Yazılar

Bu hatalar bağışıklığınızı düşürebilir!

Bu hatalar bağışıklığınızı düşürebilir!

Covid-19 virüsünün hayatımıza girmesiyle birlikte güçlü bir bağışıklık sisteminin ne kadar önemli olduğunun bir kez daha farkına vardık. Güçlü bağışıklığın 3 temel kuralı ise: Sağlıklı beslenmek, yeterli uyumak ve düzenli egzersiz yapmak. Dolayısıyla tüm besin gruplarını içeren öğünler tüketmemiz, uyku süresi ile kalitesine dikkat etmemiz ve pandemi koşullarına uygun olacak şekilde fiziksel aktiviteyi hayatımıza almamız çok önemli. Acıbadem Fulya Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, “Sahur, iftar ile iftardan 1.5-2 saat sonra küçük bir ara öğün yapmak, sıvı alımına dikkat etmek ve dengeli öğünler oluşturmak dikkat edilmesi gereken kuralların başında geliyor” diyor. Ancak Ramazan’da yaptığımız bazı hatalar kilo almanın yanı sıra kan şekerinde düzensizlik, yorgunluk, sinirlilik, baş ağrısı, baş dönmesi, konsantrasyon kaybı, hazımsızlık ve mide bulantısı gibi pek çok soruna neden olabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, oruç tutarken en sık yapılan 8 hatayı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Hata: İftarda yemeği abartmak

İftarda bir anda çok yiyecek tüketmek, hazımsızlık ve reflü gibi şikayetlerle sonuçlanabiliyor. Bu nedenle yemek yerken olabildiğince yavaşlayın. Önce çorba içmek, ardından 5-10 dakikalık ara vererek ana yemeğe geçmek daha rahat bir Ramazan geçirmenize yardımcı olacaktır. Ana yemek tercihlerinizin de çok yağlı yemekler olmamasına dikkat edin.

Hata: Besinleri hızlı yemek

Uzun bir açlık süresinden sonra iftarda hızlıca yemek yemek ani kan şekeri yüksekliğine ve iftar sonrası hemen uyuklama haline yol açıyor. Ayrıca yemeği hızlı yediğinizde tokluk sinyallerini almakta zorlanırsınız ve bu da ihtiyacınızdan fazla yiyecek tüketmenizle sonuçlanıyor. Özellikle iftarda yavaşlamak, örneğin her lokmadan sonra çatalı kaşığı bırakmak ve tekrar almak, besinleri daha çok çiğnemek ve öğün süresini uzatmak, hem ani kan şekeri yüksekliğinin önüne geçiyor hem de hazımsızlık sorunuyla karşılaşmanızı engelliyor.

Hata: Sahurda kalkmamak

Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, güçlü bir bağışıklık sistemi için besin çeşitliliğinin çok önemli olduğuna dikkat çekerek, şöyle devam ediyor: “Besin çeşitliliği için her besin grubundan tüketmeli, renkli beslenmeli, vücudun ihtiyacı olan protein, karbonhidrat, yağ, vitamin, mineral ve posa mutlaka alınmalı. Sahur yapılmaması durumunda, günde tek öğün beslenerek besin çeşitliliğini sağlamak ise mümkün olmuyor. Sahuru kahvaltı olarak değerlendirmek, yumurta, bol yeşillik ve ceviz gibi kaliteli kaynaklar tüketmek gerekiyor.”

Hata: Sebzeyi ihmal etmek

Sebzeler; güçlü bir bağışıklık sistemi ve sağlıklı bir sindirim sistemi için olmazsa olmaz besinlerden. Ayrıca posa kaynağı olmaları sayesinde tokluk süresini uzatıyor, kan şekerinin dengelenmesine yardım ediyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, “Ancak maalesef Ramazan’da en ihmal edilen besinlerin başında sebzeler geliyor.” diyerek hem sahur hem iftarda sofralarınızda sebzeyi mutlaka; sıcak sebze yemeği, zeytinyağlı sebze, haşlama/sote/ızgara şeklinde veya salata olarak yer vermeniz gerektiğini söylüyor.

Hata: Pideyi abartmak

Ramazan’ın olmazsa olmazı pide porsiyon kontrolü yapmakta zorlanılan yiyeceklerin başında geliyor. “Avucunuzu dolduracak kadar pide, bir dilim ekmek yerine geçiyor. Farkında olmadan yüksek miktarda pide yemek karbonhidrat alımını arttırıyor, kan şekeri dengesizliğine neden oluyor” uyarısında bulunan Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, “Pideyi uygun miktarlarda, örneğin avucunuzu dolduracak şekilde iftarda yiyebilirsiniz. Ancak çabuk acıktırabileceği için sahurda pidenin yerine tam buğday ekmeklerinden tüketmeniz daha iyi bir tercih olacaktır. Ayrıca hazımsızlık sorununa karşı dikkat etmeniz gereken bir başka nokta da, pideyi çok sıcak ve hızlı yememek olmalı.”

 Hata: Su içmeyi unutmak

Ramazan’da yeteri kadar su içmemek kabızlık, gün içerisinde baş ağrısı ve halsizlik gibi sorunlara neden oluyor. Ayrıca bağışıklık sistemini güçlendirmek için de su içmek gerekiyor, çünkü su toksinlerin vücuttan atılmasına yardımcı oluyor. Bu nedenle iftar ile sahur arasında günlük su ihtiyacınızı mutlaka karşılayın. Su ihtiyacınızı kilo başına 30-35 ml olarak hesaplayabilirsiniz. Örneğin; 60 kilo ağırlıktaysanız, su ihtiyacınızı 1800 ml olarak düşünebilirsiniz. Su tüketiminiz yetersiz kalıyorsa desteklemek için ayran, bitki çayı ve şekersiz komposto gibi seçenekleri de uygun ölçülerde tüketebilirsiniz.

Hata: Şerbetli tatlılara kanmak

“Ramazan’da tatlı isteği en sık karşılaştığımız durumlardan biridir. Tabi ki tatlı yemek yasak değil, ancak şerbetli, hamurlu ve kızartılmış tatlılardansa sütlü ve meyveli tatlıları tercih etmeniz daha doğru olacaktır.” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz şunları söylüyor: “Ramazan’ın geleneksel lezzeti güllaç, sütlaç ve dondurma gibi tatlıların kalorileri şerbetli tatlılara göre daha düşük. Ayrıca bu tatlılar protein ve kalsiyum içerikleriyle öne çıkıyorlar. Diğer seçenekler ise az şekerli veya şekersiz meyve tatlıları, meyve kompostolarıdır.”

Hata: Hareketsiz kalmak

Hareket etmek hem vücudumuzu çalıştırıyor, hem de iştah kontrolüne yardımcı oluyor. Pandemiyle birlikte dışarıda hareketimiz kısıtlansa da iftardan sonra evde yapabileceğiniz küçük egzersizlerle Ramazan’ı sağlıklı geçirebilirsiniz. İnternetteki egzersiz videolarından faydalanmak, yemek masasının çevresinde 10-15 dakika tur atmak bile yarar sağlayacaktır.

Aynı evde yaşamanın 9 önemli kuralı

Aynı evde yaşamanın 9 önemli kuralı

Dünyada ve ülkemizde hızını her geçen gün artırarak yayılmaya devam eden Covid-19 virüsü artık çocuklarda da daha sık görülür oldu. Covid-19’un bugünlerde çocukları da yakalamasında kademeli yüz yüze eğitime geçilmesinin ve mutant virüsünün daha kolay enfekte özelliğe sahip olmasının etkili olduğu düşünülse de, bu varsayımları ispatlayan net veriler henüz mevcut değil. Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Tıraş, Covid-19 pozitif olan çocukların mutlaka evde izlenmeleri gerektiğine dikkat çekerek, “Enfekte olan çocuklar okula gönderilmemeli, evde gidişatı takip edilmeli. Düzenli aralıklarla ateşi kontrol edilmeli; yüksek ateş, ishal, öksürük veya solunum probleminde zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalı.” diyor. Peki, hem çocuğumuzun hem evdeki yetişkin bireylerin sağlığı için evimizde neler yapmalı, nelerden kaçınmalıyız? Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Tıraş, evde almamız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Ayrı bir odada izlemeye çalışın

Covid-19 enfeksiyonunda klinik bulgular gelişmeden 2 gün önce bulaştırıcılık başlıyor. Dolayısıyla çocuğunuzda belirtilerin başlaması ile PCR testinin yapılması sürecinde virüs evdeki diğer bireylere de genellikle bulaşmış oluyor. Eğer tanı konulduğu ana kadar enfekte olmamışsanız, çocuğunuzu mümkün olduğunca tek odada karantina koşularında izlemeye çalışın. Bu süreci ona mutlaka anlatmalı ve korunmanın öneminden bahsetmelisiniz. Ancak ev ortamında çocuğun bir odada izole olarak kalması erişkinler gibi mümkün değil elbette. Çünkü kendine bakamayacağı ve ihtiyaçlarını tek başına göremeyeceği için izolasyonu bu noktada zorlaşıyor. Çocuğu izole edemediğimiz için virüsü bulaştırıcılığı evdeki yetişkinlere nazaran çok daha fazla oluyor. Bu nedenle büyüklerin kendilerini korumaları çok önemli.

