Galataport İstanbul, Mart 2020’de kruvaziyer ağırlamaya başlıyor

Galataport İstanbul, Mart 2020’de kruvaziyer ağırlamaya başlıyor

Tamamlanmasının ardından yılda mürettabat dahil 1.5 milyon yolcuya hizmet verecek olan İstanbul’un tek ana limanı Galataport, Seatrade Cruise Global 2019’a bir stant ile katılarak dünyanın en önemli kruvaziyer şirketlerinin rotasını İstanbul’a çevirdi. Galataport, 113 ülkeden 643 katılımcının yer aldığı Seatrade Cruise Global 2019 fuarında, dünya devlerine İstanbul’u ve Mart 2020’de açılacak Galataport İstanbul Kruvaziyer Limanı’nı tanıttı.

Terminal, dünyada ilk kez uygulanacak bir proje ile zemin altında kurgulanıyor. Bu planlamaya göre, gümrüklü alan, dünyada bir ilk olma özelliği taşıyan bir sistem ile 3 metrelik özel bir kapak sistemi ile sahanın geri kalanından ayrışıyor. Gemi rezervasyonu şimdiden 50’yi aştı. 2020 – 2021 yıllarına ilişkin rezervasyonları şimdiden almaya başlayan Galataport yanaşacak kruvaziyer rezervasyonu şimdiden 50’yi aştı.

Canlı fasıl eşliğinde iftar sofraları

Canlı fasıl eşliğinde iftar sofraları

İstanbul’un en özel yerlerinden biri olan Tarabya semtinde Boğaz’ın yanı başındaki eşsiz konumuyla büyüleyici bir manzara sunan The Grand Tarabya, Ramazan ayının huzur ve bereketini iftar sofralarına taşıyor. Ramazan ayında sunduğu lezzet dolu açık büfesi ve canlı fasıl ile konuklarına unutulmaz iftar sofraları yaşatmaya hazırlanıyor. Tarabya’da Boğaz’ın yanı başında yer alan The Grand Tarabya, Brasserie Restaurant’ta konuklarını iftariyeliklerle karşılıyor.

Soğuk büfesinde meze ve zeytinyağlılar, salata çeşitleri, şarküteri ve füme balıklar, turşular, zeytinler, hurma ve kuru meyvelerin yer alacağı açık büfede, her gün 2 çeşit çorba, sıcak yemekler, et, balık, sebze, patates, pilav seçeneklerinin yanı sıra ızgara, döner, börek, gözleme, pide gibi iftar sofralarını zenginleştiren ve klasik damak tadına hitap eden seçenekler bulunuyor.

Zengin tatlı büfesinde yer alan Ramazan ayının lezzetleri, cezerye döneri, Osmanlı şeker macunları, cevizli sucuk, meyve pestilleri, kuru meyveler ve sıcak lokma tatlısı bu özel menüyü daha da lezzetli hale getiriyor.

Rezervasyon: 0212 363 33 00

2019 Sabri Ülker Bilim Ödülü Doç. Dr. Tamer Önder’in Oldu

2019 Sabri Ülker Bilim Ödülü Doç. Dr. Tamer Önder’in Oldu

Sabri Ülker Vakfı’nın genç bilim insanlarını teşvik etme ve araştırmaların toplum faydasına sunulmasına destek olma misyonu çerçevesinde gerçekleştirdiği “Sabri Ülker Bilim Ödülü” yarışmasının bu yılki kazananı açıklandı. İstanbul’da gerçekleştirilen bir törenle takdim edilen ödülün bu yılki sahibi Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Tamer Önder’in oldu.

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker’in de katılımıyla gerçekleşen ödül töreni, akademi, iş ve medya dünyasından isimleri ağırladı.

Toplumu sağlıklı yaşam ve beslenme alanlarında bilimsel bilgiler ışığında aydınlatma ve farkındalık sağlama hedefiyle sürdürülebilir birçok önemli projeyi hayata geçiren Sabri Ülker Vakfı’nın, düzenlediği “Sabri Ülker Bilim Ödülü” yarışmasının bu yılki sonucu açıklandı.

Vakfın akademi, endüstri ve araştırma enstitülerindeki genç bilim insanları teşvik etmek ve araştırmaların toplum faydasına sunulmasına destek olmak hedefiyle gerçekleştirdiği Sabri Ülker Bilim Ödülü’ne, Prof. Dr.Gökhan Hotamışlıgil başkanlığındaki jüri, bu yıl Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Tıp Bilimleri Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Tamer Önder’i layık gördü.

 

Divan, Ramazan’da yurtdışı otellerinde de sizi unutmadı 

Divan yurtdışı otellerinde de sizi unutmadı

Divan Gurubu’nun yurtdışında bulunan Divan Erbil, Divan Suites Batumi ve Divan Express Baku otelleri Ramazan ayında misafirleri için özel menüler hazırladı. Divan Erbil’de İftardan Sahura Kadar Uzanan Lezzet Şöleni Divan Erbil, Ramazan ayına özel hazırladığı lezzetli iftar ve sahur
menüleriyle misafirlerini karşılıyor.

Divan Erbil’de yer alan Season Restoran’da zengin iftar menüsü kişi başı 45 $’dan sunuluyor.  sebzelerden salatalara, gözlemelerden kebap ve dönere kadar geniş seçeneklerin sunulduğu açık büfede, taze meyve ve tatlı çeşitleri iftar sonrasında unutulmaz bir şölen vadediyor. İftarda başlayan lezzet dolu sofralar sahura kadar Divan Erbil’de misafirlerini bekliyor.

Divan Suites Batumi’de üç ayrı menü
Divan Suites Batumi, üç ayrı set menünün yanı sıra seçmeli iftar menüsünü de misafirlerinin beğenisine sunuyor. Kişi başı 35 GEL’den başlayan menülerde iftariye tabağı, çorba, salata, ana yemek ve tatlı misafirlere sunulurken seçmeli menüde misafirler dilediği lezzetlerle kendi menüsünü oluşturabiliyor.

Divan Express Baku’dan Set Menü Ve Açık Büfe İftar Seçenekleri;
Divan Express Baku’nun içinde yer alan Zumrud Restaurant’ta yedi farklı set menünün yanı sıra üç ayrı açık büfe seçeneği yer alıyor. Ramazan
sofralarının olmazsa olmazı iftariyeliklerin yanı sıra çorba, salata, ana yemek ve tatlıdan oluşan set menüler Divan misafirlerinin beğenisine
sunuluyor. Kişi başı 30 AZN’den sunulan menüler Ramazan ruhunu yansıtıyor. İftariyelik, soğuk mezeler, çorba, ana yemek, salata ve tatlılardan oluşan açık büfe menüler ise iftarda dilediğini tercih etmek isteyen misafirler için seçenek oluşturuyor. Kişi başı 35 AZN’den sunulan açık büfe menülerde her damak tadına uygun lezzetler bir arada servis ediliyor.

