Yazılar

Bacak bacak üstüne atamıyorsanız, dikkat!

Bacak bacak üstüne atamıyorsanız, dikkat!

Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak bilinen endometriozis, normalde rahmin iç zar tabakasında bulunması gereken hücrelerin çoğunlukla yumurtalıklar olmak üzere rahim dışında herhangi bir bölgeye yerleşmeleri olarak tanımlanıyor. Dünyada ve ülkemizde her 10 kadından 1’inde görülen endometriozis, kadınlık hormonu olan östrojen ile ilişkili olması ve bu yaşlarda vücutta daha fazla bulunması nedeniyle üreme çağı olan 18-45 yaş grubundaki kadınları tehdit ediyor. Başta ağrı kesiciler ile geçmeyen ağrılı ve düzensiz adetler olmak üzere pek çok soruna yol açarak hayat kalitesini düşürebiliyor, çok daha önemlisi anne olmayı engelleyebiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, kadınlarda yaygın görülmesine rağmen endometriozise tanı konulmasının en gelişmiş ülkelerde bile 8-10 yılı bulabildiğini belirterek, “Endometriozisin belirtileri hastalığın yerleşmiş olduğu bölge ile yayılım durumuna göre farklılık gösteriyor. Ayrıca bazı hastalarda hiçbir semptom gelişmiyor veya idrarda yanma, bağırsak alışkanlığındaki değişimler, kronik karın ağrısı gibi başka hastalıkları taklit eden belirtilerle de ortaya çıkabiliyor. Tanıdaki gecikmenin en yaygın sebebi ise endometriozisin ilk belirtilerinin çoğu zaman ağrı olması nedeniyle hastalar tarafından pek önemsenmemesi. Ayrıca her adet zaten ağrılı geçer inanışı hekime başvuruyu geciktiriyor. Bunların sonucunda aslında genç yaşta yakalanabilecek olan hastalık ileri safhalarda tespit ediliyor.  Oysa erken teşhis sayesinde ileriye yönelik önlemler alınıyor, böylece

üreme fonksiyonları korunabiliyor ve şiddetli ağrıya bağlı olarak yaşam kalitesinin düşmesi önlenebiliyor” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, endometriozisin atlanmaması gereken 10 sinyalini anlattı; önemli bilgiler verdi!

Doç. Dr. Cihan Kaya

Doç. Dr. Cihan Kaya

Ağrılı adetler

Endometriozis hastalığında en sık karşılaşılan şikayetlerden biri, adet döneminde gelişen ağrı oluyor. Ağrı kadınların aile, iş ve günlük yaşamlarını ciddi boyutlarda etkileyebilecek şiddete ulaşabiliyor. Doç. Dr. Cihan Kaya, ağrının sıklıkla adet döneminden hemen önce başladığını ve genellikle adet dönemi boyunca devam ettiğini belirterek, “Hastalığın evresinden ya da varsa kistlerin boyutlarından bağımsız olarak çikolata kistine bağlı gelişen ağrı acil başvurusu yaptıracak kadar dayanılmaz şiddete ulaşabiliyor. Hastalar çoğu zaman ağrılar nedeniyle tekrarlayan ağrı kesiciler, enjeksiyonlar, sıcak su torbaları gibi yöntemlere ihtiyaç duyuyorlar” diyor.

Cinsel ilişkide ağrı

Özellikle rahmin arkasındaki bağların ya da vajenin birlikte tutulduğu endometriozisin ileri evrelerinde cinsel ilişki sırasında dayanılmaz şiddette ağrı gelişmesi, yine yaygın görülen belirtilerden. Ağrı bu bölgede bulunan sinirlerin tutulumu ve organ anatomisinin bozulması sonucu oluşuyor.  Özellikle iki taraflı kisti olan hastalarda cinsel birliktelik sırasında ağrı şikayetine daha sık rastlanıyor.

Bağırsak alışkanlığındaki değişimler

Endometriozis sadece yumurtalıkları değil karın içerisinde özellikle çevre organları da tutabiliyor. Yakın komşuluğu nedeniyle bağırsak yüzeylerinde de endometriozis odakları görülebiliyor. Bağırsak ve bu bölgedeki sinirlerin tutulumu nedeniyle bazen karında geçmeyen şişkinlik, dışkılamada zorluk, ishal, kabızlık ve gaitada kan görülmesi gibi sorunlar yaşanabiliyor. İleri tutulum varlığında bağırsaktan dışkı geçişi mümkün olmuyor ve halk arasında ‘bağırsak tıkanıklığı’ olarak bilinen tablo ortaya çıkabiliyor.

Yoğun adetler

Endometriozis sadece rahmin dışındaki organları değil, rahmin kas tabakasını da tutabiliyor. Bu durum tıp literatüründe adenomiyozis olarak biliniyor. Adenomiyozis, çikolata kisti olan her üç kadından 1’inde görülüyor. Bu tablo özellikle ağrılı, düzensiz ve uzamış adet kanamalarına neden oluyor. Adenomiyozis tanısı ultrasonla tecrübeli hekimler tarafından konabiliyor.

İdrar yaparken ağrı

Endometrioziste, bağırsak tutulumunun yanı sıra bir diğer yakın organ olan idrar torbası ve idrar boruları da etkilenebiliyor. Özellikle ileri evre endometriozis hastalarında, idrar borularının yumurtalıklara yakın olması nedeniyle bu borularda tıkanıklık, böbreklerde genişleme ve daha ileri aşamalarda böbrek kayıpları görülebiliyor. Özellikle idrar torbası tutulumunda adet dönemlerinde ağrılı idrar yapma, kanlı idrar ve devamlı alt karın ağrısı ile birlikte sık idrara çıkma gibi belirtiler gelişebiliyor.

Bel – bacak ağrısı

Endometriozis alt karın boşluğunu yoğun biçimde saran kas tabakasını, bu bölgedeki lifleri ve sinirleri tutabiliyor. Bu tutulumlar nadir görülse de hastalarda bel ağrısı, bacak bacak üstüne atamama, siyatik sinir tutulumundan kaynaklanan bacak arkasında ağrı ve sürekli alt karın bölgesinde kramp şeklinde şikayetlere neden olabiliyor.

pause sağlık

İnfertilite

Genç yaştaki kadınların hastalığı olduğu için endometriozisin üreme fonksiyonu üzerinde de olumsuz etkileri olabiliyor. Öyle ki hamile kalamayan her üç kadından 1’inde endometriozis tespit ediliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, yumurtalık tutulumunda sağlıklı yumurtalık dokusunun etkilenebildiğini vurgulayarak, “Özellikle iki taraflı yumurtalıkların tutulması halinde zaten yaşam boyu belirli bir sayıda olan yumurta sayısı giderek azalabiliyor. Bunun dışında tüplerin tıkanması ya da rahmin tutulması embriyo için olumsuz bir ortam oluşturarak kendiliğinden gebe kalma şansını üçte bir oranında azaltabiliyor” diye konuşuyor.

Kesi yerlerinde şişlikler

Özellikle eski ameliyat kesi yerlerinde (sezaryen ya da normal doğum kesi yerleri) adet dönemlerinde ele gelen şişlikler cilt altına yerleşen endometriozisin habercisi olabiliyor.

Sağ omuza vuran ağrı, nefes alamama

Diyafram ya da akciğer tutulumunda yine adet dönemlerinde sağ omuza vuran ağrı, kanamalı kusma ve akciğerlerde sönmeye bağlı nefes alamama gibi belirtiler de endometriozise işaret edebiliyor.

Kronik yorgunluk ve kas ağrıları

Endometriozis migren ve fibromiyalji gibi hastalıklarla da sıklıkla birlikte görülebiliyor. Bu durum, hali hazırda alt karın bölgesindeki ağrıları nedeniyle günlük hayatı etkilenmiş olan kadınlarda genel bir halsizlik, yorgunluk, isteksizlik, baş ağrısı ve kas kramplarına yol açabiliyor.

Tedavi hayat kalitesini artırıyor!

