Yazılar

Aşırı sıcaklar beyin damarlarını tıkayabiliyor!

Aşırı sıcaklar beyin damarlarını tıkayabiliyor!

Yazın kavurucu sıcakları tüm hızıyla sürerken özellikle kronik hastalığı olanlar, hamileler, yaşlılar ve çocukların mümkün olduğunca evden çıkmamaları konusunda uzmanların uyarıları devam ediyor. Aşırı sıcakların en çok etkilediği organlardan biri de beynimiz. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Akdemir, vücudumuzdaki tüm fonksiyonları kontrol eden hayati organımız olan beynimizin yüzde 80’inin sudan oluştuğunu belirterek “Sıcaklığın artması ile birlikte ölüm oranlarında artış görülmektedir. Dünyamızın ısınması ile ilgili insan bedeni gerekli uyumu sağlayamazsa 2030-2070 yılları arasında sıcaktan ölümlerin 3 kat artacağı tahmin edilmektedir” diyor. Aşırı sıcakların beynimize birçok olumsuz etkisi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Gökhan Akdemir, bu olumsuz etkileri ve alınması gereken önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Aşırı sıcaklarda birçok kişi ‘beynime güneş geçti’, ‘sıcak çarptı’, ‘başım çok ağrıyor’ şeklinde yakınmalarla hastanelerin acil servislerine başvuruyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Akdemir, özellikle güneş çarpması nedeniyle bilinç bulanıklığı ve sara nöbeti geçirebildiğini hatta beyin fonksiyonlarında ciddi bozulma nedeniyle komaya girebildiğini belirterek “Yazın aşırı sıcaklarıyla mücadele ettiğimiz bugünlerde özellikle kronik solunum yolları hastalığı olanlarda artış, kalp hastalıkları, inme ve felçler, erken doğum, depresyon ve anksiyete gibi psikiyatrik hastalıklarda artış, öğrenmede ve verimlilikte düşüş, hafızada zayıflama, çevre ve su kirliliği nedeniyle enfeksiyon hastalıklarında hızlı artış beklenmektedir” diyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Prof. Dr. Gökhan Akdemir

Yılda 500 bin kişi sıcaktan hayatını kaybediyor!

  1. yüzyılda dünyada genel olarak ısı artacağı için bu konudaki araştırmaların giderek çoğaldığını söyleyen Prof. Dr. Akdemir şöyle konuşuyor: “Araştırmacılar dünyanın ısınmasının canlıları nasıl etkileyeceğine yönelik çalışmalarını devam ettirmekteler. Birleşmiş Milletler Örgütü’nün çevre ve iklim değişiklikliğiyle ilgili yaptığı panelde de; 1850-1900 yılları arasındaki sıcaklık ortalamasına göre 21. yüzyılın sonuna doğru 2.4-4.4 santigrat derece artış olabileceğini öngörmektedirler. Sıcaklığın artması ile birlikte ölüm oranlarında artış görülmektedir. ABD’de her yıl yaklaşık 500 bin ölüm artan sıcaklıkla ilişkili bulunmuştur. Dünyamızın ısınması ile ilgili insan bedeni gerekli uyumu sağlayamaz ise 2030-2070 yılları arasında sıcaktan ölümlerin 3 kat artacağı tahmin edilmektedir.”

Beyin damarlarını tıkayabiliyor!

Hava sıcaklığındaki her 1 santigrat derece artışlarda kalp-damar hastalıklarında yüzde 10’un üzerinde artış görüldüğünü, bu oranın özellikle 65 yaşından büyüklerde çok daha fazla olduğunu belirten Prof. Dr. Gökhan Akdemir, kandaki yoğunlaşma sonucu pıhtılaşan faktörlerin artmasının kalp damarlarının yanı sıra beyin damarlarında da tıkanmalara neden olduğunu söylüyor. “Sıcaklıkla birlikte derimizin soğutma mekanizmaları devreye giriyor, metabolizma artışı ile birlikte deride kan akımını artırarak ısıyı dışarı vermek için terleme artıyor, su ve elektrolit kaybı oluyor. Sıcaklığa bağlı dehidratasyon (su kaybı) sonucu kanda yoğunlaşma, pıhtılaşmada artış, sempatik sinir sisteminde aktivite artışı ve inflamatuar faktörlerde artış gözleniyor. Elektrolit bozuklukları kalp ritim bozukluklarına neden oluyor” diyen Prof. Dr. Akdemir sözlerine şöyle devam ediyor: “İnme veya felç dünyadaki ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. 2 milyon insan üzerinde yapılan araştırmada her 1 santigrat derece artışlarda inme veya felç oranı yüzde 1.13, ölüm oranı ise yüzde 1.5 oranında artış göstermiştir.”

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Beynimiz vücudumuzdan daha sıcak!

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Akdemir, Brain Dergisi’nde 2022 yılında yayınlanan çalışmaya göre beynimizin vücudumuzdan daha sıcak olduğunu belirterek “Ağızdan ölçülen sıcaklık 37 santigrat dereceden az iken, ortalama beyin sıcaklığı 38.5 santigrat derece, daha derin bazı özel bölgelerde 40 santigrat dereceyi bulabiliyor. Öğleden sonra 1 santigrat derece artar iken, gece yarısı en düşük seviyesine iniyor. Kadınların beyni erkeklerden 0.4 santigrat derece daha sıcak bulunmuş” diyor.

Aşırı sıcaklardan beynimizi korumanın 5 püf noktası!

Prof. Dr. Gökhan Akdemir aşırı sıcaklardan beynimizi korumanın yollarını şöyle sıralıyor;

  1. Öncelikle sıcak havalarda zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayın
  2. Bol miktarda su tüketin
  3. Açık havada çalışıyorsanız ya da sporcuysanız mümkünse çalışma saatlerini yeniden düzenleyin
  4. Açık renk giysi giyinin
  5. Şapka takmadan dışarı çıkmayın.

Sıcak çarpmasına yol açan etkenler!

Sıcak çarpmasına yol açan etkenler!

Aşırı sıcakların bastırdığı ve yoğun nemle birleştiğinde adeta nefes aldırmadığı bugünlerde çok dikkatli olmak gerekiyor. Özellikle de kronik hastalığı olanlarda, hamilelerde, aşırı kilolu kişilerde, bebeklerde, çocuklarda ve yaşlılarda çok kısa bir süre bile sıcak çarpmasına maruz kalmak için yeterli oluyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Alper Canpolat yaz aylarında en sık rastlanan sorunlar arasında sıcak çarpmasının geldiğini belirterek, şikayetlerin ‘birazdan geçer’ düşüncesiyle tedavisinin ihmal edilmesinin kimi zaman çok ciddi tehlikelere yol açabildiğini hatta hayati riske neden olabildiğini söylüyor. “Sıcak çarpmasında vücut aşırı sıcak nedeniyle normal ısı düzenlemesini kaybeder ve vücut ısısı normal sınırların üzerine çıkarak 40 dereceyi aşar. 40 derecenin üzerindeki ateş ise hayati organların hasar görmesine hatta ölüme neden olabilir” diyen Dr. Alper Canpolat, kavurucu yaz sıcaklarında sıcak çarpmasından korunmak için alınabilecek basit ama etkili önlemler olduğunu söylüyor. İç Hastalıkları uzmanı Dr. Alper Canpolat sıcak çarpmasının 10 önemli belirtisini, alınabilecek etkili önlemleri ve sıcak çarpmasında yapılması gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Alper Canpolat

Bu saatlerde mümkünse dışarı çıkmayın

İklim değişikliğiyle birlikte son yıllarda sıcak çarpması çok daha fazla görülüyor. Yaz aylarında 10-16 saatleri arasında güneş ışınları daha yoğun olduğundan sıcak çarpması riskinin bu saatlerde arttığını belirten Dr. Alper Canpolat “Bu nedenle güneşin en dik açı ile geldiği öğle saatlerinde zorunlu olmadıkça dışarıda olmaktan kaçının. Dışarıya çıkmak zorundaysanız ağaçlar, şemsiyeler ya da güneşlikler gibi gölgeliklerin altında durarak doğrudan güneş ışığından korunmaya çalışın. Egzersiz veya yürüyüş yapmak için de kesinlikle günün nispeten serin saatlerini tercih edin” diyor.

Kapalı araçta kalmaktan kaçının!

Özellikle yazın kapalı araçta kalmak camlar açık olsa dahi tehlikeli sonuçlara hatta yaşam kaybına neden olabildiğinden park halindeki araçta kalmayın. Bebekleri, çocukları, yaşlı veya engelli bireyleri de ‘araç gölgede, camı da açık’ diye düşünerek hele de yalnız başına kesinlikle bırakmayın.

Dışarı çıkarken bu önlemleri mutlaka alın  

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Alper Canpolat “Sıcak havalarda açık renkli, hafif ve bol kıyafetler tercih edilmelidir. Şapka veya benzeri bir başlık ile güneş ışığından korunulmalıdır. Güneş yanıklarını önlemek için güneş koruyucu kremler ve güneşin zararlı ışınlarına karşı ultraviyole korumalı olduğundan emin olduğunuz güneş gözlüğü kullanılmalıdır” diyor.

Su içmek için kesinlikle susamayı beklemeyin!

