Yazılar

Kanser tedavisinde beslenme sorunu yaşamayın!

Kanser tedavisinde beslenme sorunu yaşamayın!

Son yıllarda tedavi yöntemlerinde çok önemli ilerlemeler yaşansa da kişinin günlük yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kanser, özellikle beslenme konusundaki etkileri nedeniyle hastaların ve ailelerinin daha fazla endişelenmesine neden olabiliyor. Yemek yemede zorlanma, iştah kaybı, mide bulantısı, tat değişiklikleri ve sindirim sorunları gibi olumsuzluklar hem hastayı hem de ailesini üzüntü ve kaygıya sevk edebiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Akkülah “Hem beslenme sürecini rahat yürütebilmek hem de bağışıklık sistemini güçlendirmek, vücudu toksinlerden arındırmak ve sağlıklı hücrelerin korunmasını desteklemek için kişilerin diyetlerinde bazı önemli noktalara dikkat etmeleri gerekir. Doğru beslenme, tedavi sürecindeki iyileşme şansını artırmak ve genel sağlığı desteklemek amacıyla büyük önem taşımaktadır. Her bireyin beslenme ihtiyaçları farklı olduğu için tedavi sürecindeki gereksinimleri de değişebilir. Bu nedenle gerekirse doktorunuz veya beslenme uzmanı ile iletişime geçmenizde fayda var” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Akkülah, vücudu besleyici gıdalarla desteklemek, tedaviye bağlı yan etkilerle mücadele etmek ve bağışıklık sistemini güçlendirmek için kanser hastalarına beslenmede dikkat edilmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Akkülah

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Akkülah

  • Küçük ve sık öğünler yapın

Tedaviye bağlı mide bulantısı, iştahsızlık veya sindirim sorunları yaşıyorsanız bu sorunlardan etkilenmemek ve yeteri kadar enerji alabilmek için büyük öğünler yerine küçük ve sık öğünler yapın. Küçük hacimde yüksek enerji içeren kuruyemiş ve kuru meyveleri atıştırmalık olarak tüketebilirsiniz.

  • Mutlaka yeterli sıvı tüketin

Kanser tedavisi sürecinde su tüketimi son derece önemlidir. Su, vücuttaki hidrasyonu sağlar ve toksinlerin atılmasına yardımcı olur. Ayrıca tedavi sürecinde alınan ilaçların vücuttan atılması için de bol su tüketimi çok önemlidir. Tedavi sürecinde bol suyun yanı sıra, taze sıkılmış meyve suları ve sevdiğiniz çorbaları içerek de sıvı alımını destekleyebilirsiniz.

  • Mutlaka sebze ve meyve tüketin

Turunçgiller, koyu yeşil yapraklı sebzeler, kırmızı meyveler gibi antioksidanlar bakımından zengin gıdalar, hücre hasarının azalmasına ve sağlıklı hücrelerin korunmasına yardımcı olmaktadır. Renkli meyve ve sebzeler aynı zamanda vitamin, mineral ve lif içeriği bakımından da zengindir. Bağışıklık sistemini güçlendirmek ve antioksidan alımını artırmak için her gün mevsim meyveleri ve sebzelerini mutlaka tüketin.

  • Bu gıdalardan uzak durun

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Akkülah “Tedavi sürecinde yan etkileri en aza indirerek daha rahat beslenebilmek için; özellikle şekerli gıdalar, işlenmiş etler, tuzlu, yağlı ve kızartılmış yiyecekler ile alkol ve kafein içeren içeceklerden kaçınmak gerekir. Alınan ilaçlardan dolayı ağızda hassasiyet oluşabileceği için asit seviyesi yüksek olan limon, domates, baharat ve acı içeren gıdalardan da uzak durulmalıdır. Ayrıca greyfurt, nar ve kivi kemoterapi ilaçlarının etkisini değiştirebileceğinden tüketiminden kaçınılmalıdır.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

  • Yüksek kaliteli protein alın

Proteinler vücudun dokularını yeniden inşa etmesine ve güçlendirmesine yardımcı olur. Kas yıkımını önlemek ve doku onarımını desteklemek için her öğün mutlaka protein tüketimi sağlanmalıdır. Yumurta, tavuk, balık, kırmızı et, baklagiller, süt ve süt ürünleri gibi yüksek kaliteli protein kaynaklarına beslenmenizde mutlaka yer verin.

  • Basit karbonhidrattan uzak durun

Kanser tedavisi sürecinde artan enerji ihtiyacını karşılayabilmek için karbonhidrat tüketimi önemlidir. Kompleks karbonhidratlar daha yavaş sindirilir ve kan şekerini dengede tutar. Beyaz ekmek, beyaz pirinç gibi basit karbonhidratlar yerine kepekli tahıllar, esmer pirinç, tam buğday makarna gibi sağlıklı karbonhidrat kaynakları tercih edin.

  • Yan etkilere karşı bu önerilere özen gösterin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aybala Akkülah “Tedaviye bağlı olarak iştah kaybı, tat değişiklikleri veya mide bulantısı gibi yan etkilerle mücadele etmek için; besleyici, yumuşak ve kolayca çiğnenen yiyecekleri ve yüksek enerjili gıdaları tercih edebilirsiniz. Örneğin; yoğun kalorili smoothieler veya protein içeren atıştırmalar tüketebilirsiniz. Ancak uygulanan tedaviler nedeniyle kilo almaya başladıysanız sağlıklı beslenme programına başlamak ve egzersiz düzeninizi oluşturmak için hekiminize ve diyetisyeninize başvurmanız gerekir.

  • Dengeli beslenin

Vücudun iyileşme sürecinde gerekli besin maddelerinin mutlaka tüketilmesi gerekir. Bu nedenle dengeli bir beslenme düzeni oluşturmak önemlidir. Her öğünde protein, sağlıklı yağlar, kompleks karbonhidratlar, lif, vitamin ve mineral içeren çeşitli gıdalar tüketilmelidir.

Genç yaşta kalp krizi hızla yaygınlaşıyor!

Genç yaşta kalp krizi hızla yaygınlaşıyor!

Kardiyovasküler hastalıklar dünya çapında önde gelen ölüm nedeni olmaya devam ediyor ve günümüzde tüm küresel ölümlerin yaklaşık 1/3’ünü oluşturuyor. Ülkemizde ise bu oranın daha yüksek olduğu biliniyor. Yine kardiyovasküler hastalıklar nedeniyle yılda yaklaşık 20 milyon insan 70 yaşın altında hayatını kaybediyor. Rahatsız edici bir başka gerçek ise genç yaşta görülen kalp krizi sayısının artmış olması. Öyle ki ülkemizde her 5 kalp krizinden 1’i 45 yaş altında görülüyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Karakuş, “Oysa tütün ürünleri ve alkol kullanımı, sağlıksız beslenme, obezite ile fiziksel hareketsizlik gibi değiştirilebilir risk faktörlerinin düzeltilmesiyle çoğu kardiyovasküler hastalık önlenebiliyor” diyor. Kalp sağlığını tehdit eden bir başka önemli hata ise toplumda doğru sanılan bazı yanlış bilgiler doğrultusunda hareket etmek. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Karakuş, bilimsellikten uzak olan bilgilerin kalp sağlığını riske attığına dikkat çekerek, “Örneğin, çevreden veya internetten edinilen hatalı bilgiler nedeniyle hastalar hekime geç başvurabiliyor ve bunun sonucunda tedavide güçlük çekilebiliyor. Daha kötüsü, hatalı bilgiler hastanın hayatını kaybetmesine bile yol açabiliyor” diye konuşuyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Karakuş, toplumda kalp sağlığı hakkında doğru sanılan 7 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Doç. Dr. Alper Karakuş

Doç. Dr. Alper Karakuş

Yıllarca sigara içtim, artık sigarayı bıraksam da kalp hastalığı riskini azaltamam. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yaygın inanışın aksine, sigarayı bırakmanın faydaları, ne kadar süre sigara kullandığınıza, günde kaç sigara içtiğinize bakılmaksızın, sigarayı bıraktığınız anda başlıyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Karakuş, kaç yaşında olursanız olun sigarayı bıraktıktan sadece bir yıl sonra kalp krizi riskinizin yüzde 50 oranında azalacağına dikkat çekerek, “Tek bir hareketle, yani sigarayı bırakmakla kalp krizi riskini yarı yarıya indirmiş oluyorsunuz. Sigarayı bıraktıktan 10 yıl sonra ise sigaranın kalp üzerindeki olumsuz etkilerinden tamamen arınıyorsunuz” bilgisini veriyor.

