Yazılar

Polikistik Over Sendromu’na dikkat!

Polikistik Over Sendromu’na dikkat!

Toplumda ‘yumurta tembelliği’ olarak bilinen ve her ay olması beklenen yumurtlamanın gerçekleşememesi sonucu gelişen Polikistik Over  Sendromu, üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen hormonal bozuklukların başında yer alıyor. Öyle ki dünyada ve ülkemizde üreme çağındaki her 10 kadından birinde bu sendrom teşhis ediliyor.  Son yıllarda özellikle beslenme alışkanlıklarının değişmesi ve obezitenin yaygınlaşması nedeniyle görülme sıklığı giderek artan Polikistik Over Sendromu’nda erken teşhis büyük önem taşıyor. Zira, tedavide gecikildiğinde hamileliği önlemesinin yanı sıra diyabetten kalp hastalıklarına, obeziteden karaciğer yağlanmasına kadar pek çok farklı sağlık sorununun oluşumunu da tetikleyebiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, bu nedenle hiçbir yakınması olmasa bile her kadının yılda bir kez düzenli olarak jinekolojik muayene olması gerektiğine dikkat çekerek, “Özellikle adet düzensizliğinde ise zaman kaybetmeden hekime başvurmak çok önemli.  Erken teşhis ve tedavi sayesinde bu sendromun yol açabileceği ciddi komplikasyonlar önlenebiliyor veya kontrol altına alınabiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Cihan Kaya

En yaygın belirtisi adet düzensizliği

Polikistik Over Sendromu’nda belirtilerin sayısı ve şiddetli hastaya bağlı olarak değişse de çoğu kadında adet düzensizliği en sık görülen yakınmayı oluşturuyor. Yılda 9’dan az adet görme ya da ardışık 3 veya daha fazla ay adet görmeme şeklinde ortaya çıkabiliyor. Kesin nedeni henüz bilinmese de, yumurtlama fonksiyonunun düzenli çalışmamasında insülin direnci ya da artan erkeklik hormonu (testosteron) seviyeleri suçlanıyor. Özellikle adetleri düzenli ve zayıf kadınlarda herhangi bir belirti vermemesi nedeniyle genellikle başka bir hastalık için yapılan tetkiklerde tespit ediliyor. Kilo artışı, tüylenme, infertilite, saç dökülmesi, depresyon, sivilce ve akne gibi sorunlar da Polikistik Over Sendromu’nun diğer belirtilerini oluşturuyor. Bazı hastalarda sadece adet düzensizliği görülürken, bazı hastalarda ise sadece akne ve erkek tipi tüylenme şikayetleri olabiliyor.

Pek çok farklı hastalığı tetikleyebiliyor

Polikistik Over Sendromu infertilitenin en önemli sorumlularından biri olarak gösteriliyor. Özellikle adet düzensizlikleriyle birlikte olan bu sendromda infertilite; yumurtlamada bozukluk, yumurta kalitesinin etkilenmesi ve embriyonun tutunmasında yaşanan güçlükler nedeniyle oluşuyor. Bunun yanı sıra obezite ve diyabet hastalıkları da hamilelik süreçlerini olumsuz etkileyebiliyor. Polikistik Over Sendromu kadın üreme organlarına yönelik sorunların yanı sıra vücuttaki pek çok farklı sistemi de olumsuz yönde etkiliyor. Öyle ki tedavi edilmediğinde insülin direnci, tip 2 diyabet, obezite,  kalp hastalığı, kolesterol artışı, karaciğer yağlanması, uyku apnesi, uyku bozuklukları, erkek tipi kıllanma, sivilce ile akne gibi pek çok hastalıkları tetikleyebiliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tanı çeşitli yöntemlerle konuluyor

Polikistik Over Sendromu tanısını koyduran özel bir test yok. Tanısında; genel muayene, bazı laboratuar testleri, adet düzeninin sorgulanması ve aile öyküsü önem taşıyor. Bunların yanı sıra yapılan hormon analizinde artmış testosteron seviyeleri de tanıyı destekliyor. Bazı hastalarda gizli şeker varlığı olabileceği için şeker yükleme testine de başvuruluyor.

Tedaviyle kontrol altına alınabiliyor!

Kesin tedavisi olmamakla birlikte ‘Polikistik Over sendromu’nun yol açtığı sorunlar tedaviyle kontrol altına alınabiliyor. Tedavisindeki temel yaklaşım, hastaların çoğu fazla kilolu oldukları için diyet ve düzenli egzersizin hayat akışına eklenmesi gibi yaşam tarzı değişikliği oluyor. Kilolu hastalarda mevcut kilonun yüzde 10’luk kaybıyla birlikte adetler normale dönebiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, bu sendromda erken tanı ve tedavinin son derece önemli olduğuna işaret ederek, “Düzensiz adetleri olan hastada uygun hormonal tedaviler ile adet düzensizliği, akne-tüylenme ve rahim kalınlaşmasının önüne geçilebiliyor. Ayrıca kilo verilmesi ve insülin direncinin tedavisi gibi erken dönemde alınacak önlemler sayesinde diyabet, obezite ile kalp hastalıkları gibi sorunlar engellenebiliyor. İnfertilite sorunu yaşanıyorsa tedavi sonrasında hamile kalmak mümkün olabiliyor. Kendiliğinden hamile kalamayan hastalarda aşılama tedavileri ya da tüp bebek tedavileriyle hamilelik elde edilebiliyor” diyor. Doç. Dr. Cihan Kaya, düzenli aralıklarla kan basıncı ve vücut kitle indeksi (VKİ) ile bel çevresi ölçümlerinin yapılmasının da önem taşıdığını belirterek, “Kan kolesterol düzeyi bozuklukları ya da insülin direnci varlığında da uygun tedavilerle sorun kontrol altına alınabiliyor” diyor.

Diyet yaparken kaçınmanız gereken 8 önemli hata!

Diyet yaparken kaçınmanız gereken 8 önemli hata!

Soğuk ve uzun geçen kış mevsiminin ardından güneş yüzünü göstermeye başladı. Artık kışın giyilen kalın giysilerin yerini ince giysiler alacak, haliyle alınan kilolar da daha görünür hale gelecek. Bu nedenle yaz yaklaştıkça hemen herkesi kilo verme telaşı sarmaya başladı. Ancak diyet boyunca farkında olmadan ya da iyi geleceğini düşünerek yaptığımız bazı hatalar nedeniyle zayıflama süreci uzayabiliyor veya verdiğimiz kiloları normal beslenme alışkanlıklarımıza döndüğümüzde fazlasıyla geri alabiliyoruz. Dahası zayıflamak isterken pek çok sağlık problemiyle de karşılaşabiliyoruz. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, özellikle çok düşük kalorili diyetlerin sağlığımızı olumsuz yönde etkilediklerini belirterek, “Tartıya yansıyan eksileri görsek de, bunun geçici bir ağırlık kaybı olduğunu unutmamalı ve yetersiz beslenme nedeniyle kas kaybı, baş ağrısı, saç dökülmesi, kabızlık, kan şekeri dengesinin bozulması, cilt kuruluğu ile konsantrasyon problemleri gibi birçok sorunu beraberinde getirdiğini bilmeliyiz. Çok düşük kalorili diyetlerden kaçınmalı, sağlıklı ve dengeli beslenerek kalıcı kilo kaybı sağlamalıyız” diyor. Peki diyet sürecinde en sık hangi hataları yapıyoruz? Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, diyet yaparken kaçınmanız gereken 8 hatayı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Hata: Çok düşük kalorili diyetler yapmak

Vücudumuzun sağlıklı bir şekilde işlevini yerine getirebilmesi için günlük belirli bir kaloriye ihtiyacımız var. Bu kaloriyi gün içinde yediğimiz/içtiğimiz besinlerden alıyoruz. Çok düşük kalorili diyetler yapmak ilk aşamada tartıya yansıyan rakamlarla size kendinizi iyi hissettirse de bir süre sonra bu rakamların gerçek sonuçlar olmadığını görüyoruz. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, genellikle sıvı formda ya da tek tip besin grubu içeren bu diyetlerin daha çok sıvı ve  kas kaybı ile sonuçlandığı için verilen kiloların aynı hızla geri alındığını belirterek, “Bunun yanı sıra vücudun enerji harcaması bu düzeye uyum sağladığı için çok düşük kalorili diyetler metabolizmanın yavaşlamasına, bunun sonucunda kiloların yavaş verilmesine de sebep oluyor” diyor.

