Yazılar

Diş eti çekilmesi ile başlıyor

Diş eti çekilmesi ile başlıyor

Yüzünüzün bir yarısında şiddetli bir ağrı mı hissediyorsunuz! Yanağınıza, çenenize, dişlerinize, dudaklarınıza, alnınıza ya da gözaltınıza vuran bir ağrı! Üstelik bu ağrının tetiklenmesi için; yüzünüze dokunmanız, yüzünüzü yıkamanız, yemek yemeniz, diş fırçalamanız hatta su içiyor olmanız bile yeterli! Toplumda bilinmeyen bu hastalığın adı; Trigeminal Nevralji! Acıbadem Taksim Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı “Hastalar Trigeminal Nevraljinin yol açtığı ağrıyı genellikle hayatlarında tecrübe ettikleri en şiddetli ağrı olarak tanımlıyorlar. Daha önceleri bu yüz ağrısına tahammül edebildiklerini fakat zamanla çok şiddetlendiğini belirtiyorlar. Ağrının diş kaynaklı olduğu düşünülerek uzun dönem diş tedavisi gören ve birden fazla dişi bu yüzden çekilen hastalar bile oluyor. Hatta Trigeminal Nevralji sebebiyle intihar girişiminde bulunan hastalar bulunmaktadır. Yüzünde çakma tarzında bir ağrı şikayeti olan hastaların zaman kaybetmeden bir beyin ve sinir cerrahına başvurması gerekir” diyor. Bu hastalığın ülkemizde her 100 bin kişiden 5’inde görüldüğünü ancak ileri yaş grubunda 100 bin kişide 23’e çıktığını belirten Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı Trigeminal Nevralji hakkında bilinmesi gereken 7 bilgiyi açıkladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Taksim Hastanesi

Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı

Bu belirtilerle kendini belli ediyor!

Trigeminal nevralji, yüzün bir yarısında, çakma tarzında şiddetli ağrıyla belirti veren bir hastalık. Hastalar genellikle yüzün sağ ya da sol yarısında, sıklıkla yanağa, çeneye, dişlere, dudaklara nadiren de göz altına veya alnına doğru yayılan ağrı sebebiyle doktora başvuruyorlar. Şiddetli ve bezdirici olan bu ağrı, gün içinde defalarca anlık meydana geliyor ve elektrik çarpması şeklinde kendini gösteriyor. Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı “Bazı hastalar bu şiddetli ağrı sırasında her iki elini ağrının olduğu bölgeye doğru götürmek şeklinde bir hareket yaparlar. Ataklar birkaç saniyeden birkaç dakikaya kadar uzayabilir. Tek noktada ya da yayılan tarzda, ilk başlarda hafif olup zamanla giderek şiddetlenebilir. Bazı hastalarda yüze dokunmak, yüzünü yıkamak, yemek yemek, sıvı tüketmek ya da diş fırçalamak gibi gündelik davranışlar ağrıyı tetikleyebilir. Bu ağrı atakları dönemler halinde görülebilir, bazen günlerce ya da haftalarca atak yaşanmayıp sonrasında tekrar sık ataklar yaşanabilir” diyor.

Toplumsal farkındalık olmaması tedaviyi geciktiriyor!

Trigeminal nevraljinin hipertansiyon ve diyabet gibi toplum içinde sıklıkla gözüken ya da topluma yönelik sağlık bilgilendirmelerinde sıklıkla adı geçen bir hastalık olmadığını belirten Prof. Dr. Sabancı şöyle konuşuyor: “Hatta diğer branşlarda sağlık çalışanları arasında dahi akla kolay kolay gelmiyor. Doğru tanı ile çözümü kolay bir hastalık olmasına karşın uygun yönlendirme yapılmayan hastalar zorlu bir ön tedavi sürecinden geçiyorlar. Örnek olarak; trigeminal nevralji nedeniyle tedavi ettiğimiz hastaların önemli bir kısmının hikayesinde, bu hastaların öncesinde diş kaynaklı ağrı olduğu düşünülerek uzun dönem diş tedavisi gördüğü ve birden fazla dişinin bu yüzden çekildiğini duyuyoruz.”

Erken sinyal vermiyor!

Hastalık başlangıcından itibaren kendisine özgü ağrı şikâyeti ile kendisini gösteriyor. Kendini önceden belli etmesi ya da ortaya çıkmasının önüne geçmek için önlem almak gibi bir durum mümkün değil. Erken teşhisin bir faydası olmuyor.

Bu etkenler yol açabiliyor!

Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı, hastalığın nedeninin, rahatsızlığa ismini veren Trigeminal Sinirin herhangi bir sebeple (damar basısı, tümör basısı vb) etkilenmesi olduğunu belirterek “Bu hastalığa sahip kişilere yapılan tetkikler sonucunda; çoğu zaman beynin o bölgesinde bulunan ana atar damar yapılarından birisinin yüz duyusunu alan sinire bası yaptığı görülür. Ancak nadiren multiple skleroz (MS) ve benzeri hastalıkların varlığında ve trigeminal sinire komşu bir beyin tümörü varlığında da trigeminal nevralji ortaya çıkabilir. MS hastalığında ortaya çıkan trigeminal nevralji, yüzün iki tarafını da tutabiliyor” diyor.

Hastanın anlattıkları çok önemli!

“Bu hastalığın tanısında en önemli unsur hastanın hikâyesini ve şikayetlerini doktora anlatmasıdır” diyen Prof. Dr. Sabancı sözlerine şöyle devam ediyor: “Hastanın bu sinirin duyusunu aldığı alan içinde sınırlı kalan ve yüzün karşı tarafına geçmeyen, elektrik çarpması şeklinde anlık ortaya çıkan şiddetli ağrıyı tarif etmesi genellikle tanısını koymakta yeterli olmaktadır. Tanıyı koyduktan sonra sebebini araştırmak üzere beyin sapını görüntülemeye yönelik özel beyin MR tetkiklerini tamamlamak gerekir. Eğer hastalık, MS’in ilk bulgusu olarak karşımıza çıkarsa, o zaman MS tanısına yönelik ileri tetkikler yapmak gerekir.”

sağlık

Önce ilaç tedavisi uygulanıyor!

Trigeminal nevralji tanısı koyulan hastalarda öncelikle bu ağrıyı kesmeye yönelik kullanılan özel ilaçlar sayesinde hastanın yüzündeki çakma şikayetlerinin anlamlı olarak azaldığını belirten Prof. Dr. Sabancı tedavi sürecini şöyle anlatıyor: “Tipik trigeminal nevraljide ilk yıllarda ilaçla geçen ağrı hastaların bir kısmında zamanla artar. İlaç dozu arttırılsa dahi ağrılar dayanılmaz hale gelir. Eğer hastanın ilaç kullanımına rağmen ağrısı devam ediyorsa ya da ilaç kullanımına bağlı ciddi yan etkiler (baş dönmesi, dengesizlik gibi) oluyorsa ameliyat ile tedavi gündeme geliyor. Ameliyat kararı alınan hastalarda iki farklı yöntem kullanılır; perkütan yöntem ve açık mikroskopik cerrahi. Perkütan yöntemde yüz bölgesinde bir iğne ile sinirin kafatasından çıkış noktasına ulaşılır. Bu bölgeden girildikten sonra balon şişirme (kompresyon) ya da radyofrekans yöntemi kullanılarak ağrı kesilir. Başka bir ifadeyle; trigeminal sinirin düğümü duyarsızlaştırılır. Açık mikroskopik cerrahi yönteminde ise kulak arkasından kafatasına bir pencere açılarak sinirin beyin sapından çıktığı noktaya ulaşılır ve sinir, çevresindeki bası yapan damardan uzaklaştırılır. Damarın sinire yaptığı bası kaldırılır.”

Ağrılar dayanılmaz oluyor!

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı “Trigeminal nevraljide ağrı ataklarının şiddeti ve sıklığı zamanla artma eğiliminde oluyor. Ağrının uygun tedavisinin yapılmaması veya geciktirilmesi uzun dönemde kişiyi giderek kötüleşen bezdirici sinir ağrılarına maruz bırakır. Uygun tedavi geciktikçe bu şiddette her gün ağrı yaşamak, hasta için oldukça ağır duygusal yükü beraberinde getiriyor. Bu tipte sürekli ağrı şikâyeti yaşayan ve uygun tedavi uygulanamamış hastalarda özellikle majör depresyon ve intihara meyil ile karşılaşabiliyoruz. Ayrıca trigeminal nevraljiye, MS grubu hastalıkların ve beyin tümörlerinin de sebep olabileceği unutulmamalıdır. Trigeminal nevralji hastalığı olan kişilerin sağlık kuruluşuna başvurmaması sonucunda MS ya da beyin tümörü gibi sebeplerin atlanacağı ve tedavi edilmesi hayati olan bu hastalıklara müdahalenin gecikeceği ya da yapılamayacağı göz önünde bulundurulmalıdır” diyor.

Mantar hastalığının en sık görülen belirtileri!

Mantar hastalığının en sık görülen belirtileri!

