Yazılar

Sadece hafif öksürük ve ateş ‘zatürre’ belirtisi olabilir!

Halk arasında zatürre olarak bilinen pnömoni, akciğer dokusunun iltihaplanması sonucu oluşan bir hastalık. Dünyada ve ülkemizde hala en sık görülen enfeksiyonlardan biri olan zatürre aynı zamanda en önemli ölüm nedenleri arasında yer alıyor. Öyle ki ülkemizde her yıl yaklaşık 300 bin kişiye zatürre tanısı konuluyor. Sağlık Bakanlığı’nın 2023 yılı verilerine göre; hastaneye en çok yatış gerektiren bir enfeksiyon olan zatürre ölüm sebepleri arasında ilk 10’uncu sırada olmaya devam ediyor.  Acıbadem Fulya Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran, sonbahar ve kış aylarında kapalı alanlarda daha fazla zaman geçirilmesi nedeniyle görülme sıklığı artan zatürrenin özellikle ileri yaşta ve kronik hastalığı olan kişilerde son derece ciddi ve ölümcül seyredebileceğine dikkat çekerek, “Enfeksiyon sebebiyle vücuttaki oksijen seviyesinin düşmesi tüm organları etkilemektedir. Bunun sonucunda akciğerin yanı sıra böbrek, kalp ile karaciğer yetmezlikleri gelişebilmektedir. Özellikle 65 yaş üstü ve kronik hastalığı olan kişilerde bu organlar çok daha kolay hasar görmektedir” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran,  dolayısıyla zatürreden korunmanın yaşamsal önem taşıdığını vurgulayarak, “Bu enfeksiyondan en etkili korunma yöntemi ise özellikle 65 yaş üstü ve/veya altta kronik hastalığı olanların düzenli yıllık grip aşısı ve 1 kez zatürre aşısı yaptırmalarıdır” diyor.

Prof. Dr. Reha Baran

Prof. Dr. Reha Baran

Kapalı alanlarda hızla bulaşıyor

Sonbahar ve kış aylarında zatürrenin görülme sıklığı belirgin şekilde artış gösteriyor. Bu artışın nedenleri arasında grip (influenza), RSV (Respiratuar Sinsityal Virüs), koronavirus gibi solunum yolu virüslerinin bu mevsimlerde daha yaygın olmaları yer alıyor. Virüsler akciğerlerin savunmasını zayıflatıyor ve bakterilerin yerleşip iltihap yapmalarını kolaylaştırıyor. Soğuk havada kapalı ortamlarda uzun süre zaman geçirilmesi de damlacık yoluyla bulaşan mikroorganizmaların hızla yayılmalarını kolaylaştırıyor. Aynı zamanda soğuk hava burun ve solunum sistemindeki savunma mekanizmalarını zayıflatıyor. Güneş ışığının az olması da D vitamini düzeylerinin düşmesine ve bağışıklık sisteminin zayıflamasına sebep olabiliyor. Bu etkenler zatürrenin görülme sıklığını dolaylı olarak artırıyor. KOAH, kalp yetmezliği ve diyabet gibi kronik hastalıklar da soğuk havalarda kötüleşerek zatürrenin gelişimini kolaylaştırıyor.

Mikroplar oksijen seviyesini düşürüyor! 

Bakterilerin, virüslerin ve nadir olarak mantar enfeksiyonlarının akciğerlere ulaşmasıyla gelişen zatürre bulaşıcı ve hızlı ilerleyebilen bir hastalık. Çoğunlukla solunum yoluyla bulaşan zatürrenin bulaşma riski ise virüs veya bakterilerin türüne göre değişiyor. Hasta bir kişi öksürürken veya hapşırırken damlacıklar havaya karışıyor. Sağlıklı kişi bu damlacıkları soluduğunda mikroplar burun, boğaz veya soluk borusundan akciğerlere ulaşıyor. Normalde akciğerler kendini iyi koruyor; burun, soluk borusundaki tüyleri ve mukus ise mikropları dışarı atarken, bağışıklık hücreleri de mikropları yutuyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran, “Ancak grip ve soğuk algınlığı gibi üst solunum yolu enfeksiyonu sonrasında, sigara kullanımında, bağışıklık sistemi zayıfladığında, aşırı yorgunlukta veya beslenme bozukluğunda mikroplar akciğerin hava Ancak grip ulaşmaktadır” uyarısında bulunuyor. Vücudun burada çoğalan mikropları yok etmek için iltihap karşıtı hücrelerini bölgeye gönderdiğini belirten Prof. Dr. Reha Baran, “Bu savaş sırasında alveoller, yani akciğer dokuları sıvı iltihap hücreleri ve bakterilerle dolmaktadır. Bunun sonucunda, vücutta oksijen seviyesi düşerken; ateş, öksürük ve göğüs ağrısı gibi sorunlar başlamaktadır” diyor.

Hafif öksürük ve ateş erken belirtisi olabilir!

Zatürre basit bir soğuk algınlığı gibi başlayıp, hızla ağırlaşabilen bir hastalık. Başlangıcında genellikle 38-40 derece ateş, titreme ve öksürük görülüyor. Önce kuru özellik sergileyen öksürük daha sonra sarı, yeşil veya pas renginde balgamlı hale geliyor.  Nefes alırken göğüste batar tarzda ağrı, halsizlik, yorgunluk, hafif egzersizlerde veya konuşurken hissedilen nefes darlığı, özellikle virüs zatürrelerinde kas-eklem ağrıları, diğer belirtilerini oluşturuyor.  Prof. Dr. Reha Baran, bu dönemde hekime başvurmanın yaşamsal önem taşıdığı uyarısında bulunarak, “Risk grubunda olanlarda ise sadece hafif öksürük ve ateş bile erken zatürre belirtisi olabilmektedir” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran, erken tanı konulduğunda enfeksiyonun akciğerin tamamına yayılmadan durdurulabildiğine işaret ederek, “Bu sayede solunum yetmezliği ve kan zehirlenmesi gibi komplikasyonlar önlenirken, hastaneye yatış ihtimali azalmaktadır. Özellikle yaşlılarda ve kronik bir hastalığı olanlarda erken tedavi ölüm riskini önemli ölçüde düşürmektedir” diye konuşuyor.

Bol sıvı alımı ve istirahat önemli!

Zatürrenin tedavisinde amaç enfeksiyonu yok etmek, akciğer fonksiyonunu düzeltmek ve nefes darlığı ile organ yetmezliği gibi komplikasyonları önlemek. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran, bakteri kaynaklı zatürrelerde tedavinin temelini antibiyotiklerin oluşturduğunu belirterek, “Viral zatürrelerde ise antibiyotik etkisizdir. Bu durumda; bol sıvı alımı, istirahat, ateş düşürücü ilaçlar ve gerekiyorsa oksijen desteği önemlidir.  İnfluenza (grip) kaynaklı gelişen zatürrelerde özel bir antiviral ilaçlar ve covid-19 gibi enfeksiyonlarda ise kortizon kullanılabilir” bilgisini veriyor.