Endometriozis tedavisi hastanın yaşına, şikayetlerine, hastalığın tutulum derecesine, çocuk isteğine ve varsa kitlenin iyi-kötü huylu olma durumuna göre değişiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, şikayetleri olmayan hastalarda çoğunlukla düzenli takip ya da ilaç tedavilerinin yeterli geldiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Ancak büyük yumurtalık kistleri olan, ağrı kesicilere cevap alınamayan ağrı sorunu yaşayan ya da kanser şüphesi taşıyan hastalara laparoskopi (kapalı ameliyat) yöntemiyle ameliyat önerilebiliyor. Anne olmak isteyen, ancak yumurtalık sayısı azalmış hastaların doğal yollarla çocuk sahibi olamaması durumunda tüp bebek yöntemi tavsiye edilebiliyor. Oldukça başarılı sonuçlar alınan bu tedaviler hastaların hayat kalitesini artırarak ağrı ya da kaygı sorunlarıyla uğraşmak yerine hayata tekrar dönmelerine yönelik olarak uygulanıyor”        

Beyin pili hakkında en çok merak edilenler

Beyin pili hakkında en çok merak edilenler

Su içmek, yemek yemek, yürümek, yazı yazmak, oturup kalkmak… Günlük en temel ihtiyacımız olan ve kolaylıkla yapılan bu hareketler bazı kişiler için adeta imkansız hale gelebiliyor. Hastaların yaşam kalitelerini ciddi şekilde bozabilen ve çevrelerine bağımlı hale gelmelerine neden olan bu sorunun adı, ‘hareket bozukluğu! Hareketlerde yavaşlama, katılık ve titremenin ön planda olduğu Parkinson hastalığı, yine titremenin ön planda olduğu esansiyel tremor ile istemsiz kasılmalarla seyreden distoni, hareket bozukluğuyla en sık seyreden hastalıkları oluşturuyor. Hastalar, sağlıklı insanların günlük hayatlarının bir parçası olarak çok rahat yapabildikleri yürüme, koşma ve elleri çeşitli işlerin gerçekleştirilmesi için kullanma gibi temel işlevleri zaman ilerledikçe daha da kötüleşen bir şekilde yapamaz hale gelebiliyorlar. Hareket bozukluklarında ilaç tedavisinin yetersiz kalmaya başladığı ve/veya ilaca bağlı yan etkilerin oluştuğu durumlarda, uygun hastalarda ‘beyin pili’ ön plana çıkıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Bayraklı,  günümüzde yaygın olarak kullanılan beyin pilinin hastaların günlük işlevlerini tekrar normale çok yakın şekilde yapabilmelerine imkan sağladığını belirterek, “Beyin pili elektrik akımı verilen bölgede beyin hücrelerindeki elektriksel aktiviteyi değiştirmeyi sağlayan bir yöntemdir. Hareket bozukluğunun giderilmesi sayesinde hastaların yaşam kaliteleri yükseliyor. Başkalarına bağımlı olmaktan kurtulmaları hastaların psikolojilerini de olumlu yönde etkiliyor” diyor.

Prof. Dr. Fatih Bayraklı

Prof. Dr. Fatih Bayraklı

SORU: Beyin pili nedir?

Hareket bozukluğu hastalıklarının çoğu, beyinde hareketin yapılmasını sağlayan bölgelerdeki hücrelerin yıkımı (dejenerasyonu) ve sonrasında bu hücrelerin ürettiği  ve hücreler arası iletişimi sağlayan kimyasalların (nörotransmitter) düzensizliğinden veya azalmasından kaynaklanıyor. Derin beyin stimülasyonu (DBS) veya nöromodülasyon olarak da tanımlanan beyin pili, beynin istenilen bir bölgesine (hareketle ilgili bir çekirdek) elektrik uyarısı verilmesini sağlayan bir yöntem. Bu sistem bir pil, beyin dokusu içerisinde hedeflenen bölgeye yerleştirilen iki elektrot ve elektrotları pile bağlayan iki uzatma kablosundan oluşuyor. Hedeflenen beyin bölgesine elektrot yerleştirilerek o bölgeye elektrik uyarısı veriliyor. Pilin boyutları değişim göstermekle beraber yaklaşık 6.5x5x15 milimetre ve 50-60 gram ağırlığında oluyor. Dışarıdan hastada sadece cerrahi kesilere ait izler ve kabarıklıklar görülebiliyor.

SORU: Hangi mekanizmayla etki ediyor?

Beyin pili hedeflenen beyin bölgesine elektrot yerleştirilerek o bölgeye elektrik uyarısı verilmesiyle çalışıyor. Hareket bozukluklarında; beynin hareketle ilişkili bölgelerinde yer alan hücrelerde yıkım (dejenerasyon) oluyor. Bu yıkım, normal hareketi ortaya koymak için o beyin bölgelerinin oluşturdukları elektriksel aktivitede değişim meydana getirerek, hareketlerin düzgün şekilde oluşması için gerekli olan senkronizasyonun oluşma sürecini bozuyor. Bu bölgelere elektrik sinyali veriliyor. Bozulan sinyal aktivitesinin tekrar normale yaklaşmasıyla (aktifleştirilmesi veya baskılanması sonucunda) hareketlerde düzelme sağlanıyor.

SORU: Beyin pilinin ömrü nedir?

Beyin pilinin ömrü yaklaşık 4-5 yıl olmakla beraber, kullanım parametrelerine göre bu süre artabiliyor veya azalabiliyor. Distoni hastalarında pilin ömrü daha kısa olabiliyor. Prof. Dr. Fatih Bayraklı, “Bu sürenin ardından basit bir cerrahi işlemle eski pil kablolara müdahale edilmeden yenisiyle değiştirilebiliyor” diyor. Şarj edilebilen pillerde bu süre daha uzun. Fakat şarj edilebilen pillerin kullanımına (her hafta mutlaka şarj edilmeleri gibi) hasta ve hastaya bakım verenlerin veya yardımcı olanların çok iyi uyum göstermeleri gerekiyor. Zira şarj edilmesi unutulduğunda pil kapanıyor ve yenisiyle değişmesi gerekiyor.

SORU: Ameliyat öncesinde hangi hazırlıklar yapılıyor?

Beyin pili cerrahisi öncesinde, elektrotun yerleştirileceği beyin bölgesini görmek için Beyin MR tetkiki yapılıyor. Bu MR tetkikleri üzerinde cerrah istenilen bölgeyle ilgili hedefleme çalışmasını yazılım üzerinde gerçekleştiriyor. Ameliyat günü hastanın başına lokal anestezi veya gerekirse genel anestezi altında sert bir çerçeve takılıyor ve hasta beyin tomografisi tetkikine alınıyor. Tomografi ile MR tetkikleri yazılım aracılığıyla birleştiriyor ve hedef elektrotun hangi koordinatlarda ilerletileceğine yönelik sayısal değerler elde ediliyor. Ardından hasta operasyon odasına alınıyor ve cerrahi işlem başlıyor.

pause sağlık

SORU: Beyin pili ameliyatı nasıl yapılıyor?

Beyin pili ameliyatı iki aşamalı gerçekleştiriliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Bayraklı,  “İlk aşamada, özellikle Parkinson ve esansiyel tremor hastalarıyla konuşa konuşa elektriksel uyarılardaki tepkilerini değerlendiriyoruz” diyerek, ameliyat sürecini şöyle anlatıyor: “Beyin elektrotlarının istediğimiz bölgeye geldiğinin elektrofizyolojik olarak belirlenmesi, ameliyat öncesi MR üzerinde belirlediğimiz hedefte olduğumuzu gösteriyor. Bunlara ilave olarak, cerrahi esnasında uyanık olan hastada hedef bulunduktan sonra uyarı verilerek fayda ve yan etki profilinin çıkarılması, ameliyat sonrası pil ayarlamasının yapılmasını kolaylaştırıyor. Hastanın bulgularında düzelme görüldüğünde kalıcı elektrot yerleştiriliyor ve ameliyatın 2’inci aşamasına geçiliyor. Hasta genel anesteziye alınıyor ve pil sağ göğüs üzerinde köprücük kemiğinin 5-7 santim altına gelecek şekilde cilt altına yerleştiriliyor. Distoni hastalarında bu işlemlerin tamamı hastaların klinik durumlarından dolayı uyutularak yapılıyor”

SORU: Pil tedavisi herkese uygulanabilir mi?

Hareket bozukluğu sorunu yaşayan her hastaya beyin pili ameliyatını uygulamak mümkün olmuyor. Bu yöntemin hastaya fayda sağlayıp sağlamayacağı veya hastanın böyle bir girişime aday olup olmadığı ayrıntılı klinik değerlendirme ve tetkikler sonrasında belirleniyor.

SORU: Hastalar günlük yaşamlarına ne zaman dönebiliyor?

Hastalar ameliyatın ardından genellikle iki gün sonra taburcu oluyorlar. Beyin pili parkinson ve esansiyel tremor hastalarında genellikle 2 hafta sonra, distoni hastalarında ise hemen açılıyor. Hastaların sonraki 2-3 aylık dönemde ilaç ve pil ayarları yapılıyor.

SORU: Düzenli hekim kontrolü neden önemli?

Beyin pili yöntemi hastalığın nedenini tedavi etmiyor, sadece oluşan klinik bulgulara bir çözüm sunuyor. Prof. Dr. Fatih Bayraklı, bu nedenle beyin pilinin hastalığın ilerleyen fazlarında etkisiz kalabildiğini belirterek, “Ayrıca hastaların yaşamları cerrahi öncesine göre daha iyi hale gelse de hareket bozukluğuna yol açan hastalıklar ilerledikleri için oluşabilecek ek veya ilave sorunların farkına varılması gerekiyor. Dolayısıyla hastaların ameliyat sonrasında hekim kontrolüne ve tedavilerine mutlaka devam etmeleri gerekiyor” diyor.