Boğaz’a nazır Osmanlı lezzetleri Çırağan Palace Kempinski

Boğaz’a nazır Osmanlı lezzetleri
Tuğra Restoran;
Boğaz’a nazır muhteşem konumu ile Çırağan Palace Kempinski İstanbul, Ramazan dönemine özel iştah açıcı lezzetlerle birleşen birbirinden özel sunumlarla restoranlarında ziyafet şöleni sunuyor. Fırından taze çıkmış sıcacık ramazan pideleri, birbirinden leziz geleneksel iftariyelikler, çorba çeşitleri misafirlere sunulacak başlangıçlardan sadece bazıları. Ara sıcaklar, çeşit çeşit salatalar, ana yemek olarak sunulan süt kuzusu tandır, ege fileto lagos ızgara, dinlendirilmiş ızgara antrikot, piliç topkapı gibi ana yemek seçenekleri ve onlara eşlik eden Osmanlı şerbetleri gerçek bir iftar ziyafeti sunacak. Açık büfede sunulan baklavalar, Osmanlı lokumları, kaymaklı tel kadayıfı, revani, fırınlanmış cevizli bal kabağı, zerde, keşkül, kazandibi ve güllaç gibi tadına doyum olmaz geleneksel tatlı çeşitleri de çay veya kahveyle birlikte gecenin sonunda sohbetleri tatlandıracak.
Tuğra Restoran’da iftar menüsü Ramazan boyunca, şerbetler, meyve suları, çay, kahve ve KDV dahil kişi başı 410 TL.

Çırağan Sarayı özel iftar etkinlikleriniz içinde size hizmet veriyor

Laledan Restoran Saray Bahçelerindeki Laledan Restoran’da İftar Şöleni Türk ve Dünya mutfaklarının özel lezzetlerini sunan muhteşem Boğaz manzaralı Laledan Restoran, Ramazan’a özel zengin çeşitlerle dolu açık büfe lezzetler sunuyor. Masaların üzerinde misafirleri geleneksel iftariyelikler karşılarken; zengin açık büfede zeytinyağlılar, ara sıcaklar, leziz salatalar, şarküteri ürünleri tadılmayı bekliyor. İftara özel olarak ise Çırağan Sarayı şeflerinin hünerli ellerinden çıkan islim kebabı, levrek balığı buğulama, alinazik, kuzu incik, kebap çeşitleri gibi ana yemekler; birbirinden leziz geleneksel tatlılarla dolup taşan açık büfede çeşit çeşit damak çatlatan lezzet misafirleri eşsiz bir iftar ziyafetine davet ediyor. Laledan Restoran’da açık büfe iftar lezzetleri Ramazan boyunca, meyve suları, çay, kahve ve KDV dahil kişi başı 320 TL.
Restoran rezervasyon için 0212 236 73 33

Ramazan boyunca özel konaklama paketleri ile 6 Mayıs – 3 Haziran 2019 tarihleri arası lüks odalarda minimum bir gece konaklamalı, oda servisi hizmeti ile zengin sahur lezzetleri, Laledan Restoran’da açık büfe iftar yemekleri dahil konaklama paketi iki kişi için gecelik KDV hariç 357 Euro’dan başlayan fiyatlarla. Rezervasyonlarınız için 0212 326 45 00 veya reservationoffice.ciraganpalace@kempinski.com

 

İsmail Acar “Devletlerin kuramadığı diyalogları sanatın diplomasisi ile kuruyoruz”

 

İsmail Acar, Devletlerin kuramadığı diyalogları sanatın diplomasisi ile kuruyoruz.

 Kültür sanat diplomasisi ile ülkemizin kurumsal marka elçisi gibi çalışarak, var olduğum coğrafyayı anlatmak için yıllardır emek veriyorum.  

—-Sanat son on yılda dünyada ve ülkemizde çok farklı müdahalelere maruz kaldı.  Özellikle yatırımcılar sanatı sanat eseri olmaktan daha çok bir yatırım aracı olarak görmeye başladılar.

—-Oysa sanatçının ana görevi; bir yatırımcıya bir imkan sağlayan alandan daha çok topluma, geleceğe, kendi toplumunun değerleri yönünde bir çıkarımı, kazancı amaç eden bir yapıdır.

—-Sermayenin sanata olan müdahalesine karşı durarak kendi alanlarımı oluşturmaya başladım. Sanatçı son nefesine kadar üretir.

—-Türkiye’nin dışında da farklı ülkelerde Türk bayrağımızın dalgalanabileceği, sanatın katkısıyla insani gelişimi destekleyen, sürdürülebilir yaşayan projelerin tarihte yerini alması için çok büyük emek veriyorum.

—-Eserleri dünya çapında kabul gören, doğup büyüdüğü coğrafyanın değerlerini sanatının her uğraşısında en üst seviyede öne çıkaran, bunları dünya platformunda incelikle sunan ünlü Türk ressam kıymetli kadim dostum İsmail Acar bu ayki kapak konuğumuz. Sanat projelerinin yanı sıra ülkeler arası kurduğu “kültür sanat eğitim” üçlüsünden oluşan proje köprüleri ile tam bir iletişim, diplomasi ustası. BM tarafından İnsanlık elçisi unvanı da olan ünlü ressam Acar’la sanat ve sanatçının son durumunu, sanatçı perspektifinden irdeledik.. Sanat eserlerimize evrensel açıdan bakıldığında Türk sanat kimliğinin oluşup oluşmadığı konusunda değerlendirmelerini ve dünyada bunu oturtmak için önce ne yapmamız gerektiğini siz değerli Pause City’s Dergi okurları için konuştuk. Okurken biraz durup düşünmenizi sağlayacak bu söyleşiyi keyifle okuyacaksınız.

Sanatçı gözüyle “sanat ve sanatçı” nın içinde bulunduğumuz dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanat son on yılda dünyada ve ülkemizde çok farklı müdahalelere maruz kaldı.  Özellikle yatırımcılar sanatı sanat eseri olmaktan daha çok bir yatırım aracı olarak görmeye başladılar. Bu nedenle de asıl olan şey sanatken, sadece onun kattığı katma değerden hareket ederek sanata çok büyük yatırımlar yapıldı ve halen de yapılıyor.  Ve maalesef sanatçıların bin bir zorlukla ürettiği eserler, sadece depolarda, kapalı karanlık mahzenlerde tutuluyor. Neden? Bunlar yarın bir gün daha da değer kazanacak diye. Oysa sanatçının ana görevi; bir yatırımcıya bir imkan sağlayan alandan daha çok topluma, geleceğe, kendi toplumunun değerleri yönünde bir çıkarımı, kazancı amaç eden bir yapıdır. Bu anlamda eskiden ben çok fazla sergiler yapıyordum gerek Türkiye’de gerekse yurtdışında… Türkiye’deki sergileri çok aza indirdik. Ülkemizdeki ekonomik kriz de buna bir etken ama yurtdışı etkinliklerim oldukça artarak devam ediyor. .

Türk çağdaş ressamlarımızdan eserleri dünyaca kabul gören nadir isimlerden biri olarak  İsmail Acar siz sanata yapılan bu müdahaleli dönemi nasıl karşılıyorsunuz? Sermayenin sanata olan müdahalesine karşı durarak kendi alanlarımı oluşturmaya başladım. Mesela gittiğim yerlerden binalar satın almaya başladım. Bunlardan birisi Ukrayna’da Şevçenko, Tolstoy gibi klasik dönemlerin önemli yazarların yaşadığı eveler müze yapılmış ve bunların orta bölgesinde Poltava’da bir yerler satın alındı. Ova ve orman içinde çok şiirsel alanlar olarak önce sanat atölyeleri sonra müzelere dönüşecek yerler. O bölgedeki Rus ve Ukraynalı sanatçılarla da entegre çalışarak hazırlanıyor.  Bununla birlikte Bordeaux ’da ikinci dünya savaşında Charles de Gaulle’ ün kullandığı bir şato satın aldım. 300 hektar üzüm bağıyla… Şimdi bağ söküldü. Tekrar dikilecek ve fabrika bölümleri, sanat atölyeleri, müze, yaz okuluna ve galerilere dönüşecek çok büyük mekânlar. Buralar; büyüklük olarak bir İsmail Acar’ı da çok aşan, ileride de müze olarak kalabilecek, ülkeler arası  Kültür Sanat  köprüsü niteliğinde yaşayan projeler olarak tarihte yerini alsın istiyorum.

