Yazılar

Neslihan Yetişkin’den Bozcaada’da “Aidiyet Bahçesi”

Ekolojik sanatçı Neslihan Yetişkin, yeni sergisi “Aidiyet Bahçesi” ile 1–15 Eylül 2026 tarihleri arasında Bozcaada Itırlı Bahçe’de sanatseverlerle buluşuyor. Sergi, bitkilerin başka topraklarda yeniden kök salma biçimlerinden yola çıkarak insanın yer, ev, bellek ve aidiyetle kurduğu ilişkiye odaklanıyor.

Doğal Malzemelerle Sanat

Sergide balmumu batik ve doğal boyama tekniklerini kullanan Yetişkin; keten kumaşları siyah havuç, meşe palamudu, pas ve doğal boyalarla dönüştürüyor. Doğal renklerin zamanla geçirdiği değişim, eserlerin bir parçası haline geliyor. Sergide ayrıca bir çadır enstalasyonu da yer alarak aidiyet kavramını farklı bir boyuta taşıyor.

Mimari Bellek ve Kökler

“Aidiyet Bahçesi”nin dikkat çekici unsurlarından biri, kentsel dönüşüm nedeniyle boşaltılan bir yapının kömürlüğünde bulunan eski mimari çizimlerin kullanılması. Bu çizimler, bitkiler ve köklerle yan yana gelerek değişen kent ve mekânların bellekte bıraktığı izleri sanatla buluşturuyor.

Doğayla Birlikte Üretim

Uzun yıllardır resim, tekstil ve tasarım alanlarında çalışan Yetişkin, kimyasal boyalara karşı geliştirdiği alerji sonrası doğal malzemelere yöneldi. Anadolu’nun kadim boya reçetelerini araştırarak toprak pigmentleri, kök boyalar ve organik malzemelerle kendi renklerini üretiyor. Doğa, sanatçının üretim sürecinde yalnızca malzeme değil, aynı zamanda eserlerin dönüşümüne katkı sağlayan bir ortak haline geliyor.

Bozcaada ile Bağ

Bozcaada, Yetişkin’in sanat yolculuğunda özel bir yere sahip. İlk kişisel sergisini burada açan sanatçı, adanın yanan ormanlarının küllerini eserlerinde kullanmıştı. Çocuklarla yaptığı çalışmalarla da sanatını adanın doğasıyla buluşturmuştu. “Aidiyet Bahçesi” sergisiyle Yetişkin, bu kez köklenme ve aidiyet üzerine yeni bir düşünsel alan yaratıyor.

 

 

#AidiyetBahçesi #NeslihanYetişkin #BozcaadaSanat #EkolojikSanat #DoğalMalzemeler #SanatSergisi #BellekVeAidiyet #BozcaadaFestivali #KültürSanat #YerelYönetim

“Moda vitrinde değil, sokakta yaşıyor”

Londra sokaklarının özgür ruhunu aristokratik detaylarla buluşturan Rossi Barborossa, modaya yalnızca estetik değil, aynı zamanda hikâye anlatma gücü kazandırıyor. Viktorya zarafetini rock sahnesinin özgürlükçü tavrıyla harmanlayan tasarımcı, “The Unveiled Heritage” koleksiyonuyla geçmişe saygı duyan ama bugünü tutkuyla yaşayan bir moda vizyonu ortaya koyuyor. Onun için giysi, sadece bir görünüm değil; bir duygunun, bir anın ve bir isyanın sahneye taşınmış hali.
Röportaj: Ahu Çağdaş

Londra’nın moda kültürü, kişisel tarzınızı ve üretim biçiminizi nasıl dönüştürdü?
Londra insana bir rahatlık veriyor. Burada moda vitrinde değil, sokakta yaşıyor. Ben de kasmamayı öğrendim. Eskiden her şey çok mükemmel olmalıydı, şimdi biraz dağınık, biraz sokaktan gelme olmasını seviyorum.

