tipinize uygun, en az 15 koruma faktörlü bir ürün seçtiğinizden emin olun. Ürünü göz çevreniz dahil, boyun ve dekolte bölgesine ince bir tabaka halinde sürün. Lekelenmeye yatkın cildiniz varsa, “tinted” yani renkli formda güneş koruyucuları tercih edin. Sprey şeklindeki güneş koruyucular, uygulama esnasında göze ve buruna kaçma olasılığı nedeniyle yüzümüz için tavsiye edilmiyor.

Güneşe çıkmadan 30 dakika önce sürün
Koruyucuları, yeterli etkinlik sağlamaları için güneşe çıktığınız an değil, cildinizi temizleyip nemlendirdikten sonra, güneşe çıkmadan 30 dakika önce uygulamanız çok önemli. En az iki saatte bir yenilenmesi gereken güneş koruyucuları yüzdükten, terledikten ve suya her maruz kaldıktan sonra yeniden sürmeyi de ihmal etmeyin.

SPF değerine dikkat edin

Açılımı “Sun Protection Factor” olan SPF değeri cildin minimal eritem dozunu (MED) kaç kat uzatabildiğini gösteriyor. Yani, yanmadan güneşte kalabileceğiniz süreyi tanımlıyor. Genelde kullanacağınız ürünün 15-50 SPF aralığında yer alması gerekiyor. Klinik çalışmalar 50 SPF üstünün koruyuculuğunda bir fark olmadığını ortaya koyuyor. SPF 15 doğru şekilde ve yeterli miktarda uygulandığında yüzde 93, SPF 50 ise yüzde 98 oranında koruyor.

Dr. Figen Akın

Güneş altında bırakmayın

Güneş altında veya yüksek ısıda uzun süre bekletildiklerinde kıvamı koyulaşan güneş koruyucular ciltteki gözenekleri kapatıyor ve bunun sonucunda sivilcelenmeye yol açabiliyor.  Dermatoloji Uzmanı Dr. Figen Akın, “Bu nedenle güneş koruyucular güneş altında asla bırakılmamalı ve normal oda ısısında saklanmalıdır” diyor.

Yüz ve boyuna 1 çay kaşığı şart!

Güneş kremini vücudunuza doğru miktarda sürmeniz çok önemli. Zira, az sürdüğünüzde cildiniz yeteri kadar korunmuyor.  Fazla sürdüğünüzde ise ürün ciltteki gözenekleri kapatarak sivilcelenmeye neden olabiliyor. Ayrıca organik güneş koruyucuları cilde fazla sürmek etken maddelerin sistemik dolaşıma katılma miktarını arttırabiliyor. Bunun sonucunda bazı toksik reaksiyonlar gelişebiliyor. Etkin bir koruma için güneş koruyucu ürünü; tüm yüz ve boyuna 1 çay kaşığı, ön ve arka gövdeye 2 çay kaşığı, her üst ekstremiteye 1 çay kaşığı ve her alt ekstremiteye 2 çay kaşığı miktarında sürmeniz gerekiyor.

Çocuklarda bu hataları asla yapmayın!

Dermatoloji Uzmanı Dr. Figen Akın, çocuklarda fiziksel (inorganik) güneş koruyucuların tercih edilmesi gerektiğini vurgulayarak, “6 aya kadar güneş koruyucu kullanmak gerekmez” diyor.  Dr. Figen Akın, çocuklarda güneş kremini kullanırken dikkat edilmesi gereken noktaları şöyle sıralıyor: “Solumayı engellememek için sprey formundaki güneş kremleri asla rüzgar yönüne sıkılmamalı ve yine asla yüz veya ağız yakınına püskürtülmemelidir. Ayrıca yüze doğrudan püskürtüldüğünde ağız ve burun yoluyla solunması riski nedeniyle koruyucu önce ellere sıkılmalı, ardından yüz ve diğer alanlara uygulanmalıdır. Yaz aylarında böcek kovucu sürülen çocuklarda güneş kremleri daha sık tekrarlanmalı, ancak böcek kovucuların deriden emilimini arttırdığı için aynı anda uygulanmamalıdır. Bunların yanı sıra sistemik emilim riski  nedeniyle nano partiküllü güneş kremleri çocuklarda kullanılmamalıdır.”