Doğrusu: Uzun vadede ağırlık kaybı sağlamaması ve sürdürülebilir olmaması nedeniyle çok düşük kalorili diyetlerden kaçının. Acele etmeden gereksinimlerinize uygun bir beslenme planıyla bu süreci ilerletmelisiniz. Bireysel farklılıklardan dolayı kişiden kişiye değişse de ideal ağırlık kaybı haftada 0.5-1kg arasında olmalıdır.

Hata: Yağsız beslenmek

Diyet sürecinde kalori açığı sağlamak için tüm besin ögelerinde olduğu gibi yağ alımı da bir miktar kısıtlanıyor. Ancak kalori miktarını düşürmek için yemekleri yağsız pişirmek, omega 9 yağ asitleri ve E vitamininden zengin olan zeytinyağı gibi sağlıklı yağları alamamanıza sebep olduğu gibi yağda eriyen vitaminlerin emilimini de olumsuz yönde etkiliyor. Uzun vadede sağlığı olumsuz etkileyen bu durum, diyet sürecinde bir süre sonra kilo kaybının da durmasına veya yavaşlamasına neden olabiliyor.

Doğrusu: Diyet yaparken, gereksinimlerinize uygun şekilde, bir porsiyonu yaklaşık 45 kcal olan zeytinyağı, avokado, ceviz, badem ve fındık gibi yağlı tohumlar tüketerek sağlıklı yağ asitlerinden zengin beslenebilirsiniz. Ancak yağ grubundaki bu besinlerin enerji içeriğini unutmayın ve aşırı miktarlarda tüketiminden kaçınarak diyetinize ekleyin.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hata: Su yerine maden suyu içmek

Bahar ve yaz aylarında ısınan havaların etkisiyle daha sık susuyoruz ve asitli, serin bir içecek tüketme isteğimiz artıyor. Diyet yapanların ilk tercihi de kalorisiz olması nedeniyle genellikle maden suyu oluyor. Ancak vücudumuzda birçok metabolik süreç için elzem olan su gün içinde yeteri kadar tüketilmediğinde ya da su yerine maden suyu gibi farklı sıvılara ağırlık verildiğinde kilo verme süreci yavaşlayabiliyor.

Doğrusu: Tükettiğimiz içecekler sıvı alımını destekleseler de en iyi sıvı kaynağı sudur. Dolayısıyla gün içinde ortalama 2-2.5 litre su içmeyi alışkanlık edinin. Su tüketiminize ek olarak, günde en fazla 2 şişe düşük sodyum içeren (Na<100mg) maden sularından içebilirsiniz.

Hata: Bol limonlu su içmek

Limonlu su içmek, günlük sıvı ve C vitamini alımınızın artmasına katkı sağlıyor, ancak toplumdaki yaygın inanışın aksine, diyet sürecinde yağ yakmıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, ayrıca gün içinde tüketilen tüm sulara bol limon sıkmanın da uzun vadede mide problemlerine ve diş minelerinde hasara yol açabileceğine dikkat çekiyor.

Doğrusu: Limonlu su içerek güne başlamak size iyi hissettiriyorsa ve herhangi bir mide problemiz yoksa, içine yarım limon sıktığınız bir büyük bardak (yaklaşık 300 ml) suyu tüketebilirsiniz.

Hata: Yeterince karbonhidrat tüketmemek

Diyet sırasında en sık yapılan hatalardan biri de, ekmek, pilav, makarna ve kurubaklagil gibi karbonhidrat içeren besinleri tümüyle beslenme planından çıkarmak oluyor. Ancak vücudumuzun temel enerji kaynağı olan karbonhidratların içerdikleri lif, B grubu vitaminler ve mineraller nedeniyle diyetten tamamen çıkarılmaları uzun vadede kilo kaybının yavaşlamasına, bağırsak düzeninin bozulmasına ve tatlı ihtiyacınızın artmasına yol açabiliyor. Bu durum diyetinizin başarısızlıkla sonuçlanmasına ya da kısıtlanan besinleri aşırı miktarda tüketmenize neden olabiliyor.

Doğrusu: Diyet yaparken karbonhidrat içeren besinleri kesmeyin. “Burada en önemli nokta, tüketilen karbonhidratın türüdür” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, şöyle devam ediyor: “Eklenti şeker, fruktoz şurubu içeren ve beyaz unlu işlenmiş yiyeceklerden uzak durmalısınız. Ancak tam tahıllı ürünleri, bulgur, karabuğday gibi lif oranı yüksek tahılları ve kurubaklagilleri porsiyon kontrolü sağlayarak tüketmeniz faydalı olacaktır”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hata: Protein ağırlıklı beslenmek

Hızlı kilo kaybı, kas kütlesini arttırmak ya da vücut şekillendirmek için sıklıkla başvurulan yüksek protein içeren diyetler, böbrek fonksiyonlarını olumsuz etkilediği gibi yüksek hayvansal yağ alımına da sebep oluyor. Protein gereksinimi kişiye özgü oluyor ve ihtiyaç üzerinde protein alımı böbrek fonksiyonları, bağırsak problemleri, kalp hastalıkları açısından da risk faktörünü oluşturuyor. İçeriği size özgü planlanmamış protein ağırlıklı diyetler sağlığınızı olumsuz etkilemelerinin yanı sıra yüksek kalorili olmaları nedeniyle ağırlık kaybının da önüne geçebiliyor.

Doğrusu: Protein ihtiyacı yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, aktivite durumu, kronik hastalık varlığı gibi durumlara göre değişiyor. Profesyonel sporcu değilseniz veya ağır direnç egzersizleri yapmıyorsanız günlük protein alımınız kilogram başına 1-1.2gr’ı geçmemeli.

Hata: Uyku düzenine dikkat etmemek!

Sıcak havalarda azalan iş temposu, sosyal yaşamın hareketlenmesi ve tatil süreçleri nedeniyle geç saatlere sarkan uyku düzeni de kilo vermenize engel olabilen bir başka önemli faktör. Yetersiz ve kalitesiz uyku hem leptin ve ghrelin gibi vücutta tokluk ile açlık süreçlerini yöneten hormonların düzeylerini etkileyerek iştahınızın artmasına hem de kalori yoğunluğu yüksek besinlere yönelmenize sebep olabiliyor.

Doğrusu: Diyet yaparken yeterli ve kaliteli uyku, süreci daha rahat yönetmemizi sağlayacaktır. Son zamanlarda daha bireysel sürelerden söz edilse de, yapılan çalışmalar 6 saatten az, 9 saatten fazla uyumamız gerektiğini ortaya koyuyor.

Hata: Sürekli tartılmak

Diyet yapmaya başladıktan sonra sık sık tartılıp diyetin sonucunu bir an önce görmek isteyebiliyoruz. Ancak vücut ağırlığı gün içinde birçok nedene bağlı olarak değişiklik gösteriyor. O gün içinde yediğiniz besinler, sıvı alımınız ve uyku düzeniniz gibi birçok etken tartıya yansıyan sonucu etkiliyor. Dolayısıyla diyet sürecinde her gün düzenli ağırlık kaybı olmayabiliyor. Tartıda istediğiniz sonucu görmemek de diyet motivasyonunu düşürebiliyor.

Doğrusu: Haftada bir kez, aynı tartıda, sabah aç karnına, dışkılama sonrası ve giysisiz ölçüm yapmanız daha doğru bir tercih olacaktır.

Sık sık tuvalete gidiyorsanız… Dikkat!  

Sık sık tuvalete gidiyorsanız… Dikkat!  

Aniden geldiği ve ertelemekte güçlük çektiğiniz için genellikle tuvalete koşma ihtiyacı mı hissediyorsunuz? Gündüz 8-10 kez idrar ihtiyacınızı gidermek zorunda mı kalıyorsunuz? Geceleri birden fazla idrar yapma ihtiyacıyla uyanıyor musunuz? Sıvı tüketmek sizin için artık bir kabusa mı dönüştü? Bazen sıkışma hissinin ardından idrar kaçırma sorunu yaşıyor musunuz? Bu şikayetler size tanıdık geliyorsa, dikkat! Nedeni iş ve sosyal hayatta oldukça zor durumlar yaşatabilen ‘aşırı aktif mesane’ hastalığı olabilir!

