Yazılar

Ofis yaşamının sessiz tehditleri: El ve kol ağrıları!

Çoğumuz sabah masa başına geçip, günümüzün büyük kısmını bilgisayar ekranı karşısında geçiriyoruz. Defalarca yaptığımız küçük tıklamalar, sürekli ekran kaydırmaları derken ilk başta fark edilmeyen bu hareketler, zamanla el, kol ve omuzlarımızda ağrılara, kronik yıpranmalara ve kas sıkışmalarına neden olabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Arel Gereli “Kolumuz kürek kemiğinden parmak ucuna kadar tek bir ünite; günlük küçük hareketler bile bu ünitenin geleceğini belirliyor. El, kol ve omuz ünitesindeki dokularımızın biyolojik yaş sürecini yavaşlatmak veya geri çevirerek onların ömrünü uzatmak mümkün” diyor. Uzun ömürlü ve sağlıklı bir yaşam sürmek amacıyla, hastalıklar oluşmadan önlemeyi hedefleyen ve son günlerde öne çıkan ‘Longevity Planı’nda diğer organlar gibi el, kol ve omuzlarımızın da ayrı bir yaklaşım istediğini vurgulayan Prof. Dr. Gereli, el, kol ve omuzlarımızı gençleştirmek için alınması gereken basit ama etkili 4 yöntemi açıkladı; önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Arel Gereli

Prof. Dr. Arel Gereli

  • Tekrarlayan hareketlerden kaçının

Uzun süreli cep telefonu kullanımı ve devamlı bez sıkma gibi aktivitelerden kaçının. El, kol ve omuzlarımızı kullanarak her gün sayısız kez yaptığımız tekrarlayan yüklenmeler kas iskelet sisteminde dokularımızın yıpranmasına, zamanla el, kol ve omuzlarımızda küçük yırtılmalara ve sökülmelere yol açarak kronik inflamasyona neden olur. Longevity plan yaklaşımında, mücadele edilmesi gereken temel düşmanlardan biri olan kronik inflamasyon; ağrı, yorgunluk ve güçsüzlük hissi verir, uyku kalitesini bozar ve genel sağlığı olumsuz etkiler. Ayrıca kol bölgesindeki dokuların sertleşmesine ve kalınlaşmasına yol açarak; kolay zedelenmeye, kireçlenmeye, kas yırtığına ve karpal tünel sendromuna neden olur.

  • Doğru postür geliştirin

Kürek kemiğinden itibaren kolun duruşu omuz başları kulak hizasında olacak şekilde göğüs gergin, dirsekler hafif bükülü ve el bilekleri düz şekilde olmalıdır. Özellikle bilgisayar başında çalışanlar için kürek kemiklerimizi öne açılandırarak, dirsek ve el bileklerimiz bükülü şekilde uzun saatler durmak omuz ve kol kaslarımızın kısalmasına, sertleşmesine ve kolay yırtılmasına yol açar. Kötü postür, kola giden damar ve sinirleri sıkıştırarak iyileşme kabiliyetini azaltır. Çevremizi bizi dik ve omuzlarımızı geride tutacak şekilde yapılandırmalı, el bileği ve dirsekler bükülüyken cep telefonu veya tablet ile uzun saatler geçirmekten kaçınmalıyız.

  • Kişiselleştirilmiş egzersiz planı uygulayın

Düzenli egzersizin Longevity planının ana öğelerinden biri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Gereli “Ancak her insanın genetiği ve yaşam tarzı farklı olduğundan kişiye ve yaşına uygun bir egzersiz programı tasarlanmalı ve devamlılıkla uygulanmalıdır. El, kol ve omuzlarımızın kullanım ömrünü uzatmak kişiselleştirilmiş egzersiz programları ile mümkündür. Böylece el, kol ve omuzlarımızın fiziksel performansı artırılırken, kas kütlesi korunabilir ve yaşlanma süreci yavaşlatılabilir. Ancak güçlendirme amaçlı aşırı yüklenme ve ısınmadan yapılan hareketler sakatlıkla sonuçlanabildiğinden dikkat edilmeli, güçlendirme ve direnç egzersizleri kadar esneklik, mobilite ve postür egzersizleri de dengeli şekilde uygulanmalıdır” diyor.

  • Kişisel risklerinizi öğrenin

Hastalıklar genetik yatkınlık zemininde çevresel nedenlerle oluşuyor. Bazı insanların el, kol ve omuzlarında doğuştan gelen özellikleri kimi hastalıklarla daha erken karşılaşmasına neden olabiliyor. Bu nedenle detaylı bir muayene ve uygun görüntüleme yöntemleri kullanılarak kendi risk analizinizi yaptırmak için bir uzman görüşü almakta fayda var. Prof. Dr. Arel Gereli “Ortalama yaşın giderek arttığı günümüz dünyasında enerjik, üretken ve kaliteli bir yaşam sürmek için şimdiden tedbir almamız gerekiyor. Unutmayalım ki; sağlıklı yaş alma sürecinde bağımsız ve kendi kendimize yeterli kalmak için el, kol ve omuzlarımız büyük önem arzediyor” diyor.

Bu hastalıkta beyindeki değişim 20 yıl önce başlıyor!

Günümüzde çoğumuzun dert yandığı ‘unutkanlık’ özellikle ileri yaşın doğal bir sonucu olarak düşünülse de aslında 65 yaş üzerinde en sık görülen bunama nedeni olan Alzheimer hastalığının ilk sinyali olabiliyor.  Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, bugün dünya genelinde yaklaşık 55-57 milyon kişi demans ile mücadele ediyor ve bu kişilerin büyük çoğunluğunu Alzheimer hastaları oluşturuyor.  Her yıl yaklaşık 10 milyon yeni demans hastaları bildirilirken, uzmanlar bu sayının 2050 yılına kadar iki katından fazla artacağını öngörüyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, günlük yaşam aktivitelerini önleyecek düzeyde bilişsel gerilemeye neden olan Alzheimer hastalığında erken tanı ve tedavinin kritik bir öneme sahip olduğuna dikkat çekerek, “Erken tanı ile tedavi sayesinde Alzheimer’ın ilerleme hızı yavaşlatılabilmektedir. Böylece, hem hastalığın yükü hem de bireylerin ve ailelerin karşılaştıkları zorluklar büyük oranda azaltılabilmektedir” diyor.  Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, erken tanı için unutkanlık günlük yaşamı etkilemeye başladığında, aynı sorular sık tekrarlandığında veya kişilik değişiklikleri fark edildiğinde hemen bir nöroloji uzmanına başvurulması gerektiği uyarısında bulunuyor.

Prof. Dr. Neşe Tuncer

Prof. Dr. Neşe Tuncer

Risk 65 yaşından sonra daha çok artıyor!