Zatürreden korunmak için 8 kritik kural!

  • Zatürre ve grip aşılarınızı yaptırın.
  • Sigara ve alkolü mutlaka bırakın.
  • Ellerinizi sık sık sabunlu suyla en az 2 dakika boyunca yıkamayı alışkanlık edinin.
  • Kapalı ortamlarda bulunmaktan kaçının, eğer mecbursanız mutlaka maske kullanın.
  • Hastalar ile yakın temasta bulunmamaya özen gösterin.
  • Bağışıklık sistemini güçlendirmek için dengeli beslenin, özellikle protein ve C vitamini yönünden zengin besinler tüketin, yeterli süre uyuyun, düzenli egzersiz yapın, stresi yönetmeye çalışın, kronik bir hastalığınız varsa düzenli olarak kontrolünü yaptırın.
  • Odanızı her gün üç kez olacak şekilde 15’er dakika havalandırın. Ayrıca, nem oranı çok düşük ortamlarda bulunmamaya dikkat edin.
  • Soğuk havada burundan nefes alın. Burun, soğuk havayı akciğerlere ulaşmadan önce ısıtır ve nemlendirir.

#Zatürre #Pnömoni #AkciğerSağlığı #GripAşısı #ZatürreAşısı #KronikHastalık #65YaşÜstü #KışHastalıkları #SağlıklıNefes #KoruyucuSağlık

Sanatın sinemayla buluştuğu program

Pera Müzesi, 20. yılına özel hazırladığı “Bütün O Sanat” başlıklı film programıyla sinema ve sanatın farklı disiplinlerini bir araya getiriyor. 18 Ocak 2026’ya kadar sürecek gösterimlerde, biyografilerden belgesellere, dans ve müzikten toplumsal hafızaya uzanan 20 film yer alıyor.
Programda Nan Goldin, Antonio Ligabue, Mozart, Caravaggio, Pina Bausch gibi sanatçılara odaklanan yapımların yanı sıra Mihri Hanım’ın yaşamını anlatan “Kim Mihri” ve Márta Mészáros’un otobiyografik “Günceler” üçlemesi de izleyiciyle buluşuyor. Film gösterimleri Pera Müzesi Oditoryumu’nda, indirimli müze biletiyle izlenebiliyor.

#PeraMüzesi #BütünOSanat #PeraFilm #SanatVeSinema #20YılaÖzel #KültürSanat #MihriHanım #KimMihri #DansVeBelgesel #Sinemada

Sanat Gösterim Programı:
Rio, Kuzey Bölgesi (83’)
12 Kasım Çarşamba, 19.00
10 Ocak Cumartesi, 15.00

Açılış Gecesi (144’)
19 Kasım Çarşamba, 19.00
4 Ocak Pazar, 15.00

Caravaggio (93’)
21 Kasım Cuma, 19.00

Columbus (100’)
22 Kasım Cumartesi, 15.00

Ölümün Beşinci Safhası (123’)
22 Kasım Cumartesi, 17.00

Asit Bulutlarının Üzerinde (70’)
23 Kasım Pazar, 15.00
10 Aralık Çarşamba, 19.00

Saklanmak İstiyordum (120′)
26 Kasım Çarşamba, 19.00

Anna’nın Buluşmaları (128’)
29 Kasım Cumartesi, 15.00

Amadeus (160’)
24 Aralık Çarşamba, 19.00

Hayatın Tüm Acıları ve Güzellikleri (113’)
26 Aralık Cuma, 19.00
Nefret (102’)

27 Aralık Cumartesi, 15.00
Pina (103’)

3 Ocak Cumartesi, 15.00
Barton Fink (116’)

3 Ocak Cumartesi, 17.00
Dahomey (68’)

7 Ocak Çarşamba, 19.00
Kim Mihri (89’)*

11 Ocak Pazar, 15.00
Kanlı Düğün (67’)

14 Ocak Çarşamba, 19.00
Sevgililerime Günce (141’)

17 Ocak Cumartesi, 17.00
Anne ve Babama Günce (119’)

Sonbahar hamilelerine özel öneri

Sonbaharla birlikte artan mevsimsel hastalıklar, hamilelerde bazı risklerin daha sık ortaya çıkmasına yol açabiliyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran “Gebelikte bağışıklık sistemi anne adaylarını virüslere karşı daha savunmasız hale getirir. Influenza (grip) gebelerde bazen beklenenden daha ağır seyredebilir, solunum güçlüğü ve yüksek ateş gibi belirtilerle anne sağlığını tehdit edebilir. Düşük, erken doğum, su kesesinin erken açılması ve yenidoğanın enfeksiyonu gibi durumların riskini artırabilir” diyor. Bu nedenle sonbahar döneminde anne adaylarının alacakları bazı önlemlerle, hem kendilerinin hem de bebeklerinin sağlığını korumalarının mümkün olabileceğini vurgulayan Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran, sonbahar hamilelerine özel 8 önerisini sıraladı, önemli açıklamalar yaptı.

Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran

Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran

  • Grip aşınızı ihmal etmeyin

Hamilelikte ve emzirme döneminde en etkili korunma yöntemlerinden biri olan grip aşısı, canlı virüs içermediğinden gebelikte güvenle uygulanabilir ve hem anne adayını hem de doğumdan sonraki ilk aylarda bebeği korur. Ancak hamileliğin ilk 3 ayı bebeğin organ gelişim dönemi olduğu için gerekmedikçe beklenmelidir. İkinci veya üçüncü trimesterde olan ve sonbahar-kış dönemine giren anne adaylarının aşılarını doktor önerisiyle yaptırmaları önemlidir.

  • Ellerinizi sık yıkayın 

Ellerin sık sık sabunla yıkanması enfeksiyona karşı korur. Su ve sabun olmadığında alkol içeren el antiseptikleri tercih edilebilir. El yıkamak, influenza dahil pek çok virüsten korunmanın en etkili yollarından biridir. Gripli bir hastayla veya salgılarıyla temas edilmesi halinde de ellerin yüze, göze veya buruna temasından kaçınılmalı ve eller mutlaka sabunla yıkanmalı veya alkol içeren bir mendille silinmelidir.

  • Kalabalık ortamlardan uzak durun

Sonbaharda kapalı alanlarda geçirilen sürenin artması virüslerin yayılmasını kolaylaştırır. Hamilelerin alışveriş merkezleri, toplu taşıma araçları veya kalabalık toplantılarda mümkünse kısa süre bulunması, bulaş riskini azaltır. Hasta kişilerden mümkünse uzak durulması, gereken durumlarda maske kullanılması, kapalı ortamlarda en azından 1 metre mesafe uzaklıkta bulunulması önemlidir.

