Yazılar

Sağlıklı beslenme evde başlamalı, okulda devam etmeli!

Sağlıklı beslenme evde başlamalı, okulda devam etmeli!

Okul çağı çocuklarında öğrenme ve kavrama işlevleri önem kazandığı için sağlıklı beslenme alışkanlığı büyük bir öneme sahip. Zira, sağlıksız beslenme enerji ve besin öğelerinin yetersiz alımına neden olabiliyor, bunun sonucunda çocuğun büyüme ve gelişmesinin yanı sıra okul başarısını da olumsuz yönde etkileyebiliyor. Çocuklarda şişmanlık, zayıflık, anemi, çeşitli vitamin eksiklikleri ve diş çürükleri gibi sıkıntılar okul döneminde sağlıklı beslenmeyen çocuklarda sık görülen sorunları oluşturuyor. Ayrıca yetersiz ve dengesiz beslenme yetişkinlik döneminde ortaya çıkan obezite, kalp damar hastalıkları, kanser, diyabet ile sindirim sistemi hastalıkları gibi birçok hastalığa ve alerjik reaksiyonlara da zemin hazırlıyor.

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, çocukların beslenme alışkanlıklarının önce aile çevresinde geliştiğini, ardından okul döneminde arkadaşları, öğretmenleri ve çevresel faktörlerin etkisiyle belirginleştiğini belirterek, “Bu nedenle özellikle aileler çocuklarına sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmalı ve bu konuda rol model olmalılar. Tüm aile bireylerinin yemekte bir araya gelmeleri, pişmiş sağlıklı yemekler tüketmeleri, dışardan hazır gıda sipariş etmemeleri, paketli ürün, abur cubur, gazlı içecek, çikolata ve şeker içeren ürünlerden kaçınmaları, çocukların doğru beslenme alışkanlığı kazanmalarına yardımcı olacaktır” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, okul çağındaki çocukların beslenmelerinde ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken 5 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur

Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur

Kahvaltıyı asla atlamayın!

Okul çağındaki çocukların 3 ana 2-3 ara öğünle beslenmeleri büyük öneme sahip. Ancak bu dönemde ‘öğün atlamak’ gibi önemli bir sorun yaşanabiliyor. Özellikle sabah erken uyanıldığı için iştahsız olmak veya okula yetişme telaşı gibi nedenlerden dolayı çocuklarda kahvaltı öğünü atlanabiliyor. Oysa günün en önemli öğününün kahvaltı olduğu bilinen bir gerçek. Yapılan birçok çalışma, düzenli ve dengeli bir kahvaltının okul başarısını olumlu yönde etkilediğini; uzun süren gece açlığından sonra kahvaltı yapmayan çocuklarda ise halsizlik, baş dönmesi, baş ağrısı, yetersiz enerji alımına bağlı düşük konsantrasyon, zihinsel faaliyetlerde azalma ve dikkat eksikliği gibi sorunlar geliştiğini gösteriyor. Bu nedenle çocuklarda kahvaltı öğününün asla atlanmaması gerekiyor.

Sağlıklı ara öğünler hazırlayın

Çocuklarda iştah kontrolünün sağlanması için ara öğün alışkanlığının kazandırılması gerekiyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, “Burada önemli olan, ara öğünde tüketilen besinin türüdür. Okulların kantinlerinde satılan abur cuburdan ziyade, evde hazırlanan sağlıklı ara öğünler tercih edilmelidir” uyarısında bulunarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Okul çağı çocuklarına beslenme çantası alışkanlığı kazandırmak aileye düşen en büyük görevdir. Ara öğünde fındık ve ceviz gibi kuruyemişler, kuru meyve-taze meyve, ev yapımı peynirli küçük sandviçler, ayran-yoğurt veya süt ile taze sıkılmış meyve suları sağlıklı alternatiflerdir.”

Tüm besin gruplarını tüketmesi şart!

Tek bir besin veya öğün yerine, günlük beslenmenin üzerine odaklanarak çocuğunuzun bir günde tüm besin gruplarını (süt ve süt ürünleri, et/yumurta/kurubaklagiller, ekmek-tahıllar, sebze ve meyveler) tüketmesini sağlamanız oldukça önemli. Gün içindeki beslenmesinde süt ve süt ürünlerinin, yumurtanın, et/tavuk/balığın, sebze ve meyvenin, kurubaklagil ile tahılların mutlaka bulunması gerekiyor.

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi

Fast Food tarzı besinleri sınırlandırın

Fast food gıdaların fazla oranda trans ve doymuş yağ içermesi beyin hücrelerinde olumsuz etki oluşturarak öğrenmeyi ve hafızayı kötü yönde etkiliyor. Bu olumsuz etkileri nedeniyle çocukların fast food tarzı yiyeceklerle tanışmamış olmaları en güzeli. Ancak evde böyle bir alışkanlık kazanmasalar bile çocuklar arkadaşlarından etkilenerek bu besinlere alışabiliyorlar. Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, fast food tarzı besinleri sınırlandırmanız gerektiğine işaret ederek, “Mesela çocuğunuz çok sık tüketiyorsa, 15 günde bir veya ayda bir şeklinde sınırlama getirebilirsiniz. Evde düzenli yemek sofrası hazırlanması, ailenin tüm bireylerinin sofranın başında bir araya gelmeleri ve hazır gıdalar yerine evde hazırlanan yiyeceklerin tüketilmesi, çocuklarda sağlıklı beslenme alışkanlıklarının oluşmasında çok önemli rol oynuyor” diyor.

Poğaça, açma ve börekten kaçının

Poğaça, açma, simit ve börek gibi yağ oranı yüksek hamur işleri yiyeceklerden uzak durmak gerekiyor. Zira, besin değerleri olmadığı gibi bu besinler içerdikleri yüksek kalori nedeniyle çocuğun kilo almasına yol açıyorlar. Bunun yanı sıra yağlı ve basit karbonhidrat grubunda oldukları için kan şekerinin hızla yükselmesi ve sonrasında hızla düşmesi sonucu çocukta derste uyuklamaya ve dikkat dağınıklığına sebep olabiliyorlar. Ayrıca tüketildikten sonraki öğünde çocuğun daha hızlı acıkmasına yol açabiliyorlar. Sütün, yumurtanın ve peynirin olduğu proteinden zengin bir kahvaltı çok daha sağlıklı bir seçenek olacaktır.

Prostat kanserinde hayat kurtaran önlemler

Prostat kanserinde hayat kurtaran önlemler

Prostat kanseri dünyada ve ülkemizde önemli bir sağlık sorunu. Araştırmalar, ülkelerin yüzde 60’ında erkeklerde en sık görülen kanser türü olmasının yanı sıra Batı ülkelerinde bir erkeğin yaşamı boyunca prostat kanserine yakalanma olasılığının yüzde 12,5 olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla her 6-8 erkekten biri bu hastalıkla tanışıyor. Ülkemizde ise erkek kanserlerinde 2. sırada yer alıyor. Türkiye’de ilk teşhiste her yüz hastanın 30’unda hastalığın prostat dışına çıktığı, yani teşhiste önemli bir hasta grubunda geç kalındığı biliniyor.

Artık sadece ileri yaşta değil, genç yaşta da erkeklerin kapısını çalabilen prostat kanserinde bu olumsuz gidişatı tersine çevirmek mümkün! Acıbadem Taksim Hastanesi Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek gelişmiş ülkelerde, özellikle fırsatçı tarama programlarının kullanılmasıyla beraber, prostat kanserine bağlı ölüm oranlarında azalma olduğunu belirterek “Prostat kanseri batılı ülkelerde erkeklerde kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ikinci sırada bulunuyor.Tüm dünya için çok önemli bir sağlık sorunu olan prostat kanserinin, insanlarda yaşam süresinin giderek uzamasıyla çok daha yaygın bir hastalık haline geleceği düşünülüyor” diyor. Prostat kanserinde erken tanının hayat kurtarıcı olduğunu, ancak hastalığın kendine özgü bulguları olmadığını belirten Prof. Dr. Can Öbek, bu nedenle tarama yöntemlerinin kritik rol oynadığını vurguluyor. Prof. Dr. Can Öbek 1-30 Eylül Dünya Prostat Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada prostat kanserinde hayat kurtaran 4 önerisini anlattı, önemli uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Can Öbek

Erken tanı mümkün ve hayat kurtarıyor

Prostat kanserinin sinsi ilerleyen bir hastalık olduğunu ve erken dönemde herhangi bir yakınmaya neden olmadığını belirten Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek, bu nedenle erken tanı konusunda gereken önlemlerin alınmasının hayat kurtarıcı olduğunu vurguluyor. Hastalık prostatta sınırlıyken yakalanır ve tedavi edilirse, tam şifa olasılığının çok daha yüksek olduğunu ve erken tanı için en önemli yöntemin PSA denilen (Prostat Spesifik Antijen) prostat bezine özgü bir kan testi yapılması olduğunu belirten Prof. Dr. Öbek şöyle konuşuyor: “Bu kan testinin yüksek çıkması kişide prostat kanseri olabileceğini düşündürür.  Ayrıca erken yaşta bakılan değerler, bu kişinin özelinde prostat kanseri için ne kadar risk taşıdığını bize gösterir; takip buna göre planlanır. Önemli olarak, PSA düzeyi kanser harici nedenlerle de yükselebilmektedir. Erken tanı açısından 2. tarama yöntemi ise üroloji hekiminin yaptığı prostat muayenesidir. Burada prostatın kıvamı prostat kanseri açısından değerlendirme yapma olanağı verir. Şüpheli durumda öncelikle bir MR görüntüleme yapılır ve gerekirse biyopsi ile kesin teşhis yoluna gidilir” diyor.