Yanındayken çift maske takın

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Tıraş, “Çocuğunuz 2 yaş üstündeyse ve maske taktırabiliyorsanız bu oldukça yararlı olur. Kullandığı maskeyi her 4-6 saatte bir ya da ıslandığında mutlaka değiştirmelisiniz” diyerek, şöyle devam ediyor: “Ancak çocukların maskeyle zaman geçirmeleri biraz daha zor olduğu için erişkinlerin takmalarını istiyoruz. Dolayısıyla ev içerisinde mutlaka maskeyle dolaşın. Çocuğunuzun yanındayken çift maske takmalı ve maskenizi aynı şekilde her 4-6 saatte bir veya ıslandığında hemen değiştirmeyi alışkanlık haline getirmelisiniz.”

Banyoyu her kullanımın ardından temizleyin

Evde ortak kullanım alanlarında dikkatli olun. Örneğin eğer ayrı bir tuvalet ve banyonuz varsa, çocuğunuzun bu alanları tek başına kullanmasını sağlayın. Tuvalet ve banyo kullanımından sonra; lavaboyu, klozeti, duş alanını, çeşme musluklarını ve yer yüzeyini temizlemeyi asla ihmal etmeyin.

Evi düzenli aralıklarla havalandırın

Kapalı ortamların havalandırılmaları bu süreçte ayrı bir önem taşıyor. Dolayısıyla evdeki havanın yenilenmesine dikkat edin. Evinizi günde en az 3-4 kez, 10’ar dakika havalandırmanız çok önemli.

Yastık ve nevresimleri sık sık değiştirin

Çocuğunuza ve size ait nevresimleri 3 günde bir, yastık yüzlerini de her gün değiştirmeye, bunları makinede en az 60 derecede yıkamaya devam edin. Yatağı mutlaka ayrı olmalı, sizlerle yatmamalı. Çocuğunuza ait malzemeleri mümkünse başkası kullanmamalı. Çatalı, bıçağı da mutlaka ona ait olmalı. Atılabilir ve tek kullanımlık olan malzemeleri tercih etmenizde fayda var. Kıyafet ve havlularını ütüleyerek dezenfekte etmeniz de son derece önemli.

İştahı yoksa sevdiği gıdalarla besleyin

Covid-19 enfeksiyonuna karşı güçlü bir bağışıklık sistemi çok önemli. Dolayısıyla çocuğunuzun sağlıklı beslenmesinin yanı sıra hekim önerdiyse vitamin takviyelerine devam etmesi gerekiyor. “Covid-19 pozitif olan çocuklara özel bir beslenme önerimiz yok. Ancak C vitamininden zengin beslenmesinde ve düzenli D vitamini takviyesi almasında yarar var.” bilgisini veren Dr. Ülkü Tıraş, önerilerine şöyle devam ediyor: “Özellikle hasta olduklarında çocuklar iştahsız olabiliyor. Bu dönemde çocuğunuzun daha çok sevdiği gıdalara yönelerek beslenmesini sürdürmeye çalışmanız gerekiyor. Eğer ciddi iştah problemi olursa bu durumda bazen damar yoluyla beslenmesi gerekebiliyor.”

PCR testini oyuna dönüştürün

Hemen hepimiz PCR testinin rahatsız edici olduğunu biliyoruz. Dr. Ülkü Tıraş “Eğer PCR testinden korkmaması için “Burnuna, boğazına pamukla dokunacaklar ve burnun gıdıklanacak şeklinde cümlelerle bu süreci bir oyuna dönüştürürseniz, test öncesinde çocuğunuz için belirsizlik biraz daha ortadan kalkmış oluyor” diyor.

KKAT! İÇ DÜNYALARINI SARSABİLİYOR!

Covid -19’a yakalanan tüm yaş grubundaki çocuklarda anksiyete ve stres yaşanıyor. Örneğin çoğunda belirti olmadığı veya hafif semptomlar geliştiği için çocuklar evde neden izole olmaları veya hastanede neden yatarak tedavi edilmeleri gerektiğini anlamıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Uzman Psikolog Duygu Kodak, her yaş grubunun bu süreci farklı açıdan değerlendirdiklerini belirterek, “Koronavirüs çocuklarda tüm yaş gruplarında stres, endişe veya korkuya yol açabiliyor. Bu nedenle Covid-19’a yakalanan çocuğunuzla konuşun ve onu dikkatlice dinleyin. Davranışlarının ve alışkanlıklarının kötüye gidip gitmediğini gözlemleyin. Gerekirse profesyonel yardım alın” diyor ve çocukların bu süreci sağlıklı atlatabilmeleri için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini şu şekilde anlatıyor:

Oyun, çizim ve çizelgelerle anlatın

Hemen her çocuk soğuk algınlığı veya grip olmanın nasıl bir his olduğunu biliyor. Dolayısıyla insanların koronavirüsten hastalanabileceğini ve tıpkı gripte olduğu gibi evde kalmaları gerektiğini söyleyebilirsiniz. Virüsü veya karantina altında olmanın önemini anlatmak için oyun terapisi, çizimler ve çizelgeler kullanabilirsiniz.

Yanındayım, buradayım” mesajını verin

Covid-19 enfeksiyonuna yakalanan 3 ila 6 yaş arasındaki çocuklarda alt ıslatma davranışları, ebeveynlerinden veya bakıcılarından ayrı kalma korkusu nedeniyle kaygı gibi sorunlar gelişebiliyor. Ayrıca öfke nöbetleri başlayabiliyor veya uyumakta zorluk yaşanabiliyor. Bu sorunların önüne geçmek için çocuğunuzun duygularını anladığınızı, ihtiyacı olduğu her an onun yanında olduğunuzu hissettirin, “Yanındayım ve buradayım” mesajını verin ki daha fazla kaygıya kapılmasınlar.

Duygularını paylaşmasını destekleyin

Enfekte olan 7-10 yaş aralığındaki çocuklar gerçekçi değerlendirme yapamayabiliyor, televizyondan, akranlarından ve aile konuşmalarından küçük bilgiler toplayabiliyorlar.  Duydukları karşısında üzgün, kızgın veya korkmuş hissedebiliyorlar. Ayrıca bazı çocukların hastanede yakınları tedavi altında oluyor, bazıları enfeksiyon nedeniyle yakınlarını kaybedebiliyor. Bu durum daha fazla korkuya ve kızgınlığa yol açabiliyor. Dolayısıyla çocuğunuzun Covid-19’la ilgili hatalı bilgilerini düzeltmeniz çok önemli. Bunun için onunla konuşun, duygularını ve düşüncelerini sizinle paylaşması konusunda destekleyici olun.

Karaciğer yetmezliğine nedenleri

Karaciğer yetmezliğine nedenleri

Günümüzde giderek artan hareketsizlik ve kalori içeriği yüksek beslenme alışkınlığı karaciğer yağlanmasının hızla yaygınlaşmasına neden oluyor. Çocuklarda ve 40 yaşın altındaki erişkinlerde organ nakli gerektiren karaciğer yetmezliğinin en hızla artan sebebi olan bu hastalık, ülkemizde her 4 kişiden birini tehdit ediyor! Üstelik karaciğer yağlanmasının genellikle belirti vermeden ilerlediğine dikkat çeken Acıbadem Fulya Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ozan Kocakaya, “Karaciğer yağlanmasına zamanında müdahale etmek yaşamsal öneme sahip. Çünkü yağlanma miktarı arttığında karaciğerde iltihap oluşabiliyor. Bu iltihaplanma da karaciğer yetmezliğine, hatta karaciğer kanserine bile neden olabiliyor. Dolayısıyla hiçbir yakınması olmasa bile risk faktörü olan her bireyin yıllık, yağlanma için risk faktörü bulunmayanların ise yaşlarına uygun olarak önerilen rutin check-up programları dahilinde taramalara tabi tutulmaları, karaciğer yağlanmasının erken teşhis edilebilmesi için çok önemli.” diyor.

Bu risk faktörlerine dikkat!

