Yazılar

Annelik; Rakamların Ötesinde, Hayatın Merkezindedir

Ekonomi ve siyaset biliminin iki dev ismi, aynı aile ağacının iki farklı dalı: Prof. Dr. Selva Demiralp ve Prof. Dr.  Seda Demiralp. Biri rakamların dilini çözüyor, diğeri toplumsal reflekslerin kodlarını… Kariyerin zirvesinde anne olmanın zorluğunu, erkek egemen masalarda yer açma mücadelesini ve “başarı” dedikleri o uzun yolun aslında sadece “emek ve cesaret”ten ibaret olduğunu tüm samimiyetleriyle anlatıyorlar. Kelimelerine dokunmadan, ruhlarına ortak olduğumuz bu özel röportaj; sınırlarını aşmak isteyen her kadın için bir pusula niteliğinde.

Röportaj: Ahu Çağdaş

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Kariyer de yaparım annelik de… Peki, bugün geldiğiniz noktaya ulaşana kadar yürüdüğünüz yolda geçtiğiniz o duraklar, istasyonlar nasıldı? Kolaydı diyebilir misiniz? 

Selva Demiralp: Kolaydı diyemem. Bazen çok zor, bazen daha az. Ama hep zor. Kariyer basamaklarının her birinin kendine has zorlukları var. En zoru ise üniversiteyi yeni bitirmiş, o tarihe kadar aile ocağından hiç ayrılmamış, 22 yaşındaki genç Selva’nın bavulunu toplayıp doktora yapmak üzere okyanus ötesine açılmasıydı. Hayatımın belki en zor ama bir o kadar heyecanlı ve “kendimi kendime ve dünyaya ispat etme fırsatını yakaladığım” basamağıydı. Üstelik bunun son derece bilincinde olduğum bir dönemimdi. Komando eğitimimdi adeta. Bambaşka bir ülkeye, bambaşka bir kültüre gidiyorsunuz. Derdinizi anlatmakta zorlanırken bir düzen kurmaya çalışıyorsunuz, dersler zaten üzerinizden silindir gibi geçiyor. O noktada suyun üzerinde kalma içgüdüsü devreye giriyor ve bütün gücünüzle çabalıyorsunuz. Hiç unutmam, anneme yazdığım bir mektupta “hikâyedeki süte düşen fare gibi debelenip ayaklarımın altında bir yağ tabakasının oluşmasını umuyorum” demiştim. O kadar dramatik, yani! Doktoradan sonraki en büyük basamak ise Fed’den ilk iş teklifimi almam ve hayallerimin işi olan bu teklifi havalarda uçarak kabul etmemdi. Fed, kariyerimin altın basamağıdır. Çok şey öğrendim. Kariyerimdeki üçüncü ve en uzun basamak ise Türkiye’ye dönüp Koç Üniversitesi kadrosuna katıldıktan sonra geçen 20 yıllık dönemdir. Dördüncü çeyrek ise artık yeni yerime iyice alıştığım, buradaki networkümü kendi araştırma ve ilgi alanlarımla en etkin biçimde entegre ederek Türkiye’de olmadan olmayacak araştırmalar yapmaya başladığım dönemdir.

Seda Demiralp: Hiç kolay değildi tabii. Evde sizi bekleyen, sizinle zaman geçirme ihtiyacı olan küçük bir çocuk varken kariyerinizde ilerlemeniz için gerekli olduğunu bildiğiniz o ekstra adımları atmak kolay değil; örneğin işte geçirilen ek zamanlar, gidilen ek seyahatler, katılınacak akşam programları, yahut evdeyken dahi kopamadığınız ekranlar veya gidilemeyen tatiller vs. Bunların hem sizin hem çocuğunuz için ciddi bir duygusal maliyeti var. Bir anne olarak çocuğunuzla duygusal bağınızın kuvvetli olması, dayanışma ve iletişim hattınızın açık olması bu süreçte sahip olabileceğiniz en kıymetli değer. Ben bu açıdan çok şanslıyım. Beni anlayan bir oğlum var. Ama belki de beni anlamak için yaşından çabuk büyüdü.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Kariyerinizin zirvesindeyken anneliği deneyimlemek nasıldı? Her annenin bir dönem uğrak noktası olan o; yetersizlik hissi size de uğradı mı? 

Selva Demiralp: Anne olmak benim için dünyanın en tatmin edici, en güzel hissiydi. Hani tüm dünyanın durduğu, seslerin kesildiği ve sadece kendinizi yaşadığınız bir an vardır. Benim için o anlar bebeklerimi elime aldığım anlardı. Öte yandan işin bir de şu boyutu var, atlamamak gerekiyor. İkinci çocuğumun doğumu için hastaneye gitmeden önce o hafta gazetede çıkacak köşe yazımı da önceden yazıp göndermiştim. Hastanede bebeğim kollarımda iken başucumda da o gün çıkan gazete, gazetede de çıkan köşe yazım vardı. Yetersizlik hissi bana çocuklarım bebek iken değil, ergenlik dönemine girip aramızdaki bağlar yeniden tanımlanırken geldi. Öpüp kokladığınız bebeğinizin artık size eskisi kadar ihtiyacı olmayan, hatta kendi kişisel alanını çizip sizi de bir adım ötede konumlandıran bir küçük yetişkine dönüşmesi, yaşadığı sorunlar değiştikçe artık her derdine çözüm geliştirememek ve aciz kalmak insana epey bir tevazu duygusu öğretiyor. Çocuğunun her ihtiyacına yetişen bir anneden, “eh işte, olduğu kadar” bir anneye evriliyorsunuz. Benim deneyimim en azından böyle oldu. Kimilerine çocukların küçüklüğü zor gelir. Bana o dönem daha kolay geldi. Sorunlar daha basitti, çözümler daha kolaydı. Ama çocuk büyüdükçe problemler de büyüyor. Dediğim gibi benim öğrenme yolculuğum, kendimi oldukça iddialı ve her ihtiyaca yetişen bir anne olarak görmekten daha yetersiz bir anne olmayı kabul ettiğim, bir nevi “burnumun sürtüldüğü” ve olduğum yeri kabullendiğim, tevazu kazandığım bir yolculuk oldu.