Aşırı aktif mesane; hormonal, nörolojik, enfeksiyonel veya tümöral gibi herhangi bir patolojik durum olmadan mesanenin ani ve kontrolsüz kasılmalarıyla karakterize bir durum. Kontrol edilmesi güç sıkışma hissine genellikle gündüz ve gece sık idrara gitmenin eşlik ettiği, bazen de bu kontrolsüz kasılmalar nedeniyle hastanın idrarını tutamayarak kaçırdığı bir tablo olarak tarif ediliyor. Aşırı aktif mesane önemli bir sağlık problemi olmasa da iş ve sosyal hayatta ciddi zorluklar yaşatabiliyor. Öyle ki toplantıda veya seyahatte iken ya da sokakta dolaşırken gelebilen bu kontrolsüz idrar sıkışması sonucu hastalar sosyal ve iş hayatlarında güçlük yaşamamak için günlük faaliyetlerinde pek çok kısıtlamaya gitmek zorunda kalabiliyorlar. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Burak Özkan, kadınlarda daha sık olmak üzere her iki cinsiyette ve her yaş grubunda görülebilen aşırı aktif mesanenin dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen bir hastalık olduğunu belirterek, “Öyle ki aşırı aktif mesane için reçete edilen ilaçlar dünya genelinde hipertansiyon, diyabet ve antibiyotiklerden sonra 4. sırada yer alıyor. Ancak görülme sıklığı yüksek olduğu halde hastaların çoğunun bu tablonun aslında tedavi edilebildiğinden haberleri olmuyor. Oysa hekime zaman kaybetmeden başvurmak hem altta yatabilecek mesane ve prostat kanseri gibi çeşitli hastalıkların tanısının konmasını yardımcı oluyor hem de mevcut durumun tedavisinin sağlanması sayesinde hastaların yaşam kaliteleri artıyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Burak Özkan

Günde 8’den fazla tuvalete gidiyorsanız

Aşırı aktif mesanede en sık görülen ve ‘olmazsa olmaz’ denilen yakınma, çoğunlukla ani gelen ve ertelemekte güçlük yaşanan idrar sıkıştırması oluyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Burak Özkan, hastanın ani ve kontrolsüz idrar sıkıştırması nedeniyle genellikle tuvalete koşma ihtiyacı duyduğunu belirterek, “Bunun haricinde gündüz 8-10 kez gibi sık idrara gitme, gece birden fazla idrar yapma şikayeti de hastalarda görülebiliyor. En rahatsız edici ve kişiyi zor durumda bırakan semptom ise ani idrar sıkışıklığı ile birlikte gelişebilen idrar kaçırma oluyor” bilgisini veriyor.

Kesin nedeni henüz bilinmese de…

Günümüzde aşırı aktif mesaneye yol açan faktörler henüz kesin olarak bilinmiyor. Aslında aşırı aktif mesane semptomlarına yol açabilecek başka hastalıklar da mevcut. Bunların arasında; nörolojik hastalıklar, diyabet, üreter veya mesane taşları, mesane tümörleri, üriner sistem enfeksiyonları, üriner sistemdeki yabancı cisimler erkeklerde prostat hastalıkları, idrar kanalı darlıkları veya kadınlarda pelvik organların sarkması gibi sorunlar yer alıyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Burak Özkan,Bizler hastaya aşırı aktif mesane tanısı koymadan önce altta yatan bu gibi durumların olmadığından emin olmak istiyoruz. Dolayısıyla ‘komşumda da var, doktora gitmeme gerek yok’ anlayışı doğru değil. Eğer bu tabloya yol açan ciddi bir hastalık varsa, sebebinin mutlaka bulunup tedavisinin yapılması gerekiyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tedavi ile çözüm sağlanıyor!

Günümüzde uygun tedavi yollarıyla aşırı aktif mesane sorununa çözüm sağlanabiliyor ve kişinin hayat kalitesi artırılabiliyor. Hastanın yaşam tarzında değişiklik yapması tedavideki en önemli aşamayı oluşturuyor. Tedavi protokolünde; kişinin yaşı, eşlik eden diğer rahatsızlıkları, kullandığı ilaçlar ve yaşam koşulları gibi birçok faktör belirleyici oluyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Burak Özkan, “Aşırı aktif mesanenin tedavisinde aslında çok geniş bir yelpazede seçenek mevcut olmakla beraber, hangisinin uygulanıp uygulanamayacağı hasta ve hekimin birlikte karar vereceği bir durumdur. Davranışsal tedaviler, ilaç tedavileri veya minimal invaziv girişimler günümüzde uygulanması mümkün olan tedavi seçenekleri arasında yer alıyor” diyor.

Kontrol altında tutmak için 5 etkili öneri! 

  • İdeal kilonuza ulaşın
  • Sigara kullanıyorsanız mutlaka bırakın
  • Tükettiğiniz sıvı miktarına dikkat edin
  • Pelvik bölgesindeki kasların kontrolünü sağlayabilecek egzersizler ile nefes egzersizleri yapmayı alışkanlık edinin
  • Aşırı baharatlı yiyeceklerden, gazlı içeceklerden ve kafein içeren çay ile kahveden kaçının

Dondurulan yumurtalar kaç yıl saklanabiliyor?

Dondurulan yumurtalar kaç yıl saklanabiliyor?

Günümüzde kariyer hedeflerinin yanı sıra sosyal ve ekonomik etkenler nedeniyle kadınlar anne olma planlarını genellikle ileri yaşlara erteliyorlar. Birçok kadın artık aile kurmak ve anne olmak için 35 yaşından sonrasını bekliyor. Yapılan çalışmalar, son 15 yılda 35-39 yaş grubundaki kadınlarda canlı doğum sayısının yüzde 150 gibi oldukça yüksek bir oranda arttığını ortaya koyuyor. Ancak anne olma hedefi ertelenirken biyolojik saat de bir yandan çalışmaya devam ediyor; yıllar geçtikte doğurganlık kapasitesi hızla azalıyor! Bu nedenle tüm dünyada ve ülkemizde pek çok kadın anne olma şansını garanti altına almak için ‘yumurta dondurma’ yöntemine başvuruyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, son yıllarda vitrifikasyon adı verilen yeni bir dondurma tekniğinin gelişmesi sayesinde yumurta dondurma yönteminden oldukça başarılı sonuçlar elde edildiğini belirterek, “Özellikle deneyimli merkezlerde uygun tedavi protokolleri uygulanması durumunda, 35 yaşından önce yumurta dondurma işleminin yapılması daha çok sayıda ve iyi kalitede yumurta elde edilmesini sağlayarak işlem başarısını artıracaktır” diyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, yumurta dondurma yöntemi hakkında en çok merak edilen 8 soruyu yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Cihan Kaya

SORU: Yumurta dondurma işlemi nasıl yapılıyor?

CEVAP: Yumurta dondurma işleminde uygulanan yumurta geliştirici hormon tedavileri sayesinde yumurtaların bir veya birden fazla olacak şekilde çoğaltılmaları amaçlanıyor. Ortalama 10-14 günlük bir tedavi sonrasında olgunlaşan yumurtalar hafif doz anestezi altında toplanarak mikroskop altında inceleniyor. Uygun olanlar dondurma işlemine tabi tutularak sıvı nitrojen tankları içinde saklanıyor. Yumurta toplama işlemi kısa sürüyor ve hastalar genellikle 2-4 saat içinde günlük işlerine dönebiliyorlar. Hamilelik istendiğinde bu yumurtalar çözülerek uygun sperm ile birleştiriliyor ve embriyo elde edilebiliyor.

SORU: Kimler yumurta dondurma işleminden faydalanabilir?

CEVAP: Ülkemizdeki yasal mevzuatlara göre; yumurta dondurma işlemi, kanser nedeniyle tedavi alacak olan ve yumurtalık fonksiyonlarını kaybetme riski bulunan hastalarda tedavi öncesi öneriliyor. Bunun dışında halk arasında çikolata kisti olarak bilinen endometriozis hastalığı nedeniyle yumurtalık kisti ameliyatı geçirecek olan ve yumurta sayısının düşmesi beklenen hastalara da ameliyat öncesi tavsiye ediliyor. Bunlara ek olarak, henüz doğum yapmamış olup ailesinde de erken menopoz öyküsü olan hastalar doğurganlığın korunması amacıyla yumurta dondurma işleminden faydalanabiliyorlar.

SORU: Yöntem için ideal yaş aralığı var mı?

CEVAP: Doç. Dr. Cihan Kaya, yumurta dondurma işleminde yaşın önemli bir faktör olduğuna işaret ederek, şöyle devam ediyor: “Özellikle yumurta dondurmak isteyen kadınların bu işlemi 35 yaşından önce yaptırmaları hem yumurta sayısı hem de yumurta kalitesi açısından önemlidir. Yaş ilerledikçe elde edilen yumurta sayısı azalıyor ve buna bağlı hamilelik şansı düşüyor. Özellikle 42 yaş ve üzeri hastalarda bu işlemin yararı ile ilgili bilgiler tartışılıyor.”

SORU: Dondurulan yumurtalar kaç yıl saklanabiliyor?