40 yaş sonrası mutlaka tarama testi yaptırın!

Prostat kanserinde ‘Ne zaman PSA testi yaptıralım? Ve ne zaman prostat muayenesi olalım?” şeklinde sorularla çok sık karşılaştıklarını belirten Prof. Dr. Can Öbek bu soruları şöyle yanıtlıyor: “Günümüzde 40-50 yaş arasındaki erkeklerin PSA testi yaptırması ve prostat muayenesi olmasını öneriyoruz. Böylece hem kişinin mevcut durumunu, hem de ileriki yaşantısında prostat kanseri riskini tespit ediyoruz ve bundan sonraki takip sıklığımızı da buna göre ayarlayabiliyoruz. Prostat kanserinin kesin tanısı PSA testi ve/veya muayenedeki şüpheden yola çıkılarak prostat biyopsisi ile konuluyor.  Son yıllarda kullanımımıza giren MR-US füzyon biyopsi teknolojisiyle, prostat biyopsisini çok daha isabetli olarak yapabiliyoruz.”

Acıbadem Taksim Hastanesi Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek

Bu şikayetlerinizde hekime başvurmayı ertelemeyin!

Prostat kanseri belirti vermeden sinsice ilerlese de, bazı şikayetleri ihmal etmemek gerekiyor. Sık idrara çıkma, geceleri idrar yapmak için sık uykudan uyanma, zayıf ince ve kesik kesik idrar yapma, idrar yapmaya başlamada gecikme ve idrarın bitiminde idrar kesesini tam boşaltamama hissi, idrar yaparken yanma-ağrı ve idrar veya menide kan görülmesi durumlarında mutlaka zaman kaybetmeden hekime başvurmak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Can Öbek “Ancak bu yakınmaların bulunması kişide prostat kanseri olduğunu göstermez. Prostatın iyi huylu büyümesi gibi bir çok etken de bu sorunlara yol açabilir. Üroloğun değerlendirmesi yakınmaların nedenini ortaya çıkartacaktır. Öte yandan geç dönem prostat kanserinde halsizlik, kilo kaybı, iştahsızlık, soluk renk ve sırt, bel, bacak ağrıları gibi şikayetler olabilir” diyor.

Yaşam biçiminize dikkat edin

Prostat kanserinde genetik geçiş önemli bir rol oynuyor. Birinci derecede akrabada hastalığın bulunması ile hastalık riskinin 2 katına çıkabildiğini belirten Prof. Dr. Can Öbek şöyle konuşuyor: “Ailede iki veya daha fazla birinci derecede akrabada hastalığın bulunması durumunda ise bu oran 5- 11 kat arasında artış gösteriyor.” Ancak, doğru yaşam tarzını benimseyerek, prostat kanserine karşı koruyucu genlerimizi aktif hale getirip, prostat kanserine yol açan genleri de sessizleştirebileceğimizi vurgulayan Prof. Dr. Can Öbek, bu konuda; şişmanlıktan kaçınmayı, sigara içmemeyi, Akdeniz tipi beslenme tarzını benimsemeyi ve düzenli egzersiz yapmayı öneriyor.

 Alzheimer’ın 10 erken sinyali!

 Alzheimer’ın 10 erken sinyali!

Günümüzde çoğumuzun dert yandığı  ‘unutkanlık’  özellikle ileri yaşın doğal bir sonucu olarak düşünülse de, aslında 65 yaş üzerinde en sık görülen bunama nedeni olan ‘Alzheimer hastalığının ilk uyarılarından biri de olabiliyor! Türkiye’de net veriler olmasa da 600 binin üzerinde Alzheimer hastası olduğu ve uzayan insan ömrüyle birlikte bu sayının 65 yaş üzerinde her beş yılda bir iki katına çıktığı belirtiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Demans ve Davranış Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer hastalığında erken tanı ve tedavinin büyük önem taşıdığı uyarısında bulunarak, “Erken tanı sayesinde hastalığın ilerleme hızı belirli bir süre yavaşlatılabiliyor, hatta bazı tablolarda durdurulması bile mümkün olabiliyor. Alzheimer en sık unutkanlık gibi yakın bellek sorunlarıyla başlıyor. Hastalığın özelliği, önce yeni olaylar unutulurken eski yaşantıların detaylı bir şekilde hatırlanması. Bu durum hasta yakınlarını şaşırtabiliyor ve unutkanlığın gerçek olup olmadığının sorgulanmasına neden oluyor. Yıllar içinde hastanın belleğindeki bilgiler en yeniden en eskiye doğru bir bir siliniyor ve en eski anılar da kayboluyor. Dolayısıyla erken tanı için özellikle 65 yaş üzerindeki kişilerde oluşan  ‘unutkanlık’ sorununda zaman kaybetmeden konunun uzmanı bir nöroloji hekimine başvurmak gerekiyor” diyor.

Prof. Dr. Neşe Tuncer

Alzheimer’ın 10 erken sinyali!

Alzheimer hastalığına erken tanı konulması tedaviden etkin sonuç alınmasında büyük öneme sahip.  Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer’ın erken dönem belirtilerini şöyle sıralıyor:

·         Unutkanlık giderek artıyorsa ve günlük yaşamı artık etkiler hale geldiyse

  • Konuşmada bozulma varsa
  • Zaman ve yer algısında kayıp başladıysa
  • İç görü ve yargılamada bozulma varsa ve hastalık inkar ediliyorsa
  • İş planlama ve takipte zorluk başladıysa
  • Aynı soruları tekrar tekrar sorma, eşyaları yanlış yere koyma dikkat çeker hale geldiyse
  • Kişilik ve davranış değişikliği gözleniyorsa
  • Yol, yön bulma güçlüğü nedeniyle artık dışarı çıkmak zor oluyorsa
  • İçe kapanma, sosyal ortamlara girememe sorunu başladıysa
  • Hobi ve uğraşlardan vazgeçme olduysa

 

Beyindeki değişimler 20-30 yıl önce başlıyor

Alzheimer hastalığının nedenleriyle ilgili çok sayıda çalışma ve teori mevcut. Beyinde asetil kolin azalması bir neden olarak biliniyor. Yapılan çalışmalara göre; beynin kabuk kısmında hücre içi ve hücreler arasında anormal protein birikimi oluyor, buna bağlı olarak hücreler ölüyor ve hücreler arası bağlantılar geri dönüşümsüz kayboluyor. Bunun sonucunda beyinde hafızayla ilgili görev yapan aracı kimyasalların (asetil kolin) düzeyi azalıyor. Alzheimer hastalığında beyindeki bu değişimler belirtiler ortaya çıkmadan 20-30 yıl önce başlıyor. Dolayısıyla hastalık bulguları ilerledikten sonra tedavilerin faydası sınırlı kalıyor.

Aile öyküsü önemli bir risk faktörü

Beyindeki proteinlerin neden bazı kişilerde biriktiği tam olarak bilinmese de hastalığa yatkınlık oluşturan etkenler üzerine tıp dünyasının kapsamlı çalışmaları sürüyor. Alzheimer’de en önemli risk faktörünün ilerleyen yaş olduğu belirtiliyor. Bunun yanı sıra düşük eğitim düzeyi ve sedanter yaşam, ağır beyin travmalarına maruz kalmak, hipertansiyon ve diyabet gibi damar yapısını bozan hastalıkların kontrolsüz şekilde var olması, kadın cinsiyeti, tedavi edilmemiş depresyon, obezite, sigara ve alkol tüketimi, hatta hava kirliliği ve zehirli gazlar gibi pek çok etken hastalığın başlamasında etkili oluyor. Prof. Dr. Neşe Tuncer, aile öyküsünün Alzheimer’da önemli bir risk faktörü olabileceğine işaret ederek, Alzheimer hastalığının bazı ailesel formlarında hastalığa yakalanma riskinin normal popülasyona göre 3-4 kat fazla görülebileceği belirtiliyor. Üstelik ailesinde Alzheimer hastalığı olan kişilerde hastalık 65 yaş öncesinde başlayabiliyor ve bu tablo ‘erken başlangıçlı Alzheimer’ olarak nitelendiriliyor. Bu nedenle aile öyküsü olan kişilerde genetik araştırma yapılması önem taşıyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Yeni tedaviler umut veriyor!