Ergenlik çağında skolyozu dikkat

Ergenlik çağında skolyozu dikkat

Skolyoz, basit anlamda ‘omurganın orta hattan sağa sola doğru eğilmesi’ olarak ifade ediliyor. Peki, dik ve doğru durması gereken omurga, niçin sağa ya da sola eğriliyor? Uzmanlar, eğriliğin nedeninin basit bir kas spazmı, karın ağrısı ya da bel fıtığı olabileceği gibi ergenlik döneminde kendini belli eden Ergenlik Çağı İdiopatik Skolyoz’dan da kaynaklanabileceğini belirtiyorlar. Bu sorunun kız çocuklarında erkeklere göre daha sık görüldüğünü belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Aydınlı, Ergenlik Çağı İdiopatik Skolyoz’a dair bilgiler vererek, ailelere önemli uyarılarda bulundu.

Ergenlik dönemi, çocukluktan gençliğe geçmenin gerek fiziksel gerekse ruhsal açıdan sancılarının yaşandığı çok özel bir dönem. İşte bu özel dönemde bazıları ‘skolyoz’ ile tanışıyor. Üstelik bu çocukların sayıları hiç de az değil. 10-16 yaş arasında çocukları olan ailelerin dikkatinin skolyozun erken teşhis edilmesi açısından çok önemli olduğuna dikkat çeken Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Aydınlı, anne babaların skolyoz hakkında bilmeleri gereken 10 soruyu yanıtladı.

Prof. Dr. Ufuk Aydınlı

Prof. Dr. Ufuk Aydınlı

Her omurga eğriliği skolyoz mudur?

Ergenlik Çağı İdiopatik Skolyoz tanısının konulabilmesi için doktorun yaptığı fiziki muayenede hiçbir sendromik bulgunun olmaması gerekiyor. Ayrıca nörolojik veya kaslara ait bir sorun bulunmayan, radyodiagnostik tetkiklerde (X-ray, MRI, BT) skolyoz dışında hastanın kemiksel veya sinir sistemine ait problem tespit edilmemesi de çok önemli. Tüm bu nedenler dışlandıktan sonra omurgada 3 boyutlu deformasyon görülmesi ve bu deformasyonun da tek, çift ya da üçlü eğrilikler şeklinde oluşması gerekiyor.

Görülme sıklığı erkek ve kız çocuklarında farklılık gösteriyor mu?

Kız çocuklarında skolyozun görülme oranının erkeklere göre daha yüksek olduğunu belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Aydınlı, Türkiye’de 2015-2022 yılları arasında Dr. Necdet Sağlam ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırmaya dikkat çekerek şunları söylüyor: “Bu araştırmada, Ergenlik Çağı İdiopatik (nedeni bilinmeyen) Skolyoz (AIS) görülme sıklığının ortalama 100.000’de 129 olduğu gösterilmiştir. Kız çocuklarda görülme sıklığı erkeklerden 1.5 kat fazladır. Bu süre boyunca 10.311 kişiye skolyoz ameliyatı yapılmıştır. Bu da toplam skolyoz tanısı konan kişilerin yüzde 3.8’inin cerrahi müdahale ihtiyacı olduğunu göstermektedir.”

AIS, kız ve erkek çocuklarda farklı mı ilerler?