Özellikle de yaz aylarında susuzluk hissetmeseniz bile mutlaka yeterince su içmeye dikkat edin.  Salatalık, karpuz, marul gibi su içeriği yüksek yiyecekleri aşırıya kaçmadan tüketebilir, sıcak yaz günlerinde terleyerek vücuttan atılan sıvı ve mineralleri yerine koymak için günde bir-iki bardak maden suyu (200-250 ml) içebilirsiniz. Ancak tuz duyarlı kişilerin, hipertansiyon, böbrek ya da kalp hastalığı olanların doktorlarına danışarak bu gıda ve içecekleri tüketmesi gerekiyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

 Sıcak çarpmasının 10 önemli belirtisi!

  1. Yüksek ateş
  2. Baş ağrısı
  3. Mide bulantısı
  4. Kusma
  5. Kalp hızında artış
  6. Hızlı nabız
  7. Baş dönmesi
  8. Halsizlik, düşkünlük, yorgunluk
  9. Soluk cilt
  10. Huzursuzluk, şuur bulanıklığı

 Sıcak çarpmasına yol açan etkenlere dikkat!

Sıcak çarpmasının; yüksek sıcaklıklara uzun süre maruz kalmak ve yeterli sıvı alamamak veya sıcak ortamda ağır eforlu işler yapmak gibi nedenlerle ortaya çıkabilen bir sorun olduğunu belirten Dr. Alper Canpolat sıcak çarpmasına neden olan faktörleri şöyle açıklıyor:

  • Aşırı güneşe maruz kalmak
  • Sıcakta veya güneş altında egzersiz ve spor yapmak
  • Sıcakta veya güneş altında uzun süre dışarıda çalışmak
  • Güneş altında bırakılmış araba gibi küçük ve kapalı ortamlarda durmak
  • Uzun süre plajda, kumsalda, saunada kalmak
  • Sıcak havalarda yeterli su içmemek
  • Soğutma olanaklarının (klima sistemi) yetersiz olduğu ortamlarda bulunmak

 Sıcak çarpmasında ne yapmalı?

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Alper Canpolat, sıcak çarpması tedavisinde ana hedefin vücut sıcaklığının düşürülmesi olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “En yakın sağlık kuruluşuna başvuruncaya kadar sıcak çarpması belirtileri gösteren kişi hemen serin bir yere alınmalıdır. Üzerindeki sıkı giysiler gevşetilmelidir. Vücuttaki sıvı ve elektrolik kaybını karşılamak için bol su içirilmeli ve tuzlu yiyecekler tüketmesi sağlanmalıdır. Ancak bireyin şuur durumunda bulanıklık varsa su ve başka gıda vermekten kaçınılmalı, hızlıca sağlık kuruluşuna ulaştırılmalıdır. Mümkünse kişinin soğuğa yakın suyla duş alması sağlanmalıdır. Duş olanağı yoksa buz paketleri veya soğuk ıslak havlularla vücuda kompres yapılmalıdır. Sıcak çarpmasında ateş 40 dereceyi aşsa da, ateş düşürücü ilaçların tedavide yeri yoktur.”

Skolyoz, ergenlik çağına giren her yüz çocuktan 3’ünde görülüyor!

Skolyoz, ergenlik çağına giren her yüz çocuktan 3’ünde görülüyor!

Omurganın farklı nedenlere bağlı olarak sağa ya da sola doğru eğrilmesi ve kendi etrafında dönmesi olarak tanımlanan skolyoz, ergenlik çağına giren her yüz çocuktan 3’ünde görülüyor.  Eğriliğin 10-20 derece arasında olduğu dönemde kız ve erkeklerde eşik oranlarda tespit edilen skolyoz, 30 derece ve üzeri eğriliğe ulaştığında ise kızlarda büyüme hızına bağlı olarak 7 kat daha fazla gelişiyor. Küçük yaşlarda başlayan skolyoz tedavi edilmezse kalp ve akciğerlerde ciddi sorunlara yol açabiliyor. Bu nedenle ilerleyen skolyozun erken dönemde mutlaka tedavi edilmesi gerekiyor! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Gökhan Özkoçak, erken tanı sayesinde skolyoz ve ona bağlı ek sorunlar ortaya çıkmadan tedavi şansının yakalanabildiğine işaret ederek, “Skolyozun erken tanısı için ebeveynlerin çocuklarını 9 yaşından 16 yaşına kadar, her altı ayda bir düzenli olarak kontrol etmeleri büyük önem taşıyor. Zira eğrilik derecesi ilerlemeden uygulanan egzersiz ve korse yöntemleri sayesinde skolyozun tedavisi ameliyat gerekmeden mümkün olabiliyor” diyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Dr. Gökhan Özkoçak

Egzersiz ve korse ameliyatı önleyebiliyor

Skolyozun tedavi planında ‘Cobb açısı’ denilen eğriliğin derecesi büyük önem taşıyor. Omurga eğrilikleri değerlendirmesinde röntgen grafileri ya da daha düşük radyasyon oranına sahip EOS (3D İskelet Sistemi Görüntüleme) yöntemi kullanılıyor. Dr. Öğretim Üyesi Gökhan Özkoçak, günümüzde skolyozların çoğunun egzersiz ve korse uygulamalarıyla tedavi edilebildiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Skolyozda 0-20 derece eğriliklerde egzersiz tedavisi ile gözlem yeterli geliyor. Eğrilik 20-40 derece arasında ise egzersizin yanı sıra korse uygulaması da gerekirken, 40-45 dereceye ulaştığında cerrahi yönteme başvuruluyor. Skolyozu olan çocukların yaklaşık yüzde 0,1-0,3’ü gibi çok az bir kısmında deformitenin cerrahi olarak düzeltilmesine ihtiyaç duyuluyor.”

Üç tip skolyoz var

Genellikle çocukluk çağında görülse de yaşamın her döneminde ortaya çıkabilen skolyoz, 3 gruba ayrılıyor. En sık görülen skolyoz türünün ‘idiopatik’ diye ifade edilen, ‘sebebi bilinmeyen’ skolyoz tipi olduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Gökhan Özkoçak, “İkinci sıklıkta kas veya sinir hastalıklarına bağlı gelişebilen nöromusküler skolyoz görülüyor. Diğer sık görülen tip ise anne karnındaki bebeğin gelişimi sırasında omurga anomalilerine bağlı olarak gelişen “doğumsal skolyozdur” diyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Özellikle üç belirtisi çok önemli!

Skolyoz 0-20 derece arasında olduğunda dışarıdan dikkat çekmezken, 20-40 dereceye ulaştığında, çıplak vücuda bakıldığı zaman fark edilebiliyor. Skolyozun pek çok belirtisi olsa da özellikle üç belirtiye çok dikkat etmek gerekiyor. Dr. Öğretim Üyesi Gökhan Özkoçak, ebeveynlerin asla gözden kaçırmamaları gereken sinyalleri şöyle sıralıyor:

  • Bir omzun diğerinden daha yüksek olması
  • Belin bir tarafının içeriye doğru oyuk iken diğer tarafının dışarı doğru çıkması veya daha dolgun görünmesi
  • Arkadan bakıldığında ve çocuk omurgasını yere paralel hale gelene kadar öne eğildiğinde; sırtın bir tarafının diğerine göre daha yüksek görünmesi. Buna “hörgüç” görüntüsü deniyor.

Diğer belirtileri

  • Yana doğru eğrilik, anormal kamburluk ya da içe doğru anormal eğrilik
  • Anormal uzun kollar veya bacaklar
  • Birbirine eşit olmayan omuzlar, bel ya da kalçalar
  • Bacaklara göre gövdenin orantısız kısa olması
  • Sırtta cilt anormallikleri: Tüylenme artışı, gamzeler, renk değişiklikleri

Türkiye’de her 3 yetişkinden biri obezite hastası!

Türkiye’de her 3 yetişkinden biri obezite hastası!

Dünya Sağlık Örgütü’nün 21. yüzyılın en ciddi sağlık sorunlarından biri olarak ilan ettiği obezite, dünyada her 4 kişiden birinde görülüyor. Türkiye’de de yetişkin nüfusun yüzde 67’sinin fazla kilolu, yüzde 32’sinin obezite hastası olduğu belirtiliyor. Bir başka deyişle, ülkemizde neredeyse her 3 kişiden biri obeziteyle mücadele ediyor! ‘Vücutta sağlığı bozacak ölçüde aşırı yağ birikmesi’ olarak tanımlanan obezitenin artışına paralel olarak başta kalp damar hastalıkları olmak üzere, diyabet, solunum problemleri, kas-eklem hastalıkları ve inme gibi tüm vücudumuzu etkileyen hastalıkların sıklığında ciddi yükseliş görülüyor. Ülkemizde obezite oranlarında yaşanan artış doğrultusunda obezite ameliyatlarına olan başvurular da gün geçtikçe artıyor!

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, günümüzde obezite cerrahilerinden çok büyük başarılar elde edilebildiğine dikkat çekerek, “Obezite cerrahisinin kilo kaybı için etkili bir tedavi seçeneği olduğu, tip 2 diyabet, hipertansiyon ve uyku apnesi gibi obeziteyle ilişkili sağlık problemlerinde de çok ciddi iyileşmeler sağladığı, yapılan çok sayıda araştırmalarla gösterildi. Üstelik toplumdaki yaygın inanışın aksine, obeziteyle ilgili edinilen tecrübeler ve teknolojik gelişmeler sayesinde, tam teşekküllü hastanelerde ve uzman ellerde gerçekleştiğinde, obezite cerrahisindeki risk safra kesesi ve diz protezi gibi ameliyatlardan daha yüksek olmuyor.” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi hakkında en sık merak edilen soruları yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. Eyüp Gemici

Obezite cerrahisi hangi durumlarda uygulanıyor?