Ülkemizde en sık karşılaşılan cilt hastalıklarından biri olan mantarın özellikle yaz aylarında görülme sıklığı daha da artıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu “Mantarlar sıcak ve nemli ortamlarda çoğaldığı için yaz aylarında artış gösterir. Yüzeyel mantar hastalıkları deri, saç, tırnak, ağız içi ve genital bölgeyi tutabilen mikroorganizmaların yaptığı bir enfeksiyon hastalığıdır. Saçlı deriden ayak tırnaklarına kadar  tüm vücutta en sık görülen ve yerleşim yerine göre isimlendirilen deri hastalıklarından biri olup, yapılan çalışmalara göre ülkemizde her 100 kişiden 18’ini  etkilemektedir” diyor. Havuz kenarlarında terliksiz ya da kırlarda ‘stres atayım’ diye çıplak ayakla dolaşmanın mantar oluşumuna zemin hazırlayan faktörler arasında yer aldığını, hastalığın vücutta ortaya çıktığı bölgeye göre kendini özellikle kaşıntı, kızarıklık, kepeklenme, yanma hissi, renk değişikliği ve kıl ile tırnak kaybı gibi belirtilerle gösterdiğini belirten Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu, mantar hastalığı hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu

Mantara yol açan etkenlere dikkat!

Başka kişilerle ortak kıyafet, terlik ve özel eşyaların paylaşılması, hayvanlarla temas (kedi, köpek, küçükbaş hayvanlar) gibi etkenlerin yanı sıra dış ortamlardan da (toprak ve çimenlik alanlar, havuz kenarları, hamam, sauna, spor salonu, tuvalet vb ortak kullanıma açık zeminler)  mantar bulaşabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu “Mantar enfekiyonuna neden olan funguslar, bulaşıcı dermatofitler, mikrosporumlar olabildiği gibi, vücutta bulunan saprofit (zararsız) olarak adlandırdığımız maya türü mantarlar da (kandida pitrosporum gibi) olabilir ve vücut direncinin düştüğü durumlarda fırsatçı enfeksiyonlara yol açarlar” diyor.

Çok çabuk bulaşıyor! Bulaş riskine karşı etkili önlemler!

Hastalığın çok çabuk bulaştığını bu nedenle çok dikkatli olunması gerektiğini belirten Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu “Örneğin; ayak mantarlarının ülkemizde sık gözlenmesinin en temel nedeni ortak terlik kullanımıdır. Bulaş riskinden korunmak için; kıyafet, terlik, ayakkabı gibi kişisel eşyalarınızı başkalarıyla paylaşmayın, evde bile olsa çıplak ayakla dolaşmayın, hamam, sauna ve tuvalet gibi ortak kullanım alanlarında hijyene ve yere çıplak ayakla basmamaya dikkat edin. Genital  bölge (vajinal kandida gibi) ve bacak aralarının mantar enfeksiyonlarında yanma-ağrı hissine yol açabileceği ve partnere bulaşma riski olabileceğinden dolayı tedavi tamamlanana kadar dikkatli olun” diyor.

Bu belirtilerle kendini gösteriyor!

Mantar hastalığında yoğun kaşıntı en sık şikayet nedenini oluşturuyor. Vücutta mantarın ortaya çıktığı bölgede geçmeyen, yoğun ve deriyi tahriş edecek şiddette kaşıntı oluyor. Kaşıntının yanı sıra ciltte kızarıklık, kepeklenme, mantarın etkilediği vücut bölgesine göre yanma hissi, renk değişikliği ve tırnak kaybı da ortaya çıkabiliyor. Saç bölgesinde ortaya çıkan mantar saç dökülmesine ve tedavi edilmediğinde kelliğe de neden olabiliyor.

Tedavide gecikilirse!

Mantar tedavisine en kısa zamanda başlanması gerektiğini, aksi halde tedavinin güçleşeceğini ve bakteri enfeksiyonlarının eklenmesine neden olacağını belirten Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu mantar tedavisine yönelik şu bilgileri veriyor: “Mantar tedavisinde sınırlı, küçük bir alan etkilenmişse lokal krem-losyon tedavilerini düzenli olarak en az 3-4 hafta kullanmak yeterli olur. Ancak geniş vücut yüzeyleri, birden çok bölge tutulumu, saç ve tırnak tutulumunda sistemik (ağız yolu ile alınan tablet-kapsül) tedavi gerekir. Saçlı deri ve gövdede geniş yüzey tutulumunda mantara karşı etkili maddeler içeren saç ve vücut şampuanları da tedaviye eklenir.”

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu

Tedavi sırasında bu yanılgıya düşmeyin!

Mantar tedavisi sırasında hastaların yaptığı başlıca yanlışları; ilaçları düzenli kullanmamak, tedaviyi erken bırakmak ve bulaştırıcı nedenlere devam etmek olarak sıralayan Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu “Mantar hastalığının yerleşim yeri ve hastalığa neden olan mantarın türüne göre tedavi değişir. Mantar enfeksiyonları tedavi edilmediği sürece artarak devam eder. Hastalık yayılır, tedavi güçleşir ve bakteri enfeksiyonlarının eklenmesine neden olur. Şikayetler azalınca tedavinin erken kesilmesi ise hem tedaviye direnç gelişmesi hem de hastalığın sık tekrarına yol açar. Ayrıca tedavi süreci sadece medikal tedaviyle sınırlı kalmayıp, mantara yol açan etkenlere karşı günlük yaşamda gerekli önlemleri almak gerekmektedir. Örneğin; ayakların nemli kalmaması, her gün aynı ayakkabıyı arka arkaya giymemek, vücudu nemli bırakmamak, pamuklu çorap giymek, çıplak ayakla dolaşmamak gibi önlemlere her gün dikkat etmek gerekir” diyor.

Bilgi kirliliğinden uzak durun!

Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu, diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi mantar hastalığı konusunda da toplumda bilgi kirliliği olduğunu, özellikle tedavi noktasında internetten ya da arkadaş çevresinden edinilen yanlış bilgilerle hastalığın çok daha ilerleyebildiğini vurgulayarak “Örneğin; internette mantar tedavisi için doğal yöntemler diye birçok bilgi var; karbonatlı suda ayakları bekletmek, sirkeli su ile yıkamak ya da aloe vera bitkisinin içini açıp jelini sürmek bunlardan birkaçı. Ancak olası bir mantar belirtisinde mutlaka hekime başvurulmalı ve tıbbi yöntemlerle hastalık tedavi edilmelidir. Aksi taktirde çok daha ilerleyerek daha karışık, zorlu ve riskli bir sürece girilebilir. Örneğin; aloe vera bitkisini doğrudan sürmek cildi tahriş edebilirken, karbonatlı suda ayakları bekletmek ya da mantarlı bölgeye sirkeli su sürmek de konsantrasyon doğru ayarlanmadığında tahriş ve yanık yapabilir. Bu nedenle gelişigüzel uygulamalardan kaçınılmalıdır” diyor.

Güneş gözlüğünde cam rengine dikkat

Güneş gözlüğünde cam rengine dikkat

Güneşin zararlı ultraviyole ışınları cildimizin yanı sıra gözlerimiz için de büyük bir tehdit oluşturuyor. Uygun bir güneş gözlüğü kullanımı ultraviyole ışınlarının yol açtığı hastalıklardan korunmamızı sağlayabiliyor. Güneş gözlüğü seçerken dikkat etmeniz gereken en önemli nokta ise gözlük camının zararlı ultraviyole ışınlarına karşı en az yüzde 99 oranında koruyuculuk sağlaması. Zira UV filtresi içermeyen güneş gözlüklerinde koyu cam arkasında göz bebekleri genişliyor. Bunun sonucunda göze daha fazla ulaşan ultraviyole ışınları gözde et büyümesinden göz alerjilerine, katarakt hastalığından sarı nokta hastalığına, dahası göz kapağı cildinde kanser oluşumu gibi ciddi hastalıklara neden olabiliyor. Güneş gözlüklerinde önem verilmesi gereken bir başka kural ise gözlüğün cam rengini belirlemek. Acıbadem Fulya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, güneş gözlüğünde cam renklerinin farklı özellikler taşıdıklarını belirterek, “Örneğin, bazı renkler kontrastı artırırken bazıları ise mavi ışığı süzerek göze yansıtıyor. Bu tür özellikleriyle de çeşitli avantaj ve dezavantajlara sahip oluyorlar. Dolasıyla gözlük camlarının rengini seçerken hangi amaçla kullanılacağının mutlaka dikkate alınması gerekiyor” diyor.  Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, ayrıca güneş ışığının sudan ve kardan da yansıdığına, dolayısıyla güneş gözlüklerinin sadece yaz aylarında değil her mevsim kullanılması gerektiğine dikkat çekiyor!

Acıbadem Fulya Hastanesi

Dr. Emre Sübay

Gözlerde kalıcı hasar bırakabiliyor!