Kalp hastalığım var. Grip aşısı tam koruma sağlamaz. Bu nedenle aşıyı olmam gerekmez. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, tüm dünyada yılda ortalama 650 bin kişi grip veya gribe bağlı durumlar nedeniyle hayatını kaybediyor. Yapılan araştırmalar, grip aşılarının yüzde 90’ının etkili olduğunu gösteriyor. Grip aşısında asıl amaç, gribe yakalanmamak değil, hastalığa yakalanmış olsa bile hastanın bu tabloyu alt solunum yolu enfeksiyonu oluşmadan ve hastaneye yatış gerektirmeden daha hafif şekilde atlatmasını sağlamak. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Karakuş, gribin özellikle kalp hastalarında ağır seyredebildiğini ve ölümcül sonuçlara yol açabildiğini  belirterek, “Dolayısıyla ciddi kalp damar hastalığı veya kalp yetersizliği olan hastaların her yıl grip aşısı olmaları gerekiyor” diyor.

Yüksek tansiyon hastasıyım ama hiçbir şikayetim yok. Dolayısıyla yüksek tansiyonum bana zarar vermiyor. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yüksek tansiyon hastalığı genellikle ileri aşamaya kadar belirti vermediği için ’sessiz düşman’ olarak nitelendiriliyor. “Yüksek tansiyonda hiçbir zaman semptom yaşamayabilirsiniz, bu nedenle vücudunuzda bir şikâyet oluşmasını beklememelisiniz” uyarısında bulunan Doç. Dr. Alper Karakuş, yüksek tansiyonun erken tedavisinin çok önemli olduğunu belirterek, “Şikâyet oluşturmasa bile yüksek tansiyon; kalp krizi, felç, böbrek hasarı ile diğer birçok ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor ve tanı aldığınızda çok geç olabiliyor” diyor.

Kalp hastalığım var. Normal tuz yerine Himalaya tuzu veya diyet tuzu kullanabilirim. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Dünya Sağlık Örgütü, günlük tuz tüketim miktarının 5 gramı, yani bir tepeleme çay kaşığını aşmamayı öneriyor. Günlük tuz tüketiminin Türkiye ortalaması 2000’li yılların başında yaklaşık 18 gram iken son yıllardaki uygulamalarla bu sayı 15 gram düzeyine indirilebildi. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Karakuş, kalp sağlığı için toplum olarak daha az tuz tüketmemiz gerektiğine işaret ederek, “Diyet tuzlarında çoğunlukla potasyum klorür bulunduğu için bu tuzların kontrolsüz tüketilmesi bazı hastalarda ritim bozukluklarına ve istenmeyen sonuçlara yol açabiliyor. Bu nedenle kalp hastaları doktor önerisi olmadığı sürece diyet tuzu kullanmamalıdır. Himalaya tuzunda ise yüzde 96-99 oranında, yine bildiğimiz tuzdaki sodyum klorür bulunur ve iddia edilen  yararlarının bilimsel bir temeli yoktur” diye konuşuyor.

Kalp krizi sırasında şiddetli öksürmek hayatınızı kurtarabilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bazı ani anormal kalp atışları sırasında, bilinçli ve duyarlı kişiler, kalp ritmini normale çevirmek için güçlü ve tekrarlayan bir şekilde öksürebiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Karakuş, “Bu durum şiddetli öksürüğün kalp krizi sırasında hayat kurtardığına dair yanlış bir yorumlamaya neden olmuştur. Eğer kalp krizi geçirdiğinizi düşünüyorsanız, öncelikle acil tıbbi yardım için 112’yi aramalısınız” diye konuşuyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Kırmızı şarap kalbe iyi geliyor. Kalp sağlığım için her gün bir kadeh içmeliyim. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kırmızı şarabın içeriğinde bulunan resveratroller,  antioksidan özelliği nedeniyle, iyi kolesterol olarak bilinen HDL’i artırmada ve kötü kolesterol olarak bilinen LDL’i azaltmada olumlu etkilere sahip. Ancak, güncel bilgilerde resveratrol düzeyleri ile kalp hastalığı oranları arasında doğrudan bir bağlantı bulunamamış. Dahası, resveratroller sadece kırmızı şarapta değil; kırmızı üzümde, yer fıstığında ve ananasta da yüksek konsantrasyonda bulunuyor.

 Her gün aldığım Omega 3 yağ asidi takviyesi kalbime iyi gelir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yaygın inanışın aksine, son 20 yılda yapılan birçok bilimsel araştırma, Omega-3 yağ asidi takviyelerinin (balık yağı kapsülleri) sağlıklı insanlarda kalp krizini veya buna bağlı sorunları önlemede bir etkisi olmadığını gösteriyor. Yine son yıllardaki büyük çalışmaların sonuçları da bu takviyelerin hâlihazırda kalp damar hastalığı olan kişilerde kullanımı için daha kesin verilere ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.                                                                                                             

Meme onarımında doğru bilinen yanlışlara dikkat!

Meme onarımında doğru bilinen yanlışlara dikkat!

Genetik ve çevresel faktörlere yanlış yaşam alışkanlıkları da eklendiğinde günümüzde görülme sıklığı giderek artan meme kanseri artık genç yaşlarda da kapıyı çalıyor. Ancak tanı ve tedavisine yönelik bilimsel çalışmaların en yoğun şekilde devam ettiği bu kanserde; gerek
tıpta gerekse teknolojideki baş döndürücü gelişmeler sayesinde tümör hücreleri gibi estetik kaygıya yol açan sorunlardan da eser kalmıyor! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bülent Saçak “Teknikler ve ekipmanlar geliştikçe, kanser tedavisindeki yeniliklere paralel olarak meme onarımı artık az sayıda hastanın ayrıcalığı olmaktan çıkmış, bütüncül meme tedavilerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Cerrahlar günümüzde hastalara birbirinden farklı seçenekler sunabilmektedir.
Meme rekonstrüksiyonu birçok kadın için psikolojik sağlığı ve duygusal iyileşmeyi olumlu yönde etkilerken, kadınların meme kanseri tedavisinin zorluklarıyla karşılaştıktan sonra kadınlık ve bütünlük duygusunu yeniden kazanmalarına da olanak tanımaktadır” diyor. Prof.
Dr. Bülent Saçak meme onarımı hakkında hastaların en sık sorduğu 7 soruyu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Bülent Saçak

Prof. Dr. Bülent Saçak

SORU: Doğal görünüm mümkün mü?
CEVAP: Günümüzde plastik cerrahi tekniklerinin çok hızlı gelişmesi ve hekimlerin artan tecrübeleri sayesinde meme rekonstrüksiyonu ehil Plastik Cerrahlar tarafından yapıldığında doğala yakın bir görünüm sağlanabiliyor.

SORU: Her hastaya yapılabilir mi?
CEVAP:
Üç grup hasta meme onarımı adayıdır: Hastalığı olmayan ancak genetik mutasyon saptanan ve meme kanseri riskinin yüksek olması sebebiyle koruyucu mastektomi (meme dokusunun cerrahi olarak alınması) ameliyatı olacak hastalar; meme kanseri tanısı almış ve
ameliyat olup kısmi kayıp olacak hastalar; meme kanseri tanısı almış ve mastektomi yapılmış/yapılacak olan hastalara meme onarımı yapılır.

SORU: Meme onarımı estetik bir işlem midir?
CEVAP:
Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bülent Saçak “Meme onarımı estetik bir işlem değildir. Kadınlara; meme kanseri tedavisinin zorluklarıyla karşılaştıktan sonra kadınlık ve bütünlük duygusunu yeniden kazandırdığı sayısız çalışmayla gösterilmiştir; bu sebeple bir kadınlık organı olan memenin onarımı bir kadın hakkıdır” diyor.