Obezitenin belirlenmesinde pratik bir ölçüm olan vücut kitle indeksinden (VKİ) faydalanılıyor. Bu yöntemle obezite; kilogram cinsinden kilonun, kişinin metre cinsinden boyunun karesine (kg / m2) bölünmesiyle belirleniyor. Buna göre vücut kitle indeksi 25 ile 30 arasında olanlar fazla kilolu, 30 veya daha yüksek olanlar ise obez olarak tanımlanıyor. Ancak bu yöntem fazla kilosundan yakınan herkese uygulanmıyor. Diyet ve egzersize rağmen başarılı kilo veremeyen, ameliyat olmasında tıbbi açıdan engeli olmayan, yeme bozukluğu sorunu yaşamayan ve psikolojik açıdan dengede olan kilolu kişilere obezite cerrahisi öneriliyor. Kişinin obezite cerrahisine uygun olup olmadığı uluslararası rehberler tarafından belirlenmiş. Buna göre;

  • Vücut Kitle İndeksi ≥ 40 kg/m² olan veya
  • Vücut Kitle İndeksi 35- 39.9 kg/m² olan ve obeziteyle ilişkili bir veya daha fazla hastalığı olanlar (Hipertansiyon, Tip 2 diyabet, uyku apnesi, yağlı karaciğer, kemik eklem hastalıkları gibi) veya
  • Vücut Kitle İndeksi 30- 34.9 kg/m² olup optimal tedaviye rağmen düzelmeyen tip 2 diyabeti olanlar, obezite ameliyatına uygun adaylar olarak kabul ediliyor.

Obezite cerrahisi sağlığı nasıl etkiliyor?

Obezite cerrahisinin temel amacı, fazla kilonun neden olduğu metabolik hastalıkları iyileştirmek, hastanın çok daha sağlıklı bir bedene kavuşmasını sağlamak. Obezite cerrahisiyle besin alımı ve/veya besin emiliminin kısıtlanması sonucunda vücutta bir dizi hormonal ve sinirsel değişimler gelişiyor. Böylece obezitenin neden olduğu sağlık sorunlarında çok ciddi oranlarda iyileşmeler görülüyor. Ayrıca cerrahi sonrasında istikrarlı bir şekilde kilo kaybı oluşuyor. Birçok bilimsel çalışma, ameliyattan hemen sonra kan şekeri ve kan basıncı düzeylerinde çok hızlı iyileşmeler görüldüğünü tespit etmiş. Öyle ki tip 2 diyabette yüzde 85’e, hipertansiyonda yüzde 80’e ve tıkayıcı uyku apnesinde yüzde 90’a varan düzelmeler bildirilmiş. Bunun yanı sıra obeziteyle ilişkili kanser riskinde azalma görüldüğü, kalp-damar hastalıkları, kas-eklem hastalıkları, sinir sistemi hastalıkları, hormonal hastalıklar ve psikolojik bozuklukların da gerilediği kaydedilmiş.

Obezite cerrahisinde hangi yöntemler uygulanıyor?

Obezite cerrahisinde uygulanan teknikler 3 başlık altında sınıflandırıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, bu yöntemleri şöyle özetliyor:

  • Gıda alımını kısıtlayan teknikler: Dünyada en sık kullanılan ve herkes tarafından bilinen bir teknik olan tüp mide ameliyatı bu sınıfta yer alıyor. Bu yöntemde amaç, mide hacmini azaltmak için mideyi küçük bir tüp haline getirip, alınan besin miktarını azaltmak
  • Gıda emilimini azaltan teknikler: Bu yöntemde amaç, besinin ince bağırsaklardan emildiği yüzey alanını azaltarak vücuda daha az kalori alınmasını temin etmek. Biliopankreatik saptırma ameliyatı bu yöntemler arasında yer alıyor.
  • Gıda alımını kısıtlayan ve gıda emilimini azaltan kombine teknikler: Mini Gastrik Bypass ve Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatları örnek olarak verilebilir. Bu ameliyatlarda mide hacmi azaltılarak ve belirli bir miktar ince bağırsak da emilim alanı dışında tutularak kalori alımı kısıtlanıyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Hangi yöntemin uygulanacağı nasıl belirleniyor?

En az riskle en yüksek başarıyı elde edecek tekniği belirlemek obezite cerrahisinde büyük önem taşıyor. İlk olarak hastanın beklentilerinin net olarak ortaya konulması gerekiyor. Eşlik eden diyabet, hipertansiyon, crohn ve ülseratif kolit gibi hastalıkların, kullanılan ilaçların, alkol tüketiminin, yeme alışkanlığının, fiziksel aktivitelerin ve psikolojik durumunun belirlenmesi büyük önem taşıyor. Daha önce uygulanan müdahaleler ve/veya ameliyat öyküsü varsa ayrıntılarıyla öğreniliyor. Ardından yapılan kan tahlilleriyle vücut rezervleri ortaya konuluyor. Tüm bu bilgiler değerlendirilerek kişiye uygulanacak olan en uygun cerrahi teknik, standart uygulama adımlarıyla yapılıyor.

Obezite cerrahisi riskli bir yöntem mi?

İnsan bedenine yapılan tüm cerrahi müdahalelerde olduğu gibi obezite cerrahisinde de bazı riskler olabiliyor. Ancak obezite cerrahisi uzun yıllardır yapılan, etkinliğini ve güvenliğini ispat etmiş, sonuçları net olarak belirlenmiş bir tedavi yöntemidir. Ayrıca bilimsel çalışmalara göre; obezite cerrahisi günümüzde safra kesesi ya da diz protezi ameliyatlarından daha fazla risk içermiyor. Uygun hasta seçimi, hastanın yeterli seviyede değerlendirilmesi, tecrübeli hekim ve multidisipliner yaklaşım gösteren ekibin varlığı, kaliteli ve teknolojik malzeme kullanımı, sıkı hasta takibi, sorumluluklarının farkında olup ödevlerini yerine getiren hasta, obezite cerrahisinde başarıyı sağlayıp riski azaltan en önemli parametreleri oluşturuyor.

Obezite cerrahisi sonrasında ne kadar sürede kaç kilo veriliyor?

Kaybedilen kilo; uygulanan ameliyat tekniğine, eşlik eden hastalığa, kişinin sağlıklı beslenme programına uyum göstermesine, fiziksel aktivitesine ve bireysel özelliklerine göre değişkenlik gösteriyor. Obezite cerrahisi sonrasında genel olarak ilk 6 ayda fazla kilonun yarısı, birinci yılın sonunda da fazla kilonun yüzde 70-80’i kaybediliyor. Yani kabaca bir örnek verilirse; boyu 170 cm olup vücut ağırlığı 120 kg olan bir kişi obezite cerrahisi sonrasında ilk 6 ayda ortalama olarak 30-35 kg, ilk yılın sonunda da 40-45 kg kaybediyor.

Obezite cerrahisinden sonra tekrar kilo alma riski var mı?

Sağlıklı beslenme alışkanlığının kavranması ve daha aktif bir yaşamın tercih edilmesi kilo kaybının kalıcı olarak sağlanmasında en büyük etkeni oluşturuyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi sonrasında ortalama olarak 1.5 – 2 yıl istikrarlı bir şekilde kilo kaybı görüldüğüne işaret ederek, “Yeniden kilo alımı da ağırlıklı olarak 2 yıldan sonra ortaya çıkıyor. Bilimsel çalışmalarda, ameliyat sonrasında yüzde 20 oranında geri kilo alımı bildiriliyor. Yetersiz cerrahi teknik, kişinin ameliyat sonrasındaki sürece uyum gösterememesi ve duygusal yeme bozukluğunun varlığı, geri kilo alımında en önemli faktörleri oluşturuyor.” bilgisini veriyor.

Obezite cerrahisinden sonra takibin önemi nedir?

Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi sonrasında hasta takibinin en az başarılı bir ameliyat yapmak kadar önem taşıdığına dikkat çekerek, “Zira obezite cerrahisi sonrasında takip edilmeyen hastalarda; yeme bozukluğu, vücutta sarkma, saç dökülmeleri, metabolik ve psikolojik sorunlar ile geri kilo alımı gibi problemler daha sık görülüyor.” diyor. Cerrahi sonrasında birinci hafta, birinci ay, üçüncü ay, altıncı ay, birinci yıl ve sonrasında yıllık takip öneriliyor. Bunun yanı sıra kişinin ihtiyaçlarına göre, ara takiplerle sürekli bağlantı halinde kalmak gerekiyor. Bu takip sürecinde; hastanın vücut yapısının değerlendirilmesi, aralıklı olarak kan değerlerinin takip edilerek ihtiyaç halinde hızlıca takviye edilmesi, hastanın motivasyonunu ve uyumunu en üst seviyede tutması büyük önem taşıyor. Sağlıklı beslenme alışkanlığının benimsenmesi ve fiziksel aktivitenin artırılması sürecinde hastaya sunulan profesyonel destek başarıyı getiriyor.