Seda Demiralp: Anne olduğumda kariyerimin henüz daha başlarındaydım. Zor bir zamandı. Bunun kolay bir zamanı var mı gerçi onu da bilmiyorum. Ama şöyle bir olay anlatayım: Bir kere cildimde ciddi bir alerjik reaksiyon olmuştu. Uzun süre geçmeyince doktora gitmiştim. Doktor da bir kadındı ve beni dinledikten sonra şöyle demişti: “5 yaşında bir çocuğunuz olduğunu ve doçentliğe hazırlandığınızı söylediniz; test yapmaya gerek görmüyorum, bu dönem geçince rahatsızlığınız da geçecektir.” Nitekim haklı çıktı. Sanırım en zor zamanlarım o zamanlardı. Tam da bahsettiğiniz yetersizlik hissinin çok yoğun olduğu zamanlardı. Ne çocuğuma ne işime yetemediğim hissi çok ağırdı. Başka anneler çok becerikli, çok neşeli, en güzel çocuk oyunlarını onlar biliyor, oyun oynamaktan, başka annelerle gün boyu anneler ve çocuklar hakkında konuşmaktan sıkılmıyormuş, böyle olmayan bir benmişim gibi geliyordu. Beni kurtaran iki şey oldu: Birincisi benim gibi başka kadınlarla konuşmak, ikincisi çocuk bakımı konusunda daha fazla yardım almak. Yeniden kendime, işime ve sosyal hayatıma alan ayırabilmeye başladığımda, ayarlarım yerine geldi.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Rakamların bir cinsiyeti veya toplum tarafından öğretilmiş bir karakteri var mıdır? 

Selva Demiralp: Rakamların neyi gösterdiğine bağlı. Gözlerinizi kapatın ve bir konuşmacı düşünün. O konuşmacı yatırım, istihdam, ciro, kâr gibi rakamlardan bahsediyor olsun. Şimdi gözlerinizi açıp hayal ettiğiniz konuşmacının cinsiyetini söyleyin desem, muhtemelen çoğunluk “erkek” diye cevap verir. Buna karşılık size alışveriş filesi, çarşı pazar, gıda enflasyonu desem, bu sefer muhtemelen kafanızda bir kadın canlanıyor. Oysa o file, aynı zamanda bir fiyat istikrarı barometresidir. Merkez bankalarının hedeflediği enflasyonun en canlı, en gündelik hali o filede taşınıyor. Ama biz yine de ona gereken ağırlığı vermiyor, iktisadi aktivite deyince kadının rolünü göz ardı ediyoruz. Rakamın cinsiyeti olmaz, ama ona bakış açısının var.

Siyasetin zaman zaman sertleşen diline karşı kadın bakış açısı kutuplaşmayı nasıl yumuşatır? Kadınlar, siyasette erkek gibi olmadan kendi tarz ve üslubunda var olmayı nasıl başarabilir? 

Seda Demiralp: Burada öncelikle iki önemli noktaya dikkat çekmek isterim. Biliyoruz ki, yüzlerce yıllık ataerkil gelenek sonunda güç, erillik ile eş anlamlı hale gelmiş durumda. Dolayısıyla eril sinyaller, güç sinyalleri olarak kodlanıyor. Bundan ötürü, kadınların siyasette ya da genel olarak kamusal alanda “güç iddiası” ortaya koymak için kendilerini eril performanslar sergilemek zorunda hissedebildiklerini görüyoruz. Bazen de farkında olmadan bu tür performatif jestleri benimseyebiliyorlar. Sırf güç sinyali vermek için eril performanslara yaslanmak ne kadar sorunluysa, kadınların kendilerini, tercihlerini, inançlarını cesurca ortaya koymalarını, haklarını kararlılıkla savunmalarını, “fazla agresif” yahut “erkeksi” gibi kavramlarla tanımlamaya ve bu şekilde yıpratmaya hazır bakış açısı da bir o kadar yanlış. Kadınlar, toplum buna hazır mı diye sormaksızın kendilerini ortaya koyma konusunda cesaret göstermeli; diğer yandan kendilerinden başka biri gibi davranmak zorunda da asla hissetmemeli. Kadınların siyaseti veya bulundukları ortamları yumuşatmak gibi bir sorumlulukları yok. “Kadınlar siyasete girince kutuplaşma azalır mı?” sorusu aslında yanlış yerden başlıyor. Ama erkek egemen siyasal alanın alışık olduğu çatışma repertuvarının dışından geldikleri için oyunun ritmini ve dilini ister istemez değiştiriyorlar. Yani karşınızda sizin bildiğiniz kavramlarla, bildiğiniz yollarla kavga etmeyen biri olduğunda siz de aynı şekilde kavga edemezsiniz, bunun gibi. Kadınlar siyaseti yumuşatmak için girmiyor tabloya ama varlıklarıyla, siyasetin alıştığı sertleşme refleksini bozuyorlar. Bu anlamda en sevdiğim örnek, Yeni Zelanda Eski Başbakanı Jacinda Ardern.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Erkek egemen bir toplumda hangi bariyerleri yıktınız? Sizin payınıza düşen masada kendinize yer açmak mıydı, yoksa masayı en baştan yeniden tasarlamak mı? 

Selva Demiralp: Henüz ne kadar bariyer yıktığımızdan emin değilim. Çünkü bir bariyeri atladığınızı düşünüp mesafe aldıkça karşınıza daha yüksek bir bariyer çıkıyor. Toplum “en yukarıdaki” pozisyonları erkeklere saklamış. Bu, yıllarca kuşaktan kuşağa bilinçaltına yerleşmiş. Bizler sanırım kadınların da en azından akademik kariyerlerinde yükselerek ve uzmanlık alanlarında gündem üzerinden yorumlar yaparak görünürlük kazanmalarına, toplumun gözünün bu mevkilerde kadınları görmesine alışmasına katkı sağlıyoruz. Koç Üniversitesi’nde para politikası üzerine ders veren, TCMB’yi analiz eden, köşe yazıları yazan bir kadın iktisatçı olarak sahada yer almak, bir anlamda “bu mevkide kadın da olur” mesajını tekrar tekrar vermek demek. Kurduğum hanehalkı enflasyon beklentileri anketi de bir anlamda bu zihniyetin ürünü. Özellikle alışveriş filesini taşıyan kadının beklentilerini ölçmek, onu iktisadi analizin merkezine koymak benim için hem akademik hem de sembolik bir tercihti. Ama masayı yeniden tasarlama aşamasından henüz çok çok uzağız. O belki bizim bayrağı devredeceğimiz genç kuşaklarla, belki birkaç kuşak sonra mümkün olacak.

Seda hanım; başarılı kız kardeşlere sahip bir birey olarak rekabet yerine dayanışmanın başarınızdaki etkisini nasıl yaşadınız?

Selva Demiralp: Kendimi en verimli hissettiğim, en üretken olduğum ortamlar hep dayanışma ortamı oldu. Belki de bu yüzden Fed’den ayrılıp akademiye geçtiğimde, kendi işbirliklerimi ve araştırma partnerlerimi seçme özgürlüğüne sahip olduğum bu yeni ortam bana çok huzurlu geldi. Dediğiniz gibi, üç kız kardeşin olduğu bir evde dayanışma zaten beyninizin kodlarına yerleşiyor. Erkek kardeşler arasındaki rekabetçi ortam kızlar arasında olmuyor.