Başka nerelerde kültür sanat projelerinizle varsınız? Çin’de doğal kültürel bir kalkınma projesine neden olduk. Tarım yapılmayan bırakılmış pirinç tarlalarını satın aldık. Yatırım unsuru olarak Lotus ekmeye başladık ve oldukça kazançlı bir iş oldu. Tarım arazileri içinde oldukça binalar var. Buralara da sanat atölyeleri belki bir yine yaz okulu mantığında süreli eğitim veren bir okul ve akabinde de müzeler olması yönünde düşüncelerimiz oldu. Burada da bir şirket kurduk. Çin’deki partnerimiz Komünist Partisi aslında şirketin tamamı bana ait ve onlar için çalışan üzerinde sanat ekleyerek gerçekleştirdiğimiz bu doğal kültürel kalkınma projesi bölgede çok büyüdü.   Çin, Ukrayna ve Fransa’da sanat, doğal ve kültürel periyotta varlık gösteriyoruz.

Türkiye’nin kurumsal bir kültür sanat marka elçisi gibi çalışıyorsunuz… Altmışa yakın ülkede 100 den fazla sanat atölyesinde ve ülkeler arası kültür sanat köprüsü kuracak yapıda projeleri hayata geçirmek zor olmuyor mu? Zor tabi..  Türkiye dışında üç farklı ülkede sanat şirketini idare etmek oldukça güç ama işler bir şekilde yürüyor. Buralarda sanat düşünen, doğayı ön planda tutarak sanatı bu temanın içine aplike eden, insani gelişmenin etkisini arttıracak,  sanatçı değerini koruyarak üretimler yapmak kolay olmayan büyüklükte yatırımlar.  Özellikle Türkiye’de ciddi ekonomik bir daralma var. Gerçi bunu fırsata çeviren çok fazla insan da var ama yine de bundan en başta sanat etkileniyor. Bu çerçeve içinde ben İsmail Acar olarak gittiğim her yerde gerek kendi kültürümü, kendi stilimi, ekolümü o bölgelere de taşıyorum. Mesela  29 Ekim’de Fransa’da şatoya bir Türk bayrağı asıyorum ya da Çin’in Şiamen bölgesinin tam orta yerine.. Ve o insanlar bizim oralara gitmemizden çok memnunlar ve bununla beraber ortak ilişkiler de doğmaya başlıyor.  Dediğiniz gibi ülkemizin kurumsal bir marka elçisi gibi hatta daha hassas bir diplomasi ile güvenli ilişkiler kuruyoruz.  Çin’deki o diyaloglarımızla bu çalışmaların bir uzantısı olarak, oradaki dostlarımızla önümüzdeki haftalarda Pera müzesinde açılacak çok anlamlı bir sergiye aracılık yaptık. İki toplumun çok önemli o kadar çok ortak özelliği var ki aslında hep ayrılmışız ama mesela çok güzel yazı yazmayı onlar da biliyor bizde biliyoruz. Hat sanatını biz Orta Asya’dan getirmişiz buraya ve biz Kuran-ı Kerim’i çok iyi yazıyoruz. O kadar çok ortak bellek var ki birlikte olan biraz da bu işleri yaparken ortak kültürel birliktelikleri de sanatla öne çıkartmaya çalışıyorum.

Sermayenin sanata müdahalesi karşında ne kadar yerinde bir tutumla ne güzel kalıcı projeler başlatmışsınız?… Baktığımız zaman bizim ömrümüz toplamda 720 bin saat, 30 bin gün. dünyada kalamayacağımızı bile bile dünyanın sonsuz sahibiymişiz gibi davranıyoruz. Ben bu son dönemlerde hayatı insani olarak da sorguluyorum. Bir yüzleşme dönemimden sonra kendimce bir yolculuğa başladım. Bu yolculuklar aslında hiç de şaka yolculuklar değil çünkü dünyanın bir ucundan yaklaşık neredeyse ara uçuşlarla toplamda 18 saat uçarak gidiyorsunuz. Orada neredeyse dünyanın en büyük belediyesine verdiğiniz bilgilerle projeler yapıyorlar. Ve oradaki insanlar Türkiye’ye sergiler yapmaya geliyor. Aracı oluyoruz. Dünyanın birçok farklı yerine bilinirlik anlamında Türk sanatçı olarak ulaşıyoruz. Yani bir Japon karikatürist;  beni etiketleyerek bir karikatür çizmiş. Bir baktım;  nar kafalı bir adam ve bir tane de şalı var. Yani Japonya’daki bir karikatüriste bile ilham verebiliyorsak biraz daha da sorumluluklarla yaşamız gerekiyor.

Sanatçının başarısı ölçülebilir mi? Bir sanatçının başarısı sübjektif bir şey… Eserinin çok satması başarı mıdır, moda mıdır iyi çalışılmış bir PR mıdır bilmem, bununla da hiçbir şekilde ilgilenmiyorum. Sanatçılar keşke çok güzel hayatlar yaşasa ve hepsi de çok tanınsa…  Özellikle plastik sanatlarla uğraşanlar çok zor bir hayat sürüyorlar yaşadıkları sürece…   Başarı ölçmek benim işim değil ama bana göre bir kriter var. Bir sanatçı sadece sanatçı değil entelektüellerde de bu sorunu gözlemliyorum. Kendi ülkesine ait değerleri kullanmıyorlar. Bana göre nasıl ki bir kiraz ağacı belli özellikte bir toprakta yetişiyorsa, bir sanatçıda yetiştiği coğrafyanın değerlerini sanatında öne çıkarmalı.  Ama bizim Türk sanatçılarımız ya fazla frankofon veya Batı hayranlığı içindeler ki bir grup entelektüelimiz de sadece Osmanlı, Doğu İran ve Farsçı… Oysa bizlerin yapması gereken;  tek özelliğimiz olan yaşadığımız coğrafyanın karakterlerini sanatımızda öne çıkarmak.

Osmanlı zamanından günümüze uzanmış ve oturmuş bir sanat kimliğimiz var mı? Örneğin bir esere bakınca Avrupalı bir sanatçı mı, Asyalı bir sanatçı mı çalışmış belli oluyor. Bizim oturmuş bir sanat kimliğimiz oluşmuş mu? Maalesef hayır. Bizim bir milli kültür politikamız yok. Bu olmadan oturmuş bir sanat kimliği nasıl olacak? Resim yaptığım ilk zamanlarda Fransa’ya gitmiştim ve bir baktım bütün Türklerin yaptığı eserlere meğerse Fransız gibi resim yaparlarmış. Amerika’ya gidince Amerikalılar sadece Amerikalı gibi resim yapıyor.  Fransızlar da Fransız gibi resim yapıyor ama Türkler Amerikalı gibi de resim yapıyorlar. Mesela insanlar İstanbul’da boğazda yaşıyorlar Ayasofya’ya bakıyorlar ama eserlerinde New York’un gök delenlerini çiziyorlar.  Ne kadar saçma?  Aynı şekilde bir Türk yazar Fransız gibi yazıyor ya da yazmaya çalışıyor. Onun için biraz kendimiz olmayı, diğer kültürlere açık ama doğru mesafede olmayı başarmalıyız.  Ne Arap ne de Avrupalıyız… Biz aslında Asyalıyız.   11 bin yıllık Anadolu topraklarına yerleşmiş buraların tek sahibiyiz. Ve bu toprakların bütün önemli özelliklerini barındırıyor yaşatıyor olmamız lazım. Bizim resmimize,  bizim hikayemize, bizim mimarimize bakıldığı zaman bunlar İstanbullu, bunlar Anadolulu, bunlar Türk denmeli.  Ama bugün bizim mimarimize baktığımız zaman Dubailiyiz diye düşünüyorum. Gökdelenlere baktığım zaman burası Dubai’den kalma bir yer gibi.. Edebiyatımıza baktığımız zaman bunlar Fransız deriz. Bu günkü popüler siyaset hakimiyetine baktığımız zaman da bunlar Osmanlı döneminde kalmış biraz da Arap olmuşuz deriz. Oysa bunların hiç biri değiliz ve  her kültürün kendine özgü çok güzel özellikleri var.