Alzheimer, beyinde ilerleyici sinir hücresi kaybına yol açan nörodejeneratif bir hastalık ve demansın en sık görülen nedeni. Hafıza kaybı, zaman ve mekan karışıklığı, dil ile yürütücü işlevlerde bozulma ve günlük yaşam aktivitelerini etkileyen bilişsel gerilemeyle kendini gösteriyor. Türkiye’de net veriler olmasa da 600 binin üzerinde Alzheimer hastası olduğu belirtiliyor. Önemli bir nokta ise Alzheimer riskinin 65 yaşından sonra her beş yılda bir yaklaşık iki katına çıkması. Yani, toplum yaşlandıkça hasta sayısı artıyor. Ancak bu artış, hastalığın daha sık görülmesinden çok demografik yaşlanmadan kaynaklanıyor.

Beyindeki sinsi değişim 20 yıl önce başlıyor!

Alzheimer hastalığının temel patolojik mekanizması; beyinde amiloid-beta proteininin birikimi, tau proteininin anormal şekilde fosforillenerek yayılması, sinir hücrelerinde iletişimin bozulması, nöron kaybı ve kronik iltihabi süreçlerinden oluşuyor. Beyindeki bu patolojik değişiklikler hastalığın belirtileri ortaya çıkmadan 20 yıl kadar önce başlıyor, yani Alzheimer uzun bir ‘sessiz dönem’ geçirdikten sonra klinik sinyaller ile kendini gösteriyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, “Örneğin, hastalık henüz belirti vermeden 20 yıl kadar önce amiloid–beta proteini beyinde birikmeye,  10 yıl öncesinde de tau proteini yumaklar şeklinde çoğalmaya ve yayılmaya başlamaktadır. Bu süreçlerin ardından Alzheimer hafif bilişsel bozulmayla ilk sinyallerini verirken, beş yıl sonrasında ise demans günlük yaşamı olumsuz etkileyecek düzeye ulaşmaktadır” diyor.

Genetik yatkınlık riski 15 kat artırabiliyor!

İleri yaş Alzheimer hastalığı için en önemli risk faktörünü oluşturuyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, bunun yanı sıra genetik yatkınlığın, özellikle APOE ε4 taşıyıcılığının da belirleyici rol oynadığını belirterek, “Bu genin bir kopyasına sahip kişilerde risk 3-4 kat, iki kopyasında ise 8-15 kata kadar çıkabilmektedir. Ancak aile öyküsü Alzheimer riskini anlamlı biçimde artırsa da hastalığın kesin olarak gelişeceği anlamına gelmemektedir” bilgisini veriyor. İleri yaş ve genetik yatkınlığın yanı sıra bazı hastalıklar, yaşam alışkanlıkları ile çevresel etkenler de Alzheimer riskini artıran diğer faktörleri oluşturuyor.  Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer,  bu etkenleri “orta yaş hipertansiyonu, diyabet, obezite, sigara kullanımı, yüksek kolesterol, işitme kaybı, sosyal izolasyon, depresyon ve kafa travmaları” olarak sıralıyor. Dünya lideri bilim insanlarından oluşan Lancet Komisyonu verilerine göre; bu değiştirilebilir risk faktörlerinin kontrolü sayesinde Alzheimer ve diğer demans tablolarının yüzde 40-45 kadarı önlenebiliyor veya geciktirilebiliyor.

Erken tanı kritik bir öneme sahip!

Alzheimer hastalığına henüz demans evresine ulaşmadan önceki  ‘Hafif Bilişsel Bozukluk’ döneminde veya hastalık belirtileri henüz başlamadan önce sadece genetik yatkınlık taşıyan ve hastalık gelişimi beklenen bireylerde tanı konulması büyük önem taşıyor. Zira, bu erken aşamada hastalar günlük yaşam aktivitelerini bağımsız şekilde sürdürebiliyor. Yeni geliştirilen hastalık modifiye edici tedaviler de en çok faydayı (örneğin anti-amiloid antikorları) Alzheimer’ın erken evrelerinde, yani unutkanlık yeni başlamışken veya hafif bilişsel bozukluk aşamasında sağlıyorlar. Ayrıca, erken tanı hastaların ve ailelerinin bakım planlaması yapabilmelerine, hukuki ve sosyal düzenlemeler için zaman kazanmalarına ve risk faktörlerini daha etkin şekilde yönetebilmelerine olanak veriyor.

Yeni geliştirilen testlerle daha erken tanı imkanı!

Günümüzde Alzheimer hastalığının tanısında ayrıntılı klinik öykü, nöropsikolojik testler, laboratuvar tetkikleri ve beyin görüntüleme yöntemleri (MR, BT) kullanılıyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, son yıllarda kan testleri ve görüntüleme yöntemlerinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde Alzheimer hastalığına daha erken dönemde tanı konulabildiğini vurgulayarak, şöyle devam ediyor:  “Görüntüleme biyobelirteçleri olan amiloid ve tau PET yöntemleri Alzheimer’ın kesin tanısının erken dönemde konulmasını sağlamalarının yanı sıra yeni tedaviler için  hastalığın beyindeki yükünü doğrudan göstererek doğru hasta seçimi  yapılmasını da mümkün kılmaktadır. Bu yöntemlerle beyin omurilik sıvısında amiloid ve tau proteinlerinin ölçümü yapılarak erken dönemde tanı konulmaktadır. Bu sıvının analizi ayrıca Alzheimer hastalığı ile karışabilecek olan enfeksiyon ve otoimmün hastalıkların dışlanmasına da imkan tanımaktadır. Bunların yanı sıra son yıllarda kan testleri alanında da büyük ilerlemeler kaydedilmektedir. Kan biyobelirteçlerinin (örneğin p-tau217, Aβ42/40 oranı) kullanıldığı testler hem daha kolay uygulanabilen hem de daha invaziv yöntemler olarak erken tanıda yerini almaktadır”

Hastalığı yavaşlatmak ve hayatı kolaylaştırmak!

Alzheimer’ın tedavisinde tam bir kür henüz mümkün olmasa da semptomatik ilaçlar ve yaşam tarzı önlemleriyle ilerlemesi yavaşlatılabiliyor, hastanın fonksiyonelliğinin korunmasına destek sağlanıyor. Kolinesteraz inhibitörleri ve memantin gibi  tedaviler hafıza ve davranış semptomlarını hafifletirken, yeni geliştirilen antikor tedavileri ise beyindeki amiloid plaklarını temizleyerek bilişsel gerilemeyi yavaşlatabiliyor. Ancak bu tedaviler uygun hasta seçimini, düzenli MR takibini ve yan etkinin izlenmesini gerektiriyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, tedaviden etkin sonuç alınabilmesi için bazı kurallara uyulmasının ise son derece önemli olduğuna işaret ederek, “Tedavi sürecinde hipertansiyon, diyabet ve kolesterol gibi eşlik eden hastalıkların iyi kontrol edilmeleri gerekmektedir. Ayrıca, hastaların ilaçlarını düzenli kullanılmaları, fiziksel ve zihinsel olarak aktif kalmaları, sağlıklı beslenmeleri (Akdeniz tipi diyet) ve sosyal yaşamlarını sürdürmeleri önerilmektedir. Düzenli egzersiz, işitme kaybının tedavisi, sigara ve aşırı alkolden uzak durmak, düzenli ve kaliteli uyku da hem beynin hem damarların sağlığını desteklemektedir” diye konuşuyor.