Karnımızın sağ üst tarafında bulunan karaciğer; kandaki toksinleri temizlemek, vücudun detoks sistemine yardımcı olmak ve safra salgısı üretmek gibi önemli işlevler üstleniyor. Protein, karbonhidrat, yağ ve vitaminlerin yanı sıra ilaçların da vücutta işlem görmesine yardımcı olan, kanın pıhtılaşmasında da rol oynayan karaciğerin 500’e yakın görevi bulunuyor. Karaciğer yağlanması, bu organı oluşturan hücrelerin içinde yağ birikimi olarak tanımlanıyor. Karaciğer yağlanmasında alkol kullanımı önemli rol oynasa da, her yağlanma bu sebepten kaynaklanmıyor. Dr. Ozan Kocakaya, “Karaciğer yağlanması iki şekilde karşımıza çıkıyor. Karaciğerde henüz iltihabi hasar başlamamış olabiliyor veya karaciğerde iltihabi durum da gelişmiş olabiliyor. Bu tabloya da yağlı karaciğer iltihabı deniyor. Aşırı kilo, diyabet, yüksek kolesterol ve bazı tedaviler karaciğer yağlanmasına neden olan faktörleri oluşturuyor” diyor.

Tanı genellikle tesadüfen konuluyor

Karaciğerde yağlanmanın, genellikle belirti vermediği için ancak başka nedenlerle yapılan tetkikler veya sağlığın sürdürülebilmesi için yapılan düzenli taramalar sırasında tespit edilebildiğini ifade eden Dr. Ozan Kocakaya, şöyle devam ediyor: “Karaciğerde yağlanmanın tanısı muayene ve üst karın ultrasonografisi ile konuyor. Tanı konulduktan sonra karaciğerde iltihap olup olmadığı, karaciğerin işlevlerini yerine getirip getirmediğini tespit edebilmek için çeşitli testlerin yanı sıra ultrason, tomografi ve MR gibi görüntüleme yöntemleri kullanılıyor. Bazen karaciğer biyopsisi de gerekebiliyor. Bu durumda ince bir iğneyle küçük bir karaciğer dokusu alınıp, hücreler mikroskop altında inceleniyor. Böylece hasarın boyutu, iltihabın düzeyiyle ilgili bilgiler ediniliyor.”

Karaciğer yetmezliği ile sonuçlanabiliyor

Zamanında müdahale edilmeyen yağlı karaciğerde oluşan karaciğer iltihapları ilerleyerek ‘siroz’ adı verilen ciddi ve geri dönüşü olmayan hastalığa neden olabiliyor. Sirozun “bacaklarda şişlik, karında sıvı birikimi, nefes darlığı ve yorgunluk” şeklinde belirtilerle kendini gösterdiğini dile getiren Dr. Ozan Kocakaya, “Siroz ya da karaciğer yetmezliğine ek olarak, yağlı karaciğerde iltihaplanma kimi zaman siroz gelişiminin öncesinde dahi doğrudan karaciğer kanserine yol açabiliyor. Bu nedenle yağlı karaciğere bağlı iltihabi hasarı olanlar düzenli aralıklarla doktora görünmeli, karaciğer işlevlerini ve yapısını kontrol ettirmeli.” diyor.

İdeal kiloya ulaşın, Akdeniz tipi beslenin

Karaciğer yağlanmasında tedaviyle sorunun ilerlemesi durdurulabiliyor, var olan yağlanma tamamen geriletilebiliyor. Tedavide hedef; bu tabloya neden olan etmenlerin ortadan kaldırılması. Hastaların kilo vererek ideal kiloya ulaşmalarının, kan şekeri düzeyinin kontrol altında tutulmasının ve kolesterol düzeyinin düşürülmesinin önemli olduğunu kaydeden Dr. Ozan Kocakaya, “Hasta karaciğerini yoran bir tedavi kullanıyorsa bu tedavi de kesilebiliyor. Tüm bu önlemler hem karaciğerin yükünü hem de kalp hastalıkları ve felç riskinizi azaltıyor.” diyor. Karaciğerde yağlanma problemi yaşayan birçok hastada yaşam tarzında yapılacak olan değişimler etkili oluyor. Karaciğer yağlanmasının önüne geçmek için meyve ve sebzeden zengin beslenmek gerektiğini vurgulayan Dr. Ozan Kocakaya, un, şeker ve hayvansal gıdaların kısıtlı alındığı “Akdeniz tipi” beslenmenin, düzenli egzersiz yapmanın ve aşırı alkol tüketiminden kaçınmanın yağlanmanın düzelme sürecini hızlandıracağını belirtiyor.

Mide kanserinden 12 adımda korunma yöntemi

Mide kanserinden 12 adımda korunma yöntemi

Mide kanseri dünyada görülen tüm kanserler arasında 5. sırada yer alırken, kansere bağlı ölümler sıralamasında ise 3. sıraya yükseliyor. Dünyada her yıl yaklaşık bir milyon, ülkemizde de 12 bin kişi mide kanserine yakalanıyor; bu hastalardan 700 bini aynı yıl içinde hayatını kaybediyor. Bunun en önemli nedeni ise mide kanserinin genellikle erken dönemde belirti vermemesi ve ileri evrede gelişen yakınmaların ‘hazımsızlıktandır’ düşüncesiyle hafife alınarak hekime başvurulmaması. Oysa cerrahi yöntemler, kemoterapi ve immünoterapi tedavisindeki gelişmeler; erken dönemde yakalandığında, mide kanseriyle mücadelede başarı ve umutları artırıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Deniz Atasoy mide kanserinin aslında önlenebilir bir kanser türü olduğuna dikkat çekerek, ”Beslenme ile yaşam alışkanlıklarımızda alacağımız önlemlerin yanı sıra sigarayı bırakarak ve egzersizi sürekli hale getirerek mide kanserinden korunmamız mümkün. Ayrıca mide kanserinin erken dönemde tespit edilmesi için mide şikayetleri olan bireyler mutlaka bir hekime başvurmalı.” diyor.

Pek çok nedeni var!

Mide kanseri erkeklerde daha sık görülen bir kanser türü. Kadınlarda salgılanan östrojen hormonunun mide kanserinden koruduğu öne sürülüyor. Aile öyküsünün de önem taşıdığı mide kanserinde, 10 hastanın 6’sı 65 yaşından büyük oluyor. Doç. Dr. Deniz Atasoy, midede ülser yapan Helikobakter Pilori mikrobunun uzun dönemde kansere yol açabildiğini belirterek, “Ancak midesinde bu mikrobu barındıran her hasta mide kanseri olacak anlamına gelmemeli. Ülkemizde yüzde 60 gibi yüksek bir oranda görülse de, bu hastaların sadece yüzde 1-3’ünde mide kanseri tespit ediliyor. Bu bakterinin tedavisi ise mide kanseri riskini azaltıyor. Ayrıca kronik gastrit ve mide polipleri de risk oluşturan diğer faktörlerdir.” diyor. Bunların yanı sıra tuzlu, tütsülenmiş ve mangalda yanmış gıdalar; salam ve sosis gibi işlenmiş etler; aflatoksin içeren gıdalar (bazı küf türleri tarafından üretilen toksinler); sigara ve alkol tüketimi de riski artıran diğer etkenleri oluşturuyor.

‘Hazımsızlıktandır’ demeyin!

Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Deniz Atasoy, mide kanserinin erken dönemde genelde hiçbir belirti vermeden sinsice ilerlediği uyarısında bulunuyor. İleri evrede belirti verdiğinde ise karında gaz, şişkinlik, bulantı, mide bölgesinde ağırlık hissi veya erken doymanın yanı sıra yemeklerden sonra mide bölgesinde gelişen ağrı gibi ‘hazımsızlık’ şikayetleri ilk belirtileri olabiliyor. Kanser yemek borusuna yakın yerde ise ‘yutma güçlüğü’ yaşanabiliyor. Kilo kaybı ve iştahsızlık genelde geç dönem bulgularını oluşturuyor. Mide kanaması da görülebiliyor. Doç. Dr. Deniz Atasoy, hemen herkesin sıkça karşılaştığı bu belirtilerin ‘hazımsızlıktandır’ düşüncesiyle ihmal edilmemesi gerektiği uyarısında bulunarak, “Mide yakınmaları gelişen bireylerin kendi kendilerine mide ilaçları kullanmaları mide kanserinin teşhisinde gecikmelere neden olabiliyor. Dolayısıyla mide şikayetlerinde mutlaka bir hekime başvurulmalıdır.” diyor.

Mide kanserinden 12 adımda korunun!

Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Deniz Atasoy, mide kanserinden korunmak için almanız gereken 12 önlemi şöyle sıralıyor:

  • Gıda tüketiminde hijyene dikkat edin. Örneğin, sebze ve meyveleri yemeden önce iyi yıkamalı ve üzerindeki kimyasallardan arındırmalısınız.
  • Tuzlu, tütsülenmiş, ayrıca salam ve sosis gibi işlenmiş gıdalardan kaçının.
  • Her gün taze sebze ve meyve tüketmeyi ihmal etmeyin.
  • Buzdolabında tutulmamış ve bayatlamış gıdalar tüketmeyin.
  • Akdeniz tipi beslenmeye özen gösterin.
  • Soya, mantar, sarımsak ve soğan tüketmeniz, mide kanseri riskini azaltıyor. Bu besinleri düzenli olarak yemeyi alışkanlık haline getirin.
  • Mangalda yanmış etlerin tüketiminden kaçının.
  • Obezite mide kanseri riskini artırıyor. Fazla kilolarınız varsa, sağlıklı bir diyetle ideal kilonuza ulaşın.
  • Helikobakter Pilori probleminiz varsa, tedavinizi aksatmayın.
  • Egzersiz yapmak da riski azaltan bir başka önemli faktör. Haftada en az 3-4 gün, 45’er dakika egzersiz yapın.
  • Sigara tüketimi kadınlarda riski yüzde 20 oranında artırırken, bu rakam erkeklerde yüzde 60’a yükseliyor. Sigara kullanıyorsanız, hemen bırakın.
  • B karoten, C ve E vitamininden zengin yeşil ile sarı meyveler, içerdikleri antioksidanlarla mide kanseri riskini azaltıyor. Bu meyveleri düzenli olarak tüketmeye özen gösterin.