Nereden kaynaklanıyor bu sorun?  Benim diğer sanatçıları eleştirmek diye bir lüksüm asla olamaz ama maalesef biz eğitim sistemimizden kaynaklanan problemlerden dolayı sor diye yazıyor.  Ya da dünya çapında tanınmış bir yazarımız kendi ülke tarihi aleyhinde yazarak bir yerlere varmaya çalışıyor. Onun için aslında bizim biraz kendi enerjimize kendi gücümüze ve kendi değerlerimize inanmamız gerektiği bir dönemdeyiz. Sonuçta herkes kendi topraklarından besleniyor ve bunu farklı şekiller de ifade ediyor. Bana göre önce bir yaratıcılık lokal olmadan asla evrensel olamaz. Bugün baktığınız zaman Mevlana kendi bulunduğu o bölgenin dilinde yazdı ama bütün dünya onu okuyor.  Bir Shakespeare, Tolstoy… Bunların hiçbiri tanınmak için başka dillerde yazmadı. Hiçbir şey lokal olmadan evrensel asla olmaz. Onun için maalesef bizim ne entelektüelimiz ne yazarımız ne de bazı sanatçılarımız bunun çok farkında değiller. Elbette çağdaş güncel dünya değerlerini de ortaya koyarak ki bunun en güzel ifadesi de Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk. İnancımızı da içimizde muhafaza ettiğimizde çağdaş ve insanlığa, kendi toplumumuza fayda sağlayan bireyler olabiliriz. Gençler bu konuda  çok daha iyi..

 

Eserlerinizde tarihi hatırlatan referansları çok kullanıyorsunuz. Bunun özel bir nedeni var mı?   Bunun bir sebebi var aslında. Bu eski Anadolu ya da bir Osmanlı hayranlığımdan kaynaklanmıyor.  Ya da kaligrafi kullanıyor olmam bir Arap Kültürüne olan özenti değil.  Aslında benim istediğim şey bellek arayışı… Biz Türkler Orta Asya’da çok iyi söz söyler ve çok iyi yazılar yazardık.  Bugün Çin’de bunu görüyorsunuz. Dünyanın en başarılı kaligrafi sanatçıları Çin’de yaşıyor. Bunları bizler unuttuk. Türk olmaktan çıkıp Araplaşmaya başladık. O zaman ben de dedim ki güzel yazı yazma sanatımız orta Asya’dan geliyor. Kaligrafiyi bu sebeple daha çok kullanıyorum. Güzel yazı yazma sanatı Türklerin eski gelenekleridir. Cumhuriyetle birlikte özellikle geçmişe ait olan bütün unsurlarımızı yok saydık. Bu anlamda Türkler bu coğrafyada 1923’ten itibaren yaşamıyorlar. Türkler bu coğrafyada Selçukludan önce yaşamaya başladılar.  Bu dönem aslında tam cumhuriyet döneminin de sorunu değil. Birinci meşrutiyetle birlikte batı hayranlığı başladı. Batıya sanatçılar, yazarlar ve entelektüeller gönderildi ve o hayranlık içinde bir gelişim sergiledi bu coğrafya. Cumhuriyette bu mirası aynen devam ettirdi. Bir o kadar da Osmanlı karşıtı olarak bunu devam ettirmeye başladı. Bu yüzden de geçmiş kuşaklarla geçmiş kültürlerle ve ülkenin geçmişte biriktirdiği her şeyle çatışır bir hale geldik.

 

İranlı yedi büyük kişiden biridir”

İnsanların giyim tarzları ile uğraşmaya başladık en son hatta bununla birlikte insanların içki içtiklerinde çağdaş içmedikleri zaman da gerici oldukları kanısına vardık en son. Bu süreçleri hep birlikte yaşarken ben de dedim ki bir dakika bizim belleğimizi bulmamız, keşif etmemiz gerekiyor.  O zaman bir padişah portresi yapma gereği duydum.  Neden olmasın? İstanbul’u fetih eden Fatih Sultan Mehmet’ten daha büyük Türk var mı? Ya da Cumhuriyeti kuran bir Atatürk’ten daha büyük Türk var mı? Bir Atatürk resmi çiziyordum, muhafazakarlar nedir bu diyorlardı? Bir Kanuni resmi çiziyordum cumhuriyetçiler padişahlık mı istiyorsun diyorlardı. Dolayısıyla toplum öyle karmaşık hale gelmişti ki ben bunu barışçıl metotlarla hep sağladım.

Sizce ülkemizin sanatsal yönden en güzel değerleri nedir? Ülkemizin en güzel değerleri mimarisi… Mimari yapıların çoğu da İslami eserler… Türklerin de 1100 yıldır ürettiği bütün kültür ve sanat aslında İslam adı altında yapıldı ve Çağdaş Cumhuriyet bunu görmezlikten gelmeye çalıştı. Bunu görmezlikten gelirsen sen 1923’te doğmuş sayılırsın. Oysa Atatürk bile son bir Osmanlı subayıydı.  Ve son Osmanlıdır Atatürk.  Onun için Atatürk Osmanlı’nın reformlarını da bir anlamda gerçekleştirdi.  Yok olan bir devletin son anında yeni bir devlet kurmayı da bildi. Bu anlamda çok değerli işler de yaptı. Ancak sonraki Cumhuriyetçiler bunu başka bir yere taşıdılar ve başka bir yere getirdiler.

Diplomasiyi önemsediğinizi düşünüyorum.. Doğru mu?  Diplomasi benim için çok önemli bir şey. Türkiye gibi bir yerde yaşarken de, komşunuzla,  arkadaşınızla ve ailenizle olan ilişkilerinizde de önemli. Bunları çok iyi gözlemlediğim için artık gittiğimiz her yerde bunu sağlıyoruz. Örneğin Mountain üni. Bize bir sergi ya da bir konu ile ilgili davette bulunuyor.  Sonra Türkiye konsolosu gelip “ siz burada nasıl sergi yaptınız” diye soruyor? “Hem Atatürk’ü hem de Kanuni Sultan Süleyman’ı sergilediniz ve Mountain Üniversitesi size bunları yapmanız için izin verdi” dediler. Çok basit ben Atatürk ya da Kanuniyi sergilerken orada Mountain de unutmadım.. Çikolatadan bir büstünü yapıp koydum.  Mountain  de  beni onurlandırdı ve bu sergimi kendi üniversitesinin kapağı yaptı sosyal medyasında…  Buna devlet yetkililerimiz çok şaşırdı… Diplomasi önemli ve buradan sağladığımız ilişkilerle Mountain ile yaz okulu konusunda ortak çalışmalarımız olacak. Yani gittiğimiz bulunduğumuz her yerde elçiliklerin sağlayamadığı o diyalogları kurabildik.  Böyle sayabileceğim çok örnek var.