“Gizli Bahçe” Nişantaşı’nda

The Stay Boulevard Nişantaşı, sonbaharı, Otmar Uras ile hayata geçirdiği yeni sergisi “Gizli Bahçe” ile karşılıyor.

Uluslararası sanatçılar Esteban Fuentes de María, Camille Bruat ve Francesco Poiana’nın eserlerinden oluşan seçki, sanatseverleri görünmeyenin ardında keşif dolu bir yolculuğa davet ediyor. Sergi, 17 Kasım tarihine dek ziyaret edilebilecek.

Sergide, farklı tekniklerle ve çok değişken ölçülerde çalışan Meksikalı sanatçı Esteban Fuentes de María, çağdaş çizim ve metal çalışmalarıyla bilinen Fransız sanatçı Camille Bruat ile eserlerinde genellikle peyzaj çalışmalarına yer veren İtalyan sanatçı Francesco Poiana’nın eserleri yer alıyor.

İngiliz yazar Frances Hodgson Burnett’in aynı adlı kült kitabına atıfta bulunan “Gizli Bahçe”, ilk bakışta bir iyileşme hikâyesi gibi görünse de, aslında görünmeyenin açılış ritüeli olarak kurgulandı. Sergi, kitapta tasvir edilen bahçeyi birebir temsil etmek yerine onun titreşimlerini günümüz sanatının malzemelerine, formlarına dönüştürüyor. Bahçe çizgilerle, dokularla ve yüzeylerle yeniden örülmüş bir iç mekâna dönüşüyor, bir sembol, ritüel ve içsel alan olarak yeniden yorumlanıyor.

“Gizli Bahçe” sergisi,  17 Kasım tarihine dek The Stay Boulevard Nişantaşı’nın 1. katındaki galeri alanında görülebilir.

Depresyon belirtileri

Depresyon, günümüzde en yaygın ruh sağlığı sorunlarından biri olarak öne çıkıyor. Depresyona yönelik toplumsal farkındalığın artması bir yandan hastalığın erken tanısında önemli rol oynuyor ancak bir dezavatantajı da beraberinde getiriyor. Çünkü depresyon, benzer belirtiler gösteren farklı hastalıklarla da karıştırılabilir. Harvard Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalara göre her 20 kişiden 1’i yanlış depresyon tanısı alıyor olabilir. Anemi, vitamin eksiklikleri, tiroid bozuklukları ve hormonal dengesizlikler gibi durumların depresyonla karıştırılabildiğini belirten Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Cansu Çelik, ‘Her mutsuzluk depresyon değildir hem bedeni hem zihni birlikte değerlendirmek tedavi başarısında kritik rol oynar’ diyor.”

Klinik Psikoloğu Cansu Çelik

Klinik Psikolog Cansu Çelik

SADECE DEPRESYONDA GÖRÜNMEYEN BELİRTİLERE DİKKAT!

Depresyon, günümüzde en yaygın ruh sağlığı sorunlarından biri olarak öne çıkıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya çapında yetişkinlerin yaklaşık %5’i depresyondan etkileniyor ve kadınlarda bu oran daha yüksek. Depresyonun uzun süreli üzüntü, ilgi kaybı, enerji düşüklüğü, uyku ve iştah değişimleri, konsantrasyon bozuklukları gibi belirtilerle kendini gösterdiğini belirten Klinik Psikolog Cansu Çelik, “Depresyon, çoğu zaman psikoterapi, ilaç tedavisi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol altına alınabiliyor. Ancak depresyonun tanısını zorlaştıran faktörlerde mevcut. O da başka sağlık sorunlarının da benzer semptomlar göstermesi” uyarısında bulunuyor.

DEPRESYON, ANEMİDEN MENOPOZA PEK ÇOK PROBLEMLE KARIŞTIRILABİLİR

Harvard Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalara göre depresyon tanısı alan her 20 yetişkinden 1’inin teşhisi yanlış olabilir. Bunun da en önemli etkeni başka hastalıkların depresyon belirtileri ile benzer semptomlar göstermesi. Anemi, vitamin eksiklikleri (B12, folat, D vitamini), tiroid bozuklukları, hormonal dengesizlikler, kan şekeri düzensizlikleri ve menopoz gibi durumların tıpkı depresyonda olduğu gibi yorgunluk, motivasyon kaybı, uyku bozuklukları ve duygu durum değişiklikleriyle kendini gösterebildiğini belirten Acıbadem Life Klinik Psikolog Cansu Çelik, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), aneminin dünya çapında özellikle kadınlar ve çocuklarda yaygın olduğunu ve tedavi edilmediğinde ruh hali üzerinde olumsuz etkiler yarattığını vurgular. Benzer şekilde, vitamin B12 ve folat eksiklikleri de yorgunluk, konsantrasyon sorunları, unutkanlık ve motivasyon kaybı gibi depresyonla örtüşen belirtiler yaratır. D vitamini eksikliği, kas zayıflığı, enerji düşüklüğü ve duygu durum değişimleriyle yine depresyonu taklit edebilir. Kronik yorgunluk sendromu ve fibromiyalji gibi kas-iskelet sistemi hastalıkları da hem sürekli ağrı hem de uyku bozuklukları yoluyla depresif bir tablo çizebilir. Tiroid bozuklukları, özellikle hipotiroidi, enerji azalması, kilo artışı, depresif ruh hali ve zihinsel yavaşlama gibi belirtilerle kolayca depresyonla karıştırılabilir. Kan şekeri düzensizlikleri ve diyabet, yorgunluk, kilo değişimi, sinirlilik ve motivasyon kaybıyla benzerlik gösterirken, hormonal dengesizlikler —özellikle doğum sonrası depresyonla karıştırılabilecek postpartum tiroidit gibi durumlar— da ayırıcı tanıyı güçleştirir. Menopoz döneminde östrojen seviyelerinin azalmasıyla ortaya çıkan uyku problemleri, duygusal dalgalanmalar ve odaklanma zorlukları ise yine depresyon tanısını düşündürebilir. Tüm bu sağlık sorunlarının ortak noktası, depresyonu andıran ama altta farklı biyolojik nedenlere dayanan semptomlar üretmeleri ve bu nedenle doğru tanı konulmadan tedaviye başlanmasının riskler taşımasıdır” uyarısında bulunuyor.