AIS görülme yaşının genellikle 10-16 yaş arasındaki dönem olduğunu belirten Prof. Dr. Aydınlı, bu genellemeyi bozan hastalar olduğuna ancak bu durumun son derece nadir görüldüğüne dikkat çekiyor.  Erkek ve kız çocuklarında AIS görülme sıklığının skolyozun derecesine göre değiştiğini belirten Prof. Dr. Ufuk Aydınlı, “Düşük dereceli skolyozun kızlarda görülme sıklığı, erkeklere göre 2-3 katına çıkıyor. Öte yandan erkek çocuklarda, skolyoz daha yavaş ilerler. Bu nedenle erkeklerde düşük dereceli skolyozların tanısı da konulamamaktadır. Bir başka dikkat çeken bilgi ise, kızlarda cerrahi gerektiren derecelerin, erkeklere göre 7-8 kat daha fazla görülmesidir. Ancak bunun tam olarak nedeni de bilinmemektedir.”

İlerlediğinde hangi hastalıklara yol açar?

Omurganın orta hattının bozulması sonucu vücut simetrisi etkileniyor. Böylece omuz seviye farkı, bel oyuklarında değişiklik, göğüs kafesinin deformasyonu gözle görülür hale geliyor. Hem sırt hem de bel eğriliği olan kişilerde simetri dengelendiği için skolyozun geç fark edilebileceğine dikkat çeken Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Aydınlı şu bilgileri aktarıyor: “Özellikle 4-8 yaş arası olan erken idiopatik skolyozlarda akciğer doku gelişimi nedeniyle eğriliğin mümkün olduğunca düşük derecelerde tutulması gerekir. AIS ve erken idiopatik skolyozlarda akciğer kapasitesi etkileniyor. Eğriliğin 70 dereceyi geçmesiyle kalp ve akciğer hastalıkları gelişebiliyor.”

AIS, yalnızca estetik bir sorun mudur?

AIS, başlangıçta yani eğrilik daha azken estetik bir sorun gibi algılanabiliyor. Ancak eğriliğin hızla ilerlemesi, bu yaş grubunda ameliyat seçeneğini gündeme getiriyor. Ergenlik çağında 40 ve üstü derecelerdeki eğrilikler düzeltilmediğinde büyüme tamamlanmış olsa bile, yetişkinlik döneminde hastanın skolyoz derecesinde mekanik nedenlerle artış görülebiliyor. Eğrilikteki bu artış, zamanla kemik ve eklem deformasyonları yaratıyor ve kişi, sırt, bel ve basen ağrıları çekmeye başlıyor. Hastanın yaşam kalitesini bozan bu duruma karşı ameliyat, önemli bir tedavi seçeneği haline geliyor.

Korse ile tedavi mümkün mü?

AIS’nin erken teşhisi yani 20 derece ve üstü olan hastalara ameliyat dışında önerilen seçenek korse oluyor. Prof. Dr. Aydınlı “Ergenlik dönemine girmemiş ve ilerleyici nitelikte AIS tespit edilmiş hastalarda, kişinin eğriliğine uygun korseler kullanılabilir. Ancak korse kullanımı uzun süreli olmalıdır. Gün içinde 23 saat kullanılması önerilir. Bazı hastalar için gün içinde bu kadar uzun süre korse kullanmak, onları negatif etkileyebilir. O nedenle çocuğun korseye uyum sağlaması için aile ve çevresi tarafından desteklenmesi gerekir” diyor.

Spesifik egzersiz, pilates ve yoga ne kadar yararlı?

Egzersiz, pilates ve yoganın AIS tedavisinde faydası var mı? sorusunu yanıtlayan Prof. Dr. Aydınlı, bu konudaki araştırmaların skolyozun durması ya da geriletilmesinde umut veren sonuçları olmadığına dikkat çekerek şu bilgileri veriyor: “Pozitif bilim açısından bakıldığında spesifik egzersizler, pilates ve yoganın faydalı olduğu ve skolyozun durmasını veya geriletilmesini sağladığı konusunda son yayınlanan uluslararası dergide hiçbir umut verici veri yoktur. Bununla beraber ülkemizde de bu yöntemler skolyoz tedavisinde yer almaktadır. Bana göre egzersiz yapmanın kimseye bir zararı yoktur; kas gelişimini destekler. Ancak skolyozun egzersizle kalıcı olarak düzelebilmesi bu konuda yapılan bütün çalışmalara terstir. Schroth skolyoz egzersizlerin orijinal web sayfasında dahi bu egzersizlerin 30 derece altındaki skolyozlara uygulanması ve en fazla 5 derece düzelme elde edileceği yazmaktadır.”