Diplomasiyi sağladığımız yerlerde;  güven, itibarla ortaya koyduğumuz işler gereği birçok devletin kurmadığı güzel ilişkileri kurabiliyoruz.  Yaptığımız her çalışma dünya medyasında yer buluyor. Örneğin Floransa’da yada suudi Arabistan’da yada başka bir yerde yaptığımız sergiler mutlaka o günkü günlük gazetelerde yer alıyor. Çünkü bizim amacımız yaptığımız iş en üst düzeyde ifade etmek..

Son dönemde beğendiğiniz iyi işler dediğiniz neler var?  Tasarım bienalleri Türkiye’de yapılış olan en doğru lokomotif projeler. Bu etkinlikler çok daha iyi ama çok iyi sergileri son zamanlarda Türkiye’de göremiyoruz.  Müzeler açısından da maalesef Türkiye çok başarılı değil…  Baktığınız zaman İstanbul nüfusu Yunanistan nüfusu ile mukayese edilirken müzeler açısından baktığınızda Atina’da var olan müzelerin onda biri bile kadar olamıyoruz.

Son olarak içinde bulunduğumuz bu şahane mekandan da biraz bahseder misiniz? Şehrin içinde tasarlanmış yeni ve gizli bir yaşam alanı. Biz buraya Aslı Tunca evi diyoruz. Eski 12, 13.yyıldan kalan bir Ceneviz evi… Elimize aldığımızda birkaç duvardan çok bir şeyi kalmamıştı. Marangozhane olarak alıp, restore edilerek çok özel bir alan haline getirdik. Dekorasyonunda da yer aldığımız bu mekanın dört çok özel tasarım odası bulunuyor. Günümüzde daha çok uluslararası bazen yerli organizasyonlarda kapılarını misafirlerine açan bu Ceneviz evi dünyaca birçok ünlüyü ağırlayarak The New York Times’tan,  Wall Street Journal’a kadar basında haberine yer verilmiş bir yapı haline dönüştü. Hatta Amerika’dan Avusturalya’dan mimarlık öğrencileri fikir almak için gelip geziyorlar. Sergi, davet,  özel toplantı ve misafirler için kiralanan bizim şirketimize ait şehrin içinde yeni bir yaşam alanı tasarlanmış gizli bir yer.

 

 

 

 

 

 

Sibel Bilgiç “20 Soruda Ben”

Sibel Bilgiç “20 Soruda Ben”

 

1-Savurganlık yaptığınız olur mu? Hayatınızda havalı gösterişli ama “bu benim ilk savurganlığım” diyebileceğiniz ne var?

Savurganlık yaptığım olmuştur tabii… Çok istediğim bir saat vardı. Mutlaka almalıyım dedim ve aldım.

 

2-Kendinle yüzleşir misin?

Her zaman

 

3-Keşke yapsaydım dediğiniz oldu mu? Ne için düşündünüz?

Yıllar evvel Avrupa’dan aldığım bir albüm teklifini özel nedenlerden dolayı kabul etmemiştim. Tek keşkem bu…

 

4-İnsanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığınızı düşünüyorsunuz?

Otoriter olduğumu söyleyenler oldu. Kendim bunun cevabını veremem, çünkü insanın aklından milyonlarca şey geçebilir. Beni nasıl görmek istediğiyle alakalı bu…

 

5-Size bile garip gelen bir huyunuz var mı?

Evet, gözümün önündeki şeyi bulamamak…

 

6-Neyi romantik bulursunuz?

Eşimle dans etmek benim için çok romantiktir.

 

7-En çok neyi harcıyorsunuz: giysi, parfüm veya başka herhangi bir şey?

Tüm bayanlar gibi en çok elbiseyi…

 

8-En büyük, en tuhaf korkunuz nedir?

Elimde cam bir obje varken düşüp, camın gözüme girmesi

 

9-Sınırsızca yaptığınız bir şey var mı?

Sanırım özveri

 

10-Ünlü biri olmak sizce nasıl bir durum?

Özellikle “sanatçı” olarak ünlü olmak benim için yıllardır çok keyifli bir durum olmuştur. Dünyaya yine gelsem kesinlikle yine sanatçı olmak isterdim.

 

11-Ünlülerin etkileyici olduğuna inanıyor musunuz?

Tabii, şöhret taşıması zor bir olgu, bir kere taşıyabildiğin zaman da aklınla, sanatınla, başarınla, bence çok etkileyici olabilir.

 

12-Aksanını iyi bildiğiniz başka hangi dilde konuşuyorsunuz?

İngilizce

 

13-Hayatta yedek planlarınız var mıdır?

İş hayatında daima vardır.

 

14-Şuan da sizinle ilgili; benim ve hiç kimsenin bilmediğim bir şeyi bana söyleyebilir misiniz?

Özellikle düşünceli veya stresliyken dudaklarımı yerim.

 

15- Süper gücünüz olsaydı ne yapmak isterdiniz?

Kesinlikle ve sadece dünyada terörü durdururdum ve barışı getirirdim.

 

16-Kahramanlarınız var mıdır?

Atatürk

 

17-Hayattaki altın kuralınız nedir?

Huzur bulmak istiyorsan önce huzur vereceksin.

 

18-Yemek yapar mısınız? Yapabildiğiniz en güzel yemek nedir?

Zeytinyağlıları ve kuru patlıcan dolmasını güzel yaparım..

 

19-Hangi şehri sever ve yaşamak istersiniz? Ve neden?

İstanbul’a aşığım onun dışında sadece New York’ta yaşarım. New York’ta yaşadım ve ne kadar sevdiğimi biliyorum.

 

20-En sevdiğiniz yâda maceralı tatili nerede geçirdiniz?

Yıllar evvel 3 kız hafta sonu Bodrum’a gitmiştik. Karnımız patlayana kadar gülmüş ve eğlenmiştik.

Eğitim çocuğun geleceği kadar ülkenin geleceğidir

 

Brand Desk bu ay ki konuğu  Salih Yılmaz Oğuzkaan Kolejleri Yönetim Kurulu Başkanı

Eğitimde yapılan yanlıştan geri dönüş yoktur.

 

–Eğitimde kaliteden ödün vermeden yoluma devam etmek istiyorum.

 

Tüm ömrünü ülkenin geleceği olarak baktığı çocukların eğitimine adayan bir isim Salih Yıldız… Oğuzkaan Kolejleri Yönetim Kurulu Başkanı olarak, geleceğimiz olan çocuklarımıza kaliteli eğitim vermek için gösterdiği çabası ve eğitim ile ilgili konuştuk. Keyifle okumalar. 

 

-Kurumsal bir markanın Yönetim Kurulu Başkanı olmak; özellikle eğitim sektörü gibi çok önemli bir alanda hiç kolay olmasa gerek. Hassasiyetleriniz nedir? Nelere dikkat ediyorsunuz?

Eğitimde benim önceliğim öğrencilerimin geleceğe tam donanımlı olarak yetişmelerini sağlamaktır. Ben ilkokuldan sonra öğretmen okulu sınavını kazanarak Perşembe Öğretmen Okulunu kazandım. Oradan da okulun en başarılı öğrencileri arasına girerek Çapa Yüksek Öğretmen Okulunu bitirerek Matematik öğretmeni oldum. Öğretmen olarak öğrencilere faydalı olabilmek ruhuma kazındı. Bu gün aynı yola yeniden çıksam yine öğretmen olurdum. Elbette bu ruh eğitime ve öğrencilerimin başarısına yönelik hassasiyetlerimin daha yüksek olmasına neden oluyor. Bu nedenle öğrencilerimin öğrenmesini ve gelişmesini destekleyecek fedakarlıktan kaçınmıyorum. Öğretmenlerimizin eğitimi, yeni eğitim teknolojileri, sınavlara hazırlık programları, yabancı dil öğretimleri gibi pek çok alanda özel çalışmalar yapıyoruz.