Kanser tedavisinde immünoterapi dönemi!

Kanser tedavisinde immünoterapi dönemi!

Çağımızın hastalığı kansere karşı sürekli yeni tedavi yöntemleri geliştiriliyor. Şüphesiz tedavinin nasıl uygulanacağı kanserin türü, evresi ve hastanın genel sağlık durumuna göre belirlenirken, adını giderek daha sık duyduğumuz “immünoterapi” bazı özellikleriyle son yıllarda öne çıkan yöntemler arasında yer alıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Tıbbi (Medikal) Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. İzzet Doğan bağışıklık sistemini kullanarak kanser gibi hastalıkları tedavi etmek için geliştirilen immünoterapinin; cerrahi, radyoterapi ve kemoterapiden sonra kanser tedavisinde dördüncü ana tedavi yöntemi olarak kabul gördüğünü söylüyor. Doç. Dr. İzzet Doğan bu etkili tedavi yöntemi hakkında merak edilen 10 soruyu yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. İzzet Doğan

Doç. Dr. İzzet Doğan

  1. İmmünoterapi yöntemi nedir?

İmmünoterapinin; bağışıklık sistemini kullanarak kanser gibi hastalıkları tedavi etmek için geliştirilmiş bir dizi tedavi yöntemi olduğunu belirten Tıbbi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. İzzet Doğan şöyle konuşuyor: “Toplum arasında immünoterapi denilince “immün kontrol noktası inhibitörleri’’ adı verilen tedavi grubu anlaşılmaktadır. İmmünoterapi tedavi yöntemleri arasında en yaygın olanları; monoklonal antikorlar, immün kontrol noktası inhibitörleri, kanser aşıları, adaptif hücre transferi (örneğin CAR T-hücre tedavisi) ve sitokin tedavisidir. Her bir tedavi türü, bağışıklık sistemini farklı şekillerde etkinleştirerek kanser hücrelerini hedef alır. Bu yöntemlerin uygulanması ve etkinliği kanserin türüne, evresine ve hastanın genel sağlık durumuna bağlıdır.”

  1. İmmünoterapi nasıl fayda sağlar?

Normalde kanser hücreleri bağışıklık sisteminden kurtularak kontrolsüz bir şekilde büyüyebiliyor. Özellikle “kontrol noktası inhibitörleri” adı verilen ilaçlar T hücrelerinin kanser hücrelerine saldırmasının önündeki engelleri ortadan kaldırarak bağışıklık sistemini aktive ediyor. Bazı immünoterapiler kanser hücrelerine özgü moleküllere karşı antikorlar üreterek çalışıyor.

  1. İmmünoterapi akıllı ilaç tedavisi midir?

İmmünoterapi “akıllı ilaç” tedavisi olarak adlandırılan kategoriye giriyor. Bu tedavi kanser hücrelerini hedef alırken normal hücrelere minimum zarar vermeyi amaçlıyor. Bu ilaçlar bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanıması ve yok etmesi için özel moleküllere odaklandığından, immünoterapi, kanser tedavisindeki “akıllı ilaç” stratejilerinin önemli bir parçası olarak kabul ediliyor.

  1. İmmünoterapi kemoterapiden üstün müdür?

İmmünoterapi ve kemoterapinin kanser tedavisinde kullanılan iki farklı ilaç grubu olduğunu belirten Doç. Dr. İzzet Doğan “Her birinin avantajları ve dezavantajları vardır. İmmünoterapi, bağışıklık sistemini güçlendirerek kanser hücrelerini hedef alır ve yok etmeye çalışır; genellikle daha az yan etkiye sahiptir. Öte yandan, kemoterapi kanser hücrelerini doğrudan öldürmeyi amaçlar ve her türlü kanser tedavisinde kullanılabilir. Ancak yan etkileri genellikle daha şiddetlidir ve sağlıklı hücrelere de zarar verebilir. Hangi tedavi yönteminin “üstün” olduğunu belirlemek, kanserin türüne, evresine, hastanın genel sağlık durumuna ve diğer birçok faktöre bağlıdır” diyor.

  1. İmmünoterapi hangi kanserlerde kullanılır?

İmmünoterapi birçok kanser türü için etkili bir tedavi seçeneği olarak kabul ediliyor. Özellikle malign melanom, akciğer kanseri, baş-boyun kanserleri, böbrek kanseri, mesane kanseri ve kolon kanseri gibi kanser türlerinde yaygın olmak üzere patolojik özellikleri uygun her türlü tümörde; erken evrede de son evrede de kullanılabiliyor. Dünyada ilk olarak 2011 yılında kanser tedavisinde kullanılmaya başlanan bu ilaçlar ülkemizde 2012 yılından itibaren yurt dışından temin edilerek kanser hastalarına uygulanıyor. Son yıllarda immünoterapi kapsamındaki “ipilimumab” ve “nivolumab” tedavi harcamaları poliçe ve tedavi detaylarına göre sağlık sigortası tarafından karşılanabiliyor.

Doç. Dr. İzzet Doğan

  1. İmmünoterapi her kanser hastası için uygun mudur?

İmmünoterapi her kanser hastası için uygun olmayabiliyor. Yöntemin etkinliğinin; kanserin türüne, evresine, hastanın genel sağlık durumuna ve önceden yapılan tedavilere bağlı olarak değiştiğini belirten Doç. Dr. İzzet Doğan şöyle konuşuyor: “Bazı kanser türleri tedaviye iyi yanıt verir, bazıları iyi yanıt vermeyebilir. Örneğin; malign melanom ve bazı akciğer kanserleri oldukça iyi yanıt verirken, beyin tümörleri veya pankreas kanseri gibi diğer türler tedaviye daha az duyarlıdır.”

  1. İmmünoterapinin yan etkileri nelerdir?

Bağışıklık sisteminin aşırı aktive olmasından kaynaklanan ve genellikle kanser türüne ve kullanılan ilaca bağlı yan etkiler görülebiliyor. Yaygın yan etkiler arasında; yorgunluk, cilt döküntüleri, iştah kaybı ve bulantı geliyor. Daha ciddi yan etkiler; artrit (eklem), hepatit (karaciğer), kolit (bağırsak), hipofizit (hipofiz bezi) ve tiroidit (tiroit bezi) gibi organ iltihaplanmalarını içerebiliyor. Bu yan etkilerin genellikle kortikosteroidler gibi bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlarla tedavi edildiğini belirten Doç. Dr. İzzet Doğan, ayrıca spesifik yan etkilere yönelik tedaviler (örneğin, tiroit fonksiyon bozuklukları için hormon replasman terapisi) de uygulanabildiğini söylüyor.

  1. İmmünoterapi diğer tedavilerden bağımsız mı uygulanır?

İmmünoterapi kanserin türü, evresi ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak hem yalnız başına hem de kemoterapi ile kullanılabiliyor. Bazı durumlarda kemoterapiye yanıt vermeyen kanser türlerinde tek başına etkili bir seçenek olarak değerlendiriliyor. Özellikle ileri evre kanserlerde veya belirli moleküler işaretleyicilere (PD-L1, MSI) sahip kanserlerde immünoterapi bağımsız bir tedavi olarak tercih edilebiliyor.

  1. İmmünoterapi kanseri tamamen iyileştirir mi?

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. İzzet Doğan “İmmünoterapi bazı kanser türlerinde etkili olabilse de tamamen iyileşmeyi garanti etmez; ayrıca her hastada da olumlu yanıt alınamayabilir. Örneğin; ileri evre melanom veya akciğer kanseri gibi bazı kanser türlerinde uzun süreli hastalık kontrolü sağlayabilir. Ancak kanserin tamamen iyileşmesi, yani tüm kanser hücrelerinin yok edilmesi ve hastalığın geri dönmemesi kanserin türü, evresi, hastanın genel sağlık durumu ve kanserin genetik özellikleri gibi etkenlere bağlıdır” diyor.

  1. İmmünoterapi tedavisi ne kadar sürüyor?

Tedavinin süresinin; kanserin türü, evresi, hastanın tedaviye verdiği yanıt ve yan etkilere bağlı olarak değişebildiğini belirten Doç. Dr. İzzet Doğan şöyle konuşuyor: “İmmünoterapi tedavisi genellikle birkaç hafta ile birkaç ay arasında değişen periyotlarda uygulanır ve bazı durumlarda kanser kontrol altına alınana veya maksimum fayda sağlanana kadar devam edebilir. Bazı hastalarda yan etkiler nedeniyle tedavi erken kesilebilir.”

