Yazılar

Sigara bağımlılığının nedeni çocuklukta saklı olabilir

Sigara bağımlılığının nedeni çocuklukta saklı olabilir

Ülkemizdeki erkeklerin % 50’si, kadınların ise % 18’i düzenli olarak sigara kullanıyor. Sigaraya bağlı hastalıklar nedeniyle her yıl dünya genelinde 5 milyon kişi hayatını kaybediyor. Zararları tüm dünya tarafından bilinen sigarayı bırakma konusunda farklı çalışmalar yapılıyor. Bırakmak için kişiye göre sigaranın bir bağımlılık mı yoksa bir alışkanlık mı olduğunun belirlenmesi gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Canan Şengül, sigarayı bırakma süreci konusunda bilinmesi gerekenleri anlattı.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Canan Şengül

Sigarayı neden içtiğinizi biliyor musunuz?

Yıllarca içtiğiniz ve bırakma deneyimlerinde bulunduğunuz sigara içiciliğinizi hiç sorguladınız mı? Neden bırakmak istemediğinizi ve bıraktığınızda bu eylemin neden kalıcı olmadığını düşündünüz mü? Sigara içmenin size keyif verdiğini, sosyal ortam yarattığını, stresinizi aldığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Sigara içmek bir madde bağımlılığıdır. İlk içtiğiniz sigara ile bağımlılık mekanizmasını uyararak madde bağımlısı konumuna düşebilirsiniz. Bıraktıktan sonra içilecek tek bir sigara ile bile tekrar madde bağımlılığı mekanizması uyarılır ve tekrar sigara içilmeye başlanabilir.

Sigara içiyorsanız ilerde çocuğunuzun da içme ihtimali yüksek

Sigara içilen bir aile ortamında büyüyen çocuklar bilinçaltında sigara içme eylemini normalleştirir. Sürekli her ortamda, her duygu durumunda sigara içiliyor olması çocuklarınızın bir bilgisayar hard diski gibi bu davranışları hafızaya almasına neden olur. Erişkin dönemine geldiklerinde bilinç düzeyi sigaranın zararlarını biliyor olsa da, bilinçaltı sigara içme eylemini her derde deva, keyif veren rahatlatıcı bir davranış gibi gösterir. Ebeveyn olarak rol model olduğunuz çocuklarınız sizden gördüğü davranışlardan dolayı erişkin olduklarında bilinçaltı ve bilinçli davranışlar konusunda stres yaşamaya başlar. Her bırakma deneyimi başarısızlıkla sonuçlanır. Bir yandan bilinçaltınızdan sigara içme eyleminin normalleştirilmesi bir yandan da madde bağımlılığı mekanizmasının her içilen sigara ile daha da kuvvetlenmesi sigara bırakma eyleminizin sizde stres oluşturmasına sebep olur. Bu kişilere iyi bir bilinçaltı temizliği yapılması gerekir.

Ailede sigara içen yoksa bilinçaltı temizdir

Aile içerisinde ve yakın çevresinde sigara içen kişilerin olmadığı bir ortamda büyüyen çocukların ise bilinçaltı temizdir. Bu çocukların bilinçaltı sigara içmeyi normalleştirmemiştir. Öte yandan, arkadaş çevresinde bir tane denemek için içilen sigara bile madde bağımlılığı mekanizmasını tetikler, daha sonra ikincisini içme isteği ortaya çıkar. Madde bağımlılığı mekanizması ile ilk içilen sigaranın tuzağına düşülmüştür. Zaman içerisinde sigaraya bağımlı olunur. Bu gruptaki sigara içiciler, sigaranın nasıl bağımlılık yaptığını ve zararlarını öğrendiklerinde kolayca sigaradan vazgeçebilir.

Sigarayı kalıcı olarak bırakmak için uzman yardımı alın

Sigara bırakma sürecini kişi her zaman kendi başına yönetemeyebilir. Sigaranın kalıcı olarak bırakılabilmesi için uzman kontrolünde, multidisipliner yaklaşımlarla, kişiye özel tedavi metotlarına başvurulmalıdır. Bireyin geçmiş deneyimlerine, yaşam tarzına özel olarak belirlenecek yöntemlerle kişi sağlıklı bir şekilde sigarayı bırakabilir.

Bıraktıktan sonra da etkisi devam ediyorsa…

Sigarayı bıraktıktan sonra bazı şikayetleriniz olabilir. Mesela bol miktarda balgam çıkışı görülebilir, ağız içinde yaralar oluşmaya başlayabilir. Sigara içerisinde birçok oksidan yani tahrip edici madde vardır. Bu maddelerin etkilerini ortadan kaldırmak için nötrleştirici başka maddeler katarlar. Çok hassas olan ağız mukozasında siz sigarayı bıraktıktan sonra bile sigaranın zararlı etkileri devam etmektedir. Aslında bu durumu sigara bırakma sürecinde bir iyiye gidiş olarak algılamak gerekir. Vücut sigarasız kalmaya bir tepki vermektedir. Ağız bakımı ve ilaçlarla bu süreci kısaltmak mümkün olmaktadır.

Antep fıstığının faydaları saymakla bitmiyor!

Antep fıstığının faydaları saymakla bitmiyor!

Antep fıstığı, yeterli şekilde tüketildiğinde birçok sağlık sorununun ortaya çıkmasını engelliyor, tokluk hissi oluşturduğu için kilo kontrolü sağlıyor. Yetiştiği bölgelerde ‘yeşil altın’ olarak bilinen ve endüstriyel değeri yüksek Antep fıstığı, yeterli miktarlarda yenildiğinde vücudun ihtiyacı olan tüm vitamin, mineral ve proteinleri sağlıyor. Diğer kabuklu yemişlere göre düşük bir yağ ve enerji içeriği olan Antep fıstığı, antioksidan özelliği ile ön plana çıkıyor. Memorial Kayseri Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Betül Merd, Antep fıstığının faydaları hakkında bilgi verdi.

Şam fıstığı olarak da biliyor

Sakız ağacı ailesinden olan Antep fıstığı aslında bir meyvedir. Kuruyemiş olarak tüketilen sert kabuklu meyve Anadolu’da Şam fıstığı olarak da bilinmekte, üreticisine kazandırdığı için de yeşil altın veya altın ağacı olarak adlandırılmaktadır. Meyvenin oluşumu ve gelişimi diğer meyvelere göre biraz farklıdır.