CEVAP: Ülkemiz mevzuatlarına göre, hasta onayı ile yumurtalar 5 yıla kadar saklanabiliyor. Bu yöntemde yumurtaların 5 yıl ve üzerinde saklanmaları teknik olarak mümkün olsa da 5 yıldan sonraki süreç için Sağlık Bakanlığı’nın onayı gerekiyor.

SORU: Dondurma işlemi yumurtalara zarar verir mi?

CEVAP: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, yumurta dondurma işleminin yumurtalıklarda bilinen bir zararı olmadığını ve hastaların bu işlem nedeniyle erken menopoza girmediklerini belirterek, “Günümüzde ileri dondurma teknikleri sayesinde yumurtaların 10 yıl üzerinde saklanabileceği biliniyor.” diyor.

SORU: Yumurta dondurma işlemi ile sağlanan hamileliklerde bebekler sağlıklı oluyorlar mı?

CEVAP: Yumurta dondurma işlemi ile elde edilen hamileliklerle ilgili olarak yapılan çalışmalarda; normal gebeliklere kıyasla artmış bir doğumsal anomali riskinin söz konusu olmadığı ortaya konmuş. Ancak tüp bebek işlemlerinde genel bir erken doğum ve dış gebelik riski olduğu belirtiliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SORU: Yumurta dondurma yönteminin embriyo dondurmadan farkı nedir?

CEVAP: Yumurta dondurma yönteminde embriyo dondurma işlemine benzer şekilde yumurtaların olgunlaştırılmaları amacıyla hormon ilaçları veriliyor, yumurta takibi yapılıyor ve yeterli büyüklüğe ulaşan yumurtalar toplanıyor. Embriyo dondurma işleminden farklı olarak, bu yumurtalar sperm ile birleştiriliyor. Oluşan embriyolar donduruluyor. Çiftlerin ve rahmin uygun olduğu bir dönemde de embriyo transferi yapılıyor.

SORU: Yumurta dondurma işleminin başarı oranı nedir?

CEVAP: Yapılan büyük ölçekli çalışma sonuçlarına göre; dondurma ve çözdürme işlemlerinden sonra yumurtaların hayatta kalma oranının yüzde 90-97, spermle birleştikten sonra embriyo oluşma oranının yüzde 71-79 ve embriyonun rahme tutunma oranının yüzde 17-41 olduğu tahmin ediliyor. Daha önce dondurulmuş ve çözülmüş yumurta başına hamilelik oranı ise yüzde 4,5 – 12 arasında değişiyor.

Oruç tutarken zinde olmanın en önemli üç kuralı…

Oruç tutarken zinde olmanın en önemli üç kuralı…

Halsizlik, sebepsiz mutsuzluk, dikkat eksikliği, kas veya eklem ağrıları gibi sorunlar yaşıyor musunuz? Erken yatmanıza rağmen sabahları uykunuzu alamamış hissediyor musunuz? Bu sorunlar size tanıdık geliyorsa, nedeni yaşam kalitemizi oldukça düşürebilen ‘bahar yorgunluğu’ olabilir!

Bahar mevsimine geçişle birlikte doğa canlansa da biz aynı enerjiyi kendimizde hissedemeyebiliyoruz. Bu soruna yol açan faktör ise uzun ve kasvetli kış aylarında yavaşlayan metabolizmamızın bahar mevsimine geçiş sürecine uyum sağlamakta güçlük çekmesi. Ayrıca bu yıl Ramazan ayının bahara denk gelmesi ve günlerin uzun olması nedeniyle aç kalma süreci uzayınca, yorgunluk hissi de artabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, eğer yorgunluğunuzun  altında ciddi bir sağlık problemi yoksa doğru beslenme adımlarıyla bu sorunun üstesinden gelebileceğinizi belirterek, “Ramazan ayında bahar yorgunluğuna karşı dikkat etmeniz gereken en önemli üç kural ise bolca su içmek, mevsim sebzeleri ile meyvelerini yeterli miktarda tüketmek ve düzenli olarak egzersiz yapmaktır.” diyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, baharı zinde geçirmeniz için beslenme alışkanlığınızda hangi önlemleri almanız gerektiğini anlattı; önemli uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz

Sahura mutlaka kalkın!

Gün içerisinde ihtiyacınız olan enerjiyi sadece iftardan karşılamanız çok zor. Uykunuzu böldüğünü düşündüğünüz için sahura kalkmıyorsanız bu kez de kendinizi gün içerisinde çok yorgun ve uykuya meyilli hissedersiniz. Dolayısıyla sahuru kahvaltı öğünü gibi düşünün. Öğününüzü sıvı içeriği yüksek besinlerden ve yumurta gibi içerdiği yüksek proteinle tok tutan besinlerden oluşturmaya özen gösterin.

Mevsime uygun beslenin

Doğanın ve mevsimlerin değişimiyle birlikte bedenimizin ihtiyaçları da değişiyor. Örneğin soğuk kış aylarında bağışıklığımızı güçlendiren ve vücut ısımızın korunmasını sağlayan yiyeceklerle beslenmek istiyoruz. Bahar aylarında da düşen enerjimiz nedeniyle enerji veren ve antioksidan bakımından zengin olan besinleri tüketmemiz gerekiyor. Baharı zinde geçirmek için iftar veya sahurda; taze mevsim meyvelerinden çilek, erik, çağla, malta eriği, sebzelerden de semizotu, kabak, enginar, pazı, roka, nane, maydanoz ile taze soğan gibi yeşilliklere mutlaka yer verin.

Posa alımınızı arttırın

Her mevsim geçişi bağırsak düzenini değiştirebiliyor. Ayrıca oruç tutarken az su tüketimi ve yetersiz lif alımı sebebiyle kabızlık sorunu yaşanabiliyor. Yavaşlamış bağırsak hareketi ve kabızlık da ruh halini olumsuz etkileyerek kendimizi yorgun hissetmemize neden olabilirken, depresyonu da tetikleyebiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, kabızlık probleminde mutlaka bol posalı beslenmeye özen göstermeniz gerektiğini belirterek, “Yeterli posa alımını sağlamak amacıyla her gün düzenli olarak sebze yemeği ve salata tüketin. Tam tahıllı, çavdar veya ruşeymli ekmekleri tercih edin. Günde 1-2 porsiyon meyve yemeniz de çok önemli. Zengin antioksidan içerikleri nedeniyle çilek, dut ve elma gibi meyveler tüketin. Posa alımınızı artırmak için kabuklarıyla tüketilebilen meyveleri kabuklarını soymadan yemeyi alışkanlık edinin. Ayrıca haftada en az bir kez kurubaklagil tüketmeniz, dengeli ve posalı beslenmede önem taşıyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Mutsuzluğa karşı bitter çikolata

Bitter çikolata tüketerek bahar yorgunluğuyla başa çıkabilir, kendinizi daha mutlu ve dinç hissedebilirsiniz. Bunun nedeni ise bitter çikolatanın içeriğindeki yoğun kakao sayesinde beyinde mutluluk hormonu olarak bilinen seratonin ve endorfin seviyelerini arttırmada etkili olması. Bitter çikolata aynı zamanda kortizol, yani stres hormonunu baskılıyor ve teobramin içeriğiyle enerji metabolizmasını da aktive ediyor. Ancak bitter çikolatayı tüketirken miktarı abartmayın. İftarda 2 küçük kare (30 gr) yemeniz yeterli olacaktır.

 Besinlerin su içeriği yüksek olsun

Hücrelerin canlılığı, metabolizmanın devamlılığı ve vücudun toksinlerden arınmasında yeterli su tüketimi son derece önemli rol oynuyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, “Vücudun zinde kalmasını sağlayan en önemli faktörlerden biri yeterli sıvı alımıdır. Sağlıklı bir yaşam için her gün kilo başına 30 ml su içmeyi ihmal etmeyin” diyerek şöyle devam ediyor: “Sıvıyı su ve su içeriği yüksek salatalık, semizotu, kabak, marul ve ananas gibi besinlerden sağlamaya çalışın. Ayrıca melisa, ıhlamur ve papatya gibi rahatlatıcı özelliği olan bitki çaylarını yorgunluk kaynaklı uykusuzluk durumlarında tercih edilebilirsiniz.”

Çay ve kahveyi kısıtlayın

Yüksek miktarda alınan kafein uykusuzluğu tetikleyerek yorgunluğa neden olabiliyor. Aynı zamanda diüretik etkisiyle vücutta su kaybına yol açıyor. Bu olumsuz etkileri nedeniyle kahve, çay, enerji içecekleri ve asitli içecekler gibi kafeinli içeceklerden kaçınmanız çok önemli. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, “Özellikle kahve severler için güvenli doz 400 mg kafeindir, yani 2-3 fincan kahve tüketimi yeterli ve olumlu etki sağlayacaktır. Ramazan ayında, iftar sonrasında kahve tüketebilirsiniz. Ancak kalp çarpıntısına sebep olabileceği ve tansiyonu arttırabileceği için hipertansiyon sorununuz varsa kafein alımını daha fazla kısıtlamalısınız.” diyor. 