Anne adaylarına yol rehberi…

Anne adaylarına yol rehberi…

Son yıllarda normal doğuma yönelen anne adaylarının sayısı giderek artıyor. Doğum sonrası annenin bebeğini kucağına alıp daha hızlı bağ kurma isteği, normal yaşamına dönüşünün çok daha hızlı olması, bebeğini kucağına alıp daha erken emzirmeye başlaması, doğum sonrası depresyonun daha az olması gibi etkenler normal doğum isteğinde etkili oluyor. Ancak bazı tıbbi durumlarda normal doğum yerine sezaryen bir gereklilik olarak ortaya çıkabiliyor. İşte, anne adaylarının normal doğum şansını artırmaları için hamilelik sürecinde bazı konulara dikkat etmeleri gerekiyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Seyfettin Özvural, yapılan bilimsel çalışmalara göre, normal doğum şansını artıran 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Seyfettin Özvural

Dr. Seyfettin Özvural

Düzenli kontrole gidin

Normal doğumu destekleyen bir merkezde düzenli doktor kontrolüne giderek olası risklerinizi yönetmeniz ve bu riskleri en aza indirmeniz mümkün. Gebelik takibi ve doğum sürecinizde kaliteli sağlık hizmeti almak, doğum sürecinizi öngörmenize de fayda sağlıyor.

Sağlıklı beslenin, egzersiz yapın, aşırı kilodan kaçının

Sağlıklı beslenmeye ve egzersize önem verin, aşırı kilo alımından kaçının. Böylece olumsuz gebelik sonuçları ve sezaryen olasılığını azaltabilirsiniz. Hekiminizin size özel belirlediği haftadan itibaren, haftada en az 150 dk. uygun kalp hızı ve ağırlıkta düzenli egzersiz yapın.

Sürekli doğum desteği alın

Gebelik sürecinizde Doula (doğum süreciyle ilgili eğitimini tamamlamış doğum destekçisi) ya da fiziksel ve duygusal açıdan size iyi hissettiren, bilgi veren doğum yardımcısı desteği ile sezaryen oranı, doğum süresi ve doğumda ağrı kesici kullanımı belirgin olarak azaltılıyor. Ayrıca doğum öncesi eğitim programına katılarak kendinizi daha güçlü hissedebilirsiniz.

Endişe ve stresten uzak durun

Doğum sürecine faydalı olmak adına yapılacak her müdahale doğumun doğal seyrini ve hormonların orkestrasyonunu bozma riski doğurabileceğinden aşırı müdahaleci olmayın. Zihninizi ve ruhunuzu olumlu bilgiler ve duygularla besleyin. Stres ve endişeden uzak durun. Yürüyün, dans edin. Size iyi gelecek herkese ve her şeye alan açarken, istemediğiniz hiçbir şeye tolerans göstermeyin.

Pause Sağlık

Kasılmalara karşı hazırlıklı olun

Doğum süresince sizi zorlayabilecek kasılmalara karşı bilimsel olarak faydası gösterilen pek çok doğal uygulama bulunuyor. Örneğin; nefes egzersizleri, gevşeme teknikleri, ritmik hareketler, sıcak kompresler vb. uygulamaları araştırarak size uygun olanlara odaklanın.

Aceleci olmayın

Doğumun erken evrelerinde kasılmalarınızın düzensiz olduğu dönemlerde herhangi bir risk faktörünüz saptanmadıysa, hekiminizin önerisi doğrultusunda hastaneye geç yatın. Dr. Seyfettin Özvural “Günümüzde doğumların daha önceki yıllarda düşünüldüğü kadar hızlı ilerlemeyebileceğini biliyoruz. Hekiminiz tarafından bebeğiniz ve sizin için saptanan bir risk yoksa pozisyon değiştirmeyi, duşu ve hareketli olmayı deneyip bekleyin” diyor.

Doğum mümkün olduğunca kendi başlasın

Doğumun kendisinin başlaması çoğu zaman bedeninizin ve bebeğinizin doğum için hazır olduğunun işareti olup vajinal doğum şansını artırıyor. Tıbbi bir gereklilik olmadıkça rutin suni sancı uygulamalarını hekiminizle konuşup diğer seçenekleri sorgulayın. Hekiminizle size uygun olduğunu düşündüğünüz seçeneğe ya da beklemeye karar verin.

Diyabete ve kalp damar hastalıklarına yol açıyor!

Diyabete ve kalp damar hastalıklarına yol açıyor!

Sık acıkma, sürekli tatlı yeme isteği, tansiyon yüksekliği, yemek sonrası uyku basması… Bu belirtiler günümüzde gittikçe yaygınlaşan insülin direnci sorununun belirtilerinden birkaçını oluşturuyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ender Arıkan ülkemizde çok sık rastlanan ve sağlıksız yaşam tarzının da etkisiyle artık genç yaşlarda da kapıyı çalan insülin direncinin özellikle 40-50 yaş arasındaki bireylerin yüzde 40’ında görüldüğünü söylüyor.

Son yıllarda sağlıksız beslenme alışkanlığı ve hareketsiz yaşam tarzı derken vücutta yağ dokusunun arttığını, bu yağlardan salgılanan zararlı kimyasal maddelerin kanda şeker oranını düzenleyen insülin hormonunun etkisini bozduğunu ve insülin direncine yol açtığını belirten Prof. Dr. Arıkan, “Çok ciddi bir sağlık sorunu olan insülin direnci tedavi edilmediği taktirde diyabet ve kalp ve damar hastalıkları gibi hayati riske yol açabilen hastalıklara zemin hazırlıyor. İnsülin direnci sendromunda ilaç tedavisinin mutlaka yaşam tarzı değişiklikleri ise desteklenmesi gerekir” diyor. Prof. Dr. Ender Arıkan, insülin direncini kırmanın 6 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ender Arıkan

Akdeniz tipi beslenin

Günümüzde işlenmiş gıda, yağlı, şekerli ürünler ve karbonhidrat tüketiminin sürekli arttığını bunun da ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiğini belirten Prof. Dr. Ender Arıkan “Yapılan araştırmalar; Akdeniz diyetinin, yani lif içeriği bakımından zengin meyve, sebze ve salata ağırlıklı beslenmenin en sağlıklı beslenme biçimi olduğunu gösteriyor. Beslenmenin mutlaka Akdeniz tarzı beslenmeye dönmesi gerekir” diyor.

Her gün yürüyüş yapın

Modern çağda giderek yaygınlaşan hareketsiz (sedanter) yaşam biçimi pek çok hastalığa davette bulunuyor. Günlük olarak belli bir tempoda spor yapmak ise metabolizmayı canlı tutuyor. İnsülin direnci sendromuna karşı ise haftada en az 5 gün yapılmak kaydıyla 30 ila 45 dakikalık tempolu yürüyüş yapılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Arıkan “Yürüyüş her yaş grubunun basitçe yapabileceği egzersiz türü olsa da faydalarına odaklanmak, bunu alışkanlık haline getirmek için çaba harcamak gerekir” diye konuşuyor.

Tuz tüketimini azaltın

Özellikle ülkemizde çok yaygın olan aşırı tuz tüketiminin hem insülin direncini uyararak hem de iştahı artırarak metabolizmayı olumsuz etkilediğini vurgulayan Prof. Dr. Ender Arıkan sözlerine şöyle devam ediyor: “Tansiyon hastalarının büyük bir kısmı da tuza duyarlıdır. Günlük tuz tüketimimizin, ihtiyacımızın neredeyse 4-5 katı olduğunu göz önünde bulundurunca tuzu azaltmanın çok olumlu sonuçlara yol açacağı açıkça görülmektedir.”

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

23.00’den 07.00’ye kadar mutlaka uyuyun

Uykunun, periyodu, süresi, derinliği ve kalitesi bakımından mutlaka değerlendirilmesi ve düzenlenmesi gerekiyor. Gece 23:00 ile sabah 07:00 arasında uyanık olmanın, artan stres hormonuyla birlikte insülin düzeyinde artışa neden olduğunu belirten Prof. Dr. Arıkan “Kaliteli bir uyku gece saat 23.00 ila sabah 07.00 saatleri arasında süren, belirli bir derinliğe ulaşan ve biyolojik ritimlerimizin tam olarak kurulduğu bir uyku olmalı. Sağlıklı bir uykuya engel olan hipopne veya apnenin varlığının da araştırılması gerekiyor” diyor.

Stresi yönetmeyi öğrenin

Günümüz koşullarında hemen hemen herkesin yaşamının bir parçası haline gelen stres, anksiyete ve kaygı bozuklukları vücutta insülin direncini artırırken, artışın sürekli olması halinde kişiyi kalp ve damar hastalıkları, obezite ve diyabet açısından da tehdit ediyor. Bu nedenle stresi yönetmeyi öğrenmek, gerekirse uzman desteği almaktan kaçınmamak gerekiyor.