Prof. Dr. Ufuk Aydınlı

Ameliyat nasıl yapılıyor?

AIS tedavisinde önemli bir yeri olan ameliyat zamanını, eğriliğin açısı belirliyor. AIS, cerrahi yöntemlerle tam olarak tedavi edilebiliyor. Cerrahi tedavi çoğunlukla sırt ve bel bölgesinde açık cerrahi ile omurgalara vidalar koyularak yapılıyor. Omurga ameliyatlarında sinirlerin korunması için nöromonitörizasyon yönteminin de kullanıldığını belirten Prof. Dr. Aydınlı, şu bilgileri veriyor: “Nöromonitör, nörolojik komplikasyon olmaması için geliştirilen bir yöntemdir. Cerraha ameliyat sırasında sinirlerin korunması için bilgi verilir. Ameliyat süresi, 2-4 saat arasında değişir. Hastanın uyutulması, uyandırılması ve odasına dönmesi için gereken toplam süre yaklaşık 6 saati alabilir”

Ameliyat yöntemi neye göre seçiliyor?

Skolyoz ameliyatlarının anterior denilen yöntemle, göğüs kafesi ve karın yan bölgesinden girilmesiyle de yapılabileceğini belirten Prof. Dr. Aydınlı bu yöntemle bazı hastalarda daha az omurganın ameliyat edildiğine dikkat çekiyor ve şunları söylüyor: “Ameliyat yöntemi hastanın en çok yarar sağlayacağı yöntemle yapılır. Son 5-6 yılda tekrar öne çıkan ve halk arasında ‘ipli skolyoz’ olarak da bilinen yöntem, her hasta için uygun değildir. Bazı hastalarda tekrarlayan ameliyatlar yerine tek bir ipli sistem ameliyatının yapılması, hastanın sorununa çözüm olabilir.”

Ameliyat sonrası hasta ne zaman normal hayata dönebilir?

Hastanın ameliyat sonrası birinci günde oturtulup, ayağa kaldırıldığını belirten Prof. Dr. Aydınlı,

“Hasta, ameliyat sonrası hastanede 3-4 gece kalır. Taburculuk sonrası hasta 3-4 hafta günlük aktivitelerini yapabilir. Birinci aydan sonra yüzme, üçüncü aydan sonra tek başına yapılabilen sporlar, 9-12 ay sonra ise takım sporları yapabilir” diyor.

Hipertansiyon yaşını öne çeken 7 önemli etken!

Hipertansiyon yaşını öne çeken 7 önemli etken!

Atar damarlardaki kan basıncının çok yüksek olması anlamına gelen hipertansiyon tüm dünyada ve Türkiye’de kardiyovasküler hastalıklar için en yaygın risk faktörü olmaya devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre; dünyada 1.5 milyardan fazla kişi hipertansiyon hastası. Ülkemizde de neredeyse her 3 kişiden 1’ine  hipertansiyon (140/90 mmHg veya daha yüksek) tanısı konuyor. Üstelik yapılan son çalışmalar hipertansiyonun 20  yaş grubundaki genç yetişkin popülasyonda, hatta çocuklarda bile giderek yaygınlaştığını gösteriyor. Tedavi edilmediğinde kalp krizinden inmeye, beyin kanamasından böbrek yetersizliğine kadar ciddi sonuçlara yol açabilen hipertansiyon çoğu zaman belirtisiz seyrediyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Karakuş, bu nedenle hiçbir yakınması olmasa  da kan basıncının çocukluktan itibaren düzenli olarak ölçülmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Hipertansiyonun önlenebilir bir hastalık olduğu ve her yaşta görülebildiği unutulmamalıdır. Dolayısıyla kardiyovasküler hastalık  riski yüksek olan çocuklarda, anne veya babasında hipertansiyon olan çocuklarda, yine kilolu veya obezite sorunu olan ve hareketsiz yaşam tarzına sahip gençlerde yılda en az bir kez kan basıncının kontrol edilmesi son derece önemlidir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Karakuş, hipertansiyonun genç yaşlarda görülmesine yol açan etkenleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. Alper Karakuş