Haftada en az bir kez balık şart

Stresi baskılama özelliği olan omega-3 yağ asitlerini beslenme listenize mutlaka ekleyin. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, iftar öğünlerinde haftada en az bir kez balık tüketmeniz gerektiğini vurgulayarak şöyle devam ediyor: “Özellikle omega 3’ten zengin olan somon ve uskumru balıklarına sofranızda yer verin. Balık tüketemiyorsanız, sebzeler arasında omega 3 yağ asitlerinden en zengin sebze olan semizotunu tercih edebilirsiniz. Ayrıca yağlı tohumlar da omega 3 yağ asitlerinden iyi birer kaynaklar. Her gün 2-3 tam ceviz veya 10-15 adet fındık ve bademi ara öğün olarak tercih edebilirsiniz.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Magnezyum çok önemli

Vücuda alınması gereken eser elementlerden olan magnezyum eksikliği yorgunluğa sebep olabiliyor. Koyu yeşil yapraklı sebzeler, kurubaklagiller, deniz ürünleri, kabak çekirdeği, yağlı tohumlar, muz, çilek ve incir gibi meyveler magnezyumdan zengin besinler arasında yer alıyorlar. Aynı zamanda her biri iyi bir potasyum ve antioksidan kaynağı olarak da yorgunluğa ve vücut direncinin artırılmasına fayda sağlıyorlar. Bu besinleri iftar ve sahur öğünlerinizde sofranızda düzenli olarak bulundurmaya özen gösterin.

Her gün 45 dakika egzersiz yapın

Düzenli egzersiz yapmak sağlıklı olmayı destekleyen, zinde hissettiren ve bağışıklığı güçlendiren en önemli etkenlerden biri. Egzersiz olarak, yürüyüş, koşu, dans, pilates, yüzme ve bisiklet gibi egzersizler tercih edebilirsiniz. Her gün iftardan 1-2 saat sonra düzenli olarak yapacağınız 45 dakikalık bir yürüyüş metabolizmanızın hızlanmasına, ideal kilonuzun korunmasına, kendinizi daha sağlıklı ve enerjik hissetmenize yardımcı olacaktır.

 Düzenli ve yeterli uyku önemli!

Baharda zinde olmak için her gün 6-8 saat uyumaya özen gösterin. Zira, düzensiz uyku kendinizi daha yorgun hissetmenize neden oluyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, özellikle kaliteli uyku için gece 23:00-03:00 saat dilimini mutlaka uyuyarak geçirmeniz gerektiğine işaret ederek, “Sahura kalkmadan geç saate kadar oturup yemek yemek hazımsızlık şikayetinizi artıracaktır. Bu durum da uykunuzu olumsuz etkilediği gibi sabah güne daha yorgun uyanmanıza sebep olacaktır. Bu nedenle iftardan sonra geç saate kalmadan uykuya geçmeniz ve sahura kalkmanız çok önemli.” diyor.

Hamilelikte mide bulantısı ve sırt ağrısına dikkat

Hamilelikte mide bulantısı ve sırt ağrısına dikkat

Sırt ağrısı, bulantı ve kusma, mide ekşimesi, hazımsızlık, gaz sancıları, sık idrara çıkma…  Hamilelik anne adaylarında büyük bir heyecan yaratsa da bazı problemleri de beraberinde getiriyor. Ağırlık artışının yanı sıra vücut kimyasında ve işlevlerinde oluşan değişimler nedeniyle; kalp daha fazla çalışıyor, vücut ısısı yükseliyor ve salgılar artıyor, eklemler ile bağlar daha esnek hale geliyor. Anne adayı bir yandan bu ‘yeni normal’ sürece alışmaya çalışırken, diğer yandan hormonal etkiler sonucu artan yorgunluğun yanı sıra fiziksel değişimler ve ebeveynlik konusundaki kaygılarla da mücadele ediyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Semavi Ulusoy, anne adaylarının alacakları bazı önlemlerle hamilelik sürecinde yaşanan ve yaşam kalitesini düşürebilecek boyutlara ulaşabilen sorunlarla daha kolay baş edilebileceklerine dikkat  çekerek, “Ancak aldığınız önlemlere rağmen sorunlarınız hafiflemiyorsa, hem sizin hem bebeğinizin bu süreci daha rahat ve sağlıklı geçirmeniz için doktorunuza danışmayı ihmal etmeyin” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Semavi Ulusoy

Bulantı ve kusma

Hormonal etkiler nedeniyle hamileliğin başlangıcında kokulara hassasiyet yüksek oluyor. “Sabah bulantısı” olarak bilinen bu tablo, hamileliğin ilerlemesiyle birlikte genellikle azalıyor. Bulantı ve kusma sorunu çoğunlukla zararsız olsa da, kilo kaybına yol açıyor ve sıvı alımında ciddi kısıtlanmaya sebep oluyorsa, sağlık kuruluşuna başvurmanızı gerektiriyor.

Ne yapmalı?

  • Susuz kalmamak için bol sıvı almaya çalışın. Soda ve maden suyu gibi içecekler elektrolit içerikleri nedeniyle kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olacaklardır.
  • Az yağlı ve kolay sindirilebilir besinler tüketin. Midenizi boş tutmamak adına az ve sık yemek yemeye çalışın.
  • Uyandığınızda mideniz bulanıyorsa, kalkmadan önce atıştırmak için yatağınızın başucunda kraker bulundurun. Tansiyonunuzun dengelenmesi için yatakta 15 saniye oturun, sonra ayağa kalkın.
  • Temiz hava almak, bulantı ve kusma sorunlarında her zaman yardımcı oluyor.
  • Kısa yürüyüşler yapmanız veya pencere açıkken uyumanız da fayda sağlayabiliyor.

 Sırt ağrısı

Hamilelikte en sık yaşanan sorunlardan biri, sırt ağrısı oluyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Semavi Ulusoy, alınan ekstra kiloların vücudun ağırlık merkezinin değişmesine ve alt sırt kaslarında gerginliğe neden olabildiğini belirterek, “Bu tablo da kasların sertleşmesi ve ağrımasıyla sonuçlanabiliyor” diyor.

 

  • Sırtınızı desteklemek için bacaklarınızın arasına bir yastık koyarak yan yatın.
  • Sert yatakta uyumak, yumuşak yatakta uyumaktan daha iyi gelecektir.
  • Yüksek topuklu ayakkabılar sırtınızda daha fazla yük oluşturduğu için alçak topuklu ayakkabıları tercih edin.
  • Bel seviyesinin altındaki nesneleri kaldırırken dizlerinizi bükün ve sırtınız yerine bacaklarınızı kullanın. Çevrenizden yardım istemekten de çekinmeyin.
  • Düzenli yapacağınız egzersizler, kasları güçlendirmeye ve doğru postürü sağlamaya destek olacaktır.

 Mide ekşimesi ve hazımsızlık

Hamilelik hormonlarının etkisiyle mide duvarında bulunan düz kasların gevşemesi sonucu mide içeriği bağırsaklara normalden daha uzun sürede iletiliyor. Midenin asitli içeriğe daha uzun süre maruz kalması nedeniyle de sıklıkla; midede yanma, kaynama, ekşime, şişkinlik, gaz oluşumu ve hazımsızlık gibi sorunlar gelişiyor.

  • Günde üç büyük öğün yemek yerine, daha küçük porsiyonlar halinde daha sık yiyin.
  • Yemeğinizi iyice çiğneyerek, acele etmeden yavaşça tüketin
  • Hamilelikten önce midenizi rahatsız eden besinlerin hamilelikte çok daha fazla rahatsız edeceğini aklınızdan çıkarmayın. Dolayısıyla hamile kalmadan önce bu sorununuzla ilgili mutlaka tedavi olun.
  • Aşırı yağlı yiyecekler ve kızartmalardan kaçının.
  • Tatlı, gazlı ve meyveli içeceklerden (portakal suyu, nar suyu gibi) uzak durun.
  • Hazmı kolaylaştıracağı için sodayı yemek sonrasında tüketebilirsiniz. Ancak dikkat! Yüksek oranda tuz içermeleri nedeniyle 20. haftadan sonra günde en fazla bir kez içebilirsiniz.
  • Yemek ile yatma vakti arasında en az 2 saat olmasına dikkat edin.
  • Yastığınızı yükseltmek, mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçmasını azaltacağı için hayatınızı oldukça kolaylaştıracaktır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

 Kabızlık, gaz sancıları, hemoroit

Kabızlık, gaz sancıları ve hemoroit sorunları; hormonal değişimlere ve reçete edilen demir ile vitamin ilaçlarına bağlı olarak hamilelikte sıkça yaşanabiliyor. Hamileliğin ilerlemesiyle birlikte ağırlaşan ve büyüyen rahmin kalın bağırsak ile pelviste bulunan toplardamarlara baskı yapması da bu problemlerin oluşmasında önemli bir rol oynuyor.