SORU: Kemoterapi meme onarımına engel midir?
CEVAP:
Meme onarımı öncesinde birçok hasta kemoterapi alır. Kemoterapi sonrası yara iyileşmesinin normale dönmesi için beklenen süre tümör cerrahisi gibi onarım için de yeterlidir. Onarım, arkasından gelecek kemoterapiyi geciktirmemelidir ancak ameliyat sonrasında yaşanacak yara iyileşme problemleri gecikmelere sebep olabilir.

SORU: Radyoterapi almak meme onarımına engel midir?
CEVAP:
Radyasyonun meme kanseri tedavisindeki önemi giderek artmaktadır. Kanseri tedavi edici ve engelleyici özelliklerinin yanı sıra, ışının yeni meme üzerinde tahrip edici etkileri vardır ve nihai sonucu olumsuz etkileyebilir. Özellikle implant ile onarılmış memede radyoterapi önemli komplikasyonlara neden olabilir. Radyoterapi kesin olarak yapılacaksa meme onarımı radyoterapi sonrasına bırakılabilir.

Prof. Dr. Bülent Saçak

SORU: Meme onarımı için seçenekler nelerdir?
CEVAP:
Silikon implantların ve diğer sentetik materyallerin kullanıldığı yöntemlerin yanı sıra, kişinin özdokularıyla yani vücudunun diğer kısımlarından (karın bölgesi, kalça, sırt, uyluk) faydalanılarak da meme onarımı yapılabiliyor. Özdoku ile onarım, transfer edilen dokuların meme dokusu ile benzer nitelikleri nedeniyle doğala en yakın sonuçları verecektir. Ayrıca daha nadir olarak başvurduğumuz, hem özdoku hem de implantların beraber kullanıldığı hibrid onarımlar da seçenekler arasında yer alıyor.

SORU: “Hastalığım tekrarlarsa fark edilmeme ihtimali var mı!”
CEVAP:
Prof. Dr. Bülent Saçak meme onarımında toplumda doğru sanılan bazı yanlışların meme onarımının önünde engel teşkil ettiğini belirterek “Toplumda, özellikle hastalığın nüks etmesi durumunda atlanabileceği düşüncesi, meme onarımı başarısız olursa düzeltilemeyeceği, doğal bir görünüm sağlanamayacağı, meme onarımının ameliyatla eş zamanlı yapılamayacağı gibi şeklindeki inanışlar günümüzde pek çok kadının, kadınlık hakkından mahrum kalmasına ve tedavi olsa bile mutsuz yaşamasına neden olabiliyor. Oysa
artık meme onarımı bütüncül meme tedavilerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Cerrahlar günümüzde hastalara birbirinden farklı seçenekler sunarak hem doğal bir meme görünümü kazandırmakta hem de tedavi süreci aksamamaktadır” diyor.

Vitaminler karaciğerden böbreğe ciddi hasar verebiliyor!

Vitaminler karaciğerden böbreğe ciddi hasar verebiliyor!

Vücut sağlığımız için olmazsa olmaz öneme sahip vitaminler, gelişigüzel kullanıldığında ise fayda yerine zarar verebiliyor! Acıbadem Ataşehir Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aysun Işıklar vitaminlerin öncelikle besinler yoluyla karşılanması gerektiğini belirterek “Vitaminlerin doğal kaynaklarının başında sebze, meyve, bakliyat, tam tahıllı ürünler ve süt ürünleri geliyor. Bunlar yeterince tüketilmediği zaman kalp hastalığı, kanser ve kemik erimesi (osteoporoz) gibi hastalıkların gelişme riski artıyor” diyor. Buna karşın ülkemizde bilinçsiz vitamin kullanımının çok yaygın olduğunu, doktora danışmadan ve gerekli ölçümler yaptırılmadan vitamin takviyeleri kullanmanın karaciğerden böbrek hasarına dek birçok yıkıcı etkiye yol açabildiğini vurgulayan Dr. Aysun Işıklar vitaminler hakkında toplumda doğru sanılan 8 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Aysun Işıklar

Dr. Aysun Işıklar

  • Herkesin aynı miktarda vitamin takviyesine ihtiyacı vardır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Vitamin ihtiyacı kişiden kişiye değişir. Bu durum günlük tükettiğimiz yiyecek ve içeceklerin yanı sıra kişinin yaşına, eşlik eden hastalıklara ve yaşam tarzına göre de değişir. Bu nedenle vitamin kullanımı mutlaka doktorun  isteyeceği tetkiklerin sonuçlarına göre, doktorun söyleyeceği şekilde ve dozda kullanılmalıdır.

  • Vitaminler tam emilemediğinden, önerilenden fazla tüketilebilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bu düşünce kesinlikle doğru olmadığı gibi vitaminleri gereksiz ve yüksek dozlarda almak ciddi sorunlara yol açabilir. Örneğin; B6 vitamininin fazlası; geri dönüşü olmayan sinir hasarına yol açabilirken, A vitamini ve niasinin fazlası karaciğer hasarına, folik asitin fazlası ishal, sinirlilik ve cilt reaksiyonlarına neden olabilir. C vitamininin fazlası vücut hücrelerini bozarken, D vitamininin fazlası kalp ritim problemlerinden böbrek yetmezliğine dek ciddi zararlar verebilir.

  • Multi-vitaminler kötü beslenmeyi telafi eder ve hastalıkları önler: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Dr. Aysun Işıklar “Gerçek şu ki bilim insanları multi-vitaminlerin etkili olup olmadığı konusunda hala kararsız. Sağlıklı ve dengeli beslenmek her zaman ihtiyaç duyulan besin maddeleri için en iyi reçetedir. Vitamin takviyeleri besin yerine geçmeyi değil, takviye etmeyi amaçlar. Örneğin; yüksek doz C vitamini gribal enfeksiyon olmamızı engellemez, sadece hasta olduğumuzda iyileşmemize destek olur” diyor.

  • Tüm vitamin takviyeleri doğal olduğu için güvenlidir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Besinler doğadan gelse de üreticiler bunları hap haline getirdiğinde doğal olmaktan çıkıyor. Doğal olması mutlaka güvenli ve etkili olduğu anlamına gelmez. Sonuçta arsenik doğaldır ancak kansere neden olur.

Dr. Aysun Işıklar

  • Vitamin takviyesine asla gerek yoktur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bilim insanları çoğu takviyeye karşı çıkıyor olsa da belirli bir eksiklik olması durumunda faydalı olduğuna inanıyor. Örneğin; besinlerden gerekli vitamin, enerji ve mineralleri alamayan (malnütrisyon) kişilerde multivitaminler faydalı olabilir. Süte alerjisi olanlarda kalsiyum ve D vitamini takviyesi, vegan beslenenlerde B12 vitamini, hamilelerde folik asit ve menopoza girenlerde ekstra kalsiyum ve D vitaminine ihtiyaç gerekebilir.

  • Vitaminler ya da diğer takviyeler ilaçlarla etkileşime girmez: YANLIŞ!

 DOĞRUSU: Vitaminler ya da diğer takviyeler ilaçların etkilerini azaltabilir veya artırabilir. Örneğin: K vitamini reçeteli veya reçetesiz satılan ilaçlarla etkileşime girerek kan pıhtılaşmasına neden olabilir. Bundan kaçınmak için halihazırda almakta olduğunuz ya da almayı düşündüğünüz takviyelerin bir listesini her zaman doktorunuzla paylaşmalısınız.

  • Vitaminler aç karnına alınmalıdır: YANLIŞ!

 DOĞRUSU: Suda çözünen vitaminler günün hemen her saatinde alınabilir. Ancak yağda çözünen 4 vitamini (A, D, E ve K) az miktarda yiyecekle birlikte almak en iyisidir. Aksi taktirde alınan vitaminler tam olarak emilemez.

  • Vitaminler sabahları alınmalıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aysun Işıklar, “Vitaminler sabah veya akşam fark etmeksizin günün herhangi bir saatinde alınabilir. O gün unutulduysa gece yatmadan önce akla geldiyse de içilebilir” diyor.