Doç. Dr. Alper Karakuş

Aşırı tuz tüketmek

Fazla tuz içeren fast food tarzı gıdaların ve aşırı işlenmiş ürünlerin sık sık tüketilmesi hipertansiyonun daha erken yaşlarda görülmesine neden olabiliyor. Yapılan araştırmalara göre, günde 5 gramdan fazla tuz tüketen kişilerin hipertansiyona yakalanma riski daha yüksek. Türkiye’de genel popülasyonda yapılan SALTURK çalışmasında, günlük tuz tüketimi yaklaşık 15 gram olarak saptandı. Hipertansiyon tanısı olan hastaların ise çok fazla tuzlu yiyeceklerden kaçınmaları ve günde 2 gramın altında kalmaya çalışmaları gerekiyor.

Obezite

Çağımızın önemli bir sorunu olan ve genç nüfusta, hatta çocuklarda bile görülme sıklığı hızla artan obezite de hipertansiyona neden olan önemli bir etken. Sağlık Bakanlığı verileri, ülkemizde erişkin nüfusun yaklaşık yüzde 65’inin ideal değerlerin üzerinde bir vücut ağırlığına sahip olduğunu bildiriyor. Yapılan araştırmalar  yüksek vücut kitle indeksi (> 25 kg/m2) veya geniş bel/kalça oranına (>0,85) sahip kişilerde hipertansiyon riskinin 3 kat artığını gösteriyor.

Hatalı beslenme alışkanlığı

Gençlerde görülen yüksek tansiyonun bir diğer önemli sebebi, sağlıksız beslenme ve çabuk

tüketilen besinlere (fast food) kayan yeme alışkanlığı. Yapılan çalışmalar, işlenmiş besinlerin, doymuş veya trans yağ oranı yüksek yiyeceklerin, rafine şekerin ve yine gençlerin beslenmelerinde daha az meyve ve sebzeye yer vermelerinin hipertansiyondaki sayısal artışla bağlantılı olduğunu gösteriyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper  Karakuş, “Yüksek tansiyon hastalarının ağırlıklı olarak sebze ve meyve, daha az yağlı besinler, tam tahıl ve sebze kaynaklı proteinler tüketmeleri çok önemlidir” diyor.

Hareketsiz yaşam

Gençlerde egzersiz eksikliği de hipertansiyon gelişimine yol açabilen bir başka önemli etkeni oluşturuyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Karakuş, yürümek, koşmak, yüzmek ve ağırlık kaldırmak gibi güç artıran fiziksel aktivitelerin yüksek tansiyonu önlemeye ve düşürmeye yardımcı olduğunu belirterek,  “Dünya Sağlık Örgütü haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta  aerobik egzersiz (veya haftada 75 dakika şiddetli aerobik egzersiz) ile haftada en az 2 gün güç geliştirme egzersizleri yapılmasını önermektedir” bilgisini veriyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Tütün ürünleri kullanmak

Sağlık Bakanlığı verileri; 15 yaş ve üzerindeki gençlerin yaklaşık yüzde 27’sinin aktif sigara içicisi olduğunu bildiriyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Karakuş, malign hipertansiyon olarak adlandırılan çok yüksek seviyelerdeki hipertansiyonun sigara tüketimiyle doğrudan ilişkisinin ortaya konduğuna işaret ederek, “Özellikle, hipertansiyonu olup sigara içenlerde malign hipertansiyona yakalanma riskinin sigara içmeyenlere göre 5 kat daha fazla olduğu kanıtlanmıştır. 2019 yılında yayınlanan Türk Hipertansiyon Uzlaşı raporu sigarayı bırakmanın kardiyovasküler riskini azaltmada en etkili önlemlerden biri olduğunu vurgulamıştır” diye konuşuyor.