  • Dinlenmeye zaman ayırın ve stresi azaltın

Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran “Stres, bağışıklık sistemini baskılayan önemli bir faktördür. Gebelikte stres düzeyini azaltmak, hem annenin hem bebeğin sağlığı üzerinde doğrudan olumlu etki yaratır. Güne hafif yürüyüşlerle başlamak, nefes egzersizleri yapmak ya da sevdiğiniz aktivitelerle zaman geçirmek bedeni ve zihni rahatlatır” diyor.

  • Ev ve iş ortamınızı temiz tutun ve havalandırın

Soğuk günlerde evde daha çok vakit geçirilir, fakat kapalı ortamlar mikroorganizmalar için ideal üreme alanıdır. Günde birkaç kez kısa süreli pencere açarak ortamı havalandırın. Düzenli olarak evde ve/veya işte yüzeyleri dezenfektan ile temizleyin. Nem oranının çok düşmesi solunum yollarının kurumasına yol açabilir; bu durumda nemlendirici cihazlardan faydalanabilirsiniz.

  • Beslenmenizi bağışıklık dostu hale getirin

Bağışıklık sisteminin güçlü olması için doğru beslenme son derece önemlidir. C vitamininden  zengin meyve ve sebzeler (portakal, kivi, brokoli), çinko içeren kuruyemişler ve omega-3 yönünden zengin balıklar bağışıklık direncini artırır. Yoğurt ve kefir gibi probiyotik kaynakları bağırsak sağlığını destekleyerek enfeksiyonlara karşı koruma sağlar. Ayrıca yeterli su tüketimi ve taze gıdalarla beslenmek de vücudun doğal savunma mekanizmasını güçlendirir.

  • Yeterli ve kaliteli uykuya özen gösterin

Gebelik döneminde hormonal değişiklikler uyku düzenini zorlayabilir; ancak dinlendirici bir uyku hem anne hem bebek sağlığı için önemlidir. Günde 7–8 saat kaliteli uyku, bağışıklığın güçlü kalmasına yardımcı olur. Uyumadan önce ekran maruziyetini azaltmak, ılık bir duş almak veya gevşeme egzersizleri yapmak uykuya geçişi kolaylaştırabilir.

  • Şüpheli belirtilerde doktora başvurun

Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran “Ateş, öksürük, kas ağrısı, halsizlik gibi belirtiler fark edildiğinde ihmal edilmemelidir. Hamilelikte enfeksiyonlar daha hızlı ilerleyebilir. Bu nedenle belirtiler başladığında zaman kaybetmeden hekiminize başvurun. Doktorunuza danışmadan ilaç kullanmayın; uygun tedaviyle hem siz hem de bebeğiniz güvende kalırsınız” diyor.

Bu belirtiler varsa sebebi ‘düztabanlık’ olabilir!

Çocuklarda düztabanlık ebeveynleri endişelendiren sorunların başında geliyor. Ebeveynler, “Çocuğumun ayağı düz, ne yapmalıyım?” sorusuyla sıkça hekimlerin kapısını çalıyor. Aslında düztabanlık çoğu zaman normal gelişim sürecinin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik, sanıldığından çok daha yaygın görülüyor. Öyle ki dünyada ve ülkemizde yaklaşık her 10 çocuktan 7’sinde erken yaşlarda, bir başka deyişle 3 yaşından önce  düztabanlık görülüyor.  Bu oran yaş ilerledikçe azalıyor, çünkü ayak kemeri çocuk büyüdükçe ve kaslar güçlendikçe doğal olarak gelişmeye devam ediyor. Acıbadem International Hastanesi Pediatrik Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Emre Sarıekiz,  çocuklarda düztabanlığın çoğu zaman kendiliğinden düzeldiğine dikkat çekerek, “Dolayısıyla her düztabanlık tedavi gerektirmez. Gereksiz korkuya kapılmak yerine doğru takip çok daha değerlidir. Ayağın kemik ve kas gelişimi genellikle 6–7 yaşına kadar devam eder. Bu yaşlara dek gözlem ve egzersiz yeterlidir. Ancak, çocuğun ayağında ağrı, yürüyüşünde anormallik veya hızlı deformite gelişimi gibi uyarı işaretlerinde ebeveynlerin mutlaka bir ortopedi uzmanına başvurmaları çok önemlidir” diyor.

Dr. Emre Sarıekiz

Dr. Emre Sarıekiz

3 yaş altındaki çocuklarda düztabanlık normal

Düztabanlık, ayak tabanında normalde bulunması gereken kavisin azalması veya tamamen kaybolması durumu olarak tanımlanıyor. Ayak kemerinin çökmesiyle birlikte basma sırasında ayağın tamamı yere temas ediyor. Bu durum doğuştan olabileceği gibi sonradan da gelişebiliyor. Küçük çocuklarda ayak kemeri henüz tam gelişmemiş oluyor ve ayak tabanında bulunan yağ dokusu kemeri gizliyor. Yürümeyle birlikte kaslar güçlendikçe zamanla ayak kemeri oluşuyor. Bu nedenle, 3 yaşın altındaki çocukların yüzde 70-80’inde düztabanlık görülüyor. Dr. Emre Sarıekiz, ayak kemerinin genellikle 5–6 yaşından sonra belirgin hale geldiğini belirterek, “Dolayısıyla erken dönemde yapılan düztaban tanısı çoğu zaman geçici bir durumun yanlış yorumlanmasından ibarettir” diye konuşuyor.

Fazla kilolu çocuklarda risk 2 kat artıyor!

Çocuklarda düztabanlığa pek çok etken neden olabiliyor. Bunlardan en önemlilerinden biri ise obezite. Son yıllarda çocukluk çağı obezitesinin artmasına paralel olarak düztabanlığın daha sık görüldüğüne dikkat çekiliyor.  Pediatrik Ortopedi ve Travmatolaji Uzmanı Dr. Emre Sarıekiz, “Zira, fazla kilolar ayağa binen yükü artırarak kemerin çökmesine yol açabilmektedir Dolayısıyla, obezite sorunu olan çocuklarda düztabanlık riski normal kilolu çocuklara göre yaklaşık iki kat daha fazladır” diyor. Ailede düz tabanlık olması, uygun olmayan ayakkabı kullanımı,  çok yumuşak veya desteksiz tabanlar, tarsal koalisyon olarak adlandırılan ve ayak kemerini oluşturan eklemlerdeki anomaliler, eklem bağlarının gevşek olması ve kas dengesini bozan serebral palsi gibi nöromüsküler hastalıklar da düztabanlığa yol açan diğer etkenleri oluşturuyor.

Çocuğunuzda bu belirtiler varsa, dikkat!

