Yazılar

Pankreas tedavisinde beş gelişme

Pankreas tedavisinde beş gelişme

Belirti vermeden ilerlese de, erken dönemde tanısı tesadüfen konsa da, tıptaki teknolojik gelişmeler sayesinde pankreas kanserinin tedavisinde de önemli adımlar atılıyor. Bu sayede pankreas kanseri için sarf edilen karamsar cümleler yerini umut verici açıklamalara bırakıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Enis Özyar, teknolojik gelişmelerin pankreas kanserinin radyoterapisi yöntemiyle tedavisinde ve kontrol altına alınabilmesinde büyük katkı sağladığını belirterek “Her seanstan önce hastanın manyetik rezonans görüntülemeleri alınıyor. Organlardaki yer değişikliği saptanıyor. Işın verilecek bölge için yeniden planlama yapılıyor ve böylece hem tümörün yüksek dozda ışın alması sağlanıyor hem de çevredeki normal dokuların korunması mümkün oluyor. Hastaların bu yeni tekniklerden faydalanabilmesi için zamanında radyasyon onkolojisi uzmanlarına yönlendirilmesi büyük önem taşıyor” diye konuşuyor.

Geç belirti veriyor

Dünyada her yıl 450 bin kişi pankreas kanseri tanısı alıyor. Bu hastalık tüm kanserlerin yüzde 2.5’ini oluşturmasına karşın kansere bağlı ölümler açısından erkeklerde ve kadınlarda dördüncü sırada yer alıyor. Ülkemizde erkeklerde daha sık görülen bu hastalığın belirti vermeden ilerlediğini kaydeden Prof. Dr. Enis Özyar, “Hastalık genellikle ileri evrelerde fark ediliyor. Belirtileri arasında kilo kaybı, sarılık, gazlı gaita, karın ve sırt ağrısı, hazımsızlık, bulantı ve kusma yer alıyor” diyor.

Diyabetlilerde risk artıyor

Pankreas kanserine yol açan faktörler ise tütün kullanımı, kimyasal ve ağır metallere maruz kalma, aşırı alkol kullanımı, şeker hastalığı ve diş eti hastalıkları olarak sıralanıyor. Hastalığın görülme sıklığındaki hafif artış nedeniyle obezite ve yaşlılığın risk faktörü olduğu düşünülüyor. Prof. Dr. Enis Özyar, bir çalışmaya göre 50 yaşın altındaki diyabetlilerde 3 yıl içinde pankreas kanseri olma olasılığının yüzde 1 olduğunu belirtiyor. Başka bir çalışmaya göre ise kandaki şekerin her 0,56 mmol/l artışı pankreas kanser sıklığını yüzde 14 oranında artırıyor.

Gelişmeler ile tedavi güncelleniyor

Tıpta yaşanan gelişmeler nedeniyle pankreas tedavisi de sürekli güncelleniyor ve tedavi, hastalığın evresine göre düzenleniyor. İlk evrede cerrahi yöntem uygulanıyor. Tümörün büyüklüğünün cerrahi açıdan sınırda olduğu ikinci evrede ameliyat öncesi kemoterapi ve radyoterapinin ameliyatın başarı şansını artırdığına işaret eden Prof. Dr. Enis Özyar, şöyle devam ediyor:

“Son yıllarda radyoterapi uygulamaları halk arasında ‘noktasal ışınlama’ olarak bilinen stereotaktik ışınlama (SBRT) ile yapılıyor. Bu yöntem ameliyat sonrası kullanılmaz. Cerrahi yapılamayan ancak metastaz yapmamış hastalıkta tedaviye öncelikle kemoterapi ile başlanır ve takiben hastalık hala cerrahi yapılamıyorsa SBRT uygulanır. Metastatik hastalıkta tedavi kemoterapi ve immuno tedavidir. Ancak bu tedaviler, hastanın yaşam süresini uzatmayı hedefler.”

MR görüntüleme ile gelen başarı

Çevresinde mide, oniki parmak bağırsağı gibi hassas organlar olmasından dolayı pankreas kanserinde etkili yüksek doz radyoterapi kullanımından uzun yıllar boyunca çekince duyulduğunu kaydeden Prof. Dr. Enis Özyar, “akıllı radyoterapi” teknolojisi sayesinde radyoterapi kullanımında yeniliklere gidildiğini belirtiyor. Prof. Dr. Enis Özyar’ın verdiği bilgiye göre, klasik radyoterapi tedavisinden farklı olarak her seanstan önce hastanın MR görüntülemeleri alınarak organlardaki yer değişikliği saptanıyor. Işın verilecek bölge için yeniden planlama yapılıyor ve böylece hem tümörün yüksek dozda ışın alması sağlanıyor hem de çevredeki normal dokuların korunması mümkün oluyor. Ayrıca tedavilerde hareketli bir organ olan pankreasın hastanın nefesini tutmasıyla hareketsiz kalması sağlanıyor. Bu sayede stereotaktik ışınlamanın (SBRT) güvenle yapıldığını anlatan Prof. Dr. Enis Özyar, radyoterapideki gelişmelerin hastalara sağladığı faydaları beş ana grupta topluyor.

Lenf bezine sıçrayan ya da cerrahi olarak sınırda bulunan pankreas kanserlerinde ameliyat sonrasında kemoterapi ile birlikte yeni teknolojilerle radyoterapi uygulandığında tümörün kontrol oranları artabiliyor, ayrıca yan etkiler de eski tekniklerle uygulanan tedavilere göre azalabiliyor.

Cerrahi açıdan sınırda olan hastalarda cerrahi öncesi uygulanacak kemoterapi ve radyoterapinin yanı sıra SBRT uygulanması, hastaların ameliyatlarının daha başarılı olmasını sağlayabilir.

Ameliyat yapılamayan ancak uzak organlara metastazı da olmayan hastalarda ise kemoterapi sonrası uygulanan SBRT özellikle akıllı radyoterapi yöntemi ile uygulandığında tümörün lokal olarak kontrol edilebilmesinde yüksek başarı sağlar.

Ameliyat sonrası tekrarlayan ancak uzak organlara metastazı olmayan hastalarda uygulanacak kemoterapi ile eş zamanlı akıllı radyoterapi tabanlı ablatif yüksek dozlu tedaviler önemli hale geliyor.

