Yazılar

Ödün vererek çalışın

Ufuk Ügümü “Kopyacılık sizi bir yere ulaştırmaz”

Ufuk Ügümü “Kopyacılık sizi bir yere ulaştırmaz”

 

Bu ay ki Chef&Chef konuğum Avrupalılara kruvasını tekrar öğreten genç yetenek Şef Ufuk Ügümü oldu. İspanya Cordon Blue’da başlayan eğitimi ve aile lokantası Hünkar ile devam eden başarı hikayesini bizimle paylaştı. Keyifle okumlar.

 

-Ufuk şef kısaca kendinden bahseder misin?

Aslen Erzurumluyum. Mutfağın dördüncü nesil temsilcisiyim.

 

-Kariyerin ilk iş tecrübeni doğru kronolojide paylaşır mısın?

Kariyerim Hünkar’da başladı. Ama birçok yerde çalıştım. Mutfağa geçmeden önce hal ve kasapta dahil her yerde çalıştım.

 

-Hünkar Lokantası Türkiye’nin ilk 50 best listesine giren restoranlarından biri. Hünkar’ın yeni nesli olarak mutfağına girmeye devam mı? Bu arada ben baban ve amcalarının fanatiğiyim, onlar Türk mutfağının Padişahları.

Kariyerimin başlangıç yeri… Bu aralar fazla fırsat bulamasam da Hünkar’a uğradığımda mutlaka mutfağa girer bir şeyler yapmaya çalışırım.

 

-Kruvasan markası ile dünyada etki yarattın? Kruvasanı Fransızlardan çok kaliteli inovasyona sayende Türkler sokmuş oldu? Aklında bunu yurtdışına taşımak var mı?

Cordon Blue (İspanya) mezunuyum. Grand diplomam var. Pastacılık ve aşçılık üzerine… Orada çok değer verdiğim bir şefle birlikte kruvasanın tarifi üzerinde çalışmalar yaptık.

Ekmek katkı maddesi koyup koymamak mı? Tereyağı mı? Margarin mi? Tuz-şeker oranı, acaba bal mı koysak gibi düşünceler sonunda mükemmel kruvasanı yaptık. Uluslararası Kruvasan yarışmasında birinci olduk. Bu bizim tanınmamızda büyük katkı sağladı.

Bize başka şube açar mısınız? Sorusunu şöyle cevaplıyorum.  Dükkan başında olmadan aynı kaliteyi garanti edemiyoruz. Bu nedenle yakın zamanda yurtdışında şube açmayı düşünmüyorum.

 

-Lokanta Kru inanılmaz bir başka inovasyon? Yeni nesil lokantacılık… Bu karışımda hangi etkenler fayda sağladı?

Hünkar’da aldığımız eğitim ve gördüğümüz kültür bunlar başrol oynamıştır. Ailemizin yemeğe olan tutkusunu da unutmayalım. Ayrıca annemde Egeli… Sık sık Ege’ye yaptığımız aile ziyaretlerinde, yolda gidip gelirken, aldığımız yediğimiz ürünlerin kalitesi aklıma her zaman yer etmiştir. Çünkü hepsi çok doğal ve çok taze. Yurt dışında da aldığım eğitim ve tekniklerle Türk mutfağının lezzetlerini bir araya getirdiğimde sonuç böyle oldu. “Lokanta Kru” çıktı ortaya.

 

-Kruvasanı yarattın? Lokanta Kru’yu yarattın ve bunların kopyaları hızlı oluşacak. Ne yazık ki ülkemizin bir geleneği kopyacılık ve çoğu noksan ve yanlış kopyalanacak. Bu nasıl bir duygu? Rahatsız edicimi yoksa ekol olmak keyiflendiricimi?

Taklitler aslını yaşatır! Kopya değil de ilham verdiysem bu beni mutlu eder. Bu bana en ufak bir rahatsızlık vermez. Aksine böyle bir durumla karşılaşırsam mutlu bile olurum. Demek ki “Başarılıyız” derim. Yalnız bizden gidip başka bir yerde aynı tarifi kullanıp “Tat Kopyacılığı” yapılırsa Allaha havale ederim.

 

-İnanılmaz bir kariyerin ve altyapın var. Bu sana sürdürülebilir ve özgün inovasyonlu konseptler yaratmanda etken olmuş. Peki seni yeni nesil şeflere neler tavsiye ediyorsun?

 

Tavsiye edebileceğim tek şey kendi olmaları ve kendi hikayelerini yaratmaları. Özgün duruşlar. İllaki ilham aldığımız, takip ettiğimiz şefler olur. Ancak kopyacılık sizi bir yere ulaştırmaz. Sürdürülebilir başarı için yemeğe olan tutku ve merakının asla bitmemesi gerekir. Buna en büyük örnek Feridun amcam ve babamdır.