Fizyolojik düztabanlıkta ağrı, şekil bozukluğu veya fonksiyon kaybı olmuyor. Çoğu çocukta bu durum geçici bir özellik olarak kabul ediliyor.  Dr. Emre Sarıekiz, dolayısıyla 3–4 yaşındaki bir çocukta belirgin ağrı veya yürüme sorunu yoksa endişelenmeye gerek olmadığını ifade ederek, “Bu dönemde ayağın gelişimini izlemek, gereksiz tedavilerden çok daha önemlidir” diyor.  Ancak bazı durumlarda mutlaka bir ortopedi uzmanına başvurulması gerektiği uyarısında bulunan Dr. Emre Sarıekiz, “Erken dönemde tanı koymak önemlidir, çünkü düztabanlık, yapısal bir kemik veya kas bozukluğuna bağlı olabilir. Böyle tablolarda erken müdahale ileride cerrahi ihtiyacını azaltabilir” bilgisini veriyor. Dr. Emre Sarıekiz, ebeyenlerin dikkate almaları gereken belirtileri şöyle sıralıyor:

  • Yürürken topuğunu içe basıyorsa
  • Ayağında yorgunlukla artan ağrı veya şişlik oluyorsa
  • Spor aktivitelerinde çabuk yoruluyorsa
  • Ayakkabı tabanının iç kısmında düzensiz aşınma varsa

Tedavi yöntemleri: Egzersiz, tabanlık, uygun ayakkabı

Tanıda çoğu zaman fizik muayene yeterli geliyor. Gerekirse ayak taban basınç analizi veya röntgene başvuruluyor. Dr. Emre Sarıekiz, kas dengesini ve postürü korumanın tedavide temel yaklaşımı oluşturduğunu söyleyerek, “Ayak iç kavisini destekleyen basit egzersizler, uygun ayakkabı kullanımı ve kilo kontrolü çoğu tabloda yeterli olmaktadır. Özellikle ayak kemerini destekleyen kaslar için yapılan kas güçlendirme egzersizleri oldukça etkilidir. Ayağın doğal gelişimine izin veren, sert olmayan ama iç kemer desteği bulunan ayakkabıların tercih edilmesi de önemlidir” diyor.

Ameliyat nadiren gündeme geliyor

Pediatrik Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Emre Sarıekiz, cerrahi tedavinin sadece ciddi yapısal deformitelerde veya ağrının tüm konservatif tedavilere rağmen kronikleştiği nadir durumlarda gündeme geldiğini vurguluyor. “Yani, ameliyat son çare olarak düşünülmektedir. Her çocuk için değil, gerçekten gerekli durumlar için geçerlidir” diyen Dr. Emre Sarıekiz, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ameliyat genellikle kemik hizalamasını ve ayak kemerini yeniden düzenlemeyi içermektedir. Ayak kemeri yeniden şekillendirilir, yük dağılımı dengelenir ve bu sayede çocuğun ağrısız şekilde yürümesi sağlanır. Tedaviden etkin sonuç alınabilmesi için ameliyat sonrasında iyi bir rehabilitasyon süreci ve doğru taban desteği de çok önemlidir. 4-6 hafta süren iyileşme sürecinin ardından çocuk yavaş yavaş normal aktivitelerine dönebilmektedir.”

Sık fast-food tüketimi enfeksiyonlara karşı direnci azaltıyor!

Sonbaharla birlikte okulların açılması, havaların bir soğuyup bir ısınması ve kapalı alanlarda geçirilen sürenin artması derken, çocuklarda enfeksiyonların ve alerjik hastalıkların sıklığında artış yaşanıyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı “Zayıflayan bağışıklık sistemi ateş, öksürük, hapşırık, burun akıntısı, bulantı, kusma ve ishal gibi viral ve bakteriyel enfeksiyonlara kolaylıkla davetiye çıkarıyor. Ancak bağışıklık sistemini; günlük yaşantıda alınacak bazı basit önlemlerle güçlendirmek mümkün olabilmektedir” diyor. Dr. Şanlı, çocuklarda bağışıklığı güçlendirmenin 9 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Manolya Hüma Şanlı

Dr. Manolya Hüma Şanlı

  • Özellikle toplu taşıma araçlarında maske takmak

Son dönemde influenza ve covid gibi kış enfeksiyonlarının bulaşma ihtimalinin fazla olduğu toplu taşıma koşullarında öncelikli olacak şekilde düzgün maske kullanımı çok önemlidir. Hijyenik maske kullanımının, üst solunum yolu enfeksiyonlarının bulaş riskini ciddi oranda azalttığı su götürmez bir gerçektir.

  • Yeterli ve kaliteli uyumak

Yapılan çalışmalar; saat 22.00-02.00 arasında derin uykuda olmanın, çocuklarda büyüme, gelişme ve bağışıklık sistemi için büyük önem taşıdığını ortaya koymaktadır. Yaşa göre değişmekle birlikte çocuklarda 9-12 saat uyku gerekir. Özellikle karanlıkta, gece uykularında oluşan melatonin, antioksidan özelliği ile vücuttaki bakteri ve toksinlerle savaşır, vücutta doku iyileşme hızını artırır.

  • Bol su içmek

Yeterli su tüketimi; zararlı toksinleri vücuttan atarken, cilt, solunum sistemi, mide, bağırsaklar, böbrekler ve kalp-damar sağlığı başta olmak üzere vücudumuzun tüm fonksiyonları için büyük önem taşır. Yetersiz su tüketimi; eklem ağrıları, öksürük, kabızlık, idrar yolu enfeksiyonu, tansiyon düşüklüğü, baş ağrısı ve halsizlik gibi bir çok soruna yol açabilmektedir.

  • Hijyene dikkat etmek

El ve yüz yıkamak, diş fırçalamak, duş almak, ayak hijyenine dikkat etmek çok önemlidir. Özellikle yemek öncesi ve tuvalet sonrası elleri iyice yıkamak enfeksiyonlardan korunmada temel kuraldır. Temiz hava almak ve özellikle sigara dumanından kaçınmak da çocukların bağışıklık sistemi için büyük önem taşımaktadır.

  • Stresi yönetmeyi öğrenmek

Dr. Şanlı “Günümüzde çocuklarda yaygınlaşan aşırı stres, bağışıklık sistemini zayıflatarak enfeksiyonlara kolay yakalanmaya ve iyileşmenin gecikmesine neden olur. Aynı zamanda alerjik hastalıkları artırır, mide ve bağırsak sistemini bozar. Uyku bozukluğu yaparak büyüme hormonu ile tiroid hormonunun çalışma dengesini bozar. Kalp hızını artırarak hipertansiyona zemin hazırlar. Çocuklarla etkinlikler, aile içi pozitif iletişim, arkadaş ilişkileri vb iyileştirilmesi, stresi yönetmeyi öğrenmesi bağışıklık sistemini güçlendirir” diyor.

  • Düzenli egzersiz yapmak

Düzenli egzersiz, kan dolaşımını artırarak solunum ve dolaşım sisteminin daha etkin çalışmasını, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar. Çocuklar için günlük 1 saat fiziksel aktivite önerilir. Yürüyüş, koşu, bisiklete binme, yüzme veya açık havada oyun gibi aktiviteler çok faydalıdır. Egzersiz alışkanlığı kazanmak, çocukların zihinsel sağlığını da destekler.