 

  • Bol sıvı ve lifli besinler tüketmeyi alışkanlık haline getirin. Mevsim sebzeleri, tam tahıllı ekmek ve kepekli tahıllar, bağırsak hareketlerinin azalmasına karşı koruyucu olacaktır.
  • Bağırsak hareketlerinin azalmasına, dolayısıyla kabızlık ve hemoroit oluşumuna yol açabilmesi nedeniyle fazla kilo almamaya dikkat edin.
  • Büyük tuvalet ihtiyacınızı gidermek için tuvalette kalış süreniz en fazla 3-4 dakika olmalı. Zira uzun süre ıkınmak ve zorlamak basur riskini artırıyor.
  • Sıcak suda oturma banyosu veya soğuk uygulama, basura bağlı ağrıyı hafifletiyor.
  • Kefir gibi probiyotikleri tüketmek şikayetlerinizi hafifletecektir.
  • Düzenli egzersiz yapmanız sindirim sisteminizin rahat çalışmasına yardımcı oluyor.

 Sık idrara çıkma, idrar kaçırma

Hamilelik sırasında sık idrara çıkma sorunu pek çok nedenden kaynaklanabiliyor. Rahim büyüdükçe mesaneye baskı yapmaya başlıyor, bunun sonucunda mesane boş olsa dahi tuvalete gitme ihtiyacı hissettiriyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Semavi Ulusoy, sık idrara çıkma probleminin hamileliğin 2. trimesterinde bir miktar azalabildiğini vurgulayarak, “Çünkü bu süreçte rahim artık mesaneye dayanmıyor. Ancak hamileliğin sonlarında rahmin boyutunun artmasıyla birlikte sorun tekrar başlayabiliyor. Yine bu süreçte hapşırmak veya öksürmek mesaneye baskı yaratabileceği için idrar kaçırma problemi de yaşanabiliyor” diyor.

  • Kafein daha fazla idrara çıkmanıza neden olacağı için asitli içecekleri, kahve ve çayı diyetinizden çıkarın.
  • Sizin ve bebeğinizin hayati sıvılardan mahrum kalmamanız için her gün yeterince sıvı tüketmeyi asla ihmal etmeyin.
  • Pelvik tabanını güçlendirme etkisi nedeniyle Kegel egzersizlerini her gün, sabah yataktan çıkmadan önce, 5-10 dakika uygulamaya özen gösterin.
  • İdrar kaçırma probleminiz varsa mesane eğitimi almanızda fayda var. Zira, belirli periyotlarla düzenli idrara gitmek mesaneyi boş tutması sayesinde hayatınızı kolaylaştırıyor.

Göğüslerde büyüme ve hassasiyet

Emzirme dönemine hazırlık nedeniyle östrojen ve progesteron salınımındaki artışa bağlı olarak, hamilelik sürecinde göğüsler giderek büyüyor ve hassaslaşıyorlar. Bu süreçte alacağınız önlemler hassasiyet ve sarkma problemlerine karşı etkili olacaktır.

  • Vücudunuza iyi oturan ve iyi desteğe sahip sütyen kullanın.
  • Ekstra geniş omuz askılı hamile sütyenleri doğru seçim olacaktır.
  • Uyurken size destek olması için destekleyici uyku sütyeni tercih edin.

Pandemide karaciğer yağlanması hızlandı!

Pandemide karaciğer yağlanması hızlandı!

Yaklaşık iki yıldır devam eden Covid-19 pandemisi sürecinde gerek sağlıksız beslenme, gerekse fiziksel hareketsizliğin artması karaciğer yağlanması sorununun da yaygınlaşmasına neden oluyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal “Normal bir karaciğer dokusunun yüzde 5’inden fazlasının yağ hücreleri tarafından oluşması ‘karaciğer yağlanması’ olarak tanımlanıyor. Önlem alınmadığı taktirde zaman içinde siroza ve hatta karaciğer kanserine kadar götüren sonuçlara neden olabiliyor. Yağlanmaya bağlı karaciğer sirozu nedeni ile karaciğer nakli yapılan hasta sayısı hem ülkemizde hem de özellikle batı toplumlarında belirgin bir şekilde artıyor” diyerek uyarıyor. Karaciğerin kendini yenileyebilen bir organ olduğunu ve günlük yaşantımızda yapacağımız bazı sağlıklı değişikliklerle karaciğer yağlanmasına karşı önlem alabileceğimizi vurgulayan Gastroenteroroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal, karaciğer yağlanmasına karşı önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal

Son yıllarda gerek ülkemizde gerekse dünyada görülme sıklığı hızla artan karaciğer yağlanması; alkole bağlı olan ve alkole bağlı olmayan yağlanma olarak iki ana grupta değerlendiriliyor. Alkol karaciğer dokusu için toksik etki oluşturup karaciğer yağlanmasına yol açarken, alkole bağlı olmayan yağlanmada ise en önemli nedenlerin başında obeziteye bağlı insülin direnci geliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal, günümüzde en büyük halk sağlığı problemlerinin başında obezitenin geldiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Obezitede vücudumuzdaki yağ miktarı belirgin şekilde artar ve bu yağ aynı zamanda doku ve organlarımızda birikmeye başlar. Yağ dokusundan salgılanan ve lipokin adı verilen maddeler insüline karşı doku direnci oluşturarak bir kısır döngü şeklinde yağlanmayı daha da artırır. Yağlanmadan en çok etkilenen organların başında karaciğer gelmektedir. Karaciğerde biriken yağ nedeni ile oluşan iltihabi rekasiyon karaciğer hücrelerinde hasara ve zamanla siroz gelişimine neden olur.” Özellikle batı toplumlarında sirozun, yani karaciğer yetmezliğinin en sık nedeninin alkole bağlı karaciğer hastalığı olduğunu belirten Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal “Alkol kullanımına bağlı karaciğer yağlanması tespit edilen hastanın alkolü bırakması durumunda karaciğer dokusu kendisini yeniliyor ve bu şekilde siroza gidiş büyük ölçüde engellenmiş oluyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Karaciğer yağlanması alkole bağlı değilse!

Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasının; altta yatan genetik bir bozukluğa, bir ilaca veya enfeksiyona bağlı değilse en önemli nedeninin insülin direnci olduğunu, bu nedenle ideal kilomuzu koruyarak karaciğer yağlanması riskini azaltabileceğimizi vurgulayan Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal “Yapılan aerobik egzersizler, karaciğer yağlanmasında, birçok ilaç ile ulaşılamayacak kadar iyi bir şekilde insülin direncini azaltarak yağlanmadan koruyucu etki sağlar. Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması olan bir hastanın kilosunun yüzde 10’unu (70 kilo olan bir kişinin 7 kilo) vermesi karaciğer yağlanmasını anlamlı düzeyde azaltacaktır. Ancak kilo verilirken dikkat edilmesi gereken hususlardan biri çok hızlı kilo verilmemesidir. Çünkü hızlı kilo kaybı da karaciğerde yağlanmada artışa neden olabilir. İdeal olan haftada 0.5-1 kg kaybıdır. Bu yüzden şok diyetlerden kaçınılmalı, doktor ve diyetisyen kontrolünde kilo verilmesi sağlanmalıdır” diyor.

Karaciğer yağlanmasına karşı 7 etkili öneri!

Günümüzde yağ miktarını birkaç dakika içinde öğrenmenin mümkün olduğunu belirten Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal, karaciğer yağlanmasına karşı etkili önerilerini ise şöyle sıralıyor;

 

  • Alkolden uzak durun. Gerekirse profesyonel yardım alın.
  • Sağlıklı bir diyet ve düzenli egzersizle ideal kilonuza ulaşın.
  • Haftada en az 4 gün, 40 dakika tempolu yürüyüş yapın.
  • Düşük karbonhidratlı beslenin.
  • Akdeniz Tipi beslenmeye geçin; yani; karbonhidrattan çok sebze, kırmızı etten çok balık tüketin.
  • Şok diyetlerden uzak durun.
  • Kalp rahatsızlığınız yoksa günde bir-iki fincan kahve içmenin, karaciğer yağlanmasına bağlı gelişebilecek komplikasyonlara karşı koruyucu etkisi olduğu düşünülüyor. Doç. Dr. Hakan Ümit Ünal “Ancak kahvenin ana tedavi yöntemi gibi algılanmaması gerekir. Yani diyet, egzersiz ve gerekirse ilaç tedavisi olmaksızın tek başına bir tedavi olarak değil, tedaviye destek olarak düşünülebilir” diyor.