Alkol tüketimi

Yaygın inanışın aksine, kronik etanol tüketimi kan basıncını düşürmediği gibi erkekler için günde 20–30 gram ve kadınlar için 10–20 gram etanolün aşılması kardiyovasküler sorunların gelişme riskinin daha çok artmasıyla sonuçlanıyor. Araştırmalar, hipertansiyon tanısı olan gençlerde yüzde 54 oranında alkol tüketimi olduğunu gösteriyor.

Anksiyete

Gözlemsel çalışmalara göre, genç yetişkinlerde anksiyete tanısı sonrasında hipertansiyon gelişme riski daha yüksek. Otonom mekanizmalardaki değişikliklere daha uzun süre maruz kalmayla açıklanan bu durum, hipertansiyon tanısı alan genç hastalarda anksiyetenin erken tespitine ve yönetimine dikkat çekiyor.

Çocuğunuzun bu şikayetlerini asla ihmal etmeyin!

Çocuğunuzun bu şikayetlerini asla ihmal etmeyin!

Dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de çocukluk çağı kanserlerinde başı çeken löseminin son yıllarda görülme sıklığı giderek artıyor. Öyle ki çocukluk döneminde tüm kanserlerin yaklaşık yüzde 35’ini lösemi oluşturuyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Doç. Dr. Sema Aylan Gelen “Ülkemizde her yıl 1200- 1500 çocuğa lösemi tanısı konulmakla birlikte, bildirilmeyen vakalar da göz önüne alındığında, yaklaşık olarak yılda 2000 çocuğa yeni teşhis konulduğu tahmin edilmektedir. Son yıllarda tedavilerdeki ilerlemelere rağmen lösemi sıklığında artış olması, bu hastalığın sadece genetik etkilenme sonucu değil, çevresel etmenlere de bağlı olabileceğini destekliyor” diyor. Lösemi tedavi edilmediğinde ölümcül bir hastalık olmasına karşın, bilimsel gelişmeler ışığında, uygulanan güncel tedavi protokolleriyle tam iyileşmenin sağlanabildiği bir hastalık haline geldiğini, tedavide etkin sonuç alınmasında ise erken teşhisin kilit rol oynadığını vurgulayan Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, lösemi hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen

Bebeklik döneminde aşırı izolasyona dikkat!

Annelerin bebeklik döneminde enfeksiyonlara karşı aşırı korumacı olmaması ve bebeklerini ‘hasta olur’ endişesiyle cam bir fanus içerisinde büyütmemesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Sema Aylan Gelen “Bebeklik döneminde enfeksiyonlardan korunma amaçlı aşırı izolasyona bağlı olarak enfeksiyonların geç çocukluk döneminde geçirilmesi, bağışıklık sisteminin anormal yanıt vermesine yol açabilir. Bu durumun da lösemi riskini arttırabildiği düşünülmektedir” diyor.

Erken teşhis büyük öneme sahip!                                                                                                                                                                                   Lösemi teşhisinde gecikme olması tedavi sürecinde zorluklara ve hayati risklere sebep olabiliyor. Lösemi genellikle ani başlayan belirtiler ile ortaya çıksa da bir kısmı sinsi ve yavaş ilerliyor, aylar süren seyir izleyebiliyor. Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, bazı belirtilerin sadece lösemi hastalığına özgü belirti olmamakla birlikte, hekime mutlaka başvurulması gereken uyarıcı işaretleri olduğunu belirterek, erken teşhisin tedavide kritik öneme sahip olduğunu vurguluyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Doç. Dr. Sema Aylan Gelen lösemiye işaret edebilen bazı belirtilerin ebeveynlerce çok iyi gözlemlenmesi ve doktora danışılması gerektiğini vurgulayarak bu belirtileri “Kemik ağrısı ve eklem ağrısı, uzamış ve verilen tedavilere yanıt vermeyen inatçı ateş, halsizlik, çabuk yorulma, çarpıntı, solukluk, ciltte kırmızı beneklenmeler, vücutta artan morluklar, anormal ve/veya durdurulamayan kanama (burun, diş eti kanamaları veya kız hastalarda her zamankinden farklı aşırı ve uzamış adet kanamaları), lenf bezlerinde şişme” şeklinde sıralıyor.