  • Aşılarını düzenli yaptırmak

Dr. Şanlı “Çocukları sadece hastalandığında değil, sağlıklı oldukları dönemde de çocuk doktoru kontrollerine götürmeliyiz. Rutin aşılarını ihmal etmemeli, doktorumuzun önerdiği özel aşı dediğimiz diğer aşılarla beraber; özellikle her yıl yenilenen grip aşısını geciktirmeden yaptırıp sağlıklı bir bağışıklık sisteminin oluşması için ilk adımı atmalıyız. Aşılar, bağışıklık sistemini mikroplara karşı önceden “hazırlayarak” en güçlü korumayı sağlar” diyor.

  • Gereksiz antibiyotikten kaçınmak

Gereksiz antibiyotik kullanımı düzgün bağışıklık sistemini çökertir, yararlı hücre rezervini yok edip zararlı bakterilerin çoğalmasına, vücut direncinin düşmesine neden olur ve ek hastalıklara davetiye çıkarır. Grip ve nezle gibi virüs enfeksiyonlarının tedavisinde antibiyotik fayda sağlamaz. Bu nedenle doktorunuz gerekli görmedikçe antibiyotik kullanmayın.

  • Dengeli ve sağlıklı beslenmesini sağlamak

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı “Dengeli ve sağlıklı beslenme bağışıklık hücrelerinin gelişimini destekler; besinlerden sağlanabilecek protein, demir, çinko, A, C, D ve E vitaminleri ve mineraller bağışıklık hücrelerinin üretimi ve işlevi için gereklidir. Büyüme ve bağışıklık için son derece kıymetli olan balı gibi omega-3’den zengin gıdalar ve fermente ürünler de sofrada mutlaka yerini almalıdır. Şekerli ve işlenmiş gıdalar bağışıklığı baskılar, aşırı şeker ve trans yağ içeren besinler iltihaplanmayı artırır, normal bağışıklık yanıtını bozar bu da hastalıklara yatkınlığı artırır. Tek tip beslenen (örneğin sadece makarna, fast food yiyen) çocuklarda vitamin eksiklikleri görülür ve bu da soğuk algınlığı, grip, zatürre gibi enfeksiyonlara karşı direnci azaltır” diyor.

Geçmeyen yorgunluktan morluklara dikkat!

Dünya genelinde çocuk kanserleri arasında ilk sırada yer alan lösemi, son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Canpolat, hastalığın özellikle 2-5 yaş arasındaki çocuklarda sık görüldüğünü belirterek, anne-babaların sıkı gözlemleri sayesinde erken teşhisin mümkün olduğunu vurguluyor. Çocukluk çağı kanserlerine karşı toplumsal farkındalığın artırılmasının, tedavi başarısında son derece önemli rol oynadığını, bu nedenle her yıl 2-8 Kasım Lösemili Çocuklar Haftası kapsamında etkinlikler yapıldığını belirten Prof. Dr. Canpolat, löseminin 5 öncü sinyalini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Teknolojiyle iç içe, hızlı tüketimin merkezde olduğu modern yaşam, çocuk sağlığını sessiz ama güçlü biçimde tehdit ediyor. Artan hava kirliliği, hazır gıdalar, kimyasal içerikli oyuncaklar ve ekran karşısında geçirilen uzun saatler, çocukluk çağı lösemilerinin görülme oranının son yıllarda artmasına neden oluyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Canpolat bu durumun sadece genetik değil, çevresel faktörlerle de yakından ilişkisi olduğunu belirterek “Özellikle içinde bulundouğumuz modern çağda çevresel faktörlerin çok daha etkili olduğunu görüyoruz. Pestisit içeren gıdalar, hava kirliliği, plastik kullanımındaki artış ve elektromanyetik alanlar derken çocukların bağışıklık sistemi zayıflıyor. Ailelerin bu konuda bilinçli olması, erken farkındalık açısından kritik rol oynuyor” diyor.

Prof. Dr. Cengiz Canpolat

Prof. Dr. Cengiz Canpolat

Sinsice ilerliyor, erken tanı büyük önem taşıyor

Löseminin sinsice ilerleyen bir hastalık olduğu için belirtilerinin de genellikle yorgunluk, solunum yolu enfeksiyonları ya da kansızlık gibi durumlarla karıştırılabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Cengiz Canpolat sözlerine şöyle devam ediyor: “Oysa erken tanı, sadece yaşam süresini değil, tedavinin başarısını da kökten etkiliyor. Erken fark edilen her gün, çocuğun bağışıklık sisteminde önemli kazanımlar sağlıyor. Hastalığın ilk evrelerinde tespit edilmesi durumunda çocukların büyük bölümü tamamen sağlığına kavuşabiliyor. Ancak tanı geciktikçe kanserli hücreler çoğaldığından dolayı tedavi süreci uzuyor, ilaç dozları artıyor ve küçük bedenlerinin yükü ağırlaşıyor. Bu nedenle ailelerin en küçük şüphede bile vakit kaybetmeden uzmana danışmaları gerekiyor.”

Tedavide kişiye özel yaklaşımlar öne çıkıyor

Çocukluk çağı kanserleri içerisinde yüzde 30 ile en sık görüleni lösemi. Bilim dünyası çocukluk çağı lösemisinin tedavisinde son yıllarda büyük bir dönüm noktasına ulaştı. Günümüzde artık sadece kanser hücrelerini yok etmek değil, sağlıklı hücreleri koruyarak yaşam kalitesini yükseltmenin hedeflendiğini vurgulayan Prof. Dr. Cengiz Canpolat şöyle konuşuyor: “Geçmişte lösemi tedavisinde kullanılan kemoterapiler, vücuttaki tüm hızlı bölünen hücreleri etkilerdi. Günümüzde ise hedefe yönelik ilaçlarla sadece lösemi hücrelerine yöneliyoruz. Bu sayede saç dökülmesi, mide bulantısı gibi yan etkiler daha az görülüyor ve çocuklar tedavi sürecini çok daha iyi tolere ediyor.”

Lösemide bu belirtileri ihmal etmeyin!

Prof. Dr. Cengiz Canpolat, löseminin üç öncü belirtisini sıralayarak, anne babalara bu belirtileri kesinlikle dikkate almalarını vurguluyor. İşte o belirtiler;

  • Sebepsiz morluklar

Çocuğun cildinde bir çarpma sonucu değil, sebepsiz yere oluşan morluklar erken tanıda çok büyük önem taşıyor. Anne babalar genellikle ‘çocuk bu, sürekli düşüyor’ diyerek bacakların özellikle üst kısımlarında oluşan morlukları geçiştirmemeli. Eğer morluklar sık tekrarlıyor, geç iyileşiyor ya da farklı bölgelerde nedeni belirsiz şekilde ortaya çıkıyorsa mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmesi gerekiyor.