İdeal kilonuza kavuşun

Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ender Arıkan “Yapılan çalışmalar; aşırı kilonun vücutta insüline karşı direnç oluşmasına neden olduğunu, özellikle bel çevresi kadınlarda 80’in, erkeklerde ise 94’ün üzerinde olunmasının insülin direncine yol açarak, ardından diyabete ve kalp damar hastalıklarında artışa davetiye çıkardığını ortaya koymaktadır” diyor.

İlaç mı stent mi yoksa ameliyat mı?

İlaç mı stent mi yoksa ameliyat mı?

Sağlıklı bir yaşam için sağlıklı bir kalp gerekiyor. Ancak tüm dünyada ölüme yol açan sebeplerin yüzde 16’sını koroner arter hastalığı oluşturuyor. Hastalar,  ilaç mı stent mi yoksa ameliyat  mı? sorusuna yanıt ararken Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz, koroner arter hastalarında en uygun tedavinin, hastalığın derecesi, sorunlu damar sayısı ve ilave hastalıkların olup olmaması gibi diğer faktörlerin göz önünde bulundurularak kardiyolog ve kalp damar cerrahlarının ortak kararıyla belirlenmesi gerektiğini söylüyor.

Koroner arter hastalığına yol açan risklerin başında ise sigara kullanımı, hipertansiyon ve diyabet hastalığı, beslenme şekli, ailesel yatkınlık ile stres geliyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz, “Günümüzde koroner arteri tam olarak tedavi eden bir yöntem henüz olmasa da, güncel tedavi yöntemleri sayesinde hastalığın ilerleyişi yavaşlatılabiliyor, kalp krizi riski en aza indirilebiliyor ve yaşam süresi uzatılabiliyor” diyor.  Koroner arter hastalığının temel tedavi yöntemlerini; ilaç tedavisi (medikal), girişimsel yöntemler ile damarların açılması (stent uygulanması) ve cerrahi (koroner bypass operasyonu) yöntem olarak özetlemek mümkün. Belirli bir şikayeti ve kritik damar tıkanıklığı olmayan hastaya medikal tedavi uygulanıyor; bununla birlikte kişide hipertansiyon, kan yağları yüksekliği ve diyabet hastalığı bulunuyorsa medikal tedaviye hiç geciktirilmeden başlanması gerekiyor.

Prof. Dr. Rıza Türköz

“Stent kalp krizi riskini ortadan kaldırmaz”

Koroner  anjiyografi sonrasında genel olarak kabul edilen iki yaklaşım bulunuyor; aynı damarda birden çok yerde ve uzun lezyon mevcutsa, yani yaygın bir durum varsa, üç damar tıkalıysa ve bunun yanında kalbin kasılmasında azalma başlamış ise genellikle cerrahi tedavi uygulanıyor. Eğer bir veya iki damarda kritik darlık mevcutsa ve darlık çok uzun damar bölgesini tutmuyorsa, dar veya tamamen tıkalı olan bölgelerin balon ve stent ile açılması tercih ediliyor. Stent tedavisinin hastada yarattığı etkiye değinen Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz, “Halk arasında ‘bir damarım /iki damarım/ üç damarım stent ile açıldı” ifadesi sıklıkla kullanılıyor. Ancak çoklu damar tıkanıklığında damarların stent yöntemiyle açılması orta ve uzun dönemde bu damarların tekrar tıkanmayacağı, hastaların kalp krizi geçirmeyeceği ve ani ölüm riskinin ortadan kalkacağı anlamına gelmez” diyor.

Stent sonrasında yeniden tıkanma ve daralma oluşabilir

Uzun süreli diyabet hastalığı ile sıklıkla yaygın ve üç damar hastalığı olan hastalarda balon ve stent tedavisinin uzun dönem için iyi sonuç vermediği belirtiliyor. Teknik olarak damar darlıklarının ve tıkanıklıkların çok büyük bir kısmı balon ve stent işlemiyle açılabilse de zamanla bu damarlarda tekrar darlık ve tıkanmaya rastlanabiliyor. Öyle ki stent teknolojisindeki gelişmeler ve ilaç kaplı stentlerin kullanılmalarına rağmen, stentlerde tıkanma ve daralma olmasından dolayı tekrar müdahale gerektirme oranı yılda yüzde 1-2 olarak bildiriliyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz, en saygın medikal dergilerden olan J Thorac Cardiovasc Surg’de 2023 yılında yayınlanan bir çalışmayı vurguladı. Bu çalışma 4992 stent uygulanan hasta ile 4975 cerrahi uygulanan hastalarda 10 yılın sonunda; cerrahi operasyon geçiren hastaların hayatta kalma oranını yüzde 80, stent takılan hastaların ise yüzde 76 olduğunu ortaya koyuyor. Aradaki fark küçük gibi görünse de tıp dünyasında istatistiksel olarak oldukça önemli bulunuyor.

Prof. Dr. Rıza Türköz

Kardiyoloji ve KVC uzmanları birlikte karar vermeli

Koroner arter hastalığında uygulanacak en uygun tedavi, kardiyolog ve kalp damar cerrahından oluşan ekibin hastayı birlikte değerlendirip, sonrasında tedavi yöntemini yine birlikte belirlemeleri esasına dayanıyor. Hastaların sıklıkla cerrahi tedavi yerine balon ve stent gibi girişimsel yöntemle tedavi olmak istediklerine değinen Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz “En iyi tedavi yöntemi, damar hastalığının derecesi ve hastalıklı damar sayısına göre belirleniyor. Buradaki amaç en uzun sağ kalımı sağlayacak, takiplerde kalp krizi riskini en aza indirecek ve ister anjiyografi olsun ister cerrahi, tekrarlayan girişimi azaltacak tedavi olmalıdır” sözleriyle hastaları ve hasta yakınlarını uyarıyor.

Miyom ameliyatı anne olmayı önler mi?

Miyom ameliyatı anne olmayı önler mi?

Rahmin düz kas tabakasından kaynaklanan iyi huylu tümörler olan miyomlar ülkemizde her 5 kadından 1’inde görülüyor. En sık üreme çağı olan 25-45’li yaş grubu kadınlarda teşhis edilen miyomların yaygınlığı, son yıllarda doğurganlık oranlarının azalması ve yüksek östrojen maruziyeti nedeniyle giderek artıyor. Her ne kadar iyi huylu tümörler olsalar da miyom dokusu içinde 1000’de 1 olasılıkla kanser dokusu bulunabiliyor. Ayrıca rahmin iç duvarında yerleşmiş olan miyomlar embriyonun gelişmesine engel olarak çocuk sahibi olmayı önleyebiliyor. Bu nedenle erken teşhis ve tedavi miyomlarda büyük öneme sahip. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, genelde belirti vermedikleri için miyomların çoğunlukla rutin muayeneler sırasında tesadüfen fark edildiklerine işaret ederek, “Dolayısıyla hiçbir yakınma olmasa dahi 21 yaşından itibaren yıllık jinekolojik muayeneler ihmal edilmemeli. Ayrıca miyomlar büyüdüklerinde düzensiz ya da miktarı artmış adet kanamaları, kasık  bölgesinde baskı-dolgunluk hissi ve ağrı,  sık idrara çıkma, idrarı tam boşaltamama hissi, kabızlık ve erken doyma gibi şikayetlere yol açarlar. Bu tür sorunlarda da mutlaka hekime başvurmak gerekiyor” diyor.

Miyomların ilaçlar ve açık veya kapalı cerrahi yöntemlerle tedavi edilebildiğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, “Ancak toplumda miyomlar hakkında doğru sanılan pek çok hatalı bilgi mevcut. Gerçeği yansıtmayan bu bilgiler hastaların gereksiz yere endişeye kapılmalarına veya hekime başvurmayarak teşhis ile tedavinin gecikmesine neden olabiliyor” diyor. Doç. Dr. Cihan Kaya, miyomlar ile ilgili doğru sanılan 10 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Doç. Dr. Cihan Kaya

Miyom ameliyatında rahim alınır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Miyom ameliyatında rahmin alınması şart değildir. Özellikle ileride hamile kalmayı planlayan kadınlarda rahim korunarak sadece miyomlar çıkarılabiliyor.

Miyom ameliyatı sonrasında hamile kalınamaz. YANLIŞ

DOĞRUSU: Miyom ameliyatı; yaş, azalmış yumurtalar, tüplerde tıkanıklık ya da sperm fonksiyonlarında bozukluk gibi  başka bir neden yoksa çocuk sahibi olmayı etkilemiyor. Aksine, özellikle rahim iç duvarına yerleşmiş olan miyomlar embriyo gelişiminde sorun oluşturuyor.

Miyom ameliyatı adet olmayı önler. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Miyom ameliyatında sadece miyomlar alındıysa her ay düzenli adet görmeye devam ediliyor.

Miyom ameliyatı menopoza neden olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Miyomlar rahim kaynaklı iyi huylu tümörlerdir. Miyom alınması sonrasında yumurtalıklarından salgılanan östrojen hormonunda azalma görülmüyor. Yumurtalıklardan bağımsız yapılar olmaları nedeniyle miyom alınması ile menopoz arasında bir ilişki yoktur.