Mineral ve vitamin deposu

Mineral ve vitamin açısından zengin olan Antep fıstığı, enerji içeriği yüksek olması nedeniyle helva, baklava ve sütlü tatlılar ile atıştırmalık yiyeceklerde kullanılmaktadır. Sporcular için önerilen bir besin olan Antep fıstığı; protein, yağ ve yağ asitleri ile antioksidan içeriği nedeniyle besleyici değeri yüksektir. Antep fıstığının besin değeri fındık, ceviz ve badem gibi sert kabuklu kuruyemişlerle karşılaştırıldığında bu yemiş daha düşük bir yağ ve enerji içeriğine sahiptir. Diğerlerine göre lif düzeyi de yüksek olduğu için sindirimi daha kolaydır. B1, B6, E ve A vitaminleri ile demir, potasyum, beta-karoten, toplam fitosterol ve lutein değerleri açısından kabuklu yemişlerde birinci sıradadır. Ayrıca Antep fıstığının yağı da kozmetik sanayinde kullanılmaktadır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dyt. Betül Merd

Günde 50 gr Antep fıstığı öneriliyor

  1. Antep fıstığının tüketimi ile ilgili yapılan araştırmalarda hastalıklardan korunmaya yardımcı bir besin olarak ön plana çıkmaktadır. Az miktarda tüketiminin dengeli beslenmeye katkısının olduğu ve birçok sorunun ortaya çıkmasını engellediği belirlenmiştir. Vücudun ihtiyacı olan vitamin, mineral ve protein için günde 50 gram tüketilmesi önerilmektedir.
  2. İçeriğinde amino asitlerin % 2’sini oluşturan L-arginin arter genişletici özelliğine sahiptir. Damar esnekliğini koruyarak kan akışının artmasını desteklemektedir.
  3. Bitkisel protein nedeniyle antioksidan flavonoidler, doymamış yağ asitleri ve içeriğindeki posa sebebiyle karbonhidrat toleransını iyileştirdiği ve tokluk kan şekerini dengelediği için tüketimi şeker hastalarına önerilmektedir. Pirinç ve makarna gibi karbonhidrat kaynaklarına eklenerek tüketildiğinde vücuttaki glukoz seviyesini düşürdüğü belirlenmiştir. Antep fıstığı diyabet riskini düşüren etkenlerden biridir.
  4. Uzun süre tokluk hissinin sağlayan ve yemek sonrası kan glikoz konsantrasyonlarının düşmesine etki eden Antep fıstığı, düşük glisemik indekse sahip bir besindir.
  5. Yapılan bir çalışmada ise Omega yağ asitleri yönünden zengin olan Antep fıstığı tüketiminin kan plazmalarında HDL artışından dolayı kolesterol seviyesinin azalmasına katkıda bulunduğu belirlenmiştir. Doymamış yağ asitleri kötü kolesterolü (LDL) azaltmaktadır.
  6. Damar tıkanıklığı ile ilgili hastalıkların önlenmesinde rolü vardır. Ayrıca koroner kalp hastalıkları riskinin azaltılmasına önemlidir. Sodyum içeriğinin düşük;  potasyum, kalsiyum ve magnezyum gibi mineral içeriğinin ise yüksek olmasından dolayı kan basıncının düzenlenmesine katkıda bulunur.
  7. Kilo kontrolünde önemli bir yere sahiptir. Yapılan araştırmalarda çok sık Antep fıstığı tüketen kişilerin zayıf olduğu ortaya çıkmıştır.
  8. Afrodizyak etkisi olan Antep fıstığının erkeklerde cinselliği büyük ölçüde etkilediği belirlenmiştir.
  9. İçeriğindeki bakır nedeniyle demirin vücutta kolay bir şekilde emilimini sağladığı için kansızlığa iyi gelebilmektedir. B6 vitamini nedeniyle de kandaki oksijenin taşınmasına yardımcı olabilmektedir.
  10. B6 vitamini sinir sisteminin düzenli çalışması için gerekli olan bir vitamindir. B6 sinir sisteminin ihtiyacı olan birçok aminoasidin yapılmasına yardım etmektedir.
  11. İçeriğindeki B6 vitamini sayesinde bağışıklık sisteminin güçlenmesine katkıda bulunarak hastalıklara yakalanma riskinin azalmasına yardımcı olmaktadır.
  12. İçeriğindeki yüksek E vitamininin antioksidan özelliği sayesinde Alzheimer hastalığının seyrinin yavaşlatılmasında rol oynamaktadır, hücre yenilenmesine katkı sağlamaktadır.
  13. Zengin mineral ve vitamin içeriği nedeniyle özellikle çocukların tüketmesi gereken bir yemiştir. Sağlıklı bir fiziksel gelişim için çocukların beslenme programına eklenmelidir.
  14. Antep fıstığındaki A vitamini; kemik gelişimi ile büyüme ve kanserden korumada rol oynamaktadır.

Sarı nokta hastalığına dikkat!

Sarı nokta hastalığına dikkat!

Gözün merkezi görmesinden sorumlu olan ‘makula’ ismi verilen bölgedeki yapısal bozulma sonucunda ortaya çıkan sarı nokta hastalığı (yaşa bağlı makula dejenerasyonu) zamanla görme kaybına neden olabiliyor. Yaşlanma süreci ve diğer nedenlere bağlı olarak başlayan sarı nokta hastalığı, erken dönemde hiçbir şikayet oluşturmadığı için çoğu zaman 2. ve 3. evrede teşhis edilebiliyor. Memorial Kayseri Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Selim Demir, sarı nokta hastalığı ve tedavisi ile ilgili bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Selim Demir

Sinir tabakasında ortaya çıkıyor

Gözün keskin görmesini sağlayan yaklaşık bir mercimek tanesi büyüklüğünde olan sinir tabakasında ortaya çıkan hastalığa sarı nokta hastalığı adı verilmektedir. Gözün en arka kısmında yer alan retina (sinir hücre) tabakasında sinir hücreleri her yerde eşit yoğunlukta değildir. Göze gelen ışıkların odaklandığı merkez ‘makula’ olarak adlandırılan ve keskin görmemizi sağlayan yerdir. Makulayı, lutein ve zeaksantin adlı göze özgü sarı pigmentler fazla ışık hasarından korumaktadır. Bu pigmentlerin rengi nedeniyle burası sarı nokta olarak adlandırılır. Bu bölge alan olarak retinanın neredeyse % 5’ini kapsamaktadır fakat görme işlevinin neredeyse % 95’inden sorumludur. Özetle küçük bir alanda çok yüksek metabolik aktivite vardır. Ömür boyu yoğun metabolik aktivite sonucu makula (sarı nokta) artık toksik artıklarını temizleyemez hale gelmekte ve retina hücrelerinin beslenmesi bozulmaktadır. Beslenemeyen sinir hücrelerinin fonksiyonlarını kaybetmesi ve ölmesine sarı nokta hastalığı denilmektedir.  

Yavaş yavaş görmeyi tehdit ediyor

Sarı nokta hastalığının, ‘kuru tip’ ve ‘yaş tip’ olarak adlandırılan iki farklı çeşidi vardır. Kuru tip en sık görülen sarı nokta hastalığıdır. Kuru tip olarak çok şükür ki yavaş ilerleme göstermektedir. Hastalık başlangıcı ile görmeyi çok ciddi etkileyecek ileri aşamaya gelmesi birçok hastada 10 yıldan daha fazla bir süre almaktadır. Kuru tipte sarı nokta altında temizlenemeyen metabolik artıkların birikmesi ile ‘druzen’ adlı beyaz-sarı renkli noktasal odaklar oluşur. Bunların artması ile sinir hücre tahribatı artar ve görme azalır. Hastalığın yaş tipi ise maalesef ciddi ve ani görme kaybına neden olmaktadır. Ortaya çıkan görme kaybı ağrısızdır. Yaş tip, sarı nokta bölgesinin beslenme bozukluğu sonucu salgıladığı damar büyüme faktörleri (VEGF) nedeniyle kontrolsüz anormal damarlar ve bu damarlardan kanama ve sızıntılar şeklinde gerçekleşmektedir.