Dikkat eksikliğini artıran 6 hatalı ebeveyn yaklaşımı!

Dikkat eksikliğini artıran 6 hatalı ebeveyn yaklaşımı!

Sınavlarda en basit soruların dikkat eksikliğinden dolayı yanlış cevaplanması, ani öfke patlamaları, unutkanlık, gerginlik, görevleri tamamlamada güçlük çekme, çabuk sıkılma, bir eylemi yapmak için ebeveynlerin birkaç kez uyarıda bulunmak zorunda kalmaları… Günümüzde pek çok anne babanın muzdarip olduğu bu sorunlar Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nun (DEHB) belirtileri olabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Uzman Psikolog Melis Doğan, son yıllarda giderek yaygınlaşan DEHB’nin tedavi edilmediğinde, akademik ve sosyal becerilerin gelişimini olumsuz etkilediğini, yaşam kalitesini düşürdüğünü belirterek “Ancak, doğru tanı ve tedavi ile birçok insan DEHB ile başa çıkabilir ve başarılı bir hayat sürdürebilir. Anne babaların bazı hatalı yaklaşımları da çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğu gibi davranışsal sorunları artırabiliyor” diyor. Uzman Psikolog Melis Doğan çocuklarda dikkat eksikliğini artıran 6 hatalı ebeveyn yaklaşımını anlattı, dikkat eksikliğine karşı 7 etkili öneride bulundu.

Psikolog Melis Doğan

Pozitif yaklaşın

Çocuğunuzda hoşunuza gitmeyen, sorunlu davranışlara odaklanmak yerine olumlu davranışlarına odaklanın. Doğru bulmadığınız davranışlarını uzun uzun eleştirmeyin. Çocuğunuz iyi davrandığınızda veya bir başarı elde ettiğinde, bir işin üstesinden geldiğinde övgüde bulunup, bir çizelgeye yıldız koyabilir, her hafta yıldızları toplayarak ona uygun mütevazı bir ödül verebilirsiniz. Olumsuz davranışlarında da eksi koyup buna göre yaptırım uygulayabilirsiniz.

Rutin uygulamalarınız olsun

Uzman Psikolog Melis Doğan “DEHB’li çocuklar için, rutin düzen oldukça önemlidir. Bu, çocuğun günlük hayatını planlamayı ve organize etmeyi kolaylaştırır. Bu nedenle, evde bir rutin oluşturmak ve çocuğun günlük planını belirlemek önemlidir” diyor.

Sınır belirleyin

Sınır belirlemek çocuğun davranışlarını kontrol etmesine yardımcı olurken, sorunla mücadeleye karşı fayda sağlayabiliyor. Ancak, bu sınır belirlemeleri sert değil, esnek şekilde uygulayın.

İyi bir iletişim kurun

DEHB’li bir çocukla iyi bir iletişim kurmak, ebeveynlerin çocuklarının davranışlarını daha iyi anlamalarına yardımcı olabilir. Çocuğunuzla açık ve anlaşılır bir şekilde konuşun, onların duygularını anlamaya çalışın ve duygularını paylaşın.

Güçlü yönlerine odaklanın

Çocuğunuzun güçlü yönleri, onların özsaygılarını artırır ve DEHB gibi davranışsal problemleri azaltabilir. Bu nedenle mutlaka çocuğunuzun güçlü yönlerini keşfedin ve bu yönlerini geliştirmelerine yardımcı olun.

Düzenli spor ve uyku düzeni sağlayın

Düzenli spor DEHB bozukluğu olan çocukların stres seviyelerini azaltabilir ve sorunlarıyla mücadele etmelerine yardımcı olabilir. Sağlıklı bir uyku düzeni de çocukların dikkatlerini toplamalarına ve daha iyi davranışlar sergilemelerine yardımcı olacaktır.

Farkında olun

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu hakkında bilgi edinmek, çocuğunuzun davranışlarını daha iyi anlamanızı sağlayacağından uzmanlar tarafından hazırlanan kitaplar, makaleler veya seminerlerden yararlanabilirsiniz. Ayrıca DEHB’li bir çocukla başa çıkmak zorlu bir durum olduğundan destek alabileceğiniz gruplar veya uzmanlarla iletişime geçmek faydalı olabilir. Bu desteklerin hem ebeveynlerin hem de çocuğun hayatını kolaylaştırabileceğini belirten Uzman Psikolog Melis Doğan “DEHB tedavisinin genellikle bir kombinasyon halinde ilaç tedavisi ve davranış terapisi olarak uygulanır. Davranış terapisi; problem çözme, zaman yönetimi, ödül sistemleri, sosyal beceriler ve duygusal düzenleme gibi konularda kişilere yardımcı olur. İlaç tedavisi de semptomları azaltabilir ve tedaviye katkıda bulunabilir” diyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Uzman Psikolog Melis Doğan

DEHB’yi artıran 6 hatalı ebeveyn yaklaşımı!

Uzman Psikolog Melis Doğan anne babaların bazı hatalarının, çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğu gibi bazı davranışsal sorunları artırabildiğini belirterek, 6 hatalı ebeveyn yaklaşımını şöyle sıralıyor;

  • Yetersiz disiplin: Disiplin çocuğun düzenli ve yapıcı davranışlar sergilemesine yardımcı olur. Yetersiz disiplin ise çocuğun davranış kontrolü ve düzenli bir hayatı takip etmesinde sorunlara yol açabilir.
  • İletişim eksikliği: İletişim eksikliği, çocukların ihtiyaçlarının ve duygularının anlaşılmamasına neden olabilir. Bu da çocuğun DEHB belirtilerinin artmasına neden olabilir.
  • İlgi eksikliği: İlgi eksikliği, çocukların kendilerini yalnız hissetmelerine neden olabilir. Bu da çocukların davranış problemleri geliştirmesine ve DEHB gibi sorunlar yaşamasına yol açabilir.
  • Kural koymamak: Çocuklar için kurallar, sınırlar ve rutinler oldukça önemlidir. Kurallara uymama, çocukların düzensiz davranışlar sergilemesine ve DEHB belirtilerinin artmasına neden olabilir.
  • Bilinçsiz yaklaşım: Bazı ebeveynler, çocuklarına nasıl doğru davranacakları ve sorunlarını nasıl çözecekleri konusunda yeterli bilgi sahibi olmayabilirler. Bu da çocukların DEHB gibi davranışsal problemler yaşamasına neden olabilir.
  • Çatışma ve strese yol açan ev ortamı: Gerek anne babanın birbiriyle gerekse çocuklarıyla sık sık çatışması ve stresli bir ev ortamı, çocukların stres seviyelerini artırabilir ve DEHB gibi davranışsal problemlere yol açabilir. 

Epilepsi hastaları anne olabilir mi?

Epilepsi hastaları anne olabilir mi?

Dünyada en sık görülen dördüncü nörolojik hastalık olan ve halk arasında sara olarak bilinen epilepsi toplumun yüzde birini etkiliyor. Epilepsi en basit haliyle, beyin hücrelerinde geçici anormal elektriksel aktiviteye bağlı olarak ortaya çıkan kısa süreli bir fonksiyon bozukluğu olarak tanımlanıyor. Epilepside vücuttaki kasılmalar ve şuur kaybıyla şekillenen nöbetlerin yanı sıra 40’tan fazla nöbet tipi bulunuyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, günümüzde epilepsi tedavisinden oldukça başarılı sonuçlar elde edildiğine dikkat çekerek, “Tedavide amacımız nöbetlerin kontrolünü sağlamak. Elimizde birçok nöbet önleyici ilaç mevcut. Uygun ilaçlar seçildiğinde ve yeterli dozda alındığında her beş hastadan dördünde nöbetler durabiliyor. Çoklu ilaç kullanımlarına rağmen nöbetleri önlenemeyen hastalarda da epileptik nöbetin kaynağı saptanabilirse epilepsi cerrahisi dediğimiz, anormal elektriksel aktivitenin kaynağı olan bölgenin çıkarılması işlemi yapılabiliyor” diyor. Ancak epilepsi hakkında toplumda doğru sanılan bazı hatalı bilgiler hastaların yaşam kalitelerinin düşmesine, gereksiz kaygıya kapılmalarına ve nöbetler sırasında yapılan hatalı müdahaleler nedeniyle tablonun daha da kötüleşmesine yol açabiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, toplumda doğru sanılan 10 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. Aslı Şentürk

Epilepsi hastaları hamile kalamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, epilepsi hastaları evlenebiliyor, doktor kontrolünde alınan uygun ilaçlarla hamile kalabiliyor ve çocuk sahibi olabiliyor.

Epilepsi hastaları çalışamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, epilepsi hastalarının birçoğunda nöbetlerin ilaç tedavisiyle kontrol altına alınabildiğini belirterek, “Etkili tedaviler sayesinde epilepsi hastaları meslek sahibi olabiliyor, sorumluluk alabiliyor ve çalışabiliyorlar.” diyor.

Epilepsi hastası çocuklarda öğrenme güçlüğü olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Epilepsi hastası çocukların çoğu yaşıtları gibi yüksekokul ve üniversiteye kadar okuyabiliyorlar. Çocukların sadece küçük bir bölümünde hafif düzeyde öğrenme güçlüğü gelişebiliyor.