Londra’da modacı olmanın avantajları ve dezavantajları sizce neler?
En güzel tarafı özgürsün. Rock ile Victorian’ı birleştirmek istesen, burada kimse garipsemez; aksine severler. Zor tarafı ise kalabalık olması. Sesini duyurmak için gerçekten çok çalışman gerekiyor.

“Bir zamanlar saraylarda fısıldanmış sırlar şimdi sokaklarda bağırılıyor” cümlesi sizin için ne ifade ediyor?
Eskiden o güzel danteller, kadifeler sadece saraylarda gizliydi. Ben diyorum ki neden şimdi sokakta olmasın? O gizli güzelliği alıp sokağa getirmek gibi.

Kadife, dantel ve zincir gibi zıt malzemelerle çalışırken hangi duygusal veya kavramsal çatışmayı anlatmak istiyorsunuz?
Biri çok yumuşak, biri çok sert. Ama hayat da öyle değil mi? Hem çok kırılganız hem de çok güçlüyüz. Ben o ikisini bir arada tutmayı seviyorum.

Yeni koleksiyonunuzun çıkış noktası nedir?
Eski bir Viktorya fotoğrafı gördüm; çok asil ama biraz hüzünlü bir kadın. Dedim ki acaba bu kadın bugün yaşasaydı nasıl giyinirdi? Oradan başladı her şey. Koleksiyonun adı “The Unveiled Heritage”. Rossi Barborossa

Bu koleksiyonda sizi en çok etkileyen dönem, müzik türü veya kültürel referans hangisiydi?
70’ler Rock sahnesi ve Viktorya dönemi portreleri. Ama bağıran değil, daha duygusal tarafı. Bowie gibi hem zarif hem özgür olanlar. Zaten rock müziği çok severim; birçok rock yıldızı da Los Angeles’tan arkadaşım.

Londra sokak modasıyla aristokratik detayları birleştirmek sizin için nasıl bir denge kurmak anlamına geliyor?
Çok düşünmeden aslında. Çok süslü bir korsenin içine bir anda spor bir detay saklıyorum. Sürprizi seviyorum.

“Şerefli bir geçmiş ve isyankâr bir ruh” tanımı, koleksiyonun ruh halini nasıl yansıtıyor?
Geçmişine saygısı olan ama kendi yolundan giden biri gibi. Ne orayı unutuyor ne de orada takılı kalıyor. Biraz nostaljik ama bugünü de seven.

Rock estetiğiyle geleneksel zanaatı birleştirirken sürdürülebilirlik sizin için ne kadar önemli?
Çok önemli. Ben çabuk tüketilen şeyler yapmak istemiyorum. Bir ceket uzun yıllar giyilsin istiyorum. Kumaşlarımın çoğunu Londra’daki eski kumaşçılardan, kalan stoklardan buluyorum.

Londra’ya taşındıktan sonra kişisel stilinizde ne gibi dönüşümler yaşadınız?
Ben çocukluğumdan beri buradayım, o yüzden fazla bir şey değişmedi diyebilirim. Stil hep içimdeydi, Londra sadece onu daha rahat yaşamama izin verdi.

Giysi sizin için sadece estetik mi, yoksa bir hikâye anlatma biçimi mi?
Benim için bir hikâye anlatmak gibi. Sadece güzel görünmek değil, o gün nasıl hissettiğini de anlatıyor.

Rossi Barborossa

Defile veya sunumlarda dramatik atmosfer yaratmak sizin için neden önemli?
Çünkü kıyafet tek başına yetmiyor. Onu bir hisle, bir müzikle verince insanlar kalpten anlıyor. Müzik çok önemli.

Önümüzdeki dönemde “Rock Victorian” anlayışını hangi yeni biçimlerde geliştirmeyi planlıyorsunuz?
Daha yumuşak, daha herkesin kendinden bir şey bulabileceği bir yere gitmesini istiyorum. Daha cinsiyetsiz kesimler, daha rahat formlar ve biraz da parfüm tarafı. Koku da bu hikâyenin bir parçası çünkü.