60 yaş üzerinde daha sık görülüyor

Bu hastalık bir ileri yaş hastalığıdır. Yaş ilerledikçe yapabildiğimiz birçok şeyi eskisi gibi yapamıyorsak, görme fonksiyonu da yaşlanmayla azalmaktadır. Gözün en fazla çalışan bölgesi olan sarı nokta da yaşlanma ile eski performans kaybolmaktadır. Bu hastalık özellikle 60 yaş ve üzerindeki insanlarda daha fazla görülür. Genetik yatkınlık, güneş ışığına maruziyet, sigara kullanmak risk faktörleri arasındadır. Hastalık ilerleyici yapıda olduğu için erken dönemde daha hafif, belli belirsiz şikayetler olabilirken, ileri evrelerde şikayetler artmaktadır.

Kitap okurken çizgiler eğik görülüyorsa

Çizgilerin eğik görülmesi, cisimlerin olduğundan daha büyük veya küçük görülmesi hastalığın erken görülen şikayetleri arasındadır. Özellikle kitap okurken bazı bölgelerdeki yazıların çukurlaşması ya da eğilmesi sarı nokta hastalığının belirtisidir. Görme bulanıklığı, bakılan yerin merkezini net göremezken kıyıları seçebilmek daha ileri aşamada görülen tablolardır. Glokom (göz tansiyonu) hastalarında hasara bağlı görme alanın kıyılarda daralma görülürken sarı nokta hastalığında bunun tam tersi olmaktadır. Yani hastalar kıyıları görebilirken merkezi görmekte güçlük çekmektedir.

Doğal ağrı kesiciler

Doğal ağrı kesiciler

Bazı bitki ve meyveler binlerce yıldır doğal ağrı kesici olarak kullanılıyor. Hayatlarının belli dönemlerinde çeşitli ağrı şikayetleri nedeniyle yaşam kalitesi düşen çok sayıda kişi, ilaçların yerine daha az yan etkisi olduğunu düşündüğü doğal ağrı kesicileri tercih ediyor. Vücudu gevşeterek bazı ağrıları hafifleten bu bitki ve meyveleri tüketirken aşırıya kaçılmaması gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Betül Merd, doğal ağrı kesici besinlerle ilgili bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dyt. Betül Merd

Kırmızı üzüm

Bu meyvenin koyu renkli olanı, doku dejenerasyonuna katkıda bulunan enzimleri bloke eden güçlü bir bileşik olan resveratrol içermektedir. Yapılan araştırmalarda resveratrolun, sırt ağrısına neden olan kıkırdak hasarına karşı koruma sağlayabildiği belirlenmiştir.

Zencefil

2000 yıldır sindirim sistemine rahatlattığı bilinen zencefil aynı zamanda etkili bir ağrı kesicidir. Mide bulantısını önleyen zencefil aynı zamanda mide yatıştırma özelliğiyle de bilinmektedir. Zencefil, artrit kaynaklı ağrıyan eklemler ve adet krampları da dahil olmak üzere ağrıyla savaşan doğal bir bitkidir. Yapılan çalışmalarda, zencefil kapsüllerinin antiinflamatuar ilaçlar gibi, ağrıları hafifletmede işe yaradığı belirlenmiştir.

Miami Üniversitesi’nde 6 hafta süren bir araştırma sonucunda, kronik diz ağrısı olan hastaların neredeyse 3’te 2’si inin zencefil özü kullanarak ayağa kalktıktan sonra daha az ağrı hissettiği bildirilmiştir. Araştırmalar, zencefilin egzersiz sonrası ağrının üstesinden gelmeye yardımcı olabileceği yönündedir.

Papatya

Papatya da ağrı kesici maddeler bulunmaktadır. Özellikle sinir sistemi ile ilgili ağrılar için yüzyıllardır insanlar tarafından kullanılır. İyi bir kas gevşetici özelliği olan papatya çayının ağrıları azalttığı kabul edilmektedir.

Soya

Soyanın osteoartrit diz ağrısını % 30 ve üzeri oranda kestiği tespit edilmiştir. Oklahoma Eyalet Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, üç ay boyunca günde 40 gram soya proteini tüketmenin hastaların ağrı kesici ilaç kullanımını yarı yarıya azalttığı belirlenmiştir.

Soyanın içerindeki izoflavonların anti-inflamatuar özelliği sayesinde ağrı kesici etkiye sahip olduğu bilinmektedir.

Zerdeçal

Zerdeçalın içindeki bileşik, iltihaplanma dahil olmak üzere vücuttaki çeşitli süreçleri etkileyebilmektedir. Kurkumin takviyesi alanların romatoid artrit ve osteoartrit sorunları ile baş edebildiği ortaya çıkmıştır. Zencefilin demlenmesi ve içine bal konulmasıyla hazırlanan çaya karabiber eklenmesi etkisini artırmaktadır. Hint gıdalarında yaygın olarak kullanılan baharatın, romatoid artrit ağrısına ibuprofen kadar etkili olduğu belirlenmiştir. Sıçanlar üzerinde yapılan araştırmalarda, zerdeçalın eklemlerin artritten tahribatını da engellediği gözlenmiştir.

Kiraz

Kirazın içeriğindeki antosiyaninler adı verilen yüksek miktarda antioksidanlar, kirazın ağrıyla mücadele gücünün anahtarıdır. Yapılan araştırmalarda, kiraz suyunun egzersiz yapan erkeklerde kas hasarı semptomlarını azalttığı belirlenmiştir. Ağrı kesici antosiyaninler ayrıca böğürtlen, vişne, ahududu ve çilekte de bulunmaktadır.

Kahve (kafein)

Reçetesiz satılan birçok soğuk algınlığı ve baş ağrısı ilacında kafein bulunmaktadır. Yapılan araştırmalarda, bilinen ağrı kesicilerle birlikte tüketildiğinde ağrı kesicilerin etkilerini arttırdığı belirlenmiştir. Son yıllarda ise kafeinin kendine özgü ağrı azaltıcı güce sahip olduğu da ortaya çıkmıştır. Ancak kafein alımında aşırıya kaçmamak gerekmektedir.

Balık

Balıktaki omega-3 yağ asitleri, romatoid artrit, migren ve Crohn hastalığı da dahil olmak üzere bazı otoimmün hastalıklardan kaynaklanan ağrı veya iltihaplanmayı azaltabilmektedir. Düzenli balık tüketen, kronik boyun ve sırt ağrısı olan hastalarda etkili olduğu bilinmektedir. Yapılan bir araştırmada ağrısı olan hastaların yüzde 60’nın üç ay boyunca balık yağı tükettikten sonra rahatlama yaşadığı ve neredeyse çoğu ağrı kesici ilaçları tamamen bıraktığı bildirilmektedir. Kronik ağrıları olanların somon, uskumru, sardalye veya alabalık gibi yağlı balıklardan haftada 2-3 öğün yemesi önerilmektedir. Hepsi de omega-3 kaynağı olan bu balıklar düzenli tüketildiğinde ağrıyı baskılamaktadır. Ancak kan sulandırıcı alınıyorsa, önce uzman hekime danışılmalıdır. Çünkü omega-3’ler bu ilaçların etkisini artırabilmektedir.

Yaban mersini

Yaban mersini, iltihapla savaşabilecek ve ağrıyı azaltabilecek çok sayıda bitkisel öğeler içermektedir. Meyvenin mevsimi değilse, donmuş yaban mersini taze ile benzer şekilde besin içeriğine sahiptir. Çilek ve portakal da dahil olmak üzere antioksidan ve polifenol içeren diğer meyvelerin de yatıştırıcı etkileri vardır.