Güneşin ultraviyole ışınları denildiğinde aklımıza ilk olarak ciltte oluşturduğu zararlar geliyor. Oysa güneş ışınlarına korunmasız maruz kalmak ciddi göz hastalıklarına yol açabiliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, üstelik cildin aksine gözlerde oluşan hasarların genellikle kalıcı olduğu uyarısında bulunarak, şöyle devam ediyor: “Ultraviyole ışınları kimyasal bağlarda hasar oluşturarak molekülleri iyonize edebiliyor. Ayrıca DNA’nın yapısını da bozarak kontrolsüz mutasyona sebep olduğu için kanserojen etki oluşturabiliyor. Bu mekanizmalarla gözlerde katarakt (lensin şeffaflığını yitirmesi), maküla dejenerasyonu (sarı nokta hastalığı), solar retinopati, pterjiyum (göze et yürümesi), fotokeratokonjonktivit, göz kapağı cildinde squamoz hücreli karsinom ve melanom gibi cilt kanserlerine de neden olabiliyor.”

Ne zaman hangi renk kullanmalı?

Güneş gözlüklerinin cam renginin ultraviyole ışınlarına karşı koruyucu bir etkisi olmuyor. Ancak camlar renklerine göre farklı işleve sahipler. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, güneş gözlüklerinde renklerin hangi özelliklere sahip olduklarını şöyle anlatıyor:

Yeşil cam: Parlak ışıkta mavi ışığı süzerek iyi kontrast sağlıyor. Bir başka deyişle, daha detaylı ve keskin bir görüntü oluşturuyor. Bu etkisiyle ışıktaki parlamaları azaltırken, gölgeli ortamları belirginleştiriyor. Günlük kullanımın yanı sıra tenis ve golf gibi açık hava sporları için öneriliyor.

Sarı cam: Sisli ve bulutlu havalarda, ışığın az olduğu alacakaranlıkta kontrastı artırıyor. Bu özelliği nedeniyle özellikle akşam araç kullanırken tercih ediliyor. Ayrıca bilgisayar ve elektronik cihazlardan süzülen mavi ışığı bloke ettiği için göz yorgunluğu ile baş ağrısı gibi sorunları hafifletebiliyor. Ancak diğer renkleri algılayışı bir miktar bozabiliyor.

Gri – siyah cam: Tüm renkleri eşit şekilde  süzüyor ve bu etkileriyle iyi bir görüş sağlıyor. Dolayısıyla genel amaçlı kullanım için öneriliyor. Kontrast arttırıcı etkisi olmadığı için koşu, bisiklet ve golf gibi sporlarda tercih ediliyor.

Kahverengi cam: Güneş gözlüğünde en sık tercih edilen kahverengi cam günlük genel kullanıma uygun özelliğe sahip. Kontrastı arttıran etkisiyle parlak ışıklı ortamlarda parıltıların önüne geçebiliyor.

Kırmızı veya pembe cam: Mavi ışığı filtre ediyor ve derinlik algısını artırarak nesnelerin detaylı görünmesini sağlıyorlar. Genel kullanım için uygun olan bu camlar bulutlu havalar ve kış sporlarında tavsiye ediliyor.

Parlak (aynalı) cam: Göze gelen ışığı ve parlamayı azaltıyor. Bu nedenle ışığın ve yansımanın yoğun olduğu plajda, kış sporları ile havacılıkta sıklıkla kullanılıyor. Gelen ışığın çoğunu yansıtması nedeniyle nesnelerin normalinden daha karanlık görünmesini sağlıyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay

Güneş gözlüğü seçerken 5 önemli kural!

Ultraviyole ışınlarının zararlı etkilerinden korunmak ancak doğru güneş gözlüğü kullanımıyla mümkün olabiliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, güneş gözlüğü seçerken dikkat etmeniz gereken kuralları şöyle sıralıyor:

  • TSE (Türk Sdandartları Enstitüsü) ve CE (Conformite Europeenne) gibi kalite standartları işaretleri olmalı.
  • Sertifikanın üzerinde UV-A ile UV-B ışınlarını engelleyen ve 400 nanometreye kadar koruma sağlayan UV400 ibaresi olmalı.
  • UV ışınları yanlardan da gözlere ulaşabileceği için çerçevesi küçük değil, gözleri saracak büyüklükte olmalı.
  • Çerçevesi kolay kırılmayan, bükülebilen ve camları sıkıca kavrayan özelliğe sahip olmalı.
  • Camları çizilmeye ve darbeye karşı dayanıklı olmalı.

Ergenlikte kişisel bakım ve hijyen için altın öneriler!

Ergenlikte kişisel bakım ve hijyen için altın öneriler!

Günümüzde kişisel bakım ve hijyen konusunda bilinçlenme hızla artarken, ergen gençlerin olduğu ailelerde ise özellikle kozmetik kullanımı konusunda ebeveynlerle çocuklar arasında fikir ayrılığına düşülebiliyor. Birçok anne baba, çocuğunun bedensel ve hormonal değişimlerle karşı karşıya kalmasıyla kişisel bakım konusunda kozmetik ürünleri kullanmasına sıcak bakmıyor ve doğal yöntemler arayışına giriyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Armağan Kutlay “Ergenlik dönemi birçok fiziksel ve duygusal değişimin yaşandığı bir evredir. Bu süreçte, gençler bedensel ve hormonal değişimlerle karşı karşıya kalırken, kişisel bakım da büyük önem kazanır. Dış görünüşün benlik algısında önem kazandığı bu dönemde gençlerin sağlıklı bir yaşam tarzı ve hijyen alışkanlıkları geliştirmesi fiziksel görüntüleri kadar sağlıkları ve özgüven gelişimi için önemlidir” diyor. Peki, ergenlikte kişisel bakım nasıl olmalı? Nelere dikkat edilmeli? Hangi yanlışlardan kaçınılmalı? Dermatoloji Uzmanı Dr. Armağan Kutlay ergenlik döneminde kişisel bakım hakkında bilinmesi gereken 8 önemli bilgiyi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Armağan Kutlay

  1. Her gün yüzünüzü temizleyin

Ergenlikte hormonların etkisiyle yüzde ve vücutta belirli bölgelerde sebum (yağ) üretiminin arttığını belirten Dr. Armağan Kutlay şöyle konuşuyor: “Artan sebum üretimi ve ölü deri artıkları derideki gözeneklerin tıkanması ve akne oluşumuna neden olan başlıca faktörlerdir. Cildi fazla yağ ve kirden arındırmak için cilt yapısına uygun bir temizleyiciyle sabah ve akşam olmak üzere iki kez yüzü yıkamak, akne oluşumunu engellemekteki en önemli basamaktır. Temizleyiciler jel, köpük ya da sabun formunda olabilir. Cildin yağ dengesini bozmadan nazikçe temizleyecek bir yüz temizleyici ile yıkanıp temizlenen cildin nem dengesini korumak için hafif ve yağsız bir nemlendirici kullanmak da gerekebilir. Bu yaş grubunda cildin genellikle karma ya da yağlı yapıda olduğu göz önünde bulundurularak yağsız ve su bazlı ürünler tercih edilmelidir.”

  1. Sivilce ve aknede bu yanlışlardan kaçının!

Ergenlik döneminde hormonal faktörlerle ortaya çıkan ve gençlerin yüzde 90’ını etkileyen akne, özgüven sorunlarına da yol açabilen bir sağlık sorunu. Deride siyah ve beyaz noktalar, iltihaplı sivilceler, derin nodüller şeklinde görülebilen aknede tedavinin temelini; yüz temizliği, sağlıklı beslenme ve kaliteli uyku oluşturuyor. Ayrıca yüze fazla dokunmamak, sivilceleri kesinlikle sıkmamak, gözenekleri tıkayan kozmetik ürünler kullanmamak gerektiğini vurgulayan Dermatoloji Uzmanı Dr. Armağan Kutlay “Akne tedavisi kişinin ihtiyacına göre dermatolog tarafından düzenlenmelidir. Sosyal medya gibi yerlerden görülen çeşitli kozmetik ürünlerin bir uzmana danışmadan kullanılması ciltte tahriş ve leke gibi olumsuz etkilere neden olabilir” diyor.

  1. Tüy dökücü krem kullanacaksanız!

Ergenlikte kız ve erkeklerde istenmeyen tüyleri azaltmak için epilatör, tüy dökücü krem, ağda ve tıraş gibi yöntemler kullanılabiliyor ancak dikkat! Dr. Kutlay “Ergenlikte kız ve erkeklerde farklı bölgelerde tüylenme ortaya çıkar. Kızlarda genital, koltukaltı ve bacak bölgelerindeki tüylerin artışı olağandır. Erkeklerde sakal ve bıyık bölgesi, göğüs ve karın çevresi gibi bölgelerde tüylenme olması beklenir. İstenmeyen tüyleri azaltmak için kullanılan her yöntem her cilt tipine uygun olmayabilir. Örneğin; batık oluşumuna yatkın, hassas ve kolay tahriş olan ciltlerde ağda kullanımı önerilmez, ağda sonrası güneş maruziyetinden kesinlikle kaçınılmalıdır. Hassas ciltlerde tüy dökücü kremler tahrişe neden olabilir. Ergenlik süreci biten ve tüylenmesi tamamlanan gençlerde lazer epilasyon etkili bir seçenektir. Epilasyon sonrası cildi nemlendirmeye dikkat edilmelidir” diye konuşuyor.