Metastatik hastalarda pankreastaki lokal hastalığın neden olduğu şiddetli ağrıları azaltmak ya da durdurmak için akıllı radyoterapi ile uygulanacak SBRT önemli bir tedavi seçeneğidir.

İnatçı öksürük ve sırt ağrısınız varsa “Akciğer Kanserine” dikkat

İnatçı öksürük ve sırt ağrısınız varsa “Akciğer Kanserine” dikkat

Tüm dünyada ve ülkemizde en sık görülen kanserlerin başında gelen akciğer kanseri günümüzde giderek yaygınlaşıyor. Türkiye’de tüm kanserler içinde erkeklerde 1. kadınlarda ise 5. sırada yer alan akciğer kanserinde erken tanı hayati önem taşıdığından, tüm dünyada farkındalık oluşturabilmek için toplumun dikkati her yıl Kasım ayında akciğer kanserine çekiliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, “Hastalığa ait şikayetlerin ortaya çıkması için birkaç yıl geçer ve hastalık ileri evreye gelinceye kadar fark edilmeyebilir. Erken dönemde hiçbir belirti yoktur veya var olan belirtiler hastalar tarafından önemsenmez. Bu nedenle de akciğer kanserini erken evrede yakalamak zordur” diyor. Akciğer kanserinde görülen belirtilerin tümörün yerine, büyüklüğüne ve yayılım durumuna göre değiştiğini kaydeden Doç. Dr. Tülin Sevim “Ortaya çıkan belirtiler akciğerler veya hastalığın yayıldığı (metastaz yaptığı) diğer organlar ile ilgili olabilir. Bu nedenle akciğer kanseri hastalarında çok farklı belirtiler görülebilmektedir” diye konuşuyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, akciğer kanserine yol açan faktörlerin başında sigara kullanımının geldiğini belirtirken, bu sinsi hastalığın en sık görülen belirtilerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Geçmeyen veya giderek kötüleşen öksürük

Hastalığın erken evresinde en sık görülen belirti geçmeyen ve giderek kötüleşen inatçı öksürüktür. Tümörün kendisi veya hava yollarına yaptığı bası gibi birçok durum akciğer kanserinde öksürüğe neden olabilir. Sigara içen insanlar öksürüklerini sigaraya bağlayarak önemsemezler. Birçok hasta bu şikayeti “sigara öksürüğü” olarak bilir, doğal bir durummuş gibi kabullenir ve doktora başvurmaz. Bu nedenle de hastalarda erken tanı şansı azalmaktadır. İnatçı öksürük önemlidir ve akciğer kanserinin ilk belirtisi olabilir.

Göğüs, omuz ve sırt ağrısı

Ağrı akciğer kanseri hastalarında sık görülen belirtilerden biridir. Tümörün sinirler, kemikler, akciğer zarı, karaciğer gibi organlara yayılması ağrıya neden olmaktadır. Ağrı ciddiye alınan bir belirtidir ve birçok hasta göğüs ve sırt ağrısı, omuz ağrısı nedeni ile doktora başvurmaktadır.

Nefes darlığı

Nefes darlığı, özellikle hastalığın ileri evrelerinde sık görülen bir belirtidir. Sigara, akciğer kanserinin en önemli nedenidir. Uzun yıllar sigara içmiş olan akciğer kanseri hastalarında Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) da sıktır ve nefes darlığı oluşumuna katkıda bulunur. Bunun dışında tümörün akciğer dokusu içine ve hava yollarına yayılması, akciğer zarında sıvı toplanması, akciğer kanseri ile birlikte görülen zatürre gibi durumlar akciğer kanseri hastalarında nefes darlığına neden olmaktadır.

Hışıltılı solunum

Özellikle nefes verirken ıslık sesi gibi bir ses duyulması hışıltılı solunum olarak adlandırılır. Akciğer kanseri, nefes borusu veya hava yollarında daralma yaptığı zaman duyulan sestir ve hastalığın ilk belirtisi olabilir. Hışıltılı solunum astım hastalarında da özellikle ataklar sırasında duyulur. Bazı tümörler, özellikle nefes borusunda yerleşen tümörler akciğer grafisinde görülmeyebilir, bu hastalarda akciğer kanseri düşündürecek tek belirti nefes verirken duyulan bu sestir.

Kanlı balgam

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “Balgam içinde çizgi şeklinde veya balgamla karışmış şekilde kan görülmesi “kanlı balgam” olarak tanımlanır. Damar duvarındaki yırtılma sonucunda oluşur. Akciğer kanseri için önemli bir belirtidir. Verem, bronşiektazi gibi hastalıklarda da görülebilir. Sigara içen bir kişide balgamda kan görüldüğünde akciğer kanseri mutlaka düşünülmelidir” diyor.

Ses kısıklığı

Akciğer kanserinin ses tellerine giden sinirleri etkilemesi sonucunda ses tellerinde felç, seste çatallaşma, kabalaşma ve ses kısıklığı ortaya çıkabilir. Akciğer kanseri için önemli bir belirti olan ses kısıklığı, üst solunum yolu enfeksiyonları, reflü, gırtlak kanseri gibi hastalıklarda da görülebilir.

Tekrarlayan zatürre atakları

Sık tekrarlayan bronşit veya zatürre akciğer kanserinin bir belirtisi olabilir. Akciğerdeki tömör hava yollarında tıkanmaya neden olduğunda tıkanmanın arkasında enfeksiyon ve zatürre oluşur. Zatürre antibiyotik tedavi ile tamamen düzelmez veya düzelse de bir süre sonra tekrarlar. Bu nedenle düzelmeyen veya özellikle aynı bölgede tekrarlayan zatürre durumunda akciğer kanseri mutlaka düşünülmelidir.

Halsizlik, yorgunluk

Halsizlik ve yorgunluk stres kaynaklığı olabileceği gibi birçok hastalıkta da görülebilir. Her zaman bir kanser belirtisi olarak düşünmek doğru değildir.  Kanser hücrelerinin neden olduğu metabolik değişiklikler, tümörden salınan bazı maddeler, hormonlar değişiklikler kanser hastalarında halsizlik ve yorgunluk nedeni olabilir. Özellikle sigara içen kişilerde başka bir nedenle açıklanamayan halsizlik yorgunluk durumunda akciğer kanseri düşünülmelidir.

Kilo kaybı

İştahsızlık ve istem dışı zayıflama birçok hastalıkta görülebilmektedir ve akciğer kanserinin de belirtisi olabilir. Özellikle sigara içen bir kişi istem dışı kilo vermeye başlamışsa mutlaka bir doktora başvurmalıdır.