 

-Lokanta Kru’da bir tabağın hikayesi var mı?

Buna şöyle bir cevap verebilirim. Bu güne kadar ki deneyimlerimiz, tecrübelerimiz, hiç bitmeyen tutkumuz, yemeğe olan aşkımız ve emeğimiz ile ortaya çıkıyor o tabaklar. Hepsi aşk eseri!

 

-Yeni projeler var mı?

Şuan Kruvasanı büyütüyoruz. Dikkatimiz ve heyecanımız bu yönde. Çok yakın zamanda başka bir proje yok ama ilerleyen zaman da illaki olacaktır.

 

-Lokanta Kru da imza ve değişmeyen kalıcı bir ürün tavsiye eder misin?

Birçok ürün var aslında. Bostan patlıcan, 9 saat pişmiş dana kol, yanında ızgara brokoli, Despina usulü kuzu yaprak ciğer. Zeytinyağlılarımızdan da birkaç tane söylemem gerekirse, dağ çileği soslu avokadolu çiğ brokoli ve Ricotto peynirli pancar.

 

Dünyada yeni mutfak akımı ‘0 km pişirme’ felsefesini uyguluyoruz

Dünyada yeni mutfak akımı ‘0 km pişirme’ felsefesini uyguluyoruz

 

Tolga Atalay ile Chef&Chef bu ay ki konuğu Odurla’nın şefi Osman Sezener oldu. Pause Dergi okurları için Sezener ile kariyeri ve yemek konusunda keyifli bir sohbet ettik. 

—-Pause Dergi okurlarına kendinizi tanıtır mısınız?

İzmirliyim. Anne-baba taraflarım farklı ülkelerden İzmir’e gelmiş. 37 yaşındayım. İkinci nesil olarak babamdan işleri devraldım. Halen beraber çalışıyoruz ve ben işin daha çok operasyon kısmını yönetiyorum. Restoranın içine doğduğumdan dolayı, çocukluğumdan beri restoranda büyüdüm ve bütün departmanlarında ve yaz tatillerinde çalıştım. Ailemde Alman, Yunan, hem de İstanbul etkisi olduğundan dolayı, sofralarımızda farklı yemekler görerek büyüdüm. Küçük yaştan beri babaannemin en az 20 kişilik geniş ve keyifli sofraları, bana bugün yaptığım iş için ana ilham kaynağı oldu.

 

—-Hem alaylı hem de okullusun değil mi?

Bilkent Üniversitesinde Turizm ve Otel İşletmeciliği üzerine, New York French Culinary Institute’da aşçılık eğitimimi tamamladım. Amerika, İstanbul ve İtalya’da farklı restoran ve otellerde çalıştıktan sonra, aile işimizin başına geçtim. Biz 40 senelik restorancıyız.

 

—-Mesleki kariyerinizden bahseder misiniz?

İlk iş tecrübem 12 yaşında kendi restoranımız olan Ristorante Pizzeria Venedik’te garson komisi olarak çalışmaktı. Sonrasında, üniversite sırasında Çırağan Hotel’in mutfakta, New York Le Cirque, New York A Voce, İstanbul Sunset, İtalya Piazza Duomo Alba olarak devam etti. Şimdi ise Venedik Catering, Pizza Venedik express 6 şubesi ile Ristorante Pizzeria Venedik ve Odurla operasyonunu yönetiyorum.

 

—Odurla’nın bir hikâyesi var mı?

Odurla, Amerika’da eğitim alırken aklımda olan projemdi. Her zaman kendi coğrafyamda doğal ürünlerle, bir şefin masası restoranı kurup; misafirlerimle sohbet ederek yemek yapmak istedim. Ayrıca misafirlerin mutfağın içini görerek, tempomuzu izlerken keyif almalarını istedim. Bundan dolayı da, 7 ay önce kendi zeytinliğimizin olduğu Urla’daki arazimizde, 5 odalı misafirhanemiz ve restoranımızı açtık. Hayalimi bu şekilde gerçekleştirmiş oldum. Her yeri zeytinlik olan ve bütün ürünleri kendi yetiştirdiğimiz tarlalarımızdan meydana gelen menüsüyle, restoranımızı açtık. Bu doğal ürünleri tamamen odun ateşinde pişirme yöntemiyle ve teknikleriyle sunuyoruz. Böylece doğaya olan saygımızı da, misafirlerime gösteriyoruz. Urla, zaten kendisi çok özel bir bölge… Bu sebeple, Toscana veya San Sebastian üzerinden tanımlamak yerine, kendisine has olarak en güzel balığın ve etin, en güzel sebzelerin ve doğanın olduğu bir coğrafya olarak tanımlamayı tercih ederim.

 

—-Urla’da tamamen organik bir mutfağa sahipsiniz değil mi?