 

-Global başarı için sizce neyi farklı yapmak gerekiyor?

Yapılan bir araştırma okul sisteminin kalitesinin öğretmenin kalitesini geçemeyeceğini göstermiştir. Bu nedenle eğitimde global başarılara ulaşmak istiyorsak öncelikle eğitim kalitesi yüksek olan ülkelerin öğretmenlerini nasıl yetiştirdiğini ve nasıl istihdam ettiğini incelemek gerekiyor. Bu inceleme yapıldığında ise öğretmenlerin alan yeterliliğine çok önem verildiği ve işini en iyi yapabildiği sürece mesleğine devam edebildiği görülecektir. Kısaca öğretmenleri sürekli gelişime yönlendirmek için, belirli aralıklarla alan sınavlarına almak ve terfileri veya göreve devamlarını bu sınavların sonucuna göre düzenlemek gerekiyor. Çalışmayı alışkanlık haline getiren öğretmen öğrencilerini geliştirmenin yolunu bulur zaten.

 

-Günümüz önceliklerine ve hızlı değişkenlerine kendinizi nasıl hazırlıyorsunuz?

Eğitimle ilgili dünya ve Türkiye gündemini çok sıkı takip ediyoruz ve çocuklarımızın yararına olacak uygulamaları sistemimize kısa sürede adapte ediyoruz. Elbette bunun için sürekli okumak ve ekip çalışması yapmak gerekiyor.

 

-Ülkemizdeki eğitim sektörünü son gelişmeler ışığında varmış olduğu noktayı nasıl değerlendirirsiniz?

Eğitim çocuğun geleceği kadar ülkenin geleceğini de ilgilendirir ve eğitimde yapılan yanlıştan geri dönüş yoktur. Ancak ülkemizde her geçen gün eğitimi para kazanma aracı olarak görüp sektöre girenlerin sayısı artıyor. Örneğin sizce de isim hakkı satarak veya alarak okul açan kişilerin amacı sadece eğitimi para kazanma aracı veya ticaret olarak görmek değil midir? Bugün okullarımıza gelen velilerin ilk sorusu okulumuzun franchise olup olmadığıdır. İşini hakkıyla yapmayan bu tür okullar özel okulların imajını zedelemektedir. Milli Eğitim Bakanlığının bu konuda daha sıkı yaptırımlar getirmesi gerekmektedir.

 

-Hedefleriniz nelerdir?

Eğitimde kaliteden ödün vermeden yoluma devam etmek istiyorum.

 

-Nasıl bir iş temponuz var?

Yönetim kurulunda görev paylaşımı yaptığımızdan kimin ne iş yapacağı belli. Ben bana düşen işleri yapıyorum. Gün içinde tüm okullarla görüşüyorum. Zaman zaman da ziyaret ederek yerinde incelemeler yapıyorum. Işimi sevdiğim için yorucu gelmiyor.

 

-İşiniz dışında neler yaparsınız?

Her gün düzenli spor yapıyorum. Yürüyorum, yüzüyorum, seyehat etmeyi, farklı ülkeleri görmeyi seviyorum.

 

-En keyif aldığınız alışkanlığınız nedir?

Kesinlikle yürümek ve yüzmek. Tavla oynamakta benim için büyük bir zevktir.

 

-Ailenizin yada çevrenizin bu alışkanlığınıza karşı bakış açısı nasıldır?

Eşim de spor yapıyor ve beni destekliyor. Yakın çevremize de spor yapma alışkanlığı edindirmeye başladık.

Döner ve baklava halen başlıca ürünümüz ama dünyada bir sushi veya pizza konumuna gelemedi

“Döner, baklava halen başlıca ürünümüz ama dünyada bir sushi veya pizza konumuna gelemedi”

Tolga Atalay’ın bu ay ki konuğu Vedat Başaran

Bu ay ki Chef&Chef konuğum Vedat Başaran. Bugün benim için çok heyecanlı bir gün.  Genelde benden bir nesil sonrası başarılı şeflerle sohbet etme imkânım oluyordu, fakat bugün benden bir nesil öncesi olan, çok eski tanıdığım ve kişisel hayranlık duyduğum bir şef ile sohbet edeceğim. Sevgili Pause City’s okuyucuları, bu keyifli sohbeti  

 

 

—Vedat Abi öncelikle senin birçok özeliğin var. İlki ile başlayalım. Türk mutfağına değer verme sürecinin ilk mimarlarındansın. Herkes risotto yaparken sen Londra’dan gelip Osmanlıca öğrenerek, Osmanlı ve Türk mutfağının altyapısının temellerini inceledin. Bu süreci biraz bizlerle paylaşır mısın?

 

Tabii ki zor bir süreçti. 30 sene evveline gidersek. Sende biliyorsun, yemekte moda gibi sürekli kendisine bir eğilimler arayan bir sektör. Türkiye’nin yaşamış olduğu siyasi süreçlerde sektör kendisine farklı açılımlar getirdi. Londra’daki yeme içme dünyasını deneyimlemesem herhalde Türk mutfağına bu kadar sarılmazdım. Londra dünya gastronomi şehirlerinden biri… Her ülkenin mutfağını görmek, hatta kaliteli mutfağını görmek mümkün… New York’ta yeni yeni bu tarzı takip etmeye başladı. Fransa ise daha çok kendi mutfağını işliyor. Londra’dan sonra çok basit gördüğümüz Türk mutfağının ne kadar zengin olduğunu anladım.

 

—O zaman mı araştırmaya karar verdiniz?

Türkiye’ye döndüğümde sektörün ve bizlerin bu konuya ne kadar duyarsız kaldığımızı gördüm. 30 sene önce sektör çok kısıtlı kategorilerin içinde yer alan lokantalardan ibaretti. O zamanlar İstanbul harici diğer bölgelerimizde gastronomi sektörü kültürü oluşmamıştı veya kendi çapında ve yağında kavrulan bir sektör vardı. Anadolu göçü başlamış olsa da bazı sosyolojik sıkıntılardan dolayı Anadolu mutfakları olmadığı gibi Osmanlı mutfağı da nerede ise hiç yoktu. Zaten ülkemizde üniversitelerde Türk Mutfağı araştırma alanları oluşmamıştı. İlki 1997 yılında Anadolu üniversitesinde Türk mutfağı araştırma bölümü açıldı. O dönemler tasarımlı ve nitelikli işletmeler genelde otel içinde yer alıyordu. Fakat halk belli lezzetleri ancak esnaf lokantaları, balıkçılar, et lokantaları ve sokak lezzetlerinde yakalayabiliyordu. Sektöre belli kriterler ve standartlar kazandıran yine otel restoranları olmuştur. Ben bu süreçte sektörde denemediğimiz yerel lezzetleri ele aldığım bir çalışma süreciydi. Bu lezzetlerin haksızlığa uğradığını düşündüğüm bir dönemdi. Bu çalışmayı hayata geçirmek içinde köküne inmek gerekiyordu. Bilgi kaynakları günümüzdeki gibi dijital bir ortamda paylaşılmıyordu. Devlette belli arşivler hariç çok fazla kaynağa ulaşamıyorduk.