Çomak parmak

Doç. Dr. Tülin Sevim “El ve ayak parmaklarının uçlarındaki yumuşak dokunun şişip yuvarlaklaşmasıyla çomak şeklini alması “çomak parmak” olarak tanımlanır. Akciğer kanserinin önemli bir belirtisi olabileceği gibi bronşiektazi, akciğer absesi, kalp ve barsak hastalıkları gibi başka hastalıklarda da görülebilir. Sigara içen bir kişide çomak parmak görüldüğünde akciğer kanseri mutlaka düşünülmelidir” diyor.

Hamilelikte alınması gereken 5 kural

Hamilelikte alınması gereken 5 kural

Tüm dünyayı sarsan Covid-19 enfeksiyonundan korunmak hamilelik döneminde ayrı bir önem sahip. Bunun nedeni ise hamilelik sürecinde bağışıklık sistemindeki değişimlerin anne adaylarını viral solunum yolu enfeksiyonlarına daha duyarlı hale getirmesi ve Covid-19 enfeksiyonunun daha ağır seyredebilmesi. Sonbaharla birlikte Covid-19’un yanı sıra damlacık yoluyla bulaşan nezle, grip, farenjit, tonsilit ve sinüzit gibi diğer üst solunum yolu enfeksiyonlarının sık görülmesi, süreci daha da zorlu bir hale getirebiliyor. Yüksek ateş, baş ağrısı, yaygın vücut ağrısı ile seyreden gribe influenza virüsleri neden oluyor ve bu 2 enfeksiyon aynı anda oluştuğunda daha ağır tablolar oluşabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca, Covid-19’un belirtilerinden biri olan yüksek ateşin hamilelik sürecinde bebeği olumsuz yönde etkileyebileceği uyarısında bulunarak, “Anne karnındaki bebeğin özellikle ilk 3 ayda tüm yaşamsal organ ve dokuları tamamlandığı için bu süreçte enfeksiyonlardan korunmak ayrı bir öneme sahip. Bunun yanı sıra diyabet, hipertansiyon, astım ve alerji gibi kronik hastalığı olan anne adaylarının sonbahar gibi mevsim geçişlerinde Covid-19 ve diğer viral enfeksiyonlara karşı yatkınlıkları artıyor. Dolayısıyla bu dönemde mevcut kronik hastalıklarının kontrolü daha önem kazanıyor” diyor. Peki, anne adayları sonbahar mevsimini sağlıklı geçirmek için hangi önlemleri almalılar? Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca, hamilelik döneminde Covid-19’a karşı dikkat edilmesi gereken kuralları anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Günlük ısı değişimlerine dikkat!

Aşırı terlemek ve üşümek bağışıklık sistemini olumsuz yönde etkiliyor. Bu nedenle günlük ısı değişimlerini dikkate alarak giyinmeniz çok önemli. Sonbaharda ısı değişimlerine uygun, sentetik olmayan, pamuklu kıyafetleri tercih edin.

Bu 5 kuralı asla unutmayın!

Hamilelik döneminde sosyalleşmek psikolojimiz üzerinde olumlu etkiye sahip. Ancak sosyalleşirken bu 5 kuralı asla unutmayın: Kalabalık mekanlara girmeyin. Maske kullanın, temas ettiğiniz kişilerin mutlaka maske kullanmalarını sağlayın. 1.5 metrelik sosyal mesafe kuralını asla ihlal etmeyin. Öpüşmekten ve tokalaşmaktan kaçının. Ellerinizi yüzeylere temas ettikten sonra en az 20 saniye boyunca su ve sabunla yıkayın, bulunduğunuz ortamda bu mümkün değilse, dezenfektan kullanın.

Uykusuz kalmayın

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca sağlıklı bir uyku düzeninin bağışıklık sistemini desteklediğini belirterek, şunları söylüyor: “Güçlü bir vücut direnci için uykusuz kalmayın, günde en az 7-8 saat uyumaya özen gösterin. Son 3 ayda bebeğin büyümesi nedeniyle uyku kalitesi azalabiliyor. Dolayısıyla bu dönemde yatak ve yastığın kalitesi çok önem kazanıyor. Uykunun kalitesini artırmaya yönelik bel, sırt ve bacak destek ürünlerinden faydalanabilirsiniz”

Grip aşısını mutlaka yaptırın!
“Hamilelikte güvenle yaptırabileceğiniz aşılardan biri, grip aşısıdır. Grip aşınızı mutlaka yaptırın” diyen Dr. Jale Dal Ağca bunun nedenini şöyle anlatıyor: “Özellikle Covid-19 pandemi döneminde, her 2 hastalığın birlikte olması ağır bir tablonun gelişme riskini artırabileceği için grip aşısı olmayı ihmal etmeyin. Grip aşısı hem sizi hem de doğumdan sonra ilk 6 ay bebeğinizi gripten koruyacaktır”

Bitki çayları tüketin, ancak…
Bağışıklık sisteminizi güçlendirmek için bebeğinizin de sağlığını olumsuz etkilemeyen bitki çaylarından tüketebilirsiniz. Günde 2 fincandan fazla olmamak şartıyla; zencefil, ıhlamur, kuşburnu veya kekik çayı tüketmeniz, bağışıklık sisteminizi destekler. Zencefil, hamilelik döneminde bulantı ve kusma şikayetinde de fayda sağlıyor. Ancak dikkat! Anason, ebegümeci, ısırgan, rezene, meyan kökü, ahududu yaprağı, biberiye, adaçayı ve civanperçemi gibi bitkilerden yapılan çaylar aşırı tüketildiklerinde rahimde kasılmaları uyarıp, düşük ya da erken doğuma neden olabiliyorlar.

Doktorunuz öneriyorsa, besin takviyeleri alın

Eğer ihtiyaç duyarsanız, bağışıklık sistemini güçlendiren ilaç veya besin takviyelerini doktorunuza danışarak kullanabilirsiniz. Doktorunuzun önerisiyle alacağınız C ve D vitamini ile Omega-3 içeren takviyeler vücudunuzun güçlenmesine katkı sağlayacaklardır. Hamilelik döneminde gelişebilecek anemi- kansızlık sorunu da, doktorunuzun önereceği demir-B12-Folik asit takviyeleriyle önlenebilir.

Sağlıklı ve dengeli beslenmek şart!