D vitamini eksikliği menopozu hızlandırıyor!

D vitamini eksikliği menopozu hızlandırıyor!

Kadınlarda adet döngüsünün ve doğurganlığın sona erdiği dönem ‘menopoz’ olarak adlandırılıyor. Ülkemizde kadınlar genellikle 45-49 yaşları arasında menopoza giriyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Burcu Yılmaz, ancak bazı hatalı alışkanlıklarımızın menopozu hızlandırdığına işaret ederek, Menopoz önlenebilir ya da geciktirilebilir bir durum değildir. Menopoz yaşını öne çekebilen aile öyküsü, genetik etkenler, bazı cerrahi müdahaleler gibi faktörler de değiştirilemez. Ancak süreci hızlandırabilen bazı hatalı alışkanlıklara dikkat ederek menopoza daha erken yaşta girilmesi önlenebilmektedir. Özellikle sigara kullanımı menopoza girme sürecini hızlandıran en önemli etkenlerden biridir. Yapılan araştırmalara göre, sigara alışkanlığı menopozu ortalama 2 yıl öne çekmektedir” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Burcu Yılmaz, menopoz sürecini hızlandıran hatalı alışkanlıkları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Dr. Burcu Yılmaz

Dr. Burcu Yılmaz

Sigara içmek

Uzun süreli ve düzenli sigara içen her 10 kadından 1’inin erken menopoz için risk altında olduğunu gösteren çalışmalar mevcut. Günde bir paket ve üzeri sigara içen kadınların menopoza ortalama 2 yıl önce girdikleri belirtiliyor. Bu etkinin sigara dumanında bulunan polisiklik hidrokarbonların yarattığı doku toksisitesinden kaynaklandığı düşünülüyor.

D vitaminini ihmal etmek

Yapılan çalışmalarda, D vitamini eksikliğinde daha az folikül, yani yumurta geliştiği gözlenmiş. D Vitamini düzeylerini karşılaştırarak yapılan bir çalışmada, D vitamini alan grupta erken yaşta menopoza girme riskinin yüzde 17 daha düşük olduğu tespit edilmiş. D vitamini ve güneş ışığından maksimum düzeyde faydalanabilmek için Mart-Ekim ayları arasında, 11.00-15.00 saatleri dışında, her gün 25-30 dakika güneşlenmeniz çok önemli. Ayrıca her yıl mutlaka D vitamini seviyenize baktırıp, gerekirse takviye ilaç almak için hekiminize başvurmayı ihmal etmeyin.

Vücut ağırlığına dikkat etmemek

Beden kitle indeksinin normalin üzerinde veya altında olması da menopozu hızlandırabilen önemli  bir risk faktörü. Çok zayıf olmak, örneğin yağ kitle indeksinin yüzde 12’inin altında olması daha az yağ dokusu, dolayısıyla daha az östrojen deposuna sahip olmak demek. Çünkü östrojen dengesi periferal yağ dokuyla birebir ilişkili oluyor. Anormal düzeyde düşük yağ dokusu adetlerin kesilmesine ve her 3 kadından 1’inin daha erken yaşta menopoza girmesine neden olabiliyor. Dr. Burcu Yılmaz, öte yandan obezitenin de menopozu hızlandıran önemli etkenler arasında yer aldığını belirterek, “Periferik yağ dokusu arttıkça östrojen dengesi bu sefer de terazinin diğer yönünde olumsuz olarak etkilenerek, adet döngülerini ve yumurta kalitesini olumsuz etkilemektedir” diye konuşuyor.

Kalsiyumdan yetersiz beslenmek

Yapılan çalışmalarda kalsiyumdan zengin beslenen kadınlarda erken menopoz yüzde 13 oranında daha az gözlenmiş. Dr. Burcu Yılmaz, menopozun daha erken yaşta gelişme riskine karşı kalsiyumdan zengin beslenmeye önem verilmesi gerektiğini hatırlatarak, “Beslenme listesine kalsiyumdan zengin gıdalar eklemek kemik sağlığının yanı sıra yumurtalık fonksiyonları açısından da önem taşımaktadır. En önemli kalsiyum kaynakları süt ve süt ürünleridir. Bunun dışında pekmez, susam, kuru baklagiller, yeşil yapraklı sebzeler, kuru meyveler, fındık ile fıstık da kalsiyumdan zengin besinlerdir ” diyor.

pause sağlık

Hareketsiz bir yaşam sürmek

Hareketsiz bir yaşam tarzı toksinlerin vücutta birikmesine neden oluyor. Bunun aksine düzenli yapılan egzersiz sayesinde kalp hızının artması oksijenli kanın vücuda daha fazla pompalanmasını sağlıyor. Dolaşımdaki bu artış toksinlerin vücuttan atılmasına yardımcı oluyor. Ayrıca egzersiz vücut ısısını artırarak toksinlerin atılmasında rol oynayan ter bezlerini tetikliyor. Düzenli egzersiz menopozal geçiş dönemi ve semptomları da hafiflettiği için oldukça önemli. Haftada en az 3 gün düzenli olarak egzersiz yapmayı alışkanlık edinin.

Sağlıksız beslenmek

İşlenmiş besinler, rafine karbonhidrat ve basit şekerler kan şekerinde ani iniş ve çıkışlara sebep oluyorlar. Bunun sonucunda hormon regülasyonunu bozarak potansiyel olarak erken menopoza yol açabiliyorlar. Aynı şekilde doymuş ve trans yağlar da hormon regülasyonunu bozabiliyor. Bu konuda kanıta dayalı çalışmalar devam ediyor.

Kronik strese maruz kalmak

Kronik strese maruz kalmak, uzun süren yüksek kortizol seviyeleri maruziyeti anlamına geliyor. Bu durum da vücuttaki hormon dengesini, özellikle östrojen ve yumurtlama düzenini, dolayısıyla adet düzenini etkileyebiliyor.

Bu belirtilerde mutlaka hekime başvurun!

Özellikle adet döngüsündeki değişiklikler, örneğin kanamanın yoğunluğundaki ya da sıklığındaki ani değişimler menopoza işaret edebiliyor.  Adet döngüsü normalde 28 günde gerçekleşiyor. Adet döngüsünün sıklaşarak 22 güne kadar düşmesi, yumurtalık rezervindeki azalmanın ilk sinyali olabiliyor. Dr. Burcu Yılmaz, adet döngüsünde yaşanan değişimlerde mutlaka hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunarak, “Hekiminiz sizi klinik ve ultrasonografik olarak değerlendirecek, tanıyı gerekirse laboratuvar bulgularıyla destekleyecektir. Yumurtalık rezervindeki azalmanın tespiti durumunda öncelikle yumurta dondurma ve yardımcı üreme yöntemleri gibi koruyucu doğurganlık önlemleriyle ilgili sizi bilgilendirecektir” diyor.

Meme kanseri her yıl 2 milyon 300 bin kadında görülüyor!

Meme kanseri her yıl 2 milyon 300 bin kadında görülüyor!

Dünya Sağlık Örgütü, en sık görülen kanser türünün artık akciğer kanseri değil, meme kanseri olduğunu açıkladı. Dünyada her yıl 2 milyon 300 bin kadına meme kanseri tanısı konuluyor.  Ülkemizde de kadınlarda gelişen her 4 kanserden 1’ini meme kanseri oluşturuyor. Başka bir deyişle, her 8 kadından 1’i, yani kadınların yüzde 13’ü yaşamları boyunca meme kanserine yakalanma riski taşıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, son yıllarda tanı ve tedavisinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde meme kanserinin artık ölümcül bir hastalık olmaktan çıkarak kronik bir hastalığa dönüştüğüne dikkat çekiyor. Tedaviden başarılı sonuç alınması için kadınların tarama programlarında yer alan  tetkik ve muayenelerini düzenli olarak yaptırmaları ve meme kanserine yönelik belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmaları gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Ancak meme kanseriyle ilgili risk faktörlerinden tedaviye kadar pek çok konuda toplumda doğru sanılan hatalı bilgiler mevcut. Bu hatalı bilgiler hastaların gereksiz kaygıya kapılmalarına, daha da önemlisi hekime geç başvurmaları nedeniyle tedavinin güçleşmesine neden olabilmektedir” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı,  meme kanseri hakkında toplumda doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

Aile öyküsü yoksa meme kanseri gelişmez. YANLIŞ!