 

—Osmanlıcayı bu nedenle mi öğrendiniz?

Bunları anlamak için Osmanlıca öğrendim. Bunu bir çalışma gibi görmedim bunu hayatımda önemli bir yaşam tarzı olarak gördüm. Bu çalışmalar turing de Çelik Gülersoy döneminde başlamış ve esas bu işi geliştirme süreci ise Çırağan Sarayı’nın açılış döneminde oldu. İlk defa o zaman balık, esnaf veya et lokantası kavramı dışında hem balık, hem et, hem esnaf, hem ev, hem de Anadolu mutfaklarını içeren bir fine dining mutfağı olarak Tuğra ile hayata geçirmiştik. Bir otel mutfağında bunun ne kadar zor olduğunu sende biliyorsun.

 

—Gereken ilgiyi hemen gördü mü?

Gastronomi sektörü yıllar boyu, özellikle o dönemlerde çalışanların ve üretenlerin sektörüydü. Bugün ise sektör yatırımcıların sektörü haline geldi. O zamanlar bir Divan ile Beyti ve Bebek’teki S Restoran hariç pek fazla yatırım işletmesi yoktu. İnsanlar geçimleri için restoran açıyorlardı ve yatırımcı kavramı yoktu. Geç kalışnış bir sektör. Şeflerimiz ne yazık ki son 15 yıldır bu konulara el attı. Halen ne yazık ki jenerasyon mutfaklarını takip eden bir müşteri kitlemiz oluşmadı. Bu sıkıntıyı görüyoruz.

—-Zengin bir gastronomi kültürüne sahip değil miyiz?

Türk, Osmanlı hatta öncesi Orta Asya kültürünü değerlendirirsek Türk gastronomisinin ne kadar zengin mutfak tekniklerine ve kriterlerine sahip olduğunu görüyoruz. İpekyolu’ndan İstanbul’a kadar gelmiş olan beslenme teknikleri, kriterleri aslında Osmanlı ile beraber İstanbul’a ulaşmış ve batı kavramları ile beraber kozmopolit İstanbul’da müthiş bir zengin mutfak halini almış.

 

—Standartların dışına çıkamıyor muyuz?

Bugün savaşlar, birinci ve ikinci dünya savaşı ve tüm imparatorlukların çöküşü sonucu yeni bir dünya ortaya çıktı. Bu yenidünyanın içinde Türkiye açıkçası 2000li yıllara kadar büyük bir gastronomi ivmesi göstermedi. 2010 yıllarda Türk gastronomisi çağdaş nesli ortaya çıktı. Fakat halen bu geçmişimizin mutfağını ileri taşıyacak yapılandırmayı ve tarzı yakalayamamış durumdayız. Bir arayış halen devam ediyor. Döner, baklava halen başlıca ürünümüz fakat halen bu ürünler dünyada bir sushi veya pizza konumuna gelemedi. Şu anki jenerasyonun en önemli çalışması bu çıkış yolunu bulmalarıdır. Şeflerin yaptıklarını müşterilerine aktarabilmeleri çok önemli buraları da çözersek dünya gastronomisinde çok önemli bir yer alabiliriz diye düşünüyorum.

 

—Vedat Abi yeni nesil şefleri sana ayrı bir hayranlığı var? Hem yenilikçisin hem de gastronomi dünyasında örgütlenmeyi tetikleyen bir sürü girişimin içinde yer alıyorsun. Bence bundan dolayı çok seviliyorsun. 2030 yılında Türk gastronomisi için neler yapılmalı ve ne tip akademik ve stratejik adımlar atılmalı noktasında çok aktifsin. Bilge insanlara ne yapmalıdan çok ne yapılmamalı sorulur? Bende sana yeni nesillerin ne yapmaması gerektiğini soracağım?

 

Biz hep toplumsal olarak suçu başkalarında aramaya çalışıyoruz. Bu böyle gelmiş böyle gider diyoruz. Bunu yapmamak lazım… Ben Osmanlı mutfağı ile ilgili çalışmayı başlattığımda çok büyük baskılar yedim. Hem çevremden hem de devletten. Osmanlı yemekleri yok ticari olamaz… Restoranda satılır hale gelemez gibi… Bugün bu kişilerin çoğu bu iş için kolları sıvadı. Çoğu bu işten ekmek yiyorlar, yazılar yazıyorlar vs… Biz Çırağan Sarayı’nda bu işi yapacağız dediğimiz zaman Kempinski merkez konuya kuşkuyla bakmıştı. Bu işin o dönem örneği yoktu ve bu riske girmek istemediler. Fakat bir şekilde bana güvendiler. Çırağan kurumsal bir yapıdır. Biz o dönem araştırmacıları, eğitim kurumları, buna değer veren tedarikçileri bir araya getirdik. Yetmedi o zaman tarlaya inersiniz. Bu da yetmedi o zaman tüm otel şefleri ile bir araya gelip o ürünü ortak ürettirirsiniz ve işi çözersiniz. Bugünkü şeflerin en büyük zorluğu başlarındaki yatırımcılar ve yöneticilerin kısıtlamalarıdır. Paylaşmaya değer vermemek, “Yapacak bir şey yok demek” sektörü en çok riske atacak düşüncelerdir.

 

—İnanmak ve yardımlaşma önemli diyorsunuz?

Bugün Türk şefler arasında samimi bir birliktelik yok. Paylaşıma açık olmalıyız. Şefler bir güç olursa hem yatırımcıyı, hem müşteriyi hemde tedarikçileri köpürtecek bir değerdir. Bu konular dikkate alınırsa sektöre fayda sağlar diye düşünüyorum. Tulum peynirini otobüsle getiriyorduk. Bugün yerel peynirler Türkiye’nin her yerinden, her yerine ulaşıyor hatta kısmen farklı bölge peynirleri farklı bölgelerde üretilmeye başlandı. Diğer taraftan göbek, kıvırcık ve marul vardı.

Conrad Otel’in Fransız şefi ile talep başladı ve Fransa’dan yeşillikler getiriyordu. Bunu görünce bir araya geldik gittik Marmaris te tarla ile görüştük ve tohum getirttik bugün her markette yaprak ve yeşillik çeşitlemesi parakendeye bile sunulur hale geldi. Bu adımları atarken otel yönetimi, finans müdür, muhasebe ve herkesten baskılar geliyordu. Biz bunu yapacağız dedik inat ettik. Geliştirmek ve kazandırmak sancı ister. Bu hikaye doğrudur. Şefler gözlerini karartmalı ve gerçek teknik ve reçeteleri yaratmalılar. Araştırma artık vazgeçilmez. Bundan sonra sadece gastronomi okullarının altyapısı tek başına yetersiz kalacaktır. Şefler gezmeli, araştırmalı, keşfetmeliler.

 

—Yemek ile tıp bilimini yakınlaşmasından bahsetmiştiniz. Biraz açar mısınız?