Kabak çekirdeği

Kabak çekirdeği, migren ataklarını azaltmasıyla bilinen bir mineral olan müthiş bir magnezyum kaynağıdır. Ayrıca osteoporozun önlenmesine ve tedavisine yardımcı olmaktadır. Daha fazla magnezyum için badem ve kaju fıstığı, koyu yeşil yapraklı sebzeler (ıspanak ve lahana gibi), fasulye ve mercimek düzenli olarak tüketilmelidir.

Nane

Nane yağı, irritabl bağırsak sendromunun ayırt edici özellikleri olan ağrılı kramplarını, gazı ve şişkinliği gidermektedir. Aşırıya kaçmamak şartıyla nane çayı tüketenler, mide rahatsızlığına bağlı ağrılarının yatıştığını belirtmektedir.

Ceviz

İçeriğindeki yüksek miktarda omega-3 yağ asitleri ile beyin ve kalp sağlığının yanı sıra ağrılara da iyi gelmektedir. Düzenli olarak ceviz tüketmek, kas ve eklem ağrılarına karşı etkilidir. Özellikle kahvaltılarda ve ara öğünlerde tüketilmesi önerilmektedir.

Sarımsak

Diş ve baş ağrısına iyi gelen sarımsak, doğal antibiyotik olarak bilinmektedir. Özel sağlık durumları haricinde genellikle günde 2-3 diş sarımsak kas ve kemik ağrılarına iyi gelmektedir.

Sızma zeytinyağı

İçeriğinde oleokantal enzimi olan sızma zeytinyağının, doğal bir anti-inflamatuar yani iltihap giderici etkisi vardır. Ayrıca bu enzimin ağrıyı azalttığı belirtilmiştir. Ancak bu enzimin etkili olabilmesi için zeytinyağının natürel olması ve eski usullere göre sıkılarak tüketime hazır hale getirilmesi önemlidir.   Tüm bu besinler kişide kronik hastalıklar ya da beslenme ile farklı sorunlar varsa dikkatli tüketilmeli, gerekli hallerde doktora danışılmalıdır.

Covid-19 diğer varyantları daha dirençli olabilir

Covid-19 diğer varyantları daha dirençli olabilir

Dünyada 6 milyondan fazla insanın hayatını kaybetmesine, çeşitli hastalıklarla karşı karşıya kalmasına ve günlük yaşam akışımızın tamamen değişmesine neden olan Covid-19’un varyantı olan Omicron’un yeni alt türlerinden BA.4 ve BA.5 çok daha hızlı bulaşıyor. Dünyada hızla yayılan varyantlar haline gelen BA.4 ve BA. 5’in antikorlara karşı daha dirençli olduğundan şüpheleniliyor ve bu varyantların akciğerleri hedef aldığı düşünülüyor. Memorial Kayseri Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Ayşegül Ulu Kılıç, BA.4- BA. 5 varyantları ve etkileri ile ilgili bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ayşegül Ulu Kılıç

Yeni varyantlar 46 ülkede görüldü

Omicron’un yeni alt varyantları olan BA.4 ve BA.5 ilk olarak Güney Afrika’da Ocak ve Şubat 2022’de tespit edildi ve o zamandan bu yana o bölgelere baskın varyantlar haline geldi. Yapılan ilk çalışmalarda, BA.4 ve BA.5 varyantlarının özellikle BA.1 ile karşılaştırıldığında, antijenik özelliklerinde önemli değişiklik olduğu belirlendi. BA.4 ve BA.5 hala küresel olarak vakaların nispeten küçük bir kısmını oluştursa da, uluslararası veri tabanına göre varyantlar en az 46 ülkede tespit edilmiş durumdadır.

Belirtiler diğer varyantlarla aynı

Yeni varyantların  belirtileri şöyle sıralanmaktadır:

  • Yüksek ateş, öksürük ve nefes darlığı
  • Yorgunluk ve halsizlik
  • Vücut, baş ve boğaz ağrısı
  • Burun tıkanıklığı ya da burun akıntısı
  • İştah kaybı ve ishal
  • Nadiren tat ve koku kaybı

Aşıların etkisi giderek azalıyor

BA.4 ve BA.5 için şu anda gözlemlenen vaka artışının, varyantların aşılama sonucu bağışıklık korumasından kaçma yeteneklerinden kaynaklandığı belirtilmektedir. Çünkü son dönemde mevcut aşılardan elde edilen korumanın Omicron varyantına karşı etkisi giderek azalmaktadır.

Halihazırda, BA.4 ve BA.5 kaynaklı hastalığın ciddiyetinde önceki Omicron alt türlerine kıyasla bir değişiklik belirtisi yoktur. Bununla birlikte, önceki dalgalarda olduğu gibi, COVID-19 vaka sayılarının önemli ölçüde artması halinde,  hastane ve yoğun bakım ünitesindeki yatış oranlarının artabileceğinden endişe edilmektedir.

Dolaşımdaki varyant tespit edilmeli

BA.4 ve BA.5’nin neden olduğu vakalarının artışına karşı dikkatli olunmalıdır.  Erken varyant tespiti, zamanında dizi raporlaması gibi doğru test politikaları ile bu varyantların dolaşımdaki oranının tespit edilmesi, hastane ve yoğun bakım kabullerinin artışının öngörülmesi gerekir. Aşılı bireyler arasında ciddi hastalık riskini tespit etmek amacı ile aşı etkinliğinin test edilmesi, özellikle 60 yaş üstü ve ciddi hastalık riski olan gruplarda ek dozların değerlendirilmesi, henüz aşılanmamış tüm yaş grupları için primer aşılama ve ek dozlar düşünülmesi yeni bir dalganın önlenmesi için önemlidir. Bununla birlikte gerekli yerlerde maske kullanımı, sosyal mesafe ve kişisel hijyen tedbirlerine dikkat edilmelidir.

Dondurma yerken bunlara dikkat edin

Dondurma yerken bunlara dikkat edin

Sıcak yaz aylarının vazgeçilmez serinliği dondurma, uygun koşullarda üretilmediği ve saklanmadığı zaman bazı sağlık sorunlarına yol açabiliyor. İnsan sağlığını tehdit eden patojen bakteriler, dondurmanın ana maddesi olan süt ve süt ürünlerinde uygunsuz koşulların da etkisiyle çok hızlı bir şekilde çoğalabiliyor. Özellikle çocuklar için besleyici değeri yüksek olan dondurmanın bozulmaması için doğru saklama koşullarına uyulması gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Betül Merd, dondurmanın nasıl tüketilmesi gerektiği ile ilgili bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dyt. Betül Merd

Doğal üretilen dondurma daha sağlıklı

İçeriğinde kalsiyum, fosfor ve magnezyum gibi minerallerin yanı sıra A, B12 ve C vitaminleri ile protein olan dondurma 7’den 70’e herkesin zevkle tükettiği bir besindir. Günümüzde her bölgede yerel üreticiler tarafından hazırlanan ve katkısız olduğu bilinen dondurma; süte göre %15 fazla protein, 4-5 kat daha fazla yağ ile yaklaşık ve 3-4 kat daha fazla karbonhidrat içermektedir. Ancak eski usullere göre hazırlanmayan bazı paketli dondurmaların içeriğindeki glikoz şurubu gibi tat verici maddeler ile raf ömrünü uzatan stabilizatör ve kıvam artırıcı emülgatör, bitkisel yağ ya da süt yağı kısa sürede bozulmasını engelleyerek besin değerlerinin yok olmamasını sağlamaktadır.