DOĞRUSU: ‘Ailemde meme kanseri yoksa bende de olmaz’ düşüncesi nedeniyle rutin kontroller sıkça ihmal ediliyor. Oysa meme kanserinin yüzde 90’ından fazlası kalıtsal olmayan etkenlerden kaynaklanıyor. Dolayısıyla meme kanseri tanısı alan kadınların çok büyük bir bölümünde aile öyküsü veya genetik bir bozukluk görülmüyor. Bu nedenle aile öyküsü olmayan kadınların da tarama programlarında yer alan mamografi, ultrasonografi ve meme muayenelerini yaptırmaları yaşamsal öneme sahip.

Sadece annenin aile öyküsü riski artırır! YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanserinde aile öyküsünden söz edildiğinde aklımıza sadece annede ve 1’nci derece akrabalarda görülen meme kanseri geliyor. Aslında aynı şekilde baba tarafında meme kanseri görülmesi de riski yükseltiyor. Bunun sebebi ise genlerin yarısının anneden yarısının ise babadan gelmesidir.

Meme kanseri ağrı yapmaz. YANLIŞ!  

DOĞRUSU:  Memede ya da koltuk altında ele gelen kitle meme kanserinin en yaygın ve en önemli belirtisi oluyor. Toplumda meme kanseriyle ilgili hatalı bilinen bir başka konu ise meme kanserinde kitlenin ağrı yapmamasına yönelik. Yaygın inanışın aksine, hastaların yüzde 1-2’sinde memede ve meme başında ağrı oluyor.

Mamografideki   radyasyon  miktarı çok yüksektir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Günümüzde kullanılan modern mamografi cihazlarıyla gerçekleştirilen çekimler sırasında maruz kalınan radyasyon miktarı, yaklaşık birkaç saatlik uçak yolculuğunda alınan radyasyon miktarına eş değer oluyor. Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Tarama ve tanı amaçlı kullanılan mamografi kansere erken tanı konmasını sağlayarak hayat kurtarmaktadır. Dolayısıyla erken tanı için risk altında olmayan her kadının 40 yaşından itibaren yılda bir kez mamografi, ultrasonografi ve hekim tarafından yapılan elle muayeneyi ihmal etmemesi gerekir. Risk altında olan kadınlarda ise bu taramalara daha erken yaşta başlanır.” diyor.

anserine yakalanma riski taşıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, son yıllarda tanı ve tedavisinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde meme kanserinin artık ölümcül bir hastalık olmaktan çıkarak kronik bir hastalığa dönüştüğüne dikkat çekiyor. Tedaviden başarılı sonuç alınması için kadınların tarama programlarında yer alan  tetkik ve muayenelerini düzenli olarak yaptırmaları ve meme kanserine yönelik belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmaları gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Ancak meme kanseriyle ilgili risk faktörlerinden tedaviye kadar pek çok konuda toplumda doğru sanılan hatalı bilgiler mevcut. Bu hatalı bilgiler hastaların gereksiz kaygıya kapılmalarına, daha da önemlisi hekime geç başvurmaları nedeniyle tedavinin güçleşmesine neden olabilmektedir” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı,  meme kanseri hakkında toplumda doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Emzirmek meme kanserinden korur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yapılan çalışmalara göre; 35 yaş altında doğum yapmak ve bebeğini uzun süre emzirmek meme kanseri riskini biraz düşürüyor. Ancak kadın olmak meme kanseri için tek başına önemli bir risk faktörü. Dolayısıyla erken yaşta doğum yapan ve emziren kadınların da meme kanseri riski taşıdıkları için rutin tetkiklerini aksatmamaları gerekiyor.

Doğum kontrol ilaçları meme kanserini tetikler. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Doğum kontrol ilaçlarının meme kanseri riskini artırdığına yönelik iddialar da bilimsel olarak kanıtlanmamış. Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Günümüzde kullanılan doğum kontrol ilaçlarının oldukça düşük dozda östrojen ve progesteron hormonu içermeleri nedeniyle meme kanseri riskini artırmaları beklenmez. Yapılan klinik çalışmalarda da doğum kontrol ilaçları kullanan kadınlarda meme kanseri riskinin yükseldiğini gösteren herhangi bir sonuç alınmamıştır” diyor.

Kanser tanısı konulan her kadın memesini kaybeder. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Erken evre meme kanserinin öncelikli tedavisi cerrahi yöntem oluyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, cerrahi işlemlerde yıllar içerisinde ciddi gelişmeler yaşandığına işaret ederek, “Eskiden meme kanserinde genellikle; tümörün yanı sıra meme dokusu, meme altındaki bazı kaslar ve koltuk altında yer alan lenf düğümlerinin çıkarılmasıyla gerçekleştirilen mastektomi ameliyatı uygulanırdı.   Günümüzde ise özel durumlar dışında, kanser tanısı alan kadınların memesi korunabilmekte ve hastalığın tedavisi doğal bir meme görüntüsüne sahip sonuçlar ile gerçekleştirilmektedir” diyor.

Biyopsi ve ameliyat kanseri vücuda yayar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, memeye biyopsi yapılması kanserin yayılmasına neden olmuyor. Prof. Dr. Metin Çakmakçı, kanserin iğne veya bıçağın değmesiyle vücuda yayılmadığını vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Kanser riski taşıyan her kitleye; ultrasonografi, mamografi veya MR kılavuzluğunda alınan örneğin incelenmesi ile patoloji uzmanları tarafından tanı konulur. Erken evre meme kanseri tedavisinin ilk basamağı da cerrahi yöntemdir. Ameliyatlar kanseri vücuda yaymaz, tam aksine tümörün çıkarılmasını sağlayarak hayat kurtarır. Tedavide kullanılabilen üç farklı aracımız var: Cerrahi, ilaç tedavisi ve ışın tedavisi (radyoterapi). Bunların üçü de farklı şekillerde ve farklı sırayla olsa da hemen hemen her hastada kullanılır. Erken evrelerde ilk tedavi basamağı ameliyatla tümörün yok edilmesi ve koltuk altındaki lenf bezlerinde tümör hücresi olup olmadığının anlaşılmasıdır. Bazı meme kanseri türlerinde evresine bakmaksızın önce ilaç tedavisi ile başlamanın daha iyi sonuç verdiğini biliyoruz. İlaç denilince hemen kemoterapi anlaşılmamalı, bugün elimizde tümör tipi ve evresine göre kullandığımız ve etki mekanizmaları çok farklı ilaçlar var”

Ülkemizde her yıl yaklaşık 2 bin çocukta teşhis ediliyor!

Ülkemizde her yıl yaklaşık 2 bin çocukta teşhis ediliyor!

Halk arasında kan kanseri veya kemik iliği kanseri olarak da bilinen lösemi, çocukluk çağında dünyada ve ülkemizde en sık görülen bir kanser türü. Öyle ki çocukluk döneminde tüm kanserlerin yüzde 30-35’ini lösemi oluşturuyor. Ülkemizde her yıl 1200-1500 çocuğa lösemi tanısı konulmakla birlikte, bilinmeyen vakalar da göz önüne alındığında, yaklaşık olarak yılda 2000 çocuğun bu hastalığa yakalandığı tahmin ediliyor. Lösemi tedavi edilmediğinde ölümcül olabiliyor. Ancak bilimsel gelişmeler ışığında, uygulanan güncel tedavi protokolleriyle, çocukluk çağı lösemileri umutsuz değil, aksine yüksek oranlarda tam iyileşmenin sağlanabildiği bir hastalık haline geldi. Tedaviden etkin sonuçlar alınmasında ise erken teşhis ve tedavi kilit rol üstleniyor.  Acıbadem Ataşehir Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, erken teşhis için ebeveynlerin bazı belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmaları gerektiğine işaret ederek, “Örneğin, erişkinlerden farklı olarak, sağlıklı olan bir çocuk yorulmaya veya aşırı hareketli olmasına bağlı olarak; bacak ağrısı, bel ağrısı veya eklem ağrısından şikayet etmez. Eğer çocukta kemik ağrısı varsa, mutlaka ciddiye alınmalıdır” diyor.