Dünyada en sık görülen 3. kanser türü!

Dünyada en sık görülen 3. kanser türü!

Kolon kanseri aslında büyük oranda önlenebilen ve erken tanı konulduğunda tedaviden oldukça yüz güldürücü sonuçlar alınabilen bir kanser türü. Çünkü bu kanserin yüzde 90 gibi büyük bir oranının nedeni polipler oluyor ve düzenli yapılan kolonoskopi taraması sayesinde bu lezyonlar kansere dönüşmeden önlenebiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Emir Çapkınoğlu, kolon kanserinden korunmak için hiçbir risk faktörü olmasa bile herkesin 45 yaşından itibaren düzenli olarak kolonoskopi taraması yaptırması gerektiğini belirterek, “Rutin taramalarda; her yıl gaitada gizli kana bakılması ve 5 yılda bir kolonoskopi açısından değerlendirilmeniz öneriliyor. Ancak tarama sıklığı, risk faktörleriniz ve ek hastalıklarınız gibi birçok etkene bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Polipler kolonoskopide tespit edildiği takdirde işlem sırasında hemen alınabiliyor ve böylece daha sonra gelişebilecek olan kolon kanseri büyük oranda önleniyor. Ayrıca kanser gelişmiş ise erken evrede yakalanması sayesinde tamamen iyileşme sağlanabiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Emir Çapkınoğlu

Pek çok etken sorumlu olsa da…

Kolon kanserinin oluşum nedeni henüz tam olarak bilinmese de, pek çok etkenin sorumlu olabileceği belirtiliyor. Kolon kanserinin oluşum sebepleri; önlenebilir ve önlemez olarak ikiye gruba ayrılıyor. Önlenemez nedenlerin en önemlisi, ailede kolon kanseri öyküsü bulunması. Ayrıca 50 yaşından büyük olmak, kolonda polip varlığı öyküsü, inflamatuar bağırsak hastalığı tanısı almış olmak da önlenemez sebepler arasında gösteriliyor. Sigara, kronik alkol alımı, hareketsiz yaşam sürmek ve obezite ise önlenebilir nedenler arasında yer alıyor. Pek çok etken sorumlu olsa da, bağırsak içinde yerleşen polipler, kolon kanserinin en sık görülen nedeni olarak ilk sırada yer alıyor. Hemen herkeste gelişebilen polipler genellikle zararsız oluyorlar. Ancak poliplerden bazıları, 8-10 yıl gibi bir zaman diliminde, ölümcül olabilen kolon kanserine dönüşebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Emir Çapkınoğlu, çoğunlukla semptom vermedikleri için  kolon poliplerinin ancak düzenli yapılan kolonoskopi yöntemiyle tespit edildiklerini anlatarak, “Kolon polipleri, 10-15 dakikada tamamlanan kolonoskopi yöntemiyle güvenli bir şekilde ve tamamen çıkartılabiliyor. Dolayısıyla kolon kanserinden en iyi korunma yöntemi, poliplerin düzenli olarak taranması ve çıkartılmasıdır” diyor.

Erken dönem belirtilerine dikkat!

Kolon kanserinde belirtiler genellikle polipler kanserleşmeye başladıkça ortaya çıkıyor. Çoğunlukla daha sık veya daha az tuvalete gitme gibi bağırsak alışkanlıklarındaki değişiklikler, karında şişkinlik ve gaitaya kan bulaşması gibi bazı belirtilerle kendini gösteriyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Emir Çapkınoğlu, “Semptomlarını bilmek en azından kolon kanserinin erken evrede yakalanmasına yardımcı oluyor” diyerek, şöyle devam ediyor: “Kolon kanserinin en erken belirtisi çoğunlukla dışkıya bulaşan gizli kanama oluyor. Karın ağrısı ve şişkinlik gibi semptomlar ise genellikle tümör biraz daha büyüyünce ortaya çıkıyor”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tedavinin başarı oranı çok yüksek!

Erken dönemde tanı konulduğunda kolon kanserinin tedavisinde oldukça başarılı sonuçlar alınabiliyor. Öyle ki özellikle bağırsak duvarına sınırlı şekilde yakalanmış olan erken evre kolon kanserinde 5 yıllık yaşam şansı yüzde 90 gibi yüksek bir oranda seyrediyor. Erken yakalanan kolon kanserinde, genellikle ilk olarak cerrahi yönteme başvuruluyor. Bu yöntemde tümörlü bölge ile çevresindeki dokular, lenf düğümleriyle birlikte çıkartılıyor. Lenf düğümleri, kanserli hücrelerin kolonun ötesine yayılıp yayılmadıklarının belirlenmesi için mikroskop altında inceleniyor. Kanser hücreleri çevreye yayılmamışsa erken evre kolon kanserinden bahsetmek mümkün oluyor, ancak çevreye yayılım tespit edilirse, ileri evre kolon kanseri olarak değerlendiriliyor.

Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Emir Çapkınoğlu, çoğu hastada kanserli bölüm çıkartıldıktan sonra kolonun iki ucunun hemen bağlanabildiğini belirterek, “Bu sayede hasta günlük yaşantısına daha hızlı dönüş yapabiliyor ve hayat kalitesi kaybı yaşanmıyor“ diyor. Kanserin evresine göre; ameliyat öncesinde veya sonrasında kemoterapi, nadiren de radyoterapi yöntemine başvuruluyor. Dr. Emir Çapkınoğlu, uzak organlara yayılmamış olan erken evre kolan kanserlerinde robot ve laparoskopi gibi kapalı tekniklere başvurulduğuna işaret ederek, “Bu yöntemler daha az ağrı ve daha az enfeksiyon riski sayesinde hastaların günlük yaşamlarına daha kısa sürede dönmeleri gibi önemli faydalar sağlıyorlar” diyor.

Kalp ameliyatlar küçük kesiklerle yapılabilir

Kalp ameliyatlar küçük kesiklerle yapılabilir

Modern çağın yaşam ve beslenme alışkanlıkları tüm sağlık sistemimizi olumsuz etkiliyor. Ancak aşırı hareketsizlik, fazla kilo, diyabet, yağlı beslenme gibi faktörlerin kalbi besleyen atardamarlarda tıkanmaya yol açması, kalp krizine neden olduğu için hayati risk taşıyor. Bu nedenle her yıl giderek daha fazla kişi koroner by pass ameliyatı olarak tanımlanan cerrahi müdahaleye ihtiyaç duyuyor. Halk arasında “iman tahtası” olarak bilinen göğüs kemiğinin (sternum) kesilerek gerçekleştirilen klasik kalp ameliyatları çok büyük yara izine neden olduğu için hastada estetik kaygıya da neden olabiliyor. Gelişen yöntemlerin kalp damarı tıkanıklıklarını çoğunlukla meme altından küçük kesilerle gerçekleştirmeye olanak verdiğini anlatan Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kardiyovasküler Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz, “Minimal invaziv (kapalı kalp ameliyatı) yöntemler sayesinde hastalar, kan kaybı, enfeksiyon gibi risklere daha az maruz kalıyor. Hastanede yatış süresi kısalıyor ve hasta günlük hayatına çok daha hızlı dönebiliyor. Göğüs kemiğindeki büyük ameliyat izleri de ortadan kalkıyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Ahmet Arnaz

Birçok kalp ameliyatı minimal invaziv teknikle gerçekleştiriliyor. Sağ meme veya koltuk altından yapılan küçük kesilerle kalp boşlukları arasındaki deliklerin kapatıldığını, kalp kapaklarının tamir edildiğini, doğumsal kimi sorunların da düzeltilebildiğini örnek olarak anlatan Doç. Dr. Ahmet Arnaz, “Gelişen teknoloji sayesinde artık koroner baypas ameliyatları da göğüs kemiği kesilmeden küçük kesi ile yapılabiliyor. Sol meme altından 5-7 cm’lik kesilerle kalbe ulaşılıyor. Hastanın bacak toplardamarı, ön kol arteri ya da göğüs arteri gibi damarları kullanılarak tıkanan tüm kalp atardamarlarına bypass işlemi uygulanabiliyor. Kısacası, neredeyse tüm kalp ameliyatlarının, göğüs kemiği kesilmeden yapılabilmesi olanaklı hale geldi” diyor.