Alzheimer hastalığının tedavisinde Amerika Birleşik Devletleri’nde onay alan, henüz Avrupa’da onay almamış bazı yeni ilaçlar mevcut. Amiloid aşıları olarak geçen bu moleküller beyinde biriken anormal proteinleri temizleyerek etkili oluyorlar. Bilim dünyası her gün bu tedavileri geliştiriyor; etkinliğini arttıran ve yan etkilerini azaltan formlar üzerinde çalışıyor. Çalışmaları yakından takip ettiklerini belirten Prof. Dr. Neşe Tuncer, “Yakın bir dönemde ülkemizde de hastalarımıza verebileceğimiz yeni tedaviler için umutluyuz.” diyor.

Hastalığın ilerleme hızı yavaşlatılabiliyor

Halihazırda kullanılan ilaç tedavisi ve yaşam alışkanlıklarında yapılan düzenlemelerle hastalığın ilerleme hızı yavaşlatılarak hastanın fonksiyonel kapasitesi artırılabiliyor. Demans ve Davranış Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, ancak tedaviden etkin sonuç alınabilmesi için ilaç kullanımına mutlaka erken dönemde başlanması gerektiğine dikkat çekerek, “Özellikle, hastalığın bulgularını yavaşlatmakta etkili olduğu yapılan çalışmalarla kanıtlanmış olan ilaçların tedavisine erken dönemde başlandığında, tedavinin etkinliği daha uzun süreli oluyor. Erken teşhisin bir başka önemi ise bunamaya neden olan Alzheimer dışındaki tiroit hastalıkları, vitamin yetmezlikleri, depresyon ve diğer sistemik hastalıkların tedavi edilmesidir” bilgisini veriyor.

Bedensel ve zihinsel yöntemler önemli

Prof. Dr. Neşe Tuncer, ilaç tedavisinin yanı sıra bilişsel stimülasyon, hastanın zihinsel kapasitesinin arttırılmasına yönelik hobiler, faaliyetler, egzersizler, sosyalliğin arttırılması, fiziksel egzersiz programları, beslenme alışkanlıklarında yapılan düzenlemeler (yeşil sebze, meyve, tahıllardan zengin kolesterolden  fakir Akdeniz diyeti ile beslenme) gibi bedensel ve zihinsel yöntemlerin de hastalığın ilerlemesini önlemede etkili olduğunu belirtiyor.

“Gaz ağrısıdır, geçer” demeyin!

“Gaz ağrısıdır, geçer” demeyin!

Anne babaların çocuklarında en sık duydukları şikayetlerin başında ‘karın ağrısı’ geliyor. Öyle ki ilkokul çağındaki her 4 çocuktan 1’i karın ağrısından yakınıyor. Genellikle hatalı beslenmeyle ilişkilendirilse de karın ağrısı aslında apandisit ve bağırsak tıkanıklığı gibi yaşamsal sağlık sorunlarının habercisi de olabiliyor. Dolayısıyla bu şikayetleri ‘Gaz ağrısıdır geçer’ diyerek hafife almak tedavinin gecikmesine ve tablonun daha da ağırlaşmasına neden olabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin, çocuklarda gelişen karın ağrısında hekime başvurmanın en doğru yaklaşım olduğuna dikkat çekerek, “Ayrıca ebeveynlerin çocuklarına gelişigüzel ağrı kesici ilaç vermekten kaçınmaları büyük önem taşıyor. Zira, hekim önerisi olmadan kullanılan ağrı kesiciler altta yatan nedeni saklayabiliyor. Bunun sonucunda hastalık ilerleyebiliyor ve tedavisi güçleşebiliyor” diyor.

Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin

Dr. Evşen Çetin

Her 4 çocuktan birinde görülüyor!

Karın ağrısının çocukluk çağında sık görülen, herhangi bir hastalığa özgü olmayan bulgulardan biri olduğuna değinen Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin, bu durumu “Çocuklar erişkinlerin küçültülmüş versiyonları olmadıkları için erişkinlerden farklı değerlendiriliyorlar. Organların çoğu karın bölgesinde yerleşiyor. Karın bölgesinin çocuklarda diğer organlara daha yakın olması nedeniyle de ağrılar sıkça bu bölgede görülüyor” sözleriyle açıklıyor. Her 4 çocuktan 1’inde ara ara görülen karın ağrısı şikayetine kız çocuklarında daha fazla rastlanıyor. Bunun nedeni ise kız çocuklarında idrar yolu enfeksiyonu ve sindirim problemlerinin daha sık yaşanması. Ayrıca 2 yaş civarındaki çocuklarda yüzde 3 oranında görülen karın ağrısı şikayetleri, 5-7 yaş aralığında yüzde 5, 8-12 yaş aralığında ise yüzde 25’e kadar yükseliyor.

Mide ve bağırsak enfeksiyonuna dikkat!

Karın ağrısının nedenleri ve sıklığı yaşa göre değişebiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin, çocuklarda karın ağrısının en sık sebebinin ‘gastroenterit’ adı verilen ve bakteriyel veya viral enfeksiyona bağlı ortaya çıkan mide ile bağırsak enfeksiyonu olduğunu ifade ediyor. Ayrıca kabızlık, besin zehirlenmesi, laktoz duyarlılığı gibi sindirim sorunları, karaciğer, bağırsak veya safra yolunda oluşan sorunlar, idrar yolu enfeksiyonu ile zatürre gibi enfeksiyon hastalıkları, bazı ilaçların yan etkileri de karın ağrısına yol açabiliyor. Cerrahi olarak acil müdahale gerektiren apandisit gibi durumlarda da şiddetli karın ağrısı olabiliyor. Dr. Evşen Çetin, okul dönemindeki çocuklarda sıklıkla sebebi olmayan ağrılar görüldüğünü belirterek, “Çocuk doktoru tarafından değerlendirilen çocuğun terapi veya ruhsal destek için ilgili uzmana yönlendirilmesi gerekebiliyor” diyor. 

Acıbadem Altunizade Hastanesi

Hekime ne zaman başvurmalı?

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin, aşağıda yer alan belirtilerden biri bile varsa, hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunuyor:

  • Karın ağrısı uykudan uyandırıyorsa
  • Başka bir şeyle ilgilenmeye engel oluyorsa
  • Yüksek ateş ve yoğun halsizlik varsa
  • Dışkıda kan görüldüyse
  • Öksürük veya idrarda yanma varsa
  • Yüzde şişlik ve döküntü gelişmişse
  • Baş dönmesi varsa
  • Cilt soluk görünüyorsa
  • Kusma ile birlikte beslenmeyi engelliyorsa
  • Nedensiz kilo kaybı veya büyümede yavaşlamaya neden oluyorsa

Hangi hastalıklara işaret edebiliyor?

Dr. Evşen Çetin, çocuklarda karın ağrısının işaret edebildiği hastalıklar konusunda şu bilgileri veriyor:

  • Karın ağrısı göbek çevresinde başlayıp karnın sağ alt tarafına indiyse apandisit
  • Karın ağrısı ve kusma, karın bölgesinde şişlik, gaz ve dışkılama yapılamaması durumunda bağırsak tıkanıklığı
  • Sık idrara çıkma ve idrarda yanma varsa idrar yolu enfeksiyonu
  • Travma öyküsü ve sonrasında ağrı varsa karın içi organ yaralanması
  • Aralıklı kramp, karında şişlik, karnın üst tarafında ele gelen kitle ve çilek jölesi kıvamında dışkılama eşlik ediyorsa bağırsağın iç içe geçmesi gibi durumlar söz konusu olabiliyor.