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen

En yaygın akut lösemi görülüyor

Lösemiler; kemik iliğindeki öncü hücrelerin gelişimlerinin duraklamaları ve kontrolsüz çoğalmaları sonucunda kemik iliğini, periferik kanı ve bazen diğer organları istila ederek normal kan hücrelerinin oluşmasını engelleyen bir hastalık grubu. Çocukluk çağında gelişen lösemilerde en yaygın akut lösemiler görülüyor. Çocukluk çağı lösemilerinin yüzde 70-75’i akut lenfoblastik lösemi, yüzde 25-30’u akut myeloblastik lösemi, çok daha az kısmı da juvenil miyelomonositik lösemi ve kronik miyeloid lösemiden oluşuyor. Akut lenfoblastik lösemi 2-5 yaş arasında, akut miyeloblastik lösemi ise 0-2 yaş ve adolesan dönem olmak üzere iki dönemde daha sık gözleniyor. Çoğunlukla viral bir enfeksiyon sonrasında geliştiği için bu yaş grubunda löseminin sık görülmesinin bir nedeni olarak, okul öncesi ve okul çağındaki çocuklarda enfeksiyon sıklığının fazla olması gösteriliyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Lösemide erken teşhis büyük öneme sahip. Zira gecikme olursa, tedavi sürecinde zorluklara ve hayati risklere sebep olabiliyor. Lösemi genellikle ani başlayan belirtiler ile ortaya çıksa da, bir kısmı sinsi ve yavaş ilerliyor, aylar süren seyir izleyebiliyor. Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, lösemi hastalığına özgü belirti olmadığını belirterek, çocuklarda görülen ve hekime mutlaka başvurulması gereken uyarıcı işaretleri şöyle sıralıyor:

  • Sık tekrarlayan enfeksiyonlar
  • Anemi kaynaklı halsizlik, çabuk yorulma, çarpıntı, solukluk
  • Uzun süre devam eden ve inatçı ateş ve enfeksiyonlar
  • Ciltte kırmızı noktalar, kolay morarma ve kanama
  • İştah kaybı ve istemsiz kilo kaybı
  • Gece terlemeleri
  • Karın ağrısı ve şişkinlik
  • Kemik ve eklem ağrısı
  • Lenf bezlerinde şişme veya hassasiyet

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen

Pek çok etken yol açabiliyor, ancak… 

Son yıllarda tedavilerdeki ilerlemelere rağmen lösemi sıklığında artış olması, bu hastalığın sadece genetik etkilenme sonucu değil, çevresel etmenlere de bağlı olabileceğini destekliyor. Radyasyon, bazı ilaçlar, petrol ürünleri, benzen gibi organik maddeler, böcek öldürücü ilaçlar nedeniyle oluşan çevresel kirlenme, gıda maddelerindeki katkılar ile bazı kimyasal maddelerin lösemiye yol açtığı biliniyor. Bazı genetik sendromlar da (en sık Down sendromu) lösemiye sebep olan faktörler arasında yer alıyor. Bunların yanı sıra löseminin enfeksiyona yanıt olarak da ortaya çıkabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, “Bebeklik döneminde enfeksiyonlardan korunma amaçlı aşırı izolasyona bağlı olarak enfeksiyonların geç çocukluk döneminde geçirilmesi, bağışıklık sisteminin anormal yanıt vermesine yol açabilir. Bu durumun da lösemi riskini arttırabildiği düşünülmektedir. Tüm bu etkenler lösemi riskini yükseltseler de çocuklarda lösemi gelişiminde her zaman kesin bir neden saptanamayabilir” bilgisini veriyor.

Tedavi edilebilen bir hastalık

Lösemi umutsuz değil, aksine günümüzde uygulanan güncel tedavi yöntemleri sayesinde gün geçtikçe artan tedavi başarısıyla yüksek oranlarda iyileşmenin sağlanabildiği bir hastalık. Tedavi, löseminin tipine ve tanımlanan risk gruplarına göre; kemoterapi, radyoterapi, hedefe yönelik ilaçlar, immünoterapiler, psikososyal destek ve kemik iliği nakli bileşenlerinden oluşuyor. Çocukluk çağında görülen akut lenfoblastik lösemi hastalarının yüzde 80-90’ında uzun dönem sağ kalım sağlanıyor. Akut miyeloblastik lösemide ise son 40 yıl içinde sağ kalım oranı yüzde 10’dan yüzde 50’lere kadar yükselmiş durumda. Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, lösemili hücreleri yok etmenin temel yolunun kemoterapi olduğunu belirterek, “Bazı lösemi türlerinde hastalığın beyine yayılmasını önlemek veya yayılım varsa tedavi etmek için radyoterapi (ışın tedavisi) verilir. Akut lenfoblastik lösemi hastalarının yaklaşık yüzde 10’unda, akut miyeloblastik lösemide ise yüzde 30-50’sinde kök hücre nakli gerekir. Yüksek risk grubundaki hastalar ve kanserin nüks ettiği hastalar kemik iliği nakli adayıdır” diyor.

Kansere yakalanma kadınlarda yüzde 39.6, erkeklerde yüzde 41.6!

Kansere yakalanma kadınlarda yüzde 39.6, erkeklerde yüzde 41.6!

Sigara ve alkol kullanımı, sağlıksız beslenme, işlenmiş ve katkı maddeli gıdalar, çevre kirliliği, stres, aşırı kilo ve hareketsiz yaşam gibi birçok faktör nedeniyle kanserin görülme sıklığı son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Genetik ve çevresel etkenlerin yanı sıra taramaların daha fazla yapılması ve teknolojinin ilerlemesinin de kanser görülme sıklığının artışında etkili olduğunu belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay 2024 yılında yayınlanan istatistiklere göre erkeklerde hayat boyu kanser tanısı alma olasılığının yüzde 41.6, kadınlarda yüzde 39.6 olduğunu söylüyor. Buna karşın kanser tedavisinde son yıllarda çok büyük ilerlemeler yaşandığını, özellikle erken teşhis durumunda kişiye özel tedaviler sayesinde tam başarının mümkün olabildiğini belirten Prof. Dr. Gümüşay “İstatistiklere göre; kanser tanısı alan hastaların 5 yıllık hayatta kalma oranlarının 1970’li yıllarda yüzde 49 iken, son yıllarda erken tanı ve kişiye özgü tedaviler sayesinde yüzde 69’a kadar yükseldiği gözlendi” diyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, 4 Şubat Dünya Kanser Günü kapsamında yaptığı açıklamada kanserde kişiselleştirilmiş tedavi hakkında en çok merak edilen 4 soruyu yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Özge Gümüşay

Prof. Dr. Özge Gümüşay

  • Kanser tedavisi herkese tek tip mi uygulanıyor?

Günümüzde kanser tedavisinin herkese tek tip uygulandığı fikrinden uzaklaşılmakta ve kişiye özel tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Kanserde kişiselleştirilmiş tedavi, hastanın kanser hücresinde bulunan gen ve protein değişiklikleri dikkate alınarak tedavinin düzenlenmesi ile oluyor. Doğru tedavinin, doğru hastaya, doğru dozda ve doğru zamanda uygulanması ile kanserin tedavisinde ve önlenmesinde daha iyi sonuçlar elde ediliyor.

  • Kişiselleştirilmiş tedavinin avantajları nelerdir?

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “Kişiselleştirilmiş tedavinin en büyük avantajı hastada etkin olan tedavinin verilebilmesi sayesinde yüz güldürücü sonuçlar alınabilmesi ve daha uzun yaşam süresi elde edilebilmesidir. Hedefe yönelik tedaviler ile hastalarda daha az yan etki görülmesi diğer önemli bir avantajıdır. Kişiselleştirilmiş tedaviler için yapılan testler ve bilimsel çalışmalar sayesinde kanser hastalığının oluşumunda altta yatan mekanizma daha iyi anlaşılabilmektedir. Kanserin önlenmesi, tanısı ve tedavisindeki yaklaşımların geliştirilmesine katkı sağlamaktadır” diyor.

kanser

  • Hangi kanser tiplerinde kişiye özel tedavi uygulanıyor?