  1. Terlemeye karşı bu önlemleri alabilirsiniz!

Ergenlik döneminde hormonların etkisiyle koltukaltı, saçlı deri, genital bölge gibi yerlerde ter bezlerinin gelişmesiyle terleme artışı görülürken, bu bölgelerde yerleşen bakteriler kötü koku oluşumuna neden oluyor. Gençlerin özgüvenini etkileyebilen bu durumla baş etmek için özellikle yaz aylarında sık banyo yapmanın çok önemli olduğunu belirten Dr. Armağan Kutlay şöyle konuşuyor: “Koltukaltı ve genital bölgedeki tüyler de teri hapsederek koku oluşumuna neden olduğundan dolayı bu bölgelerdeki tüylerin temizlenmesi önemlidir. Kıyafet seçimi ter kokusunu azaltmada önemli rol oynar; nefes alabilen, pamuklu veya diğer doğal liflerden yapılmış kıyafetler giymek terin buharlaşmasını kolaylaştırırken, sentetik kumaşlar kötü koku oluşumuna neden olabildiğinden sentetik kumaşlı kıyafetlerden kaçınılmalıdır.”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

  1. Deodorantta dikkat!

Yaz aylarında sık duş alınsa bile kısa süre içinde tekrar ter kokusu oluşabildiğinden, ergenlik dönemindeki gençlerin deodorant kullanmak istemesi anne babaların ‘acaba ileride zararlı etkileri olur mu?’ endişesine yol açıyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Armağan Kutlay “Antiperspiran deodorantlarda bulunan alüminyum tuzlarının kanserojen olup olmadığı tartışma konusudur. Bilimsel araştırmalarda net bir kanıt ortaya konmamakla beraber alüminyum bileşenlerinin koltukaltı derisinden emilip meme kanseri, Alzheimer gibi hastalıkları tetikleyebileceği şüphesiyle aileler bu ürünleri kullanmaktan çekinmektedir. Bu durumda magnezyum tuzları içeren antiperspiran deodorantlar alternatif olarak kullanılabilir” diyor.

  1. Saç düzleştirici ve jöleyi sık kullanmayın!

Ergenlikte saçlı deride yağlanma ve terleme artışı nedeniyle saç bakım ihtiyacı artarken, kışın iki üç günde bir banyo yapmak yeterli ancak yaz aylarında her gün duş almak gerekebiliyor.  Saç spreyi ve jöle gibi maddelerin çok sık kullanılmaması, kullanıldığı zaman da saçta uzun süre kalmadan yıkanması gerektiğini belirten Dr. Kutlay, saç düzleştirme gibi uygulamalar da saça zarar verebileceğinden sık yapılmamasının doğru olacağını söylüyor.

  1. Bu yiyeceklerden kaçının!

Dengeli ve sağlıklı bir beslenmenin cilt sağlığı üzerinde de son derece etkili olduğunu belirten Dermatoloji Uzmanı Dr. Armağan Kutlay şöyle konuşuyor: “Sebze, meyve, protein ve tam tahıllar içeren bir diyet ve bol su tüketimine özen gösterilmelidir. Glisemik indeksi yüksek gıdalar, özellikle şeker tüketiminin fazla olması ciltte yağlanma ve akne artışına neden olacağından kontrollü tüketilmelidir. Baharatlı yiyeceklerin fazla tüketilmesi kötü koku oluşumuna katkıda bulunabilir. Hem genel sağlık için hem cilt sağlığı için sigara ve alkolden kesinlikle kaçınılmalıdır.”

  1. Güneşe çıkarken bu kurallara dikkat edin!

Kontrolsüz güneş maruziyeti güneş yanığı riskinin yanı sıra leke oluşumuna da neden oluyor.  Özellikle akne izleri ve böcek ısırığı izleri güneş maruziyeti sonrası koyulaşıp leke bırakabiliyor. Dr. Kutlay, güneşin zararlı UV ışınlarına maruz kalmamak için güneş ışınlarının en yoğun ve dik geldiği 11:00-16:00 saatleri arasında mümkün olduğunca dışarı çıkılmaması, çıkılırsa gölgede olmaya dikkat edilmesi, şapka takılması ve minimum SPF 30 içeren bir güneş koruyucu sürülmesi gerektiğini belirtiyor.

Sıcak hava kalpte stres yaratıyor!

Sıcak hava kalpte stres yaratıyor!

Birbiri ardına gelen sıcak hava dalgaları, her 10 kişiden 3’ünün yüksek tansiyon hastası olduğu ülkemizde kalp ve damar sağlığını zorlayacak sonuçlara yol açıyor. Yüksek sıcaklık ve yüksek nem faktörleri bir araya geldiğinde daha fazla kan akışına, dolayısıyla kalbin normal bir güne göre dakikada iki kat daha fazla kan pompalamasına ve daha hızlı atmasına yol açıyor. Oysa ki basit önlemlerle kalp için stres yaratan ve yüksek tansiyonu tetikleyen bu sıcak havanın etkisinden korunmak mümkün.

Acıbadem Taksim Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan vücudun atar damarlarını etkileyen yüksek tansiyonun (hipertansiyon), kalbin kan pompalamak için daha çok çalışmasını gerektirdiğini ve bunun da kalbin zorlanmasına neden olduğunu belirterek ülkemizde erişkin nüfusun yüzde 31,2’sinde hipertansiyon görüldüğüne dikkat çekiyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi

Prof. Dr. Murat Turfan

Bu sayılara dikkat!

Hava şartları, belirli sağlık sorunlarının tetiklenmesinde rol oynuyor. Yüksek sıcaklıklar ve yüksek nem, yüksek tansiyon hastalığı olan kişiler için ciddi sağlık sonuçlarına neden olabiliyor. En büyük riskler ise, sıcaklığın 21 derecenin üzerinde ve nemin yüzde 70’in üzerinde olduğu durumlarda ortaya çıkıyor. 50 yaşın üzerinde, fazla kilolu veya kalp, akciğer veya böbrek rahatsızlıkları olanlar başta olmak üzere bazı insanlar nemden etkilenme açısından daha yüksek riskle karşı karşıya kalıyor.

Sıcak, tansiyon düşüklüğüne yol açabilir

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, sıcak havaların yüksek tansiyonu nasıl etkilediğini şu sözlerle anlatıyor: “Kan basıncı vücudun ısıya maruz kalmasından etkileniyor; yüksek sıcaklıklar ve yüksek nem cilde daha fazla kan akışına neden oluyor. Bu da, kalbin normal bir güne göre dakikada iki kat daha fazla kan pompalamasına ve daha hızlı atmasına yol açıyor; sıcak havalarda vücut ısı kaybetmek için cilde giden kan akımını artırıyor. Bu da damarlarda gevşeme sağlayarak gerçekleşiyor. O yüzden yaz aylarında kan basıncı normal insanlarda daha düşüktür. Ancak hem terleme hem de damar yatağının gevşemesi tansiyonu özellikle ilaç alan hastalarda ileri derecede düşürebilir. Ayrıca bazı hipertansiyon ilaçları güneşe duyarlılığı artırır. Sonuç olarak, daha yüksek güneş yanığı riskine ve ciltte kabarcıklara veya kızarıklığa neden olabilen aşırı duyarlılık reaksiyonlarına sebep olabilir”.

Isı ve terleme ise ayrıca vücuttaki sıvı miktarını ve kan hacmini azaltarak vücudun susuz kalmasına yol açabiliyor. Bu durum da, vücudun soğuma kabiliyetine müdahale ederek kalp üzerinde stres yaratabiliyor. Ayrıca ilaçların vücutta dağılımlarına ve etkisinin değişmesine neden oluyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi

10 öneriyi dikkatle uygulayın

Peki, bu kadar yaşamsal süreçleri tetikleyen sıcak havalardan nasıl korunmalıyız? Kardiyolog Prof. Dr. Murat Turfan, kalp ve damar sağlığımızı korumak için alınabilecek 10 öneriyi şöyle sıralıyor:

  • Bol su veya sağlıklı içecekler içerek susuz kalmayın. Su en iyisidir ama kalp yetmezliğiniz olduğu için sıvı alımınızı kısıtlamanız söylendiyse, doktorunuzla konuşmalısınız.
  • Alkollü içkiden kaçının. Alkol su kaybına neden olduğundan vücudunuz susuz kalabilir.
  • Yüksek su içeriğine sahip, iyi vitamin ve mineral kaynağı olan salata ve meyve gibi soğuk yiyecekleri tüketin.
  • Evinizi serin tutmaya çalışın. Direkt güneş ışığı alan pencereleri varsa panjur veya perde ile kapatın. Dışarısı evinizden daha soğuksa pencereleri açın. Evinizi daha sıcak hale getirebileceklerinden, ihtiyacınız olmayan tüm ışıkları veya elektrikli ekipmanı kapatın.
  • Uyumak için evinizin en serin yerini seçin.
  • Hafif, bol giysiler giyin.
  • Gündüz 11:00 ile 15:00 saatleri arasında günün en sıcak saatlerinde güneşten uzak durun. Çıkacaksanız güneş kremi sürün, şapka takın ve yanınızda su taşıyın.
  • Aşırı fiziksel egzersizden kaçının.
  • Bazı ilaçlar, vücuttaki su oranını ve yüksek sıcaklıklara tepki verme yeteneğinizi etkileyebilir. Eğer şu ilaçları kullanıyorsanız yaz aylarında doktorunuza danışın: Beta blokerler ve diüretikler dahil olmak üzere yüksek tansiyon için kullanılan ilaçlar; antihistaminikler veya dekonjestanlar gibi alerji ilaçları ile antipsikotikler gibi psikiyatri ilaçları.
  • Tıpkı yüksek sıcaklıklarda vücudunuzu serin tutmanın yollarını bulmanız gerektiği gibi, ilaçlarınızı da aşırı sıcağa maruz kalmamaları için uygun şekilde saklayın. Diyabet tedavisi için kullanılan insülin de dahil olmak üzere bazı ilaçlar sıcaklık değişimleri sırasında bozulabilir. İlaçları serin ve kuru bir yerde saklayın. İlaçları banyoda, pencere pervazında veya bir araçta saklıyorsanız, aşırı ısı ve nemden etkilenme oranını düşürmek için ilacı orijinal kabında saklayın.