Londra modasının küresel sahnedeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence Londra fikirlerin çıktığı yer. Herkes bir şey satmaya çalışırken, Londra hâlâ hayal kurduruyor.

Bu koleksiyonun duygusal tonu nedir: öfke, nostalji, özgürlük, yoksa hepsi birden mi?
İçinde hepsi var biraz. Biraz özlem, biraz iç çekiş ama en sonunda büyük bir özgürlük hissi. Hüzünlü başlayıp mutlu biten bir şarkı gibi.

#RossiBarborossa #TheUnveiledHeritage #RockVictorian #LondraModa #SürdürülebilirModa #ViktoryaZarafeti #SokakModası #ModaRöportajı #ÖzgürStil #AristokratikDetaylar #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Yemek sonrası karındaki şişkinlik ve gazın nedeni…

Yemekten sonra balon gibi şişen bir karın, gün içinde giderek artan gaz problemi, tuvalet düzeninin bir türlü normale dönmemesi… Günümüzde pek çok kişinin günlük hayatının bir parçası haline gelen bu sorunlar  “yediklerim dokundu” veya “strestendir” düşüncesiyle önemsenmeyebiliyor. Oysa sorunun nedeni tıp literatüründe Small Intestinal Bacterial Overgrowth (SIBO) olarak adlandırılan “ince bağırsakta bakterilerin aşırı çoğalması” olabiliyor!  Toplumda görülme sıklığı tam olarak bilinmemekle birlikte sindirim şikayeti olan kişilerin yüzde 34’ünde SIBO tespit ediliyor. İrritabl bağırsak sendromu (IBS) hastalarında ise oran yüzde 52’ye yükseliyor. SIBO tedavi edilmediğinde yol açtığı emilim bozuklukları, vitamin ve mineral eksiklikleri nedeniyle yaşam kalitesini düşürebilen önemli sorunlara neden olabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi’nde  fonksiyonel tıp üzerine çalışmalar yürüten Prof. Dr. Elif Öztürk,  özellikle aşırı işlenmiş gıdalar, düşük lifli ve tek tip beslenme gibi dengesiz beslenme alışkanlıklarının yanı sıra gereksiz ve uzun süreli bazı ilaçların kullanımının bağırsak mikrobiyatasını olumsuz etkilediğine dikkat çekerek, “Bu nedenle dengeli ve çeşitli beslenmek, gereksiz gıda kısıtlamalarından kaçınmak, özellikle mide asidini azaltan ve bağırsak hareketlerini etkileyen ilaçları uzun süre kullanmamak, düzenli fiziksel aktivite yapmak çok önemlidir. Ayrıca, erken tanı için sindirim sistemi şikayetleri uzun sürdüğünde mutlaka bir hekime başvurulmalıdır” diyor.

Prof. Dr. Elif Öztürk

Prof. Dr. Elif Öztürk

Yemek sonrasında karnınız balon gibi şişiyorsa, dikkat!

İnce bağırsaktaki bakterilerin normal değerlerin üzerine çıkması SIBO olarak tanımlanıyor. İnce bağırsakta artmış olan bu bakterilerin gıdaları fermente etmesi nedeniyle “metan, hidrojen ve bazı durumlarda hidrojen sülfür” gazları oluşabiliyor. Bunun sonucunda çeşitli klinik bulgular ortaya çıkabiliyor. SIBO’nun en tipik belirtilerinin başında, yemek sonrasında karında adeta balon görünümüne neden olan şişkinlik ve gaz geliyor. Karın ağrısı, kabızlık, bulantı, ishal, emilim bozuklukları ve buna bağlı olarak vitamin eksiklikleri ile gıda intoleransı gibi semptomlar da tabloya eşlik edebiliyor. Bunların yanı sıra cilt, genitoüriner (üreme ve böbrek, mesane gibi idrar sistemi) ile nörolojik  sistemlere ait semptomlar da görülebiliyor. Prof. Dr. Elif Öztürk, ancak şişkinliğin mutlaka SIBO’ya işaret ettiğinin düşünülmemesi gerektiğini belirterek, “Çünkü inflamatuvar bağırsak hastalıklarından laktoz intoleransına, çölyak hastalığından irritabl bağırsak sendromuna kadar pek çok hastalık benzer belirtilere neden olabilmektedir” diyor.