DEPRESYONDA DOĞRU TANI İÇİN

Günümüzde basit laboratuvar testleri ile anemi, vitamin eksiklikleri, tiroid bozuklukları ve hormonal dengesizlikler gibi depresyonu taklit eden durumların hızla tespit edilebildiğini belirten Acıbadem Life Klinik Psikolog Cansu Çelik,Depresif belirtiler görüldüğünde kan tahlilleri, vitamin düzeyleri ve tiroid fonksiyon testleri gibi biyolojik kontrollerin yapılması, hem doğru tanı hem de etkili tedavi için kritik önem taşıyor. Unutmayın, her mutsuzluk depresyon değildir; zihni ve bedeni birlikte değerlendirmek, hayatın geri kalanını değiştirecek en değerli adımdır” diyor.

Beyninizi erken yaşlandıran yaygın alışkanlıklar!

Gençlik sadece yüzeysel değildir; tıpkı vücudumuz gibi beynimiz de yaşam tarzımıza, alışkanlıklarımıza ve beslenmemize bağlı olarak az ya da çok yaşlanabilir. Dahası, beynimizi genç tutmak birkaç gülümseme çizgisinden çok daha önemli görünüyor, değil mi? Neyse ki, beynin yaşlanma sürecini yavaşlatmanın ve daha sağlıklı bir zihin geliştirmenin nispeten kolay yolları var. Beyninizi erken yaşlandırabilecek yaygın alışkanlıkları anlayarak, sağlığınızı ve genel refahınızı daha iyi kontrol etmek için olumlu değişiklikler yapabilirsiniz.

Aşırı alkol tüketiyorsunuz

Bir arkadaşınızla bir kadeh şarap içmek veya bir doğum günü partisinde bir kokteyl içmek, çoğumuz için sosyalleşmenin ve kutlamanın eğlenceli bir yoludur. Alkollü içecekler kültürümüze o kadar yerleşmiş ki, çoğu kişi dışarıda bir gecede birkaç tane içmekten çekinmiyor. Ancak işte hafta içi biralarınızı veya kadeh şaraplarınızı alkolsüz bir şeylerle değiştirmeniz için sebepler. Alkol, beynin erken yaşlanmasının en önemli bileşenlerinden biridir.

Alzheimer Derneği’ne göre, çok fazla alkol tüketimi zamanla beyin hücrelerinin ölmesine ve beyin dokusunun küçülmesine neden olur. Mesajları iletmek ve görevleri yerine getirmek için daha az beyin hücresi kaldığından, günlük yaşam daha zor hale gelir. Bu durum, düzenli olarak alkol almaktan veya önerilen günlük limitin üzerinde alkol almaktan kaynaklanabilir. Ancak, ölçülü olmanın önemini anlayarak beyin sağlığınızın kontrolünü elinize alabilirsiniz. Önerilen günlük alkol limitleri kadınlar için bir, erkekler için iki standart içkidir. Standart bir içki genellikle 340 ml biraya, 140 ml şaraba veya 45 ml shot’a eşdeğerdir. Haftalık limitler sırasıyla yedi ve on dörttür.

Sürekli evde kalıyorsunuz

Dışarıda geçirilen bir geceyi atlamak sorun değil. Herkesin ara sıra dinlenmeye veya ruh sağlığı molasına ihtiyacı vardır. Ancak bunu çok sık atlamayın. Araştırmalar, yeterli sosyal etkileşimin olmamasının beyninizi yaşlandırabileceğini ortaya koydu. Bu fikir, dünya çapında sakinleri çoğunlukla 100 yaşına kadar yaşayan Mavi Bölgeler (Blue Zones) üzerine yapılan araştırmalarla da destekleniyor. Tüm bu topluluklar arasındaki ortak noktalardan biri, sosyalleşmenin kültürlerinin önemli bir parçası olması ve daha uzun yaşamalarına yardımcı olduğunu göstermesi.

İster bir arkadaşınızın evinde oyun gecesi ister bir aile yemeği ister büyük bir etkinlik olsun, sevdiklerinizle vakit geçirmeye “evet” demeye kendinizi zorlayın. Eğleneceksiniz ve bu sosyal etkileşimler beyninize de fayda sağlayacak.

Hazır gıdalara bayılıyorsunuz

Hazır gıdaların zayıf noktası nedir? Herkesin bir zayıf noktası vardır: kızarmış yiyecekler, gazlı içecekler, şekerlemeler ve cipsler yaygın suçlulardır. Ne yazık ki, hazır gıda alışkanlığından kurtulmak zordur, çünkü hareket halindeyken kolayca ulaşılabilir. Ancak işte günlük araba sipariş alışkanlıklarınızı yeniden gözden geçirmeniz için birkaç neden. Sinirbilimci, hazır gıdaların bağımlılık yarattığını çünkü beynimizdeki ödül sistemini harekete geçirip dopamin salgılayarak kendimizi iyi hissetmemizi sağladığını açıklıyor; lezzetli atıştırmalıklar yemeyi seviyoruz. Ancak aşırı şekerli ve yağlı yiyecekler beyne zararlı.

Yüksek şeker ve yağ seviyelerinin beyni iltihaplandırarak beyin hücrelerine zarar verebileceğini söylüyor. Bir çalışma, sadece beş gün şekerli tatlı yemenin bile ölçülebilir beyin iltihabına neden olduğunu gösterdi. Beynin hipokampüsünde de hasar olduğu ve bunun hafıza kaybına ve öğrenme yeteneklerinin engellenmesine yol açabileceği bildirildi. Son olarak, iltihaplanma beyinde yeni nöronların oluşumunu engelleyerek beynin daha da yaşlanmasına neden olabilir. Yemeklerinizi ve atıştırmalıklarınızı seçerken, sadece o pasta dilimini bitirmek için harcadığınız birkaç dakika için değil, vücudunuza ve beyninize gelecek yıllar için enerji verdiğinizi unutmayın.

Sonbahar enfeksiyonlarından korunmanın yolları

Yaz mevsiminin sona erip sonbahara girilmesi ve okulların açılmasıyla birlikte üst solunum yolu enfeksiyonları başta olmak üzere hastalıkların görülme sıklığı artıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş, özellikle kapalı alanlarda daha uzun süre zaman geçirilmesi nedeniyle, sağlığımızı korumak için önlem almanın çok daha önemli hale geldiğini belirterek “Sonbahar ve kış aylarında ağırlıklı olarak üst solunum yolu enfeksiyonlarını görüyoruz. Bu enfeksiyonlar öksürme, hapşırma hatta konuşma esnasında havaya yayılan damlacıklar yoluyla kolayca ve hızla bulaşıyor. Bu nedenle bazı basit önlemler almak, mikropların konsantrasyonunu azaltmada ve hastalıklardan korunmada büyük önem taşıyor” diyor. Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş, sonbaharda çocukları enfeksiyonlardan korumanın 7 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş

Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş

  • Ortamı sık sık havalandırın

Sınıflar ve odaların çocuklar yokken iyice havalandırılması, mikroplarla karşılaşma riskini azaltacaktır. Ders aralarında bu havalandırma yapılabilir. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş “Bazı hastalıkların bulaştırıcılığı klinik bulgu vermeden başlar. Havalandırma ile bulaş riski, mikrop konsantrasyonu azaltılır” diyor.