​ Seda Demiralp: Kuşkusuz çok fazla. İki akademisyen ablaya sahip bir kardeş olarak onlardan hep çok beslendim, tecrübelerinden faydalandım. En ucuz ders, başkalarının tecrübelerinden alınan derstir demişler. Bu tecrübe özellikle en yakınınızdaki birinden, kardeşinizden geliyorsa öğrendiğiniz adeta kendi tecrübenizmiş gibi oluyor. Diğer ablam edebiyatçı olduğu için alanı biraz daha uzak ama Selva’nın alanı bana daha yakın olduğu için birlikte akademik çalışmalarımız da oldu, benzer kamusal pozisyonlarımız da oldu. Dolayısıyla bana verdiği destek ve rehberlik kesinlikle kariyer yolumda kritikti.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Sokaktaki suça sürüklenen çocukların tablosunda ekonomik çaresizliğin payı nedir? Bir çocuğun kaderini ne belirler? Selva Demiralp: Ekonomik çaresizlik şüphesiz güçlü bir zemin hazırlıyor. Ama kader demek çok uygun değil muhtemelen. Şöyle düşünelim: Yoksulluk tek başına suça yöneltmiyor. Asıl etkisini dolaylı kanallarla gösteriyor; aile stresi, ebeveyn gözetiminin azalması, okul terkinin artması gibi. Yani riski katlar ama zorunlu kılmaz. Peki kader üzerinde gerçekten belirleyici olan ne? Bence üç şey öne çıkıyor: Birincisi, çocuğa sahip çıkacak bir rol modelinin varlığı; ebeveyn olur, öğretmen olur, fark etmez. İkincisi, çocuğa sosyal bir çıpa sağlayacak okulla bağının korunması. Üçüncüsü ise çocuğun sosyal izolasyon altında değil, arkadaş gruplarıyla bir arada yetişmesi. Bu üçü bir arada olduğunda ekonomik çaresizlik bile kader olmaktan çıkıyor.​

Seda Demiralp: Bugün yaptığımız araştırmalarda vatandaşlara “Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?” diye sorduğumuzda suçla mücadele konusundaki yetersizlikler en üst sıralarda geliyor. Özellikle kadın ve çocuklara yönelik şiddet başı çekiyor. Çocuklar özelinde okullarda yaşanan zorbalık ve uyuşturucu riski, çocuklara yönelik tehditleri tekil vakalar olmaktan çıkarıp günlük, olağan bir risk haline getiriyor. Çocuklara yönelik suçlarla mücadelede cezalar caydırıcılık açısından önemli elbette ama koruyucu önlemler, suçu henüz olmadan yakalamak, önünü almak elbette daha önemli. Okullarda ciddi bir iyileştirme yapılması net bir ihtiyaç. Ayrıca sosyal medya konusunun da gerçekçi bir biçimde gözden geçirilmesi gerekiyor. Çocukları güvende tutmayı, yani minimumu sağladıktan sonra da onlara umutlu hissedebilecekleri bir gelecek sunabilmek gerek. Ne yazık ki bu konuda da çok kötü durumdayız. Çocukların gayret gösterme, başarılı olma ve iyi bir gelecek için kendilerine yatırım yapma motivasyonları çok zayıfladı çünkü böyle bir gelecekten umutları azaldı. Çocukların kendi ülkelerinde güvenle ve umutla yaşayabilecekleri, yaşamayı umabilecekleri bir ortam oluşturmamız gerek.

Yoğun gündemin ardından zihninizi nasıl yeniliyorsunuz, yani nasıl resetliyorsunuz? Gardırobunuzda kendinizi en güçlü hissettiğiniz parçalar hangileri? 

Seda Demiralp: Benim kendimi dinlendirme, ödüllendirme ve şifalandırma yolum çoğu zaman güzel ve besleyici bir yemek yemeyi içeriyor. Müzik de öyle; dinlendirici bir müzik çoğu zaman yaptığım işin arka planında eşlik eder bana. Spor konusunda iyi değildim ama 2026 bu konuda kendimi biraz daha zorladığım bir yıl oldu; zaman buldukça padel oynuyorum. Gardırop konusuna gelince; giydiklerim karakterimi, içimdeki farklı sesleri ifade eden parçalar olduğunda bu beni iyi hissettiriyor. Sevdiğim giyim tarzı biraz vintage inspired diyebilirim. 1940’ların tarzı benim ruhuma çok iyi geliyor. Minik puantiyeli elbiseler, kalp yakalar, karpuz kollar, etek uçları hareketli kalem etekler, yuvarlak yakalı ceketler, bebe yaka bluzlar… Bunlar benim dilim; giydiğimde ruhum konuşuyor sanki. Renk çok sevmem; siyah, beyaz, gri, kahve, mürdüm… Sanırım renklerin giysiyi domine etmesini sevmiyorum.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

 Kendi yolunu açmaya çalışan genç kadınlara ve yarının liderlerini yetiştiren annelere tek cümlelik “pusulanız” ne olurdu? 

Seda Demiralp: Tek cümleyi de kısaltayım, tek kelimeyle cevap vereyim: “Cesaret” diyeyim. Konfor alanından çıkmak, cesaret etmek ve arkadan gelenlere de mükemmellikte değil, cesarette örnek olabilmek.

Peki her ikinize de soralım: Sizce başarının değişmez sırrı nedir?

Selva Demiralp: “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde çok sevdiğim bir replik vardır. Asya, kendi kendine düşünürken “Sevgi neydi?” diye sorar ve sonra da “sevgi emekti” cevabını verir. Ben bu cevabı başarıya uyarlıyorum ve “başarı emektir” diyorum. Başarı emek, sabır, yılmamak, düşüp kalkmak, bazen küllerinden yeniden doğmaktır. Kendine olan inancını kaybetmemektir. Ama bunların hepsi emekle başlıyor.