Buz banyosunun riskleri!

Buz banyosunun riskleri!

Mevsim normallerinin üstünde sıcaklıklarla karşı karşıya kalınca serinlemek için buz kovalarının içine oturan kişi sayısı artış göstermekte. Özellikle sosyal medya hesaplarında gördüğümüz buzlu su kovasında belli bir süre kalmayı tercih eden kişiler doğru mu yapıyor?

Gerçekten sağlığa iyi geliyor mu? Faydaları ya da riskleri nelerdir sorularının cevaplarını Liv Hopsital Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu anlattı.

Liv Hopsital Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

Doç. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

 Buz banyosuna kimler ilgi gösteriyor?

Son zamanlarda sosyal medyada buz küvetine girerek sağlıklı ve dinç kaldığını iddia edenler ve birbirlerini düelloya davet edenler görmeye başladık. Bu nedenle beyin kanaması, ritim bozukluğu ve kalp krizi geçiren insanların olduğu haberleri de gelmeye başladı. Aşırı sıcaklardan bunalanlar, sağlıkta alternatif yolları denemeyi sevenler, hatta belki de ekonomik zorlukların stresini sıradışı işlerle unutmaya çalışanlar özellikle bu konuya ilgi gösteriyor.

Vücudun normal sıcaklığı kaç olmalı?
Vücudun normal sıcaklığı 36-37 santigrad derece arasındadır. Vücut sıcaklığı 35 santigradın altına düştüğünde ve 37,5 santigrad derecenin üstüne çıktığında metabolik değişimler olmaya başlar. Dış ortamın sıcaklığının değişimi ile beraber cilt ve cilt altı yağ dokusu ter bezleri ile beraber bu sıcaklık değişimine adaptasyon sağlamaya çalışır. Soğukta damarlar büzülür, sıcakta ise gevşeyerek tepki gösterir. Nabız ve tansiyon bu maruziyetle hızla saniyeler içinde değişir. Cilde temas eden dış ortamın sıcaklığı düşük olduğunda (duş alma, denize girme, şok banyosu gibi) sıcaklık derecesine göre tepkinin büyüklüğü ortaya çıkar.

Sıcaklık düşüşünün dereceleri vardır
Bunları serin, soğuk, çok soğuk ve donma şeklinde sıralayabiliriz. Banyo yaparken ideal su sıcaklığı 37-41 derece arasıdır. Temizlenmek için hafif sıcak bir su ihtiyacı hissederiz. 41 derecenin üstündeki banyoların kullanım sıklığı genelde kaplıcalar olmaktadır. 41 derecenin üstündeki banyolarda da sağlık açısından birtakım önlemler almaya gerek vardır.

Tansiyon ve şeker hastaları olumsuz etkilenmeye başlar
Soğuk su ile temasta ise serinlemek için girilen deniz veya havuz suyunun sıcaklığı genelde 20 ile 30 derece arasındadır. Örneğin Antalya’da yazın deniz sıcaklığı 28-30 dereceyken, kuzey Ege kıyılarında deniz sıcaklığı 20-22 derece civarında olabilmektedir. Bu sıcaklıkları vücut tolere eder ve herhangi bir risk oluşturmaz. 18 derecenin altında ise özellikle cilt altı yağ dokusu ince olan kalp-damar hastaları, tansiyon ve şeker hastaları olumsuz etkilenmeye başlarlar. Bu risk 12 santigrad derecenin altında ise karşı konulamaz hale gelir. Bu arada soğuğa maruziyetin süresi de çok önemlidir. Birkaç saniyelik bir soğuk etkisi ile dakikalara uzayan bir soğuk etkisinin yarattığı risk aynı derecede olmayacaktır.

 Damar hastalığı, tansiyon veya ritim bozukluğu varsa dikkat
Genç ve sağlıklı bireylerin özellikle de sauna sonrası kısa süreli şok havuzuna girerek kendilerini daha dinç hissettiklerini çok sık duyarız. Ancak çok nadiren de olsa zeminde bir damar hastalığı, tansiyon veya ritim bozukluğu olan bir genç bireyde bile tehlikeli bir sonuçla karşılaşılabileceği unutulmamalıdır. Damar hastalığı olmadığı halde, zeminde sinsi ve ölümcül bir ritim bozukluğunun varlığı basit bir tetiklenme ile genç ve sağlıklı görünen bireylerde bile ani ölüme sebebiyet verebilir.

Liv Hopsital Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

Kritik sıcaklık değerini dikkate alın
Soğuğun tıbbi olarak faydalı olabileceğini düşündüğümüz durumlar da vardır. Örneğin travma sonrası o bölgeye soğuk uygulama en basit ve en etkili tedavilerden birisidir. Yine venöz yetmezliği olanlarda bacaklara duş sonrası soğuk su uygulamanın faydası vardır. Kalbi durmuş olarak acile getirilen bir hastada beyin ödemini azaltmak için yoğun bakım şartlarında hipotermi tedavisi uygulanmaktadır. Ancak bu tedavilerin varlığı soğuk duş tedavisinin herkes için faydalı olabileceği anlamına gelmez. Bunun için kritik sıcaklık değerini kalp ve damar hastaları için “18 derece”, sağlıklı bireyler için de “12 derece” olarak söyleyebiliriz. Sağlıklı olup da daha düşük derecelere maruz kalmanın, sağlık tedbirleri açısından mutlaka daha kısa bir süre sınırı olmasına azami dikkat edilmelidir.

Size cesaret vermesin
Kuzey ülkelerinden gelen buzlu havuza veya denize girme videoları size cesaret vermesin. Alkol kullanımının fazla olduğu insanlarda cilt altı yağ dokusu daha kalın olduğundan bu insanlar soğuktan nispeten daha az etkilenmektedirler.

Gelişigüzel D vitamini kullanmak zehirleyebilir!

Gelişigüzel D vitamini kullanmak zehirleyebilir!

Özellikle büyük kentlerde çoğu kişinin D vitamini olması gereken seviyeden düşük seyrediyor. Bunun nedenleri arasında; güneş ışığından yeterince ve doğru şekilde faydalanamamak, çocukluk döneminde dışarıda oynamak yerine evde tabletle zaman geçirmek, kapalı alanlarda saatlerce güneşten yoksun kalmak gibi birçok faktör yer alıyor. Ülkemizde D vitamini eksikliğinin görülme sıklığının ciddi boyutlarda olduğunu belirten Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı “Bölgelere göre değişmekle birlikte D vitamini eksikliği ülkemizde yüzde 50’nin üzerindedir. Tüm dünyada yaklaşık 1 milyar insanda D vitamini eksikliği olduğu düşünülmektedir. Oysa özellikle son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar D vitamininin vücutta kemik sağlığından enfeksiyon hastalıklarını önlemeye, zihinsel gelişimden kanserde kontrolsüz hücre çoğalmasının azaltılmasına dek kritik öneme sahip olduğunu gösteriyor” diyor. Yağda çözünen bir vitamin olan D vitamininin bazı gıdalarda bulunmakla birlikte çoğunlukla deride güneşin etkisi ile ortaya çıktığını belirten Dr. Meltem Batmacı “Halk arasında ‘güneş vitamini’ de denilen D vitamininin gıdalardan karşılanması ise günlük gereksinimin yüzde 10-20’sidir. Yani dışarıdan takviye edilmesi gerekir” diye konuşuyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı D vitamini hakkında bilinmesi gereken 9 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Dr. Meltem Batmacı

Sayısız faydası var

D vitamininin vücudumuzda kritik rol oynadığını belirten Dr. Meltem Batmacı şöyle konuşuyor: “Vücudumuzda kemik sağlığı açısından çok önemli. Kemik kırıklarını azaltıp kas liflerini koruyarak kas gücünü artırır ve bu da düşmelerden korur. Yapılan bilimsel araştırmalar; D vitamininin yeni tümör gelişimini (meme, yumurtalık, kolon, prostat ve diğer kanserler) ve var olan tümör büyümesini yavaşlattığını, kalp ve damar hastalıkları ile solunum sistemi hastalıkları riskini azalttığını göstermiştir. Damar sertliği ve yüksek tansiyon hastalığında düzenleyici olan D vitamini diyabet ve insülin direncine karşı da önemli rol oynar. Enfeksiyonların ve bağışıklık sistemi hastalıklarının tedavisinde etkilidir. Bir araştırmaya göre, herhangi bir nedenle olan prematüre ölüm riskinde D vitamini sayesinde yüzde 25 azalma saptanmıştır. Bunama riskinin de azaldığı görülmüştür.”