Belirtileri diğer hastalıklarla büyük benzerlik gösteriyor

SIBO’nun en önemli özelliklerinden biri, belirtilerinin diğer sindirim sistemi sorunları veya hastalıklarıyla büyük ölçüde  benzerlik göstermesi. Örneğin dispepsi (hazımsızlık), irritabl bağırsak sendromu (IBS), inflamatuvar bağırsak hastalıkları (Crohn, ülseratif kolit), çölyak hastalığı, gıda intoleransı, pankreas yetmezliği, paraziter enfeksiyonlar, safra asidi malabsorbsiyonu (bağırsakların safra asitlerini yeterince geri emememesi)  gastroözafagial reflü gibi sağlık sorunlarıyla da benzer klinik bulgular görülebiliyor. Bu nedenle SIBO’nun tanısı gecikebiliyor ve hastalar sadece şikayetleri baskılayan tedaviler kullanmak zorunda kalabiliyor. Prof. Dr. Elif Öztürk, obezite, romatolojik hastalıklar, parkinson gibi sindirim sistemiyle ilişkili görünmeyen kronik hastalığı olan kişilerin de gaz ve kabızlık şikayetleri olduğunda mutlaka bir uzmana başvurmaları gerektiğine dikkat çekiyor.

Tanıda endoskopik inceleme önemli

Hidrojen ile metan nefes testlerinin, mikrobiyota analizlerinin ve SIBO’ya ilişkin farkındalığın gelişmesiyle birlikte hastalık günümüzde daha sık tanımlanıyor. Hastanın semptomları ve bulguları SIBO’ya işaret ediyorsa, tanıda nefes testi ya da endoskopik yöntemle alınan örnekten mikrobiyolojik incelemeyle bakteri yükü değerlendiriliyor. Tanı için en sık kullanılan yöntemlerden biri olan hidrojen ve metan testinde, hastaya şeker içeren solüsyon veriliyor ve belirli aralıklarla nefes örnekleri alınarak ortaya çıkan gazlar ölçülüyor. Bu gazların düzeylerindeki değişiklikler, ince bağırsakta mikrobiyal aşırı çoğalma konusunda yol gösterebiliyor. Prof. Dr. Elif Öztürk, ancak nefes testi daha kolay bir yöntem olsa da endoskopik incelemenin başka bir yapısal sorunun varlığını ekarte etmesi açısından önem taşıdığını anlatıyor.

Mide asidinden diyabete…

Normal şartlarda ince bağırsakta bakterilerin sayısı ve çeşitliliği belirli bir denge içinde oluyor. Ancak bazı etkenler bu dengeyi bozabiliyor ve bunun sonucunda bakterilerin ince bağırsakta normalden fazla çoğalması için uygun ortam oluşabiliyor. SIBO ile ilişkilendirilen sebeplerin başında çölyak hastalığı, Crohn hastalığı ve bağırsak hareketlerini yavaşlatan diyabet gibi durumlar geliyor. Bunun yanı sıra gastrointestinal anatomide veya safra metabolizmasında meydana gelen değişiklikler, mide asidi veya pankreas enzimi üretiminin azalması ve bağışıklık sistemiyle ilgili sorunlar gibi çeşitli mekanizmalar SIBO’ya yol açabiliyor.