Her miyomun ameliyatla alınması gerekir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Herhangi bir şikayete neden olmayan miyomlarda düzenli aralıklarla takip yeterli iken adet düzensizliği, anemi, sık idrara çıkma, kabızlık ile ağrı kesicilere yanıt vermeyen ve günlük hayatı olumsuz etkileyen ağrı gelişmesi ile çocuk sahibi olamama gibi durumlarda  cerrahi olarak müdahale gerekiyor.

Miyom ameliyatı zor bir ameliyattır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Ameliyatın zorluğu ya da süresi; miyomların sayısı, boyutu ya da yerleşim yerine göre değişiyor. Günümüzde açık cerrahi, histeroskopi, laparoskopi (kapalı ameliyat), robot yardımlı cerrahi ya da vNOTES (kesisiz vajinal laparoskopik cerrahi) yöntemleriyle miyom alınması işlemi başarıyla gerçekleştiriliyor.

Rahmin alınması cinsel isteksizliğe neden olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Miyom nedeniyle sadece rahim alınması ve yumurtalıkların korunması cinsel fonksiyonlarda değişikliğe yol açmıyor. Cinsel isteksizlik kadın ve erkek ile ilişkili birçok faktöre bağlı olarak gelişiyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Tüm miyomlar menopoz döneminde küçülürler. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Miyomlar östrojen hormonuna bağımlı tümörlerdir. Doç. Dr. Cihan Kaya, menopoz dönemiyle birlikte östrojen seviyeleri düştüğü için miyomların kısmen küçülebildiğini belirterek, “Ancak bu tablo her hastada aynı olmuyor. Menopoz süreci bazı kadınlarda yıllarca sürebiliyor. Dolayısıyla menopoz sürecini beklemek özellikle organ bası şikayetleri olan, düzensiz adet kanamalarına yol açan ve giderek büyüyen miyomları olan hastalar için önerilmiyor”

Rahmin alınması zamanla rahim sarkmasına yol açar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sadece miyomların ya da organ sarkması olmayan bir tabloda rahmin alınması, uygun cerrahi tekniklerin kullanılmasıyla yeni bir organ sarkmasına neden olmuyor. Altta yatan, özellikle zor doğumlar sonrası görülen bir organ sarkması varsa bu şikayetler de rahim alınması sırasında düzeltilebiliyor.

İlaçlar uzun süre kullanılabilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Özellikle kasık ağrısı şikayeti ön planda olan hastalarda ağrı kesiciler faydalı olabiliyor. Doç. Dr. Cihan Kaya, ancak yan etkileri nedeniyle ilaçların uzun süre kullanılmaması gerektiğini vurgulayarak, “Ayrıca adet kanaması olan hastalarda tercih edilen progesteron içeren haplar ya da spiraller uzun dönem kullanımda adet görememeye yol açabiliyor. Üreme hormonlarını baskılayan iğneler rahmin alınmasını istemeyen hastalara tavsiye edilebiliyor. Ancak bu ilaçlar da menopoz benzeri sıcak basması, gece terlemesi, baş ağrısı, kemik erimesi ve mide bulantısı gibi bazı olumsuz yan etkilere sahipler. Bu nedenle üç-altı ay süreli kullanılıyor” diyor.

Sekiz haftadan uzun süren öksürüğe dikkat!

Sekiz haftadan uzun süren öksürüğe dikkat!
Sonbahar ve kış mevsiminde hekimlere en sık başvuru nedenleri arasında yer alan ‘öksürük’ bazen haftalarca dinmeyebiliyor. Akciğerleri rahatsız eden yabancı madde ile mukusu dışarıya atmanın temel yöntemi olan öksürük yetişkinlerde sekiz haftadan uzun süre devam ettiğinde ‘kronik öksürük’ olarak adlandırılıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Süha Alzafer, dinmeyen öksürük yakınmasında mutlaka hekime başvurmak gerektiğine dikkat çekerek, “Öksürük genellikle üst solunum yolu enfeksiyonları ve sigara kullanımından kaynaklansa da önemli hastalıklara da işaret edebiliyor. Bu nedenle sekiz haftadan uzun süren öksürüğün ‘griptendir’ veya ‘sigara öksürüğüdür’ diyerek hafife alınmaması gerekiyor. Zira öksürüğü önemsememek ciddi hastalıkların teşhis ve tedavisini geciktirebiliyor” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Süfa Alzafer, kronik öksürüğe yol açan etkenleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. Süha Alzafer

Sigara
Kronik öksürüğün nedenlerinin başında sigara içmek ve dumanına maruz kalmak geliyor. Öyle ki sigara içen kişilerde kronik öksürük görülme oranı hiç sigara kullanmayan veya sigarayı bırakmış kişilerden 3 kat daha fazla. Sigaranın kronik öksürüğe yol açmasının sebebi ise solunum yollarını tahriş etme özelliğine sahip olması. Ancak öksürük aynı zamanda akciğer kanseri ve kronik obstrüktif akciğer hastalıkları gibi ciddi sağlık sorunlarından da kaynaklanabiliyor. Sigara kullanan kişilerin öksürüğün sigara nedeniyle oluştuğunu düşünmeleri altta yatan önemli hastalıkların tanısında gecikmeye yol açabiliyor.
Astım
Astım kronik öksürük yakınmalarının ilk nedenleri arasında yer alıyor. Yapılan çalışmalara göre; astım her 100 hastadan 57’sinde tek başına öksürük belirtisiyle başlıyor. Genellikle gece uykudan uyandırıyor veya sabaha doğru gelişiyor. Beraberinde nefes darlığı ve hışıltılı solunum gibi yakınmalar da görülebiliyor.
Gastroösofageal reflü
Gastroösofageal reflü, yemek borusu ile mide arasındaki bölgede oluşan gevşeklik nedeniyle mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçması olarak tanımlanıyor. Buna bağlı olarak hem ses tellerinde asit muhteviyatlı içeriğin tahrişe yola açması hem de gıda kırıntılarının istemsiz olarak akciğerlere kaçması sonucu kronik öksürük oluşuyor.
Sinüzit
Sinüzit hastalığında oluşan geniz akıntısı da sıklıkla kronik öksürüğe neden olabiliyor. Zira, geniz akıntısının içinde yer alan bazı iltihabi maddeler boğazı tahriş ederek öksürüğü tetikleyebiliyor. Geniz akıntısından kaynaklanan kronik öksürük genellikle geceleri yatınca artıyor. Dr. Süha Alzafer, genizde oluşan akıntı geçmeden öksürükle baş etmenin çoğu zaman mümkün olmadığına işaret ederek, “Dolayısıyla geniz akıntısı nedeniyle gelişen kronik öksürükte ilaçları uzun süre kullanmak gerekebiliyor” diyor.
Bronşektazi
Kronik öksürük, geçirilmiş zatürre enfeksiyonları sonrasında bronşların genişlemesi ve deforme olmasıyla karakterize bir hastalık olan bronşektazinin habercisi olabiliyor. Dr. Süha Alzafer, bu hastalıkta kronik öksürüğün yanı sıra sürekli ve bol miktarda balgam çıkarma sorununun da yaşandığını belirterek, “Ayrıca zaman zaman hayatı tehdit edici boyutlarda kanlı balgam görülebiliyor. Bu tabloya özellikle enfeksiyon eklendiğinde öksürük yakınması artıyor” diyor.
Bronşit
Bronşit, akut ve kronik bronşit olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Kronik öksürük daha çok kronik bronşit sebebiyle gelişiyor ve sıklıkla sigara içenlerde görülüyor. Özellikle sonbahar ve kış mevsiminde en az üç ay boyunca devam eden öksürük ile balgam yakınmaları kronik bronşit habercisi olabiliyor. Akut bronşitte ise öksürük çoğunlukla günler içinde geçiyor ve kronik öksürüğe yol açmıyor.
Covid-19
Sonbahar ve kış aylarında yaygın görülen nezle, grip ve Covid-19 gibi üst solunum yolu enfeksiyonları geçtikten sonra öksürük haftalarca sürebiliyor. Zeminde alerjik bir bünye varsa öksürüğün uzama olasılığı yükseliyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Tüberküloz
Kronik öksürük, en çok akciğeri etkileyen tüberkülozun da belirtisi olabiliyor. Tüberküloz hastalığının yol açtığı kronik öksürüğe kanlı balgam, kilo kaybı, iştahsızlık ve gece terlemesi eşlik edebiliyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Süha Alzafer, tüberküloza bağlı kronik öksürüğü olan hastalarda tanının bir an önce konulması gerektiğini belirterek, “Böylece hem hastalığın vücuda yayılma hem de toplumdaki diğer kişilere bulaşma riski azalıyor” diyor.
Kanser
Üst solunum yolu ve akciğer kanserleri de kronik öksürüğe yol açan önemli hastalıklar arasında yer alıyor. Özellikle 40 yaşın üzerinde olan ve sigara içen hastaların nedeni bilinmeyen ve giderek artan öksürüklerde mutlaka hekime başvurmaları gerekiyor. Uzamış öksürüğe kanlı balgam, göğüs veya sırt ağrısı, iştahsızlık ve zayıflama gibi belirtiler de eşlik edebiliyor.
İnterstisyel akciğer hastalığı
Yeni tıp terminolojisinde ‘diffuz parankimal’ akciğer hastalığı olarak da tanımlanan bu geniş hastalıklar grubunda akciğerler adeta ciltteki yaranın iyileşirken kabuk bağlaması gibi bağ dokusu oluşumuyla sertleşiyorlar. Vücutta yeterince oksijen ve karbondioksit değişimi olmayınca hastalarda kronik öksürük ve hareketle artan nefes darlığı gelişebiliyor.
Kalp yetmezliği
Kalp yetmezliği de başlı başına kronik öksürük nedeni olabiliyor. Bu hastalıkta, kalbin vücudumuzun gereksinimini sağlayacak kadar kanı pompalayamaması nedeniyle akciğerlerde kan toplanıyor. Vücudumuz da akciğerde biriken bu kanı öksürükle atmaya çalışıyor. Özellikle geceleri yattıktan sonra gelişen, ayağa kalkınca veya oturunca hafifleyen, bazen beraberinde hırıltılı solunum ve pembe renkli balgamın da eşlik ettiği kronik öksürük kalp yetmezliğine işaret edebiliyor.
Buşon
Kulaklarda öksürük refleksinin uyarıldığı alanlar olduğu için buşon, yani kulak kiri de bazen kronik öksürüğe yol açabiliyor. Kulak kirinin temizlenmesi sonrasında öksürük genellikle geçiyor.

