Yazılar

Bodrum Kalesi efsanesi

Bodrum Kalesi efsanesi

Bodrum, dediğimizde birçoğumuzun hayatlarında yerini almış, güzel anılar zihinlerde canlanacaktır. Bu ayki yazımda; Bodrum’ un eşsiz değerleri arasında kabul gören kalenin tarihini yazmak sizleri geçmişe dair kısa bir yolculuğa çıkartmak istedim.

Bodrum, tarihçilere göre üçbin beşyüz yıllık tarihi ile coğrafi açıdan bir yarımadadan oluşan liman kenti olmaktadır. İlk yerleşimlerin Milattan önceki çağlarda olduğu bilinmektedir.  Öyle bereketli ve güzel bir coğrafya olmuş ki; Dönemin güçlü tüm medeniyetleri şehri ele geçirebilmek adına birbirleri ile hep savaşmışlar. Antik dönemden tanıdığımız ünlü yazar Homeros, Halikarnasos’a (Bodrum); “Ebedi Mavilikler Cenneti” adını vermiştir.

Pause Travel

Bu güzel liman kenti adı Antik dönemde Halikarnasos olarak bilinmiştir. Antik dönemden günümüze; Lidya, Karia, Pers, Dor, Helen, Roma, Bizans ve Osmanlı uygarlıklarının hakimiyeti altında olmuştur.

Bodrum’ da yetişmiş olan; Tarih yazarlığı denildiğinde ilk akla gelen ünlü tarihçi Heredotos ((M.Ö. 484) o dönemde ada şeklinde olan kale yerinin Dorlar tarafından kurulduğunu yazmaktadır. Dünya tarihinde önemli yeri olan ilk kadın deniz amirali I.Artemisia’ da bu şehrin yetiştirdiği özel kişilerden olmuştur.

Bodrum ismi kaleyi inşa eden St. Petrium şövalyelerinden gelmektedir.              

Bodrum’ u hakimiyeti altında tutan Rodos Şövalyeleri döneminde bölgede Türkler’ de yaşamaktaymış. Bu dönemde şehrin adı Bodrum olarak telaffuz edildiği rivayet edilir.

 Bodrum Kalesi Tarihi Süreç;

Osmanlı’ nın, Anadolu’ da topraklarını genişletmek adına girdiği savaşların etkisi ile Osmanlı’ ya karşı şehri korumak için kalenin yapımına başlandığı bilinmektedir. St Jean Şövalyeleri tarafından inşa ettirilen, Bodrum kalesi yapımına 1402 yılında başlanmış olsa da, bitmesi 120 sene sürmüş ve 1522’ de inşası bitmiştir. Kale’ nin ilk ismi Aziz Peter Kalesi olmuştur.  Kalenin inşasına başlanırken, bölgede savunma için Dorlar döneminden kalan küçük kale burçları ve 11.yy’ dan kalan Selçuklu kalesinin bu alanda bulunduğu ifade edilmektedir. St Jean Şövalyeleri tarafından 1402-1522 yılları arasında kontrol edilen kalede; Fransız, İtalyan, İngiliz, Alman ve İspanyol (Yılanlı) kuleleri yer almaktadır. En yüksek kule ise Fransız kulesidir.

Şehir XI. Yüzyılın son çeyreği itibariyle Türklerin kontrolüne geçmiştir. Rodos adasını, Kanuni Sultan Süleyman’ ın fethi ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu toprağı olmuştur.

Müttefiklerin yenilmesi sonucu mağlup olunan I. Dünya savaşı sonrası İtalyan işgali başlamış ve Kurtuluş savaşı sonrası işgal sona ermiştir. Kale, 19 yy sonlarında bir dönem hapishane olarak kullanılırken hamam eklenmiştir. Hamam, Osmanlı eseri olma özelliğini içerir. 1960 yılında Sualtı Arkeoloji müzesi olarak hizmete alınmıştır.

 Bodrum Kalesi Hakkında;

Kale yapılırken, yıkık halde olan dünyanın yedi harikasından sayılan *Mausoleion’un taşlarının kullanıldığı ifade edilir. (“Halikarnas Mozolesi (ya da Mausoleion), Kral Mausolos adına karısı ve kız kardeşi Artemisia tarafından Halikarnassos‘ta yaptırılmış mezar”)

Kale, iki liman arasında kayalıklar üzerine kurulmuştur. Dorlar döneminde ada şeklinde olan kale bölgesi sonraki dönemlerde kara bağlantısı ile yarımada durumuna dönüşmüştür.