Bilinçsizce alınan C vitamini böbrek taşına yol açabiliyor

Bilinçsizce alınan C vitamini böbrek taşına yol açabiliyor

Ülkemizde her 10 kişiden birinde böbrek taşı hastalığı görülüyor. Bu oran dünya ortalamasının üstünde seyrediyor. Hastalığa yatkın kişilerde çocukluktan itibaren başlayabilen böbrek taşları genetik yatkınlık dışında beslenmeye dikkat edilmezse ciddi sağlık sorunu olabiliyor. Örneğin; takviye olsun diye bilinçsizce alınan C vitamini ve protein tozları bile  böbrek taşına yol açabiliyor. Oysa ki bol su içmek, az tuz tüketmek, Akdeniz tipi beslenmek gibi basit önlemlerle bu hastalıktan korunmak mümkün.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren, böbrek taşlarını, temelde bir “atılım” problemi olarak tanımlıyor. Böbreklerin, suda çözünen ve vücudumuzda fazla oluşan maddelerin idrar oluşturarak dışarıya atılmasını sağlayan bir itrah organı olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren “Böbrekten 50’ye yakın madde idrarda çözünerek atılmaktadır. Ancak bu maddeler içerisinde 7-8 tanesi fazla miktarda atılırsa idrarda çözünemez ve kristalleşebilirler. İşte böbrek taşı oluşmasının ana nedeni idrarda az çözünebilen bu maddelerin idrara fazla atılmasıdır” diyor. Bu maddelerden en sık görüleni kalsiyum ve oksalat olarak kabul ediliyor; bunun dışında ürik asit, sistin gibi daha az sıklıkta görülen maddeler de idrara fazla atılıp böbrek taşı oluşturabiliyor. Ayrıca, bu kristalleşmeyi engelleyen sitrat gibi bazı moleküllerin de idrarda az bulunmaları böbrek taşı oluşumunu tetikleyebiliyor.

Dr. Murat Tuğrul Eren

“Ailesinde böbrek taşı olanlar dikkat etmeli”

Böbrek taşlarının başlıca oluşma nedeni genetik olsa da beslenme gibi çevresel koşullar da etkili olabiliyor. Genetik yatkınlığı bulunan hastaların diyetlerine ve yaşam tarzlarına dikkat etmeleri tavsiye ediliyor.

Tıp dünyasında, son yıllarda böbrek taşı oluşumunun, sadece böbrek kaynaklı değil, sistemsel hastalıkların sonucunda da oluşabilen bir rahatsızlık olduğuna dair bilimsel kanıtlar sunuluyor. Dolayısıyla metabolik sendrom gibi bazı bozuklukların genetik yatkınlığı bulunan hastalarda  böbrek taşı oluşumunun da artığına dair ciddi bilimsel kanıtlar mevcut.

Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren, böbrek taşı oluşumundan korunmak için faydası kanıtlanmış temel önlemleri şu 10 maddeyle sıralıyor:

Metabolik sendromdan kendinizi koruyun

Öncelikle aşırı kilo, insülin direnci, yüksek kötü kolesterol ve düşük iyi kolesterol seviyeleri; kan basıncı artışı; karakterize diyabetten kalp damar hastalıklarına kadar çoğu ciddi hastalığın öncüsü olduğu kabul edilen metabolik sendrom, böbrek taşı oluşumunu tetikliyor ve bu nedenle bu hastalıktan korunmak gerekiyor. Tanı konulursa yaşam tarzı düzenlemeleri ve sağlıklı diyet ile metabolik sendrom hastalığı genellikle başarıyla tedavi ediliyor.

Sağlıklı beslenin

Sağlıksız hazır gıdalarla beslenme, aşırı şekerli besinler yeme, yağlı yemekler, hareketsizlik ve özellikle kalitesiz uyku düzeni hastalarda metabolik sendrom oluşturabiliyor. Göbek çevresinden kilo alan, kendini enerjisiz hisseden, halsizlik yorgunluk şikayeti bulunan hastaların mutlaka hekime başvurmaları tavsiye ediliyor. Sağlıklı beslenme deyince akla gelen Akdeniz diyeti metabolik sendromdan dolayısıyla böbrek taşından koruyan başarılı diyetlerin başında geliyor. Bunun dışında hazır ve işlenmiş gıdalardan kaçınmak, özellikle akşam 8’den sonra yemek yememek, yaz aylarında bol olan ve çok şeker ihtiva eden meyvelerden az tüketmek gerekiyor.

Ek vitamini doktor önerisiyle alın

Son zamanlarda çok popüler olan vitamin ve mineral takviyeleri doğru ve uygun kullanıldığında çok faydalı olsa da bilinçsiz kullanıldığında o oranda zarar verebiliyor. Örneğin aşırı C vitamini alımı böbrek taşı oluşumunu arttırıyor. Doğru takviye almanın yöntemi vücuttaki düzeyine ve vücudun ihtiyacına göre takviyeleri belirlemektir. Çoğu vitaminin ve mineralin düzeyleri artık kandan ölçülebiliyor ve bu düzeye göre takviye ihtiyacı ortaya çıkıyor. Fazla ve gereksiz takviyeler böbrek taşı oluşumunu artırabiliyor.

Fazla protein almayın

Aşırı protein alımı, böbrek taşı oluşumunu artırıyor. Örneğin vücut geliştirmek için egzersiz yapan özellikle genç hastalar, hızlı kas oluşturmak adına ticari olarak satılan protein tozlarını kullanıyor. Genetik yatkınlığı olan hastalarda bu aşırı protein alımı, taş oluşumuna veya var olan taşların büyümesine neden oluyor. Bu hastalar, kas kütlelerini belki daha hızlı arttırıyor ama böbrek taşı hastalığının sıkıntıları ile boğuşmak durumunda kalıyor.

Bol sıvı alın

Böbrek taşı genellikle az sıvı tüketimi, dolayısıyla vücutta oluşan zararlı maddeleri çözecek miktarda idrar üretilmemesiyle ilişkili. Yeteri kadar sıvı tüketmeyen kişilerin idrarı, maddelerden zengin ancak suyu az olan yoğun bir yapıya sahip oluyor. Bu idrarın içindeki bazı unsurlar önce kristalleşiyor, ardından da böbrek taşı haline geliyor. Bol miktarda sıvı tüketmek, bu nedenle önem taşıyor. Yaz aylarında daha da çok dikkat edilmeli.

Gazlı içeceklerden uzak durun

Çay, kahve ve kola gibi içeceklerin tüketimi mümkün olduğunca azaltılmalı. Bazen gıdalara eşlik eden, bazen ise sadece verdiği ani ferahlama hissi nedeniyle çok tercih edilen asitli içeceklerden uzak durmak gerekiyor. Yapılan klinik araştırmalar, fosfat içermeleri nedeniyle gazlı ve şekerli içeceklerin fazla tüketilmesi halinde böbrek taşı oluşma riskinin arttığını gösteriyor.

Az tuz tüketin

Özellikle böbrek taşı konusunda genetik yatkınlığı olan kişilerin günlük tuz tüketiminin 3 – 5 gram yani yaklaşık bir çay kaşığını geçmemesi tavsiye ediliyor. Tabi sebze, meyve ve ekmekte de tuz olduğunu göz önüne alarak bu hesabı yapmak gerekiyor. Yemekleri tuzsuz pişirmek, tabağımıza gelen yemeği ise tuz yerine baharat, bitki ve sirke gibi alternatiflerle çeşnilendirmek mümkün.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Oksalat içeren gıdalardan kaçının

Böbrekte taş oluşumu yönünden en riskli maddelerden biri de oksalat olarak kabul görüyor. Böbrek taşlarında en sık görülen taş cinsleri arasında ilk sırayı kalsiyum oksalat taşı alıyor. Bu nedenle ıspanak, pırasa, çilek, çikolata, fındık, ceviz ve kakao gibi gıdalar ile et, tavuk ve balık gibi hayvansal gıdaların da yüksek miktarda oksalat içerdiği için böbrek taşı hastaları tarafından mümkün olduğunca az tüketilmesi gerekiyor. Tüketimi halinde de bol sıvı alınması tavsiye ediliyor.

Egzersiz yapın

Hareketsiz bir yaşam da böbrek taşı için iyi değil, yürüyüş ve egzersizin bu taşların oluşumunu azaltmada önemli olduğu biliniyor. Bu nedenle mümkünse düzenli egzersiz yapın, egzersiz yapamıyorsanız da günlük en az 9 bin adımlık yürüyüşler ile vücudunuzu hareket halinde tutun.

İyi uyuyun

Günlük uyku düzeninin sağlıklı olması, böbreklerin fonksiyonlarını da etkiliyor. Metabolizma, gün boyunca hasar gören böbrek dokusunu gece uyku sırasında onarıyor. Uykusuz kalmak, tüm organlar için olduğu gibi böbreklerin de bu yenilenme sürecini olumsuz etkiliyor. Bu nedenle mümkünse gece 23.00 gibi uykuya geçin ve 7-8 saat uyuyun.