Dünyada şu anda en önemli mutfak akımlarından olan ‘0 km pişirme’ felsefesini uyguluyoruz. Kullandığımız tüm malzemeleri, etrafımızdaki tarlalar ve kendi ektiğimiz tarlalardan kullanıyoruz. Böylece Urla’daki üreticiyi de desteklemiş oluyoruz. Ayrıca, kendi zeytinyağımız, salçamız, nar ekşimiz gibi birçok ürünü kendimiz üretiyoruz. Sosyal çalışmaya değinirsek, Urla’da son yıllarda birçok iyi restoran açıldı. Kazan-kazan mantığıyla, hep beraber omuz omuza Urla’yı Türkiye’nin ve dünyanın en önemli gastronomi bölgelerinden birisi haline getirmek için her gün aşkla çalışıyoruz.

 

—Odrula’nın mutfağında neler pişiyor?

Şu an için Odurla’da tamamen Karaburun, Mordoğan, Özbek, Çeşme bölgelerinin deniz ürünlerini kullanıyoruz ve ürünlerimizi odun ateşi, ızgarası ve fırınında sunuyoruz. Deniz ürünleri bizim olmazsa olmazımız. Örneğin, dil balığı burgerimizi veya süzgeç telinde odun ateşinde sotelenmiş kalamarımızı keşke deneyebilseniz… İleriki projemiz, sadece deniz ürünleriyle açtığımız farklı bir restoran olacak.

 

—Genç şef adaylarına ne öneriyorsun?

Çalışmak, çalışmak, çalışmak! Çünkü hem kafa hem vücut olarak çok yorucu bir sektör… Günde 14-15 saat çalışmak gerekiyor. Sadece aşçılık okulu değil; bir yandan da okula giderken farklı restoranlarda pratik yapmalarını öneririm. Sadece üst düzey restoran değil. Salaş bir balıkçı da olabilir, kasap da olabilir, köşe başındaki dönerci de… Bu kadar çalışmak istemiyorlar ise de, hızlıca çocuk yapıp, orta nesilden hızlı bir şekilde çocuklarımıza işlerimizi devrettiğimiz ve onları keyifle izlediğimiz bir nesle de geçiş yapılabilir diye düşünüyorum.

 

—Yeni bir tabağın ve menünün oluşumu nasıl oluyor?

Her an işimi düşündüğüm için, her an aklıma yeni fikirler gelebiliyor. Yeni menü yaparken öncelikle tarlalar ve balıkhaneleri gezip; önce ürünü seçtikten sonra menüyü şekillendiriyoruz.

 

—Menü çok değişken değil mi?

Odurla’da menülerimiz dört haftada bir değişiyor. Sebzelerimizin yüzde 60’lık bölümünü kendi tarlalarımızdan ve geri kalanı da Urla’daki köylerden tanıdığımız ve bildiğimiz çiftçilerden alıyoruz. Her menü değişiminde ise, el yapımı özel tabaklar ürettiriyoruz. Bu gerçekten çok hızlı ve yorucu bir süreç ama kendimizi her an yeniliyor olmanın da ayrı bir keyfi var. Misafirlerin yüzlerindeki tebessüm, tüm yorgunluğu üzerimizden alıyor.

 

—Size ve Odurla’ya özel lezzetler var mı?

Bir tanesi dana kuyruklu ve karamelize soğanlı lavaşımız. Diğeri ise, islenmiş patates kreması ve odun ateşinde pişmiş kalamarımız. Onlar artık Odurla’nın çocukları gibi oldu. Bugüne kadar menüden yalnızca iki ürün çıkmadı tabi ki… daha neler neler var.

Barlas Günebak, “Türkiye’nin ilk ve tek Omakese şefiyim”

“Türkiye’nin ilk ve tek Omakese şefiyim”

 Pause  Dergi klasiği olan Tolga Atalay ile Chef&Chef’in bu ayki konuğu Barlas Günebak. Genç ve başarılı şef Barlas ile kariyerini ve gastronomi yolculuğunu konuştuk. Keyifle okumalar.

 —Barlas Şef, okuyucularımıza kendini tanıtır mısın?

 1983 Mersin doğumluyum. Yemek yapmakla ilk etkileşimim ailede başladı. Şu anda Healthish’in şefliğini yapan abimle ben çocukluğumuz boyunca annemize mutfak konusunda yardım ettik. Farkına varmadan kendi kariyerimizi çocukken belirlemişiz. İlerleyen zamanlarda abimin aşçı olarak kariyer yapması, benimde bu mesleğe adım atmamda vesile oldu.

—Kariyerin ilk iş tecrübeni doğru kronolojide paylaşır mısın?