Antibiyotik tedavisi tek başına yeterli değil

Test sonucu tanıyı desteklerse hastaya, bakterilerin aşırı çoğalmasını azaltmaya yönelik antibiyotik tedavisi ve diyet öneriliyor. Bunun yanı sıra bağırsak hareketlerini etkileyen ve SIBO’ya yol açan temel hastalıkların tedavi edilmesi de büyük önem taşıyor.  Öncelikle tablonun başlamasına neden olan alışkanlıkların bırakılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Elif Öztürk,  “Ayrıca, diyet yapılmadan antibiyotik tedavisinin hiçbir anlamı olmamaktadır. Beslenme alışkanlıkları aşama aşama değiştirilmektedir. Bu konuda eğitimli diyetisyen takibi çok önemlidir. Öncelikle fermente olabilen gıdalar diyetten çıkarılmakta, ardından diyetisyen kontrolünde tekrar diyete eklenmektedir. Hastanın tedaviye uyumu çok önemlidir. Bilinçli hastayla başarı şansı artmaktadır” bilgisini veriyor.  Prof. Dr. Elif Öztürk, tedavi sonrası tekrarlamaması için SIBO’ya yol açan etkenlerden mutlaka uzak durulması gerektiğini aktarıyor.

Muse Contemporary’de Yeni Sezon: Çakal Düğünü

Muse Contemporary, yeni sezonu Canan Savaş’ın “Çakal Düğünü” başlıklı kişisel sergisiyle açıyor.
18 Eylül – 18 Ekim 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek sergi, sanatçının yeni üretimlerini bir araya getirerek kişisel hafızayı kültürel mirasla buluşturuyor. Doğa, insan ve insan doğası arasındaki ilişkiyi evrensel bir anlatı üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.

 Kültürel Hafızanın İzleri
Serginin çıkış noktası, Akira Kurosawa’nın Düşler filmindeki “Tilki Düğünü” sahnesi ile Karadeniz’de aynı doğa olayının “Çakal Düğünü” olarak adlandırılması arasındaki beklenmedik bağdan doğuyor. Bu karşılaşma, farklı coğrafyalarda ortak sembollerle yaşayan kültürel hafızanın görünür kılınmasını sağlıyor.

Malzemeler ve Anlatı
Canan Savaş, ahşap, ip ve Joss Paper gibi malzemelerle görünmeyen hikâyeleri mekâna taşıyor. Ahşap insanı temsil ederken, ip ve Joss Paper kırılganlık ile dayanıklılığı, ritüelleri ve yaşamın dönüşümünü simgeliyor. Yerleştirmeler, doğanın ritmi ile insan hafızası arasında şiirsel bir bağ kuruyor.

Sanatçının Sözü
Sanatçı, “Yanabilir ama kokusu kalır; sonuçta hikâyesi kalır. Bir kız çocuğu bunu babasından dinler…” sözleriyle sözlü kültürün kalıcılığına ve hikâyelerin kuşaklar boyunca aktarılan gücüne dikkat çekiyor. Böylece bireysel bir anı, kıtaları aşan ortak bir kültürel belleğe dönüşüyor.

Canan Savaş’ın “Çakal Düğünü” sergisi, 18 Ekim 2026 tarihine kadar Muse Contemporary’de ziyaret edilebilecek.

 

 

#CananSavaş #ÇakalDüğünü #MuseContemporary #ÇağdaşSanat #SanatSergisi #KültürelBellek #SanatHaberleri #İstanbulSanat #SergiEtkinliği #ContemporaryArt

İnsan Bedeninde Duygusal Haritalar

Hande Şekerciler, yeni heykel serisi “Antinomy” ile 23–27 Eylül 2026 tarihlerinde düzenlenecek Contemporary Istanbul 2026’da JD Malat Gallery B151 numaralı standında sanatseverlerle buluşuyor. Londra’ya taşınmasının ardından yeni atölyesinde üretmeye başlayan sanatçı, bu seride insanın aynı anda taşıdığı çelişkili duygulara odaklanıyor.