Yöntem, tüm hastalar için uygun

Peki, minimal invaziv koroner bypass ameliyatı her hastaya yapılıyor mu? Sözlerine “Eskiden bu yöntem bir ya da iki damarı tıkalı olan hastalar için uygundu. Günümüzde ise hastalıklı damar sayısı kapalı baypas için bir engel teşkil etmiyor. Ameliyat öncesi yapılan ilaçlı BT anjiyo ile hastaların damar yapıları değerlendirildikten sonra ameliyat tekniğine karar veriliyor. Sonuç olarak neredeyse tüm hastalar kapalı bypass ameliyatı için aday” diye başlayan Doç. Dr. Ahmet Arnaz, bu yöntemin avantajlarını şöyle anlatıyor:

“Bu hastaların ameliyattan sonra hastanede kalış ve iyileşme süresi daha kısa. İşlemden sonra hastanede yaklaşık beş gün geçiren hasta, taburcu edildikten sonra evde bir hafta istirahat ediyor. Haftalık kontrolleri yapılıyor ve her şey yolunda ise kişi on beşinci günden sonra normal sosyal ve iş yaşantısına dönebiliyor. Ayrıca ameliyatta kan kaybı ve enfeksiyon gelişme riski de azalıyor. Büyük bir yara izi olmadığı için hastaların psikolojisi daha kolay düzeliyor, daha az hastada depresyon gelişiyor. Ameliyat korkusu da hafifliyor.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Nadiren hafıza kaybı yaşanıyor

Minimal invaziv koroner bypass cerrahisinde ameliyat sonrası riskler de daha düşük. Ancak dikkatli olunması gereken noktalar da var. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kardiyovasküler Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz, koroner arter bypass ameliyatının olası risklerini şöyle sıralıyor:

  • Klasik yönteme göre daha az görülmekle birlikte hafıza kaybı, zihinsel netlik kaybı veya bulanık düşünme yaşanabiliyor.
  • Kalp ritmi sorunları görülebiliyor.
  • Özellikle obez ya da diyabetli hastalarda göğüs yarası enfeksiyonu meydana gelebiliyor. Daha önce bu ameliyatın geçirilmesi de bu enfeksiyon riskini artırıyor.
  • Altı aya kadar sürebilen düşük dereceli ateş ve göğüs ağrısı hissedilebiliyor. Tıpta buna postperikardiyotomi sendromu adı veriliyor.
  • Kesi yerinde ağrı da yaşanabiliyor.

Portakalın beyaz kısmını mutlaka tüketin!

Portakalın beyaz kısmını mutlaka tüketin!

“Portakalı tüketmenin de kuralı mı olurmuş!” demeyin. Zira doğal C vitamini kaynaklarından biri olarak bağışıklığı güçlendirici etkisiyle öne çıkan, kışın sağlık deposu portakalı tüketirken bazı kurallara dikkat etmek gerekiyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Güçlü bağışıklık deyince akla ilk olarak C vitamini geliyor. Solunum yolu enfeksiyonları, grip ve Covid-19’a karşı vücuda etkin olarak destek verdiği düşünülen C vitaminini doğal kaynaklardan, yeterli ve doğru şekilde almak oldukça önemli. Kışın sağlık deposu portakal, günde bir orta boy tüketildiğinde günlük C vitamini ihtiyacımızı neredeyse karşılıyor. İçerdiği yüksek C vitaminin yanı sıra, potasyum, folik asit ve sitrat ile hücre hasarını engelliyor, bağışıklık sistemini destekleyerek mikroorganizmalara karşı vücudu koruyor. Ancak portakaldan en yüksek faydayı alabilmek için bazı kurallara dikkat etmek gerekiyor” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, o kuralları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Portakalı hemen tüketin

Portakal, özellikle vitaminler içerisinde en dayanıksız olarak bilinen C vitamininden oldukça zengindir. İçerisindeki vitamin düzeyi havadaki oksijen ile etkileşime girerek aktivitesini kaybeder. Portakalın soyulması, kesilmesi, ezilme veya kurutma gibi işlemlere maruz kalması bu durumun başlıca sebeplerindendir. Bu nedenle portakalı yemeden hemen önce soymanız, bıçakla kesmeden mümkün olduğunca dişlerinizle parçalayarak tüketmeniz faydalı olacaktır.

Posası ile birlikte yiyin

Portakalın suyunu sıkıp içmek yerine, posasıyla tüketin. 1 bardak meyve suyu için 3-4 adet portakal kullanılması aldığınız karbonhidrat miktarıyla birlikte kalori içeriğini de artıracaktır. Üstelik C vitamini kaynağı olduğu düşünülerek kahvaltı sofralarında kışın sık sık yer verilen taze sıkılmış portakal suyunun C vitamini içeriği ezilme gibi işlemler nedeniyle düşündüğümüzden daha azdır. Portakalın sadece suyunu içmek; uzun süre tokluk veren, kan şekerinin daha dengeli yükselmesini sağlayan ve bağırsaklarımızdaki bakteriler için iyi bir besin olan posanın da atılmasına yol açar. Meyve suyu yerine meyvenin kendisini tüketmeniz vücuda yararının daha etkin olmasını sağlayacaktır. Sıklığına ve miktarına dikkat ederek taze sıkılmış meyve suyunu tüketebilirsiniz ancak 1 porsiyon portakalın suyu 1 çay bardağına eşit olduğu için aşırıya kaçmayın.

Beyaz kısmı mutlaka tüketin

C vitamini içeriğinin yanı sıra iyi bir posa kaynağı olan portakalın soyulduktan sonra kabuğu ve meyvesi arasında kalan beyaz kısmı tüketilmelidir. Böylece diyet lifi alımını destekleyerek, bağışıklık sisteminde ilk savunma hattı olan sindirim sistemi sağlığının da sürdürülmesinde  önemli rol oynar.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Gece geç saatlerde yemeyin

Asitli bir meyve olan portakal, özellikle reflü, gastrit ve mide yanması gibi sindirim sistemi hastalığı olan kişilerde midedeki şişkinlik, yanma ve gaz şikayetlerini artırabilir. Bu nedenle geç saatlerde yememek, soğuk tüketmemek, yerken yeterince çiğnemek ve kabuk ile meyve arasında kalan beyaz kısmı yemek bu hastalar için şikayetlerin azalmasını destekleyecektir.

Diyabette dikkat!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Diyabet, insülin direnci gibi hastalıkları olan kişiler, kan şekeri regülasyonunun sağlanmasında portakalın posa içeriğini kaybetmemesi için meyve suyu olarak değil, bütün olarak tüketmelidirler. Ara öğünlerde yanına çiğ kuruyemiş gibi sağlıklı yağ kaynakları veya süt, yoğurt gibi protein kaynakları ekleyerek 1 porsiyon yani 1 orta boy portakal tüketebilirler” diyor.

Aşırıya kaçmayın

Hastalık öncesi koruyucu, hastalık sürecinde tedaviyi hızlandırıcı olumlu etkileri olan her besini fazla miktarda tüketme hatasını portakal için de yapabiliyoruz. Ancak gereksinimden fazla diyetle C vitamini aldığınızda, vücuttaki emilimi düşer. Kişinin ihtiyacına göre günlük 1-2 adet portakal tüketmesi yeterli olacaktır. Sigara içen bireylerde C vitamini ihtiyacı arttığından diğer C vitamini kaynakları tüketilmiyorsa günde 2 adet tüketilebilir.

Yeşil sebzelerle tüketin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Diyetle alınan demirin yaklaşık yüzde 80’i bitkisel kaynaklı hem-olmayan demirdir. Emilimi hayvansal kaynaklı demirden daha az olan bu demir türü C vitamini varlığında emilebilir forma gelir. Kurubaklagiller, tahıllar, ıspanak gibi yeşil sebzelerde bulunan hem-olmayan demirin vücutta alımını artırmak ve domates kullanamadığımız kış salatalarını renklendirmek için salatalarınıza portakal dilimleyebilirsiniz” diyor.

Portakalın 10 Önemli Faydası

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, portakalın 10 önemli faydasını şöyle sıralıyor;

  • Bağışıklık sistemini destekler, mikroorganizmalara karşı vücudu korur.
  • Romatoid artrit gibi hastalıklarda inflamasyonu azaltır.
  • Daha dinç, enerjik hissetmenizi sağlar.
  • İçerdiği lif ve potasyum ile kalp sağlığı için faydalıdır.
  • Kolesterolü düşürür.
  • Zengin A vitamini içeriği ile göz sağlığına iyi gelir.
  • Yara iyileşmesini hızlandırır.
  • Kolajen sentezini destekleyerek cilt sağlığını korur.
  • Böbrek taşı oluşumunu engeller.
  • Hücre hasarını engelleme ve kansere neden olan serbest radikallerle savaşan antioksidanlardan zengindir.