Seda Demiralp: Bana göre en önemlisi kamusal alanda var olma, yer kaplama, söz söyleme cesaretini göstermek; bir başka deyişle içimizdeki yaratıcı enerjinin dışarıya, yani mahremden kamusala çıkmasına izin vermek ve bu süreçte yapabileceğimiz hatalara, maruz kalacağımız saldırılara karşı duygusal olarak dirençli kalmak. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Dolayısıyla bana göre tek yapmak gereken: “Her şeye rağmen devam etmek.” Hata yapabiliriz, canımız sıkılabilir, üzülebiliriz ama camdan yapılmadık. Cesaret etmek, risk almak ve belli bir sonuç beklentisine takılmadan tüm bu deneyimin kendisinin tadını çıkarmak en önemli yol gösterici bana göre.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

#AnnelerGünü #KadınVeKariyer #SelvaDemiralp #SedaDemiralp #BaşarıVeEmek #CamTavanlar #KadınDayanışması #RolModelKadınlar #AkademideKadın #ToplumsalCinsiyet #KadınBakışAçısı #Cesaret #BaşarıEmektir #KadınVeSiyaset #KadınGirişimi #İlhamVerenKadınlar #TürkiyeAkademi #KadınlarınGücü #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Reyhan Karaca “Beğenilmek için değil, kendim olmak için varım”

 Türk pop müziğinin güçlü kadın seslerinden Reyhan Karaca, yıllardır sahnede ve stüdyoda kendine özgü yorumuyla iz bırakıyor. Duygularını olduğu gibi aktaran, sahiciliğiyle dinleyicinin kalbine dokunan Karaca, yeni albümüyle müzik yolculuğuna içten bir sayfa daha ekliyor. “Ağla Gönlüm” şarkısıyla kırgınlık, kabulleniş ve içsel vedalaşmayı anlatan sanatçı, kariyerinde kadın olmanın getirdiği zorluklara rağmen kendi sesini duyurmayı başarmış, özgünlüğüyle pop müziğin en özel isimlerinden biri olmayı sürdürüyor.

Röportaj: Ahu Çağdaş

Reyhan Karaca

Yeni albümünüzün hazırlık süreci nasıl geçti, sizi en çok hangi duygu yönlendirdi? 

“Ağla Gönlüm” aslında bir şarkıdan fazlası… benim içimde uzun zamandır susturduğum bir duygunun dışarı çıkma hali. Bu süreçte kendime şunu sordum: “Gerçekten ne hissediyorum?”

Cevap çok netti: Kırgınlık, kabulleniş ve biraz da içsel bir vedalaşma…

Bu şarkıyı söylerken hiçbir şeyi süslemedim. Çünkü bazı duygular vardır ya olduğu gibi anlatırsın ya da hiç anlatamazsın. “Ağla Gönlüm” tam olarak öyle bir şarkı benim için…

Albümdeki şarkılarınızda hangi temaları öne çıkarmak istediniz? 

“Ağla Gönlüm”le birlikte aslında şunu anlatmak istedim: Güçlü olmak, her zaman dimdik durmak değildir. Bazen en büyük güç, içindeki kırıklığı kabul etmektir.

Bu şarkıda aşk var ama acının içinden geçen bir aşk… Gurur var ama sessiz bir gurur… Ve en önemlisi, insanın kendiyle yüzleşmesi var.

Çünkü insan en çok, sustuğu yerde yoruluyor. Ben bu şarkıda o suskunluğu konuşturdum.

Reyhan Karaca

Bugünün müzik dünyasında kadın sanatçıların sesini duyurması sizce nasıl bir yol izliyor? 

Eskiden kapılar daha kapalıydı, şimdi anahtarlar çoğaldı ama rekabet de çok büyüdü. Kadın sanatçılar artık daha görünür ama aynı zamanda daha çok sınanıyor. Yine de sesini gerçekten bilen bir kadın, eninde sonunda duyuluyor.

90’lardan bugüne pop müzikte kadın sanatçı olarak yol almak nasıl bir deneyim oldu? 

Çok şey gördüm, çok şey öğrendim. 90’lar daha saf ama daha zor bir dönemdi. Şimdi her şey daha hızlı ama daha yüzeysel. Ben o iki dünyanın arasında kalmadım, ikisini de içimde özümsedim.

Erkek sanatçıların daha çok ön planda olduğu bir piyasada, kendi sesinizi duyurmak için hangi yolları denediniz? 

Hiç kimsenin gölgesinde durmamayı seçtim. Kendi hikâyemi anlattım, kendi duygumla söyledim. Çünkü taklit edilen değil, hissedilen kalıyor.

Kariyerinizde sizi en çok zorlayan dönem hangisiydi, nasıl aştınız? 

Sessiz kaldığım dönemler… İnsan unutulduğunu sanıyor ama aslında kendini yeniden kuruyor. Ben o dönemlerde müziğe değil, kendime yatırım yaptım. Sonra zaten her şey yerine oturdu.

Reyhan Karaca

Pop müzikte kadın sanatçı olmanın en büyük avantajı ve dezavantajı sizce nedir? 

Avantajı şu: Duyguyu çok derin anlatabiliyoruz. Dezavantajı ise sürekli görünüş üzerinden değerlendiriliyor olmak. Ses ikinci plana atılabiliyor bazen.

Güzellik, kıyafet, sahne imajı gibi konularda kadınların erkeklere göre daha fazla baskı altında olduğunu düşünüyor musunuz? 

Kesinlikle. Kadın sahneye çıkınca önce nasıl göründüğüne bakılıyor. Erkek sahneye çıkınca ne söylediğine. Bu çok net bir fark. Bu yüzden de hep kendimi yeniledim ve hâlâ yeni çıkmış bir şarkıcı gibi heyecanla yenilikleri takip ediyorum.

Bu baskılarla başa çıkmak için kendi yöntemleriniz neler? 

Kendime şunu söyledim: “Beğenilmek için değil, kendim olmak için varım.” O noktadan sonra hiçbir yorum insanı yıkamıyor.

Kadın sanatçı olarak sahnede kendinizi ifade ederken en özgür hissettiğiniz an hangisi oldu? 

Şarkının içinde kaybolduğum an… O an ne kamera var ne seyirci ne de yargı. Sadece ben ve müzik kalıyoruz.

Günlük hayatınızda müziğin dışında sizi en çok besleyen şey nedir? 

Yalnız kalabilmek… Sessizlik benim en büyük ilhamım. Bir de hayata dışarıdan bakabilmek.

Reyhan Karaca

Kadın sanatçı olarak toplumdan aldığınız destek ve eleştiriler arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? 

Destek motive eder, eleştiri büyütür. Ama ikisini de dozunda almak gerekiyor. Çünkü ikisi de insanı yanlış yere götürebilir.

Genç kadın müzisyenlere en önemli tavsiyeniz ne olurdu? 

Kimseye benzemeye çalışmasınlar. Çünkü en güçlü şey, insanın kendi sesidir.

Yeni albüm sonrası müzik yolculuğunuzda hangi projeler sizi heyecanlandırıyor? 

Daha sahici, daha çıplak işler yapmak istiyorum. Belki akustik projeler, belki sürpriz iş birlikleri… Ama hepsinde tek şartım var: Gerçek olması. Daha çok şarkı üretip daha fazla kitlelere ulaşmak istiyorum.

Dijital çağda kadın sanatçıların kendilerini ifade etme imkânları sizce nasıl değişti? 