“Güçlü bir bağışıklık sistemi için sağlıklı ve dengeli beslenmeniz çok önemli” uyarısında bulunan Dr. Jale Dal Ağca önerilerini şöyle sıralıyor: “Karbonhidrat miktarı yüksek gıdalardan uzak durun, kilo alımınıza dikkat edin. Taze ve mevsimine göre sebze ile meyve tüketmeye özen gösterin. Kalsiyumdan zengin gıdalardan beslenmenin hamilelik kalitesini arttırdığını unutmayın. Evde yapılmış yoğurt, peynir, süt ve kefir, vazgeçilmez kalsiyum kaynaklarıdır. Protein miktarı yüksek, şeker oranı düşük gıdaları da sofranızdan eksik etmeyin”

Her gün 30 dakika yürüyün

Düzenli yürüyüş yapmak solunum kondisyonunu artırması sayesinde vücudumuzu enfeksiyonlara karşı daha dirençli hale getiriyor. Vücut bağışıklığınızı arttırmak için bol bol hareket edin, her gün 30 dakika tempolu bir şekilde yürümeyi alışkanlık haline getirin. Bunu, virüslerin bulaşma riskine karşı daha çok sakin bir ortamda, mümkünse açık havada yapmaya çalışın.

Havasız ortamda bulunmayın

Havasız ve kapalı ortamlarda uzun süre bulunmayın. Havada salınan virüs zerrecikleri yüzünden koronavirüsün kapalı alanlarda hava yoluyla bulaşma riski artıyor. Hapşırma, öksürme ve yüksek sesle konuşma sonucu salınan virüs partikülleri, kalabalık alanlarda veya havalandırması olmayan kapalı ortamlarda, 20 dakika ile 3 saat havada askıda kalabiliyor. İngiltere’de yapılan çalışmalarda, kapalı ortamlarda kişi başına saniyede 10 litre temiz hava sağlanması gerekliliği ortaya çıkmış. Salgın günlerinde bu durum daha da önemli hale geldi. Dış ortamdan yeterli miktarda temiz havayı içeriye sağlıyorsanız, virüs taşıyan biri olsa bile ortamdaki bulaşıcı maddeyi seyreltmiş olursunuz. Bu da diğer kişilerin hastalığı kapma riskini azaltıyor. Bu nedenle mümkünse 1-2 saatte bir, bulunduğunuz ortamı, içerideki tüm hava değişinceye kadar havalandırın.

Bol bol su için

Solunum yolu enfeksiyonlarında, virüs kurumuş burun ile boğaza daha kolay yapışabiliyor. Bunun sonucunda akciğerlerde enfeksiyon gelişme ve şiddetlenme riski yükseliyor. Bolca su tüketimi solunum yollarını nemlendirerek akciğerlerin enfekte olma riskini düşürüyor. Dolayısıyla sadece yaz mevsiminde değil, yılın tüm mevsimlerinde her gün en az 2-3 litre su içmeyi alışkanlık haline getirin.

Kalın bağırsaktaki gizli tehlike

Kalın bağırsaktaki gizli tehlike

Kolonlarda oluşuyor, uzun yıllar hiçbir belirti vermiyorlar… Ancak bu sessizlik; karın ve pelvik bölgesinde şiddetli ağrı, hassasiyet ve hafif ateşle son bulabiliyor! Üstelik hayat kalitesini oldukça düşürebilecek şiddette gelişebilen bu problemler ‘ataklar’ halinde tekrarlanabiliyor. En sık bağırsak enfeksiyonu olmak üzere, önemli sağlık problemlerine yol açabilen bu balonlaşma şeklindeki cep oluşumlarının adı, kolonlarda gizli tehlike olarak nitelendirilen; divertiküller!

 Kalın bağırsakların (kolon) duvarlarında küçük balonlaşma şeklinde gelişen cep oluşumlarına ‘divertikül’ deniliyor. Divertiküller tüm kolon boyunca oluşsalar da, en sık ve yoğun olarak kalın bağırsağın son bölümlerinde gelişiyorlar. Erişkin yaşta, özellikle de 60 yaş üzerinde her 2 kişiden birinin kalın bağırsaklarında, değişen yoğunlukta divertiküller bulunuyor. Batı tipi beslenmenin yaygın olduğu ülkelerde görülme sıklığı giderek artan divertiküller genellikle sağlık problemlerine yol açmasa da ‘divertiküler hastalık’ adını alan ve nadiren de olsa hayatı tehdit edebilecek kadar şiddetlenebilen tablolara neden olabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz divertiküllerin en sık bağırsak iltihabına yol açtığına dikkat çekerek, “Divertikülit olarak adlandırılan bu tablo, ceplerden bir veya birkaçının delinmesi sonucu gelişiyor. Kendini genellikle karın veya pelvik bölgesinde ağrı, karında hassasiyet, gaz, şişkinlik ve ateşle belli ediyor. Bu problemler ataklar halinde tekrarlanabiliyor. Tedavide gecikilirse iltihap karın boşluğuna ilerleyerek hayatı tehdit edebiliyor. Bu nedenle şiddetli karın ağrısında durumunda zaman kaybetmeden hekime başvurmalı” diyor.

Kronik basınç sorumlu tutuluyor

Divertiküller en sık bağırsaklarda enfeksiyon olmak üzere, çapında daralma, fistüller ve makatta kanama gibi problemlere yol açıyorlar. Divertiküllerin oluşumlarıyla ilgili genel olarak kabul edilen teoride; dışkının sertleşmesi nedeniyle, dışkıyı rektuma ilerletebilmek için kalın bağırsakta oluşan ‘basınç’, bir başka deyişle ıkınma, sorumlu tutuluyor. Basınç artışıyla birlikte kolonun zayıf alanlarında bağırsak duvarı dışarı doğru bombeleşiyor ve zamanla keseciklere dönüşüyor. Kalınbağırsaktaki zayıflama çoğunlukla uzun yıllar kronik basınca maruz kalma sonucu oluştuğu için en sık 60 yaş ve sonrasında ortaya çıkıyor. Bunun yanı sıra bazı hastalarda kalınbağırsak bağ dokusunda genetik geçişli kalıtsal bir yatkınlığın gösterildiği yeni çalışmalar da mevcut.