  • Hijyenin önemini öğretin

Hastalıklardan korunmada el temizliği başta olmak üzere hijyen kurallarına dikkat etmek son derece önemlidir. Çocuklara özellikle tuvaletten sonra ve yemeklerden önce ellerini sabunla, doğru bir şekilde yıkamanın önemi öğretilmeli, bu konuda rol model olunmalıdır.

  • Bu eşyaların kişiye özel olduğunu anlatın

Çocuklar sınıfta birbirlerinin eşyalarını (özellikle su kabı, çatal, bıçak vb) kullanmamalıdır. Aksi halde bulaş ağız yoluyla kolaylıkla olacaktır. Aynı şekilde kalemleri ağıza değdirmemek ve elleri gün içinde özellikle ağız ve gözlere sürmemek de çok önemlidir.

  • Grip aşısı yaptırın

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş “Grip aşısı kış sezonu öncesinde çocukları gripten korumada önemli bir rol oynamaktadır. Aşıların ihmal edilmemelidir. Grip aşısı, grip sonrası ortaya çıkabilecek kulak iltihabı ve zatürre gibi komplikasyonları da önler” diyor.

  • Hasta ise okula göndermeyin

Çocukların hastayken kreşe götürülmemesi ve okula gönderilmemesi, kapalı alanlarda enfeksiyonların yayılmasını büyük ölçüde azaltır. Ailelerin buna çok dikkat etmesi gerekir. Gerekirse maske kullanılmalı ve maske dört saatte bir değiştirilmelidir.

  • Açık havada zaman geçirmesini sağlayın

Sonbaharla birlikte güneş yavaş yavaş yerini bulutlu ve serin havaya bıraksa da, fırsat buldukça mutlaka çocuğunuzun açık havada güneşten faydalanmasını sağlayın. Bu sayede hem D vitamini almış olacak hem de bağışıklık sistemi güçlenecektir.

  • Gelişigüzel vitamin ve mineral takviyesi kullanmayın

Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş “Ebeveynler çocuklarının bağışıklığını kuvvetlendirmek için; internetten, sosyal medyadan ya da arkadaş çevresinden duyduklarıyla takviye ürünler kullandırabiliyorlar. Oysa çocuğun kan testi ile değerlerine bakılarak, vitamin ve mineral takviyesine gerek görüldüğü durumda doktor önerisiyle başlanmalıdır. Aksi taktirde fayda yerine çok ciddi zararlara yol açabilir” diyor.

İyi huylu prostat mı? kötü huylu prostat mı?

Prostat, erkeklerde idrar torbasının çıkışında yer alan ve idrar kanalını (üretra) çevreleyen ceviz büyüklüğünde bir salgı bezidir. Erkek üreme sisteminin doğal bir parçası olan prostat, yaygın inanışın aksine bir hastalık değil; her erkekte bulunan normal bir organdır. Ancak yaşla birlikte bu bezde çeşitli hastalıklar gelişebilİir. Sık, acil ve gece idrara çıkma, idrar yolu enfeksiyonları da neden olabilen iyi huylu prostat büyümesi günümüzdeki ileri lazer teknolojik yöntemleriye tedavi edilebiliyor.  Memorial Bodrum Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. İlter Alkan, iyi huylu prostat büyümesinin (BPH) nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. İlter Alkan

Prof. Dr. İlter Alkan

Büyüyen prostat yaşam kalitesini düşürüyor

İdrar kanalını bir yüzük gibi saran prostat bezindeki büyüme, kanalın sıkışmasına ve idrar akışının zorlaşmasına neden olmaktadır. Bu durum, mesane kaslarının daha fazla çalışmasına, zamanla mesane duvarının kalınlaşmasına ve ileri evrelerde mesanenin tamamen boşalamamasına yol açabilir. İdrar sonrası mesanede idrar kalması enfeksiyon ve böbrek hasarı riskini artırabilir. Bazı vakalarda hasta aniden hiç idrar yapamaz hale gelir ve sonda takılması gerekebilir. Bu da genellikle cerrahi müdahale gerektiren bir durumdur.

Kesik kesik idrara çıkma prostat büyümesinin belirtisi olabilir

  1. Sık idrara çıkma
  2. Ani idrar yapma hissi
  3. İdrar kaçırma
  4. Zorlanarak/ıkınarak idrar yapma
  5. Kesik kesik idrar
  6. Mesanenin tam boşalmadığı hissi

Bu belirtiler tedavi edilmediğinde mesane fonksiyon bozukluklarına ve hatta böbrek yetmezliğine yol açabilir.

Risk faktörlerini biliyor musunuz?

  • Yaşlanma: 50 yaş üstü erkeklerin yarısında, 75 yaş üstü erkeklerin ise % 70-80’ inde BPH görülür.
  • Genetik Yatkınlık: Yakın akrabalarında BPH olan kişilerde risk daha fazladır.
  • Etnik Köken: Asya kökenlilerde daha az, siyah ırkta daha sık görülür.
  • Obezite: Kilo problemi olan bireylerde daha yaygındır.

HoLEP Yöntemi ile Konforlu Tedavi

İyi huylu prostat büyümesinin tedavisinde kullanılan HoLEP (Holmium Lazer ile Prostat Enükleasyonu) yöntemi, bilimsel olarak etkili ve güvenli olduğu kanıtlanmış modern bir tekniktir. Son teknoloji Magneto 150W ile HoLEP, özellikle büyük prostatlarda bile güvenle uygulanabilmektedir. Yöntem şu avantajları ile bilinmektedir:

* Tamamen kapalı (endoskopik) cerrahi, cilt kesisi olmadan uygulanır.

* Hızlı ve hassas doku çıkarımı

* Minimum kanama riski

* Büyük prostatlarda dahi güvenli kullanım

* Yalnızca 1 gün hastanede yatış ve sondalı kalma süresi

Kapalı olarak gerçekleştirilen bu ameliyat sayesinde hasta hızlıca iyileşmekte ve kısa sürede günlük yaşamına geri dönebilmektedir.

Erken tanı çok önemli

Prostat sağlığı, erkeklerin genel sağlığının ayrılmaz bir parçasıdır. Erken tanı, doğru tedavi ve gelişmiş cerrahi teknikler sayesinde yaşam kalitesini yükseltmek mümkündür. Özellikle idrar yapma şikayetleri yaşayan erkeklerin vakit kaybetmeden bir üroloji uzmanına başvurmaları önerilmektedir.