Artık kimseye ihtiyaç duymadan sesini duyurabiliyorsun. Ama bu sefer de gürültünün içinden sıyrılman gerekiyor. Yani özgürlük arttı ama mücadele şekil değiştirdi.

Hayalinizdeki sahne veya iş birliği nedir? 

Aslında benim için hayal artık büyük sahnelerden çok, doğru duyguyu paylaşabildiğim anlar…

Uzun zamandır içimde olan bir şey var: Genç meslektaşlarımla bir araya gelip birlikte üretmek. Onların enerjisiyle benim birikimimin buluştuğu, samimi ve sahici projeler yapmak istiyorum.

Bir de yıllardır ertelediğim bir şey… o düet meselesi.

Doğru zamanı, doğru sesi bekledim hep. Artık hissediyorum, o zamanı geldi. İçime sinen, gerçekten kalpten bir düet yapmak ve onu hayata geçirmek istiyorum. Çünkü bazen iki ses, tek başına anlatamadığını çok daha derin anlatabiliyor.

Reyhan Karaca

#ReyhanKaraca #AğlaGönlüm #YeniAlbüm #PopMüzik #KadınSanatçılar #MüzikRöportaj #PauseDergi #TürkMüziği #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #AhuÇağdaş

“Müzik yapmak için yapay zekâya ihtiyaç duyanlar müzik yapmasın.”

Türk pop müziğinin güçlü sesi Rober Hatemo, 29 yıllık kariyerinde samimiyetini ve sahne performansındaki canlılığını hiç kaybetmedi. Pause Dergi için gerçekleştirdiğimiz özel röportajda Hatemo, dijital çağda müziğin dönüşümünü, “Full Live Project” fikrinin doğuşunu ve sahneye olan tutkusunu içtenlikle anlattı.

Röportaj: Ahu Çağdaş

Rober Hatemo

“Full Live Project” fikri nasıl doğdu? 

Herşeyin dijital ve gürültülü olmasından ve ben gibi insanların biraz kafa dinleyeceklerini düşündüğümden dolayı böyle bir sound yapıp, enstrümnları ve sesimi en organik şekilde duyurmak istedim. Bütün bunlar bir araya geldiğinde “Full live” adını verdiğim proje doğdu. Piyasada yapay zeka ile yapılan şarkılarında listelere girmesinde bunun bir katkısı var şüphesiz. Müzik yapmak için de yapay zekaya ihtiyaç duyanlarda müzik yapmasın diye düşünüyorum. İyi beste, doğru yazılmış sözler, iyi ve temiz bir vokal, üstat müzisyenlerle bir araya geldiğinde yapılan şarkıların dinleyicide çok çabuk karşılığı olduğunu da bu ilk şarkım olan “Umudum Kalmadı”dan görebiliyorum.

Eminönü meydanında halkın arasında çekilen klip, sizin için ne ifade ediyor? 

Aslında benim için çok önemli bir konu bu. Benim 29 senelik sanat hayatımda çıkardığımşarkılar halk tarafından hep beğeniyle karşılanmış ve beni bu günlere taşımıştır. Ancak ben bazı nedenlerden dolayı bu şarkıları halka söyleyecek konser organizasyonlarında pek bulunamadım. Bu şarkıyı Eminönü meydanında halkın içinde söylememin sebebi de bir yerde onlara olan minnettarlığımın bir göstergesi, bir teşekkür olarak yorumlayabiliriz.

 90’lardan bugüne müzikteki değişimi nasıl gözlemlediniz? 

Benim çıkışım 1997 yılında “Esmer” ile oldu, bakarsanız o şarkıda bile perküsyonlar, bağlamalar hep canlı enstrümanlar kullanılmıştır. Bende bir değişiklik olmadı aslında, zaman zaman trende uyup yaptığım şarkıların dışında. Kendimde bir Rober Hatemo tarzı oturttum. Bunda en büyük etkenlerden biri de çok sahne almam ve sahne de enstrümanlar eşliğinde canlı performans sergilemem. Hiç playback yapmadım. Hep samimi ve hep gerçek oldum. 29 yılda o kadar çok çıkış yapan kaybolan solist gördüm ki saysam liste uzar gider. İşte 90’lardan bu yana hep değişen bir müzik akımı olmasına rağmen hala kalıcı olmamın en büyük nedenlerinden biri bu. Şimdi de çok revaçta olan milyon milyon dinlenen yeni isimleri görüyoruz. Ama çoğu beş sene sonra olmayacaklar. Çünkü hepsi akıyorken küpü doldurmak peşinde, onlarda biliyorlar yirmi sene sonra hatırlanmayacaklarını o yüzden kalıcı bir eser bırakmak peşinde değiller maalesef.

Rober Hatemo

“Damar şarkılar” sizin için neden bu kadar özel? 

Damar şarkılar herkes için çok özeldir çünkü onlarda yaşanmışlık vardır. Ben gerçek hayatımda bu duyguları çok sık yaşayan ama belli etmeyen bir insanım. Bu şarkıları icra ederken adeta bende aynı duyguları yaşıyorum ve bu yüzden dinleyiciye geçirebiliyorum diye düşünüyorum. O şarkılar yazan, besteleyen kadar beni anlatıyor. Çünkü o şarkıyı dinlediğimde “evet bu beni anlatıyor ve ben bunu çek güzel okurum” diyorum.

Günlük hayatınızda sizi en çok besleyen şey ne: şehir, insanlar, yalnızlık, yoksa sahne? 

İlk sıraya sahneyi koyabilirim, orası takdir edildiğiniz ve tanıdığınız tanımadığınız insanların size sevgisini gösterdiği yer. Sahnedeyken ben benim, ikinci sıraya tabii ki insanları koyacağız, çünkü o sizi takdir eden, alkışlayan insanlar olmazsa yaptığınız işin sadece para kazandırmasının hiçbir değeri yok. Ve üç “Yalnızlık”, yalnız kalmayı seviyorum. Günün sonunda insan kafa dinlemeyi arzuluyor ama Şehir hayatı çok yorucu, kalabalık, trafik işte bunlar beni çok yoruyor. Sık sık İstanbul dışına kaçmam da bu yüzden.

“Full Live Project” sonrası hayalinizdeki işbirliği veya sahne neresi? 

Bu projenin devamına Riyad’da Mohammed Abdo Arena’da dev bir orkestra ile kendi şarkılarımı seslendirmek en büyük hayalim.

Dijital çağda müzikle dinleyici arasındaki bağ sizce nasıl değişti? 

Televizyon gitti, müzik kanalları gitti, müzik & eğlence programları gitti, vj’ler gitti. Aracısız kendi öngörüleri ile insanlar kendi beğendiği müzikleri kendi arayıp bulmak zorunda kaldılar. En büyük yararı dünya’da neler olup bitiyor, müzik adına neler yaşanıyor daha çabuk ulaşabiliyoruz.