Tedavide yeni umutlar

Mide kanseri çok erken evre hariç, sistemik bir hastalık olarak nitelendiriliyor. Yani, tüm vücudu tutuyor. Bu nedenle ameliyat tedavinin sadece bir aşamasını oluşturuyor. Diğer aşaması ise kemoterapi tedavisi. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Deniz Atasoy, “Cerrahi yöntemlerin sürekli gelişmesinin yanı sıra kemoterapi tedavisi de geliştikçe mide kanseriyle mücadelede başarılar ve umutlar artıyor. Tüm evreler için 5 yıl hayatta kalma oran yüzde 32’dir. Erken evrelerde ise bu oran yüzde 70’e yükseliyor.” diyor.

Mide kanserinin kesin tedavisinin ise ameliyat olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Deniz Atasoy, şöyle devam ediyor: “Eskiden genellikle ameliyat sonrası verilen kemoterapiler günümüzde artık hastalığın yaygınlığına göre ameliyat öncesi de uygulanıyor. Eğer hastalık mide dışına taştıysa tedaviye önce kemoterapiyle başlanıyor. Tedaviden alınan yanıta göre ameliyata başvuruluyor. Bazı durumlarda ışın tedavisi olarak bilinen radyoterapi de gerekebiliyor. Akıllı ilaçlar ve immünoterapi gibi farklı ilaç tedavilerinden de mide kanserinde olumlu sonuçlar alınıyor. Cerrahi alanda yaşanan yeniliklerden biri; midenin alınmasıyla birlikte aynı anda D2 lenfadenektomi uygulanması, yani lenf bezlerinin çıkartılarak temizlenmesi işleminin de yapılmasıdır. Mide kanserinin muhtemel yayılma yeri olabilecek lenf düğümlerinin çıkartılması ile ameliyat sonrası hastalığın tekrar etme veya uzağa sıçrama riski azaltılıyor. Yapılan bilimsel çalışmalarda; mide kanserinde D2 lenfadenektomi uygulamasının ömrü uzattığı gösterilmiştir.”

Polipler sinsice kansere dönüşebilir

Polipler sinsice kansere dönüşebilir

Kolon kanseri günümüzde en sık rastlanan kanser türlerinden biri. Öyle ki tüm kanserler arasında 3. sırada yer alıyor. Yapılan çalışmalara göre; kolon kanserinin yüzde 90-95’inin sorumlusu ise ilerleyen yaşla birlikte görülme riski artan kolon polipleri! Bu poliplerin yüzde 10-20’si ortalama 8-10 yılda habis özellik kazanıyor, bir başka deyişle kanserleşiyor! Kansere dönüşmeden genellikle belirti vermediği için ‘gizli tehlike’ olarak adlandırılan polipler aslında düzenli yapılan kolonoskopi ile tespit edilip çıkartılabiliyor, bu sayede kolon kanserine dönüşmesi önlenebiliyor! Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, bu nedenle hiçbir risk faktörü olmasa dahi herkesin 50 yaşında kolonoskopi yaptırması gerektiğine dikkat çekerek, “Risk faktörü olan kişilerde ise bu takvim daha öne çekiliyor. Poliplerin kolon kanserine dönüşmeden saptanmaları ve çıkartılmaları, patoloji sonucuna göre aralıklı tarama kolonoskopilerinin yapılması sayesinde hastanın hayatı kurtulabiliyor. Üstelik günümüzde kolonoskopi işlemi sadece 30 dakika gibi kısa bir sürede tamamlanabiliyor.” diyor.

Sinsice kansere dönüşebiliyor

Kolon (kalın bağırsak) polipleri; kalın bağırsağın içini örten tabakanın normal olmayan şekilde büyümesi sonucu milimetrik ölçülerden santimetrik ölçülere kadar ulaşabilen ve bağırsak kanalına çıkıntı yapan kitleler olarak tanımlanıyor. Erişkin yaş grubunun kabaca yüzde 6’sında görülen kolon polipleri, 50 yaş civarında yaklaşık yüzde 20-25’e ve 70 yaşından sonra ise yüzde 40’lara kadar yükseliyor. Polipler genelde belirti vermiyor, sıklıkla kolon kanseri için yapılan tarama kolonoskopilerinde saptanıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal poliplerin bu nedenle gizli tehlike olarak adlandırıldıklarını vurgulayarak, “Daha az sıklıkta ise kansızlık, alt gastrointestinal sistem kanaması, dışkılama alışkanlığında değişiklik, nadiren de bağırsak tıkanması nedeniyle hastalar hekime başvurabiliyorlar.” diyor.

Aile öyküsü varsa risk 2-3 kat artıyor

Liften fakir beslenme gibi hatalı beslenme alışkanlığı, 50 yaşın üzerinde olmak, genetik yatkınlık, popülasyona özgü nedenler, hareketsiz bir yaşam sürmek, obezite, sigara tüketimi, akromegali, kontrol altında tutulamayan tip 2 diyabet  ve inflamatuar bağırsak hastalıkları, polip oluşumuna neden olan etkenler arasında yer alıyor. Poliplerin görülme oranı kolon kanserinin sık yaşandığı toplumlarda daha fazla oluyor. Bunların yanı sıra ailede kanser öyküsü olması da riski yükseltiyor. Öyle ki birinci derece akrabalarında polip olan kişilerde, normal popülasyona göre risk göre 2-3 kat artıyor.

 Kansere dönüşmeden alınıyor

Kolonoskopi yöntemiyle poliplerin saptanıp çıkartılması kolon kanseri gelişimini önlediği için hayat kurtarıcı oluyor. Kolonoskopide; ucunda kamera bulunan bükülebilir bir aletle kalın bağırsak mukozası inceleniyor. Bu şeklide kolon polipleri saptanıyor ve forseps veya tel döngüyle polibin kalın bağırsaktan çıkartılması işlemi olan polipektomi yapılyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal tedavideki hedefin polibin tamamen çıkartılması olduğunu vurgulayarak, “Kalın bağırsağında polip olan hastada ileride başka polip oluşma ihtimali oluyor. O nedenle, saptanan polip veya tüm polipler çıkartıldıktan sonra, poliplerin çapı, sayısı ve patoloji sonuçlarına göre belli aralıklarla tarama kolonoskopilerinin yapılması gerekiyor. Deneyimli ellerde yapılan işlemler ve doğru sıklıkta gerçekleştirilen kolonoskopik taramalarla tedaviden oldukça başarılı sonuçlar alınıyor.” diye konuşuyor.

Düzenli tarama yaptırmak şart!

Kolorektal kanserler için risk faktörleri olmayan kişilerde kolonoskopi ile taramanın 50 yaşında başlanması gerektiğini belirten Gastroenteroloji Uzmanı Prof  Dr. Oya Yönal,

Kolonoskopide çıkan sonuç normal ise taramaya 10 yılda bir devam edilmeli. Polip tespit edildiyse; polibin sayısı, çapı ve patoloji sonucuna göre kolonoskopi daha sık tekrarlanmalı.” diyor. Birinci  derece akrabalarında (anne, baba ya da kardeş) kolorektal kanser ya da polip olan kişilerde ise kolonoskopi taramasının 40 yaşında ya da kanser tanısı almış en genç akrabanın yaşının 10 yıl öncesinden başlanması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Oya Yönal, şöyle devam ediyor: “Eğer ilk sonuçlar normalse taramaya her 5 yılda bir devam edilmeli. Polip saptanırsa daha sık tekrarlanmalı” diye konuşuyor.

Polip oluşumunu önlemenin 6 püf noktası!

  • Lifli sebze ve meyve ağırlıklı beslenmeye özen gösterin
  • Kırmızı eti ve yağlı yiyecekleri azaltın
  • Düzenli olarak fiziksel aktivite yapın
  • Sigara ve alkol tüketiminden kaçının
  • İdeal kilo kontrolünü sağlayın
  • Bazı çalışmalarda günlük yüksek miktarda D vitamini alanlarda kolon polipleri ve kolon kanseri riskinin azaldığı gösterilmiş. O nedenle ideal D vitamini düzeyi için D vitamini desteği de öneriliyor.

Pandemi çocuklarda tablet bağımlılığını artırdı!

Pandemi çocuklarda tablet bağımlılığını artırdı!

“Bütün gün bilgisayar başından ayrılmıyor!”, “Tam bir tablet bağımlısı oldu!”, “Elinden cep telefonu düşmüyor!” Covid-19 pandemisi sürecinde hemen her anne babanın ortak yakınması oldu çocuklarındaki teknoloji bağımlılığı. Aylardır online eğitim nedeniyle saatlerce bilgisayar karşısında kalan çocuklarını; ders sonrası hatta ders aralarında bile dijital oyunlardan ayıramayan anne babalar, sömestrde de aynı şikayetleri yaşıyor! Acıbadem Fulya Hastanesi’nden Uzman Psikolog Sena Sivri “Bir yıl öncesine kadar çocukların elinden alıp uzak tutmaya çalıştığımız tabletler, bilgisayarlar eğitimlerinin bir parçası haline geldi. Aynı zamanda evde kalınan sürede yapılacak aktivite bulunamaması da çocukların tablet başında geçirdikleri vakti büyük ölçüde artırdı. Yapılan araştırmalardan biri; çocukların tablet karşısında geçirdikleri vaktin yüzde 500 arttığını göstermekte. Bu da ebeveynlerin en çok rahatsız olduğu, çözüm bulmakta zorlandığı konuların başında ilk sırada yer alıyor.” diyor. Yarıyıl tatilinde çocukları djital oyunlardan uzak tutmanın ve sağlıklı aktiviteler bulmanın mümkün olduğunu vurgulayan Uzman Psikolog Sena Sivri, teknoloji bağımlılığına karşı önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ebeveyn olarak örnek olun

Çocukların ebeveynlerini modelleyerek birçok davranışı öğrendiklerini unutmamak lazım. Kitap okusun istediğimiz çocuğumuz bizi kitap okurken görmüyorsa bu alışkanlığı geliştirmesi çok zor. Aynı şekilde tablet kullanımından uzak tutmak için ebeveynlerin de çocuklarının karşısında iş harici tablet, telefon kullanımını azaltması gerekmekte.

Ekran kapatma saatleri oluşturun

Aile olarak ekran kapatma saatleri oluşturulabilir. Bunlar özellikle beraber vakit geçirilen yemek saatleri, oyun saatleri gibi zamanlarda da olmalı. Arka planda televizyon, tablet, bilgisayar, telefon gibi dijitallerin çalışmaması sağlanmalı.

Kullanım saatini düzenleyin

Çocukların tablet / bilgisayar başında geçirdikleri zamanı planlamak önem taşımakta. Bu planlamayı yaparken online eğitim süresini hariç tutmak gerekmekte. Sömestr tatilinde çok çok aza indirip yerine başka aktiviteler koyun.

Çocuğunuzun ilgi alanlarına ortak olun

Ebeveynlerin çocukların tablet kullanırken izlediği programlar, videolar, oynadığı oyunlar hakkında bilgi sahibi olması hem gelişimleri hem de güvenlikleri açısından önem taşımakta. Çocuğunuzun ilgi alanlarına ortak olun ve görüş alışverişinde bulunun. Çocukların tablet kullanım saatlerinde ebeveynlerin onlara izledikleri şeylerde ara ara eşlik etmesi, bunlar üzerine konuşmaları gelişimlerini destekleyecektir.

“3-6-9-12 kuralı”nı unutmayın!

Uzman Psikolog Sena Sivri “Yapılmış araştırmalar bize 0-3 yaş arası çocukların ekranlardan neredeyse hiçbir şey kazanmadığını, 3-6 yaş arası çocukların renkler, pekiştirmeler gibi egzersizleri izleyerek öğrenip faydalanabileceğini göstermekte. 9 yaş öncesi kendi kendilerine çevrimiçi olmamaları, 12 yaş öncesi de sosyal medya kullanmamaları gerektiği bilinmekte. Çocukların dijitalle ilişkisini planlarken bu kurallar dikkate alınmalıdır.” diyor.

Çocuklara ev içerisinde aktivite üretin

Çocuklara ev içerisinde tamamlayabilecekleri görevler vermek, oyunlar üretmek gerek. Bu süreçte boş kaldıkça tablete, bilgisayara koşan çocuklar için ebeveynlerin ev içerisinde oluşturacakları alanlar, oyunlar ve eylemler (puzzle, ev işlerinde oyunvari yardımlar, oyun köşeleri, aletleri gibi) çocukların tabletten uzak kalmasını sağlayacaktır.

Hobiye yönlendirin

Çocuğunuzu iyi gözlemleyin ve yetenek alanlarına ya da onu mutlu edeceğini düşündüğünüz faaliyetlere göre hobiler edinmesine yardımcı olun. Çocuğunuzu ilgisini çeken bir hobiye yönlendirmek ya da yabancı bir dil öğrenmesine katkı sağlamak tablet ve bilgisayarla geçirilen vakti azaltmak adına faydalı olacaktır.

Ev içinde spor aktiviteleri yaratın

Çocukların fiziksel enerjilerini atabilmeleri gerek. Evde kapalı kaldıkları süreç bunun önünde ciddi engel oluşturmakta. O yüzden ebeveynler çocuklarını ev içinde spor yapmaya teşvik edebilir, onlara eşlik edebilirler.

Birlikte ama verimli vakit geçirin

Uzman Psikolog Sena Sivri “En önemlisi çocuklarla verimli vakit geçirmek. Çocuklar yapacakları bir şey olmadığında ya da kendi hallerine bırakıldıklarında daha çok dijitale yönlenmekteler. Bu nedenle anne babaların her gün düzenli olarak zaman ayırıp başka hiçbir şeyle ilgilenmeden çocuklarıyla vakit geçirmeleri hem çocuklarının duygusal gelişimini destekleyecek hem de dijital bağımlılığından uzaklaştıracaktır.” diyor.

Kullanım içeriklerini mutlaka denetleyin!

Uzman Psikolog Sena Sivri “Siber zorbalık ve siber uşaklaştırma çağımızın sorunu haline geldi. Çocukların izledikleri video ve oynadıkları oyunların içeriklerinin yaşına uygun olması, arada çıkan reklamların içerikleri ve kullanım sırasında etkileşime geçilen alanlar büyük önem taşımakta. Çocukların psikolojik gelişimlerinin etkilenmemesi, zarar görmemesi adına, kullandıkları içerikler ebeveynleri tarafından denetlenmelidir.” diyor.

Hangi aşı ne zaman yapılmalı?

Hangi aşı ne zaman yapılmalı?

Covid-19 virüsünün bulaşmasını önlemek için yoğun bir şekilde sürdürülen çalışmalar, aşının kişisel sağlığın ötesinde toplumlar için ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Covid-19 enfeksiyonu aylardır diğer hastalıkların önüne geçmiş gibi görünse de özellikle hepatit, kızamık ya da su çiçeği gibi aşı ile önlenebilir hastalıklar yayılmaya devam ediyor. Bu nedenle bebeklerin ve çocukların aşılarının düzenli olarak yaptırılması gerekiyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Demet Matben, çocukluk çağı aşılarının ihmale, ertelemeye gelmeyeceğini vurgulayarak “Çocukluk çağı aşılarına karşı olan yaklaşım giderek büyüyor. Ancak aşı karşıtları hem kendi çocuklarının hem de toplumun sağlığını riske atıyor. Tüberkülozdan ölen, çocuk felcinden sakat kalan, kızamık salgınıyla beyin hasarı kalan çocukları günümüzde görmüyorsak, bu yapılan aşılamalar sayesindedir.” diyor. Aşılamanın özellikle pandemi sonrası toplum sağlığı açısından çok önemli olduğunun altını çizen Dr. Demet Matben, Sağlık Bakanlığı’nın aşı programıyla beraber bu kapsam dışında olan özel aşılardan bahsederek anne babalara ve ailelere önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Hepatit B aşısı karaciğeri koruyor

Karaciğer iltihabı anlamına gelen ve çeşitli tipleri bulunan hepatit, en yaygın bulaşıcı hastalıklar arasında. Türkiye’de oldukça yaygın olan Hepatit B hastalığı, ilerleyen dönemde kronik hepatite ve siroza neden olabiliyor. Hepatit B virüsü, bu virüsü taşıyan anneden, kan ve kan ürünlerinin nakli, cinsel ilişki, küçük kesikler, kulak delinmesi, dövme, diş tedavisi, manikür ve pedikür işlemleri nedeniyle bulaşabiliyor. Yol açtığı sorunlardan korunmak için bebek doğar doğmaz yapılan Hepatit B aşısı, birinci ve altınca aylarda tekrarlanarak üç doz halinde uygulanıyor.

Beşli karma ile hastalıklara geçit yok!

Her biri birbirinden tehlikeli olan difteri, tetanos, boğmaca, çocuk felci ve menenjit hastalıklarından korunmak için “beşli karma” şeklinde uygulanan aşı, 2, 4, 6 ve 18. aylarda yapılıyor, ardından 4 ve 9. yaşlarda da tekrar edilmesi gerekiyor. Çocuklarda menenjite en sık yol açan bakterinin hemofilus influenza olduğunu belirten Dr. Demet Matben, “Bu aşı çocukları menenjitten de koruyor. Ancak Beşli Karma (DaBT-İPA- Hib) aşıların koruyuculuğu en az üç dozu yaptırdıktan sonra başlıyor. Bu nedenle ne kadar erken yapılırsa koruma o kadar erken dönemde başlıyor. İkinci aydan itibaren bu aşıların yapılması gerekiyor” diye bilgi veriyor.

Zatürreye karşı pnömokok aşısı

Zatürre olarak geçen pnömokok aşısı, sinüzit ve zatürreden orta kulak iltihabına ve pnömokok menenjite kadar geniş bir koruyuculuğa sahip. Covid-19 virüsünün solunum yollarına etkisi nedeniyle bu aşının öneminin pandemi döneminde daha da arttığına vurgu yapan Dr. Demet Matben, “Pnömokok aşısı bebeğin 2, 4 ve 12. aylarında uygulanır” diyor.

Verem aşısı iz bırakmasa da korur

Verem geride kalan bir hastalık gibi görünse de ülkemizde hala yaygın bir sağlık sorunu sayılıyor. Bu nedenle BCG olarak bilinen verem aşısının uygulanmasının Türkiye açısından büyük önem taşıdığını kaydeden Dr. Demet Matben, “2. aydan itibaren uygulanan aşı sol omuza yapılıyor. Aşının yapıldığı yerde bir yara izi oluyor. Ancak yara izi olmaması aşının tutmadığı anlamına da gelmiyor. Verem aşısı olduysa çocuğunuz verem mikrobuna karşı bağışıklık kazanmış oluyor” diye konuşuyor.

Kızamık, kızamıkçık, kabakulak üçlüsü

Toplum sağlığını yakından ilgilendiren kızamık, kızamıkçık ve kabakulak hastalıklarına karşı koruma sağlayan “üçlü aşı” bir yaşında yapılıyor, yoğun yan etki yapmıyor. Bir hafta, on gün sonra hafif ateş ve döküntü gelişebiliyor ancak bu belirtiler 3-5 günde geçiyor. Son 3-4 yıldan bu yana Avrupa’dan başlayan bir kızamık salgını olduğunu hatırlatan Dr. Demet Matben, “Türkiye’de ara sıra 9. ay ile 11. ay arasındaki bebeklerde ekstra doz kızamık aşısı uygulanıyor ve aşı kampanyaları düzenlenebiliyor.” diyor.

Su çiçeği aşısı bir yaşında yapılıyor

Döküntü yapan ve bulaşıcılığı çok yüksek bir hastalık olan su çiçeğinden korunmak için yapılan aşı da kızamık, kızamıkçık ve kabakulak aşılarıyla beraber 12. ayda uygulanıyor.

Hepatit A’dan korunmak mümkün

Türkiye’de çok sık görülen bulaşıcı hastalık olan Hepatit A, ellerden su ve yiyeceklerden bulaşıyor, karaciğeri etkiliyor. Çocukluk çağında 18 ve 24. ayda iki doz şeklinde uygulanan aşı ise bu yaygın hastalıktan koruyor ve herhangi bir yan etkisi bulunmuyor.

Rotavirüse ve menenjite savaş açan aşılar

Sağlık Bakanlığı’nın aşı takviminde yer almamasına karşın çocuk sağlığı açısından gerekli olan başka aşılar da bulunuyor. Bunlardan rota virüs ve meningokok aşıları öne çıkıyor. Rota virüsün çocukluk çağından çok sık görülen mikrobik olmayan ishal nedeni olduğunu belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Demet Matben, “Çocukların yüzde 90’ı ishal, kusma, ateş şikayetiyle hastaneye gelir. Genel sağlık durumu bozukluğuna yol açabilen bu virüs, hayati riske de neden olabilir” diyor. Ağızdan alınan rotavirüs aşısının iki ya da üç doz uygulanan türleri bulunuyor. İlk uygulama genellikle 2 ya da 3. ayda yapılıyor. Erken çocukluk çağından itibaren görülen bir menenjit türü olan meningokokun, 24 saat içerisinde damar sistemini etkileyip kanama, pıhtılaşma bozukluğu ve çoklu organ yetmezliği ile yaşamı tehdit eden büyük bir sağlık sorunu haline gelebildiğini vurgulayan Dr. Demet Matben “İki türü bulunan aşı en erken 3. ayda uygulanıyor. Etkisi aşılamadan altı hafta sonra başladığı için erken uygulama önemli. Bir yaşın altındaki çocuklar daha yüksek risk taşıdığı için aşılama mümkün olduğunca erken başlamalı. Ancak ilerleyen yaşlarda da yapılabilir. Doz sayısı yaşa göre değişiyor” diye konuşuyor.

Kışın yenmesi gereken beş renkli besin

Kışın yenmesi gereken beş renkli besin

Sofralarınızı renklendirerek bağışıklığınızı güçlendirmeye ne dersiniz? Hem kış hem de pandemi koşulları, güçlü bağışıklık ihtiyacını ortaya koyarken sağlıklı beslenme şüphesiz büyük önem taşıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi , bağışıklık sisteminin çeşitli hücre ve proteinlerin etkileşimi ile vücudumuzu mikroplara karşı koruduğunu belirterek “Güçlü bir bağışlıklık sistemi hastalıklardan korunmada ve hafif atlatılmasında önemli rol oynuyor. Bağışıklık sisteminin güçlenmesi ise yeterli ve dengeli beslenme, düzenli egzersiz, kaliteli ve yeterli uyku, stres yönetimi ile mümkün.” diyor. Yeterli ve dengeli beslenme dendiğinde akla ilk gelenin vitamin, mineral, posa ve antioksidan bileşikler içeren yiyeceklerle rengarenk beslenmek olduğunu, yiyecekleri mevsiminde tüketmenin içerdikleri vitamin ve minerallerden maksimum fayda sağlamamız için büyük önem taşıdığını vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz bağışıklığımızı güçlendirmek için kış aylarında sofralarımızdan eksik etmememiz gereken sağlık deposu 5 yiyeceği anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu, besleyici tarifler verdi.

Pancar

Rengiyle öne çıkan pancar düşük kalorili, vitamin ve minerallerden zengin bir yiyecek. Yüksek miktarda nitrat içermesi sayesinde kan basıncını düşürüyor. Vücutta diyetle alınan nitrat, nitrik aside dönüşüyor ve bu molekül kan damarlarını genişleterek kan basıncının düşmesine yardımcı oluyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, “Nitrat, hücrelerin daha iyi enerji üretmesini sağlayan mitokondrinin daha çok çalışmasını sağlıyor. Pancarın bu etkisinden yararlanmak için egzersizden 2-3 saat önce tüketmek gerekiyor. Pancarı ister salatalarınıza ekleyin, ister yoğurtlu pancar salatası olarak hazırlayın, isterseniz smoothie yapın. Doyurucu ve farklı alternatif isterseniz pancarlı humusu deneyin.” diyor.

Pancarlı humus tarifi:

İki su bardağı haşlanmış nohut, 1 orta boy haşlanmış pancar, 2 yemek kaşığı tahin, 1-2 diş sarımsak, 2 yemek kaşığı zeytin yağı, 1 çay kaşığı kimyon, az tuz ve limon suyunu blenderdan geçirin. Pancarlı humusunuz hazır!

Brokoli

Bağışıklık sistemini güçlendiren, kalbe faydalı, düşük kalorili brokolinin az bilinen özelliklerinden birisi kaempferol içermesi. Bu madde sayesinde beyin ve sinir sistemi üzerinde etkili olan brokoli aynı zamanda iltihap önleyici özellik taşıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, “Brokoliyi çiğ veya buharda pişirerek yemek; içerdiği vitamin, mineral ve biyoaktif bileşiklerden maksimum yarar sağlamak demek” diye konuşuyor.

Brokoli salatası tarifi:

Brokoliyi buharda hafif pişirip zeytin yağı, sarımsak ve limon ekleyerek hafif bir salata yapabilirsiniz. Üzerine nar da ekleyebilirsiniz.

Nar

Potasyum, posa, A ve C vitamini içeren, antioksidan özelliği ile kanserden korunmaya yardımcı olan nar, bağışıklık sisteminin iyi çalışmasında da rol oynuyor. Bir büyük narı 2 porsiyon meyve olarak düşünmek gerektiğinin altını çizen Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, özellikle diyabeti olanların ve zayıflamak için diyet yapanların buna dikkat etmesini öneriyor. Narı ara öğünde yiyebileceğiniz gibi salatalarınıza ve yoğurda ekleyerek de tüketebilirsiniz.

Narlı yoğurt tarifi:

Bir kase yoğurt, 2-3 yemek kaşığı yulaf ezmesi, 2 yemek kaşığı nar, tarçın ile kendinize pratik ve doyurucu bir ara öğün hazırlayabilirsiniz.

Karnabahar

Bağırsak sağlığının olmazsa olmazı, sindirim sisteminin iyi çalışması için çok önemli olan posa, karnabaharda bol miktarda bulunuyor. Ayrıca; sülforandan zengin olan karnabahar bu sayede kanser, kalp hastalıkları ve diyabete yakalanma riskini de azaltmaya yardımcı oluyor. Karnabahar yemeği, fırında zerdeçallı karnabahar, karnabahar pilavı, karnabahar kısırı, karnabahar tabanlı pizza, bu sağlıklı sebze ile yapabileceğiniz yemeklerden bazıları. Üstelik düşük kalorisi sayesinde diyet dostu bir besin.

Karnabahar kısırı tarifi:

Bir orta boy karnabaharı küçük parçalara bölün. Yıkayıp, kurutup, rondodan geçirerek un haline getirin. On dakika tavada çevirip, 1/2 çay bardağı yağ ekleyin. Ayrı bir tavada soğan kavurup içerisine 1 yemek kaşığı domates salçası ve 1 yemek kaşığı biber salçası ilave edin. Çevirip, ezilmiş sarımsak ekleyin. Bu karışımı karnabahar ile karıştırın. İnce doğranmış yeşil soğan, maydanoz, turşu, kapya biber ekleyin. Tuz, karabiber, pulbiber, kimyon, limon isteğinize göre ekleyin.

Kereviz

İltihap önleyici etki yapan, sindirimi destekleyen, iyi bir A, C, K vitamini kaynağı olan kereviz, aynı zamanda potasyum ve folat açısından da zengin bir kaynak. Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, kerevizin düşük sodyum oranı ile öne çıktığını belirterek “Ayrıca kereviz, beta karoten ve flavanoid içeriği ile de hücreleri ve kan damarlarını serbest radikallerin zararlarından koruyor” diyor.

Elmalı kereviz salatası tarifi:

Üç orta boy kerevizi, bir yeşil elmayı rendeleyin. Süzme yoğurt, bir diş sarımsak, iri kıyılmış cevizi karıştırın.

Ani gelişen unutkanlıktan uyku bozukluklarına dikkat

Ani gelişen unutkanlıktan uyku bozukluklarına dikkat

Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak kabul edilen COVID-19 (SARS CoV-2) salgınının başlangıç ve devam sürecinde bildirilen bilimsel raporlar, hastalığın sadece solunum yollarını değil; beraberinde veya bazen tek başına nörolojik sistemleri de etkilediğini ortaya koyuyor. Geliştirilen aşılar yüreklere su serpse de, önüne geçilemeyen bir hızla tüm dünyada yayılmaya devam eden ve şimdiden milyonlarca insanı enfekte eden COVID-19 ile ilişkili nörolojik semptom ve bulgulara gün geçtikçe yenileri ekleniyor. Yüksek ateş, halsizlik, öksürük ve nefes darlığı gibi hastalığın sık bilinen belirtileri olmadan; baş ağrısı, tat ve koku alamama, baş dönmesi, dengesizlik, görme kayıpları, bilinç bulanıklığı veya kaybı, ani gelişen unutkanlık, felçler, el ve ayaklarda ilerleyici kuvvet kaybı ve uyuşma, nöropatik ağrı gibi nörolojik belirtiler COVID -19 enfeksiyonunun ilk sinyali olabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya özellikle akciğer enfeksiyonunun ağır seyrettiği hastalarda diğer bulgulara ek olarak nörolojik belirtilerin tabloya eklenebildiğine dikkat çekerek, “Hastalığın nörolojik belirtilerinin toplum tarafından tanınması, hastaların tedavi olanaklarına zaman kaybetmeden ulaşmalarında en önemli faktördür.” diyor.  Acıbadem Fulya Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, Covid-19’un 7 nörolojik sinyalini anlattı, önemli uyarılarda bulundu.

Şiddetli baş ağrısı

Baş ağrısı Covid-19’un oldukça yaygın görülen belirtilerinden birini oluşturuyor. Öyle ki hastalarda görülme sıklığı yüzde 40’a kadar yükselebiliyor. “Covid-19’a bağlı gelişen baş ağrısında daha önce olmayan şekilde ve şiddette tüm başta ağırlık hissi oluşur, bazen de bıçak saplanır gibi keskin karakterlidir.” uyarısında bulunan Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, uykudan uyandıracak kadar şiddetli olabilen ağrının genelde ağrı kesiciyle geçmediğini vurguluyor. Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle gelişen baş ağrısının migrenden daha farklı özellik sergilediğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, “Bu ağrı çift taraflı, tüm başı tutan, ağrı kesiciye rağmen azalmayan, dirençli bir ağrıdır. Günlerce devam eder ve şiddeti günler içinde artabilir.” diyor. 

Yaygın kas ağrıları

Yaygın kas ağrıları da Covid-19 enfeksiyonunun sık görülen belirtileri arasında yer alıyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya bu hastalığa bağlı kas liflerinde gelişen iltihabi tutulum nedeniyle nadir de olsa kas hücrelerinde kayıp ve güç kaybı da gelişebileceğini belirtiyor. Ağrı kesicilerle azalmayan vücutta, kol ile bacak kaslarında ve eklemlerde şiddetli ağrı, dokununca hassasiyet gibi şikayetler Covid-19 enfeksiyonu iyileştikten günler sonra bile devam edebiliyor.

Kol ve bacaklarda yaygın uyuşma

Covid-19 enfeksiyonunun erken veya geç döneminde kol ve bacaklarda yaygın uyuşma, ağrı ve güç kaybı şikayeti ile gelişen nöropati, bir başka deyişle vücuttaki sinir uçlarında tahribat gelişmesi belirtileri ortaya çıkabiliyor. Nöropati yürüme güçlükleri, ellerini kullanmakta zorluk, el ve ayaklarda yanma, karıncalanma gibi duyu bozuklukları ve ağrılara neden olabiliyor. Bazı Covid-19 hastalarında ani başlayarak hızla ilerleyen, bacaklardan kollara, hatta solunum kaslarına kadar tutulum gösteren Guillain Barré Sendromu da gelişebiliyor.

Ani gelişen unutkanlık

İleri yaşta, özellikle demansı olan hastalarda ve aynı zamanda komorbid, başka deyişle daha önce felç geçirme, hipertansiyon, diyabet veya kalp hastalığı olduğu bilinen Covid-19 hastalarında bilinç değişiklikleri de gelişebiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya ani oluşan unutkanlık, davranış değişiklikleri ve hafıza kusurları gibi belirtilerin Covid-19 hastalığında genellikle ileri yaştaki kişilerde ilk belirti olarak ortaya çıkabileceği uyarısında bulunarak, şunları söylüyor: “Covid-19 enfeksiyonu doğrudan beyin hücresini etkilemesi dışında; vücutta yaratmış olduğu yoğun iltihabik olaylar nedeniyle meydana gelen metabolik bozukluklar ve oksijenlenmedeki azalmaya bağlı değişikliklere yol açıyor. Bunun yanı sıra virüs tarafından tetiklenen sitokin fırtınası sonucu oluşan çoklu organ yetmezliğinin gelişmesi de ensefalopati olarak tanımlanan tabloya neden oluyor”

Uyku bozuklukları

Covid-19 pandemisi nedeniyle evde uzun süre zaman geçirmek ve stres uykunun süresi ile kalitesini olumsuz yönde etkiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, pandemi sürecinde toplumda uykuya dalma güçlüğü ve  uykusuzluk sorunlarının daha fazla görüldüğünü belirterek, “Covid-19 çevresel ve sosyal koşullara bağlı olarak uyku ve uyanıklık ritminin bozukluğu gibi uykuyla ilişkili hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabileceği gibi, daha önce var olan uyku hastalıklarının kötüleşmesine de yol açabiliyor. Uyku bozuklukları ileri yaşta ve özellikle demans hastalarında Covid-19 ‘un habercisi olabiliyor. Daha önce var olmayan sürekli uyku hali gelişmesi, gece gelişen halüsinasyon ve yer ile zaman karışıklığı gibi durumlar hastalığın belirtisi olarak karşımıza çıkabiliyor.” diyor.

Baş dönmesi ve dengesizlik

Covid-19 enfeksiyonu işitme ile denge sinirinde hasar yaparak kulak çınlaması ve baş hareketleriyle tetiklenen baş dönmesi veya sallantı hissi gibi şikayetlere yol açabiliyor. Aynı zamanda ani işitme kayıplarına da neden olabiliyor.

Tat ve koku kaybı

Covid-19 enfeksiyonunun başka bulguları olmadan; tek belirtisi olarak tat ve koku kaybı gelişebiliyor. Bu enfeksiyonun diğer koku alma bozukluğu yapan viral enfeksiyonlardan farkı, burun tıkanıklığı olmadan ciddi koku alamama sorunu yaşatması. Araştırmalarda bunun nedeninin ACE-2 olarak adlandırılan bir enzimin burun içindeki koku alma alanında yüksek miktarlarda bulunması ve koronavirüsün vücuda girişine izin veren kapı işlevi görmesi olduğu ortaya kondu. Covid-19 enfeksiyonuna bağlı tat ve koku kaybı bazen yaklaşık 2-4 hafta içerisinde tamamen düzeliyor.

İnmeye neden olabiliyor!

İnme, Covid-19 enfeksiyonunun nörolojik belirtileri arasında yer alıyor. Covid-19 enfeksiyonu hem doğrudan vücudun nörolojik yapılarını hem de kanın pıhtılaşma özelliklerini ve damar yapısını etkileyerek inmeye neden olabiliyor. İleri yaş, hipertansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği ve kalp hastalıkları gibi faktörler inmeyi tetikliyor. Ancak Covid-19 enfeksiyonunda genç kişilerde de hiçbir risk faktörü olmadan beyin damar tıkanıklıklarına bağlı inme gelişebiliyor.

Soğuk hava ve rüzgar gözleri kurutuyor!

Soğuk hava ve rüzgar gözleri kurutuyor!

Tüm dünyayı kasıp kavuran Covid-19 pandemisi ve havaların soğumasıyla birlikte çoğumuz zamanımızın büyük bir bölümünü evde, kapalı bir ortamda geçiriyoruz. Bunun yanı sıra ofisten ve evden çalışmaya devam edenler, genellikle bilgisayar başında, gözlerini adeta kırpmadan saatlerce çalışıyorlar. Ancak kapalı mekanlarda odanın yeterince nemli olmaması ve uzun süre bilgisayar ekranına bakarken göz kırpmayı aksatmak gözyaşının buharlaşmasını artırarak, ‘gözlerde kuruluk’ problemine neden olabiliyor. Gözlerde kuruluk; gözde yanma, batma hissi, kaşıntı, kızarıklık, okurken gözün çabuk yorulması ve bulanık görme gibi yaşam kalitesini oldukça düşüren sorunlara yol açabiliyor. Üstelik göz kuruluğu şiddetlendiğinde ileride kalıcı hale dönüşebilen görme kaybıyla bile sonuçlanabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, kapalı ortamların yanı sıra kış aylarında soğuk hava ve rüzgarın etkisiyle de gözlerdeki nemin azalması sonucu göz kuruluğu oluştuğuna dikkat çekerek, “Bu nedenle soğuk ve rüzgarlı havalarda gözü koruyan gözlük ve siperlik kullanmak, göz sağlığımız için çok önemli.” diyor. Aslında alacağımız önlemlerle görme kaybına kadar gidebilen bu sorunu önlemenin mümkün olacağını belirten Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, gözlerde herhangi bir şikayet olduğunda zaman kaybetmeden bir uzmana başvurmak gerektiği uyarısında bulunuyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay kış mevsiminde göz kuruluğuna karşı almamız gereken 6 korunma yolunu anlattı, önemli öneri ve uyarılarda bulundu.

Su içmeyi alışkanlık edinin

Vücudumuzun yaklaşık yüzde 60’ı sudan oluşuyor. Dolayısıyla ihtiyacımızdan az su tükettiğimizde gözyaşı üretimimiz azalıyor. Dr. Emre Sübay sağlıklı gözyaşı üretimi için vücudumuzdaki su oranının yeterli düzeyde olması gerektiğini belirterek, “Göz kuruluğuna karşı günde en az 2 litre su içmeyi ihmal etmeyin” diyor.

Omega-3 sofranızda bolca bulunsun

Yapılan araştırmalar omega-3’ün göz kuruluğu semptomlarını azalttığını gösteriyor. Sağlıklı gözyaşının en üst katmanını yağ tabakası oluşturuyor. Omega-3 bu tabakayı destekliyor ve gözyaşının kalitesini arttırıyor. Dolayısıyla omega 3’ten zengin olan balıkların (uskumru, ton, somon ve sardalya) yanı sıra ceviz ve semizotu gibi besinlere sofranızda düzenli olarak yer açın.

Kapalı mekanlarda nem oranını ayarlayın

Yeterli havalandırması olmayan kapalı alanlarda, klimanın havayı sıcak ve kuru bir hale getirmesi gözyaşının buharlanmasını artırarak gözlerde kuruluğa yol açabiliyor. Bu nedenle bulunduğunuz ortamı her gün sık sık havalandırmaya ve ortamın nem oranının yüzde 45 civarında olmasına dikkat edin. Evde, ofiste ve özellikle araç içerisinde klimanın doğrudan yüzünüze üflememesine dikkat edin. 

Her 40 dakikada bir 40 saniye mola

“Pandemiyle birlikte, özellikle masa başında çalışanlar ve uzaktan eğitim alan öğrenciler çoğu zamanlarını evde ve ekran karşısında geçirir oldular. Bu doğrultuda artan ekrana bakma süresi göz kuruluğunun oluşumuna zemin hazırlıyor” diyen Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, şu önerilerde bulunuyor: “Ekrana baktığımız süre boyunca göz kırpma aralığımız azalıyor ve gözyaşı çok daha hızlı buharlaşıyor; bu durum da göz kuruluğuna neden oluyor. Ekran başında geçirdiğiniz süreçte, göz sağlığınızı korumak için monitörün yüksekliğini göz seviyesinde veya altında olacak şekilde ayarlayın. Her 40 dakikada bir 40 saniye kadar ara vermeyi de ihmal etmeyin.”

Rüzgarlı havada ‘gözlük’ şart!

Düzenli yürüyüş yapmak her ne kadar sağlığımız için çok önemli olsa da, soğuk ve rüzgarlı havada uzun süre kalmak gözyaşını buharlaştırarak göz kuruluğuna neden olabiliyor. Soğuk ve rüzgarlı havada geniş çerçeveli gözlükler veya koruyucu siperlik kullanmanız göz kuruluğuna karşı fayda sağlayabiliyor. Ayrıca uzun süre ultraviyole ışınlarına maruz kalmak da göz kuruluğunu artırıyor. Ultraviyole ışınlarından korunmak için güneş gözlükleri kullanmanız, göz kuruluğuna karşı almanız gereken bir başka etkili önlem. Çünkü kışın ultraviyole ışınları özellikle karlı havada göze yansıyarak gözlerde kuruluğu artırabiliyor. 

Kontakt lens kullanıyorsanız, dikkat!

Kontakt lensin doğru kullanılmaması da, göz kuruluğunun yaygın nedenleri arasında yer alıyor. Kontakt lens su içeriyor ve kurumaması gerekiyor. Sürekli ıslak tutmak için kullanılmayan zamanda solüsyonda bekletiliyor, göze uygulandığında ise bu nemi gözyaşından alıyor. “Gözyaşı film tabakasının incelmesi durumunda ise kontakt lensle göze temas ettiği kornea tabakası arasında sürtünme artıyor ve batma, yanma ile kızarıklık şikayetleri gelişiyor” uyarısında bulunan Dr. Emre Sübay, “Kontakt lensin materyalinin, temel eğrisinin ve çapının hastaya göre ayarlanmaması durumunda; kontakt lensin gözde uzun süre kalması, gece gözde unutulması gibi durumlarda bu şikayetler artıyor. Bu nedenle kontakt lens uygulaması mutlaka hekim kontrolünde olmalı.” diyor.

Göz kuruluğu tedavisi gecikmemeli!

Göz sağlığımız üzerinde son derece önemli olan gözyaşımız yetersiz kaldığında, gözlerde kuruluk oluşuyor. Toplumda oldukça sık görülen bu hastalık; gözyaşının vücut tarafından yeterince salgılanmaması ya da mevcut gözyaşının çeşitli dış etkenlerle buharlaşması sonucu görülüyor. İlerleyen yaş, romatolojik hastalıklar, endokrinolojik hastalıklar, kullanılan bazı ilaçların yan etkileri gözyaşı üretimini olumsuz yönde etkileyebiliyor. Klima, soğuk hava ve rüzgar gibi çevresel etkenler de gözyaşının buharlaşmasını tetikleyerek, gözlerde kuruluk oluşturuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, gözün net görebilmesi için sağlıklı bir gözyaşı film tabakası gerektiği, bu tabakanın bozulmasının görme kaybına yol açabildiği uyarısında bulunarak, “Bu nedenle göz kuruluğunun erken dönemde tedavi edilmesi çok önemli. Göz kuruluğu şikayet boyutuna geldiğinde, doktorunuz önerdiği takdirde, gözlerinizi nemlendirmek için suni gözyaşı damlaları kullanmanız, şikayetlerinizi azaltmada etkili oluyor.” diyor.