Son olarak kapalı yöntem cerrahi girişimlerle hastaların böbrek taşlarını, en son teknolojileri kullanarak başarılı bir şekilde temizlediklerine değinen Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren “Ancak çok sık nükseden böbrek taşlarının oluşmaması için elimizden geleni yapmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum” sözleriyle uyarıda bulunuyor.

Her yıl 3,2 milyon kişi hareketsizliğe bağlı nedenlerle hayatını kaybediyor

Her yıl 3,2 milyon kişi hareketsizliğe bağlı nedenlerle hayatını kaybediyor

Yeteri kadar hareket etmemenin dünya genelindeki en yaygın dördüncü ölüm nedeni olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nurzat Elmalı, “Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, yılda 3,2 milyon insan, yetersiz fiziksel aktivite ve fiziksel hareketsizliğe bağlı nedenlerle hayatını kaybediyor” dedi.

Sağlık için hareketli bir yaşamın önemi her geçen gün daha çok anlaşılıyor. Uzmanlar, her geçen gün, başta yürüyüş olmak üzere düzenli spor ve fiziksel açıdan hareketli bir yaşamın birçok sağlık sorununun önüne geçtiğini gösteren çalışmalar ortaya koyuyor.

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nurzat Elmalı, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre her yıl 3,2 milyon kişinin fiziksel hareket yetersizliğine bağlı sebepler nedeniyle hayatını kaybettiğini söyledi. Prof. Dr. Elmalı, yeteri kadar hareket etmemenin, dünya genelindeki en yaygın dördüncü ölüm nedeni olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Nurzat Elmalı

2 bin 500 adım bile yetiyor

Sağlıklı bir yaşam için günde sadece 2 bin 500 adım atmanın bile büyük sonuçlarının olduğunu ifade eden Prof. Dr. Elmalı şöyle konuştu: “Günde 10 bin adıma ulaşmak ortak bir fitness hedefi olarak kabul edilir. Ancak Polonya’da bulunan Lodz Tıp Üniversitesi’nden Prof. Dr. Maciej Banach ve ekibinin gerçekleştirdiği yeni bir çalışma, sağlığımıza fayda sağlamaya başlaması için her gün atmamız gereken adım sayısının önceden düşünülenden daha düşük olduğunu ve günde 4 bin adım gibi az bir sayıyla başlanabileceğini buldu. Avrupa Önleyici Kardiyoloji Dergisi’nde yayınlanan yaklaşık 227 bin kişilik analize göre, herhangi bir nedene bağlı ölümleri önemli ölçüde azaltmak için günde 4 bin adım kadar az bir adımın gerekli olduğu ortaya kondu. Hatta günde sadece 2 bin 500 adım atmanın bile kardiyovasküler hastalıklardan (kalp ve damar hastalıkları) ölme riskini azalttığını belirledi.”

Günde 4 bin adım ölüm riskini belirgin azaltıyor

Günde 4 bin adım üzerine atılan her 1000 adımın herhangi bir nedenden ölme riskinde yüzde 15 oranında azalttığını kaydeden Prof. Dr. Elmalı “Söz konusu çalışma aynı zamanda günde 500 adımlık artışın kalp damar hastalıklarından ölüm riskini yüzde 7 oranında azaltmaya neden olduğunu da gösterdi. Bu risk üzerindeki en büyük etki, günde 7 bin adımdan fazla yüründüğünde meydana geldi ve en fazla fayda yaklaşık 20 bin adımda meydana geldi. Bu çalışmada günde 20 bin adım atmanın sağlığa olan faydalarının artarak devam ettiğini gösterdiğini ancak henüz bir üst sınır belirlenmediği bulundu” ifadelerini kullandı.

“Ne kadar erken yaşta ve çok yürürseniz o kadar iyi”

Söz konusu araştırmanın bu alanda gerçekleştirilen ilk bilimsel çalışma olması açısından önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Elmalı, “Yaklaşık 7 yıl boyunca devam eden bu araştırma ayrıca şu sonuçları da ortaya koyuyor: 60 yaş ve üstü yetişkinler günde 6 bin ila 10 bin adım arasında yürüdüklerinde erken ölüm riskinde yüzde 42 azalma görürken, 60 yaş altı kişiler günde 7 bin ila 13 bin adım arasında yürüdüklerinde riskte yüzde 49 azalma görülüyor. Dolayısıyla bu çalışma ‘Ne kadar erken yaşta yürümeye başlarsanız ve ne kadar çok yürürseniz o kadar iyi’ sonucunu ortaya koyuyor. Üstelik deneklerin erkek ya da kadın olmaları veya nerede yaşadıklarına dair değişen bir şey de tespit edilmemiş” şeklinde konuştu.

Hamilelikte spor yapmak sakıncalı mı? Tüm soruların cevabı…

Hamilelikte spor yapmak sakıncalı mı? Tüm soruların cevabı…

Hamilelik kadınların yaşamlarında özel bir dönem olan mucizevi bir süreç. Kadının bedeninde yeni bir hayatın oluştuğu bu evre büyük bir sevinç ve heyecanla karşılanıyor. Ancak özellikle ilk hamilelikte, mutluluğun yanı sıra anne adaylarında anksiyete de sık görülüyor. Daha önce tecrübe edilmeyen bu yolculuk sürecinde eş dosttan duyulan veya sanal ortamdan edinilen bazı bilgiler nedeniyle ‘ya bebeğime bir şey olursa?’ düşüncesi anne adaylarının mutlu ama bir o kadar da kaygılı olmalarına neden olabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aysel Nalçakan, hamileliğin mutlaka hekimin yönlendirmesi ve takibi altında geçirilmesi gereken bir süreç olduğuna dikkat çekerek, “Her adımın, her kararın dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi ve doğru bilgilere dayanması, anne ile bebeğin sağlığı açısından büyük önem taşıyor. Bu nedenle anne adaylarının hamilelik ile ilgili merak ettikleri her konuyu hekimlerine danışmaları çok önemlidir” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aysel Nalçakan, toplumda hamilelikle ilgili doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Dr. Aysel Nalçakan

Anne adayı aşerdiği besini mutlaka tüketmeli. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Anne adayının aşerdiği besini tüketmezse bebekte doğum lekesi gelişeceğine veya bebeğin bir uzvunun eksik olacağına yönelik yaygın bir kanı var. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aysel Nalçakan, bu bilginin kesinlikle doğru olmadığına işaret ederek, “Aşermek anne adaylarında psikolojik bir durum. Hamilelikte temel kural, doğru ve dengeli beslenme olmalı. Anne adaylarının istedikleri her besini tüketmeleri hedeflenen kilodan daha fazla almalarına ve bunun sonucunda gebelik şekeri ile gebelik tansiyonu gibi önemli hastalıkların oluşmasına yol açabiliyor” diyor.

Saç boyatılmaz ve makyaj yapılmaz. YANLIŞ! 

DOĞRUSU: Anne adayları hamilelik döneminde saçlarını boyatabilir ve makyaj yapabilirler. Dr. Aysel Nalçakan, hamileliğin 3. ayından sonra saç boyatılmasında bir sakınca olmadığına işaret ederek, “Alerjik reaksiyon riskini önlemek için işlem mutlaka iyi havalandırılmış bir yerde gerçekleşmeli ve boya tüm saça uygulanmadan önce alerji testi yapılmalı. Hamilelikte anne adayları makyaj da yapabilirler. Ancak bu dönemde cilt daha hassas olabileceği için cilt tipine uygun ve hipoalerjenik ürünler tercih edilmeli, aşırı kimyasal içeren ürünlerden kaçınılmalı. Gün sonunda da makyaj mutlaka temizlenmeli” diyor.

Hamilelik döneminde spor yapılmaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, uzmanlar hamilelik sürecinde düzenli spor yapmanın son derece önemli olduğuna dikkat çekiyorlar. Zira hareketsizlik nedeniyle anne adayının normalden fazla kilo alması; gebelik diyabeti, gebelik tansiyonu, iri bebek ve erken doğum gibi ciddi tablolar oluşturarak hem anne adayının hem de bebeğin hayatını tehdit edebiliyor. Ayrıca düzenli spor yapan anne adaylarında doğum süreci daha kolay geçiyor. Bu nedenle hamilelikte düzenli olarak yürüyüş, yüzme veya hafif egzersizlerin mutlaka yapılması gerekiyor. Örneğin, haftada 3-4 gün 30 dakika boyunca yürümek anne adayının kendisini fiziksel olarak daha güçlü ve zinde hissetmesine katkı sağlıyor. Erken doğum veya kanama riski taşıyan hamileler ise ağır ve riskli sporlardan kaçınmalı.