Rober Hatemo

Eğer müzik yapmasaydınız, hangi mesleği seçerdiniz? 

Çok da düşünmeden cevap vereceğim, zaten baba mesleğim olan kuyumcu zanaatlkarlığını yapardım. Uzun yıllar babamın yanında yaptığım bir işti zaten ama müzik sevdam çok ağır bastığı için o mesleğe yıllar önce veda etmiştim.

Sahneye çıkmadan önce uğurlu bir ritüeliniz var mı? 

Genelde nefes eksersizleri yaparım ama hazırlanıp sahneye çıkmadan önce mutlaka dua ederim. Yakınımda sevdiğim birisi varsa da onu öperim genelde.

Dinleyicilerinizin sizi en çok hangi yönünüzle hatırlamasını istersiniz? 

İyi bir şarkıcı olarak hatırlasınlar yeter çünkü şarkı söylemeyi çok seviyorum ve son nefesime kadar da şarkı söyleyeceğim.

#PauseDergi #RoberHatemo #FullLiveProject #UmudumKalmadı #TürkPopMüziği #CanlıPerformans #Samimiyet #DamarŞarkılar #MüzikVeDuygu #EminönüKlip #29YıllıkKariyer #SahneTutkusu #MüzikVeHayat #MüzikRöportajı #KalıcıEserler #TürkMüzikSahnesi #Ahu Çağdaş

“Wellness temel bir insan hakkıdır.”

Televizyon ekranlarından tanıdığımız, yazarlığıyla ilham veren, wellness ve yoga eğitmenliğiyle binlerce insana dokunan Ece Vahapoğlu, bugün artık “iyi yaşam” kavramının Türkiye’deki en güçlü seslerinden biri. Medya kariyerinden wellness dünyasına uzanan yolculuğunda disiplinini, iletişim gücünü ve sahne deneyimini yeni bir amaca yönlendiren Vahapoğlu, beden–zihin–ruh bütünlüğünü merkeze alan felsefesiyle modern insana dengeyi hatırlatıyor.
Pause Dergi için gerçekleştirdiğimiz özel kapak röportajında; içsel beslenmeden dişil enerjiye, kakao seremonilerinden nefes çalışmalarına kadar uzanan yaşam yolculuğunu, kişisel kırılma noktalarını ve wellness sektörünün geleceğine dair vizyonunu bizimle paylaştı.

Röportaj: Ahu Çağdaş

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

Medya kariyerinden wellness alanına geçişteki kırılma noktanız neydi? O dönemki disiplin, bugünkü felsefenize nasıl bir temel sağladı?
Televizyon ve medya benim için güçlü bir iletişim alanıydı; ancak içimde hep insanlara gerçek dönüşüm sağlayan, onlara iyi gelen bir şeyler yapma arzusu büyüyordu. 30’lu yaşlarımda kendi iç yolculuğum başladıktan sonra gördüm ki; başarı sadece dış görünüşte ve şirket cirolarında değil, insanın beden–zihin–ruh bütünlüğünde saklı. Bu farkındalık, hayatımı daha derin bir amaca yönlendirdi. Medyada edindiğim disiplin, sahne duruşu ve güçlü iletişim becerileri ise bugün wellness alanında binlerce insanla buluşmamın temelini oluşturdu. Spor ve sağlıklı yaşam kültürünü yaymak istiyorum.

Savunduğunuz içsel beslenme tam olarak nedir ve günümüzün tükenmişlik hislerine karşı nasıl somut bir çare sunuyor?
İçsel beslenme; sadece tabağa değil, ruhun neye aç olduğuna da bakmaktır. Sevgiye mi? Desteğe mi? Özgürlüğe mi? Bedenimizi kaliteli gıdalarla beslerken ya da beslemezken; zihnimizi olumlu düşüncelerle, ruhumuzu minnetle, sosyal hayatımızı sağlıklı ilişkilerle beslemeyi savunuyorum. Bu yaklaşım modern insanın tükenmişlik haline bir çözüm oluyor.

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

Kakao seremonisi, modern insanın denge arayışına hangi derinlikleri sunuyor veya hatırlatıyor?
Kakao seremonisi, kalbi açan ve bizi öz şefkatle buluşturan kadim bir ritüel. Ben de uygulayıcısı olarak yaptığım seremonilerde katılımcıları daha üst bir enerji frekansına çıkarıp yukarıdaki ama aslında içimizdeki kaynakla buluşturuyorum. Kalp gözü açıldığı için niyetler daha kolay kabul oluyor. Modern insan hep “yapma” halinde; kakao ise “olma” haline davet ediyor. Unuttuklarımızı hatırlatıyor: Yavaşlık, duygu, sevgi, bağ ve birlik.

Dişil enerjiyi neden bu kadar önemsiyorsunuz?
Oğlum Efe’ye hamile kalmadan önce yaşadığım bir kayıp beni dişil enerjiyi aktive etmek konusunda uyandırdı. Çok araştırdım, okudum, uyguladım. Kitaplar yazdım. Çünkü dişil enerji; yaratıcı, sezgisel ve şefkatli tarafımız. Hızlı ve rekabetçi dünyada kadınlar sürekli eril enerjiyle ilerliyor ve öz doğalarından uzaklaşıyor. İyi yaşamın kalbinde dengelenmiş bir dişil güç var. Son kitabım ‘Dişil Enerji’de de bunun yollarını aktarıyorum. Aynı zamanda daha çok kadına ulaşmak için dişil enerji şifa uygulayıcısı sertifikam da tamamlanmak üzere.

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

Bunu kaybettiğini düşünen kadınlara öneriniz?
Kendilerine şefkatle dokunsunlar. Öz değerini hatırlasınlar. Toprağa bassınlar. Dans etsinler. Nefes alsınlar. Aynaya bakıp “Ben yeterim” desinler. Dişil enerji, dışarıdan alınan bir şey değil; hatırlanan bir öz. Dişil enerji açık olduğunda hayata bilgelik, aşk, bolluk, bereket akar.

Nefes çalışmalarında bahsedilen iç ses, insanı ilk duyduğunda en çok hangi korku ya da gerçekle yüzleştiriyor?
Sessizlik. Çünkü o sessizlikte kaçtığımız gerçeklerle, ertelenmiş duygularla yüzleşiriz. Zihne düşünceler gelir, odaklanmak güçleşir. İşte tam orada pratik başlar: Sürekli nefese geri dönmek.
Nefes, zihnin fırtınasında bize yönünü bulduran pusula gibi… Korkunun içinden geçtikçe özgürlüğün kapısı açılır.