Gelişigüzel kullanımı zehirleyebilir!

D vitamininin kesinlikle vücuttaki seviyesi belirlenip ardından hekim önerisiyle kullanılması gerektiğini, aksi takdirde fayda yerine ciddi zararlar verebileceğini vurgulayan Dr. Meltem Batmacı “Tedavi öncesinde ve sonrasında mutlaka D vitamini düzeyleri görülmelidir. Yaş, cinsiyet, yaşanan coğrafya, eşlik eden hastalıklar, gebelik durumu hatta ten rengi bile günlük D vitamini ihtiyacını belirleyen unsurlardır. Bu nedenle D vitamini ihtiyacı kişiden kişiye değişmektedir. Fazla alındığında D vitaminine bağlı zehirlenmeye neden olur, kanda kalsiyum düzeyi yükselir, kilo kaybı, düzensiz kalp atımı, düşme sıklığında ve kemik kırık riskinde artış, damarlarda ve dokularda kireçlenme, kalp ve böbrek hasarı görülür” diyor.

Dikkat! Ampul kırıp içmek!… 

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı hekime danışmadan, D vitamini ihtiyacını bir anda karşılayabilmek için ampul kırıp içmek gibi bir hataya düşülmemesi gerektiğini belirterek şu uyarılarda bulunuyor: “Yapılan çalışmalar da; yüksek dozda, uzun aralıklarla alınan D vitamini (ampul kırıp içmek, damlalıklı şişenin tamamını içmek gibi) ve düşük dozda, günlük alınan D vitamini (günlük ya da haftalık kullanılan damla, tablet, kapsül formunda D vitamini) kıyaslandığında ikinci gruptakilerin sağlıklı ve D vitamini düzeylerinin daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. D vitamini, fazla miktarlarda alındığında toksik etkilere yol açtığı ve hayati riske bile neden olabildiği için, hekime başvurarak kullanımından önce vücuttaki düzeyi saptanmalı ve sonrasında kişiye uygun doz ve sürede alınmalıdır.” Dr. Batmacı ayrıca toplumda “Camın önüne oturup güneşlendiğimden D vitamini bol bol alıyorumdur” şeklinde yanlış bir düşünce olduğunu belirterek “Camın, tül perdenin ya da kıyafetin arkasından alınan güneşin, hiçbir faydası yoktur. Çünkü bu türden kısıtlamalarda, D vitamini yapımını sağlayan UVB ışınları cilde ulaşamaz” uyarısında bulunuyor.

D vitamini ihtiyacı besinlerle karşılanamıyor!

Somon balığı ve sardalya gibi yağlı balıklar, balık yağı, yumurta sarısı, sığır karaciğeri, mandıra ürünleri ve tahıllarda D3 vitamini düzeyi daha fazla olurken; bazı mantarlarda ve bitkisel kaynaklarda (bitkisel kaynaklı sütler, maydanoz, ısırgan otu vb), D2 vitamini  bulunuyor. Ancak besinlerle yeterince D vitamini almanın mümkün olmadığını belirten Dr. Meltem Batmacı “Bu nedenle dengeli diyet ve gerekli D vitamini miktarının takviye olarak alınması uygundur. 51-71 yaşları arasındaki gıda ve suplamentle D vitamini alımı 308 IU/gün saptanmış olup, sadece gıda ile alınan D vitamini ise 140 IU / gün olarak saptanmıştır ki günlük doz gereksinimi düşünüldüğünde birçok insanın, günlük minimum gereken dozu bile alamadığı aşikardır” diyor.

Bu kişilerde D vitamini eksikliği daha fazla!

Süt, yumurta ve balık yemeyenlerde, laktoz intoleransı olanlarda, veganlarda, bağırsak, karaciğer ve böbrek hastalığı olanlarda, obezlerde, obezite ameliyatı geçirenlerde, siyahilerde, bağırsak operasyonu olanlarda, steroid, epilepsi ilaçları gibi bazı ilaçları kullananlarda ve güneşten uzak kalanlarda D vitamini eksikliği daha fazla oluyor.

Güneşten D vitamini açısından en doğru şekilde faydalanmak için!

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, güneşten D vitamini anlamında en doğru şekilde faydalanabilmek için her gün kolları ve bacakları güneş ışınlarının dik geldiği saatlerde

15-20 dakikayı aşmamak üzere güneşlendirmek gerektiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Vitamin D sentezi, güneşin UVB ışını etkisi ile ciltte başlar. Yaşanılan bölgeye göre, güneşe çıkılması gereken süre ve saat dilimi değişir. Ülkemizde 10:00-15:00 saatleri arasında 15-20 dakika güneşlenme önerilir. Türkiye’de güneşe bağlı D vitamini sentezi Mayıs-Kasım ayları arasında mümkündür. Ancak çok önemli bir nokta var ki asla unutulmaması gerekir; UV ışığına maruziyet cilt kanserine neden olur, bu nedenle aşırı güneşlenme önerilmez!”

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

İki çeşit D vitamini bulunuyor

İki çeşit D vitamini olduğunu belirten Dr. Meltem Batmacı “Vitamin D2; bitkisel kaynaklıdır ve takviye edilmiş gıdalar ile bazı suplamentlerde bulunur. Vitamin D3 ise; insan vücudunda ve hayvansal ürünlerde doğal olarak bulunan formdur. D3 formu kandaki D vitamin düzeyini daha çok yükseltir ve bu etkin düzeyi daha uzun süre korur. Ancak kişinin ihtiyacına göre mutlaka hekim karar vermelidir” diye konuşuyor.

Bu etkenler D vitamini alımını önlüyor!

UVB ışınını azaltan ve dolayısıyla D vitamin sentezini azaltan çok çeşitli faktör bulunuyor. Dr. Batmacı bu faktörleri şöyle sıralıyor: “Güneş koruyucu kullanımı (faktör düzeyi 15 ve üzeri olan güneş koruyucu krem D vitamini emilimini yüzde 90’dan fazla azaltır), tüm cildi kapatacak şekilde giyinmek, açık havada kısıtlı vakit geçirmek, koyu renkli cilt (melanin pigmenti, doğal güneş koruyucu gibi davranır), ileri yaş, kapalı alanlarda daha fazla vakit geçirme, D vitamini sentezine katkıda bulunan organlarda fonksiyon bozukluğu, kış mevsimi vb)” Dr. Batmacı güneşle sentezlenen D vitamininin birkaç ay idare edeceğini ancak sonrasında eksiklik ortaya çıkacağını bu nedenle düzenli ölçümlerin yapılması gerektiğini söylüyor.

Eksikliğinde bu sorunlar ortaya çıkabiliyor!

Vücuttaki D vitamini seviyesinin altı ayda bir kontrol edilmesi gerekiyor. D vitamini eksikliğinde; kemik ve kas dokusunda zayıflama, kemik kırılganlığında artış, düşme sıklığında artış, kanda kalsiyum ve fosfor düzeyinde düşüklük, kalpte ritim sorunu, Osteomalazi (kemik yumuşaması) hastalığı, kalp krizi, inme ve kalp damar hastalıkları riski artıyor.

Beslenmede bu hatalar şişkinliğe yol açabiliyor!

Beslenmede bu hatalar şişkinliğe yol açabiliyor!

Son yıllarda gerek yanlış yaşam alışkanlıklarının gerekse modern çağın vazgeçilmezi stresin yol açtığı sorunlardan biri olan mide şişkinliği giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, ülkemizde her 3 kişiden 1’inin karşılaştığı mide şişkinliğine; yanlış beslenme davranışı, öğünde dengeli olmayan yiyecek seçimleri ve sindirim sisteminin tolere edemediği besinlerin tüketiminin yol açabildiğini belirterek “Genelde yemekten sonra aşırı gaz üretimi, sindirim sistemi kaslarının hareketindeki bozukluklar, mide asidi veya sindirim enzimlerinin azalması ve bağırsakta yaşayan bakteriler tarafından üretilen gaz ya da yemek yerken yutulan hava gibi nedenlere bağlı da gelişebilmektedir. Mide şişkinliği; karın bölgesinde şişkinlik, karın ağrısı, midede doluluk hissi, bulantı, gaz çıkarma, geğirme, kramp, spazm, dolgunluk ve iştahsızlık gibi şikayetlerle de görülebilir” diyor. Bu durumun sık yaşanmasının kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkilediğini belirten Çelik, bu sorunları olanların mutlaka hekime danışmaları, ayrıca günlük yaşam alışkanlıklarında bazı kurallara dikkat etmeleri gerektiğini söylüyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, mide şişkinliğine karşı faydalarıyla öne çıkan 10 besini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Elma sirkesi

Organik elma sirkesinin içerdiği maya sindirim sistemi için yararlı birçok bakteri bulundurur. Asitli yapısına rağmen alkalize edici bir etkiye sahiptir ve mide asidini tedavi etmeye yardımcı olarak mide yanması ve şişkinliğini rahatlatır. Mide asidinin azalmasıyla oluşan şişkinliğe karşı da fayda sağlar. Yemekten önce bir yemek kaşığı organik elma sirkesini suyla seyreltip içebilir veya salatanıza ekleyebilirsiniz.