Kafeinli içecekler epilepsi nöbetini arttırır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sanılanın aksine, makul miktarda kafein tüketimi nöbet sıklığını etkilemiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, nöbet sıklığını en çok arttıran etkenin uykusuzluk olduğuna işaret ederek, “Bu nedenle epilepsi hastalarının düzenli uyku uyumaları elzemdir” diyor.

Nöbet mutlaka vücutta kasılmalarla seyreder. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Epilepsi nöbeti denildiğinde aklımıza ilk olarak ‘ağızdan gelen köpükler ve sert kasılmalar’ geliyor. Ancak sanılanın aksine her epilepsi nöbeti ‘hastanın bilincini kaybetmesi, vücudunun kasılması ve titremesi, ağızdan köpük gelmesi’ şeklinde gelişmiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, “Epilepsi nöbetinin belirtileri, sorunun beynin hangi bölgesinde başladığı ve ne hızla yayıldığıyla ilintili oluyor” diyerek, şöyle devam ediyor: “Ataklar halinde gelen, kişinin kısa süreli ortamdan koptuğu ya da bazen tamamen farkında olduğu ve vücudun bir yarımında uyuşma, ritmik sıçramalar, kısa süreli baş dönmesi atakları, ani duraksama ile ağızda şapırdatma şeklinde otomatik  hareketler gibi birçok farklı nöbet belirtisi olabiliyor. Bazen sadece mideden yukarı doğru çıkan bir his gelişirken, bazen yine sadece gözlerin kırpılması veya dalma şeklinde de oluşabiliyor.”

Epilepsi nöbeti geçiren hastanın dişleri açılmalı. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, yaygın inanışın aksine epilepsi nöbeti geçiren hastanın dişlerinin açılmaması gerektiği uyarısında bulunarak, “Rahat nefes alması için mümkünse hastanın ağzı ve solunum yolu açık tutulmaya çalışılmalı. Ancak kapalı olan dişleri açmak için zorlamak dişlerin kırılması ve çene ekleminde problemler gibi önemli sorunlara yol açabiliyor. Nöbet sırasında hasta yana doğru yatırılarak nöbetin geçmesinin beklenmesi gerekiyor” diyor.

Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk

Epilepsi nöbeti geçiren kişiye soğan koklatılmalı. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Epilepsi nöbeti sırasında hastayı ayıltır düşüncesiyle koklatılan soğan ve kolonya gibi herhangi bir maddenin nöbeti durdurduğuna dair bir veri mevcut değil. Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, “Bu tür uygulamaların faydası olmuyor. Üstelik alkol gibi irritan maddelere hassasiyeti olan kişilerde solunum yolunu kapatarak hastanın nefes almasını da önleyebiliyor.” diye konuşuyor.

Ağzına sert bir cisim yerleştirilmeli. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Nöbet sırasında hastanın dilini ısırmasını önlemek amacıyla ağzına sert bir cisim yerleştirmekten kaçınmak gerekiyor. Sert cisimler hastanın boğazını tıkayarak nefes almasını engelleyebiliyor veya dişlerini kırabiliyor. Ayrıca tüm ağzı kapatacak şekilde bir cisim yerleştirmek kusmuğun akciğerlere kaçmasına, bunun sonucunda hastanın boğulmasına neden olabiliyor.

Nöbet sırasında kol ve bacaklar tutulmalı. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Nöbet sırasında kol ve bacakları tutarak hareketleri önlemeye çalışmak da son derece hatalı bir davranış. Zira bu tür hatalı uygulamalar kol ve bacaklarda kırığa veya çıkığa yol açabiliyor.

Nöbet sırasında su içirilmeli. YANLIŞ

DOĞRUSU: Solunum yolunu tıkayabileceği için nöbet sırasında hastaya asla su ve yiyecek verilmemesi gerekiyor.

Hamilelikte doymuş yağ, tuz ve şekere dikkat!

Hamilelikte doymuş yağ, tuz ve şekere dikkat!

Doğru beslenmek, bedenen ve ruhen sağlıklı olabilmemiz için hayatımızın her döneminde önem taşıyor. Bazı dönemler var ki çok daha fazla özen istiyor. Bu dönemlerden biri ise hiç kuşkusuz kadınlarda ‘hamilelik süreci’ oluyor. Zira hamilelikte hatalı beslenme alışkanlıkları anne ve bebekte önemli sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Örneğin düşük, erken doğum, doğumsal anomaliler, gebelik hipertansiyonu veya diyabeti gibi! Ayrıca hamilelik dönemindeki beslenme alışkanlıklarının çocukluk ve erişkinlik çağı hastalıklarına yatkınlık ya da korunma sağlayabileceği de yapılan çalışmalarla ortaya konmuş. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Sezgi Güllü Erciyestepe, hamilelik dönemi ile doğumun sorunsuz geçmesi için yeterli, dengeli ve kaliteli beslenme alışkanlığı  edinilmesinin son derece önemli olduğunu belirterek, “İşlenmemiş, organik ve besin değerleri yüksek besinlerin aşırıya kaçılmadan tüketilmesinin yanı sıra aşırı kilo alımından kaçınılması hamilelikte en çok dikkat edilmesi gereken beslenme alışkanlıklarını oluşturuyor” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Sezgi Güllü Erciyestepe, sağlıklı bir hamilelik için beslenmenizde dikkat etmeniz gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Dr. Sezgi Güllü Erciyestepe

Doymuş yağ, tuz ve şekerden kaçının!

Hamilelik döneminde yüksek besin kalitesine sahip gıdalar tüketmeye ve ‘boş kalori’ olarak adlandırılan doymuş yağ, tuz ile şekerli gıdalardan kaçınmaya dikkat edin. Zira yüksek kalori değerine sahip olan ama besin değeri içermeyen bu tür gıdaların fazla tüketimi hamilelikte gereksiz kilo alımının yanı sıra gebelik hipertansiyonu ve gebelik diyabeti gibi ciddi sağlık problemlerine neden olabiliyor. Özellikle işlenmiş ve paketli gıdalardan uzak durmanız; doymuş yağ, şeker ile tuz tüketiminizi sınırlandırmanıza yardımcı oluyor.

Çay ve kahveyi sınırlandırın

Çay ve kahve çoğumuz için adeta vazgeçilmez bir alışkanlık. Ancak bu ikilinin hamilelik döneminde tüketilmesi içerdikleri ‘kafein’ nedeniyle bebekte gelişim geriliği ve anne adayında demir emilimini düşürmek gibi son derece ciddi sorunlara yol açabiliyor. Ayrıca kalp ve dolaşım sistemini de etkiliyor ve bebeğin kalp atışı ile solunumunu arttırıyor. Dolayısıyla kafein tüketimini günlük 200-300 mg ile sınırlandırmaya özen gösterin. Bir fincan Türk kahvesi yaklaşık 60 mg, filtre kahve yaklaşık 140-150 mg kafein içeriyor. Bir bardak çayda da ortalama 50 mg kafein bulunuyor. Ayrıca annenin aldığı alkol bebeğe plasenta yoluyla geçerek düşük, ölü doğum, bebekte gelişme geriliği, çeşitli baş-yüz kusurları ve zeka geriliğine yol açabiliyor.

Proteine sofranızda yer açın

Bebeğin beslenmesinden sorumlu olan fetal – plasental ünite özellikle hamileliğin son 6 ayında yaklaşık bir kilo protein kullanıyor. Dr. Sezgi Güllü Erciyestepe, bu nedenle hamilelikte alınan toplam kalorinin yüzde 10-35’inin proteinden karşılanması gerektiğine işaret ederek, “Hamilelikte artan protein ihtiyacı için günde 71 gram protein öneriliyor. Protein; kemik, kas ve beyin gelişiminde önemlidir. Yağsız et, yumurta, deniz ile soya ürünleri, fasulye, fındık, bezelye ve mercimek, proteinden zengin besinlerdir” diyor. Dr. Sezgi Güllü Erciyestepe, protein tozlarının ya da yüksek protein takviyelerinin ise hamilelik döneminde önerilmediğine dikkat çekerek, “Zira bu tür ürünler gastrointestinal rahatsızlıklara ya da alerjik reaksiyonlara sebep olabiliyor“ uyarısında bulunuyor.  Bunların yanı sıra yağsız ya da az yağlı süt dahil olmak üzere, yoğurt ve peynir, hamile bir kadının diyetinde mutlaka yer almalı. Süt /süt çeşitleri bebek ve annenin kalsiyum ile protein ihtiyacını karşılıyor.

Tam tahıllı beslenin

Tam tahıllar genellikle B vitamini, folik asit, lif ve magnezyum açısından zengin oluyor. Hamilelik döneminde tam tahıllı beslenmek, sindirim ve sinir sisteminin sağlıklı olabilmesinde önem taşıyor.  Kahverengi pirinç, tam buğdaylı makarna, tahıllar ve yulaf ezmesi gibi besinler tüketilmesi önerilen besinler arasında yer alıyor.

Bolca lifli gıda tüketin

Lifli gıda tüketimi hamilelikte sık yaşanan sorunlardan olan kabızlığı önlemek gibi oldukça faydalı bir işlev üstleniyor. Yeterli su alımıyla birlikte günde 28-36 gram lifli besinlerin tüketilmesi öneriliyor. Sebze ve meyveler başta olmak üzere; kepekli ekmek, kepekli makarna, kuru incir, kuru kayısı ve bezelye lif açısından zengin gıdalar arasında yer alıyor.