Dondurma bilinen ve güvenilir satıcılardan alınmalı

Yerel üreticiler tarafından katkısız olarak üretilen ve açık olarak satılan dondurma bilinen ve güvenilir adreslerden alınmalıdır. Üretim ve saklama aşamalarındaki genel kurallara uyulmasına ve soğutucuların sterilizasyonuna dikkat edilmesi gerekir. Mikroorganizmalar süt ve süt ürünlerinin içinde çok hızlı çoğalabilmekte ve tüketildiği takdirde sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Kurallara uyulmadığında mikroorganizmalar için uygun gelişme ortamı oluştuğundan dondurma sağlığa zararlı bir besin haline gelebilmektedir. Dolayısıyla dondurmanın pastörize sütten yapılması, uygun hijyen koşullarında üretilmesi ve saklanması çok önemlidir. Paketli dondurmaları alırken ise son tüketim tarihi geçmiş olanlar ile bakanlık izni olmadan üretilenlerinden uzak durulmalıdır. Özellikle bu ürünlerin dağıtımının soğuk zincire uygun olarak yapılması önemlidir.

Kilo vermek isteyenler için sağlıklı bir tatlı

Kalsiyum ve fosfor nedeniyle okul çağındaki çocukların kemik ve diş gelişimine katkı sağladığı için önemli bir besin kaynağı olan dondurma, kilo vermek ve forma girmek isteyenlerin de günlük beslenme programlarında aşırıya kaçmamak şartıyla olması gereken bir besin kaynağıdır. Un ve şekerden yapılan hamur tatlılarına göre kalori değeri düşük olan 100 gram sütlü dondurmada yaklaşık 190 kalori bulunmaktadır. 100 gram sütlü dondurmada ortalama 148 mg. kalsiyum, 115 mg. fosfor, 63 mg. sodyum, 181 mg. potasyum, 0.1 mg. demir, 440 IU A vitamini, 0.21 mg. E vitamini, 0.21 mg. B2 vitamini ve 0.1 mg niasin bulunmaktadır. Haftada bir veya iki kez ara öğünlerde tüketilen dondurmanın, antioksidan özelliğinin de olduğu unutulmamalıdır. Ancak dondurmanın içeriğindeki yağ, şeker ve kalori miktarına dikkat edilmesi gerekir.

Tüketiminde miktar ve sıklık önemli

İki top light dondurma, 1 porsiyon meyveye; 3 top sade dondurma, 1 dilim ekmek+1 su bardağı süt+1 porsiyon meyveye eşdeğerdir. Dondurma haftada 1-2 kez günlük diyete eklenebilir. Önemli olan sıklığının ve miktarının ayarlanmasıdır. Dondurmanın lezzeti arttıkça kalori ve yağ oranı da artmaktadır. Dondurma almadan önce etiket bilgileri kesinlikle okunmalıdır. Meyveli ve sütlü olan dondurmalar ise genelde daha düşük yağ oranına sahiptir.
Evde yapılabilecek limonlu şekersiz dondurma tarifi:

Malzemeler:

1.5 su bardağı süt

1 limonun suyu (Limon çok sulu değilse daha fazla kullanabilir)

1 limon kabuğu

1 yemek kaşığı bal

1/2 çay kaşığı zerdeçal

Yapılışı:

Tüm malzemeleri karıştırdıktan sonra bir kalıba alıp dondurucuya koyun. İyice donana kadar karışımı dondurucuda bekletin. Donduktan sonra karışımı bir mutfak robotuna koyup karıştırın. Kıvamına göre 4-5 yemek kaşığı kadar süt ilave edebilirsiniz. Tekrardan hazırladığımız karışımı 30 dakika kadar dondurucuda bekletip afiyetle tüketebiliriz.

Kronik migren ağrılarına botokslu çözüm

Kronik migren ağrılarına botokslu çözüm

Toplumun büyük bir bölümünde görülen baş ağrıları iki grupta değerlendiriyor. Başka bir hastalık ile bağlantısı olmayan baş ağrıları birincil yani primer baş ağrıları olarak nitelendirilirken, nedeni bilinen ve farklı bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıkan ağrılara sekonder (ikincil) baş ağrıları deniyor. Migren ise birincil yani primer baş ağrıları arasında yer alıyor. Yaşam konforunu ciddi anlamda olumsuz etkileyen migrenin tedavi edilebilmesi için ağrı ataklarını tetikleyici unsurların belirlenmesi önem taşıyor. Kozmetik amaçlarla kullanılan botoks ise migren hastalarına iyi geliyor ve uygulandığı bölgede migren ataklarını azaltıyor. Memorial Kayseri Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Nergiz Hüseyinoğlu, migren ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Nergiz HüseyinoğluKadınlarda daha çok görülüyor

Migren, toplumda çok sık görülen nörolojik bir rahatsızlıktır. Kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha fazla görülür. Bir ay içerisinde tekrarlayan ataklar halinde gelen zonklayıcı nitelikte olan baş ağrıları söz konusu olduğunda akla gelen ilk sorun migrendir. Genelde bu ağrıların şiddetli, bazen de dayanılmaz olduğunu belirten hastalar; ağrıya bulantının eşlik ettiğini, ses ve ışığa karşı daha duyarlı hale geldiklerini söyler. Migren ağrıları nedeniyle birçok hasta yaşam konforunun bozulduğunu, bu rahatsızlık nedeniyle günlük işlerini yapamadıklarını belirtir. Ancak tam bir migren teşhisi koyabilmek için nörologların hastanın şikayetlerini ve hikayesini dinleyerek, bunları klinik ve gerekirse görüntüleme ile birlikte değerlendirerek karar vermesi gerekir.  Baş ağrısı atakları son 3 aylık dönemde ayda 15 gün ve üzerinde ortaya çıkıyorsa buna ‘kronik migren’ denilmektedir. Kronik migrenin yanı sıra sporadik yani ‘aralıklı migren’ de sıkça görülmektedir.

Migren belirtilerini tanıyın

  •  Migrenin en belirgin belirtisi tekrarlayan şiddetli baş ağrısıdır. Ağrının şiddeti çok yüksek olduğu için hasta genelde hiçbir iş yapamaz. Ağrı genelde şakaklarda başlayarak göz ve gözün arkasında hissedilir. Başın arka tarafı ile alın bölgesi ve kulak arkalarında ağrı şiddetli hissedilmektedir.
  • Migrenin başka bir belirtisi ise aşırı duyarlılık ve tepkisellik sonucunda ortaya çıkan depresif duygu durum bozukluğudur. Migren atakları sırasında durgunluk ve donukluğun yanı sıra aşırı ve gereksiz neşelenme, dikkat ve konsantrasyon bozukluğu ortaya çıkabilmektedir. Özellikle bu dönemde konuşmada güçlük ve uyuma olabilmektedir. Uyku isteği ile bağlantılı olarak esneme hissi ortaya çıkabilmektedir.
  • Migren ağrısına ışık ve ses duyarlılığı eşlik edebilmektedir. Işığa ve sese karşı yüksek duyarlılık nedeniyle baş ağrısının şiddeti de artmaktadır.
  • Başka bir belirti ise kokulara karşı oluşan aşırı hassasiyettir. Bunun için ağır parfümler ile bazı temizlik maddelerinin esansları bulantı ve kusma sebebi olabilmektedir.
  • Aşırı yeme isteği, kabızlık, susuzluk ve idrar kaçırma da ortaya çıkan belirtiler arasındadır.
  • Diğer bir belirti ise şiddetli baş ağrısından önce ortaya çıkan ve ‘aura’ denilen görme ve duyma ile ilgili 10-30 dakika arasında devam eden nörolojik belirtilerdir. Aura Yunanca’da ‘esinti’ anlamına gelmektedir.