Cinsel istek bozukluğu yaygınlaşıyor…

Cinsel istek bozukluğu yaygınlaşıyor…

Ülkemizde en önemli tabuların başında gelen ve gerektiğinde doktora gitmeye bile çekinilen ‘utandıran’ sorunlardan olan cinsel fonksiyon bozukluğu günümüzde giderek yaygınlaşıyor. Hem kadınlarda hem de erkeklerde öne çıkan cinsel fonksiyon bozuklukları arasında ilk sırayı cinsel isteksizlik alıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji ve Cinsel İşlev Bozuklukları Uzmanı Prof. Dr. Enis Rauf Coşkuner toplumda görülme sıklığı yüzde 50’yi bulabilen cinsel isteksizliğin çiftler arasında çok ciddi sorunlara hatta boşanmalara neden olabildiğini belirtirken, günümüzde bu sorunların tedavisine yönelik çok önemli ilerlemeler kaydedildiğini söylüyor. Cinsel işlev bozuklukları ve cinsel istekte azalmanın artık çözümsüz olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Enis Rauf Coşkuner ‘utandıran sorun’da yeni nesil tedavi yöntemlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Prof. Dr. Enis Rauf Coşkuner

Altında kimi zaman diyabet, kalp, tiroit ve böbrek hastalığı ve hormonal sorunlar gibi önemli etkenler yatabilirken, kimi zaman da stres, yorgunluk, yaşlanma ve psikolojik etkenler ‘utandıran’ ve doktora bile gitmeye çekinilen bu soruna neden olabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji ve Cinsel İşlev Bozuklukları Uzmanı Prof. Dr. Enis Rauf Coşkuner cinsel istek azlığının kişi tarafından her zaman bir sorun olarak algılanmayabildiğini ancak sağlıklı bir toplumu sağlıklı bireylerin oluşturduğunu ve cinselliğin de bunun vazgeçilmez bir parçası olduğunu belirterek “İnsan vücut sağlığı bir bütündür. Cinselliğimiz bu bütünlüğün bir parçasıdır. Ne yazık ki yaşamımız boyunca cinsellikle ilgili kişisel, ailesel ve toplumsal birçok belirleyiciler ile karşılaşırız. Çoğunda bunlarla mücadele etmek yerine, çatışmamak için yaptırımları kabullenmeyi tercih ederiz. Dolayısıyla konu ile ilgili eğitim eksikliğimizin yanı sıra kaçışımız da söz konusudur. Oysa ki cinselliğini inkar eden bir beden eksiktir. Cinselliği talep etmek ise en doğal haktır. Bu kadar doğal olan bir sürecin daha isteğini duymanın bile sorun olabileceğini düşünmemek kendinden bir kaçıştır” diyor.

Erkekler daha fazla başvuruyor

Cinsel istek bozukluğunun ülkemizde görülme sıklığı erkeklerde 50’ye ulaşabilirken, doktora başvurularda da ağırlığı erkekler oluşturuyor. Bunun nedenlerinden birinin de ‘cinselliğin öncelikle erkeğin hakkı ve görevi olduğuna dair yanlış toplumsal inanış’ olduğunu belirten Prof. Dr. Enis Rauf Coşkuner sözlerine şöyle devam ediyor: “Kadınlarda yaklaşım biraz daha kabulleniş ve doğal görme düzeyindedir. Oysa ki toplumda karşılaşılma oranları istatistiklerin çok üzerinde seyretmektedir. Burada ana sorun; cinsiyet farklılıklarının ötesinde olayın bir çift problemi olmasıdır. Cinselliğin tüm alanlarında bir bütünü sadece parçalar halinde incelemek doğru değildir. Dolayısıyla bu konuda da en doğru ve uygun yaklaşım; çiftleri bir bütün olarak incelemektir. Kişiler de bunun doğallığını kabul ederek olaya yaklaşırsa daha verimli sonuçlar alınır. Cinselliği doğalın bir parçası olarak gördükçe ve gösterdikçe işler daha kolaylaşacaktır. Önce kendinden kaçmayan bir beden, sonra partnerinden kaçmayan bir kişi ve sonuçta sorunu görüp uzmanından kaçmayan bir çift kavramı gelişecektir. Bunun oluşmasını sağlamak toplumsal yapı ve bileşenlerinin amacı olmalıdır. Bu nedenle toplumun her kademesinde ve hepimize önemli görev düşmektedir.”

Hayatın herhangi bir evresinde de görülebiliyor

Cinsel istek azlığının, kişinin cinsel aktivitelerinin başladığı ilk dönemden itibaren yani hayat boyu olabileceği gibi hayatının herhangi bir evresinde de ortaya çıkabildiğini belirten Prof. Dr. Coşkuner erkeklerde ve kadınlarda cinsel istek azlığına neden olan etkenleri şöyle sıralıyor;

Erkeklerdeki yaygın nedenleri;

  • Hormonal: Androjen eksikliği (özellikle testosteron hormonunda düşüklük), hiperprolaktinemi (prolaktin hormonunda yükseklik), troit bozuklukları
  • Psikolojik: Öfke ve kaygı, depresyon, travma sonrası stres sendromu
  • İlaçlara bağlı: Özellikle başka amaçlı kullanılan bazı ilaçların yan etkisi sonucu (antidepresan tedavisi gibi)
  • İlişki çatışması
  • Kronik hastalıklar: Koroner kalp hastalığı, kalp yetmezliği, diyabet, felç geçirme, böbrek yetmezliği vs.
  • Ereksiyon problemi
  • Yaşlanma

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Kadınlardaki yaygın nedenleri;

  • Medikal: Hormonal bozukluklar (östrojen, prolaktin, testosteron, troit hormonları), diyabet, hipertansiyon, idrar kaçırma, artrit, nörolojik hastalıklar başta olmak üzere kronik seyirli pek çok hastalık beraberinde bu sorunu yaratabilir.
  • Psikolojik: Cinsellikle ilgili kötü deneyimler, stres ve yorgunluk, odaklanamama, kaygı, depresyon, kendine güven azlığı, vücut görüntüsüne olan güvensizlik gibi pek çok neden bu soruna yol açabilir.
  • İlişki ile ilgili problemler: Partnerin cinsel problemleri, ilişkide yetersizlik, partnerle cinsellik konusunda iletişim kuramama.
  • Bazı ilaçlar; Bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaç grupları da kadını bu yönde olumsuz etkileyebilir.
  • Kültürel: Kadının içinde yaşadığı toplum ve kültürü, cinselliği algılayışı, cinsellikte kadına yüklediği roller, kısıtlamalar etkili olabilir.