  • Burun ve diş eti kanamaları

Çocuklarda ara sıra burun veya diş eti kanaması normal olsa da, bu durum sıklaştığında önemli bir sinyal olabilir. Özellikle kendiliğinden başlayan, uzun süren ya da tekrarlayan burun kanamaları ve fırçalama sırasında kolayca kanayan diş etleri, kanın pıhtılaşma mekanizmasında bir sorun olduğuna işaret edebilir. Bu nedenle bu belirtileri hafife almamak, dikkatle izlemek ve zaman kaybetmeden doktora başvurmak gerekir.

  • Sık tekrarlayan ateş ve enfeksiyonlar

Bağışıklık sistemi zayıfladığı için çocuk sık sık ateşlenir, basit bir soğuk algınlığı uzun sürer veya tekrarlayan boğaz iltihapları görülür. Bu durum, vücudun savunma mekanizmasının lösemi hücreleri tarafından baskılandığını gösterebilir. Özellikle sonbahar ve kış aylarında çocuklarda solunum yolu enfeksiyonları yaygınlaştığı için, aileler bu duruma karşı uyanık olmalı, sık tekrarlayan ateş, enfeksiyon ve kol-bacak ağrıları olması durumunda çocuk onkoloji uzmanına başvurmalıdır.

  • Lenf bezlerinde büyüme

Çocukların enfeksiyon sırasında özellikle boyun, koltuk altı ya da kasık bölgesinde lenf bezlerinin büyüyebilir. Ancak tedavi süresi sona erdiğinde lenf bezlerinde hala bir küçülme olmamışsa hatta daha da büyümüşse, üzerine dokununca hassasiyet olmuyorsa ve lenf bezi büyümesine yüksek ateş eşlik ediyorsa mutlaka Çocuk Hematoloji ve Onkoloji bölümüne başvurulmalıdır.

Bitmeyen halsizlik ve yorgunluk

Eskiden enerjik olan bir çocuğun oyunlara ilgisini kaybetmesi, sık sık dinlenmek istemesi ve yüzünde belirgin bir solgunluk oluşması, kansızlıktan çok daha fazlasını işaret edebilir. Lösemi, kemik iliğindeki sağlıklı hücrelerin yerini kanserli hücrelerin almasıyla oksijen taşıma kapasitesini azaltır. Çocuğunuzun günlük yaşamda hareketlilik seviyesini, uyku düzenini iyi takip ederek geçmeyen halsizlik, yorgunluk ve uykuya dalma güçlüğü durumunda doktora başvurun.

İdrar kaçırmayı azaltan 6 önemli kurala dikkat!

İdrar kaçırma toplumda çoğu kişinin yaşam kalitesini derinden etkileyen, ancak konuşulmaktan çekinilen önemli bir sağlık sorunu. Genellikle 50 yaşından sonra görüldüğü düşünülen bu durum aslında hemen her yaştaki kişilerin kapısını çalabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, tüm dünyada oldukça yaygın rastlanan idrar kaçırmanın görülme sıklığının ülkemizde de özellikle nüfusun yaşlanmasıyla birlikte daha da arttığını belirterek, “Öyle ki toplum bazlı çalışmalarda kadınların yüzde 9-43’ünde, erkeklerin ise yüzde 7-27’sinde idrar kaçırma sorununa rastlanmaktadır. Bu hastalık aile, sosyal ve iş hayatını olumsuz yönde etkileyebilecek şiddette olabilmektedir. Dolayısıyla, tedavisine erken başlanması, hastalığın daha kolay yöntemlerle kontrol altına alınması ve hastanın hayat kalitesinin artması için çok önemlidir. Günümüzde, idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre başvurulan yöntemlerle sorun genellikle ortadan kalkmakta, bazı hastalarda ise en azından hayat kalitesi büyük oranda artmaktadır” diyor.

Prof. Dr. Burak Özkan

Prof. Dr. Burak Özkan

Birkaç farklı türü mevcut

İdrar kaçırma; hastanın kontrolünde olmadan veya idrar yapımı için uygun şartlar oluşmadan idrarın istemsiz olarak kaçması şeklinde tanımlanıyor. Yaşam kalitesini oldukça düşürebilen idrar kaçırmanın birkaç farklı türü bulunuyor. Ani idrar isteğiyle birlikte oluşan sıkıştırma tarzında idrar kaçırmanın yanı sıra karın içi basıncının arttığı durumlar olan öksürmek, hapşırmak ve yerden ağır bir cisim kaldırmakla gerçekleşen stres tipi idrar kaçırma en sık görülen tiplerini oluşturuyor. Bazı hastalarda bu iki mekanizmanın beraber görülebildiğini vurgulayan Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, “Bunların dışında geçici bazı durumlara bağlı olan idrar kaçırma, nörolojik hastalıklara bağlı idrar kaçırma, fistüllere bağlı idrar kaçırma veya hastanın idrar yapamadığı için taşma tarzında idrar kaçırma tipleri de mevcuttur” bilgisini veriyor.

Pek çok sebep neden olabiliyor!

İdrar kaçırmaya pek çok sebep yol açabiliyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, en sık görülen etkenleri; “Doğumlar, yüksek bebek ağırlığı, menopoz, fazla kilo, geçirilmiş cerrahiler, üriner sistem enfeksiyonları, kullanılan bazı ilaçlar, depresyon, zihinsel fonksiyonlarda bozukluk, nörolojik rahatsızlıklar, kabızlık, sigara kullanımı ve genetik yatkınlık” olarak sıralıyor.

Tedaviyle kontrol sağlanabiliyor

İdrar kaçırmanın tedavisinde hedef hastayı tekrar idrar kontrolünü sağlayabilir hale getirmek ve buna bağlı olarak hayat kalitesini arttırıp, idrar kaçırmanın getirdiği ek problemlerden kurtarmak. Tedavi, idrar kaçırmanın tipine, hastanın yaşına, eşlik eden diğer hastalıklarına, genel sağlık durumuna ve altta yatan bir sebep olup olmamasına bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın tıbben çözülebilir bir hastalık olduğuna işaret ederek, “Son yıllarda gelişen tedavi yöntemleri ve yaşam alışkanlıklarında alınan önlemler sayesinde hastaların büyük bir kısmında kontrol tamamen sağlanabilmektedir” diye konuşuyor.

İdrar kaçırmayı azaltan 6 önemli kural!

İdrar kaçırma tedavisinden başarılı sonuç alınmasında altta yatan etkenin tespit edilmesi kritik bir rol üstleniyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın altında idrar yolu enfeksiyonu, mesane tümörleri, prostat hastalıkları, üreter veya mesane taşları gibi bir patoloji saptanırsa, öncelikle bu sorunun tedavisi edilmesi gerektiğini vurguluyor. Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan düzenlemelerin de son derece önemli olduğunu belirterek, dikkat edilmesi gereken 6 önemli kuralı, “Kilo verilmesi,  idrar kontrol mekanizmalarını güçlendiren pelvik taban egzersizlerinin yapılması, orta seviyede egzersiz programlarının uygulanması, tetikleyici faktörler  olan kahve ile çay tüketiminin sınırlandırılması ve sigaranın bırakılması, içilen sıvı miktarının ayarlanması ve kabızlık sorununun giderilmesi için beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi” olarak sıralıyor. Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesinin yanı sıra idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre ilaç tedavisine, girişimsel yöntemlere veya cerrahi müdahaleye de başvurulabildiğini sözlerine ekliyor.