Fesleğen

Fesleğen, mide asidi, gaz ve şişkinliğin giderilmesinde ve rahatlamasında etkilidir. Yatıştırıcı özelliğiyle yemeklerde, salatalarda çiğ olarak kullanabilir veya 4-5 fesleğen yaprağını kaynatıp  ılık bir şekilde çayını içebilirsiniz.

Tarçın

Mide yanması, şişkinlik, hazımsızlık gibi rahatsızlıkların tedavisinde antiasit ilaçlar sıklıkla kullanılmaktadır. Benzer etki gösteren tarçın doğal bir antiasit gibi çalışır ve mide şişkinliğinin giderilmesine yardımcı olur. Günde 2 kez tarçın çayı şeklinde içebilir, toz formunu çorba veya ılık laktozsuz süt ile tüketebilirsiniz.

Ananas

Ananas birçok meyveden farklı olarak bir enzim ailesi olan bromelain içerir. Bromelain protein sindirimine yardımcı olur. Sindirimi destekleyerek midede kalma süresini kısaltır ve şişkinlik, hazımsızlık gibi rahatsızlıkların azalmasına katkı sağlar. İki parmak kalınlığında, olgunlaşmış 1 dilim ananas ara öğünlerde tüketilebilir. Kan şekerini yükseltme hızı da düşük olduğundan diyabet, insülin direnci gibi kan şekeri metabolizması ile ilgili hastalıklarda da tercih edilebilir. Gebeliğin ilk 3 ayında olanlar, kan sulandırıcı ilaç, antiepileptik ilaç kullanan kişiler tüketim sıklığı ve miktarına dikkat etmelidir.

Kivi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Proteinden zengin besinlerin sindirimi ve mideden boşalma hızı daha uzundur. Proteinleri sindirmeye yardımcı bir enzim olan actinidin içeren kivi bu sayede sindirime, şişkinlik ve şişkinliğe bağlı meydana gelen semptomların azalmasına yardımcı olur. Potasyumdan zengin bir meyve olan kiviyi böbrek yetmezliği olan, hemodiyaliz alan hastalar hekim veya diyetisyen kontrolünde tüketmelidir” diyor.

Fermente Lahana Turşusu

Enzim içeriği yüksek, probiyotik bakterilerden zengin besinlerden biri olan lahana turşusu sindirim şikayelerini ve buna bağlı gelişen mide şişkinliğini azaltabilir. Ancak hipertansiyonu olan kişiler içerdiği tuz miktarından dolayı tüketiminden kaçınmalıdır. Aşırı tüketimi günlük tuz alımının artmasına ve su kaybına neden olacağından gün aşırı ya da daha uzun aralıklarla az miktarda tüketilebilir. Guatrojenik bir besin olan lahana, guatr ya da tiroit bezi rahatsızlığı olan bireylerde de diyetten çıkarılan besinlerden biridir. Ancak hastalık şiddeti ve bireysel seyri göz önünde bulundurularak hekim veya diyetisyen kontrolünde kullanılabilir.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Zencefil

Mide bulantısında sıklıkla tercih edilen zencefil içerdiği enzimlerle sindirim sisteminin daha hızlı çalışmasına yardımcı olarak mide şişkinliği ve buna bağlı meydana gelen krampların azalmasını destekler. Midedeki besinlerin ince bağırsağa geçişini hızlandırarak mide şişkinliğinin azalmasına yardımcı olur. Aşırı tüketimi midedeki rahatsızlıkların artmasına, ritim bozukluğuna yol açabileceğinden günde en fazla 2 kupa ılık zencefil çayı şeklinde tüketebilir. Taze olarak ise 1 küçük parça zencefili salatalarınıza rendeleyerek diyetinize ekleyebilirsiniz. Ülser gibi ilerlemiş mide rahatsızlığı olan ve safra kesesinde taş bulunan bireyler tüketiminden kaçınmalıdır.

Yoğurt

Yoğurtta bulunan probiyotik bakteriler midedeki enzimleri destekleyerek sindirimi kolaylaştırır. Kaymaklı yoğurtların yağ içeriği yüksektir ve mide yanması, şişkinlik, reflü gibi semptomları tetikleyebilir. Mide ile ilgili sorun yaşıyorsanız kaymaksız yoğurt tercih etmeniz daha iyi bir seçenek olacaktır. Herhangi bir intoleransınız varsa laktozsuz yoğurt tercih edebilirsiniz.

Rezene

Gaz şikayelerinde sıklıkla tercih edilen rezene sinirim sistemindeki düz kasları gevşeten antispazmodik etkisi ile midedeki şişkinlik, gaz ve krampları azaltabilir. Kronik ilaç kullanımı olmayan, sağlıklı bireyler günde 2 fincan rezene çayı içebilir. Yaşlı, hamile ve çoklu ilaç kullanımı olan hastalar tüketiminden kaçınmalıdır. Uzun vadeli kullanan bireyler içinse alerjik reaksiyon, ciltte döküntü gibi sorunlar yaşanmaması için 1 ay tüketim sonrasında 2-3 hafta ara verilmesi önerilmektedir.

Papaya

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Enzim yönünden zengin besinlerden biri olan papaya, içerdiği papin ile mide şişkinliği, kabızlık ve mide yanması semptomlarını iyileştirebilir. 1 orta boy yaklşaık 150 gr papaya 1 porsiyona denk gelmektedir. Tek öğünde daha fazla tüketmek, sık sık yemek tıkalı solunum, rahat nefes alamama gibi semptomlara yol açabilir. Ayrıca böbrek taşı ve ciltte alerjik reaksiyonlar açısından da tüketim miktarına ve sıklığına dikkat edilmelidir. Gebelikte, özellikle aşırı tüketimi, düşük riskine neden olabileceğinden önerilmez” diyor.

Hepatit hastaları beslenmede karaciğerlerini zorlamamalı

Hepatit hastaları beslenmede karaciğerlerini zorlamamalı

Hepatit hastalığından nasıl korunmamız gerektiği konusunda uyarılarda bulunan Medical Park Gebze Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji Kliniği’nden Uzm. Dr. Yüksel Aksoy, “Hepatit hastalığında A ve B virüslerinin aşısı vardır. Siz de hastalığı geçirip geçirmediğinizi öğrendikten sonra korunmak için aşı yaptırabilirsiniz. Her şeyden önce kendi sağlığımızın önemli olduğunu unutmayın.  Hastalar karaciğerlerini zorlamayan hafif yemekler tercih etmeli,  protein ve yağ alımını azaltılmalıdır” dedi.

Medical Park Gebze Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji Kliniği’nden Uzm. Dr. Yüksel Aksoy, hepatit hastalığı konusunda açıklamalarda bulundu.

Hepatit hastalığının tanımını yapan Uzm. Dr. Aksoy, “Karaciğerin iltihabı olarak tarif edilebilecek hepatitin virüsler başta olmak üzere çok sayıda nedeni vardır. Farklı hepatit virüs tiplerinin (A, B, C, D ve E) neden olduğu viral hepatitler; milyonlarca insanı farkında olmadan etkileyebilecek gerçek anlamda küresel bir salgın oluşturmakta, önde gelen ölüm nedenlerinden biri olarak yılda 1.3 milyon kişinin ölümüne neden olmaktadır” açıklamasında bulundu.

Dr. Yüksel Aksoy

HALSİZLİK VE YORGUNLUK GÖRÜLEBİLİR

Hepatit hastalığındaki belirtilerden bahseden Uzm. Dr. Aksoy, “Halsizlik, yorgunluk, gözaklarında sararma, idrar renginde koyulaşma en sık görülen belirtiler olup bazen bulantı ve kusma bunlara eşlik eder” şeklinde konuştu.

GENÇ NÜFUS RİSK ALTINDA

Hangi bireylerin risk altında olduğuna değinen Uzm. Dr. Aksoy, “Hepatit A, su ve besinlerle, özellikle kötü hijyenik koşullarda kolaylıkla bulaşabilen ve salgınlara yol açabilen bir hastalıktır. Özellikle genç nüfusumuzun Hepatit A açısından risk taşıdığı ve Hepatit A aşısını yaptırmadığı bilinmektedir. Hepatit A kronikleşmez ve aşı ile korunması mümkün olan bir hastalıktır. Hepatit B (HBV) ve Hepatit C virüsleri (HCV) uzun vadede kronik karaciğer hastalığı, siroz veya karaciğer kanserine yol açabildiği için ayrı bir öneme sahiptir. Ülkemizde nüfusun yaklaşık yüzde 4-5’i kronik Hepatit B, yüzde 0.5’i kronik Hepatit C’dir. Hepatit B; enfekte kan ve kan ürünleri, cinsel ilişki ve enfekte anneden yenidoğan bebeğe bulaşma şeklinde kişiden kişiye yayılır. Hepatit C de benzer yollarla bulaşmakla birlikte esas olarak enfekte kan ve kan ürünleri ile doğrudan temas yoluyla yayılır.