Dünyada ve ülkemizde gerek erken gerekse ileri evre meme, akciğer, bağırsak, cilt, mide, yemek borusu ve yumurtalık kanseri ile bazı lösemi ve lenfoma alt tipleri başta olmak üzere pek çok kanserde kişiye özel tedavi ile başarılı sonuçlar alınabiliyor. Ancak pahalı bir tedavi olması ve neticenin de zaman alıcı olmasından dolayı her hasta kişiselleştirilmiş tedaviden faydalanamıyor. Ayrıca her hastaya uygulanabilmesi için yeterli veri olmaması ve bu testleri değerlendirecek yeterli sayıda yetişmiş insan gücünün de olmaması nedeniyle kişiselleştirilmiş tedavide halen zorluklar yaşanıyor.

  • İmmünoterapi kişiselleştirilmiş bir tedavi midir? Her hasta almalı mıdır?

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “İmmünoterapi tedavisi çeşitli kanser tiplerinde hastanın bağışıklık sistemine etki ederek kanser hücresinin yok edilmesini sağlar. Tek başına ya da kemoterapi ile birlikte kullanılabilmektedir. İmmünoterapi de bir çeşit hedefe yönelik tedavi olup bazı yolaklar kullanılarak, hastanın bağışıklık sistemine tümör hücresi tanıtılır ve hastanın bağışıklık sistemi tümör hücresine karşı savaşır. Her hastaya,  her hastalık tipine ve her evreye  immünoterapi önerilmez, bazı belirteçlere bakılarak hasta özelinde uygun ise önerilir. Bu özellikleri nedeniyle de kişiselleştirilmiş bir tedavi seçeneğidir” diyor.

Gebelikte meme kanseri tedavi edilebilir mi?

Gebelikte meme kanseri tedavi edilebilir mi?

Dünyada en sık görülen kanser türlerinde ilk sıraya yükselen meme kanseri kadınları her dönemde yakalayabiliyor. Öyle ki meme kanseri gebelikte en sık görülen kanserler arasında yine ilk sırayı alıyor. Araştırmalar, her 3 bin gebeliğin 1’inde meme kanseri geliştiğini gösteriyor. Üstelik günümüzde kadınların anne olma planlarını ileri yaşlara ertelemeleri nedeniyle gebelikte meme kanserinin önümüzdeki yıllarda daha sık görüleceği belirtiliyor. Güzel haber ise erken tanı sayesinde meme kanserinin gebelik döneminde de bebek zarar görmeden tedavi edilebilmesi. Ancak, anne adaylarının meme kanserine ait belirtileri gebelik sürecinde yaşanan doğal değişimler olarak düşünmeleri nedeniyle tanıda genellikle gecikme yaşanıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, erken tanı için gebelik döneminde memede ele gelen bir kitle varlığında veya doğal değişimlerde zaman kaybetmeden hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunarak, “Memede gelişen kitle veya şişme gibi belirtiler asla ‘gebeliğin doğal sonucudur’ düşüncesiyle göz ardı edilmemeli. Zira, çok sık olmasa da bu belirtiler meme kanserinin habercisi olabiliyor” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı,  ayrıca çocuk sahibi olmak isteyen her kadının gebelik öncesinde memeyle ilgili kontrollerini yaptırmasının son derece anlamlı olduğunu belirterek, “Gebelik öncesinde hekim tarafından meme kontrolü  ile ultrasonografi tetkikinin yapılması ve meme kanseri için yüksek risk grubunda olan kadınların genetik danışmanlık almaları doğru bir yaklaşım olacaktır” diyor.

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

SORU: Gebelik meme kanserinden korur mu?

Gebelikle ilgili meme kanseri, gebelik sırasında veya gebeliğin ardından bir yıl içinde görülen meme kanserlerini kapsıyor. Toplumdaki yaygın inanışın aksine, gebeliğin meme kanserini önleyen veya tetikleyen bir etkisi olmuyor. Gebelik döneminde en çok meme, rahim ağzı ve yumurtalık kanseri görülebiliyor.

SORU: Gebelikte meme kanseri tanısı neden gecikiyor?

Gebelikte meme kanserinin erken tanısı hem anne hem bebek için yaşamsal öneme sahip. Ancak gebelik sürecinde meme kanseri tanısının genelde geç konulduğuna dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, gecikmenin nedenlerini şöyle sıralıyor: “Geç tanının en yaygın nedeni, anne adayının kansere bağlı olarak memesinde oluşan  belirtileri gebelik sürecine ait değişimler olarak düşünmesi. Ayrıca gebeliğin özellikle ileri evrelerinde memenin yapısı çok değiştiği için ultrason ve mamografiyi yorumlamak zorlaşıyor. Dolayısıyla anne adayının hekime zamanında başvurmaması ve radyolojik görüntülerin yorumlanmasında güçlük çekilmesi nedeniyle gebelik döneminde meme kanserine normal popülasyona oranla biraz daha geç  tanı konulabiliyor”

SORU: Erken tanı için nasıl bir yol izlenmeli?

Meme kanserine erken dönemde tanı konulabilmesi için memede ele gelen bir kitle, memede ağrı, meme derisinde kızarıklık veya duyarlılık, meme ucundan akıntı gelmesi veya meme ucundaki derinin kabuklanması ya da soyulması gibi durumlarda gecikmeden hekime başvurulmalı. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, ayrıca her kadının gebelik öncesinde hiçbir yakınması olmasa bile hekime meme muayenesini yaptırmasının önemli olduğunu vurgulayarak, “Kontrolde meme muayenesinin yanı sıra ultrasonogafi de yapıyoruz. Erken tanı sayesinde tedavinin başarı oranı yüzde 98 gibi oldukça yüksek bir rakama ulaşıyor. Ayrıca kansere gebelik öncesinde tanı konabilmesi anne adayında oluşabilecek ağır psikolojik ve fizyolojik sorunları da azaltmış oluyor” diyor.

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

SORU: Meme kanseri tedavisi bebeğe zarar verir mi?

Meme kanseri tedavisi bebeğimize zarar verir mi? kaygısını bu süreçte hemen her anne – baba doğal olarak yaşıyor. Prof. Dr. Metin Çakmakçı, günümüzde bebeğe zarar vermeyen tedavi protokolleri ile sağlıklı bir doğumun mümkün olduğuna işaret ederek, “Ancak bebeğin zarar görmemesi için tedavinin mutlaka genel cerrahi, tıbbi onkoloji ve radyasyon onkolojisi uzmanları, patoloji uzmanı, nükleer tıp uzmanı  ile kadın hastalıkları ve doğum uzmanının katıldıkları bir ekipten oluşan multidisipliner yaklaşımla gerçekleştirilmesi çok önemlidir” diyor.

SORU: Gebelikte meme kanseri nasıl tedavi ediliyor?

Günümüzde tıp dünyasında yaşanan önemli gelişmeler ve edinilen deneyimler sayesinde meme kanseri gebelik döneminde de tedavi edilebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, bu dönemde bebeği korumak amacıyla tedavi protokolünde değişiklikler yapıldığını belirterek, sözlerine şöyle  devam ediyor: “Gebeliğin her döneminde yapılabilen cerrahi girişimle, kanserli bölge, bebeğe zarar vermeden temizlenebiliyor. Kemoterapi bebekte anomali, düşük veya erken doğum gibi komplikasyonlara yol açabileceği için gebeliğin ilk üç ayında ve son üç haftada kullanılmıyor. Bu süreçlerin dışında bebeğin gelişimi yakından takip edilerek kemoterapi tedavisi uygulanabiliyor. Meme kanserinin tedavisinde kullanılan hormon ve hedefe yönelik tedavilerden ise bebeğin zarar görmemesi için gebelik döneminde kaçınılıyor. Radyoterapi tedavisine ise bebeğin gelişimini durdurma riski nedeniyle gebelikte asla başvurulmuyor. Bu yönteme, gerek duyulması halinde doğumdan sonra başlanıyor”  Prof. Dr. Metin Çakmakçı, meme kanserinde zamanla yarışıldığı için bebek sağlıklı yaşayabilecek kadar gelişmiş ise bazen doğumun öne alınabildiğini de sözlerine ekliyor.