Sebze ve meyveleriniz rengarenk olsun

Mevsiminde meyve tüketimi, içeriğindeki yüksek vitamin sayesinde, bebeğinizi olumlu yönde etkileyecektir. Ancak içeriğinde şeker olduğu için aşırı tüketiminden kaçının; aksi halde glikoz miktarı nedeniyle sizin ve bebeğinizin sağlığını olumsuz etkileyebilir. Dr. Sezgi Güllü Erciyestepe, sebzelerin iyi bir lif kaynağı olduğunu belirterek, “Sebzeler aynı zamanda folat dahil olmak üzere birçok vitamin ve mineral içerir. Folat/folik asit bebekte nöral tüp defektini engellemekte en önemli noktalardan bir tanesidir. Günlük 0.4-0.8 mg folik asit desteği yeterlidir. Tüm bu yararlarından dolayı hamilelik döneminde günde 5 porsiyon sebze ile meyve tüketimi ihmal edilmemeli” diyor.

Karbonhidratsız olmaz!

Karbonhidrat önemli bir enerji kaynağıdır. Yetersiz alınırsa vücudunuz enerji sağlamak için proteinler ile yağları yakmaya başlıyor. Bilinçsiz bir şekilde karbonhidrat sınırlandırılması bebeğin beyin gelişimini olumsuz etkileyebiliyor. Dolayısıyla alınan toplam kalorinin yüzde 45-65’i karbonhidratlardan sağlanması gerekiyor. Karbonhidrat ihtiyacının özellikle lifli gıdalardan alınması önem taşıyor. Karbonhidrat kaynakları olarak özellikle meyve, sebze ile tam tahıllı besinler öneriliyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Sezgi Güllü Erciyestepe

Bitkisel yağları tercih edin

Hamilelikte günlük ihtiyaç duyulan kalorinin yüzde 20-35’inin yağlardan alınması gerekiyor. Zira yağlar hamilelikte enerji sağlıyor. Ancak teratojenik etkileri nedeniyle doymuş yağ tüketimini mümkün olduğunca kısıtlayın. Zeytinyağı ve fındık yağı gibi bitkisel yağlar öncelikli olarak tüketilmesi önerilen yağları oluşturuyor.

Haftada 2-3 kez balık şart!

Omega 3 bebeklerin beyin ve sinir sistemi gelişimi açısından oldukça önemli. Omega 3 içeren gıdaların tüketimi hamilelik sürecinde anne karnında bebeğin kilo alımını ve bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlıyor. Bu nedenle haftada 2-3 kez bir porsiyon balık tüketmeye özen gösterin. Ancak yüksek seviyede cıva içeren uskumru gibi balıklar hamilelik döneminde kesinlikle tüketilmemeli.

Sofranızda demir kaynakları olsun

Demirin diyetle birlikte alınabilen 2 formu mevcut: Hem ve hem olmayan demir.  Biyoyaralanımı en yüksek olan demir formu hem demir olup; et, beyaz et veya balık etinde bolca yer alıyor. Bitkisel kaynaklı demir ise düşük fayda sağlamasının yanı sıra vegan ya da vejeteryan hamilelerde anemi olmasa dahi demir takviyesi gereksinimini doğuruyor.

Kolin içeren besinleri unutmayın

Kolin, bebeğin sinir sisteminin gelişimi ve bilişsel fonksiyonları için oldukça önem taşıyor. Bu nedenle beslenme programınızda düzenli olarak ‘kolin’ içeren besinlere yer verin. Yumurta, kırmızı et, beyaz et, deniz ürünleri ve tahıllar kolin içeren besinlerden. Brüksel lahanası, brokoli ve ıspanak gibi sebzelerde de kolin yer alıyor. Ancak bu sebzeler yeterli miktarda kolin içermediği için vegan ve vejeteryan hamileler kolin desteğine ihtiyaç duyuyorlar.

Su için hem de bolca

Hamilelikte bir diğer önemli kural ise yeterli su tüketmek. Günlük 2-3 litre su tüketmeyi alışkanlık edinin. Zira su, hamilelikte artan kan dolaşım kapasitesini karşılamada, dolayısıyla besinlerin bebeğe etkili şekilde ulaşmasını sağlamada önem taşıyor. Aynı zamanda yeterli su alımı, bebeğin içinde büyüdüğü amniyotik kesenin ideal oranda suya sahip olmasını sağlarken, atıklar ve toksinlerin vücuttan atılmasında da önemli rol oynuyor. Nem, hava sıcaklığı, fiziksel aktivite ve egzersiz yoğunluğu gibi durumlarda ise su tüketimini artırmanızda fayda var.

 Sabahları yorgun mu kalkıyorsunuz?

 Sabahları yorgun mu kalkıyorsunuz?

Geceleri uykuya dalmakta güçlük çektiğim yetmiyormuş gibi, sık sık da uyanıyorum… İyi uyumuş olsam bile sabahları sanki gözümü hiç kırpmamış gibi yorgun kalkıyorum… Öyle halsizim ki kolumu bile kıpırdatacak halim yok… Kas ve kemiklerimde oluşan ağrı dinmek bilmiyor… Siz de bu sorunlardan yakınıyorsanız, nedeni, genç ve orta yaşlı kadınların hastalığı olarak düşünülse de aslında her yaş grubu ile erkeklerde de sıkça görülen ‘fibromiyalji’ hastalığı olabilir!

Günümüzün önemli sağlık sorunlarından biri olan ‘fibromiyalji’ ülkemizde nüfusun yaklaşık yüzde 9’unu etkileyecek kadar yaygın görülen romatizmal bir hastalık. Öyle ki her yıl yaklaşık 100 bin kişinin fibromiyalji tanısı aldığı ve bu rakamın her yıl artacağı belirtiliyor. Vücutta oluşan yaygın ağrıya yorgunluk, uyku bozuklukları, baş ağrısı, duygu durum değişiklikleri ile bağırsak sorunlarının eşlik etmesi, yaşam kalitesini ciddi boyutlarda düşürebiliyor. Üstelik semptomların göreceli olması, pek çok hastalığı taklit etmesi ve tanıyı kesinleştirecek testlerin bulunmaması nedeniyle hastalığın teşhis edilmesi uzun yılları bulabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan, fibromiyalji için henüz kesin bir çözüm olmasa da çeşitli tedavi yöntemleriyle semptomların kontrol altına alınabildiğini belirterek, “Fibromiyaljide görülen yakınmalar kişiden kişiye farklılık gösterebiliyor. Bu nedenle tedavi hastanın ihtiyaçlarına göre düzenleniyor. Kişiye özel uygulanan tedavilerin yanı sıra yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan düzenlemeler ise tedavide kilit rol üstleniyor.” diyor.

Prof. Dr. Şule Arslan

 Fibromiyalji tedavisinin 5 önemli anahtarı!

Prof. Dr. Şule Arslan, fibromiyalji hastalarının yaşam alışkanlıklarında dikkat etmeleri gereken 5 önemli kuralı şöyle anlatıyor:

  • Semptomları şiddetlendirebildiği için fiziksel ve ruhsal stresten uzak durmaya çalışın.
  • Hareketsizlik, kilo alımına ve fibromiyalji belirtilerinin artmasına yol açabiliyor. Bu nedenle hareketsiz bir yaşamdan kaçının.
  • İdeal kilonuzda kalmaya özen gösterin. Zira kilo kontrolü ağrının şiddetini azaltmada etkili olabiliyor. Ayrıca anti-inflamatuar diyet bazı yakınmaları azaltabiliyor.
  • Düzenli olarak egzersiz yapmayı alışkanlık edinin. Ancak çoğu fibromiyalji hastası kendisini egzersiz yapamayacak kadar yorgun hissettiğini veya egzersiz yapınca ağrılarının arttığını ifade ediyor. Bu sorun, uzun süreli ağrı yakınması olan ve egzersiz programına yoğun bir şekilde başlayan herkeste görülebiliyor. Dolayısıyla yoğun egzersizlerden kaçınmanız gerekiyor. Unutmayın ki aktif kalmak ve düzenli egzersiz, tedavinin önemli basamaklarından birini oluşturuyor.
  • Uyku hijyenine dikkat etmeniz semptomların alevlenme riskini azaltıyor.

Nedeni henüz bilinmese de…

Fibromiyaljinin oluşum nedeni henüz bilinmese de beyinde ağrı işleme mekanizmalarındaki bozukluktan (santral duyarlılık) kaynaklandığı kabul ediliyor. Hastalığa yol açan faktörler tam olarak aydınlatılmamış olsa da, yapılan çalışmalar, santral duyarlılığın oluşmasında genetik, uyku bozuklukları, nörohormonal bozukluklar, enfeksiyon, mükemmelliyetçi kişilik ve ağır fiziksel ya da duygusal travma geçirmek gibi faktörlerin etkili olduğunu gösteriyor.