Görsel aura: Hastalar titrek ve parıldayan ışıklar tarifini yapar.

Duyusal aura: Elde ve dilde ya da ağız ve çenede uyuşma, karıncalanma ortaya çıkar.

Nedene göre migren tedavisi önemli

Migren teşhisi konulduktan sonra nörologlar tarafından ağrı ataklarının şiddetini ve sıklığını azaltmaya yönelik tedavi planlanmaktadır. Yapılacak ilk tedavi nedene yönelik olmaktadır. Migrene neden olan ya da tetikleyen sebeplerin (açlık, uykusuzluk, hormonal ilaçların kullanımı gibi)  ortadan kaldırılması gerekir. Uzman doktorun reçete edeceği uygun ağrı kesici ilaçlar genelde etkili olmaktadır. Eğer haftada 1-2 defa yaşanan atak varsa koruyucu tedavi planlanır.

Botulinum toksin ile tedavi hastaların yaşam kalitesini yükseltiyor

Son yıllarda kozmetik amaçlarla kullanılan botoksun, migren hastalarına iyi geldiği ve atakları azalttığı belirlenmiştir. Uzun süren denemeler sonucunda kronik migren hastalarında botoksun yani ‘botulinum toksin’ enjeksiyonunun fayda sağladığı ortaya çıkmıştır. Günümüzde de birçok nöroloji hekimi botuinum toksinini kronik migren hastalarında kullanmaktadır. Kronik migren denildiğinde, son 3 ay içinde ayda en az 15 atağı olan hastalardan bahsedilmektedir. Bu durumda olan migren hastalarında botulinum toksin enjeksiyonunu kullanarak hem ağrının şiddeti hem de atakların sıklığı ve süresinin azaltılması sağlanmaktadır. Ayrıca hastaların kullandığı ilaç miktarı ve sayısı da azalmış olmaktadır.

Kozmetoloji alanında olduğu gibi migren hastalarında botulinum toksin sadece yüz bölgesinde uygulanmaz. Uzman nörologlar yüz bölgesinin dışında hastanın omuz, ense, boyun ve şakak bölgelerine gerekirse çene kaslarına da botulinum toksinini enjekte eder. Cilt altına uygulanan botulinum toksinin etkisi yaklaşık 10-15 gün sonra ortaya çıkmakta ve bu etki ortalama 3 ile 6 ay arasında devam etmektedir. Bu sayede hastaların aldığı ağrıkesici ilaç sayısı azalmakta, baş ağrısının süresi ve şiddeti kısalmaktadır. Böylece hasta, migren ağrıları olmadığı için günlük işlerini yapabilmekte ve yaşam konforu artmaktadır. Botulinum toksininin etkisi azaldığında tekrar enjeksiyon yapma ihtiyacı olabilmektedir.

Maymun Çiçeği Virüsü hakkında bilinmeyenler

Maymun Çiçeği Virüsü hakkında bilinmeyenler

Son dönemlerde dünyada hızla yayılmaya başlayan ve maymun çiçeği virüsü hastalığı olarak bilinen Monkeypox, Covid -19 pandemisinin etkileri henüz atlatılmamışken yeni bir endişe kaynağı olarak karşımıza çıkıyor. Peki, maymun çiçeği virüsü nedir? Yeni bir pandemi olma ihtimali var mı? Maymun çiçeği virüsü Türkiye’de görüldü mü ve ne tür önlemler alınması gerekiyor? Memorial Kayseri Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Ayşegül Ulu Kılıç, maymun çiçeği virüsü hastalığı monkeypox hakkında dikkat edilmesi gerekenlerle ilgili bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ayşegül Ulu Kılıç

Maymun çiçeği virüsü monkeypox ateş ve deri döküntüleri ile kendini belli edebilir

Maymun çiçeği hastalığı (monkeypox) ilk olarak Orta ve Batı Afrika’nın tropik yağmur ormanlarında ortaya çıkan ve zaman zaman diğer bölgelerde de görülen maymun çiçeği virüsünün neden olduğu hayvanlardan insanlara bulaşan bir hastalıktır. Tipik olarak, ateş, deri döküntüleri ve büyümüş lenf bezleri ile kendini gösterir, bunların yanı sıra çeşitli tıbbi komplikasyonlara da yol açabilir. Genellikle 2-4 hafta süren belirtileri olan ve kendi kendini sınırlayan bir hastalıktır. Ağır vakalar ortaya çıkabilir. Son zamanlarda bu virüs kaynaklı ölüm oranları %3-6 olarak rapor edilmiştir.

Maymun çiçeği virüsü kolayca bulaşabiliyor

Monkeypox, enfekte bir kişi veya hayvanla yakın temas yoluyla ya da virüs bulaşmış materyaller ile insanlara bulaşır. Hastalık bir kişiden diğerine lezyonlar, vücut sıvıları, solunum damlacıkları, yatak örtüleri gibi kontamine eşyalarla birinden diğerine geçebilmektedir. Damlacık yoluyla bulaşma genellikle yüz yüze uzun süreli teması gerektirir ve bu durum da sağlık çalışanlarını, hane halkını ve aktif vakaların yakın temaslılarını risk altına sokmaktadır. Kişiden kişiye bulaş zinciri son yıllarda en uzun olarak 6 kişiden 9 kişiye çıkmıştır. Bunun nedeni çiçek aşısının yapılmaması nedeniyle toplumda azalan bağışıklığa bağlı olabilir. Anneden bebeğe bulaşma, gebelik ve doğum sırasında ve sonrası yakın temasla olabilir.

Klinik tablo çiçek hastalığına benziyor

Maymun çiçeği virüsü monkeypox’ın klinik görünümü 1980 yılında dünya çapında eradike edildiği yani tamamen silindiği ilan edilen çiçek hastalığına benzerdir. Çiçek hastalığına göre daha az bulaşıcıdır ve daha hafif seyirli hastalığa neden olur. Çiçek hastalığının eradikasyonu ve ardından çiçek aşısının durdurulması ile birlikte maymun çiçeği virüsü halk sağlığı için önemli hale gelmiştir.

Maymun çiçeği virüsü hastalığının belirtilerine dikkat!