Prostat büyümesinden korunmak için…

Prostat büyümesini tamamen önlemek mümkün olmasa da bazı yaşam tarzı değişiklikleri riski azaltabilir. Aşırı kilo ve yüksek vücut yağı, hormon dengesini bozarak prostat büyümesini tetikleyebilir. Bu nedenle;

* İdeal kiloda kalmak

* Yağ oranını düşürmek

* Sebze ve meyve ağırlıklı beslenmek

* Düzenli egzersiz yapmak, prostat sağlığını destekleyen önemli faktörlerdir.

Deodorantınız faydadan çok zarar mı veriyor?

Her sabah sürdüğünüz ter önleyicinin içinde aslında ne olduğunu hiç merak ettiniz mi? Vücut kokumuzu kontrol altına almak için hiç düşünmeden ona uzanırız. Ancak arkasına bakarsanız, muhtemelen ortak bir bileşen görürsünüz: alüminyum. Alüminyum, ter bezlerini tıkayarak terlemeyi önler. Bu da sorunlara yol açabilir.

Çalışmalar alüminyum ile ciddi sağlık sorunları arasında bir bağlantı olduğunu araştırdı, ancak bulgular kesin değil. FDA, alüminyumu deodorant ve ter önleyicilerde güvenle kullanılabileceğini belirtiyor; ancak hassas ciltli kişilerde yine de tahrişe neden olabilir. Ayrıca, alüminyum ve ter arasındaki kimyasal reaksiyon, en sevdiğiniz beyaz gömleklerinizdeki o sinir bozucu sarı lekelerin nedenidir ve bu da daha az zararlı bir sorundur.

Deodorant ve ter önleyici

Birçok kişi “deodorant” ve “ter önleyici” terimlerini birbirinin yerine kullanır, ancak bunlar aynı ürün değildir.

Deodorantlar kokuyu nötralize eder veya maskeler ancak terlemeyi engellemez. Ter önleyiciler ise ter bezlerini tıkamak için alüminyum bileşikleri kullanır, böylece terleme ve koku azalır.

Aradaki fark alüminyumdan kaynaklanıyor. Terlemeyi durdurmada etkili olsa da artık daha fazla insan alüminyum ve diğer katkı maddelerini içermeyen doğal deodorantlara yöneliyor ve bunun yerine uçucu yağlar, probiyotikler ve nişastalar gibi bitki bazlı bileşenlere yöneliyor.

Alüminyumsuz yaşamaya başladığınızda ne olur?

Alüminyum içermeyen deodorantlara geçiş biraz zorlu bir süreçtir. Ter önleyici kullanmayı bıraktığınızda ter bezleriniz artık tıkalı olmaz, bu da ilk başta terlemenizde artış fark edebileceğiniz anlamına gelir. Bazıları buna “detoks” dönemi der, ama aslında bu sadece vücudunuzun uyum sağlamasıdır.

Vücudunuzun dengeye gelmesi bir veya iki hafta sürebilir. Bu arada, hindistancevizi yağı ve shea yağı (doğal formüllerde yaygın olarak bulunur) gibi içerikler nemi emmeye ve kokuyu kontrol altında tutmaya yardımcı olur. Vücudunuz alıştıktan sonra, çoğu kişi alüminyuma ihtiyaç duymadan da aynı tazelikte kaldığını fark eder.

Dikkat! Kalp çarpıntısı sadece stres ve heyecandan kaynaklanmıyor!

Ülkemizde yaygın bir sorun olan ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kalp çarpıntısı; kalp yetmezliği, inme veya ani kalp durması gibi ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge, kalp çarpıntısının ihmale gelmez bir sorun olduğunu, ancak toplumumuzda çoğu kişinin, bu şikayeti çoğunlukla önemsemeyip, geçici bir durum sandığını belirterek “Bazı aritmiler zararsız olsa da, yalnızca stres ya da heyecandan kaynaklanmaz, kalpte ritim bozukluğu gibi altta yatan ciddi nedenler de olabilir. Bu nedenle çarpıntı şikayeti önemsenmeli, uzman bir aritmi merkezine başvurulmalıdır. Tedavi planı, kişiye özel yapılmalıdır” diyor.

Erken tanı ve doğru tedaviyle pek çok çarpıntının kalıcı olarak kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Bilge, ritim bozukluklarının tedavisinde ise, kardiyoloji alanındaki modern yöntemlerden biri olan ‘ablasyon’un öne çıktığını söylüyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge, kalp çarpıntısına yol açan etkenleri sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kalbin normalden hızlı ya da düzensiz atması olarak tanımlanan kalp çarpıntısı, genetik etkenlerin yanı sıra sağlıksız yaşam alışkanlıklarının da etkisiyle ülkemizde giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge, kalbin hızlı, düzensiz, tekleme veya “kuş kanadı çırpması” gibi hissedilmesine neden olan kalp çarpıntısına bazı durumlarda göğüs ağrısı, nefes darlığı, baş dönmesi, bayılma, çabuk yorulma ve huzursuzluk gibi şikayetlerin de eşlik ettiğini belirterek “Acil değerlendirilmesi gereken durumların başında; şiddetli göğüs ağrısı, bayılma, ani nefes darlığı, konuşma bozukluğu veya felç bulguları ile gelen çarpıntı yer almaktadır” diyor. Çarpıntı sorunu yaşayan kişilerin kendi kendine teşhis koymak yerine, mutlaka bir kardiyoloji uzmanına başvurması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Bilge “Erken teşhis ve doğru yöntemle hem kalp sağlığını korumak hem de yaşam kalitesini yükseltmek mümkün olabilmektedir” diyor.

Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge

Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge

Kalp çarpıntısını tetikleyen etkenler!

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Bilge Kaya kalp çarpıntısının en sık tetikleyicilerini şöyle sıralıyor;

  • Aşırı kafein (çay, kahve, enerji içeceği) tüketmek
  • Uykusuzluk
  • Stres, anksiyete
  • Alkol, sigara vb zararlı maddeler
  • Yoğun egzersiz
  • Kansızlık
  • Tiroid bozuklukları
  • Gebelik
  • Bazı ilaçlar ve uyarıcı haplar
  • Elektrolit dengesizlikleri (vücutta su ve tuz dengesizliği)

Altta kalp hastalığı mı yatıyor yoksa başka bir sorun mu?