Çelişkilerin Haritası: Antinomy

“Gitmek isterken kalmak, severken öfkelenmek…” Şekerciler’in yeni heykelleri, insanın birbiriyle çelişen duyguları aynı anda yaşayabilme hâlini görünür kılıyor. Önceki çalışmalarında bütün bedeni ele alan figürlerin yerini bu kez yüzler, boyunlar, omuzlar ve eller alıyor. Beden, içsel çatışmaların haritasına dönüşüyor.

Felsefi Çıkış Noktası

Serinin adı Antinomy, Yunanca anti (karşı) ve nomos (yasa) sözcüklerinden türeyen; birbiriyle uyuşmayan iki önermenin aynı anda geçerli olmasını tanımlayan kavrama gönderme yapıyor. Şekerciler, bu kavram üzerinden insanın tek bir duyguya indirgenemeyen doğasını araştırıyor. Londra’ya taşınma sürecindeki belirsizlik ve kaygılar da serinin çıkış noktasını oluşturuyor.

Eller ve Çelişkiler

Yeni işlerde özellikle yüzlere eşlik eden eller dikkat çekiyor. Eller, hem kişinin kendi üzerinde yarattığı baskıyı hem de dışarıdan gelen müdahaleyi temsil ediyor. Aynı form, farklı ve karşıt okumaları mümkün kılıyor. Klasik heykel geleneğini dijital üretim teknikleriyle birleştiren sanatçı, farklı malzemeler üzerinden insanın duygusal dünyasını araştırmayı sürdürüyor.

Hande Şekerciler’in yeni işleri, Contemporary Istanbul 2026 kapsamında JD Malat Gallery B151 numaralı standında görülebilecek.

#HandeŞekerciler #Antinomy #ContemporaryIstanbul #JDMalatGallery #ÇağdaşSanat #HeykelSanatı #SanatSergisi #İstanbulSanat #SanatHaberleri #SergiEtkinliği

Frank Bowling İstanbul’da: Pera Müzesi’nde İlk Sergi

Pera Müzesi, 29 Eylül 2026 – 31 Ocak 2027 tarihleri arasında yaşayan en önemli soyut ressamlardan Frank Bowling’in eserlerini İstanbul’da ilk kez sanatseverlerle buluşturuyor.

Alistair Hicks küratörlüğünde hazırlanan “Frank Bowling: Yaratım ve Yıkım, Francis Bacon ve Victor Willing Müdahalesiyle” başlıklı sergi, Bowling’in altmış yılı aşan üretimini Francis Bacon ve Victor Willing’in yapıtlarıyla birlikte ele alıyor. İlk kez sergilenecek eserlerin de yer aldığı seçki, üç ressamın farklı yaklaşımları üzerinden resmin dönüşen olanaklarını tartışmaya açıyor.

1934 doğumlu Bowling, Londra ve New York arasında şekillenen üretiminde İngiliz resim geleneği ile Amerikan soyutlamasından beslenirken soyutlama ile bellek, geometri ile kendiliğindenlik arasında özgürce hareket etti. Renk, ışık ve boyanın maddesel olanaklarını araştırarak kendine özgü bir dil geliştiren sanatçı, bugün 92 yaşında üretimini aktif olarak sürdürüyor.

Sergide Bowling’in ünlü Harita serisinden (1967–71) yapıtlar, 2026 tarihli “Annemin Evine Yeniden Bakış” ve farklı dönemlerden eserler yer alıyor. Francis Bacon’ın “Lisa’nın Portresi” (1956) ve “Nü Etüt Çalışması” (1952–53) ile Victor Willing’in “Baş VI” (1985) adlı yapıtları da Bowling’in resimleriyle yan yana sergileniyor. Küratör Hicks, bu birlikteliği “Bowling’in resimleri arasında yolumuzu bulmamıza yardımcı olan pusulalar” olarak tanımlıyor.

Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosluğu iş birliğiyle gerçekleşen sergi, soyutlama ile figürasyon arasındaki ayrımları sorgularken “Resim neye dönüşebilir?” sorusuna verilen radikal yanıtları izleyiciyle buluşturuyor.

Pera Müzesi Salı–Cumartesi 10.00–19.00, Pazar 12.00–18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri “Uzun Cuma” kapsamında 22.00’ye kadar açık, Çarşamba günleri ise öğrenciler için ücretsizdir.

 

#FrankBowling #PeraMüzesi #FrancisBacon #VictorWilling #ÇağdaşSanat #SoyutResim #İstanbulSanat #SergiHaberi #SanatEtkinliği #KültürSanat

Kanepeye Dönüşen Ekonomi Sınıfı Koltuklar

United Airlines, ekonomi sınıfı yolcularına daha konforlu bir deneyim sunmak amacıyla yeni Relax Row konseptini duyurdu. 2027’den itibaren uzun mesafeli uçuşlarda kullanılmaya başlanacak bu yenilik, üç koltuğun özel ayak dayanakları sayesinde kanepeye dönüşmesini sağlıyor. Böylece yolcular, uçuş sırasında daha rahat uzanabiliyor, dinlenebiliyor ve uyuyabiliyor.

Yeni konsept, özellikle küçük çocuklu aileler, yalnız seyahat edenler ve çiftler için tasarlandı. Relax Row’da seyahat eden yolculara özel yatak pedi, peluş battaniye, ek yastıklar ve çocuklar için seyahat seti gibi yükseltilmiş olanaklar sunulacak.

United, bu özelliği ilk olarak Boeing 787 ve 777 uçaklarında Delhi, Hong Kong, Sidney ve Tokyo gibi uzun rotalarda devreye alacak. 2030 yılına kadar 200’den fazla uçakta Relax Row’un bulunması hedefleniyor.

United Airlines, Kuzey Amerika’da ekonomi sınıfında kanepeye dönüşen koltukları sunan ilk havayolu olurken; benzer uygulamaları daha önce Air New Zealand (Skycouch), Lufthansa ve ANA da hayata geçirmişti.

 

 

#UnitedAirlines #RelaxRow #EkonomiSınıfı #UçuşKonforu #HavayoluHaberleri #UzunUçuş #Skycouch #YolcuDeneyimi #Havacılık #TravelNews

offgrid art project Yeni Sezonunu “Aynı Şehirde” Sergisiyle Açıyor

offgrid art project, İstanbul’un değişen fiziksel ve kültürel katmanlarına odaklanan “Aynı Şehirde” başlıklı grup sergisiyle yeni sezonunu açıyor.

18 Eylül–25 Ekim 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek sergi, Ci Demi, Hüseyin Güler ve Tibet Oktay Aslan’ın çalışmalarını bir araya getiriyor. Sergi, İstanbul’u yalnızca mimarisi ve dönüşen silueti üzerinden değil; hafıza, gündelik hayat ve insan-mekân ilişkileri üzerinden ele alıyor.

İstanbul’un Katmanlı Gerçekliği

İstanbul’un sürekli değişen yapısı serginin çıkış noktasını oluşturuyor. Yeni yapılar, yıkılan binalar ve dönüşen mahalleler, şehrin geçmişiyle birlikte varlığını sürdürüyor. Ci Demi’nin fotoğraf çalışmaları gündelik hayatı ve kentin dokusunu takip ederken; Tibet Oktay Aslan, fotoğrafı malzeme ve mekânla ilişkilendiriyor. Hüseyin Güler ise sosyal hafıza üzerinden şehrin görünmeyen katmanlarını araştırıyor.