Maymun çiçeği hastalığının kuluçka süresi genellikle 6-13 gündür ancak 5- 21 gün arasında da değişebilir. Enfeksiyon iki döneme ayrılabilir. Ateş, baş ağrısı, lenf düğümlerinin büyümesi, sırt ağrısı, kas ağrısı, halsizlik ile karakterize ilk dönem 0-5. gün arasındadır. Lenf düğümlerinin büyümesi bu hastalık için belirgin bir özelliktir ve kızamık, çiçek, suçiçeği ayırımında önemlidir. Deri döküntüsü ateşten 1-3 gün sonra başlar. Döküntü, gövdeden ziyade yüz, kol ve bacaklarda daha yoğundur. Yüz (%95), avuç ve ayak tabanları (%75) etkilenir. Ayrıca ağız mukozası (%70), genital bölge (%30) ve konjonktiva (%20) etkilenir. Döküntüler önce düztabanlı, deriden hafifçe kabarık, sonrasında içi önce berrak sonra sarımsı sıvı dolu lezyonlar şeklinde gelişir. Lezyonlar birkaç adet veya binlerce olabilir. Belirtiler 2-4 hafta içinde kendini sınırlar. Çocuklarda şiddetli seyirli hastalık görülebilir. Bağışıklık yetmezliği olan kişilerde de ağır seyredebilir. Önceden çiçek aşısının koruyuculuğu olmasına rağmen bugün ülkelere bağlı olarak 40-50 yaş altındaki kişiler hastalığa daha duyarlıdır. Komplikasyon olarak, akciğer enfeksiyonu, sepsis, görme kaybı ve ensefalit ( beyin iltihabı) görülebilir.

Çiçek hastalığının tedavisinde kullanılan ilaçlar ve aşılar faydalı olabiliyor

Maymun çiçeği virüsü hastalığı daha çok Orta ve Batı Afrika’nın tropik yağmur ormanlarına yakın yerleşimlerde görülmesine rağmen kentsel alanlarda giderek fazla ortaya çıkmaktadır. Kemirgenler (sincap, sıçan gibi) ve insan olmayan primatlar hastalığın hayvan konaklarıdır.

Çiçek hastalığının ortadan kaldırılması sırasında kullanılan aşılar maymun çiçeği hastalığına karşı da koruma sağlamıştır. Bunun dışında maymun çiçeği hastalığının önlenmesi için onaylanmış olan yeni aşılar geliştirilmiştir. Çiçek hastalığının tedavisi için geliştirilen ilaçlar maymun çiçeği hastalığının tedavisi için de ruhsatlandırılmıştır.

Maymun çiçeği virüsü yeni bir pandemiye neden olabilir mi?

İnsan maymun çiçeği insanlarda ilk olarak 1970 yılında, 1968 yılında çiçek hastalığının ortadan kaldırıldığı Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 9 yaşında bir erkek çocukta tanımlanmıştır. O zamandan bu yana vakaların çoğu kırsal, yağmur ormanları bölgesinde rapor edilmiştir. Bu tarihten sonra 11 Afrika ülkesinde insanlarda maymun çiçeği hastalığı bildirilmiştir. Maymun çiçeği virüsü hastalığı monkeypox sadece Batı ve Orta Afrika’daki ülkeleri değil, dünyanın geri kalanını da etkilediği için küresel halk sağlığı açısından önemi olan bir hastalıktır. Afrika dışında ilk monkeypox salgını 2003 yılında ABD de olmuştur ve evcil köpeklerle temas ile ilişkilendirilmiştir. Bu evcil hayvanlar ise Gana’dan getirilen sıçanlarla barındırılmıştır. Bu salgında 70’in üstünde vaka görülmüştür. Hastalık 2018’de Nijerya’dan İsrail’e, 2018’de Birleşik Krallık’a, daha sonraki yıllarda Singapur ve ABD’ye seyahat edenlerde görülmüştür. Son dönemlerde de Avrupa ülkelerinde virüsün yayıldığı bildirilmektedir. Bu durum mutlaka kontrol altına alınmalıdır.

Maymun çiçeği virüsüne karşı önleminizi alın

Sürveyans yani virüs konusunda sistematik gözlemler ve yeni vakaların hızlı tanımlanması, salgının kontrol altına alınması için kritik öneme sahiptir. Salgınları sırasında, enfekte kişilerle yakın temas, maymun çiçeği virüsü enfeksiyonu için en önemli risk faktörüdür. Sağlık çalışanları ve ev halkı daha büyük bir enfeksiyon riski altındadır. Maymun çiçeği virüsü enfeksiyonuna yakalandığından şüphelenilen veya bu bilginin doğrulandığı hastaların tedavisi ile bakımını yürüten ya da onlardan örnekler alan sağlık çalışanları standart enfeksiyon kontrol önlemlerini uygulamalıdır. Mümkünse, hastanın bakımı için daha önce çiçek hastalığına karşı aşılanmış kişiler seçilmelidir. Bireysel olarak da kişisel hijyen tedbirlerine özen gösterilmelidir. Bununla birlikte ortak eşya ile ortak alan kullanımlarında dikkatli olunmalıdır.

Bayramı sağlık geçirmek için şunlara dikkat edin

Bayramı sağlık geçirmek için şunlara dikkat edin

Ramazan orucu nedeniyle gün içinde uzun süreli açlık ve sonrasında bayram ile birlikte yeme alışkanlıklarının yeniden değişmesi sindirim sistemi ile ilgili bazı sorunlara yol açabiliyor. Özellikle bayram süresince kontrolsüzce tüketilen tatlı ve yemekler fazla kiloları da beraberinde getirebiliyor. Bayram boyunca özellikle kalp ve mide sorunları olanlar ile yüksek tansiyon ve diyabet hastalarının beslenmelerine özen göstermeleri gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Betül Merd, Ramazan Bayramı süresince dikkat edilmesi gerekenler ile ilgili önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dyt. Betül Merd

Bayram kahvaltısında aşırıya kaçmayın

Ramazan’da değişen beslenme alışkanlığı, bayramın başlamasıyla sona erecek. Bunun için Ramazan öncesinde eski yeme alışkanlığına yavaş yavaş dönmek gerekir. Ramazan nedeniyle bir ay boyunca gündüzleri devam eden açlık hissinin ortadan kalkacağı düşüncesi genellikle aşırı yeme isteğine neden olmaktadır. Bayram sabahı erken saatte güne hafif bir bayram kahvaltısıyla başlanmalıdır. Kahvaltıda ağır kızartmalar yenilmemeli, tuz içeriği yüksek besinlerden uzak durulmalıdır. Poğaça, açma ve börek gibi hamur işleri ile sucuk, salam ve sosis gibi ısıl işlem görmüş besinler ilk gün yenmemelidir. Peynir, yumurta ve süt gibi protein kaynakları tercih edilmeli, zeytinin yanı sıra salatalık ve domates gibi mideyi yormayan sebzeler tercih edilmelidir.

Bayram ikramlarına dikkat edin

Ramazan bayramında kilo problemi olanların bayramın vazgeçilmezleri arasında olan şeker ve şerbetli tatlıları günde 1 porsiyon tüketmelerinde yarar vardır. Ancak tatlı tüketilecekse az şekerli sütlü tatlılar ve meyve tatlıları ile dondurma tercih edilmelidir. Genellikle insanların önemli bir kısmı Ramazan’da kaybettikleri kilonun bir bölümünü 3 günlük bayram süresince ve sonraki günlerde aldıkları bilinmektedir. Bayram ziyaretlerindeki ikramlarda aşırıya kaçmamak gerekir. Şerbetli ağır tatlılardan uzak durulmalıdır. Bayramda tatlı ikram edilecekse meyve tatlıları veya sütlü tatlıları tercih edilmelidir. Misafirlere fındık, ceviz ve fıstık gibi kuruyemişler ile kuru meyvelerden yapılan komposto ile ayran servis edilebilir.