Kalp çarpıntısına yönelik tanıda muayene ve hasta öyküsünün önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Bilge şöyle konuşuyor: “EKG çarpıntı esnasında yakalanırsa en değerli testtir. Ritim izleme (24-48 saatlik holder, 7-14 günlük patch kayıtları, olay kaydedici veya nadir ataklar için implant edilebilir loop kayıt cihazı ile akıllı saat/telefon uyarıları yararlı ipucu olabilir ama tek başına tanı koydurmaz), Ekokardiyografi, Kan Testleri (Tiroid, elektrolitler, kansızlık vb), Efor testi ve gerektiğinde ileri testler yapılarak aritminin tipini kanıtlanmalı, altta yatan kalp hastalığı olup olmadığı saptanmalı ve kişiye özel olarak en uygun tedavi planlanmalıdır.”

Modern sistemler 3 Boyutlu haritalama!

Kalp çarpıntısının en yaygın nedenlerinden biri olan kalpte ritim bozukluğuna karşı ilaç tedavisinin, bazı hastalarda yeterli veya geçici çözüm olabildiğini belirten Prof. Dr. Bilge “İlaçlara rağmen çarpıntısı süren veya ilaçlara tolerans gösteremeyen hastalar başta olmak üzere bazı kişilerde ‘kalpkateter ablasyon’ denilen ablasyon tedavisinin uygulanması gerekiyor. Kateter ablasyonu, ritim bozukluğunun kaynağını kalpte hedefleyerek ısı (radyofrekans) veya soğuk (kriyoterapi) ile ortadan kaldıran girişimsel tedavidir. Birçok aritmide kalıcı çözüm sağlayabilir” diyor. Yöntemin, sedasyon altında yapıldığını yani hastanın bilincinin açık olduğunu ancak ağrı hissetmediğini kaydeden Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge “Bu yöntemde modern sistemler ve 3 Boyutlu haritalama ile radyasyon maruziyeti oldukça düşüktür; bazı işlemler X ışını kullanmadan yapılabilir. Çoğu hasta 2–3 gün içinde işe döner ama kompleks işlemlerde süre uzayabilir. Bazı aritmilerde tekrarlama olabilir, bu durumda yeniden ablasyon veya ilaç düzenlemesi gerekebilir” diye konuşuyor.

Obezite cerrahisi riskli bir yöntem mi?

Dünya Sağlık Örgütü tarafından “modern çağın salgını” olarak tanımlanan obezite son yıllarda dünya genelinde hızla yaygınlaşıyor. Küresel verilere göre, günümüzde dünyada her 8 kişiden 1’i obezite hastası. Yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 43’ü fazla kilolu, yüzde 16’sı obezite sınıfında. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, Türkiye’de tablonun daha da dikkat çekici olduğunu belirterek, “Ülkemizde yetişkinlerin yaklaşık yüzde 32’si obezite hastası, nüfusun üçte ikisi ise fazla kilolu. Yani, ülkemizde her 3 kişiden 1’i obezite, 2 kişiden 1’i de fazla kilo sorunu yaşamaktadır. Bu oranlar Türkiye’nin Avrupa’nın en kilolu ülkelerinden biri haline geldiğini ortaya koymaktadır” uyarısında bulunuyor. En önemli nedenleri arasında hareketsiz yaşam tarzı, yüksek kalorili fast-food beslenme alışkanlıkları, artan ekran süresi ve uyku bozukluklarının yer aldığı obezite sadece sağlığı değil,  yaşam  süresini de olumsuz etkiliyor. Araştırmalar, ağır obezite hastalarının hayatını ortalama 8–10 yıl daha erken kaybettiğini ortaya koyuyor.

Doç. Dr. Eyüp Gemici

Doç. Dr. Eyüp Gemici

Obezite cerrahisi hayat kurtarıyor!

Çağımızın önemli sorunu olan obezite; diyabetten kalp hastalıklarına, infertiliteden depresyona, Alzheimer’dan felce kadar çok geniş bir yelpazede ciddi riskler oluşturuyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 5 milyon insan obeziteye bağlı nedenlerle yaşamını yitiriyor. Ülkemizde de kalp krizi, inme ve diyabet kaynaklı ölümlerin önemli bir kısmının temelinde obezite yatıyor. Obezite oranlarında yaşanan artış ve hastalığın sebep olduğu ciddi riskler nedeniyle obezite cerrahisine olan başvurular da gün geçtikçe artıyor. Genel  Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, toplumda çoğu zaman sadece bir “zayıflama ameliyatı” olarak görülen obezite cerrahisinin aslında kişinin yaşam kalitesini ve süresini doğrudan artıran hayati bir gereklilik olduğuna işaret ederek, “Çünkü cerrahi yöntem sonrasında sadece kilo kaybı olmamakta; tip 2 diyabet gerilemekte, hipertansiyon kontrol altına alınmakta, uyku apnesi düzelmekte ve kalp krizi ile inme riski belirgin şekilde azalmaktadır. Obezitenin yaşam beklentisini 10 yıla kadar kısaltabildiği düşünüldüğünde, cerrahinin doğru hastada uygulanmasının ömre yıllar ekleyebildiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır” diyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi hakkında en çok merak edilen soruları yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Obezite tedavisinde hedef nedir?

Obezite tedavisinde asıl hedef, fazla kilolarla birlikte obezitenin yol açtığı tip 2 diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları, uyku apnesi, infertilite ve eklem problemleri gibi hastalıkların kontrol altına alınmasıdır. Başlangıçta diyet, düzenli fiziksel aktivite, uyku düzenlemesi ve davranış değişiklikleri obezitenin temel tedavi yöntemlerini oluşturuyor. Ancak ileri evre obezitede bu yöntemler çoğu zaman kalıcı sonuç vermiyor. Bu noktada obezite cerrahisi, uzun dönemli başarı şansı yüksek tedavi seçeneği olarak öne çıkıyor.

Obezite cerrahisine ne zaman başvuruluyor?

Obezite cerrahisi, mide ve bağırsaklarda yapılan cerrahi değişikliklerle hem besin alımını kısıtlayan, hem de hormonal ve metabolik düzenlemeler sağlayan işlemlerin genel adıdır. Sıklıkla “zayıflama ameliyatı” olarak bilinse de esasen bu ameliyatların amacı metabolik hastalıkları kontrol etmek, yaşam kalitesini artırmak ve süresini uzatmaktır. Uluslararası kılavuzlara göre, vücut kitle indeksi (VKİ) 40 kg/m² ve üzeri olan hastalarda cerrahi tedavi öneriliyor.  Ayrıca, VKİ 35–40 kg/m² arasında olup tip 2 diyabet, hipertansiyon veya uyku apnesi gibi ek hastalıklara sahip olan hastalarda da cerrahi güçlü bir seçenek olarak ön plana çıkıyor. Güncel bilimsel veriler, VKİ 30–34,9 aralığında olup kontrolsüz tip 2 diyabet gibi ciddi metabolik sorun yaşayan hastalarda da ameliyatın faydalı olabileceğini gösteriyor.