Genellikle tesadüfen tespit ediliyor

Diverkitüller belirgin bir semptom oluşturmadıkları için genellikle farklı bir nedenle karın bölgesine yönelik çekilen bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans gibi görüntüleme yöntemleri veya kolonoskopi esnasında tesadüfen saptanıyor. Sık sık karın ağrısı atakları yaşayan, gaz ve şişkinlikten yakınan orta yaş grubundaki hastalarda, kolonoskopi divertiküllerin tanısında etkin bir yöntem olarak yerini koruyor.

Liften zengin beslenin, bolca su için

Divertiküller tespit edildiğinde kabızlık problemine karşı sebze ve meyve içeriği yüksek liften zengin beslenme ve kırmızı et tüketiminin sınırlandırılması öneriliyor. Ayrıca günde 2 – 2.5 litre su içmek de büyük önem taşıyor. Divertikülit oluşmuşsa, yani enfeksiyon gelişmişse, bu hastaların büyük bir bölümünde ataklar ağızdan ya da damardan antibiyotik tedavisiyle kontrol altına alınabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz, “Eğer enfeksiyona apse eşlik ediyorsa, görüntüleme altında apseye bir dren yerleştirilerek içinin boşaltılması sağlanıyor” diyerek, cerrahi tedavinin ne zaman gündeme geldiğini şöyle anlatıyor: “Cerrahi tedaviye ise kalın bağırsağın delinmesi sonucunda karın boşluğuna iltihap veya dışkı sızması, apsenin görüntüleme yöntemleriyle tam olarak boşaltılamaması, antibiyotik tedavisine rağmen yeterli kontrol sağlanamaması  ve çok sayıda atak yaşanması gibi nedenlerle başvuruluyor.”

Ameliyatla başarılı sonuçlar alınıyor
Divertikülit atakları geçmişte ilk atak damardan uygulanan antibiyotiklerle yatıştırıldıktan sonra kalın bağırsağın ameliyatla alınması ile tedavi ediliyordu. “Son dönemde yapılan çalışmalardan edinilen bilgiler doğrultusunda bu yaklaşımdan uzaklaşıldı” diyen Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz, şunları söylüyor: “Günümüzde sık aralarla tekrarlayan ataklarda cerrahi tedaviye öncelik verilmesi benimsenmeye başlandı. Artık hastanın günlük hayatını etkileyen sancılar, bağırsakta dışkının geçiş zorluğu, sık kanama veya iltihaplanma atakları geliştiğinde, etkilenen bölgenin ameliyatla çıkarılması tercih ediliyor. Genellikle kapalı yöntemle (laparoskopik) gerçekleştirilen ameliyatlarda oldukça başarılı sonuçlar elde edilebiliyor ve hastalar bu sorunlarından kurtularak günlük hayatlarına hızlı bir şekilde geri dönebiliyor.

Kan bağışının yararları neler?

Kan bağışının yararları neler?

Kimi zaman hasta bir çocuğun ihtiyacını karşılayan kimi zaman bir kazazedeyi yaşama bağlayan kan, sadece bağışlarla sağlanabiliyor. Düzenli bağış yapılmadığında kan bankalarında acil durumlarda ihtiyaç duyulan kan bulunamayabiliyor. 29 Ekim-4 Kasım Kızılay Haftası vesilesiyle kan bağışının önemine dikkat çeken Uzm. Dr. Şafak Göktaş, düzenli bağış yapmanın kişiye hem bedenen hem ruhen birçok fayda sağlayacağının altını çiziyor.

Hayat kurtaran kan, bir insanın bir başkasına verebileceği en büyük armağandır. Bu nedenle sağlıklı kişilerin düzenli olarak kan vermesi gerekir. Çünkü verilen kanlar, kan bankalarında kısıtlı bir süre saklanabilir. Bu yüzden kan bağışı hayati önem taşır. Kanın bileşenlerine ayrılarak (kırmızı kan hücreleri, trombosit, plazma) ihtiyacı olan kişiler için de kullanıldığını anlatan Uzm. Dr. Şafak Göktaş, 29 Ekim-4 Kasım Kızılay Haftası vesilesiyle kan bağışının önemine ve sağladığı faydalarına yönelik önemli bilgiler veriyor.

Kan bağışı kanser riskini düşürüyor

Düzenli olarak kan bağışlamanın sağlık için birçok faydası bulunduğunu hatırlatan Uzm. Dr. Şafak Göktaş, bu faydaları şöyle anlatıyor: “Düzenli olarak kan bağışlamak, vücutta oluşabilecek demir birikimini azaltır. Bu da kalp ve karaciğerde demir birikimi sonucu oluşabilecek hastalıkların ihtimalini düşürür. Düzenli kan veren kişilerde, kandaki demir yükü düşeceği için karaciğer, akciğer ve bağırsak kanseri riskini azaltır. Kan bağışı yaptığınızda kandan bir volüm kaybı olur. Kemik iliği de bu açığı kapatmak için yeni hücreler üretir yani daha genç ve sağlıklı hücreler oluşur. Kan bağışı hemakromatozis riskini de azaltır. Bu hastalık, demirin fazla emilimi sonucu karaciğerde depolanması sonucu oluşur. Kan bağışlayan kişilerde demir oranı düşer, hemakromatozis ihtimali minimuma iner. Kan damarları içinde bulunan fazla demir yükü, damar tıkanıklığı ve kolesterol yüksekliğine neden olur. Kan bağışı ile kolesterol seviyesi düşer.”

Kan bağışı yapmak kilo vermeye yardımcı oluyor

Kan bağışı öncesi HIV, Hepatit B, Hepatit C gibi birçok hastalığa karşı testlerin yanı sıra ateş, nabız, tansiyon ve fizik muayenesi yani ücretsiz bir check up da yapıldığını söyleyen Uzm. Dr. Göktaş, ‘’Düzenlikan bağışıyla hem başkalarının hayatına dokunabilir hem de fiziksel ve ruh sağlığınızın kalitesini artırabilirsiniz” diyor. Kan bağışının kilo verme ve korumaya da yardımcı olduğunu belirten Uzm. Dr. Göktaş, kan bağışı sonrasında kişinin ortalama 650 kalori kaybettiğini, bu nedenle kilolu kişilere kan bağışı önerildiğini belirtiyor. Uzm. Dr. Göktaş, düzenli kan bağışlayan kişilerin stres seviyesinin daha düşük olduğunu, bu durumun da strese bağlı erken yaşlanmayı geciktirdiğinin altını çiziyor. Kendinden çok başkalarını düşünen ve çevresi için fedakarlıklar yapan insanların iç huzur ve barışının daha yüksek olduğunu da hatırlatan Uzm. Dr. Göktaş, bu insanların yaşam süresi beklentisi ve kalitesinin de daha yüksek olduğuna dikkat çekiyor.