Bebeğin saçları çıktığında mide ekşimesi başlar. YANLIŞ! 

DOĞRUSU: Hamilelikte mide ekşimesi genellikle ‘bebeğin saçları çıkıyor’ şeklinde yorumlanıyor. Bebeklerde saç çıkmaya başladığında midede ekşime sorunu oluşabilse de asıl neden sıklıkla reflü hastalığı oluyor. Bebeğin gelişimiyle birlikte progesteron hormonu seviyesi yükselince normalde sıkıca kapalı olan alt özefagus sfinkteri bağları gevşemeye başlıyor. Gevşeme nedeniyle besinlerin ve mide asidinin yemek borusu ile boğaza geri gelmesi ‘reflü’ olarak adlandırılıyor. Hamilelikte yaygın görülen reflü, doğumun ardından çoğu annede kendiliğinden ortadan kalkıyor.

Diş tedavisi bebeğe zarar verir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hamilelikte diş ve dişeti sorunlarının ihmal edilmemesi büyük öneme sahip. Aksi halde erken doğum ve düşük doğum ağırlığı riski artıyor. Dolayısıyla rutin diş kontrollerinin aksatılmaması gerekiyor. Tedavi edilmesi gereken bir sorun varsa ilaç tedavisi uygulanabiliyor veya diş çekimi yapılabiliyor. Acil değilse 3 aylık dönem geçtikten sonra tedavi tercih edilirken, acil bir durum varlığında ise hızlıca müdahale ediliyor.

Hamilelikte cinsel ilişki zararlıdır. YANLIŞ

DOĞRUSU: Hamilelik sürecinde cinsel ilişki bebeğe herhangi bir zarar vermediği gibi, oluşturduğu mekanik etkiyle rahim ağzından birtakım maddelerin salgılanmasını sağlayarak doğumu da kolaylaştırabiliyor. Dolayısıyla bu riski taşımayan anne adaylarının rahat ettikleri sürece son haftaya kadar cinsel ilişkiye girmeleri sağlığı olumsuz etkilemiyor. Ancak düşük ve erken doğum riski varsa cinsel hayatın kısıtlanması gerekiyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Normal doğumdan sonra cinsel yaşam eskisi gibi olmaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yaygın inanışın aksine vajinal bölge yaklaşık olarak 6 hafta içinde eski halini aldığı için normal doğum cinsel yaşam üzerinde olumsuz bir etki oluşturmuyor. Eğer doğum sonrasında vajina eski haline dönmezse günümüzde uygulanan operasyonlarla vajinadaki genişlik kolaylıkla daraltılabiliyor.

Hamilelikte sırtüstü yatılmaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Anne adayları kendilerini rahat hissettikleri her pozisyonda uyuyabilirler. Ancak ilerleyen haftalarda, özellikle de 3. trimesterde büyüyen rahim damarlar üzerinde bası yaparak kalbe dönen kan miktarını azaltabiliyor. Bunun sonucunda kan basıncı düşebiliyor ve yine diyafram basısı nedeniyle solunum güçlüğü oluşabiliyor. Bu nedenle hekimler hamileliğin son haftalarında sol yan tarafa doğru yatılmasını tavsiye ediyor. Dr. Aysel Nalçakan, “Ancak sırtüstü yatmakta herhangi bir güçlük çekilmiyorsa, bu pozisyonda yatılmasında veya uykuda pozisyon değiştirilmesinde bir sorun yoktur” diyor.

Şeker yükleme testi yapılması sakıncalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Şeker yükleme testi hem anne adayı hem de bebek için tamamen güvenli bir test. Şeker yükleme testiyle vücuda alınan şekerin daha fazlası hamileler tarafından gün içinde zaten tüketiliyor. Oysa tanı konulmayan ve bu sebeple kontrol altına alınamayan diyabet; bebekte erken doğum, yapısal anomaliler (kalp, sinir sistemi vb), gebelik tansiyonu ve iri bebek gibi ciddi sorunlara yol açabiliyor. Bu nedenle ek risk faktörleri yoksa, hamileliğin 24-28. haftaları arasında (ek risk varsa bazen hamileliğin erken haftalarında da) mutlaka şeker taraması yapılması gerekiyor.

Tüp bebek tedavisi sonrasında mutlaka sezaryen doğum olmalı. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Takipleri normal giden ve tek bir bebek olan hamilelikte mutlaka sezeryan ile doğum gerekmez. Sağlıklı devam eden hamilelikte anne adayları normal doğum yapabilirler.

Bu öneriler bebeğinizi mışıl mışıl uyutacak!

Bu öneriler bebeğinizi mışıl mışıl uyutacak!

Bebeklik döneminde sağlıklı bir uyku fiziksel ve zihinsel gelişimde büyük bir önem taşıyor. Ancak günümüzde bebeklerde uyku probleminin görülme sıklığı giderek artıyor. Yapılan araştırmalara göre; her üç bebekten ikisi uyku sorunu yaşıyor. Uykuya dalmakta güçlük ve geceleri sık uyanmak bebeklerde en sık görülen uyku problemlerini oluşturuyor. Uyku düzeninin bozulmasında teknolojinin, sosyal ve çevresel faktörlerin rolü çok fazla. Örneğin, elektronik cihazların yaydığı mavi ışık, uykuya geçişi sağlayan ve karanlık bir ortamda salgılanan melatonin hormonunu baskılayabiliyor. Özellikle çalışan annelerin hissettikleri suçluluk duygusu da bebeklerde uyku probleminin görülme sıklığını arttırıyor. Zira, anne yeterince zaman ayıramadığı kaygısıyla bebeğin her uyaranına cevap veriyor ve kurallar koymakta sorun yaşıyor. Bunun sonucunda da bebeğin uyku düzeninde problemler gelişebiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz, bebeklerin yeterli ve dengeli uyumalarında uyku eğitiminin son derece önemli olduğuna işaret ederek, “Uyku eğitiminde bebeklerin doğru uygulamaya ve tutarlılığa ihtiyaçları vardır. Hızlı fikir değiştirmek çözümsüzlüğe, daha önemlisi bebeklerin zihinlerinde karışıklığa neden olabiliyor. Ebeveynler kendi kapasitelerine güvenmeli, uyku eğitiminin önemini anlamalı ve doğru uygulamalıdır” diyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz

Dr. Neslihan Korkmaz

Bebekler ne kadar uyumalı?

Bebeklerin uykuya olan gereksinimleri ve uyku süreleri büyüme dönemlerine göre farklılık gösteriyor. Yeni doğan bebekler günün neredeyse üçte ikisini uykuda geçiriyorlar. Uyku düzeni yaklaşık altı haftadan sonra oluşmaya başlasa da ilk üç ayda belli bir düzen olmuyor. Üç aylık bebekler gece boyunca 5 saat uyuyabiliyor ve bu aşamada gece–gündüz ayrımını yapmaya başlıyorlar. Bebeğin 6-9 aylık döneminde gündüz uykuya yatma sıklığı azalmaya başlıyor, gece ile gündüz dengesi oluşuyor ve yavaş yavaş uzun uyku süreci başlıyor. Dr. Neslihan Korkmaz, 9 ay ve üstü bebeklerde ise artık uyku düzeninin sağlanmış olduğunu belirterek, “Bebeğin 15-18 ayları itibariyle gündüz sadece bir kez ve toplam 12-14 saat uyuması yeterli geliyor. Ancak her bebek özeldir, bu veriler ortalama değerlerdir. Dolayısıyla belirli bir sınırın altında olmadığı sürece daha az veya daha çok uyuyabilir” diyor.

Uyku eğitimi çok önemli!

Doğum sonrasında bebeklerin ilk üç ayda belli bir uyku düzenleri olmazken geceleri de beslenmeleri için sık sık uyanmaları gerekiyor. Üç – dört aydan sonra da uyaranlara karşı duyarlılıkları arttığı için uyku düzenleri bozuluyor. Uyku problemlerinin en sık yaşandığı dönem, ayrılık anksiyetesi nedeniyle 7-9 aylar oluyor. Bu döneme denk gelmeden uyku eğitiminin alınması, bebeğin uyku sürecine daha kolay adapte olmasını sağlıyor. Çeşitli yöntemlerden oluşan uyku eğitimi, bebeklerde uykuyu düzenlemek ve uyku kalitesini artırmak amacıyla uygulanıyor.