Gelecek tıp biliminin ve bilge tarımın gerçekleri ile harmanlanmalı. İletişim sayesinde müşteriler yemek tercihlerini artık sağlık gibi birçok kavramı seçimlerine ekliyorlar bunu dikkate alan şefler lazım. Yenilikçi tekniklerin hangileri bizlerin damak matriksine uygun olmalı şeflerimiz bu matrikslere ulaşmak için tüm teknik ve gelişmeleri takip etmeliler. Kafa yormalılar. Lezzetsiz sağlıklı yemeğin tutmayacağı kesin. Şef demek artık tasarımcının haricinde bir gıda mühendisi ve tıp uzmanı kadar bilgili olmalılar. Bugün tek çeşit tereyağı ile mutfaklar yürümüyor. Aslında döner üzeri servis edilen tereyağı ile kahvaltıdaki veya sostaki farklı artık bu detaylara inmek lazım. Şefler okumalılar. Dijital dünya ile görsel kazanımlar yeterli olmayacaktır. Okumak şart o noktaya geldiğimizde batılı şeflere göre çok daha değerli şeflerimiz olacak sebebi ise bizim baharat zenginliğimiz, mevsimsel ve iklimsel zenginliğimiz, coğrafi zenginliğimiz çok daha güçlü şefler çıkarmamıza elverişli. Buraları halen melez topraklar hem yabani doğa hem de uygarlıkların doğduğu bölgeler. Şefler edindikleri yeni teknikleri okul gibi ortamlarda paylaşmalılar bu süreç sadece bilgiyi aktarmak bakımından değil ama bilgiyi aktarırken gelen soruların kendilerini derinleştirmelerine vesile olacağı içinde çok önemli.

 

—Geleceğin şefleri nasıl olmalı?

Geleceğin şefleri kasıntı pazarlama şefleri değil ama daha çok halkın içinden gelen şefler ve bilgili ve araştıran şefler olacak. Kütüphaneli şefler dönemi yani geçmişi, anı ve geleceği inceleyenler yaratacaklar. Geleceği anlamak için evrime kafa yormak ve hakim olmak lazım. Eskiden 30 yıllık evrim bugün 1 yılda gerçekleşiyor. Aslında enteresan şekilde en yenilikçi teknikler şeflerden çok halkın içindeki dâhilerden çıkıyor. Bunları da takip etmek lazım… Bu tekniğe nasıl ulaşmış neden ulaşmışlar gibi.

 

—Vedat Abi İstanbul’un en güzel manzaralarından birisinde genç bir lezzet durağı yarattın. İsmi Tershane ve Karaköy Tershane Caddesi’nde bir otelinde çatısında muazzam bir manzaraya hakim ve enfes lezzetler besliyor. Benim bildiğim Antep kebapçılığı, Adana kebapçılığı gibi bölgesel kebapçılık türleri var. Bir de bunlara son

40 yıldır İstanbul kebapçılığı eklendi. Fakat senin ki sanki bunların daha da ilerisi… 3. nesil bir kebapçılık mı başlattın? Etler enfes kuzu kaymak gibi, ağır kuyruk yağı türevleri yok. Mezeler son derece kebapsı, sızma yağ çok doğru şekilde kullanılmış. Her şey dozunda ve hafızaya girecek seviyede biraz bahis eder misin?

 

Karaköy meyhane kültürü ve meze açısından zengin bir bölge… Fakat ben ne kadar lokasyonun önemini bilsem de lezzeti birinci sıraya koyarım. Lezzet ise işletmenin standartlarının yüksek olması ile alakalı bir konudur. Kuzu bizim ana temamızdır. Kuzudan, koyuna veya danaya geçiş ve kuyruk yağını kullanma ile kebapçılığı bir noktaya getirmek de tabii ki bir marifettir. Fakat biz biraz daha kuzu da kalarak daha naif ve az baharatlı ve kuyruk yağı kullanmadan tamamen nötr şekilde kullanmak ve kuzuyu tür ve yaş olarak doğru seçerek doğru lezzete ulaşmaktan yana tercihimizi oluşturduk. Meze kavramını ise daha taze, daha rahatlatan ve eğlendiren lezzetleri yakalamaya çalıştık, Yani ürünlerin yemişin, sebzenin, bir Çukurova zeytinin kullanıldığı doğru asitlere sahip bir meze şöleni. Ve ardından balık sonrası helva gibi meze sonrası doğru bir et sıralaması ile tamamlanmasına çaba harcadım. Kuzunun diğer önemli parçalarını da dikkate alarak işlediğimiz kebaplar ürettik. Antep’te İnci kasap vardır. Kuzu budun içinde birden fazla ayrı parça et olduğunu bilerek işleyen bir kasap. Bizde bu bilgilerle eti işlemeye özen gösterdik. Türkiye’de çok detaylı bir kuzu eti işleme alışkanlığı yoktur. Bizler parça ve bütün kuzu pişirerek gelişmiş bir toplumuz. Eti ilmine göre işleyeneler azınlık kasapları. Biz tabii ki ekip olarak kebap veya yeni nesil ocakbaşı kültürü dediğimiz konuyu benimseyip anlayıp ardından hizmet ediyoruz.

 

—Yeni nesil ocakbaşını biraz açar mısın?

Bu yeni nesil ocakbaşı mantığında, barında viski veya votkası olan fakat ana temasında eti doğru seçme, işleme ve pişirme ve sebze ve taze baharat aromalarının hakim olduğu huzurlandıran mezeler yatıyor.

Vedat Abi, değerli bilgilerini ve tecrübeni bizimle paylaştığın için çok teşekkür ederiz.

Nikki Beach’de yaza hafiflemiş ve yenilenmiş girin

Yaz aylarına arınarak ve yenilenerek başlamak isteyenler için 18-21 Nisan ve 9-12 Mayıs tarihleri arasında Nikki Beach Resort & Spa Bodrum’da sağlıklı yaşam kampı düzenleniyor. Gül Kaynak’ın danışmanlığında dört gün boyunca Nikki Beach Resort & Spa Bodrum’da sağlık ve huzur dolu bir deneyim sizleri bekliyor.

Stresten uzak, Torba Koyu’nun huzurlu ve dinlendirici atmosferinde kendinize vakit ayırın

Güne sağlıklı bir kahvaltı ile başladıktan sonra Nikki Beach Resort & Spa Bodrum’un huzurlu atmosferinde temiz havada yapacağınız yürüyüşlerinize Ege’nin turkuvaz berrak suları eşlik edecek. Yoga seansları ile ruhunuzu dinlendirecek, Nikki Spa’da  terapi, bakım ve masajlar ile tüm stres ve yorgunluğunuzu üzerinizden atacaksınız. Gün içinde havuz veya denizin keyfini çıkarabilir, çeşitli etkinlik ve workshop’lara dahil olabilirsiniz.

Nikki Beach Bodum

Nikki Beach Resort & Spa’nın deneyimli şeflerinin yerel Ege lezzetleri ile özel olarak hazırlayacağı sağlıklı menülerde, sıvı ve yemekli sıvı program seçimi ile, Juicing ve Juicing & Alkali/Vegan kür seçenekleri, günlük taze sıkılmış sebze, meyve karışımları yer alıyor. Vegan, glutensiz, laktozsuz, mayasız, şekersiz, doğal ve aynı zamanda lezzetli beslenme ile vücudunuz toksinlerden arınacak ve kendinizi daha mutlu hissedeceksiniz.

Tüm odalarda benzersiz olanakların yanı sıra çoğu odaya ait özel havuz, teras veya bahçe yer alıyor. Huzur veren renkler ve aydınlatma ile dekore edilen villalar, doğayla uyumlu tasarımlarıyla hayalinizdeki tatili yaşatıyor. Tümü geniş, 4, 6 ve 7 yatak odalı seçenekleriyle modern ve ferah, deniz manzaralı 76 oda suit villalarında misafirlerini ağırlayacak. Ruhunuza, bedeninize ve zihninize iyi gelecek bu kamp sonrası yenilendiğinizi hissedeceksiniz. Toksinlerden arınıp yeni sezonu hafiflemiş, gençleşmiş, fit, ışıldayarak karşılayacaksınız.