Kemik ağrısına dikkat!

Erişkinlerden farklı olarak, sağlıklı olan bir çocuğun yorulmaya veya aşırı hareketli olmasına bağlı olarak; bacak ağrısı, bel ağrısı veya eklem ağrısından şikayetçi olmayacağını vurgulayan Doç. Dr. Sema Aylan Gelen “Eğer çocukta kemik ağrısı varsa ‘çok hareketli ondandır’ diyerek ihmal edilmemeli, mutlaka ciddiye alınmalı ve nedeni araştırılmalıdır” diyor.

Tedavi edilebilen bir hastalık, ama!

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen löseminin umutsuz değil, aksine günümüzde uygulanan güncel tedavi yöntemleri sayesinde gün geçtikçe artan tedavi başarısıyla yüksek oranlarda iyileşmenin sağlanabildiği bir hastalık olduğuna dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Tedavi, löseminin tipine ve tanımlanan risk gruplarına göre; kemoterapi, radyoterapi, hedefe yönelik ilaçlar, immünoterapiler, psikososyal destek ve kemik iliği nakli bileşenlerinden oluşuyor. Çocukluk çağında görülen lösemilerde uzun dönem sağ kalım yükselmiş durumdadır.”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Her hastaya kemik iliği nakli gerekmiyor!

Lösemi hücrelerini yok etmenin temel yolunun kemoterapi olduğunu belirten Doç. Dr. Sema Aylan Gelen “Akut lenfoblastik lösemi hastalarının yaklaşık yüzde 10’unda, akut miyeloblastik lösemide ise yüzde 30-50’sinde kök hücre nakli gerekir. Yüksek risk grubundaki hastalar ve kanserin nüks ettiği hastalar kemik iliği nakli adayıdır” diyor.

Çevresel etkenlere dikkat!

Löseminin sadece genetik bir hastalık olmadığına dikkat çeken Doç. Dr. Sema Aylan Gelen “Günümüzde gıdalardaki katkı maddeleri, radyasyon, çevresel kirlenme, plastik ve deterjan kalıntılarının yeme içme yoluyla çocuğa bulaşabilmesi gibi çevresel etkenlere bağlı olarak da hastalık gelişebiliyor. Yapılan bilimsel çalışmalar; son yıllarda tedavilerdeki ilerlemelere rağmen lösemi sıklığında artış olmasının, bu hastalığın sadece genetik etkilenme sonucu değil, çevresel etmenlere de bağlı olabileceğini destekliyor” diye konuşuyor.

Kendinizi suçlamayın!

Ailelerin çocuklarına lösemi teşhisi koyulmasını kolay kabul edemeyebildiklerini, önce inkar sonra kendilerini suçlama gibi duygulara kapılabildiklerini belirten Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, bunun tedavi sürecinde hem ailelere hem çocuklara zarar verebildiğini söylüyor. Genetik ya da çevresel faktörler gibi birçok etkenin lösemiye neden olabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, ailelerin çocuklarını iyi gözlemlemeleri ve geçmeyen şikayetlerde mutlaka doktora başvurmayı ihmal etmemeleri gerektiği konusunda uyararak, teşhis ve tedavi sürecinde ise sıkı bir diyalogla ve sağduyulu olmayı koruyarak hareket etmelerinin son derece önemli olduğunu söylüyor.