En sık görülen nedeni ‘kolik’ sancısı

Ayrılık anksiyetesi gibi psikolojik etkenlerin yanı sıra fiziksel rahatsızlıklar da bebeklerde uyku düzenini olumsuz etkileyebiliyor. İlk aylarda en yaygın neden, kolik sancısı oluyor. Bebek büyüdükçe reflü gibi sindirim problemleri, diş çıkarmanın yol açtığı ağrılar, büyüme atakları, besin alerjileri, orta kulak iltihabı ve idrar yolu enfeksiyonu gibi çeşitli etkenler bebeklerde uyku problemlerine yol açabiliyor. Bunların yanı sıra ebeveynlerin bebeği uyutma alışkanlıkları veya stresli olmaları ya da bebeğin gece sık beslenmesi uyku düzenini bozabiliyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi

Uyku alışkanlığı kazandırmak için 10 öneri!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz, bebeklerin uykuya geçişini kolaylaştıran önerileri şöyle sıralıyor:

  • Bebeğinizi gece boyunca rahatsız etmeyecek miktarda, saat 22:00’den sonra anne sütü veya mama ile besleyebilirsiniz.
  • Ilık banyo yaptırmanız vücudunun rahatlamasına yardımcı olacaktır.
  • Odasını iyi havalandırın ve sıcaklığın 22-24 derece olmasına özen gösterin.
  • Odasının sesiz ve karanlık olmasına dikkat edin.
  • Uyku rutini oluşturun. Örneğin bebeğinize kitap okuyabilir veya ninni söyleyebilirsiniz.
  • Uyku saatine sadık kalın, böylece bebeğiniz aynı saatte uyku rutinine girecektir.
  • İlk aylarda bebeğinizin sadece kollarını kundaklayabilirsiniz. Kundakta sıkışan bebeğiniz kendini anne karnında, dolayısıyla güvende hissedecektir.
  • Yanındayken yavaş ve sakin hareket edin.
  • Yatağına bırakırken “uyku zamanı” gibi çeşitli anahtar kelimeleri tekrarlayabilirsiniz.
  • Sevdiği bir oyuncağı uyku arkadaşı olarak yanına bırakabilirsiniz.

Yaz ishaline karşı dikkat!

Yaz ishaline karşı dikkat!

Yazın aşırı sıcakları hemen herkesin enerjisini tüketirken bazı bakteri ve virüslerinse kolayca üreme imkanı bulmasına neden oluyor. Özellikle kirli eller ve kirli sular, iyi temizlenmeyen gıdalar ve hijyen kurallarına uyulmadan kullanılan mutfak gereçleri insanların mide ve bağırsak sistemine karışarak yaz ishallerine neden oluyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Semra Kavas “Yaz aylarında dünyada ve ülkemizde en sık karşılaşılan bulaşıcı hastalıkların başında ishalli hastalıklar yani akut gastroenteritler geliyor. İshalli hastalıklar, mide- bağırsak sisteminde bakteri, virüs veya parazitlerle oluşan enfeksiyonlar olup bulantı, kusma, kramp tarzında karın ağrısı ve yüksek ateş gibi semptomlarla ortaya çıkıyor” diyor.

Yaz ishallerinin iki-üç gün süren hafif hastalıktan, bilinç bulanıklığı, böbrek yetmezliği, inatçı hipotansiyon ve aritmi (kalp ritmi bozukluğu) gibi ciddi hastalıklara yol açabildiğini belirten Dr. Semra Kavas, dünya genelinde her yıl yaklaşık 1 milyon 300 bin kişinin ishale bağlı olarak hayatını kaybettiğini söylüyor. Bu nedenle yaz ishallerinde; dışkılama sıklığı günde üçten fazlaysa, bu durum 48 saatten uzun sürerse, ishalle birlikte ateş veya şiddetli kusma, kanlı/ mukuslu veya pirinç yıkantı suyu görünümünde bir dışkı oluyorsa, idrar miktarı azaldıysa ya da günün ilerleyen saatlerinde idrar rengi çay gibi koyu oluyorsa zaman kaybetmeden mutlaka sağlık kuruluşuna başvurmak gerekiyor. Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Semra Kavas yaz ishallerine yol açan 5 önemli etkeni anlattı, korunma yolları hakkında önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Semra Kavas

Escherichia coli türleri

Yaz mevsiminde ve seyahat ile ilişkili olarak en sık karşılaşılan Escherichia coli (ETEC) gelişmekte olan ülkelerde ishal ataklarının yaklaşık yüzde 20- 30’undan sorumludur. Kuluçka dönemi 12-48 saat olan bu bakterinin yol açtığı ishalin tipik özelliği; sulu, mukus ve kan içermemesi, ishale karın ağrısı, bulantı ve kusmanın eşlik etmesidir. Ateş genellikle yoktur. İshal sıklığı günlük 3-10 arasında değişkendir. Peynir, hamburger, deniz ürünleri ve sosis gibi bazı gıdaların yol açabildiği hastalık genellikle 3-5 gün içinde kendiliğinden düzelirken, nadiren bir haftadan uzun sürebilir.

Salmonella türleri

2 bin 500 alt tipi bulunan Salmonellanın bulaşmasından genellikle et ürünleri sorumludur. Kümes hayvanları, yumurta, kirli su ile kontamine sebze ve yeşillikler, süt, süt tozu da bulaşmada rol oynar. Nadiren ateş gözlemlenir. Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Semra Kavas, gelişigüzel antibiyotik kullanımından kaçınılması gerektiğini vurgulayarak “Her vaka antibiyotik ile tedavi edilmez. Yalnızca özel hasta gruplarında antibiyotik rejimleri gerekebilir. Bu nedenle hekim önermediği sürece antibiyotik kullanımından kaçınılmalıdır” diyor.

Shigella

İnsan dışında hastalık oluşturmayan basilli dizanteri etkenidir. Farklı türleri hafif semptomlardan dizanteriye benzer ağır susuzluk ve ölümle seyredebilen enfeksiyona yol açabilir. İnsan dışkısı ile kirlenmiş çiğ yenen salatalar, soslu makarnalar, lağım suyu karışmış kirli sular hastalık kaynağıdır. Tuvalet sonrası ve yiyecek hazırlamadan önce el yıkama; su kaynaklarının klorlanması, sinek ve diğer haşerelerle mücadele önemlidir. Antibiyotik tedavisi ve sıvı-elektrolit replasmanı yapılmalıdır.

Vibrio cholerae

‘Vibrio cholerae’ olarak adlandırılan bakterinin yol açtığı koleranın, şiddetli sulu ishalle seyrettiğini belirten Dr. Semra Kavas şöyle konuşuyor: “Şiddetli sulu ishal ve ciddi susuzluk tipiktir. Genellikle yaz mevsiminde görülür. Su ve su kaynaklı ürünler ile bulaşır. Kuluçka süresi ortalama 3-4 gündür. Ateş ve karın ağrısı beklenen bulgular değildir. Dışkı başlangıçta sulu ve kahverengi renkteyken kısa sürede pirinç suyu diye tarif edilen şekle dönüşür. Kolera çocuklar ve yaşlılarda daha ağır seyreder. En ciddi komplikasyon böbrek yetmezliğidir. Sıvı ve elektrolit tedavisi çok önemlidir. Antibiyotik tedavisi hastalığın süresini ve volüm kaybını azaltır.”

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Norovirüsler

Dünya genelinde özellikle çocuklarda görülme sıklığı giderek artarken, çok kolay bulaşması nedeniyle erişkinlerde de karşılaşılır. Kreş, bakımevi, tatil mekanları, okul ve kamplarda hızla yayılarak salgına yol açabilir. Bulantı ve kusma ile başlayıp ardından hızla ishal gelişir. Baş ve kas ağrıları ile halsizlik eşlik edebilir. Hastalık 3-4 gün sürüp geçmesine rağmen bulaştırıcılığı 2 hafta sürebilir. Dışkı ve kusmuk ile veya hasta çevresine temas sonrası, yemek öncesi eller yıkanmalıdır. Tedavide sıvı açığının yerine konması, ishal diyetine uyulması ve probiyotikler yarar sağlar.

Yaz ishalinden korunmanın 7 etkili yolu

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Semra Kavas, yaz ishalinden koruyacak 7 öneriyi şöyle sıralıyor:

  • Hastalıkların yayılmasını önlemede en etkili yöntemlerin başında el yıkama geliyor. Bu nedenle eller sık sık yıkanmalı.
  • Mutlaka güvenilir içme su kaynağı kullanılmalı. Temizliğinden emin olunmayan sularla sebze ve meyveler kesinlikle yıkanmamalı.
  • İshalli hastalıkların bulaşma riskinden korunmak için hasta kişilerle mesafeye dikkat edilmeli.
  • Özellikle yaz aylarında açıkta satılan, nasıl hazırlandığı bilinmeyen, güneş altında bekleyen çiğ veya pişmemiş yiyecekler tüketilmemeli.
  • Dışarıda yemek yerken hijyenine güvenilen mekanlarda, taze hazırlanmış yiyecekler tercih edilmeli.
  • Yemek hazırlama sırasında bıçak ve kesme tahtaları çiğ ve pişmiş yiyecekler için ayrı olmalı.
  • Çiğ ve marine edilmiş deniz ürünleri tüketilmemeli.