Yeni nesil yöntemlerle etkili tedavi

Kadınlarda cinsel istek azlığına çok çeşitli etkenlerin yol açabildiğini bu nedenle kadında böyle bir sorun değerlendirilirken konunun çok yönlü ele alınarak incelenmesi ve neden veya nedenlerinin ortaya konulması gerektiğini belirten Prof. Dr. Enis Rauf Coşkuner; erkeklerin tedavisinde ise hasta eğitiminden başlanarak, hormonal veya hormonal olmayan ilaç tedavisi ile psikolojik terapi tekniklerine kadar pek çok seçenek kullanılabildiğini söylüyor. Prof. Dr. Coşkuner yeni tedavi yöntemleriyle ilgili şöyle konuşuyor: “İnsan cinselliğinin ve cinsel isteğin giderek daha çok anlaşılması beraberinde sorunlara yeni çözümleri de sunmaya başladı. Özellikle merkezi sinir sistemi üzerinde cinselliği yöneten alanların net tespiti ve bunların üzerine etkili olabilecek yeni tedavi metotları umut vaat etmektedir ve hatta aktif kullanıma sunulan ürünler de yavaş yavaş gündeme gelmektedir. Geçtiğimiz yüzyıl insan cinselliğini anlamaya başladığımız bir dönemdi, bu yüzyılda ise toplanan bilgilerin sorunların çaresine dönüştüğü bir dönem olmaya başladı ve dahası da gelecek gibi gözüküyor.’’

Beslenmede bu hatalar şişkinliğe yol açabiliyor!

Beslenmede bu hatalar şişkinliğe yol açabiliyor!

Son yıllarda gerek yanlış yaşam alışkanlıklarının gerekse modern çağın vazgeçilmezi stresin yol açtığı sorunlardan biri olan mide şişkinliği giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, ülkemizde her 3 kişiden 1’inin karşılaştığı mide şişkinliğine; yanlış beslenme davranışı, öğünde dengeli olmayan yiyecek seçimleri ve sindirim sisteminin tolere edemediği besinlerin tüketiminin yol açabildiğini belirterek “Genelde yemekten sonra aşırı gaz üretimi, sindirim sistemi kaslarının hareketindeki bozukluklar, mide asidi veya sindirim enzimlerinin azalması ve bağırsakta yaşayan bakteriler tarafından üretilen gaz ya da yemek yerken yutulan hava gibi nedenlere bağlı da gelişebilmektedir. Mide şişkinliği; karın bölgesinde şişkinlik, karın ağrısı, midede doluluk hissi, bulantı, gaz çıkarma, geğirme, kramp, spazm, dolgunluk ve iştahsızlık gibi şikayetlerle de görülebilir” diyor. Bu durumun sık yaşanmasının kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkilediğini belirten Çelik, bu sorunları olanların mutlaka hekime danışmaları, ayrıca günlük yaşam alışkanlıklarında bazı kurallara dikkat etmeleri gerektiğini söylüyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, mide şişkinliğine karşı faydalarıyla öne çıkan 10 besini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Elma sirkesi

Organik elma sirkesinin içerdiği maya sindirim sistemi için yararlı birçok bakteri bulundurur. Asitli yapısına rağmen alkalize edici bir etkiye sahiptir ve mide asidini tedavi etmeye yardımcı olarak mide yanması ve şişkinliğini rahatlatır. Mide asidinin azalmasıyla oluşan şişkinliğe karşı da fayda sağlar. Yemekten önce bir yemek kaşığı organik elma sirkesini suyla seyreltip içebilir veya salatanıza ekleyebilirsiniz.

Fesleğen

Fesleğen, mide asidi, gaz ve şişkinliğin giderilmesinde ve rahatlamasında etkilidir. Yatıştırıcı özelliğiyle yemeklerde, salatalarda çiğ olarak kullanabilir veya 4-5 fesleğen yaprağını kaynatıp  ılık bir şekilde çayını içebilirsiniz.

Tarçın

Mide yanması, şişkinlik, hazımsızlık gibi rahatsızlıkların tedavisinde antiasit ilaçlar sıklıkla kullanılmaktadır. Benzer etki gösteren tarçın doğal bir antiasit gibi çalışır ve mide şişkinliğinin giderilmesine yardımcı olur. Günde 2 kez tarçın çayı şeklinde içebilir, toz formunu çorba veya ılık laktozsuz süt ile tüketebilirsiniz.

Ananas

Ananas birçok meyveden farklı olarak bir enzim ailesi olan bromelain içerir. Bromelain protein sindirimine yardımcı olur. Sindirimi destekleyerek midede kalma süresini kısaltır ve şişkinlik, hazımsızlık gibi rahatsızlıkların azalmasına katkı sağlar. İki parmak kalınlığında, olgunlaşmış 1 dilim ananas ara öğünlerde tüketilebilir. Kan şekerini yükseltme hızı da düşük olduğundan diyabet, insülin direnci gibi kan şekeri metabolizması ile ilgili hastalıklarda da tercih edilebilir. Gebeliğin ilk 3 ayında olanlar, kan sulandırıcı ilaç, antiepileptik ilaç kullanan kişiler tüketim sıklığı ve miktarına dikkat etmelidir.

Kivi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Proteinden zengin besinlerin sindirimi ve mideden boşalma hızı daha uzundur. Proteinleri sindirmeye yardımcı bir enzim olan actinidin içeren kivi bu sayede sindirime, şişkinlik ve şişkinliğe bağlı meydana gelen semptomların azalmasına yardımcı olur. Potasyumdan zengin bir meyve olan kiviyi böbrek yetmezliği olan, hemodiyaliz alan hastalar hekim veya diyetisyen kontrolünde tüketmelidir” diyor.

Fermente Lahana Turşusu

Enzim içeriği yüksek, probiyotik bakterilerden zengin besinlerden biri olan lahana turşusu sindirim şikayelerini ve buna bağlı gelişen mide şişkinliğini azaltabilir. Ancak hipertansiyonu olan kişiler içerdiği tuz miktarından dolayı tüketiminden kaçınmalıdır. Aşırı tüketimi günlük tuz alımının artmasına ve su kaybına neden olacağından gün aşırı ya da daha uzun aralıklarla az miktarda tüketilebilir. Guatrojenik bir besin olan lahana, guatr ya da tiroit bezi rahatsızlığı olan bireylerde de diyetten çıkarılan besinlerden biridir. Ancak hastalık şiddeti ve bireysel seyri göz önünde bulundurularak hekim veya diyetisyen kontrolünde kullanılabilir.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Zencefil

Mide bulantısında sıklıkla tercih edilen zencefil içerdiği enzimlerle sindirim sisteminin daha hızlı çalışmasına yardımcı olarak mide şişkinliği ve buna bağlı meydana gelen krampların azalmasını destekler. Midedeki besinlerin ince bağırsağa geçişini hızlandırarak mide şişkinliğinin azalmasına yardımcı olur. Aşırı tüketimi midedeki rahatsızlıkların artmasına, ritim bozukluğuna yol açabileceğinden günde en fazla 2 kupa ılık zencefil çayı şeklinde tüketebilir. Taze olarak ise 1 küçük parça zencefili salatalarınıza rendeleyerek diyetinize ekleyebilirsiniz. Ülser gibi ilerlemiş mide rahatsızlığı olan ve safra kesesinde taş bulunan bireyler tüketiminden kaçınmalıdır.

Yoğurt

Yoğurtta bulunan probiyotik bakteriler midedeki enzimleri destekleyerek sindirimi kolaylaştırır. Kaymaklı yoğurtların yağ içeriği yüksektir ve mide yanması, şişkinlik, reflü gibi semptomları tetikleyebilir. Mide ile ilgili sorun yaşıyorsanız kaymaksız yoğurt tercih etmeniz daha iyi bir seçenek olacaktır. Herhangi bir intoleransınız varsa laktozsuz yoğurt tercih edebilirsiniz.

Rezene

Gaz şikayelerinde sıklıkla tercih edilen rezene sinirim sistemindeki düz kasları gevşeten antispazmodik etkisi ile midedeki şişkinlik, gaz ve krampları azaltabilir. Kronik ilaç kullanımı olmayan, sağlıklı bireyler günde 2 fincan rezene çayı içebilir. Yaşlı, hamile ve çoklu ilaç kullanımı olan hastalar tüketiminden kaçınmalıdır. Uzun vadeli kullanan bireyler içinse alerjik reaksiyon, ciltte döküntü gibi sorunlar yaşanmaması için 1 ay tüketim sonrasında 2-3 hafta ara verilmesi önerilmektedir.

Papaya

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Enzim yönünden zengin besinlerden biri olan papaya, içerdiği papin ile mide şişkinliği, kabızlık ve mide yanması semptomlarını iyileştirebilir. 1 orta boy yaklşaık 150 gr papaya 1 porsiyona denk gelmektedir. Tek öğünde daha fazla tüketmek, sık sık yemek tıkalı solunum, rahat nefes alamama gibi semptomlara yol açabilir. Ayrıca böbrek taşı ve ciltte alerjik reaksiyonlar açısından da tüketim miktarına ve sıklığına dikkat edilmelidir. Gebelikte, özellikle aşırı tüketimi, düşük riskine neden olabileceğinden önerilmez” diyor.