Horlama haftada üç günden sık oluyorsa… Dikkat!    

Genellikle boğaz yapısına bağlı sebeplerden dolayı gelişen horlama her 4 erişkinden 1’inde görülen yaygın bir sorun. Çoğu zaman sadece çevredekileri rahatsız eden bir durum gibi görülüyor. Ancak, horlamaya Uyku Apne Sendromu eşlik ediyorsa; gündüz uyuklama ve dikkat dağınıklığı, kalp damarlarında tıkanıklık, inme, insülin direnci, tip 2 diyabet ve kanser gibi pek çok önemli sağlık sorunları gelişebiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, bu nedenle, özellikle solunum sisteminde hava akımının en az 10 saniye kesilmesi olarak tanımlanan Uyku Apne Sendromu’nun eşlik ettiği horlamaların mutlaka tedavi edilmesi gerektiği uyarısında bulunarak,  “Horlama haftada üç geceden  sık gelişiyorsa, nefes durmaları eşlik ediyorsa, gündüz aşırı uyku hali veya yorgun uyanma sorunu varsa, bir uyku merkezine başvurmak gerekmektedir” diyor. Horlamanın altta yatan sebebe göre tedavi edildiğini belirten Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, “Cerrahi tedavi ve alerjik nezle eşlik ediyorsa, uygun hastada ilaç tedavisine başvurulmaktadır. Uyku Apne Sendromu mevcutsa basınçlı hava uygulayan cihazların kullanımı gereklidir. Bunların yanı sıra kilo vermek, alkol ile tütün ürünü kullanımını bırakmak önem taşımaktadır” bilgisini veriyor.

Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu

Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu

Hava yolunun dar olması

Boğazımızın arkasında bulunan yumuşak damağın sarkık olması, küçük dilin uzayıp büyümesi, alt çenenin küçük ve geride olması, dilin büyük olması, büyük bademcikler, burun kıkırdağında eğrilik ve burun etlerinin büyük olması hava yolunun daralmasına neden olabiliyor. Özellikle alerjik nezle burun etlerinin şişmesine yol açabiliyor. Uygun hastalar cerrahi tedavi açısından değerlendiriliyor. Bademcik, geniz eti, yumuşak damak veya burun operasyonları uygulanabiliyor. Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu,  “Alerjik nezlesi olan hastalarda ilaç tedavisi, burun etlerine yönelik küçültme işlemleri ve alerjenlere karşı önlemlerin alınması gerekmektedir” diyor.

Obezite 

Fazla kilo nedeniyle boyun çevresinin kalınlaşması, kadınlarda 38 cm, erkeklerde 40 cm üzerinde olması, horlama ve Uyku Apne Sendromu için risk taşıyor. Bunun nedeni ise kalınlaşan boynun havayolunu daraltması. Fazla kilolarda hekim ve diyetisyen eşliğinde kilo kaybı öneriliyor. Ayrıca, eşlik eden insülin direnci veya tip 2 diyabet varsa tedavisi ve yaşam tarzı değişiklikleri gerekiyor. 

Alkol ve tütün tüketimi

Alkol ve tütün ürünleri havayolundaki kasların gevşemesine neden olarak horlamayı artırıyor.

Hava yolunu genişleten ilaçlar

Hava yolunu genişleten ilaçlar da kasları gevşeterek horlamaya sebep olabiliyor. Bu ilaçlar arasında uyku ilaçları, antidepresanlar, anestezi ilaçları ve ağrı kesiciler yer alıyor.

Çeşitli hastalıklar

Soğuk algınlığı, alerjik nezle, reflü ve hipotiroidi gibi bazı hastalıklar ödem oluşturdukları havayolunun daralmasına neden oluyor.  Bazı nörolojik hastalıklar da kasları gevşeterek horlamaya yol açabiliyor.

Uyku yoksunluğu

Yorgun olduğumuzda ve uyku borcu biriktirdiğimizde horlama artabiliyor.

Bu sendromda her 10 hastadan 9’unda horlama görülüyor

Uyku Apne Sendromu tespit edilen her 10 hastadan 9’unda horlama görülüyor. Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, bu nedenle horlama yakınmasıyla başvuran hastalarda mutlaka Obstrüktif Uyku Apne Sendromu’nun araştırıldığını belirterek, “Sabah yorgun uyanma, gündüz aşırı uyku hali, uykuda nefes durması, sabah ağız kuruluğu, dikkat eksikliği ve konsantrasyon güçlüğü, Uyku Apne Sendromu’nun tipik bulgularını oluşturmaktadır” diyor.

Çikolatalı kestane şekeri zamanı  

Kahve Dünyası, mevsiminde toplanmış taze kestanelerle hazırlanan Çikolata Kaplı Kestane’yi misafirleriyle yeniden buluşturuyor.

Bitter çikolatanın sadeliği ile kestanenin yumuşak dokusunu bir araya getiren dönemsel lezzet Çikolata Kaplı Kestane, Kahve Dünyası’nın çikolata ustaları tarafından taze taze özenle hazırlanan bitter çikolata ile kaplanıyor ve son olarak boz Antep fıstığının lezzetiyle taçlandırılıyor.

Yoğun kestane tadı, gerçek Altınmarka çikolatası ve boz Antep fıstığı ile hazırlanan Çikolata Kaplı Kestane, misafirlerine karşı konulamaz bir tatlı molası sunuyor.

Obeziteden hipertansiyona diyabetten osteoporoza…

Böbreklerimizin hemen üstünde küçük üçgen şeklinde yer alan ve 4-6 gram ağırlığında olan böbrek üstü bezleri yaşantımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan hormonları üretmek ve salgılamak gibi son derece önemli işlevler üstleniyorlar.  Öyle ki vücudumuzun enerji üretiminden kan basıncının düzenlenmesine, kalp-damar sağlığından stres yönetimine kadar pek çok kritik göreve sahip hormonları salgılıyorlar. Dolayısıyla, bu bezlerde oluşan kitlelerin bazı türleri, zamanında teşhis ve tedavi edilmediğinde vücutta ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor.  Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, böbreküstü bezinde gelişen kitlelerin çoğunun belirti vermediğine ve genellikle başka bir sebeple başvurulan görüntüleme yöntemlerinde tesadüfen bulunduğuna dikkat çekerek, “Böbrek üstü bezlerinde oluşan kitleler genellikle tehlikeli değildir. Ancak, özellikle pheochromocytoma ve kortizol ile aldosteron hormonu salgılayan kitleler ciddi kardiyovasküler, metabolik ve elektrolit sorunlara yol açabilmektedir. Ayrıca, büyük olan veya sürekli büyüyen kitlelerde de kanser riski artmaktadır. Bunların yanı sıra bu kitleler özellikle akciğer, meme veya böbrek kanserlerinin yayılmaları sonucu da gelişebilmektedir. Dolayısıyla, bazı kitleler ciddi ve acil müdahale gerektirebilmektedir” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, bu nedenle böbrek üstü bezinde oluşan her kitlenin mutlaka uygun tanı yöntemleriyle değerlendirilmesinin ve ihtiyaç halinde tedavi edilmesinin yaşamsal önem taşıdığı uyarısında bulunuyor.