Böbrek hastalığında kimler risk altında

Böbrek hastalığında kimler risk altında
Böbreklerimizi korumak için yaşam tarzımıza dikkat etmeliyiz diyen Liv Hospital Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Ecder; böbreklerimizin neden hastalandığı ve korumak için neler yapmamız gerektiğini anlattı.

Prof. Dr. Tevfik Ecder

 

 

 

Böbreklerimiz neden hastalanır?

Böbrek fonksiyonları çeşitli nedenlere bağlı olarak hızla bozulabilir. Bu duruma akut böbrek hasarı adı verilir. Bunun nedenleri arasında aşırı sıvı veya kan kayıpları, bazı ilaçlar ve bitkisel ürünler, çeşitli infeksiyon hastalıkları veya bazı sistemik hastalıklar yer alır. Akut böbrek hasarı, seyri altta yatan nedene bağlı olarak değişkenlik göstermekle birlikte, çoğunlukla tamamen iyileşebilen bir özelliğe sahiptir. Buna karşılık, kronik böbrek hastalığı ömür boyu süren ve zamanla böbrek fonksiyonlarında azalma riski taşıyan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Günümüzde çeşitli nedenlere bağlı olarak kronik böbrek hastalığında artış görmekteyiz. Özellikle gelişmiş toplumlarda yaşam süresinin uzaması nedeniyle kronik hastalıklar da artmaktadır. Kronik böbrek hastalığının en sık nedeni olan diyabetin artışı, kronik böbrek yetersizliği olan hastaların artmasına neden olmaktadır. Bunun en önemli nedeni şişmanlık (obezite) ve sağlıksız yaşam tarzıdır. Kronik böbrek yetersizliğinin ikinci sıklıktaki nedeni hipertansiyondur. Ayrıca kronik glomerülonefrit adı verilen böbreğin bazı iltihabi hastalıkları ve irsi (genetik) olan polikistik böbrek hastalığı da kronik böbrek yetersizliğine yol açabilir.

Kimlerde kronik böbrek hastalığı gelişme riski yüksektir?

Kronik böbrek hastalığı açısından risk altında olan kişiler fazla kilolu olanlar, yüksek tansiyonu olanlar, diyabetikler, sigara içenler ve ailesinde genetik böbrek hastalığı olanlardır. Yaş ilerledikçe damarlar yaşlandığı ve böbrek damarları da etkilendiği için ileri yaştakiler de kronik böbrek hastalığı açısından risk altındadır.

Böbreklerimizi korumak için neler yapmalıyız?

Böbreklerimiz kan damarlarından çok zengin organlardır. Bu nedenle kalp ve damar sistemimizi koruyucu tüm önlemlerin böbreklerimizi de koruyucu etkileri vardır. Bu konuda sağlıklı yaşam tarzının büyük önemi vardır. Bu amaçla alınması gereken önlemler sigara ve diğer tütün ürünlerini tüketmemek, tuz tüketimini azaltmak, düzenli egzersiz yapmak, ideal vücut ağırlığında olmak, yeterli sıvı almak, aşırı alkolden uzak durmak ve hekim tavsiyesi olmadan bilinçsiz ilaç kullanmamaktır.

Böbrek hastalığını erken dönemlerde nasıl tanıyabiliriz?
Kronik böbrek hastalıklarının çoğu kez ileri aşamalara kadar hiçbir şikâyete yol açmadığını bilmekteyiz. Bu nedenle hiçbir şikâyet olmasa bile düzenli olarak kan basıncı ölçümü yapmalı ve sağlık kontrollerinden geçilmelidir. Sağlık kontrollerinde bir böbrek hastalığının varlığını saptamak için çoğu kez basit tetkikler yeterli olmaktadır. Rutin olarak yapılan idrar tahlili ve kanda kreatinin tayini ile böbrek hastalığı olup olmadığını anlamak mümkündür. Bu tahlillerde bozukluk saptanan hastalarda daha ileri tetkiklere geçilerek böbrek hastalığının nedeni anlaşılabilmektedir. Böbrek hastalığının daha erken aşamalarda fark edilmesiyle, alınacak önlemler sayesinde hastalığın seyri olumlu yönde etkilenir.  Böbreklerimizi koruyan besinler, destek ürünleri veya ilaçlar nelerdir?

Böbreklerin korunması için özellikle yenmesi gereken bir besin maddesi ya da alınması gereken bir destek ürünü yoktur. Beslenme ile ilgili olarak dikkat edilmesi gereken en önemli hususlar tuz alımının olabildiğince azaltılması ve ideal vücut ağırlığının hedeflenmesidir. Diyabeti veya hipertansiyonu olan hastaların kan şekerinin ve kan basıncının kontrol altına alınması için verilen ilaçları kullanmaları böbreklerin ve diğer organların korunmasını sağlar.

Toplumda yanlış bir bilgi olarak tansiyon veya diyabet ilaçlarının böbreklere zarar verebileceği ile ilgili söylemler vardır. Ne yazık ki bu yanlış bilgi yüzünden bazı hastalar ilaçlarını kullanmayı bırakmaktadırlar. Bunun sonucunda da diyabet ve hipertansiyonun komplikasyonlarını daha fazla görmektedirler.

Tüm tansiyon ilaçlarının ve diyabet ilaçlarının böbrekleri, kalp ve damar sistemini ve diğer organları koruduğu ve bu ilaçları düzensiz alanlarda ya da hiç almayanlarda kronik böbrek yetersizliğinin daha hızlı ilerlediği ve kalp-damar hastalıklarının daha sık olduğu unutulmamalıdır.

saglık

Böbreklerimizin korunması için günde ne kadar su içmeliyiz?

Ne yazık ki bu konuda çok çelişkili bilgiler ve ciddi düzeyde bilgi kirlilikleri vardır. Halk arasında yanlış bir bilgi olarak bol miktarlarda su içmenin böbreklerin korunması için yapılması gereken en önemli davranış olduğu sanılmakta, bu yüzden de böbrek yetersizliğinin en önemli nedenleri olan diyabet ve hipertansiyon ile mücadele geri planda kalmaktadır. Oysa böbrek sağlığını korumak için sigara, tuz ve obezite ile mücadele çok daha önemlidir. Bu sayede hem kronik böbrek hastalıklarının daha iyi seyretmesi mümkün olur hem de bu hastalardaki en sık ölüm nedeni olan kalp ve damar hastalıklarının riski azalır.

“Su” yerine “sıvı” denmesi daha doğrudur çünkü içtiğimiz tüm sıvıların (çay, çorba, ayran vs.) içindeki su molekülleri bağırsaklardan emilerek böbreklerden su molekülleri olarak süzülecektir. Bu nedenle suyun kaynağının böbrekler açısından hiçbir önemi yoktur. Bir kişinin günlük alması gereken sıvı miktarı kişinin kilosuna ve günlük aktivitesine göre değişir. Yine de günlük pratikte bir rakam vermek için çoğu kez 2-2,5 litre civarında sıvı alınmasının makul bir miktar olduğu söylenebilir. Tekrarlayan taş hikâyesi olan veya tekrarlayan idrar yolu infeksiyonu hikâyesi olan kişilerin günlük sıvı alımı konusunda daha titiz davranmaları gerekir. Yeterli sıvı alınıp alınmadığının önemli bir göstergesi günlük idrar miktarıdır. Günde 2–2,5 litre civarında idrar çıkarılması genellikle yeterli sıvı alındığını düşündürür.

Böbreklerimiz için zararlı olabilecek ilaçlar nelerdir?

Toplumda, özellikle bazı ağrı kesicilerin yaygın ve bilinçsiz bir şekilde kullanılması böbrek fonksiyonlarındaki bozulmayı hızlandırmaktadır. Bunun dışında bazı antibiyotikler de böbrek fonksiyonlarını bozucu etki gösterebilir. Ayrıca bazı bitkisel ürünlerin de böbrekler ve karaciğer üzerine zararlı etkilerinin olabileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle asla hekime danışmadan bir ilaç veya destek ürün kullanılmamalıdır.