GEBELERDE DÜŞÜK RİSKİNİ NEDEN OLABİLİR

Hepatit D virüsünün (HDV), HBV enfeksiyonu olan kişilerde hastalığa yol açtığını belirten Uzm. Dr. Aksoy, şu bilgileri paylaştı:

“Hepatit D, Hepatit B’nin yokluğunda enfeksiyon yapamaz. Hepatit E virüsü (HEV) ise dışkı ile temas yolu ile bulaşır, vahşi ve evcil hayvanlarda bulunur ve akut enfeksiyona yol açar. Erişkinlerde daha sık görülür. Gebelikte geçirildiğinde daha ciddi seyreder. Özellikle gebelerde son 3 aylık dönemde düşük, erken doğum, ciddi karaciğer yetmezliği ile ölüm riskinin artmasına sebep olabilir. Hepatit E virüsünün spesifik bir tedavisi ve aşısı yoktur.”

Hepatit hastalığının, kan tahlili ile tespit edilebileceğini vurgulayan Uzm. Dr. Aksoy, alt seviyesinde yükselmenin en önemli belirteç olduğunu söyledi.

AŞI YAPTIRMAK OLDUKÇA ÖNEMLİ

Hepatit hastalığından nasıl korunmamız gerektiğini hatırlatan Uzm. Dr. Aksoy, “Hepatit hastalığında A ve B virüslerinin aşısı vardır. Siz de kan testi yaptırarak hastalığı geçirip geçirmediğinizi öğrenip aşı yaptırabilirsiniz. Her şeyden önce kendi sağlığımızın önemli olduğunu unutmayalım.  Hasta kişiler karaciğerlerini zorlamayan hafif yemekler tercih etmeli, protein ve yağ alımını azaltmalıdır” dedi.

TEDAVİ YOLLARI

Tedavi sürecine değinen Uzm. Dr. Aksoy, “Eskiye göre tedavi yöntemlerindeki yeni gelişmeler sayesinde Hepatit C virüsü tamamen tedavi edilebilir hastalık durumuna gelmiştir. Hepatit B’nin zararlı etkilerini ortadan kaldıracak gelişmiş antiviral tedaviler mevcuttur. Hepatit D için ilaç geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Hepatit A ve E’de ise henüz antiviral tedavi yoktur. Bu iki hastalık kronikleşmediğinden hastalık aşamasında destek tedavileri uygulanmaktadır” ifadelerini kullandı.

Alerjik hastalıklarda erken dönem tedavi çok önemli

Alerjik hastalıklarda erken dönem tedavi çok önemli

Tüm yaş gruplarında yaygın bir sağlık problemi olan alerjik hastalıklar çocukları daha fazla etkisi altına alıyor. Öyle ki her üç çocuktan birinde ‘alerjik reaksiyon’ tespit ediliyor. Üstelik alerjik hastalıkların çocuklarda görülme sıklığının her geçen gün arttığı görülüyor. Ağustos ve eylül aylarında genellikle çayır–çimen polenleri ile yabani ot polenlerinin sorumlu oldukları alerjik hastalıklar çocuklarda ciltte basit bir kaşıntı veya hafif öksürük ya da burun kaşıntısı şeklinde kendini belli edebilirken, şiddetli anafilaksi tablosunda ise hayatı tehdit edebiliyor. Ancak alerjik hastalıkların özellikle erken dönemde tedavi edilmesi ve alınan önlemler daha sonraki yıllarda gelişebilecek pek çok sorunu önleyebiliyor. Acıbadem International Hastanesi Çocuk Alerjisi Uzmanı Prof. Dr. Feyzullah Çetinkaya, tedavinin aksamaması için her şeyden önce alerjik reaksiyon konusunda doğru bilgi edinilmesinin büyük önem taşıdığına dikkat çekerek “Ebeveynlerin eş dosttan öğrendikleri bilgilerin doğruluğunu hekimlerine mutlaka teyit ettirmeleri gerekiyor. Zira, alerjik reaksiyon konusundaki hatalı bilgiler doğrultusunda hareket edilmesi tedaviyi aksatmasının yanı sıra çocuğun hayatını tehdit edebiliyor” diyor. Çocuk Alerjisi Uzmanı Prof. Dr. Feyzullah Çetinkaya, çocuklarda alerjik hastalıklar hakkında toplumda doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem International Hastanesi

Prof. Dr. Feyzullah Çetinkaya

Çocuğun alerjik hastalığı zamanla geçer. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Çocuklarda özellikle astım, atopik dermatit ve alerjik nezle erken çocukluk döneminde başlar ve tedavi edilmezse ömür boyu sürebiliyor.

Alerjik olduğu maddeye maruz kalması zamanla duyarsızlaşmasını sağlar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Çocuğun alerjik olduğu maddeye maruz kalmasının ardından zamanla duyarsızlaşarak iyileşeceğine yönelik düşünce kesinlikle doğru değil. Prof. Dr. Feyzullah Çetinkaya, “Üstelik alerjik etkenin içeriğine göre oldukça tehlikeli bir tablo da oluşabiliyor. Özellikle alerjik besinleri çocuğa ısrarla yedirmek pek çok ciddi sorunun yanı sıra ölümle bile sonuçlanabiliyor. Örneğin süte çok duyarlı olan çocuk bir kaşık yoğurtla anafilaktik şoka girebiliyor” uyarısında bulunuyor.

İnek sütüne alerjisi olan çocuklara keçi sütü verilebilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumda inek sütüne alerjisi olan çocuklara keçi sütü verilebileceğine yönelik yaygın bir kanı var. Prof. Dr. Feyzullah Çetinkaya, bu bilginin de doğru olmadığını belirterek, “İnek sütüne duyarlı olan çocukların yüzde 90’ından fazlası keçi, koyun ve manda sütüne de duyarlı oluyorlar. Ayrıca süt alerjisinde peynir, yoğurt ve tereyağı gibi sütten yapılan tüm ürünlerin de mutlaka yasaklanması gerekiyor” diyor.

Alerjik hastalığı olan anne babanın çocukları da alerjik olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki inanışın aksine alerjik hastalıkların tümünde değil bazılarında genetik yatkınlık oluyor. Örneğin, astım ve atopik dermatit daha çok genetik yatkınlık gösteriyor. Hem annede hem babada alerjik hastalık olması durumunda bu hastalıkların çocukta görülme riski daha da yükseliyor. Alerjiye yatkın olan çocukların yüzde 10-12’sinin ailesinde ise alerjik hastalık görülmüyor.

Alerji tedavisinde kullanılan ilaçlar zararlıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Feyzullah Çetinkaya, tıp dünyasında kullanılan tüm ilaçların az veya çok yan etkisi olduğuna işaret ederek, “Burada önemli olan, ilaçlardan elde edilen yararın zarardan çok daha fazla olmasıdır. Bu prensipten hareketle, hekim kontrolünde ve doğru dozlarda kullanılan alerji ilaçları önemli yan etkiye sahip olmuyor.” diyor.

Alerji ilaçları bağımlılık yapar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Alerjik hastalıkların tedavisinde ilaçlar uzun yıllar kullanılsa bile bağımlılık yapmıyor. Çocuklar iyileştiklerinde ilaçlar sorunsuz ve aşamalı olarak kesiliyor.

Alerjik hastalıkların kesin tedavisi aşılardır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bronşiyal astım ile alerjik nezle sorunu yaşayan ve polenler, tozlar ile arılara karşı duyarlı olan bazı çocuklarda tüm korunma önleminin yanı sıra ilaç tedavisine rağmen tam düzelme olmuyor. Alerjik çocukların çok az bir kısmını oluşturan bu tablolarda “immünoterapi” adı verilen aşı tedavisi yararlı olabiliyor.

Pause Sağlık

Çocuklarda alerjik hastalıklar geçince bir daha tekrarlamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Çocuklarda iyileşen alerjik hastalıklar kalıcı bağışıklık bırakmıyor. Özellikle güçlü genetik yatkınlığı veya alerji yapıcı maddelere şiddetli duyarlılığı olan çocuklarda iyileşmeye rağmen kalıcı bağışıklık oluşmuyor. Dolayısıyla bu çocukların kendilerini ömür boyu korumaları ve alerjik tabloyla yaşamayı öğrenmeleri gerekiyor.

Aynı anda birkaç alerji gelişebiliyor!

Alerjik hastalıklar arasında görülme sıklığı açısından ilk üç sırayı alerjik nezle, bronşiyal astım ve atopik dermatit alıyor. Bunları anafilaksi, ürtiker, göz alerjileri, besin alerjileri, ilaç alerjileri,  arı ve diğer böceklerle oluşan alerjiler, lateks ile diğer kimyasallarla gelişen alerjiler izliyor. Bu hastalıklar çocuklarda ayrı ayrı görülebileceği gibi aynı anda iki veya üç tipi birlikte de ortaya çıkabiliyor. Çocuk Alerjisi Uzmanı Prof. Dr. Feyzullah Çetinkaya, “Burada önemli olan nokta, alerjik hastalıkların biri ortaya çıktıktan sonra zamanla diğerlerinin onu izleyebileceğini bilmektir. Örneğin, alerjik nezleden sonra astımın görülmesi veya yumurta alerjisi olan bebeklerde daha sonraki yıllarda astımın gelişmesi sık rastlanan durumlardır. Dolayısıyla diğer alerjilere karşı tedbirli olmak önem taşıyor.” diyor.