 Günde 8-10 bardak su için

Ramazan ayı boyunca vücuda yeterli miktarda sıvı alımı olmadığı için bayramda da genellikle su tüketimi unutulmaktadır. Sindirimi kolaylaştıran su, zararlı maddeleri vücuttan attığı için canlı yaşamında önemli bir yere sahiptir. Bunun için bayramda günde 8-10 bardak su içmeye özen gösterilmelidir. Özellikle bayram ziyaretlerinde ikram edilen kafeinli, gazlı ve şeker oranı yüksek içeceklerden uzak durulmalıdır. Günde 1-2 fincan kahveden fazlası içilmemelidir. Bu içeceklerin yerine ev sahiplerinin de su ve ayran ikram etmeleri daha sağlıklı olacaktır.
Az yiyip çok hareket edin

Bayramda az miktarda ve sık yemeye özen gösterilmeli, sindirim sistemini yormayan sağlıklı besinler tüketilmelidir. Öğlen yemeğinde zeytinyağlı sebze yemekleri ile hafif ızgara et ve salatadan oluşan bir sofra tercih edilmelidir. Öte yandan, ara öğünde meyve ve yoğurt tercih edilmesi daha sağlıklı olacaktır. Akşam yemeği de hafif besinler tüketilmeli, öğün zamanı için gece geç saatler tercih edilmemelidir. Ramazan ayı nedeniyle yapılamayan yürüyüş ve spora geri dönülmelidir. Tempolu yürüyüşler ve spor metabolizma hızını artırmakta, vücudu zinde tutmaktadır. Özellikle bayram ziyaretlerinde besinler yoluyla fazladan alınan enerji bu sayede harcanacaktır. Öncelikle kısa, daha sonrada orta mesafeli yürüyüşlerle başlanmalı, başlangıç için vücudu yoracak ağır aktivitelerden kaçınılmalıdır.

 

Safra kesesi cerrahisinde yeni yöntem

Safra kesesi cerrahisinde yeni yöntem

Genetik yatkınlık, gebelik, doğum kontrol haplarının uzun süre kullanılması ile aşırı kilo alma ve hızlı kilo kaybına bağlı olarak gelişebilen safra kesesi taşları, safra kanalına düştüğünde tıkanıklığa yol açarak sarılık ve karaciğer işlev bozukluklarına neden olabiliyor. Bu tablonun oluşmaması için yapılan ameliyatlarda altın standart olarak nitelendirilen laparoskopik yöntemle safra kesesinin çıkartılması gerekiyor. Laparoskopik kolesistektomi, karın bölümünün gazla şişirildikten sonra kamera ile karın içi organların görüntülenmesi ve cerrahi aletler yardımıyla safra kesesinin çıkarılması olarak tanımlanıyor. Memorial Kayseri Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Doç. Dr. Türkmen Bahadır Arıkan, safra kanalı cerrahisinde uygulanan ‘güvenli kolesistektomi’ tekniği hakkında bilgi verdi.

Günümüzde 1 santimetrelik kesilerle kapalı olarak gerçekleştirilen güvenli kolesistektomi ameliyatlarında safra kesesi alınırken, ana safra kanalının bütünlüğünün korunması ise hayati önem taşımaktadır. Safra kanalı yaralanmalarındaki riski en aza indirmek için ise ‘güvenli kolesistektomi’ tekniği kullanılmaktadır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Türkmen Bahadır Arıkan

Her safra kesesi taşına müdahale edilmez

Safra kesesi taşları önemli bir sağlık sorununa neden olmuyorsa vücutta kalmasına izin verilir. Toplumun % 15’inde safra taşı bulunmaktadır. Bu kişilerin % 20’sinde safra kesesi taşı hastalık oluşturmaktadır. Herhangi bir bulgu vermeyen ve görüntüleme yöntemleriyle tesadüfen belirlenen taşlar için (taşın 3 santimetreden büyük olması, safra kesesinin tamamen taşla dolu olması, porselen safra kesesi gibi durumlar hariç) safra kesesi ameliyatı önerilmemektedir.

Rahatsızlık veren taş alınmazsa sorun büyür

Laparoskopik kolesistektomi dünyada 1990’ların başından beri açık tekniğin yerini almıştır. Safra kesesindeki taş özellikle yağlı yemek yedikten sonra, karın sağ üst kadranında, göbek üst kısmında veya sırta özellikle sağ kürek kemiğine yayılan yoğun, bir ağrı ve rahatsızlık hissi oluşturabilir. Bu durum yemekten bağımsız gece saatlerinde de ortaya çıkabilmektedir. Ağrıya genellikle terleme, bulantı ve kusma da eşlik edebilmektedir. Bu durum söz konusu olduğunda zaman geçirmeden laparoskopik (kapalı) safra kesesi ameliyatı yapılmalıdır. Ameliyat ertelendiğinde ise safra kesesi taşı ani safra kesesi iltihabına, taşın ana safra kanalını tıkaması ile sarılığa, safra yolu iltihabı hastalığına veya taşın pankreas kanalını tıkaması senaryoları ortaya çıkabilmektedir. Pankreas kanalını tıkanması, pankreas iltihabına neden olmakta maalesef bu durum yaşamı tehdit etmektedir.

Kapalı cerrahinin 3 önemli avantajı

Ülkemizde her yıl 150 bin ila 200 bin arasında safra kesesi ameliyatı yapılmaktadır. Bunların çoğu laparaskopik yani kapalı yöntemle gerçekleştirilmektedir.

  • Laparoskopik teknik sayesinde ameliyat sonrasında daha az ağrı olmaktadır.
  • İyileşme süresi kısaldığı için hasta daha kısa süre hastanede kalmaktadır.
  • Küçük kesilerle yapıldığı için daha kozmetik sonuçlar elde edilmektedir.

Safra yolu yaralanmalarındaki iki faktör

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de laparoskopik kolesistektomi ameliyatı olan 1000 hastadan 3-8 kişide ameliyat sonrası istenmeyen safra yolu yaralanmaları gözlenebilmektedir. Safra yolu yaralanmasının yönetiminde; endoskopik ek işlemler, tekrardan cerrahi yapılması ve bu yöntemlerle iyileşmeyen hastalarda karaciğer transplantasyonuna kadar değişen ek tedaviler gerekebilmektedir. Safra yolu yaralanmalarının oluşması çeşitli risk faktörleri ile ilgili olabilmektedir.

  • Hasta ile ilgili olan risk faktörlerinden en önemlisi safra yolu anatomisinin çok farklı yapıda olabilmesidir. Buna aşırı şişmanlık, safra yollarına yakın bölgede yapılan önceki ameliyatlar, altta yatan bir karaciğer hastalığı, daha önceden safra kesesi enfeksiyon ataklarının çok olması eklenebilir.
  • Ameliyatı gerçekleştiren cerrahi ekibin tecrübe eksikliği ve anatominin yanlış algılanması olarak belirlenmiştir.

Güvenli kolesistektomi tekniği öne çıkıyor

Kapalı cerrahinin yapılmasından bugüne kadar safra kesesi ameliyatı için, ‘infundibular’ teknik kullanılmıştır. Günümüzde ise laparoskopik kolesistektomide safra kanalı yaralanma riskini en aza indirmek için ‘infundibular’ teknik yerine ‘güvenli kolesistektomi’ tekniği (critical view of safety) önerilmiştir. Amerikan Gastrointestinal ve Endoskopik Cerrahlar Derneği bu tekniğin kullanılmasını teşvik etmektedir.