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

Hayatınızda hiç tükendiğinizi hissettiğiniz bir dönem oldu mu? O dönemden çıkmanızı sağlayan tek şey neydi?
Evet olmuştur. Üstelik herkes güçlü görürken. Aynı anda çok şeye yetişmeye çalışırken ve hala idealist hedeflerde kalmaya çalışırken yoruldum. Beni ayağa kaldıran şey hem içime dönmek hem de hareket oldu. Her şey üst üste geliyorsa bir dur, sakinleş. Ama sporunu da eksik etme. Bedenimi ve ruhumu iyileştirdikçe sıkıntılar çözüldü.

Kırmızı çizginiz var mıdır?
Hak ettiğim değerin verilmediğini hissettiğim yerde durmam. Saygı, sınırlarıma çektiğim net bir çizgi.

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

Çabuk sinirlenir misiniz? Nasıl bir yapınız var?
Güçlü bir yapım var ama sabırsız olabiliyorum. Sinirlenince kısa bir süre sesim yükselebilir ama sonra sakinlerim. Eskiden istediğim şeyler istediğim zamanda olsun isterdim; ama hayat gösterdi ki ansızın planlar değişebilir. Anne ve babamı yakın zamanda birden kaybettim. Üstüne kanser olduğumu öğrendim. Çabuk toparladım hep ve yoluma devam ettim. İçimde tutmamayı, söylemeyi ve sınır koymayı öğrendim.

Dijital dünyanın mükemmel görünme baskısını nasıl yönetiyorsunuz? Kamera arkasında, dışarıya yansıtmadığınız en büyük mücadeleniz nedir?
Kamera önünde parlayan hayatlara herkes bakıyor, kamera arkasını az kişi biliyor… Yıllardır TV sektöründe de sosyal medyada da aktif biri olarak görünenle arkasının farklı olduğu zamanları biliyorum. Bazen bu bir anlamda profesyonellik. Ama ben sosyal medyada takipçilerime sürekli mükemmellik yerine gerçeklik iletiyorum. Genel olarak olumlu ve ilham veren şeyler paylaşıyorum. Şikayet etmiyorum. Kimi gün sahnede, kimi gün yorgun — ama her zaman Ece’yim.
En büyük mücadelem? Kendime yeterince şefkat göstermek.

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

Wellness’ı sürdürülebilir bir iş modeline dönüştürdünüz. Bu sektörün önümüzdeki 5–10 yılda hangi alanlarda en hızlı büyüyeceği öngörülüyor?
Turizm, kurumsal sağlık, dijital eğitim & uygulamalar ve longevity (uzun yaşam) alanları çok hızlı büyüyecek. Ben de bu alanların hepsinde global projeler üretiyorum. Wellness alanı zaten büyüyor; daha da büyüyecek. İnsanlar da neyin değerli olduğunu ve nereye yatırım yapmak daha iyi onu anladı. Seni yoran tatiller, marka alışverişleri yerine deneyimsel ve seni dinlendiren uzaklaşmalar revaçta.

Türkiye’de wellness halen lüks olarak algılanıyor. Bu algıyı kırıp iyi yaşamı halka yayacak en etkili yol nedir?
Wellness temel bir insan hakkıdır. Ücretsiz toplu aktiviteler, şehir içi sağlıklı yaşam alanları, medya desteği ve toplum sağlığı projeleri bu algıyı kıracak güce sahip. Ben bunun için en az 15 yıldır uğraşıyorum; zamanında kamu ile de çalıştım.

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

Dağ, kar ve soğukla aranız nasıl?
Doğa beni hep yeniler. Zorlu koşullarda bedenimi keşfetmek zihnimi de güçlendiriyor. Dağda zaman geçirmek bana çok iyi gelir. Havası nefesimi yeniler. Hele bir tırmanış, yürüyüş, rota, hedef varsa her zirve, bana “yapabilirim” duygusunu yeniden hatırlatıyor. Dünyanın en zorlu yarışı Everest Maratonu’nda koşan ilk ve tek Türk olmanın gururunu hala yaşıyorum.

Saç ve makyaj rutininiz?
Doğalım. Gündelik hayatımda çok uzun zamanlar ayırmam. Her zaman bakımlıyım. Cildimi temiz tutarım. Yoga pratiğiyle nefes aldığım gibi yüz yogası da yaparım. Saçlarım düz; yıka çık halimle sokağa çıkabilirim. Makyajı hafif yapmayı severim. Sahne sunuculuklarımda ve hatta TV ekranında bile hafif makyaj tercih ederim.

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

Alışveriş tarzınız?
Planlı olduğum dönemler olduğu gibi özellikle seyahatlerde bir rahatlayıp spontan bir şeyler satın alıyorum.
Buzdolabımda ise hep: sebze & yeşillikler, yumurta, bitkisel sütler, avokado ve ham kakao bulunur.

Yorgunluğa karşı kişisel sınırlarınız?
Enerjimi korumayı öğrendim. “Hayır” diyebilmek, erken uyku, yoga, nefes, meditasyon ve Efe ile kaliteli zaman — benim en güçlü şarjım.

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

Bir destinasyonu wellness cenneti yapan unsurlar nelerdir? Keşfettiğiniz bir gezi rotasını paylaşır mısınız?
Sessizlik, doğa, yüksek kalite beslenme ve samimi insan bağlantısı. Yaz aylarında Bodrum’da yazlık evimdeyim.
Yurtdışı favorilerimden biri Bali — insanın ruhunu açan bir enerjiye sahip ve tam yogilere göre. Hatta Mart ayında Bali’de anne–çocuk kampı düzenliyorum.
Bir diğer özel rotam ise Bosna Piramitleri… Bahar aylarında şifası yüksek enerjisiyle orada meditasyon turum olacak.

Önümüzdeki yıllarda Türk wellness sektörünü dönüştürecek global trend?
Longevity — uzun ve güçlü yaşam bilimi.
Beyin, beden ve duygu dönüşümü bilimsel yöntemlerle yaşamın merkezine oturacak.

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

10 yıl sonra Ece Vahapoğlu’nu nerede hayal ediyorsunuz?
Dünyanın dört bir yanında, binlerce kadına ilham veren global bilge bir kadın olarak hayal ediyorum. Konuşmalarım, seminerlerim, workshoplarım, kamplarım, kitaplarım ve dijital içeriklerimle dünyadayım.
Doğaya yakın, Efe’yle çokça seyahat eden, aşkı da bulmuş dengede bir yaşamda.

Tek öğüdünüz?
Kendinize dönün. Mutluluk dışarıda değil, içinizde filizleniyor. Ve hep şükredin.

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

Başarının sırrı nedir?
Tutku + disiplin + şükür.
Ne yapıyorsan kalbinle yap.
Ayrıca sürekli öğrenme hevesi ve ilham vererek paylaşmak — bilgiyi saklamak değil, çoğaltmak başarıyı gerçek kılar.