 2003 yılı yaz ayında Antalya’daki Martı Myra Otel’de komi şef olarak başladım. Üçüncü haftasında sushi ile ilk tanıştım. Japon mutfağının çok artisan bir iş olup daha sanatsal gelmesi beni çok etkilemişti. Kesinlikle yapmak istediğim işin bu olduğuna karar verdim.

2003 yılı sonlarına doğru japon mutfağı ile başladığım Çırağan Sarayının içindeki Japon restoranı Benihana kariyerim gerçek başlangıcı. İki sene burada çalıştıktan sonra Japon şefin referansıyla Itsumi’de sushi şefi olarak kariyerime devam ettim. 6 yıl boyunca hem sıcak mutfak hem de sushi barda yoğun şekilde çalıştım. Amerika’dan gelen Japon şef Okita san ile beraber İoki’nin açılışında yer aldım. Orada bireysel mönü denemelerim ile kendimi kanıtlama fırsatım oldu. Burada misafirim olan iş adamı Aycan Akdağ ile yollarımızın kesişmesiyle İnari’nin temelleri atıldı. 2012 yılından bu yana Kuruçeşme’de faaliyetlerini sürdüren İnari, ikinci şubesini de Vadistanbul’da açtı.

—Sushi konusunda sushi master olan pek Türk yok hatta genelde Japonların sahiplendiği bir mertebe. Sen bu konuda inanılmaz lezzetlere lezizlik seviyelerine taşıdığını kendi reçetelerinde dahil olmak üzere üst bir dereceye ulaştın. Bu nasıl bir disiplin?

Evet, şu anda Japon ve daha çok Asyalı şeflerinin tercih ettiği bir mutfak… Çünkü öncelikle bir işte ustalaşmak için onu gerçekten çok sevmeniz ve yaptığınız işe saygı duymak gerekir. Ben bu mesleğe başladığım zamanlarda sushi ve Japon mutfağı çok tercih edilen bir mutfak değildi. Maalesef çalışanlar sadece para kazanmak için tercih ediyorlardı. Benim artım severek hatta aşk ile yapmam. İşkolik olmam ve yeni bir şeyler yaratmamdır. Bu mutfağı geliştirme arzum ile farklı tatlar yaratmam beraberinde geliyor.

Gerçek Japon sushisi veya Avrupaya ABD ye uyarlanmış sushiler derken acaba sushinin Türklere uyarlanmışı varmı dır?

Aslında mutfaklar yapıldıkları ülkelerin damak tadına ve malzeme durumlarına göre üzerinde oynanma ve değişiklikler gösterme durumundadırlar. Türkleşme benim görüşümce daha avrupa hatta Amerikan sushisi dediğimiz pişmiş ve soslu ya da mayonezli sushiler olarak görülmektedir. ilk olarak benim başlattığım lokal balıkları kullanarak yaratılan sushiler bunlara örnek gösterilebilir.

Gerçek sushi ustası değerlendirmek için sashimi çok önemlidir ama nigiri gerçek bir ustalık gerektirir şu anda ülkemizde yapabilen sayısı bir elin parmağını geçtiğini düşünmüyorum bu sebeple gerçek masterlık nigiri ile belli olur.

—Genç şeflere yaratıcı şef olma hakkında bir methodoloji verir misin? Aslında artık sende orta yaşa doğru adım atıyorsun?

Genç şefler ilk olarak çok sevdikleri mutfağa yönelmeleri tavsiye ederim.  İtalyan ise İtalyan, Çin ise Çin hangisinde ustalaşmak istiyorlarsa ona yönelmeleri ve iş ahlakına ve disiplinine sahip olmaları onların gelişimi için en önemli… Açık fikirli olsunlar, ben oldum demesinler ve güzel lezzetli yemek yesinler denemeye açık olup, damaklarını güçlendirmek için bol bol farklı lezzetleri tatsınlar.

—İnari’de tekel olan bir lezzet var mı? Varsa hangisi?

İnari’de klasikleşmiş lezzetler dışında mönüde benim reçetelerim mevcut. Ama benim için çok ayrı yeri olan bir lezzet var ki oda tam bir fusion sushi olan “Foie Gras” ızgara kaz ciğerli sushim. Tabi İnari’ye gelenlerin mutlaka yediği Kirohana Roll ve Corn Kagiage benim klasiklerim arasında.

—Sen bir menü veya tabağın hikayesinde yola çıkarken bu süreç nasıl oluyor? İlham nereden hangi an çıkıyor?

Yaratma süreci şöyle gelişiyor. Herhangi bir zamanda yolda yürürken gördüğüm bir nesneden yada gittim bir sanat galerisinden. Resimden veya yediğim başka bir tabaktan. Daha doğrusu doğadan ve ruh halimden… Çünkü doğaçlama sushi yapan bir sushi master olduğum için anlık lezzetler yaratabiliyorum. Bu sebeple ilk ve tek omakese şefiyim.