Kimler obezite cerrahisinden yararlanabiliyor?

Her hasta, multidisipliner bir kurul (cerrah, endokrinolog, anestezi uzmanı, diyetisyen ve psikiyatrist) tarafından detaylı şekilde değerlendiriliyor.  Kondisyonu yeterli olan, daha önce diyet ve medikal tedavi yöntemleriyle kalıcı başarı sağlanamamış, ameliyat sonrasındaki takiplere uyum gösterebilecek, ciddi psikiyatrik engeli olmayan kişiler ameliyat için aday oluyorlar.

Obezite cerrahisi riskli bir yöntem mi?

Her cerrahi girişimde olduğu gibi obezite cerrahisinin de riskleri mevcut. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, ancak laparoskopik yöntemlerin yaygınlaşması, anestezi güvenliğinin artması ve deneyimli cerrahların uygulamaları sayesinde bu risklerin günümüzde oldukça düştüğünü anlatarak, “Büyük serilerde ölüm oranı yüzde 0,1 civarındadır, yani safra kesesi ameliyatı ile benzer düzeydedir. Obezite cerrahisi doğru merkezde ve uzman ekiplerce uygulandığında güvenli bir tedavi seçeneğidir. Üstelik obezitenin yol açtığı kalp hastalığı, felç ve erken ölüm riskiyle karşılaştırıldığında, cerrahinin sağladığı faydalar çok daha ağır basmaktadır” diyor.

Ameliyata hazırlık sürecinde nelere dikkat edilmeli?

Hazırlık sürecinde, detaylı kan tetkiklerinden endoskopik incelemeye kalp ve akciğer sistemini ortaya koyan yöntemlerden psikiyatrik değerlendirmeye ve diyete kadar pek çok yönteme başvuruluyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Ameliyat öncesinde sigaranın bırakılması, düzenli yürüyüş yapılması ve vitamin-mineral eksikliklerinin giderilmesi, potansiyel riskleri ciddi ölçüde azaltırken hastanın süreçten faydasını maksimum düzeyde artırmaktadır” diye konuşuyor.

Obezite cerrahisinde hangi yöntemler uygulanıyor?

Günümüzde obezite cerrahisinde her yöntemin avantajları ve dezavantajları olduğunu belirten Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Örneğin reflüsü olan hastalarda bypass daha uygun olabilirken, reflüsü olmayan genç hastalarda tüp mide daha çok tercih edilmektedir” bilgisini veriyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi yöntemlerini şöyle özetliyor:

Sleeve gastrektomi (Tüp mide ameliyatı): Midenin yüzde 70–80’inin çıkarıldığı bu yöntemde mide tüp şeklini almaktadır. İştah hormonu olan ghrelin azalmakta, hasta daha az yemekle doyar hale gelmektedir.

Roux-en-Y gastrik bypass: Küçük bir mide poşu oluşturulmakta ve ince bağırsak yeniden düzenlenmektedir Hem kilo kaybı hem de metabolik hastalıkların kontrolünde oldukça etkili bir yöntemdir.

Mini gastrik bypass: Yaklaşık 6 – 8 cm uzunluğunda bir mide poşu oluşturulup belirli bir miktar bağırsak sindirim dışında tutulmaktadır. Tek bir bağlantı yapılması nedeniyle kısa sürede uygulanabilmektedir.

Günlük yaşama ne zaman dönülüyor?

Hastaların ameliyat sonrasında genellikle 3–4 gün içinde taburcu edildiğini anlatan Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Masa başı çalışanlar 1–2 hafta içinde işlerine dönebilir. Daha aktif işlerde çalışanlarda bu süre 3–4 haftayı bulabilir. Spor aktivitelerine dönüş ise ortalama 6–8 hafta içinde gerçekleşir” diyor.

Kilo kaybı ne zaman başlıyor?

Obezite cerrahisinin hemen ardından mide hacminin küçülmesi nedeniyle alınan besin miktarı azalıyor, iştah hormonu ghrelinin azalmasıyla birlikte açlık hissi belirgin şekilde düşüyor.  Dolayısıyla, hastalar neredeyse ilk haftalardan itibaren kilo kaybetmeye başlıyor, ilk 1–3 ayda en hızlı kilo kaybı yaşıyorlar.  Doç. Dr. Eyüp Gemici, ameliyatın üzerinden 6–12 ay geçtiğinde fazla kiloların büyük kısmının kaybedilmiş olduğunu vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor:  “Çalışmalar, hastaların ilk 6 ayda fazla kilolarının yarısını, birinci yılın sonunda ise yüzde 60–80’ini verdiklerini göstermektedir. İkinci yıldan itibaren kilo kaybı daha yavaş ilerlemekte ve dengelenmektedir. Bu noktadan sonra amaç, mevcut kilonun korunmasıdır.”

Ameliyat sonrasında tekrar kilo alma riski var mı?

Obezite cerrahisi sonrasında çoğu hasta ilk yıllarda fazla kilolarının büyük kısmını kaybediyor. “Ancak bu kaybın kalıcı olması hastanın yaşam tarzı kurallarına uyumuna bağlıdır” uyarısında bulunan Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Eğer beslenme kurallarına uyulmaz, egzersiz ihmal edilir ya da düzenli doktor ve diyetisyen kontrolleri aksatılırsa, zamanla verilen kiloların bir kısmı geri alınabilir. Araştırmalar, hastaların yaklaşık dörtte birinde uzun vadede belirli ölçüde kilo artışı görülebildiğini göstermektedir. Yüksek kalorili sıvılar, sık atıştırma, düşük protein alımı ve hareketsiz yaşam bu duruma en çok zemin hazırlayan faktörlerdir” diyor.

Obezite cerrahisinden sonra nelere dikkat etmeli?

Obezite cerrahisi sonrasında kalıcı başarı, hastaların yaşam tarzı değişikliklerine uyum göstermesine bağlı oluyor. Küçülmüş mideye uygun şekilde beslenmek, küçük porsiyonlar halinde ve yavaş yemek, erken doygunluğu fark etmek açısından önem taşıyor. Yemeklerle birlikte sıvı alınması sindirimi bozup mideyi hızla doldurabileceğinden, sıvıların öğünlerden en az yarım saat önce ya da sonra tüketilmeleri gerekiyor. Beslenmede protein öncelikli olmalı; çünkü yetersiz protein kas kaybına ve metabolik dengenin bozulmasına yol açabiliyor. Ayrıca ameliyat sonrasında vitamin ve mineral emilimi değiştiği için özellikle B12, demir, kalsiyum ve D vitamini takviyelerinin düzenli alınması önem taşıyor. Kilo kaybının sürdürülebilmesi için düzenli fiziksel aktivite yapılması son derece önemli; başlangıçta yürüyüşlerle başlanıp zamanla daha yoğun egzersizlere geçilmesi öneriliyor.