Kan bağışından sonra hamam ve saunaya girilmemeli

Uzm. Dr. Göktaş, hepatit B, C taşıyıcıları, HIV ile infekte kişiler, nakil geçirmiş kişiler, otoimmun hastalığı olanlar, kanamaya eğilimli kişiler, kronik böbrek yetmezliği, kronik bronşit, epilepsi, kalp hastalığı, kronik karaciğer hastalığı, diyabet hastalığı olanlar ve mide rezeksiyonu geçirenlerin kan veremeyeceğinin altını çiziyor.

Kan bağışının ardından en az 10 dakika istirahat edilmesini öneren Uzm. Dr. Şafak Göktaş, kan bağışı yapanların dikkat etmesi gereken noktaları ise şöyle sıralıyor: “Kan bağışı sonrası 1 saat boyunca sigara içilmemeli, 6 saat ağır paketler taşınmamalıdır. Ayrıca bir gün boyunca hamam, sauna, solaryum gibi sıcak ortamlara girilmemelidir.”

Meme kanseri dünyada her yıl 2 milyon kadını tehdit ediyor

Meme kanseri dünyada her yıl 2 milyon kadını tehdit ediyor

Meme kanseri tüm dünyada kadınlarda en sık görülen kanser türü. Ortalama 8 kadından biri, hayatının bir döneminde meme kanseri tanısı alıyor. Dünyada her yıl 2 milyonun üzerinde kadında yeni meme kanseri saptanıyor ve her yıl 600 binin üzerinde kadın meme kanserinden hayatını yitiriyor. Oysa meme kanseri erken saptandığında ölüm oranları belirgin olarak azalıyor ve erken tanıyla meme koruyucu cerrahi tedaviler mümkün oluyor. Öyle ki sadece memede sınırlı meme kanseri tanısı alan kadınlarda hastalıksız 5 yıllık yaşam şansı yüzde 90’ın üzerinde oluyor. İşte bu noktada pek çok kadının aklına şu soru takılıyor: Erken tanı için neler yapmalıyım? Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Meme Kliniği Radyoloji Uzmanı Prof. Dr. Füsun Taşkın, meme kanserinde erken tanı için hangi yaşta hangi yöntemlere başvurulması gerektiğini anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

KENDİ KENDİNİ MUAYENE

20 YAŞINDAN İTİBAREN: Kendi kendini muayene meme kanseri taraması olmasa da, pek çok kadın memesinde yeni gelişen bir kitleyi kendi kendine muayene sırasında fark ediyor. Bu nedenle 20 yaşından sonra; ayda bir kez, adet döneminin bittiği hafta, kendi kendine muayene çok önemli. “Ancak kendi kendini muayene kanser ölümlerini azaltmaz, mamografik taramanın yerini almaz” uyarısında bulunan Prof. Dr. Füsun Taşkın, “Dolayısıyla her ay yapılan meme muayenesinde ele gelen bir kitle tespit edilmese bile 40 yaşından sonra düzenli mamografi taraması asla ihmal edilmemeli” diyor.

KLİNİK MUAYENE

25 YAŞINDAN İTİBAREN: Memeyle ilgili yakınması olan kadınların yanı sıra hiçbir şikayeti olmayan kadınlar da 25 yaşından itibaren meme polikliniklerinde yıllık meme muayenesi yaptırabilirler.

ULTRASONOGRAFİ

30 YAŞ ALTINDA: Ergenlik dönemiyle birlikte ve özellikle 30 yaş altı genç kadınlarda, meme yakınması olduğunda ilk basamak görüntüleme yöntemi meme ultrasonografisidir. Prof. Dr. Füsun Taşkın, ultrasonun 40 yaşından itibaren mamografiyi tamamlayıcı olarak kullanılan güvenilir bir yöntem olduğunu belirterek, şunları söylüyor: “Ultrasonografi hem kitle, hem de kitle oluşturmayan meme kanserini saptama ve değerlendirme duyarlılığı yüksek bir yöntem. Memede var olan tümörün yapısının ve özelliklerinin anlaşılmasını sağlıyor.” Meme biyopsilerinin önemli bir kısmının ultrasonografi kılavuzluğunda yapıldığını vurgulayan Prof. Dr. Füsun Taşkın, “Ultrasonografi iyonizan radyasyon içermez ve her yaşta, güvenle kullanılabilir” diyor.

DİJİTAL MAMOGRAFİ (TOMOSENTEZ VE KONTRASTLI MAMOGRAFİ)

40 YAŞINDAN İTİBAREN: Güvenilirliği bilimsel olarak kanıtlanmış olan mamografi, meme kanseri taramasında “altın standart” yöntemdir. Dolayısıyla kadınların hiçbir meme yakınması olmasa bile 40 yaştan itibaren yıllık ‘tarama mamografisi’ yaptırmaları yaşamsal öneme sahip. “Mamografik tarama meme kanserinin erken tanısını sağlar ve kanser ölümlerini ortalama yüzde 30 azaltır” diyen Prof. Dr. Füsun Taşkın, şöyle devam ediyor: “Mamografiyle erken tanı sayesinde etkin tedavi sağlanıyor. Böylelikle ölüm oranları azaldığı gibi, daha az yan etkili tedaviler, meme koruyucu tedaviler mümkün oluyor.” Meme yakınması olan kadında ‘tanısal amaçla’ yapılan mamografide ise taramadaki gibi bir yaş sınırı olmuyor. Meme yakınması ya da kanser kuşkusu olan kadınlara gebelik ve emzirme dönemi de dahil, her yaşta mamografi yapılabiliyor.

Tomosentez: Tomosentez, mamografi cihazının bir modifikasyonudur ve mamografi gibi iyonizan radyasyonla çalışan 3 boyutlu bir kesit görüntüleme yöntemidir. Prof. Dr. Füsun Taşkın meme dokusu yoğun (dens) olan kadınlarda mamografinin kanser saptama duyarlılığının azaldığına dikkat çekerek, “Yeni mamografi teknolojilerinden tomosentez, dijital mamografiye kıyasla kanser saptama duyarlılığını belirgin olarak artırıyor. Kesit görüntüleme ile, dijital mamografiden daha detaylı bir değerlendirme sağlıyor ve saptanan kuşkulu bulgularda biyopsi yapma olanağı sunuyor” diyor.