 Bölgesel ağrı zamanla yaygınlaşıyor

Ağrı, halsizlik, uyku bozuklukları, bilişsel bozukluklar ve duygu durum değişiklikleri, fibromiyaljide en sık görülen yakınmaları oluşturuyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan, belirtilerin şiddetinin hastalığın seyri sırasında önemli ölçüde değişebileceğine işaret ederek, “Ayrıca başlangıçta genellikle bölgesel olan ağrı zamanla yaygınlaşıyor. Ağrı sıklıkla soğuk ile nemli hava, uykusuzluk, fiziksel ve zihinsel stres gibi faktörlerden etkileniyor. Fizik muayene sırasında herhangi bir objektif klinik bulgu olmasa da hastalar eklemlerde şişlik ve duyusal değişikliklerden şikayet ediyorlar” diyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan

Uyku bozukluğundan baş ağrılarına…

Fibromiyaljinin sık görülen belirtilerinden biri ‘uyku bozuklukları’ oluyor. Uykunun rahatlatıcı olmaması, gece boyunca sık uyanma, uykuya dalma güçlüğü ve sabah yorgun uyanma, hastalarda yaygın görülen belirtilerden. Ayrıca gerilim veya migren tipi baş ağrılarına da sık rastlandığına dikkat çeken Prof. Dr. Şule Arslan, “Alerjik semptomlar, göz kuruluğu, çarpıntı, nefes darlığı, ağrılı adet dönemleri, premenstürel sendrom, irritabl bağırsak sendromu, cinsel işlev bozukluğu, kilo dalgalanmaları, gece terlemeleri, yutma zorluğu, huzursuz bacak sendromu, çene eklem ağrısı ve kronik yorgunluk sendromu da en çok dile getirilen sorunlar arasında yer alıyor” diye konuşuyor.

 Tedavi kişiye özel düzenleniyor

Günümüzde fibromiyaljinin kesin tedavisi olmasa da semptomlar kontrol altına alınabiliyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan, “Tedavide hedef, ilaç ve ilaç dışı yöntemlerle hastaların semptomlarını hafifleterek yaşam kalitesini artırmaktır” diyerek, şöyle devam ediyor: “Fibromiyalji hastalarında tedavi programının bir parçası olarak, hastanın klinik durumu ve koşullarına uygun şekilde farkındalık teknikleri, fizik tedavi modaliteleri, akupunktur ile hidroterapi/balneoterapi programları öneriliyor. Ayrıca stresle baş etme yöntemleri, uyku hijyeni ve doğru beslenme de tedavide büyük önem taşıyor”

Prof. Dr. Şule Arslan, düzenli yapılan egzersizlerin de tedavinin önemli ayaklarından birini oluşturduğuna işaret ederek, “Yapılan çalışmalarda aerobik egzersizler, güçlendirme egzersizleri ve fleksibilite egzersizlerinin fibromiyalji hastalarında faydalı etkileri gösterildi. Yürüyüş, bisiklet, yüzme, su içi egzersizler, Tai-chi ve yoga, önerdiğimiz diğer etkili egzersizler oluyor.” diyor.

Oruç tutarken doğru bilinen yanlışlar

Oruç tutarken doğru bilinen yanlışlar

Ramazan ayında oruç tutanlar için beslenme sıklığı, öğün saatleri, tüketilen besin miktarları ve ilaçların kullanım saatleri değiştiğinden dolayı bazı konularda çok daha dikkatli olmak gerekiyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz “Günlük yaşam alışkanlıklarımızdaki değişikliklere hatalı beslenme de eklenince, kilo alımının yanı sıra metabolik hızda yavaşlama, kan şekerinde ani iniş çıkışlar, sinirlilik, baş ağrısı, baş dönmesi, yorgunluk, dikkatsizlik, konsantrasyon kaybı, hazımsızlık, şişkinlik, mide bulantısı ve kalp rahatsızlıkları gibi pek çok sağlık sorunları gelişebiliyor” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, Ramazanı sağlıklı geçirmek ve oruç tutarken herhangi bir sorunla karşılaşmamak için kaçınılması gereken 10 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz

1.Tek seferde büyük porsiyonlar yemek

İftarda yapılan en büyük hata, uzun süre aç kalmanın verdiği hissiyatla büyük porsiyon yemekler tüketmek oluyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz “Oysa iftarda tüketilecek besinlerin normal bir akşam yemeğinden daha fazla ve farklı içerikte olmaması gerekiyor. Boş mideyi bir anda aşırı doldurmak reflü, hazımsızlık ve mide rahatsızlıkları gibi sorunlara neden olabiliyor. Bunun yerine orucu hurma veya kahvaltılık gibi hafif ürünlerle açtıktan sonra çorba içmek, sonrasında küçük porsiyon ana yemeğe geçiş yapıp yanında salata veya yoğurt ile kapanışı yapmak sağlıklı olacaktır” diyor.

2.Pideyi ve çorbayı çok sıcak tüketmek

Bir iftar geleneği olan pideyi ve çorbaları çok sıcak tüketmekten mutlaka kaçınmak gerekiyor. Çok sıcak tüketilen yiyecekler yemek borusunun yanı sıra ağız içinde tahriş oluşturup ağız yaralarını tetikleyebiliyor. Bu riskin azalması için yemeğinizi soğutarak tüketmeye özen gösterin.

3.Az su

Oruç tutarken susuzluk sebebiyle ağız ve boğaz kuruyor. Suyun vücutta yüzde 1 azalmasıyla  susama hissi başlarken, susuzlukta vücutta su ve mineral kaybı oluyor. Kaybedilen mineral ve suyun geri alımının vücut dengesi için son derece önemli olduğunu vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz şöyle konuşuyor: “Dolayısıyla bu süre zarfında az su içmek yapılan diğer büyük hatalardan biridir. Sahurla iftar arasında her bir kilonuz için 30 ml su içmeye özen gösterin. Ancak su ve sıvı miktarı birbirlerine karıştırılmamalıdır. İftardan sonra içilen çay, kahve ve komposto sıvı miktarına girmektedir. Suyun yerini tutmadıkları gibi aksine çay ve kahve vücuttan su atılımına neden olurlar. Bu nedenle çay ve kahvede aşırıya kaçmamak, sıvı alımını çoğunlukla su tüketerek yapmak gerekir.”

  1. Hızlı yemek yemek

Gerek iftarda gerek sahurda hızlı yemek yemek sağlığı son derece olumsuz etkiliyor. İftar sofrasında  uzun süren açlığın sonunda bir an önce yemek yeme, sahurda ise uyku bölündüğü için bir an önce yemek yiyip yatma isteği oluyor. Fakat hızlı yemek yemek, reflüyü tetiklediği gibi midede şişkinlik ve hazımsızlık hissine yol açıyor. Ayrıca tokluk hissi gerçekleşmeden çok besin tüketildiği için de gereksiz kalori almanıza sebep oluyor.

  1. İftarı tek öğün şeklinde yapmak

İftarda uzun süre boş kalan mideye birden yüklenmemek gerekiyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz “Eğer iftar sonrası hazımsızlık ve reflü sorunu yaşamak istemiyorsanız iftarı 2’ye bölün. Orucu su ile açıp, ardından kuru kayısı veya hurma ile devam edebilirsiniz. İftar yemeğine çorba ile başlayıp 15-20 dakika ara verdikten sonra ana yemeğe geçebilirsiniz. Ana yemekte yağlı ağır yemekler yerine sağlıklı pişirme yöntemleri kullanılarak hazırlanmış ızgara, haşlanmış veya fırınlanmış yemekler veya baklagiller ve zeytinyağlı sebze yemeklerini tüketebilirsiniz. Aksi taktirde yüksek kan şekeri, yüksek tansiyon ile kalp hastalıkları riski artabiliyor” diye konuşuyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

6. Sahura kalkmamak

Sahuru kahvaltı saatiniz olarak belirleyebilirsiniz. Sahur artık 2 ana öğününüzden biri. O nedenle “sahura kalkmama gerek yok” diyorsanız, gün içerisinde yorgun ve halsiz hissedebilir, kan şekerinizde düşüş yaşayıp konsantrasyon problemiyle karşı karşıya kalabilirsiniz. Daha uzun süre tok kalabilmek için sahurda yumurta, peynir, süt gibi protein içeriği yüksek besinleri tercih edin. Daha zinde ve enerjik olabilmek, olası kabızlığı önlemek ve kan glikoz kontrolü için; posalı gıdalardan tam tahıllı ekmek, yulaf gibi kompleks karbonhidratlı besinleri tüketmeye özen gösterin. Söğüş, salata ve meyve tüketmeyi de ihmal etmeyin.

  1. Şerbetli tatlılara yönelmek

İftardan hemen sonra tatlı tüketmek uzun dönemde hazımsızlık, mide yanması, reflü ve kilo problemi olarak geri dönüyor. Özellikle şerbetli tatlı tercih edenler bu sorunlarla daha fazla karşılaşıyor. Baklava gibi şerbetli tatlılar yerine Ramazanla özdeşleşen güllaç, muhallebi gibi sütlü tatlıları, şeker ilavesi olmadan hazırlanmış kompostoyu veya meyve tatlılarını haftada bir- iki kez tercih edebilirsiniz. Yine de bu tarz tatlılar hemen iftarın üzerine değil, iftardan bir- iki saat sonra tüketilmelidir.

  1. Aşırı tuz, yağ ve baharat tüketmek 

Yapılan hatalardan biri de, çok tuzlu ve yağlı besinleri tercih etmek. “Maalesef tükettiğimiz tuz miktarı olması gerekenin 4 katı!” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, fazla tuz tüketiminin vücutta su tutup, ödem oluşmasına ve yüksek tansiyona sebep olabildiğini söylüyor. Çok baharatlı ve tuzlu yiyecekler ayrıca susama hissini de artırarak gün içerisinde zor anlar yaşatabiliyor.