SORU: Meme koruyucu cerrahi uygulanabilir mi?

Son yıllarda, erken tanı sayesinde, sadece tümörlü alanı çıkarmayı kapsayan ‘meme koruyucu cerrahi’ yöntemi yaygın olarak kullanılıyor. Ancak gebelikte oluşan meme kanserinde bazı durumlarda memenin alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Metin Çakmakçı,  “Örneğin radyoterapinin mutlaka uygulanması gereken evrelerde, meme koruyucu ameliyat yerine mastektomi, yani memenin tümünü çıkaran ameliyat yöntemine başvurmak durumunda kalabiliyoruz” diye konuşuyor.

SORU: Meme kanseri olan anneler emzirebilir mi?

Meme kanserinin tedavi sürecinde bebeğin emzirilmesi genellikle önerilmiyor. Zira, emzirme sürecinde memeyi ameliyat etmek zorlaşırken çeşitli komplikasyonların gelişme riski de artıyor. Ayrıca meme kanserinin tedavisinde kullanılan kemoterapi ilaçları ve doğum sonrasında başvurulan hedefe yönelik veya hormon ilaçları da süt aracılığıyla bebeğe geçip, zarar verebiliyor. Tedavisi tümüyle tamamlanan annelerin bebeklerini emzirmelerinde ise bir sakınca olmadığı belirtiliyor.

SORU: Meme kanseri tedavisinden sonra yeniden gebe kalınabilir mi?

Meme kanseri olan ve tedavisi tümüyle tamamlanan kadınların yeniden gebe kalmalarında bir sakınca görülmüyor. Ancak kadınların tedavileri tamamlandıktan sonra en az bir yılını sağlıklı geçirmiş olmaları, tekrar gebe kalmaları konusunu hekimleriyle görüşmeleri ve gebelik sürecini hekimlerinin gözetimi altında geçirmeleri büyük önem taşıyor.

Karnesinde zayıf varsa nasıl davranılmalı?

Karnesinde zayıf varsa nasıl davranılmalı?

Okullarda eğitim ve öğretim döneminin ilk yarısı cuma günü çalacak karne ziliyle tamamlanırken, öğrenciler için heyecan dorukta! Onlar karne ve tatil heyecanının coşkusunu şimdiden hissederken, veliler açısından ise bu süreç kimi zaman güç olabilecek durumlar ortaya çıkarabiliyor. Özellikle de karnesinde zayıf notu olan veya LGS sınavına hazırlanan çocukların ailelerinde bu durum endişeli bir hale bürünebiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi’nden Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu “Unutmayın ki her çocuk farklı öğrenme tarzına sahiptir. Karnedeki zayıf notlar, çocuğunuzun belki de farklı bir yaklaşımı benimsemeye ihtiyaç duyduğunu gösterebilir. Tatil sürecini, onun öğrenme tarzına uygun olarak planlamak ve onu destekleyici bir ortam sağlamak çocuğunuzun başarısını ve motivasyonunu artırabilir” diyor.

LGS’ye hazırlanan çocukların ebeveynlerine de öneride bulunan Zakiroğlu şöyle konuşuyor: “LGS süreci ne kadar önemli olursa olsun sömestr tatili aynı zamanda dinlenme ve motivasyon kazanma sürecidir. Çocuğunuzun bu tatilde dinlenmesine, sevdiği aktivitelerle ilgilenmesine ve enerjisini toplamasına izin verin. Aşırı bir şekilde ders çalışma tatilin tadını kaçırabilir. Öte yandan derslerin tamamen bırakılması da tempo ve motivasyon kaybına yol açabilir; bu nedenle çocuğunuzun ihtiyaçlarına göre rehber öğretmenleriyle işbirliği içerisinde hazırlayacağınız kararında bir ders çalışma planının uygulanması çocuğunuz için faydalı olacaktır.”

Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu yarıyıl tatilinde çocukların bu özel zamanını hem eğlenceli hem de öğretici bir şekilde değerlendirebilmeleri için 7 adımda pratik öneriler sundu; önemli uyarılar ve açıklamalar yaptı.

Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu

Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu

  • Kışın keyfini çıkarın

Sömestr tatili kış mevsiminin tadını çıkarmak için harika bir fırsattır. Kışa yönelik yapacağınız doğa etkinlikleri, çocuğunuzun hem fiziksel aktivitesini artırmasına hem de kışın getirdiği güzellikleri keşfetmesine yardımcı olacaktır. Ayrıca evde sıcacık bir içecek eşliğinde kitap okumak veya ailece film izlemek gibi kışa özgü keyifli aktiviteler de planlayabilirsiniz.

  • Teknolojiyi bilinçli kullanmasını sağlayın

Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu “Teknolojiyi etkili bir şekilde kullanmak, çocuğunuzun dijital becerilerini geliştirmesine yardımcı olabilir. Ancak sömestr tatili sadece ekran başında geçirmek yerine, teknolojiyi bilinçli ve dengeli bir şekilde kullanmalarını sağlamak önemlidir. Eğitici uygulamalar, sanal müze turları veya online öğrenme platformları aracılığıyla çocuğunuzun bilgi birikimini artırmasına destek olabilirsiniz” diyor.

  • Birlikte plan yapın

Tatilinizi çocuğunuzla birlikte planlamak, hem onun beklentilerini anlamanıza yardımcı olur hem de tatil sürecini daha keyifli kılar. Ortak planlar yapmak aile bağlarını güçlendirir. Çocuğunuzun ilgi alanlarına odaklanarak, beraber yapacaklarınızı planlayın. Belki bir günü doğada geçirmek belki de sanatsal aktivitelere yönelmek isteyeceklerdir. Planlarınıza çocuğunuzun da fikirlerini dahil etmek, tatilin daha keyifli geçmesine yardımcı olacaktır.

  • Sosyal ilişkileri güçlendirin

Sömestr tatili, çocuğunuzun sosyal becerilerini geliştirmek ve arkadaşlarıyla daha fazla zaman geçirmek için harika bir zaman dilimidir. Onun sosyal çevresini genişletmek, grup aktivitelerine katılmasını teşvik etmek ve arkadaşlarıyla birlikte planlar yapmak, sosyal gelişimine önemli katkılarda bulunacaktır.

Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu

  • Eğlenceli ve öğretici oyunlar oynayın

Ne yapıp edin ve çocuğunuzla birlikte eğlenceli ve öğretici oyunlar oynamaya özen gösterin. Bilgi kartları, bulmacalar ve strateji oyunları çocuğunuzun zihinsel gelişimine katkı sağlar. Eğlenceli matematik oyunları veya dil becerilerini geliştiren oyunlarla çocuğunuzun öğrenmeye olan ilgisi canlı tutabilirsiniz.

  • Kitap okuma alışkanlığı kazandırın

Çocuğunuzun kitap okuma alışkanlığını yeterince kazanmamış olmasına üzülüyorsanız  sömestr kitap okuma alışkanlığını geliştirmek için harika bir fırsattır. Birlikte kitaplar seçmek, birlikte düzenli okuma saatleri belirlemek ve hatta aile içi minik bir kitap kulübü oluşturmak çocuğunuzun okuma alışkanlığını güçlendirecek etkili yollar arasında yer alır. Söz konusu kitaplar, çocuğunuzun hayal gücünü zenginleştirecek ve öğrenmeye olan ilgisini artıracaktır.

  • Ev içinde sanatsal aktivitelere zaman ayırın

Ailece ev içinde birlikte resim yapma, el işi projeleri hatta tiyatro oyunları düzenleme gibi sanatsal aktiviteler çocuğunuzun yaratıcılığını geliştirir. Sömestr tatili birlikte keyifli sanat projelerine başlamak veya çocuğunuzun ilgisini çeken bir sanat dalını keşfetmek için mükemmel bir fırsattır. El becerilerini geliştiren aktivitelerle hem eğlenceli vakit geçirin hem de çocuğunuzun özgüvenini artırın.