Yeni TV programınız başladı; nasıl gidiyor?
Ekranda iyi bir programda olmayı özlemiştim. Tam bana göre bir içerikle, programın adında bile ‘mutluluk’ geçen, gazeteciliğimi konuşturabileceğim formatta, seçkin konuklarla samimi ve pozitif bir sohbet. 360TV’de ‘Ece Vahapoğlu ile Mutluluk için’ sert gündemden uzak, ilham ve mutluluk veren bir lifestyle format. Stüdyo dekoru, ekip, izleyici geri dönüşleri her şey çok güzel enerjide.
Eklemek istedikleriniz.
Benim için iyi yaşam bir hedef değil; her gün seçtiğimiz bir yol.
Okuyucuların bu yola sevgiyle adım atmasını diliyorum.

Ece Vahapoğlu, Ahu Çağdaş

#EceVahapoğlu #PauseDergi #KapakRöportajı #Wellness #Yoga #İçselBeslenme #DişilEnerji #Mutlulukİçimizde #Lifestyle #AhuÇağdaş #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

DJ Tankut Karakurt

Tankut Karakurt: “Müziğimle insanları mutlu etmek ilk amacım”

DJ Tankut Karakurt ile Müzik ve Hayat Üzerine Türkiye elektronik müzik sahnesinin dikkat çeken isimlerinden DJ Tankut Karakurt, kariyer yolculuğunu, sahne deneyimlerini ve müziğe dair vizyonunu Pause okurlarıyla paylaştı. Kuruçeşme Pasha Disco’da başlayan DJ’lik serüveninden New York Public Hotel performansına uzanan hikâyesi, hem genç DJ’lere ilham veriyor hem de müzikseverlere sahne arkasındaki dünyayı gösteriyor.

Röportaj: Ahu Çağdaş

DJ Tankut Karakurt

DJ’liğe nasıl başladın?

Bu yolculuk senin için nasıl gelişti? 18 yaşımda Kuruçeşme Pasha Disco’nun kapısından girmemle başladı diyebilirim. DJ kabinine ve içerideki aletlere olan merakım, çoğu zaman sadece sessizce izleyerek ilerledi.

Müzik yaparken seni en çok motive eden duygu ya da an nedir?

Kalabalığın eğlendiğini görmek. Performans sonrası aldığım teşekkür mesajları da benim için çok değerli.

Müzik tarzını nasıl tanımlarsın?

Etkilendiğin isimler var mı? Başlangıçta House ve Techno üzerine yoğunlaştım. Ancak bir ev davetinde farklı türlerle insanları eğlendirebildiğimi fark edince dans ettiren her müzik tarzına ilgi duydum. Hocam Can Hatipoğlu, Murat Uncuoğlu, Tangun, Macit ve Salih Saka takip ettiğim isimler arasında.

DJ Tankut Karakurt

Setlerini hazırlarken en çok neye dikkat ediyorsun?

Önceden hazırlık yapmıyorum. Ortamın anlık durumuna göre tarzı belirliyor ve yön değiştiriyorum.

Dinleyicilerle enerjiyi yakalamak için sahnede nelere dikkat ediyorsun?

Dinleyicilerle iç içe olmayı seviyorum. Gelen istekleri dikkate alıyor, mümkün olduğunca çok kişiyi mutlu etmeye çalışıyorum.

Sahnede parçaları seçerken hangi kriterlere göre karar veriyorsun?

Tamamen anlık gelişiyor. Kalabalığın tepkilerine göre hareket ediyorum.

DJ Tankut Karakurt

Unutulmaz etkinliklerin hangileri oldu?

2023 Contemporary Istanbul ve 2024 New York Public Hotel performansları benim için unutulmazdı.

Kendi tarzını oluştururken teknik olarak en çok zorlandığın konu neydi?

Zorlanmadım. Çalmasam bile tüm müzik tarzlarına hâkim olmak benim için anahtardı.

Bir DJ olarak karşılaştığın en büyük zorluk neydi?

DJ’liğin bir meslek olarak görülmesi uzun zaman aldı. Profesyonel bir meslek olduğumuzu anlatmak zordu.

DJ Tankut Karakurt

Türkiye’de DJ’ler yeterince destekleniyor mu?

Teknolojinin ilerlemesiyle DJ’liğe merak arttı. Destek giderek artıyor, bazı isimler yurt dışında da başarıyla tanınıyor.

Yurt dışı sahne deneyimlerini Türkiye ile kıyaslar mısın?

Türkiye’de müzik kültürü uzun yıllardır çok ileri seviyede. 90’lı yılların İstanbul gece hayatı bunun en iyi örneği.

Kalabalığın enerjisi kötü olduğunda ne yaparsın?

Parçanın tutmadığını kısa sürede anlarsın. O anda vereceğin tepki çok önemlidir.

Favori 3 parçan şu an hangileri?

Toman – Verano En NY

Robin Tordjman – Deee – Life

Miguel Bastida – The Specialist (Hollen Remix)

DJ Tankut Karakurt

DJ’lik dışında ilgilendiğin sanat dalları ya da hobilerin var mı?

Seramikle amatör olarak ilgileniyorum. Ayrıca BİFO’nun klasik müzik konserlerine düzenli olarak gidiyorum.

Kariyerinde dönüm noktası neydi?

Pandemi dönemi. Ne yapabileceğimizi çok düşündük, mesleğimiz açısından ikilemde kaldığımız bir dönemdi.

Yeni başlayan DJ’lere tavsiyen ne olurdu?

DJ’liği sadece para için yapmasınlar. Eğitimlerini ihmal etmesinler, önce hobi olarak başlayıp profesyonelliğe geçişte acele etmesinler.

Gelecekte hayalin ya da hedeflediğin sahne var mı?

Dostlarımla ve insanlarla iç içe eğlendiğim her sahne benim için vazgeçilmez.

Müziğini daha geniş kitlelere ulaştırmak için ne yapıyorsun?

Birçok otel, restoran, AVM ve firmaya müzik danışmanlığı yapıyorum. Müziğimle farklı mekânlarda karşılaşmanız çok olası.

Sosyal medyanın kariyerindeki yeri nedir?

Çok aktifim. Hem müziğimi hem de hayatımdan kesitleri paylaşıyorum. Kendi dilim var ve bence komiğim.

Çalma listenden gizli bir favorini söyler misin?

Tangun – Leave This House (Original Mix). Yakın zamanda kaybettiğimiz hocamız Tangun’a saygıyla…

#TankutKarakurt #DJRöportaj #ElektronikMüzik #House #Techno #ContemporaryIstanbul #NewYorkPublicHotel #MüzikKültürü #DJLife #PauseMag #AhuCagdas