Kontrastlı mamografi: Kontrastlı mamografi ile meme MR görüntülemede olduğu gibi; damardan kontrast madde verilerek, tek bir mamografi seansıyla mevcut hastalıkların detaylı değerlendirilmesi, hastalık yaygınlığının daha net anlaşılması, ek odakların saptanması ve karşı memenin detaylı değerlendirmesi sağlanıyor. Prof. Dr. Füsun Taşkın günümüzde teknolojinin ilerlemesi sayesinde; tek bir cihazla düşük radyasyon dozuyla dijital mamografi, tomosentez, stereotaktik ve tomosentez meme biyopsi ve işaretleme işlemleri, kontrastlı mamografi, otomatik dansite ölçümü işlemlerinin mümkün olduğunu, böylece daha az inceleme basamağı ile daha hızlı ve konforlu tanı sağlandığını belirtiyor.

MANYETİK REZONANS GÖRÜNTÜLEME (MRG)

35 YAŞINDAN İTİBAREN: Meme kanserini saptamada en duyarlı yöntem olan meme MRG, kendine özgü sınırlılıkları nedeniyle normalde kanser taramasında kullanılmazken, meme kanseri için yüksek riski olan kadınlarda taramada temel yöntemdir. Yüksek riskli kadınlarda; genç yaşlarda yıllık MRG, 35 yaşından itibaren de yıllık mamografiyle birlikte MRG öneriliyor. “Meme MRG’nin kanser saptama duyarlılığı çok yüksek olup, özellikle mamografik taramadan fayda görmeyen genç kadınlarda kanserin erken saptanmasına ve etkin tedavisine katkı sağlıyor” diyen Prof. Dr. Füsun Taşkın, şunları söylüyor: “Tanısal amaçla da meme MRG yapılabiliyor. Yeni meme kanseri tanısı almış kadınlarda evrelemede, meme implantlarının değerlendirilmesinde, mamografi ve ultrasonografi ile çözülemeyen klinik problemlerde çok başarılı sonuçlarla kullanılan Manyetik Rezonans Görüntüleme iyonizan radyasyon içermiyor.”

Vakko’dan 3 milyon maske

Vakko’dan 3 milyon maske

Vakko, Türkiye’nin Covıd-19 salgını ile devam eden mücadelesinde sağlık çalışanlarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere maske üretim kapasitesini artırıyor. Bu amaçla yeni bir yatırım yapan Vakko, tam otomatik makineler ile sterilize koşullarda üretilen 3 milyon adet maskeyi T.C. Sağlık Bakanlığı’na teslim etmeye hazırlanıyor.

Vakko Yönetimi, “Tüm dünyada devam eden bu eşi benzeri görülmemiş salgınla mücadele etmek için gece gündüz mesai yapan sağlık çalışanlarımızın ihtiyaçlarını gözetmek ve karşılamak öncelikli görevimiz. Türkiye’nin salgınla mücadelesi kapsamında başlatılan seferberliğe katkıda bulunmaya, ihtiyaçlar doğrultusunda biz de mevcut kaynaklarımızı artırarak devam ediyoruz. Vakko Üretim Merkezi’nde kurulum süreçleri tamamlanarak önümüzdeki hafta itibariyle faaliyete geçecek olan yeni makineler, Sağlık Bakanlığımıza teslim edilmek üzere 3 milyon maske daha üretecek. Bu süreçte büyük özveriyle sahada emek veren tüm çalışanlarımızla gurur duyuyor ve sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz” sözleriyle salgına karşı verilen mücadeleye sağladıkları destek hakkında açıklamada bulundu.

Vakko Yönetimi tarafından yapılan açıklamada ayrıca, maske üretim sürecinde görev alan tüm personel için en yüksek sağlık koruma önlemlerinin alındığının ve kullanılan materyallerin ilgili makamlar tarafından onaylanan kıstaslara uygun şekilde üretildiğinin altı çiziliyor.

Acıbadem Sağlık Grubu Hollanda’da ilk onda

Acıbadem Sağlık Grubu Hollanda’da ilk onda

Acıbadem Sağlık Grubu’nun, 2017 Mayıs ayında Amsterdam’da hizmete sunduğu Acıbadem International Medical Center, Hollanda’da yapılan “En İyi Sağlık Kuruluşları” oylamasında en güçlü rakiplerini geride bırakarak ilk 10 arasına yerleşti.

Geniş hizmet yelpazesi, multidisipliner yaklaşımı ve hasta memnuniyetini en üst seviyede tutan Acıbadem International Medical Center, Bağımsız Hollanda Hasta Federasyonu’na bağlı sağlık kurumları ve hekim değerlendirme sitesi olan www.zorgkaartNederland.nl tarafından düzenlenen oylamada 417 klinik arasında 7. sırada yer aldı.

2017 yılının Mayıs ayında, Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da 3 bin 500 metrekare kapalı alana kurulan Acıbadem International Medical Center, artan hasta talebi üzerine 2019 yılında 6 bin 900 metrekareye çıkarıldı. 28 yatak kapasitesine sahip olan merkezde; 24 poliklinik, 4 ameliyathane bulunuyor. Aynı zamanda ileri teknoloji görüntüleme cihazlarının bulunduğu merkez, Hollanda sağlık sisteminde uzun süren randevu alma sürecini kısaltarak hızlı randevu verme özelliğiyle de Hollandalıların dikkatini çekiyor.

 

Dr. Murat Dağdelen, “Rafine teknikler ve dengeli bir tedavi sonrası mükemmel sonuçlar elde edebiliyorum”

Rafine teknikler ve dengeli bir tedavi sonrası sistemi sayesinde mükemmel sonuçlar elde edebiliyorum.

Estetik ve estetik cerrahi alanında uluslararası üne sahip Plastik ve Estetik Cerrahi Uzamanı Dr. Murat Dağdelen, ile kariyeri ve estetik konusunda sohbet ettik. Keyifle okumalar.

—-Sayın Dr. Murat Dağdelen, okurlarımıza kendinizden biraz bahseder misiniz?