Prof. Dr. Melih Kara

Prof. Dr. Melih Kara

Bazı risk faktörleri tetikleyebiliyor!

Böbrek üstü bezinde oluşan kitleler büyük oranda sebepsiz olarak ortaya çıkıyor. Ancak, bazı risk faktörleri kitle gelişimini tetikleyebiliyor. Prof. Dr. Melih Kara, ileri yaşın risk faktörlerinden biri olduğunu belirtirken, “Ayrıca, önceden kötü huylu tümör varlığının, genetik sendromların (MEN2, von Hippel-Lindau, SDH mutasyonları gibi) ve sürekli kullanılan bazı ilaçların riski artırdığı bilinmektedir. Bu bulgular, böbrek üstü bezi kitlelerinde çok çeşitli faktörlerin rol oynadığını ve tanı ile tedavi süreçlerinde kişiye özel değerlendirmelerin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır” diye konuşuyor.

Çoğunlukla iyi huylu oluyor, ancak…

Vücudumuzun sağlıklı çalışmasında kritik bir rol üstlenen kortizol, aldosteron, androjen, adrenalin ile noradrenalin gibi hormonların üretimini ve salgılanmasını sağlayan böbrek üstü bezlerinde kitleler oluşabiliyor. Adrenal tümörler olarak adlandırılan bu kitleler, temelde hormon üreten ve üretmeyen olarak iki gruba ayrılıyor.  En sık görülen tipi olan adrenokortikal adenom genellikle iyi huylu oluyor ve hormon üretmiyor. Ancak, çoğu sorun oluşturmasa da böbrek üstü bezinde oluşan kitlelerin bazı türleri ise vücutta önemli sağlık problemlerine neden olabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, böbrek üstü bezinde oluşan ve hormon salgılayan kitlelerin yol açabildikleri problemleri şöyle sıralıyor:

“Aşırı kortizol üreten kitleler Cushing sendromuna neden olabilmektedir. Bunun sonucunda; obezite, hipertansiyon, diyabet, osteoporoz ve ciltte kolay morarma gibi sorunlar gelişebilir. Aşırı aldosteron üreten kitlelerde ise dirençli hipertansiyon veya hipokalemi nedeniyle kas krampları ile halsizlik gibi şikayetler oluşabilir. Pheochromocytoma hormonu üretiyorsa; dirençli hipertansiyon, taşikardi, tekrarlayan baş ağrısı, geçici yüksek tansiyon atakları görülebilir.”

Sıklıkla belirti vermiyor, tesadüfen yakalanıyor

Böbrek üstü bezlerinde oluşan kitleler genellikle herhangi bir belirti vermedikleri için hastalar tarafından fark edilmiyor. Günümüzde BT ve MR gibi ileri görüntüleme tekniklerinin yaygınlaşması sayesinde, farklı nedenlerle yapılan taramalarda böbrek üstü bezi kitleleri daha sık tespit ediliyor. Ancak, eğer hormon etkisi varsa hipertansiyon ve metabolik bozukluklar sık görülen ilk belirtilerini oluşturuyor. İlerleyen aşamalarda hormon fazlalığına bağlı olarak sistemik komplikasyonlar da gelişebiliyor.

Ameliyat genellikle tedavinin temelini oluşturuyor

Tedavi planı, böbrek üstü bezi kitlesinin türüne, büyüklüğüne, hormon salgılayıp salgılamadığına ve hastanın genel sağlık durumuna göre düzenleniyor. Küçük, iyi huylu ve hormon salgılamayan kitlelerde BT veya MR gibi görüntüleme yöntemleriyle yapılan düzenli takip yeterli gelebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, cerrahi müdahalenin genellikle tedavinin temelini oluşturduğunu belirterek, “Özellikle belirgin olarak fazla hormon salgılayan tümörlerde, kanser şüphesi taşıyan veya büyük boyutlu (>4 cm) tümörlerde cerrahi yönteme başvurmak gerekmektedir” bilgisini veriyor.

Minimal yaklaşımlar tercih ediliyor

Son yıllarda, cerrahi yöntemlerde, sağladıkları pek çok avantaj nedeniyle minimal invaziv (laparoskopi / retroperitoneal / robotik)  yaklaşımlar tercih ediliyor. Daha küçük portlar, tek port uygulamaları, gelişmiş görüntüleme teknikleri ve  yapay zeka destekli alet tanıma gibi teknolojik yeniliklerin uygulandığı minimal invaziv yöntemler hem cerrahların hem hastaların yüzünü güldürüyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, “Bu teknolojilerle gerçekleştirilen ameliyatlar hastaların daha kısa sürede taburcu olmalarını sağlamakta, iyileşme sürecini hızlandırmakta ve estetik açıdan daha iyi sonuçlar sunmaktadır. Bu etkileri sayesinde de hastaların yaşam kaliteleri artmaktadır” diye konuşuyor.

Laparoskopik yöntem altın standart olarak görülüyor

Laparoskopik adrenalektomi (Transperitoneal lateral yaklaşım) uzun süredir böbreküstü bezi tümörü ameliyatlarının altın standardı olarak kabul ediliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, “Tercih ettiğimiz ilk seçenek olan ve cerraha iyi görünür bir alan sağlayan bu yöntem geleneksel açık cerrahiye göre daha iyi sonuçlar, hastalarda daha az ağrı, hastanede daha kısa kalış süresi ve daha hızlı iyileşme sunmaktadır” diyor. Özellikle küçük tümörlerde ve obezite hastalarında başvurulan posterior retroperitoneal (PR) laparoskopik yöntemin de doğrudan sırt bölgesinden böbreküstü bezine ulaşılmasını sağladığını vurgulayan Prof. Dr. Melih Kara,  “Bu sayede karın boşluğu açılmadığı için ameliyat süresi kısalmakta ve ağrı şikayeti azalırken, günlük yaşama dönüş daha hızlı olmaktadır. Robotik adrenalektomi yöntemi ise 3 boyutlu görüntüleme ve daha esnek aletler sayesinde zorlu anatomilerde ve büyük veya derin yerde yer alan tümörlerde kolaylık sunmaktadır. Bazı çalışmalarda, bu etkisiyle daha az kan kaybı ve kısa yatış süresiyle sonuçlandığı bildirilmektedir” diyerek sözlerini tamamlıyor.