Üç sanatçının farklı perspektifleri birleştiğinde İstanbul, tek bir görüntüye indirgenemeyen; farklı dönemlerin, yapıların ve deneyimlerin bir arada bulunduğu canlı bir organizma olarak ortaya çıkıyor. Sergi, izleyiciye şehrin değişimine farklı açılardan bakabileceği bir alan sunuyor.

Villa İpranosyan’da Sanat

Sergi, 212 Photography Istanbul’un paralel etkinlikleri arasında yer alıyor ve Villa İpranosyan’ın tarihi dokusuyla bütünleşiyor. Yapının geçmişi, göç ve kültürel etkileşim izleriyle serginin temalarıyla kesişiyor. Böylece mekân, yalnızca serginin gerçekleştiği bir alan değil, küratöryel kurgunun ayrılmaz bir parçası haline geliyor.

#offgridartproject #AynıŞehirde #ÇağdaşSanat #İstanbulSanat #CiDemi #TibetOktayAslan #HüseyinGüler #Villaİpranosyan #SergiHaberi #212PhotographyIstanbul

Uluslararası Sanatçılar 212 Photography Istanbul’da Buluşuyor

212 Photography Istanbul, fotoğrafın 200. yılını dünyanın farklı coğrafyalarından sanatçıları, sergileri ve disiplinler arası etkinlikleri bir araya getiren kapsamlı programıyla kutlamaya hazırlanıyor.

26 Eylül – 11 Ekim 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek dokuzuncu edisyon, fotoğrafın iki yüzyıllık yolculuğunu farklı küratöryel yaklaşımlarla İstanbul’un kültür-sanat rotasına yayıyor. Sergilerden konuşmalara, sanatçı buluşmalarından atölyelere uzanan programıyla festival, şehrin kültür sanat takvimine yön vermeye hazırlanıyor.

Haziran ayında düzenlenen söyleşi serisiyle başlayan 2026 programı, sergiler, konuşmalar, atölyeler ve özel projelerle zenginleşerek fotoğrafın farklı ifade biçimlerini bir araya getiriyor. Festival, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı’nın katkılarıyla Türkiye Kültür Yolu Festivali kapsamında İstanbul’da sanatseverlerle buluşacak.

212 Photography Istanbul, bu yıl da fotoğrafın disiplinler arası gücünü ortaya koyarak şehri sanatla buluşturmayı sürdürüyor.

 

 

 

 

 

#212PhotographyIstanbul #FotoğrafFestivali #İstanbulSanat #ÇağdaşSanat #Fotoğrafın200Yılı #KültürSanat #SanatEtkinliği #TürkiyeKültürYolu #SanatSergisi #UluslararasıSanat  #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Eser Keçeci’den “Suspended Between” Sergisi Art Rooms’da

Girne’nin önde gelen çağdaş sanat galerisi Art Rooms, sanatçı Eser Keçeci’nin hafıza, mekân ve zaman arasındaki kırılgan geçişlere odaklanan dördüncü kişisel sergisi “Suspended Between”e ev sahipliği yapıyor.

Serginin Öne Çıkan Yönleri

  • Hafıza ve mekân: Çocukluk anılarından masallara, kişisel hafızadan kentsel belleğe uzanan imgeler.
  • Sanatsal teknikler: El yapımı ve transparan yüzeyler üzerine resim, çizim, kolaj ve video çalışmaları.
  • Masalsı atmosfer: Çocuk figürleri, kâğıt tekneler, kuşlar ve Rapunzel gibi masal karakterleriyle düşsel bir dünya.

Ziyaret Bilgisi

“Suspended Between” sergisi, 10 Haziran – 2 Eylül 2026 tarihleri arasında, pazar günleri hariç her gün 13.30 – 20.30 saatleri arasında Art Rooms’da sanatseverlerle buluşuyor.

 

 

#EserKeçeci #SuspendedBetween #ArtRooms #ÇağdaşSanat #GirneSanat #SanatSergisi #MasalsıSanat #SanatHaberleri #KıbrısSanat #ContemporaryArt #PauseDergi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity