Yazılar

Hamilelik öncesinde sağlık kontrolü şart!

Hamilelik öncesinde sağlık kontrolü şart!

Hamilelik kadınlar için en heyecanlı ve bir o kadar da mucizevi bir süreç kuşkusuz. Ancak anne olmaya karar verdiğinizde hekiminizle mutlaka ön görüşme için randevu alın. Zira, psikolojik olarak hamileliğe ne kadar hazır olsanız da bebeğiniz ve kendi sağlığınız için yapmanız gereken çok önemli şeyler var; örneğin jinekolojik muayene olmak ve bazı yaşam alışkanlıklarınızı değiştirmek gibi! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gülay Beydilli Nacak, anne adaylarının korunmayı bırakmadan 3-4 ay önce hamilelik öncesi danışmanlık almalarının son derece önemli olduğuna işaret ederek,  “Hamileliğin planlı olması bu sürecin daha sağlıklı geçmesini, ileride karşılaşılacak olan zorlukların daha kolay ve bilinçli atlatılmasını sağlıyor. Hamilelik öncesi danışmanlık ile anne ve bebeğin sağlığı optimize ediliyor, değiştirilebilir olan risk faktörleri önlenebiliyor. Ayrıca anne adayı sağlıklı hamilelik koşullarını sağlamak konusunda bilgilendiriliyor, böylece anne ve bebek için en iyi şartlar sağlanabiliyor” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gülay Beydilli Nacak, anne olmaya karar verdiğinizde dikkat etmeniz gereken 10 önemli kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. Gülay Beydilli Nacak

Dr. Gülay Beydilli Nacak

Hamilelik öncesinde danışmanlık alın

Hamile kalmadan önce; hamilelik öncesi değerlendirme, muayene ve tetkiklerin yapılması, varsa hastalıkların tedavi edilmesi, hamilelik öncesinde kullanmanız gereken vitaminler ve ilaçların belirlenmesi için mutlaka doktorunuzla görüşün. Zira diyabet, hipertansiyon, tiroit hastalıkları ile sağlıklı kiloda olmamak gibi birçok problem, doğurganlık ve hamilelik sonucunu etkileyebiliyor. Dolayısıyla bu problemlerin hamilelik öncesinde en iyi şekilde tedavi edilmeleri gerekiyor. Hamilelik öncesindeki değerlendirmede ayrıca aşılar gözden geçiriliyor, bağışıklık değerlendirilmesi yapılıyor, çeşitli tarama ve testler, gerekiyorsa cinsel yolla bulaşan enfeksiyon taraması yapılıyor. Bunların yanı sıra hamilelik öncesi yapılan pelvik muayene ile smear testi gibi testlerle hamilelik ve bebeğin sağlığını etkileyebilecek pek çok faktör değerlendiriliyor.

Her gün 400 mikrogram folik asit şart!

Vücudumuzdaki hücreler sağlıklı büyümeleri ve gelişmeleri için B vitamini olan folik aside ihtiyaç duyuyorlar. Hamilelikten en az bir ay önce ve hamilelik sırasında vücudunuzda yeterli miktarda folik asit bulunması, gelişmekte olan bebeğinizin beyninde ve omurgasında meydana gelebilecek büyük doğum kusurlarını (anensefali ve spina bifida) önlemeye yardımcı olabiliyor. Dr. Gülay Beydilli Nacak, “Bu nedenle hamile kalmadan önce folat açısından zengin bir diyete ek olarak, her gün 400 mikrogram folik asit almayı ihmal etmeyin” diyor.

Genetik danışmanlık önemli

Ailenizin sağlık geçmişine dayanarak doktorunuz sizi genetik danışmanlığa yönlendirebiliyor. Ayrıca hamile kalmada zorluk, birden fazla düşük, bebek ölümü, önceki hamilelik sırasında oluşan genetik bir rahatsızlık veya doğum kusuru durumunda, genetik danışmanlık gerekiyor. Dr. Gülay Beydilli Nacak, “Taşıyıcıysanız, kendinizde bu hastalık yoktur, ancak bebeğinize aktarabileceğiniz bir gen değişikliğiniz vardır. Hem siz hem de eşiniz aynı genetik hastalığı taşıyorsanız, bebeğinizin bu tabloya yakalanma riski artıyor” diyor. Hamilelikten önce test yaptırmanın bebeğinizin risklerini değerlendirmenize ve hamile kalma konusunda karar vermenize destek verebileceğini belirten Dr. Gülay Beydilli Nacak, “Kistik fibroz, spinal müsküler atrofi, talasemi ve kırılgan x sendromu, günümüzde sıklıkla taşıyıcılık taraması yapılan genetik hastalıkları oluşturuyor” bilgisini veriyor.

Dr. Gülay Beydilli Nacak

Sigara ve alkolden uzak durun

Sigara ve alkol tüketimi; erken doğum, doğum kusurları ile bebek ölümü gibi birçok ciddi soruna neden olabiliyor. Dolayısıyla sigara ile alkolü bırakmanız sizin ve bebeğinizin sağlığı için büyük önem taşıyor.

Toksik maddelerden korunun

Hamilelik sürecinde zararlı kimyasallar, çevresel kirleticiler, bazı metaller, gübreler, böcek ilaçları, kedi veya kemirgen dışkısı gibi toksik maddelerden kaçınmanız çok önemli.  Dr. Gülay Beydilli Nacak, bu kimyasallar ve toksik maddelerin erkek ile kadınların üreme sistemlerine zarar verebileceğine işaret ederek, “Hamilelik, bebeklik, çocukluk veya ergenlik döneminde toksik maddelere küçük miktarlarda bile maruz kalmak çeşitli hastalıklara yol açabiliyor. Bunun sonucunda hamile kalmayı zorlaştırabiliyor” diyor.

Sağlıklı kilonuza ulaşın

Obezite sorunu yaşayan kadınlar hamilelik sürecinde; yüksek tansiyon, hamileliğe bağlı diyabet ve doğum travmaları gibi komplikasyon gelişimi, kalp hastalığı, tip 2 diyabet ve bazı kanserler (rahim, meme ve kolon) dahil olmak üzere, birçok ciddi hastalıklarda daha yüksek risk altında oluyorlar. Tam aksine düşük kilolu kadınlar da aynı riski taşıyorlar. Dolayısıyla obezite veya düşük kilo sorununuz varsa, hamile kalmadan önce sağlıklı kilonuza ulaşmanın ve bu kiloyu korumanın yolları hakkında doktorunuzla konuşun.

Korunmayı bırakın

Doğum kontrol hapı kullanıyorsanız, yumurtlamanın normale dönmesi birkaç ay alabiliyor. Dolayısıyla hamile kalmayı düşündüğünüz tarihten itibaren ilacı bırakmanızda fayda var. Bu, vücudunuzun birkaç normal adet döngüsüne sahip olmasını sağlıyor. Hamilelikten önce normal döngülere sahip olmak, hamile kaldığınızda son adet tarihinin belirlemesine yardımcı olabiliyor. Spiralin ise çıkarıldıktan hemen sonra doğum kontrolü etkisi ortadan kalkıyor.

Dr. Gülay Beydilli Nacak

Aşılarınızı yaptırın

Doğru aşıları doğru zamanda yaptırmak sağlıklı kalmanıza ve bebeğinizi yaşamının ilk birkaç ayında bazı hastalıklardan korumanıza yardımcı olabiliyor. Kızamıkçık (Rubella) hamilelik sırasında size ve bebeğinize zarar verebiliyor. Dolayısıyla bağışıklığınız yok ise hamile kalmadan önce aşılarınızı yaptırmayı ihmal etmeyin.

Ağız ve diş sağlığınızdan emin olun

Hamilelik öncesinde ve hamilelik sırasında düzenli diş kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin. Zira bazı çalışmalar, diş eti hastalığı ile prematüre veya düşük doğum ağırlıklı bebeğe sahip olmak arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Dr. Gülay Beydilli Nacak, diş eti hastalığınız varsa hamilelikten önce tedavi olmanızın sizin ve bebeğinizin sağlık sorunlarını önleyebileceğine işaret ederek, “Diş hekiminize hamile kalmayı planladığınızı veya hamilelik sırasında gittiyseniz, hamile olduğunuzu mutlaka söyleyin” diyor.

Zihinsel sağlığınızı koruyun

“Ruh sağlığı; hayatla başa çıkarken nasıl düşündüğümüz, nasıl hissettiğimiz, nasıl davrandığımızdır ve fiziksel sağlığımız kadar önemlidir” uyarısında bulunan Dr. Gülay Beydilli Nacak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Hamilelik hayatınızın en önemli dönemlerinden birisidir ve süreci en sağlıklı şekilde geçirmek için hayatınız hakkında iyi hissetmeniz ve kendinize değer vermeniz gerekiyor. Herkes bazen endişeli, üzgün veya stresli hissedebiliyor. Ancak bu duygular geçmiyorsa ve günlük yaşamınızı etkiliyorsa uzman yardımı almayı ihmal etmeyin”

Dizlerde tam protez yerine yarım protez de yapılıyor!

Dizlerde tam protez yerine yarım protez de yapılıyor!

Vücudumuzun tüm yükünü taşıyan, bükülen, dönen, bizi dimdik ayakta tutan dizlerimiz… Bazen yaşla, bazen genetik etkilerle, fazla kilo veya yaralanma gibi sebeplerle bu temel eklemdeki kıkırdak doku aşınıyor ve dizler ağrılar içinde kalabiliyor; üstelik yaşla birlikte kireçlenme ihtimali de artıyor. İnsan vücudunun en karmaşık ve en büyük eklemlerinden olan dizler, ayak bilekleri ve kalçalarla birlikte vücudun tüm yükünü taşıyor. Bu eklemlerin rahat hareket etmelerini sağlayan kaygan kıkırdak doku niteliğini kaybeder ve aşınırsa “kireçlenme” dediğimiz hastalık ortaya çıkıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Akan, sıklıkla dizde şişlik, ağrı ve sertlik şeklinde kendini belli eden kireçlenmenin, yürüme, eğilme, çömelme ve merdiven çıkma gibi gündelik işleri bile engelleyerek kişinin yaşam kalitesini azalttığına dikkat çekiyor.

Prof. Dr. Burak Akan

Prof. Dr. Burak Akan

Her yaşa uygun bir tedavi yöntemi

Genetik yatkınlık, spor yaralanması, fazla kilo, eklemlerin fazla kullanımı gibi durumların neden olduğu diz kireçlenmesinin görülme sıklığı yaşla birlikte artıyor. Diz kireçlenmesi özellikle dizin tek bölgesini etkiliyorsa (çoğunlukla dizin iç tarafı) yarım diz protezi, bu tedavide başarılı sonuçlar alınmasını sağlıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Akan, ‘parsiyel diz protezi’ ya da ‘unikondiler veya unikompartmental diz protezi’ olarak da adlandırılan yarım diz protezi ameliyatlarına dair, “Bu tedavi kireçlenme ve osteokondral defekt gibi nedenlerden dolayı diz ekleminin sadece bir bölgesinde oluşan kıkırdak kaybının tedavisinde kullanılan total diz protezine alternatif bir ameliyattır. Menisküs ve kök yırtıkları olmak üzere birçok durumda kullanılır. Bu protezler düzeltilebilir varus -valgus gibi hekimin muayene ve tetkikler ile karar verebileceği bazı durumlarda, tek bölge kıkırdak harabiyeti olan yetişkin hastalara uygundur. Her yaşa uygun olmakla beraber, 60 yaş altı veya 80 yaş üstü hastalarda özellikle tercih edilir. 60 yaş altında ileride revizyon gerekirse total diz protezine alternatif, ileri yaş grubunda ise daha az riskli bir ameliyat olduğu için tercih edilir” diyor. Yarım diz protezinde total diz protezine göre daha az riskle daha hızlı bir iyileşme amaçlanıyor. Bu ameliyat, açık yöntemle hastaların heyecanını alan hafif uyku altında vücudun belden aşağısının spinal anestezi ile uyuşturulmasıyla yapılıyor ve 45 dakika – 1 saat içinde tamamlanıyor. 10 yıllık kullanım oranları yüzde 95’in üzerinde olan bu ameliyatlarda hastanın ömür boyu iyileşmesi hedefleniyor.

Prof. Dr. Burak Akan

Daha düşük riskle daha doğal bir diz

Bu yöntemle hastaların hızla iyileştiğine değinen Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Akan, “Amacımız fonksiyonu bozulmuş bir diz eklemini tekrar ağrısız ve işler hale geri getirmek, yani ağrısız hareket elde etmektir. Total diz protezine göre daha düşük riskle daha doğal bir diz elde etmek en büyük avantajı olmakla birlikte, enfeksiyon oranları daha düşüktür, yara izi daha küçüktür, hastalar daha hızlı normal hayata dönerler ve çoğu ameliyatsız normal bir diz gibi hisseder” diyor. Hastalar, ameliyattan 5-6 saat sonra ayağa kalkıp diz üzerine tam yük vererek yürüyorlar. Hastanede bir gün kaldıktan sonra taburcu edilen hastalar genelde 3-4 hafta sonra kendi rutin yaşamlarına dönebiliyorlar. Her işlemde olduğu gibi bu ameliyatta da enfeksiyon, yara iyileşmesinde gecikme ve anestezi komplikasyonları gibi riskler minimum düzeyde bulunsa da bu tedavi yöntemiyle oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor.

“Ağrı yoksa basit bir yağ bezesidir” demeyin!

Ağrı yoksa basit bir yağ bezesidir” demeyin!

Kimi zaman el bileğinde belirirken kimi zaman karında, kollarda, sırtta, boyunda çıkıyor ortaya… Toplu iğne başından ceviz büyüklüğüne hatta 10 santimetrenin de üzerine çıkarak dev bir görünüme dönüşebiliyor… Ülkemizde çok yaygın bir sorun olan yağ bezeleri (lipomlar) yaklaşık her 1000 kişiden 1’inin kapısını çalıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Korhan Özkan, yağ bezelerinin dünya genelinde en sık görülen iyi huylu yumuşak doku tümörü olduğunu belirtirken “Dokunduğunuzda genellikle kolayca hareket eden ve sıklıkla ağrıya neden olmayan yağ bezelerinde en büyük tehlike, kötü huylu yumuşak doku kitlelerini taklit edebilmesidir! Bu nedenle vücudunuzdaki yumruları yani yüzeyel ve derin cilt altı kitlelerini yağ bezesi olarak düşünmeyin ve mutlaka konunun uzmanı hekime başvurun” diyor. Yağ bezelerinin nedenlerinin kesin olarak bilinmemekle beraber, genetik bozukluklar, hiperkolesterolemi gibi kolesterol seviyesinin kanda çok yüksek olduğu rahatsızlık, obezite ve kronik darbeler (travma) sonucu da oluşabildiğini belirten Prof. Dr. Korhan Özkan, toplumda doğru sanılan yanlış bilgilerin hayati riske yol açabildiğini vurguluyor. Ortopedik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Korhan Özkan, yağ bezeleri hakkında doğru bilinen 5 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Korhan Özkan

Prof. Dr. Korhan Özkan

  1. “Herkesin vücudunda yağ bezesi oluyor, normal bir şey”: YANLIŞ!

DOĞRUSU: ‘Herkesin vücudunda görülebilen yaygın bir sorun’ şeklindeki yaklaşım toplumda en tehlikeli, yanlış inanışların başında geliyor. Dışarıdan gözle görülebilen, dokunabildiğimiz her şişlik yağ bezesi olmayabilir. Bu lezyonlar fibrom, hemanjiyom ve nodüler fasit gibi iyi huylu kitleler olabildiği gibi, sarkom denilen oldukça saldırgan, kötü huylu ve zamanında tedavi edilmezse hayatı tehdit edebilen tümörler ve kanserler olabilirler.

  1. Ağrı yoksa basit bir yağ bezesidir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yağ bezeleri ağrısızdırlar ama büyüklüklerine bağlı olarak çevre damar sinir yapılarına bası yapabildiğinden ağrı, uyuşma hatta hareket kaybına yol açabilen şikayetler ve bulgular ortaya çıkabiliyor. Ayrıca nadir görülen bir tümör olan ‘iğsi hücreli tümör’ ya da ‘anjiolipom’ denilen bazı yağ bezesi alt tipleri kendiliğinden ağrıya yol açabilirler.

  1. Lezyonların hepsi iyi huyludur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Ortopedi ve Travmatoloji, Ortopedik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Korhan Özkan  “Ne yazık ki liposarkom denilen yağ bezesi benzeri hücreler ihtiva eden bazı tümörol şişlikler oldukça agresif ve vücudun diğer organlarına yayılma yani metastaz yapma potansiyeline sahiptirler. Uygun zamanda ve uygun şekilde ortopedik onkologlar gözetiminde tedavi edilmelidirler” diyor.

pause sağlık

  1. Bitkisel tedavi ile sorun halledilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumumuzda yaygın olan yanlış bilgilerden biri de; yağ bezelerinin ve diğer kitlelerin sülük tedavisi, hacamat ve bazı bitkisel merhemlerle tedavi edilebileceği! Yağ bezelerinin sülük, hacamat ve bitkisel merhemlerle tedavi edilemeyeceğini vurgulayan Prof. Dr. Korhan Özkan “Konuyla hiçbir ilgisi olmayan ve tıp eğitimi bulunmayan kişilerin önerdiği ve gerçekleştirdiği bilimsel literatürden tamamen uzak uygulamalar hastalarımızın durumunu daha komplike hale getirebilmekte hatta hayatlarını tehdit edebilecek sonuçlara yol açabilmektedir!” diyerek tıbbi tedavinin şart olduğu uyarısında bulunuyor.

  1. Biyopsi yapılmadan çıkarılabilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Vücuttaki tüm yüzeyel kitlelerin uygun görüntüleme yöntemleri yapılmadan, herhangi bir doktor tarafından çıkarılabileceği şeklindeki inanışın doğru olmadığını ve ciddi zararlara neden olabileceğini vurgulayan Ortopedik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Korhan Özkan “Maalesef ortopedik onkoloji kliniğine başvuran hastaların neredeyse yarısına yakını başka yerlerde uygun olmayan görüntüleme ve biyopsi yapılmadan ‘basit yağ bezesi’ olarak düşünülen ancak sarkom denilen kötü huylu tümörü olan hastalardan oluşmaktadır! Uygun olmayan şekilde yapılmış ilk cerrahi, ikincil cerrahiyi zorlaştırmakta ayrıca nüks oranını artırarak hastanın hayatını tehdit etmektedir” uyarısında bulunuyor. Bu tür olayların yaşanmaması için görüntüleme yöntemleri uygulanması ve şüphelenilen vakalarda uygun şartlarda uygun teknikle biyopsi yapılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Korhan Öztürk, “Biyopsiyi yapan kişinin tümör cerrahisini de yapabilecek yetkinlikte olması ve multidisipliner ekip yönetiminde uygulanması gerekmektedir” diyor.

Popüler diyet ve zayıflama haplarından uzak durun!

Popüler diyet ve zayıflama haplarından uzak durun!

Havaların iyice soğuyup günlerin kısaldığı bugünlerde pek çok kişide iştah artışı nedeniyle daha fazla yemek yeme eğilimi meydana geliyor. Bir yandan da egzersiz yapma motivasyonunda azalma olması kilo artışını ve bel çevresinin kalınlaşmasını kaçınılmaz hale getiriyor. Ancak tabloyu tersine çevirmek mümkün! Acıbadem Ataşehir Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aysun Işıklar “Sonbahar ve kış ayları bazı kişilerde kilo verme motivasyonlarını olumsuz etkilese de, aslında günlük yaşam alışkanlıklarımızda birkaç küçük değişiklikle ideal kiloya kavuşmak hiç de zor değildir. Yaz aylarına göre mevsimsel değişiklikler dikkate alındığında bazı zorluklarla karşılaşılabilse de; dikkatli planlama, öz disiplin ve sağlıklı alışkanlıklar kazanarak zinde ve fit bir görüntüye ulaşılabilir. Çeşitli popüler diyetler, çaylar, zayıflama haplarının hiçbiri sağlıklı beslenme ve egzersizin yerini tutmaz. Aksine fayda yerine, kalpten karaciğere, böbrekten safra kesesine dek bir çok organda ciddi zarara yol açabilir” diyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aysun Işıklar, kış mevsiminde incelmenin 6 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Aysun Işıklar

Sık ve az yemek yiyin

Kilo vermede en büyük zorluklardan biri açlık hissi oluyor. Açlık hissini bastırmak, kan şekerini sabit tutmak ve iştahınızı azaltmak için sık ve az yemek yemeye özen gösterin. Zira çok uzun süre aç kalındığında çok hızlı ve yanlış türde yiyecekler tüketilebiliyor. Canınızın çektiği yiyeceklerden kendinizi mahrum etmeyin ama küçük porsiyonlarda tüketin. Kış aylarında susama hissi azaldığı için her gün yeterli ölçüde su içmeyi ihmal etmeyin.

Hareketsiz kalmayın

Özellikle kış aylarında pekçoğumuz evden dışarı çıkmak bile istemiyoruz. Ancak dikkat! hareketsiz (sedanter) yaşam kendinize yapacağınız en büyük kötülüklerden biridir. İlla ki spor salonuna gitmenize gerek yok; haftanın en az üç günü birer saat düzenli ve tempolu yürümeniz hem genel sağlınıza hem de incelmenize büyük katkı sağlayacaktır. Gününüze daha fazla adım eklemenin yollarını bulun. Egzersizi sevdiğiniz bir kişiyle yaparak eğlenceli kılabilirsiniz.

Planlama yapın

Egzersiz programınızı hatta atıştırmalıklarınızı bile önceden planlayın. Her zaman elinizin altında meyve, kuruyemiş, tek porsiyon yoğurt ve az yağlı peynir gibi taşınabilir atıştırmalıklar bulundurun. Mutfağınızda sağlıklı seçenekler oluşturun. Lifli ve yağsız, protein oranı yüksek atıştırmalıklar kendinizi tok hissetmenizi sağlayacaktır. Tatlı olarak kendi hazırlayacağınız meyveli yoğurt, küçük bir parça çikolata ya da aşırıya kaçmamak koşuluyla kuruyemiş ve kuru meyve tüketebilirsiniz.

Her güne mutlaka kahvaltıyla başlayın

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aysun Işıklar “Kahvaltı yapmak sabah saatlerinde metabolizmayı çalıştırır. Kahvaltıyı atlamak, günün ilerleyen saatlerinde daha az besleyici gıdaların aşırı tüketimine davetiye çıkarır. Kahvaltınıza lifli besinler, yağsız protein, meyve veya sebze eklemeye çalışın. Poğaça ve börek gibi yakılması daha zor olan karbonhidratlardan kaçının. Eğer kahvaltı yapmayı sevmiyorsanız az yağlı bir yoğurt, birkaç tane fındık ve ceviz ile bir parça meyve, güne başlamak ve iştahınızı kontrol etmek için yeterlidir” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Mükemmeliyetçilikten kaçının

Birçok insan yemek yeme ve spor yapma alışkanlıklarını siyah ve beyaz olarak düşünüyor. Aslında gün içerisinde 20 dakikalık bir egzersiz yapmaya fırsat yaratmak,  porsiyonları birkaç lokmada kesmek ve yüzde 2 yağlı sütten yüzde 1 yağlı süte geçmek gibi küçük şeylerin bile büyük etkisi olabilir. Porsiyon kontrolünü de kesinlikle unutmayın.

Yeterli ve kaliteli uyumaya özen gösterin

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aysun Işıklar, sağlıklı kilo vermede yeterli ve kaliteli uykunun son derece önemli olduğunu belirterek “İyi bir gece uykusu vücudumuzun vazgeçilmezidir. Kilo verme söz konusu olduğunda bu daha da önemlidir. Bu konuda var olan araştırmalar; uykusuzluk ve kilo alımı arasında hormon temelli ilişki olduğunu gösteriyor. “Uyku hijyeninizi” iyi durumda tutmak için yatma zamanınızda tutarlı olun, sessiz ve karanlık oda tercih edin ve tüm ekranları kapatın” diyor.

Pankreas kanserinde ‘kalıcı iyileşme’ oranı yükseliyor!     

Pankreas kanserinde ‘kalıcı iyileşme’ oranı yükseliyor!                   

Günümüzde ölüme en sık neden olan kanserler arasında 4. sırada yer alan pankreas kanserinin 2030 yılı itibariyle, cinsiyet ayrımı olmaksızın, 2. sıraya yükseleceği öngörülüyor. Pankreas kanserinin en ölümcül kanserlerden biri olmasının başlıca nedeni, kanserin ileri evrelere kadar çok fazla belirti vermeden sinsice ilerlemesi.  Son yıllarda pankreas kanserinde yaşam süresinin uzaması, hatta kalıcı iyileşme sağlanan hasta grubunda ciddi bir artış yaşanması ise yürekleri ferahlatıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, son yıllarda ‘tanı konulan her hasta kaybedilir’ düşüncesinin tedavide yaşanan önemli gelişmeler ile yıkılmaya başladığına dikkat çekerek, “Pankreas kanserinde kalıcı bir iyileşme için kemoterapinin yanı sıra tümörün ameliyatla mutlaka çıkarılması gerekiyor. Ancak bu kanser türü genellikle ileri evrelerde tespit edilebildiği için hastaların çoğu ameliyat şansını yakalayamıyorlardı. Son yıllarda folfirinox protokolü olarak adlandırılan üç kemoterapötik ilacın eş zamanlı kombinasyonu ve etkin kemoterapi uygulamaları ile uygun hastalarda tümör küçültülerek ameliyat edilebilir boyuta getirilebiliyor. Bu sayede pankreas kanserinde ameliyat edilebilen hasta oranı yüzde 20’den yüzde 50 gibi yüksek bir orana yükseldi” diyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, kanserin görülebilir uzak metastaz yapmadığı aşamada saptanan hastalarda, etkili kemoterapi ve cerrahi tedavi ile 5 yıllık sağ kalım oranının artık yüzde 50’yi aştığına dikkat çekiyor.

Prof. Dr. Mert Erkan

Genellikle ileri evrelerde yakalanıyor, çünkü…

Pankreas kanseri sıklıkla ileri evrelere kadar belirti vermeden sinsi bir şekilde ilerliyor. Ayrıca hazımsızlık ile bel ağrısı gibi en sık görülen belirtileri de safra kesesi taşı, omurga ve böbrek problemleriyle ilgili olduğu sanılarak hastalar tarafından uzun süre ciddiye alınmıyor. Bu sürede pankreas kanseri metastaz yapmaya, yani başka organlara sıçramaya zaman buluyor.

Kalıcı şifa için ‘ameliyat’ şart!

Cerrahi tedavi  veya kemoterapi pankreas kanserini tek başına kalıcı olarak ortadan kaldırmak konusunda yeterli olmuyor. Yani, cerrahi tedavi yapılamayan hastalarda kemoterapi ile sağ kalım süresi uzatılıp hayat kalitesi artırılabilse bile kür şansı maalesef bulunmuyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, pankreas kanseri tanısı alan hastalarda kalıcı bir iyileşmenin ancak etkili kemoterapi ve etkili cerrahinin bir arada kullanılmasıyla mümkün olduğunu söylüyor.

Bu tedavi protokolü hayat kurtarıyor!

2012 yılında kullanıma giren folfirinox protokolü (üç kemoterapötik ilacın eş zamanlı kombinasyonu) ile başlayan etkin kemoterapi uygulamaları sayesinde pankreas kanserinde ilk defa, hastalığı yavaşlatmanın ötesinde, geriletebilen bir sonuca ulaşıldı. Folfirinox tedavisi öncesinde, ilk tanı anında hastaların yaklaşık yüzde 50’si uzak metastaz nedeniyle, yüzde 30’u ise tümör lokal  olarak ileri olduğu için ameliyat olamıyor ve sadece yüzde 20’si ameliyat şansını yakalıyordu. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, üçlü kemoterapi protokolünün pankreas kanserinde tedavinin kurallarını tümden değiştirdiğine dikkat çekerek, sözlerine şöyle devam ediyor, “Etkin kemoterapi sayesinde, lokal ileri hastalığı olan üçte birlik grubun büyük bir kısmı kemoterapi sonrasında tümörleri küçülünce, tekrar ameliyat edilebilir hale gelebiliyor. Bu sayede pankreas kanserinde ameliyat edilebilen hasta oranı yüzde 20’den yüzde 50’ye yükseldi. Üstelik kemoterapi sonrasında ameliyat edilebilen hastalar ile ilk tanı anında ameliyata aday olabilen hastalar arasında sağ kalım açısından da bir fark bulunmuyor”

Prof. Dr. Mert Erkan

Kapalı yöntemle ameliyat sayısı artıyor!

Pankreas kanserinde tümörün yerleşimine göre kabaca ‘üç standart ameliyat’ yapılıyor. Tümörlerin yaklaşık üçte ikisi pankreasın  baş kısmında yerleşik oluyor. Pankreasın baş kısmı, on iki parmak bağırsağı, safra kesesi ve safra yollarının alt ucunun bir arada çıkarıldığı ‘Whipple ameliyatı’ en sık yapılan ameliyatlardan. Ayrıca gövde ile kuyruk yerleşimli tümörler nedeniyle pankreasın gövde ve kuyruğunun sıklıkla dalakla birlikte çıkarılması, özel durumlarda da pankreasın tümünün çıkarılması,  diğer standart ameliyatları oluşturuyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, pankreas kanserine yönelik ameliyatların günümüzde giderek artan bir oranda açık cerrahiden ‘minimal invaziv cerrahi’ denilen kapalı türde ameliyatlara kaydığını vurguluyor. Prof. Dr. Mert Erkan, kapalı ameliyatların endikasyonuna göre laparoskopik veya robotik olarak gerçekleştirildiğini belirterek, “Damar ameliyatlarıyla beraber yapılması gereken ileri evre tümörlerde açık cerrahi hala daha etkin bir saha hakimiyeti sağladığı için tercih ediliyor. Ancak artan tecrübe ve gelişen cihazlarla beraber laparoskopik ve robotik olarak yapılan ameliyatların sayısı da günden güne artıyor. Bu ameliyatların kapalı yöntemle yapılabilmesi hastaya sadece kozmetik değil, daha az ağrı ve daha çabuk iyileşme gibi önemli avantajlar sağlıyor” diyor.

Kanser hakkında yanlış bilinenler!

Kanser hakkında yanlış bilinenler!

Son yıllarda görülme sıklığı giderek yaygınlaşan, çağın korkutan hastalığı olmaya devam eden kanser oluşumunda genetik etkenlerin yanı sıra çevresel faktörler de büyük rol oynuyor. Sigara ve alkol kullanımından güneşin zararlı ışınlarına maruz kalmaya, sağlıksız beslenmeden hareketsizliğe, stresten yüksek dozda röntgen ışınları ve kimyasal maddelerle temasa dek bir çok etken kanserin görülme sıklığının artmasına neden oluyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, kanserin dünya genelinde önemli bir sağlık sorunu olmaya devam ettiğini belirterek “2023 yılında yayınlanan istatistiklere göre; erkeklerde hayat boyu kansere yakalanma olasılığı yaklaşık yüzde 41, kadınlarda yüzde 39’dur. Kanser tanısı alan kişiler tanıyı öğrendikten sonra kaygı, korkuya kapılıyor ve akıllarında pek çok soru oluyor. Toplumda kanser tanı ve tedavisinde doğru olmayan bazı inanışlar da bu süreci zorlaştırıyor” diyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, kanser hakkında doğru sanılan 9 yanlışı sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Özge Gümüşay

“Alternatif tedavi” yöntemleri zararsız hatta yararlıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: “Alternatif tedavi” olarak adlandırılan yöntemler ve bitkisel ürünler, kanser tedavisinde kullanılan tıbbi yöntemlerin yerini alamazlar ve hastalığın seyrini olumsuz etkileyebilirler. Kanser hastalarında en sık kullanılan alternatif tedavi bitkisel ilaçlardır. Bitkisel ürünler, kanser tedavisinin etkinliğini azaltabilir veya yan etkilerini artırabilir. Ayrıca, bazı bitkisel ürünlerin güvenilirliği ve kalitesi konusunda sorunlar olabilir. Bu nedenle kanser tedavisi sırasında onkoloji doktorunuzun önerisi olmadan bu tür ürünleri kullanmamalısınız.

Kanser tedavisi sürecinde sürekli istirahat gerekir: YANLIŞ!

DOĞRUSU:  Yapılan çalışmalar; hastaların kemoterapi alırken kısa yürüyüşler gibi egzersiz yapmasının hem tedaviye uyumunu hem de tedavi başarısını artırdığını göstermektedir.  Hastanın tedaviden sonraki günlerde halsizliği ve yorgunluğu olabileceğinden istirahat etmelerinde sakınca bulunmasa da, tedavi boyunca hareketsiz kalmamaya, kendilerini yormayacak şekilde egzersiz yapmaya dikkat etmeleri önerilir.

Sağlıklı yaşam tarzı kanseri tamamen önler: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser, hücrede gelişen bir anormallik sonucu kontrolsüz hücre çoğalmasıdır. Kanser gelişiminde çevresel ve genetik faktörler rol oynar. Bu nedenle kanser riskini tamamen ortadan kaldıramasak da, sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olarak ve çevresel risk faktörlerini azaltarak kansere yakalanma riskini azaltabiliriz.

Biyopsi kanserin yayılımına neden olur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser şüphesi ile başvuran hastadan alınan biyopsi, kanser tanısının konulmasında gerekli bir yöntemdir. Tanının yanı sıra hastalığın alt tipinin belirlenmesi, bazı ilaçların etkinliği için bir takım göstergelerin saptanması ve genetik testlerin uygulanması için de biyopsi yapılması şarttır. Biyopsi ile hastalığın yayılacağı inancı doğru değildir. Biyopsi yapılmadığı zaman tanı ve tedavi gecikir.

Kanser tedavisi sadece kemoterapi ve radyoterapiden ibarettir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser tedavisinde kullanılan yöntemler, hastalığın türüne, evresine ve hastanın genel sağlık durumuna göre değişebilir. Kemoterapi ve radyoterapi, kanser tedavisinde kullanılan yöntemlerden sadece ikisidir. Bunun dışında hedefe yönelik ilaçlar, immünoterapi gibi tedaviler ile kanser tedavisinde yüz güldürücü sonuçlar elde edilmektedir. Kanser tedavisinde cerrahi müdahale, hastalığın türüne ve evresine göre uygulanmaktadır.

Kanser tedavisi sırasında hasta her istediği gıdayı tüketebilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “Kemoterapi tedavisi sırasında ilaçlar ile etkileşimi olan greyfurt ve nar gibi bazı gıdaların tüketilmesi önerilmez. Genel olarak dengeli ve çeşitli bir beslenme, hastanın sağlığını ve bağışıklığını korumaya yardımcı olabilir. Kemoterapi tedavisi sırasında alkol kullanımından kaçınılmalıdır. Vitamin ve mineral takviyeleri de, kanser tedavisinin etkinliğini azaltabileceği veya yan etkilerini artırabileceği için vitamin ve mineraller gıdalardan doğal yolla alınmalıdır. Hastada vitamin eksikliği saptanması halinde kanser tedavisini veren onkoloji uzmanına danışmak gerekir” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Kanser tedavisi sırasında hastalar izole olmalıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser tedavisi için verilen kemoterapi bağışıklık sistemini zayıflatır. Her tedavinin bağışıklık sistemine yan etkisi farklılık gösterir. Hastaların tedavi sırasında enfeksiyon riskini azaltmak için toplu taşıma gibi kalabalık yerlerde maske kullanımına dikkat etmesi, sık sık el yıkaması önem taşır. Ancak hastanın tedavi boyunca tamamen odasında izole olması gerekmez. Enfeksiyonu olmayan yakınları ile birlikte zaman geçirebilir. Hastanın sosyalleşmesi ve sevdikleri ile zaman geçirmesi tedavi sürecine uyuma ve psikolojik açıdan daha iyi hissetmesine yardımcı olacaktır.

Kanser tedavisi sonrasında hastalık tekrar edecektir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser tedavisi sonrasında hastalığın tekrar edeceği şeklinde bir kaygıyla karamsarlığa kapılmamalıdır. Hastalığın tekrar etme riski olsa da bu risk oranı her hastada farklıdır. Hastalığın başlangıç evresi, tümörün alt tipi, tümörün davranışı ve hastanın aldığı tedaviler kanserin tekrarlama riskini belirler. Hastalar kanserin tekrarlama riskini azaltmak için doktorlarının önerdiği tedavileri almalı ve sağlıklı bir yaşam alışkanlığı oluşturmalıdır.

Kanser olan kişilerin aile üyeleri de kansere yakalanacaktır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “Kanserin kalıtsal olduğu düşünülse de, çoğu kanserin kalıtsal olmadığı bilinmektedir. Ailede kanser öyküsü fazla olan hastalarda kalıtsal yatkınlık genetik testler ile belirlenebilir. Kanser riskini artıran mutasyona sahip bireyler kanser gelişimi açısından yüksek riskli olup mutasyonun tipine göre özel tarama programlarına alınır” diyor.

Organ naklinin önündeki tek engel nedir?

Organ naklinin önündeki tek engel nedir?

Avrupa’da organ nakillerinin yüzde 80’i kadavradan yüzde 20’si canlıdan yapılıyor. Ülkemizde ise tam tersi bir durum yaşanıyor. Türkiye, canlıdan nakilde yüzde 80 ile dünya lideri olarak başı çekerken, kadavradan nakilde ise sonlarda yer alıyor. Organ bağışının önündeki en büyük engeli yanlış bilgiler oluşturuyor! İşte bu yanlışlara karşı toplumu bilgilendirmek ve organ nakli listesinde bekleyenleri yeniden hayata döndürebilmek için ülkemizde her yıl 3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası kapsamında farkındalık etkinlikleri yapılıyor. Ülkemizde halen 26 bin 892 kişinin organ bekleme listesinde yaşama tutunmaya çalıştığını belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berber “Ülkemizde 2023 yılı itibarıyla toplam 4192 kişiye organ nakli yapılmıştır. Bu nakillerin 3652’ si canlı vericili, yalnızca 540’ı kadavra vericidendir. Kadavradan organ bağışının bu kadar düşük olmasının tek bir nedeni olabilir, o da bu konunun halkımıza tam olarak anlatılamamasıdır” diyor. Prof. Dr. İbrahim Berber ve Prof. Dr. Ülkem Çakır, Türkiye’nin kadavradan organ bağışında Avrupa ülkelerinden çok geride olmasına yol açan, toplumda doğru sanılan 5 hurafeyi anlattı, organ bağışı yapmak isteyenlere ve ailelere çok önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Prof. Dr. İbrahim Berber

Beyin ölümü gerçekleşmeden organları alabilirler: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bu yanlış inanış kadavradan nakilin önündeki en büyük engellerden biri. Oysa bitkisel hayatta solunum devam ettiğinden bu hastalar aylarca ya da yıllarca yaşayabilirken, bazen iyileşerek normale dönebiliyorlar. Kişi nefes aldığı müddetçe kendisine bütün tıbbi tedavilerin uygulandığını, beyin ölümünde ise tüm tıbbi desteğe rağmen hastanın hayata dönmesinin kesinlikle mümkün olmadığını belirten Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berber “Yoğun bakım ünitelerinde beyin ölümü gelişen kişilere verilen tüm tıbbi desteğe rağmen ortalama 24-36 saat sonra tüm organlar fonksiyonlarını kaybederler. Sadece beyin ölümü gerçekleşen bir kişinin organları nakil bekleyen hastalara nakledilebilmektedir. Bu donörlerde organlar fonksiyonlarını kaybetmeden önce, en kısa süre içerisinde organların alınarak bekleyen hastalara nakledilmesi gerekir. Tüm süreç Sağlık Bakanlığı denetimindedir. Bu konuda hiçbir endişeye gerek yoktur” diyor.

Organ bağışı günahtır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Ülkemizde pek çok kişi günah olduğunu sanarak organ bağışına sıcak bakmıyor. Hatta kişi hayattayken, vefatı sonrası başkalarına can vermek üzere organlarını bağışlamış olsa bile, ailesi izin vermezse gerçekleştirilemiyor. Ancak İslam dini dahil büyük dinlerin çoğu organ bağışını destekliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu her fırsatta organ naklinin caiz olduğunu belirterek, organ bağışı ile bir veya birçok insana hayat vermenin büyük sevap olduğunu vurguluyor.

“Ben organlarımı bağışladım, aileme söylemeye gerek yok”: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kişinin hayattayken, vefatı sonrası organlarını bağışlamış olması yeterli olmuyor. Zira pek çok organ bağışı, kişinin beyin ölümüne rağmen aile üyelerinin bu bağışı kabul etmemesi nedeniyle gerçekleşemiyor. Prof. Dr. İbrahim Berber, ülkemizdeki yasalar gereğince, kişinin organ bağışı kartı olsa bile aile üyelerinin izin vermemesi durumunda organların alınamadığını belirterek “Bu nedenle hayattayken, organlarınızı bağışladığınızı ailenizden saklamayıp, olası bir vefat durumunda, organlarınızla başkalarına hayat vermek istediğinizi söylemeniz gerekiyor. Organ bağışlamaktan vazgeçerseniz de bunu ailenize söylemeniz yeterli” diyor.

Organımı bağışlarsam sağlığım bozulabilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Böbrek ve karaciğer nakli canlı vericiden de yapılabiliyor ancak “karaciğerimin bir kısmını ya da böbreğimin birini bağışlarsam sağlığım olumsuz etkilenebilir” endişesi nedeniyle mesafeli bakılabiliyor. Oysa karaciğer kendini yenileyebilen bir organ olduğundan dolayı, canlı bir donörün karaciğerinin bir kısmını bağışlamasının sağlığı üzerine olumsuz bir etkisi olmadığını, yapılan titiz ve detaylı incelemelerde eğer sağlık açısından bir risk tespit edilmezse böbrek vericisi olmanın da ileride hiçbir sıkıntı çıkarmayacağını vurgulayan Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Ülkem Çakır, tek böbrekle de uzun ve sağlıklı bir ömür sürülebileceğini söylüyor.

Yanlış: Vücut bütünlüğü bozulur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berber, “Kadavra donörden yapılan nakil operasyonunda kadavra donörün cerrahisi, sanki yaşayan bir hastaymışçasına son derece özenli yapılır, dışarıdan bakıldığında vücut bütünlüğünün bozulmamasına büyük özen gösterilir. Ameliyat kesileri yine aynı özenle, estetik dikişlerle dikilerek kapatılır. Alınan organlar alıcı adaylarının bulunduğu merkezlere getirilir ve burada nakil gerçekleştirilir” diyor.

 Türkiye’de 26 bin 892 kişi organ bekliyor

Prof. Dr. Ülkem Çakır, Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre ülkemizde halen 26 bin 892 kişinin organ nakli listesinde, kadavradan organ bağışıyla hayata dönmeyi beklediğini belirterek “An itibarıyla ülkemizde bekleme listesindeki 26 bin 892 kişi her an bulunacak organla hayata yeniden başlamanın hayalini kurmaktadır. Bu hastalardan 1290’ı kalp, 157’si akciğer, 2376’sı karaciğer, 22.775’i böbrek, 285’i pankreas beklemektedir. Unutmayalım ki bırakacağınız en güzel miras hayatta iken yapacağınız organ bağışıdır” diyor.

‘Meme onarımı’ ameliyatı

‘Meme onarımı’ ameliyatı

2020 yılında dünya genelinde 2 milyon 300 bin yeni meme kanseri tespit edilmiş. Bu sayı, yaklaşık olarak her 8 kadından 1’inin meme kanseri olduğunun da göstergesi. Meme kanserinin görülme oranı geçmiş yıllara göre giderek artıyor. Ancak meme kanseri yaygınlaşırken tedavideki başarı oranlarının yükselmesi de dikkat çekiyor. Uzmanlar bu durumda, kadınların bilinçlerinin artmasının ve tarama programlarına daha sık başvurmalarının önemli bir payı olduğunu söylüyorlar. Tarama programları sayesinde erken teşhis oranı yükseliyor, erken teşhiste tedavi başarısı daha yüksek olduğu için kadınların hayata tutunma oranı artıyor.

Hastalık artıyor ama tedavi başarısı da yükseliyor

Meme kanserinin tedavisinde farklı yöntemler olsa da cerrahi tedavi hala önemli bir yer tutuyor. Tedavide hastaların büyük bir bölümünde, dişilik sembolü olarak algılanan meme korunabiliyor. Ancak yine de bazı durumlarda memenin kısmi veya tümüyle alınması gerekebiliyor. Kanserle savaşmak gibi zorlu bir mücadeleye meme kaybı sonrasında estetik kaygılar de eklenince, hastalarda özgüven kaybından ciddi travmaya kadar uzanan önemli sorunlar gelişebiliyor. Aslında meme kanseri sebebiyle memede oluşan deformasyonlar ve meme kaybı  ‘meme onarımı ameliyatı’ ile başarıyla düzeltilebiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Bülent Saçak, meme onarımı ameliyatlarında doğal görünüme oldukça yakın sonuçlar elde edilebildiğine işaret ederek, “Meme onarımı; protez, doku genişletici ve doku transferi gibi çeşitli yöntemlerle yapılıyor. Bu ameliyatların yöntemleri ve zamanlamaları; hastaların genel sağlık durumları, bireysel ihtiyaçları ile tercihleri gibi çeşitli etkenler göz önünde bulundurularak planlanıyor. Meme onarımı ameliyatı sayesinde hastalar özgüvenlerine yeniden kavuşuyor ve yaşamlarına daha sağlıklı devam edebiliyorlar” diyor.

Prof. Dr. Bülent Saçak

Aynı anda veya geç zamanlı onarım

Cerrahi olarak tamamı veya bir kısmı alınan memenin tekrar bir bütün haline getirilmesi ‘meme onarımı’ olarak adlandırılıyor. Meme onarımı; mastektomi (memenin alınması) ile aynı anda ve geç zamanlı olmak üzere iki şekilde yapılabiliyor. Onarımın zamanlamasında kişisel tercihler ve hayat tarzı önemli olsa da; hastanın yaşı, genel sağlık durumu, kanserin evresi, ameliyat sonrası radyoterapi ve/veya kemoterapi alınıp alınmayacağı gibi pek çok nokta da göz önüne alınıyor. Mastektomi ile aynı anda onarımla hastalıklı olmayan meme cildi ve bazı durumlarda meme ucu korunarak normale yakın, oldukça tatmin edici meme görünümü elde edilebiliyor. “Aynı anda yapılan meme onarımıyla hastalar ikinci kez ameliyattan kurtuluyorlar. Daha da önemlisi meme kaybı yaşamadıkları için psikolojik ve sosyal zorluklar çekmiyorlar” diyen Prof. Dr. Bülent Saçak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Öte yandan ameliyat ve hastanede yatış süreleri, iş ile normal hayata dönüş zamanları göreceli olarak daha uzun oluyor. Geç onarımda edilen estetik sonuçlar ise mastektomi ile aynı anda onarımla karşılaştırıldığında her zaman daha az tatmin edici kalıyor.”

Meme ucu yapılabiliyor

Mastektomi ile meme ucunun da alındığı hastalarda ameliyattan ve ışın tedavisi de uygulanacaksa ışın tedavisinin bitiminden 4-6 ay sonra, lokal anestezi altında, lokal deri flepleriyle meme ucu oluşturulabiliyor. Meme ucunu çevreleyen ve areola olarak adlandırılan, meme cildinin diğer kısımlarıyla ton farkı olan bölge ise tatuaj işlemiyle başarıyla yapılıyor. İlerleyen dönemde, iyileşme tamamlandıktan sonra belirgin olan asimetriler varsa, bunları gidermek, görünümünü iyileştirmek için iz düzeltimi, meme dikleştirme ve yağ grefti uygulaması yapılabiliyor.

Prof. Dr. Bülent Saçak

Meme onarımında üç yöntem

Meme onarımı; protezler, hastaların kendi dokuları ve her iki yöntemin birlikte kombine edildiği, temel olarak üç yöntemle gerçekleştirilebiliyor. Prof. Dr. Bülent Saçak, bu yöntemleri şöyle özetliyor:

Protezler ile onarım: Vücudun başka bir kısmından doku almadan, silikon protezler ile meme onarımı yapılabiliyor. Bu metot için hastanın isteği kadar uygunluğu da önem taşıyor. En uygun hastalar vücudunda başka bir bölgeden ameliyat istemeyen, meme cebi yeterli, radyoterapi almamış/almayacak hastalar oluyor.

Hastanın kendi dokularıyla onarım: Vücudun başka kısımlarından alınan dokuların taşınarak şekillendirilmesi ile yapılan onarımdır. Hastanın kendi dokularıyla gerçekleştirilen onarım, dokuların benzer nitelikleri nedeniyle doğala en yakın sonuçları veriyor. Vücutta en sık başvurulan doku kaynağı karın bölgesi oluyor. Ayrıca kalça, sırt ve uyluk, diğer özdoku kaynaklarını oluşturuyor.

Her iki yöntemin kombine edilmesi: Her iki tekniğe ait olumsuzlukların diğer metodun yardımıyla ortadan kaldırılması prensibine dayanıyor. İki tekniğin risklerini de içerdiği için günümüzde en az tercih edilen yöntemdir.

İyileşme süresi 3-4 haftayı buluyor

Hastanın günlük yaşam aktivitelerine dönüş süresi, tercih edilen onarım yöntemine bağlı olarak değişmekle birlikte, genellikle 3-4 haftayı buluyor. Birçok onarım yönteminde, ameliyat bölgesindeki kan ve sıvıları dışarı almak için kullanılan drenler 1-2 hafta içinde sonlandırılıyor. Hastanın ilk 3 hafta içinde, işlem yapılan taraftaki omuz ve kol hareketlerini kısıtlaması iyileşmeyi hızlandırıyor ve ağrıyı azaltıyor. Yürüyüş gibi basit egzersizlere hemen ilk günden itibaren başlanabilirken, pilates ve ağırlık kaldırma gibi kompleks egzersizler için 2 ay kadar beklemek gerekebiliyor.

Jinekolojik kanserlere karşı 3 önemli kural!

Jinekolojik kanserlere karşı 3 önemli kural!

Dünyada kadınlarda görülen her beş kanserden birini jinekolojik kanserler oluşturuyor. Jinekolojik kanserler her yıl kabaca bir milyon kadında teşhis ediliyor ve yüzbinlerce ölüme neden olabiliyor. Rahim, yumurtalık ve rahim ağzı kanserleri, jinekolojik kanserlerin yüzde 95 gibi büyük bir oranını kapsıyor. Ülkemizde de sık görülen jinekolojik kanserlerde ölüm oranı yüksek olsa da aslında erken teşhis ve tedavi hayat kurtarıyor! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Fuat Demirci, her yıl düzenli olarak yapılan jinekolojik muayenelerin kadın kanserlerinin önlenmesinde veya erken teşhis edilmesinde en önemli faktörü oluşturduğuna dikkat çekerek, “Bu nedenle, her kadının hiçbir yakınması olmasa dahi 21 yaşından itibaren jinekolojik muayene yaptırmayı ihmal etmemesi gerekiyor. Ayrıca adet düzeninde değişiklik, anormal kanama, ağrı, akıntı ve ilişki sırasında oluşan kanamalarda mutlaka hekime başvurulmalı. Bunların yanı sıra jinekolojik kanserlere yol açan risk faktörlerinin bilinmesi ve bu yönde önlem alınması önem taşıyor. Bu üç faktör jinekolojik kanserlerde yaşam kurtarıyor” diyor.

Prof. Dr. Fuat Demirci

RAHİM KANSERİ

Rahmin iç dokusundan kaynaklanan ve genellikle menopozdan sonra oluşan rahim kanseri erken dönemde tespit edilebilen bir hastalık. Ülkemizde yumurtalık ve rahim ağzı kanserinden daha sık görülen rahim kanserinin tedavisine erken dönemde başlandığında başarı oranı oldukça yükseliyor.

Belirtileri: Menopoz döneminde oluşan vajinal kanama, adet gören kadınlarda ise düzensiz kanamalar ve ara kanamalar, rahim kanserinin tipik belirtilerini oluşturuyor.

Erken tanı için: Rahim kanseri hastaların yüzde 75’inde erken dönemde teşhis edilebiliyor. Dolayısıyla adet gören kadınların düzensiz veya ara kanamalarda, menopoz sonrasında ise bir kez oluşsa dahi vajinal kanamalarda hekime başvurmaları büyük önem taşıyor.

Tedavisi: Erken dönemde rahmin alınması yeterli geliyor ve hayat kurtarıcı oluyor. İleri evrelerde ise rahim, yumurtalıklar, omentum ve lenf düğümlerinin alınması gerekiyor. Prof. Dr. Fuat Demirci, cerrahi tedaviye destek için radyoterapi ve kemoterapi yöntemlerine de başvurulduğunu belirterek, “Son yıllarda hastaları pelvik ve paraaortik (karında büyük damarların etrafındaki lenf düğümleri) lenf düğümünün alınmasından korumak amacıyla laparoskopik sentinel lenf nod örneklemesi yapılıyor. Ayrıca moleküler tekniklerle gerçekleştirilen değerlendirmelerde konvansiyonel yöntemlerle atlanma olasılığı olan hastalar etkili biçimde tedavi edilebiliyor. Sentinel lenf nod örneklemesi hastayı hem olası ameliyat komplikasyonlarından hem de lenf bezlerinin alınmasından kaynaklanan ayaklarda şişlik ve ödem gibi komplikasyonlardan koruyor” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

RAHİM AĞZI KANSERİ

Tıp dilinde ‘serviks kanseri’ olarak adlandırılan rahim ağzı kanseri, dünyada kadın kanserleri arasında 4. sırada yer alıyor. Dünyada her yıl yaklaşık 570 bin kadın, etkeni human papilloma virüsü (HPV) olan rahim ağzı kanserine yakalanıyor ve bu kadınların yarısı yaşamını yitiriyor. Bunun nedeni ise erken dönemde belirti vermeyen bir hastalık olması. Rahim ağzı kanseri aslında önlenebilen veya erken evrelerinde başarıyla tedavi edilebilen bir hastalık. Ülkemizde de uygulanan HPV aşısı rahim ağzı kanserinden korurken, smear testi de kanser öncülü lezyonların erken dönemde yakalanmasına yardımcı oluyor.

Belirtileri: Rahim ağzı kanserinde erken dönemde belirtiler görülmüyor. Geç dönemde ise kanlı akıntı, ilişki sırasında kanama ve düzensiz adet kanamaları şeklinde kendini belli ediyor.

Erken tanı için: Hiçbir yakınması olmasa bile 21 yaş üzerinde ve cinsel yaşamda aktif olan kadınların düzenli aralıklarla smear testi yaptırmaları şart! Smear testinden şüpheli bir sonuç çıkarsa, HPV araştırması, kolposkopi ve biyopsi ile kanserin öncül lezyonları saptanabiliyor. Ayrıca 30 yaş üzeri kadınlarda her 5 yılda bir birlikte yapılan smear ve HPV testi de taramada kullanılıyor. Prof. Dr. Fuat Demirci, günümüzde rahim ağzı kanserinden korunmak için en önemli yöntemin HPV aşıları olduğuna işaret ederek, “HPV aşıları kız ve erkek çocuklarda 9 yaşın üzerinde yapılıyor. Ülkemizde de 9 HPV virüsünden koruyan aşıdan üst yaş sınırı olmadan tüm kadınlar faydalanabiliyor. Ancak aşı yaptıran kadınların da smear testini ihmal etmemeleri gerekiyor” diye konuşuyor.

Tedavisi: Erken dönemde rahim ağzının küçük bir kısmının koni şeklinde alınması yeterli gelirken, ileri dönemlerde ise ameliyatın müdahale alanı genişliyor. Hastalığın ilerlemiş olduğu durumlarda ameliyatın yanı sıra radyoterapi ve kemoterapi tedavisi de gerekebiliyor.

YUMURTALIK KANSERİ

Yumurtalık kanseri ülkemizde jinekolojik kanserler arasında rahim kanserinden sonra 2. sırada yer alıyor. Sinsice ilerlemesi nedeniyle hastaların büyük çoğunluğunda tanı ileri evrede konulabildiği için ölümcül kanser olarak ifade ediliyor. Aslında erken teşhis edildiğinde tedavide yüzde 80-90’lara varan başarılı sonuçlar elde edilebiliyor. Yumurtalık kanserinin yüzde 10-15’inde genetik geçiş etkili oluyor. Dolayısıyla genetik öykü varlığında gen araştırması yapılarak kadının sıkı takibe alınması büyük önem taşıyor.

Belirtileri: Yumurtalık kanseri erken dönemde belirti vermeyen bir kanser türü. İleri evrelerde ise daha çok hazımsızlık, karında şişme, bulantı ve kilo kaybı gibi mide-bağırsak sistemiyle ilişkili sorunlara yol açıyor. Gastrit, ülser ve kolit gibi hastalıklara özgü belirti vermesi nedeniyle zaman kaybı oluyor; her 3 kadından 2’sinde hastalık ileri evrede (Evre 3-4) teşhis ediliyor.

Erken tanı için: Yumurtalık kanserinde en önemli erken tanı yöntemi düzenli aralıklarla yapılan jinekolojik muayene ve ultrasonografidir. Riskli olduğu saptanan kadınlarda ise bazı kan testleri (tümör belirteçleri) ve ultrasonografik takip önem taşıyor. Ayrıca genetik risk saptanarak muayene ve takip sıklığı belirleniyor.

Tedavisi: Prof. Dr. Fuat Demirci, cerrahi yöntemin yumurtalık kanserinin temel tedavisini oluşturduğunu belirterek, “Ameliyatta amaç gözle görülebilir kanser hücrelerinin tümünü almaktır. Bu amaçla gerekirse bağırsaklardan bir kısım ve dalak da alınabiliyor. Yumurtalık kanserleri kemoterapiye iyi cevap veren tümörlerdir. Ameliyat sonrasında kemoterapiyle tedavi destekleniyor.” diyor 

Lenfoma tedavi edilebilen bir kanser türü!

Lenfoma tedavi edilebilen bir kanser türü!

Son yıllarda görülme sıklığı giderek yaygınlaşan lenfoma, bir başka deyişle lenf bezi kanseri, erişkin kanserleri arasında 7. sırada yer alıyor. Genellikle ergenlik döneminde ve 55 yaş sonrasında gelişen lenfomanın yürekleri ferahlatan özelliği ise günümüzde tedaviden oldukça başarılı sonuçlar elde edilebilmesi. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşen Timurağaoğlu, lenfomanın nadir görülen bazı türleri dışında, erken teşhis ve tedaviyle tamamen iyileşme sağlanabilen bir kanser türü olduğuna dikkat çekerek, “Son yıllarda hedefe yönelik akıllı moleküllerin de kullanılmasıyla birlikte lenfoma tedavisinde önemli başarılar elde edilebiliyor. Öyle ki bazı lenfoma türlerinde yüzde 95 oranında başarı sağlanabiliyor. Ayrıca agresif türlerinde dahi hastalık kontrol altına alınabiliyor. Ancak erken tanı için tarama yöntemi olmaması nedeniyle lenfomanın belirtilerini bilmek ve zamanında hekime başvurmak gerekiyor. Lenfomanın ilk sinyali ise genellikle boyun, koltuk altı ve kasık bölgelerinde sebepsiz yere gelişen ağrısız şişlik oluyor. Bu belirtide zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor” diyor.

Lenfoma

Prof. Dr. Ayşen Timurağaoğlu

Çok sayıda alt grubu var

Vücudumuzun çeşitli bölgelerinde yer alan ve enfeksiyon hastalıklarına karşı bariyer görevi yapan lenf düğümleri bağışıklık sistemimizin önemli bileşenlerinden birini oluşturuyor. Lenfoma, lenfosit olarak adlandırılan hücrelerde gelişen kötü huylu hastalıklar olarak tanımlanıyor. Bu lenfositler vücudumuzun hemen her bölgesinde bulunuyorlar, ancak lenfomalar lenf düğümlerinin primer hastalığı oluyor. Sıklıkla da boyun, koltuk altı, kasık, göğüs ve karın boşluğunda yer alan lenf düğümlerine yerleşiyorlar. Lenfoma toplumdaki yaygın inanışın aksine tek bir kanser türü değil. Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşen Timurağaoğlu, lenfomanın aslında Hodgkin ve Hodgkin dışı lenfoma olmak üzere iki ana gruba ayrıldığını belirterek, “Bunların da kendi içlerinde alt tipleri bulunuyor. Öyle ki özellikle Hodgkin dışı lenfomanın onlarca alt grubu mevcut” diyor.

Ağrısız şişlik ilk belirtisi olabilir!

Lenfomanın ilk belirtisi genellikle boyunda, kasıkta veya koltuk altında yer alan lenf düğümlerinde ele gelen şişlik oluyor. Prof. Dr. Ayşen Timurağaoğlu, lenf düğümünün büyüme hızının ise hastalığın alt tipine göre değişiklik gösterdiğine işaret ederek, şöyle devam ediyor: “Yavaş seyirli tiplerinde tümör yıllar içinde çok yavaş büyürken, hızlı seyirli lenfomalarda ise büyüme günler içinde fark edilebiliyor. Lenfomalarda, lenf düğümlerinde ağrı olması beklenmiyor, ancak lenf bezi çok hızlı büyümüşse, ağrı yapabiliyor. Yüksek ateş, gece terlemesi ve kilo kaybı lenfomalarda gelişebiliyor. Bu belirtiler genellikle hastalığın evresi ilerlediğinde ortaya çıkıyor. Hodgkin lenfomada ek olarak sebebi açıklanamayan kaşıntı olabiliyor. Bazen tanı hastanın hiçbir yakınması olmayıp başka bir hastalık için yapılan incelemelerde tesadüfen de konulabiliyor”

Pek çok etken riski artırıyor!

Lenfoma, hangi dokudan kaynaklanırsa kaynaklansın, hücrenin kendi genetiğinde olan bozukluklar nedeniyle kontrolsüz olarak çoğalmasıyla ortaya çıkıyor. Herbisit (yabani bitki öldürücü ilaçlar) ve pestisitler ile (zararlı mikroorganizmaları kontrol altına almakta kullanılan ilaçlar) uğraşmak, AIDS hastalığı, organ nakli yapılması ve genetik geçişli immün yetmezlik riski artırıyor. Helikobakter Pilori (mide mikrobu), Hepatit C ve  Ebstein Barr virüsü (öpücük hastalığı etkeni) gibi bazı virüsler de lenfoma riskini arttıran faktörlerden. İmmün sistemini etkileyen bazı ilaçlar ve bazı otoimmün hastalıklar, kronik antijenik uyarı, lenfoid sistemin sürekli sabit bir uyaranla uyarılması da lenfomanın gelişme riskini artıran etkenler olarak biliniyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Tedavi edilebilen bir kanser türü!

Lenfomanın tanısı, büyümüş olan lenf bezlerinden birinin cerrahi olarak tamamen çıkartılarak patolojik incelenmesiyle konuyor. Uygulanacak olan tedavi protokolü alınan bu patoloji sonucuna göre planlanıyor. Hodgkin dışı lenfomaların bir kısmı çok yavaş seyirli olup, yıllarca tedavisiz izlenebiliyor. Bir kısmı ise çok hızlı ilerliyor, bu nedenle tanı konulduktan sonra hemen tedaviye başlanması büyük önem taşıyor. Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşen Timurağaoğlu, günümüzde nadir görülen bazı türleri dışında lenfomaların tedavisinde yüksek başarı oranları elde edildiğini belirterek, “Lenfomalarda cerrahi tedavi hemen hiç uygulanmıyor. Kemoterapinin yanı sıra akıllı ilaçların da bulunduğu ilaç protokollerine başvuruluyor, bazı hastalarda ışın tedavisi de gerekebiliyor. Akıllı ilaçlar sayesinde yan etkiler çok azalırken, tedavinin etkinliği de bir o kadar artıyor. Bazı alt tiplerinde ise ilk tedavi sürecine yanıt alınsa bile yüksek doz tedaviyle birlikte hastanın kendi kök hücrelerinin verildiği otolog kök hücre nakline ihtiyaç duyulabiliyor” diyor.