Üniversite eğitimimi Ulm Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Eberhard-Karls Üniversitat Tübinge’de tamamladım. Ayrıca Zürih ve İstanbul’da Çapa Tıp Fakültesi’nde bir dönemimi tamamladım. Uzun yıllar Kassel’deki Rhinsurgery Bölümünde kıdemli   hekim olarak görev aldım. 2016’dan beri Düsseldorf’ta “Diamond Estetik” olarak kendi ofisimizde çalışmalarımı gerçekleştiriyorum. Plastik cerrahiye olan ilgim çok erken yaşlarda başlamıştı. Öğrenciyken bile yüzleri modellerdim. Bu tıbbi-cerrahiye olan ilgim ve sanatsal becerilerimin birleşimi estetik bir cerrah olarak mesleğimi pekiştirdi. Plastik ve Estetik cerrahi ile ilk temasım, Marienhospital Stuttgart’ta Prof. Dr. h.c. Wolfgang Gubisch ile başladı. 26 yaşında devlet sınavını başarıyla tamamladıktan sonra da mezun oldum. Aynı yıl doktora unvanına layık görüldüm. Kassel’deki Kızıl Haç Hastanesi’nde Plastik, Estetik ve Rekonstrüktif cerrahi Anabilim Dalı uzmanlık eğitiminin başlangıcını takip ettim. Alman Cerrahi Derneği ce Alman Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği’nin burslarıyla Rio de Janeiro’da Prof. Ivo Pitanguy ve Prof. Dr. Ribeiro’nun Plastik ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı’nda birkaç ay geçirdim. İkinci bursla Şangay’daki ilk halk hastanesinin El Cerrahisi, Plastik ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı’nın Prof’u Zun-Li Shen ile çalışarak deneyimler kazandım. Ayrıca New Port Beach’deki Los Angeles yakınlarında bulunan Rollin K. Daniel ile İstanbul’da Dr. Nazım Çerkes gibi iki plastik cerrah ve burun uzmanlarının da ziyaretlerinde bulundum. Estetik cerrahi uzmanlığını aldıktan sonra çalışmalarıma Kassel’deki Noah Clinic’te Prof. Ernst Magnus Noah ile devam ettim. Orada operatör uzman doktor olarak estetik konsültasyonları gerçekleştirdim ve üst düzey danışmanı olarak burun hastalarının özel bakımı ile Rinoplasti bölümünde başhekimliğe atandım. Bunun dışında  “Avrupa Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kurulu” (EBOPRAS) üyesiyim. ABD, Brezilya ve Çin’de uzun bir süre ikamet ederek hem eğitim aldım hem de verdiğim eğitimlerle kendi bilgi ve deneyimlerimi başkalarına aktarmaya çalıştım.

 

—-Uzmanlık alanınız dahilinde ne gibi operasyonlara ağırlık vermektesiniz?

En başıdan beri burun ameliyatı ana odak noktam oldu diyebilirim. Bunun dışında meme cerrahisi, yüze enjeksiyonlar ve popo estetikleri uyguluyorum. Rafine teknikler ve dengeli bir tedavi sonrası sistemi sayesinde mükemmel sonuçlar elde edebiliyorum. Aynı zamanda estetik ve fonksiyonel burun ameliyatı, yüz gençleştirme, vücut ve meme ameliyatı alanlarında ulusal ve uluslararası kongrelerde (ABD, Brezilya, Çin, Kanada, Fransa, İtalya, Avusturya, İsviçre, Türkiye, Mallorca, İsveç) konuşmacı ve eğitmen olarak görev aldım. Estetik Plastik Cerrahi Yıllık Kongresi’nde, canlı bir burun ameliyatındaki operasyonel becerilerimi uluslararası bir izleyici kitlesine gösterme fırsatım oldu. Ayrıca 2016’nın en iyi video konferansı için Kassel’deki 47 yıllık DGPRAC / 21 yıllık VDAPC Konferansında “Altın Herkül” ödülüne layık görüldüm.

Yakaladığımız başarı herkes tarafından dikkat çektikten sonra kozmetik cerrahi alanındaki yaptığım çalışmalar üzerinde yoğunlaşıp teknik bilgileri daha da geliştirdim.

 

—-Ulusal ve uluslararası kongre ve sempozyumlara aktif katılım sayesinde estetik cerrahi alanında uluslararası üne sahip bir uzman haline geldiniz. Eğitimleriniz, seminerleriniz ve estetik cerrahi alanında sağladığınız katkılardan bahseder misiniz?

Estetik ve fonksiyonel burun ameliyatı, yüz gençleştirme, yüz ve vücut ameliyatı alanlarında daha çok profesyonel anlamda uzmanlaştım diyebilirim. VDAPC’nin 2013’teki yıllık bahar akademisi sırasında canlı bir burun ameliyatı sırasında operasyonel becerilerimi sundum ve bunu kanıtladım. Yıllık DGPRAC eğitim kurslarına “Yeni Başlayanlar için Rinoplasti”nin ev sahibi olarak kıdemli bir doktor olarak eğitim görevimi tamamladım. Alman-Türk Plastik Cerrahi Derneği’nin (GTPSA) kurucu üyeleri arasında yer almakla beraber aynı zamanda ilk başkanlık görevini de ben üstlendim. Alman Türk Plastik Cerrahi Derneği (GTPSA), Uluslararası Estetik Plastik Cerrahlar Derneği (ISAPS) ile işbirliği içinde ve Alman Estetik Plastik Cerrahlar Derneği’nin (VDAPC) himayesinde gerçekleştirilen kongrelerde dünya çapında ünlü plastik cerrahları davet ederek önemli bir organizasyon gerçekleştirdik. Dünya çapında plastik cerrahların, plastik-estetik cerrahideki en son yöntemleri görmeleri ve öğrenmeleri amacıyla bir video kütüphanesi kurdum ve bu video kütüphanesinin bilimsel direktörlüğünü de yaptım.

 

 

 

 

 

 

 

 

Mayi, %100 sağlıklı tuz

%100  sağlıklı tuz

Dünyada nadir bulunan bir tuz olan doğal kaynak tuzu, Türkiye’de doğallığından hiçbir şey kaybettirmeden paketleyip tüketiciye ulaştıran Mayi Tuz, sofrada öğütme tuzu (yaprak tuz), değirmen sofrada öğütme tuzu, iyotlu öğütülmüş sofra tuzu ve salamura tuzları marketlerde. Sofralara lezzet ile birlikte sağlık getiren el yapımı, %100 doğal, katkısız tuzlar www.mayituz.com web sitesinde satışa sunuluyor