  1. Fast food ve gazlı içecekler tüketmek

İftarda fast-food, kızartma, baharatlı gıdalar, aşırı karbonhidrat içeren yiyecekler tüketmek reflüyü tetiklerken, mide yanması ve hazımsızlığa yol açabiliyor. Ayrıca kilo alımına da davetiye çıkarıyor. Bu nedenle bu yiyecekler yerine  protein içerikli ve sebze ağırlıklı yiyecekleri tüketmeye özen gösterin. Gazlı içecek tüketmek içerdikleri şeker oranından dolayı, kan şekerini olumsuz etkiliyor ve hazımsızlık yapıyor. İlk seçeneğiniz her zaman su tüketmek olsun. Bunun yanında sahurda süt, iftarda ayran tercih edebilirsiniz.

  1. Yemekten sonra yatmak

Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, iftardan hemen sonra uzanmanın veya sahur yemeğinden sonra hemen yatmanın Ramazan ayında yapılan en büyük yanlışlardan biri olduğunu belirterek “Eğer reflünüz yoksa bile bu durum reflü olmanıza sebep olabilir. İftardan hemen sonra uzanmamalı ve uyumadan 2-3  saat önce yemek yemeyi bitirmelisiniz. Sahurda, hafif besinler tercih edip evde bir bir süre  dolaşmak, yatağın baş kısmını yükseltmek mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçışını önler ve reflüyü engeller” diyor.

Ülkemizde her 4 kişiden biri uykusuz!

Ülkemizde her 4 kişiden biri uykusuz!

Sağlıklı bir yaşamın yanı sıra günlük işlevlerimizi yerine getirebilmemiz için kaliteli ve yeterli süre uyumamız, nefes almak gibi vazgeçilmez bir ihtiyaç. Uyku bedensel dinlenmeyi, en önemlisi zihinsel fonksiyonların yenilenmesini sağlıyor. Dolayısıyla uykusuz kaldığımızda önemli sağlık problemlerinin yanı sıra unutkanlıktan dikkat eksikliğine, yorgunluktan algıda sorun yaşamaya, sinirli ve depresif hissetmekten vücudun zorluklar karşısında reaksiyon süresinin yavaşlamasına kadar, günlük işlerimizi olumsuz etkileyen pek çok sorun gelişebiliyor! Kaliforniya Üniversitesi’nde yapılan ve Plos Biolog adlı dergide Ağustos 2022’de yayımlanan bir araştırma, uykusuzluğun yol açtığı bir başka sorunu daha ortaya koydu; daha az yardımsever olmak! Peki insanlar geceleri uykusuz kaldıklarında neden daha az yardımsever oluyorlar? Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Akdemir, “İnsanlar iyi beslenmiş, güvenli bir yerde uyumuş ve dinlenmişler ise günlük hayatta ortaya çıkan zorluklar karşısında kendilerini güçlü hisseder ve üstesinden geleceklerini düşünürler. Gece iyi uyuyamamışlar ise dinlenememişlerdir. Kaygıları yüksektir, kendileri ile ailelerini korumada zorlanacaklarını düşünürler ve strese girerler” diyor. Prof. Dr. Gökhan Akdemir, bu stresin vücutta önemli değişikliklere neden olduğuna dikkat çekerek, “Örneğin, stres hormonu olarak bilinen kortizol hormonu, hipotolamus, hipofiz ile böbrek üstü bezlerinin ortak katkısıyla salgılanıyor. Stres altında kaldığımızda bu hormon daha çok artıyor. Artan kortizol hormonu sempatik sistemini baskın hale getiriyor. Sempatik sistem, tehlikede iken veya yetersiz kaldığımız anlarda, eğer uykusuz isek düşünmemiz, karar vermemiz ve yaşamdaki zorlukların üstesinden gelebilmemiz için kendimizi daha çok korumaya alacak şeklindeki davranışlara yol açıyor. Dolayısıyla insanlar kendilerini koruma altına almak için bencilleşiyor ve yardım etmekten kaçınıyorlar” bilgisini veriyor.

Prof. Dr. Gökhan AkdemirÜlkemizde her 4 kişiden biri uykusuz!

Uykusuzluk sorununun görülme oranı; yaşa, eğitim düzeyine ve ekonomik gelirlere göre değişiklik gösteriyor. Dünyada her 10 kişiden 2’si geceleri uykusuzluk sorunu yaşarken, yine her 10 kişiden 5’i de ayda en az 1-2 kez uykusuzluk çekiyor. Genel olarak uykusuzluk oranı yüzde 30 civarında iken ülkemizde bu rakam yüzde 38’e yükseliyor. Bir başka deyişle, ülkemizde her 10 kişiden 4’ü uykusuzluk problemiyle mücadele ediyor.

Uykusuzluk beyni tehdit ediyor

Erişkin bir kişinin günde ortalama 7-8 saat uyuduğunu düşünürsek, ömrümüzün üçte biri uykuda geçiyor demektir. Hayatımızın önemli bir bölümünü kapsayan uyku, beyin sağlığımız üzerinde kilit bir role sahip. Vücudumuzun diğer bölgelerindeki hücrelerde olduğu gibi beynimizdeki nöronlar da glia olarak adlandırılan hücreler tarafından destekleniyor. Gündüz saatlerinde çalışırken beynimizdeki sinirlerin çalışması sırasında beta albümin ve tau gibi birçok atık maddeler ortaya çıkıyor. Bu atıklar uyku sırasında glia hücreleri tarafından beyinden temizlenerek uzaklaştırılıyor, böylelikle iyi bir uykudan sonra uyandığımızda beynimiz yeni bir güne temizlenmiş olarak hazır oluyor. Uykusuz kaldığımızda ise glia hücreleri görevlerini yerine getiremedikleri için beynimizdeki atık maddeler beynimizden uzaklaştırılamıyor. Bunun sonucunda da sinir hücrelerimizin çalışmasında yavaşlaması, unutkanlık, karar vermede zorluklar gelişiyor.

Uykusuzluk yardımseverliği önlüyor

Kalifornia Üniversitesi’nde gerçekleştirilen çalışma 3 tip uykusuzluk grubu üzerinde yapılmış. Prof. Dr. Gökhan Akdemir, uykusuzluğun yardımseverlik üzerine nasıl etki ettiğini gösteren çalışmayı şöyle özetliyor:

Bir gün az uyuyanlar: İlk çalışma, 24 saat içinde 7 saatten az uyuyan 18-26 yaş grubundaki 24 genç üzerinde yapılmış. Araştırmada gençlerin ‘yardımda bulunma’ davranışlarıyla ilgili anket gerçekleştirilmiş. Ayrıca fonksiyonel magnetik rezonans (MR) görüntüleme ile sosyalleşme ve yardım etme davranışlarında görev alan beynin orta prefrontal korteks (alın kısmı) ve üst temporal sulkus (şakak kısmı) gibi bazı bölgelerinde beyin aktiviteleri ölçülmüş. Yapılan fonksiyonel MR çalışmalarında; uykusuz kalındığında beynin ‘sosyalleşme ve yardım etme’ davranış bölgelerinin aktivitelerinde yüzde 78 gibi yüksek bir oranda azalma görülmüş. Bilim insanları ‘yardım etmeyi’ de yakınlarına ve yabancılara yardım olarak iki gruba ayırmış. Araştırmada; yabancılara daha az yardım ettikleri belirlenmiş. Bunun nedeni olarak, insanların uykusuz kaldıklarında önce kendilerini ve yakınlarını korumaya yönelik davranmaları gösterilmiş.

Pause Dergi

Dört gün az uyuyanlar: 171 kişi üzerinde gerçekleştirilen ikinci çalışmada; 4 gün az uyuyan kişilerin ‘yardım etme’ davranışlarına yine anket yapılarak bakılmış. Bu grupta da yardımseverlik konusunda belirgin azalma olduğu tespit edilmiş.

Saat uygulamasına göre az uyuyanlar: Üçüncü grupta ise ‘yaz saati uygulaması’ dikkate alınmış. Mart ayında yapılan değişikliklerde insanlar bir saat daha az uyurlarken, Kasım ayında ise bir saat fazla uyuyorlar. 2002-2016 yılları arasında 3 milyondan fazla hayırseverin bağışları analiz edilmiş. Mart ve Kasım aylarındaki bir saatlik değişimin bağışlar üzerine etkisine bakılmış. Yapılan çalışma sonucunda; grupların az uyuduklarında daha az, çok uyuduklarında ise daha çok bağış yaptıkları tespit edilmiş.

Hangi yaş grubu kaç saat uyumalı?

Çocuklarda uyku saati beynin gelişmesi ve temizliği için önem taşıyor, bu nedenle süre daha uzun oluyor. Erişkinlerde ise beyin gelişimini tamamladığı için uyku daha çok beynin temizlenmesi için gerekli oluyor. Bu nedenle uyku süresi azalıyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Akdemir, uyku sürelerini yaş gruplarına göre şöyle sıralıyor:

1-2 yaş, günde 12-16 saat

3-5 yaş, günde 11-14 saat

6-12 yaş, günde 9-12 saat

13-18 yaş, günde 8-10 saat

Erişkinler: Günde en az 7 saat