Savaş anında kuşatmalarda su teminini rahat sağlayabilmek adına iç kale içerisine yapılmış 14 adet sarnıç yer almaktadır.

İç kale mevkii alanına ulaşmak için 7 kapıdan geçilir. Her kapının üzerinde farklı anlamlar içeren ejderha, aslan gibi figürler yer almaktadır.

Kalenin iç güvenliğini tesis için yaptırılmış olan; takviye edilen çift duvarları arasında su hendeği üzerinde asma köprü, kontrol kulesi yer almaktadır. Ayrıca Sultan II. Mahmut tuğrası da bu bölümde yer almaktadır.

Sultan II. Beyazıd’ a karşı başarısız bir kalkışma gerçekleştiren kardeşi Cem Sultan şövalyelere sığınmış bir süre kalede ikamet etmiştir.

Kale içerisinde yer alan dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Sualtı Arkeloji müzesi;                  1995 yılında Avrupa’da Yılın Müzesi Yarışması’nda “Özel Övgü” ödülüne değer görülmüştür.

Müze içerisinde 14 adet sergi salonu bulunmaktadır. Doğu Roma gemisi, Amphora sergileri, Cam batığı, Cam salonu, Uluburun batığı, Sikke ve Mücevherat salonu, Karya Prensesi salonu, Alman kulesi içerisinde yer alan; işkence odaları yer almaktadır.

Müze, sahip olduğu Amphora sayısı itibariyle; Dünyanın en zengin Doğu Akdeniz amforaları koleksiyonuna sahiptir.  Dünyanın en eski batığı batık gemisi olarak kabul gören; 3 ton cam ile çıkarılmış Serçe Limanı batığı ve diğer önemli Yassıada, Şeytan Deresi batıkları da müzede sergilenmektedir.

Halikarnas Balıkçısı olarak bildiğimiz; Cevat Şakir Karabağaçlı (1886-1973)    

Hikaye ve roman yazarımızı anarak yazımı bitirmek isterim.  Mahkumiyetini kalebent olarak geçirmek üzere Bodrum’ a sürgün edilmesi sonrası bir Bodrum aşığı olmuştur. Bugün göğe doğru uzanan meydan ve liman bölgesinde yer alan o dev ağaçları o ekmiş ve baba sevgisi ile onlara şefkat ve ilgi göstermiştir.  Bu vesile ile yazılarında bize verdiği ilham ve tüm katkılarından ötürü minnet ve şükran duygularımla…

Murat Söker 

“Kaplumbağa Terbiyecisi” Osman Hamdi Bey ve müzesi

“Kaplumbağa Terbiyecisi” Osman Hamdi Bey ve müzesi

OSMAN HAMDİ BEY (1842 -1910)

Osmanlı’ dan günümüze; İstanbul’ u en güzel resimlerini yapan ressam, kendisini en çok “Kaplumbağa Terbiyecisi” adlı popüler olan eseri ile tanıdık.

Popüler olmuş, evde, işyerinde veya bir cafe da görmeye aşina olduğumuz resimler vardır.  Bu yapıtlar adeta zihinlerimize nakşetmiş gibidir. Asılı oldukları duvarlarda ortamın havasını değiştirirken, bizlerin de hayatlarına misafir olurlar. Mutluluk, hüzün veya stress yaşadığımız anlara şahitlik ederler. Her ne kadar bir nesne olsalar da; mekan içinde yaşadığımız o anlara tanıktırlar. “Kaplumbağa Terbiyecisi” yağlı boya eseri de bu tipte çok bilinen Osman Hamdi bey’ in eseridir. Sanatçımızı en çokta bu ünlü resmi ile tanıyoruz.

Osman Hamdi Bey; Ailesinin ikisi kız altı çocuğun en büyüğü olarak 10 Aralık 1842’de İstanbul‘da dünyaya gelmiştir. Babası, Fransa’ da mühendislik eğitimi almış ve Osmanlı’ nın ilk maden mühendisi ve sadrazamlık yapmış devlet adamı İbrahim Ethem Paşa’ dır.

İmparatorluğun iyi eğitim almış, zeki ve yetenekli yüzü batıya dönük sanatçı, bürokrat, arkeolog kimliği ile ülkesine çok yünlü hizmetleri olmuştur. Birazda ilklerin insanı olmuştur.  İlk müze yöneticisi, ressam, arkeolog ve Kadıköy‘ün ilk belediye başkanı olmuştur.

Maarif-i Adliye okuluna devam ederken, yaptığı kara kalem resimlerle dikkatleri üzerine çekmiştir. Babasının yönlendirmesi ile birlikte; hukuk öğrenimi için Paris’e gönderilmiş. Paris’te süren hukuk öğrenimi sürecinde ünlü ressamlar Jean-Léon Gérôme ve Boulanger‘in atölyelerinde usta, çırak ilişkisi ile çıraklık yaparak resim eğitimleri almıştır.

Kendisi ile aynı dönemlerde, Paris’e resim öğrenimi için Şeker Ahmet Paşa ve Süleyman Seyyid resim eğitimi için gönderilmişlerdir. Eğitimleri sonrası yurda dönen bu üç kişi, Osmanlı’ da; Türk resim sanatının oluşmasına öncülük eden sanatçılar olmuşlardır.

Osman Hamdi bey; İlk Türk arkeoloğu olarak o günkü Osmanlı toprakları olan Bağdat’ta ilk arkeolojik çalışmalarını başlatan olmuştur. Osmanlı’ da Arkeoloji’ nin bilim dalı olarak kabulü konusunda çok çaba göstermiştir. Bugün İstanbul arkeoloji müzesinde sergilenen dünyaca ünlü; (Sayda Kral Mezarlığı) Lübnan’ da ortaya çıkardığı İskender Lahdi’ni bulup İstanbul’ a getiren arkelog olmuştur. Nemrut dağı ve Lagina (Muğla, Yatağan) arkeoloji çalışmalarını kendisi başlatmıştır.

Gülhane parkı içerisinde kurulan Müze –i Hümayun (İstanbul Arkeoloji Müzesi) müzenin kurucusu olup, 29 yıl yöneticiliğini yapmıştır. Müze sadece sergi alanları ile değil, içerisinde fotoğrafhane, kütüphane ve modelhane bölümleri ile faaliyete geçmiştir. Müzeyi dünyanın sayılı müzeleri arasına ekleten kişi olmuştur. Türk müzeciliğine katkılarından ötürü, kendisi çağdaş Türk müzeciliğinin kurucusu sayılmaktadır. O dönemde yabancı arkeologların kazılar sonrası eserleri yurtdışına çıkarmalarının önünde geçmek için, yasal düzenlemeler yaptırtmıştır. Bu sayede batılı ülkelere Osmanlı topraklarından çıkan eski eserlerin kaçırılması önlenmiştir.

2 Mart 1883’ de açılan ve ülkemizin ilk güzel sanatlar okulu olan Sanayi-i Nefise Mektebi Ali’ nin kurucu müdürlüğünü yapmıştır. Okulun mimari tasarımı, inşası ve akademik kadro oluşturulmasında büyük katkıları olmuştur. Okulun günümüzde ki adı; Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi.

Yurtiçi ve yurtdışı devlet hizmetinde olduğu görevlendirmeler içerisinde; 1875 yılında Kadıköy‘ün ilk şehremini (belediye başkanı) olarak bir yıl görev yapmıştır.

Eskihisar köyünde (Gebze) yer alan evini çok sevdiği ve yaz aylarını burada geçirdiği bilinmektedir. Dünya çapında ses getiren ünlü eserlerini şehirden uzak, Eskihisar köyünde yer alan evinde üretmiştir. Osman Hamdi bey’ in en çok ilgi gören; “Kaplumbağa Terbiyecisi” (1906), “Silah Taciri” (1908) eserleri arasındadır.  Sanatçının eserlerinden bazıları; İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Londra, Liverpool ve Boston müzelerinde yer almaktadır.

İstanbul, Kuruçeşme’ de bulunan yalısında 24 Şubat 1910’ da hayata gözlerini yummuş olup vasiyeti gereği Eskihisar’ a defnedilmiştir.

Sanatçının Eskihisar’ daki köşkü “Osman Hamdi Bey müzesi” olarak kişisel eşyaları muhafaza edilerek, 1987 yılından itibaren müze olarak ziyaretçilerine açıktır.

Müze Adresi: Eskihisar Mahallesi Gebze / Kocaeli  Telf: 0262 655 63 49

Murat Söker

e-posta: neexss@gmail.com

intagram: murat_soker

Çemberlitaş Sütunu                       

Çemberlitaş Sütunu                                                                                                                     “Günümüze, efsanesi ve gizemi ile ulaşan Doğu Roma eseri”

Geçmişte var olan görkemli yapıları ile günümüzde farklı bir görünüme sahip mekanlar vardır. Asırları içeren tarihsel süreç de depremler, savaşlar v.b nedenlerden dolayı o ihtişamlı yapılar günümüze ulaşamamış olabiliyor. Çemberlitaş ve çevresinin hikayesi de bu anlatıma uymaktadır. Günümüzde geriye sadece Çemberlitaş olarak bildiğimiz anıt’ ın yer aldığı alan ve bu alan ile ilgili efsanesini sizlere bu yazımızda paylaşmak istedim.

Bir anlamda İstanbul’ un yedi tepesinden biri olarak kabul gören, Çemberlitaş’ ın bulunduğu tepeyi anlatmış olacağız.

Tarihi yarımada bölgesi, çevresini saran surlardan da bildiğimiz üzere İstanbul’ un ilk yerleşim bölgeleri içinde olmaktadır. Bizans döneminde; Sultanahmet ve çevresi İmparatorluğun ve şehirdeki soyluların merkezi olduğu bilinmektedir.

Anadolu’ da ve Avrupa’ da iki ayrı İmparatorluk olarak varlığını sürdüren Roma İmparatorluğu M.S. 4. yüzyılda gücünü daha da artırmıştır. İstanbul (Kostantinapolis), stratejik durumu itibariyle, İmparator Büyük Konstantin tarafından yeni başkent olarak 330 yılında görkemli törenlerle ilan edilmiştir.

İmparator Büyük Konstantin (Doğu Roma İmparatorluğu) şehrin imarına büyük katkıları olmuştur ve Hristiyanlığı kabul eden ilk imparator olmuştur. Bizans döneminde (Doğu Roma İmparatorluğu) şehri başkent ilan etmesi sonucu yoğun imar faaliyetlerini başlatmıştır. MS 330 yılından 337’ye kadar süren imar çalışmalarında şehre önemli eserler kazandırmıştır. At meydanının (Hippomodros) at oyunları meydan inşasından sonra Çemberlitaş meydanına Forum Konstantin adında kendi yaşatacak senato binalarını içeren yapıları inşa ettirmiştir.

Konstantin Forum (Çemberlitaş’ ın olduğu alan); İhtişamlı bir görünüme sahip mermer cepheli senato binaları, görkemli sütunlar ve meydan ve ortasındaki Zafer Takı ile etkileyici bir görünümde hizmete girmiştir.

Çemberlitaş Sütunu ve Forum Konstantin Yapıları

1.Konstantin, şehrin (Konstantinopolis) başkent olması sebebiyle zafer anıtı da Forum’un olduğu alana inşa ettirir. Forum meydanına dikilen 3 ton ağırlığa sahip, 9 adet çemberin üst üste monte edilmesi ile Çemberlitaş anıtı oluşturulmuştur. Roma’dan getirilen doğan güneşi selamlayan Apollon heykeli üzerine yerleştirilmiştir. Anıtın orijinal yüksekliği 57 metre olduğu bilinmektedir (günümüzde 35m).

Anıt üzerinde yer alan Apollon dönemim inancı gereği toplum hayatında önemli bir yeri olmuştur. Kısaca bilgi vermek gerekirse;  Apollon: Antik dönem mitolojide, güneşin, müziğin, sanatların, ateşin ve şiirin tanrısı, kehanet yapan, bilici tanrı olarak kabul edilmiştir. Aydın ili Didim ilçesinde günümüze tüm ihtişamı ile ulaşmış dünyanın sayılı ören yerleri arasında kabul gören Apollon tapınağı bulunmaktadır.

Sonraki senelerde ise; Hıristiyanlık imparatorluğun tek resmi dini olarak kabul edilmesi ile Apollon heykeli indirilip ve yerine imparator heykelleri yerleştirilmiştir. Sütun 1081 yılında (11.yy) ise çıkan güçlü bir fırtına veya yıldırım çarpması sonucu heykel devrilmiştir. Sonrasında ise sütunun onarılarak üzerine çok büyük bir haç dikildiği ifade edilir.

Fatih Sultan Mehmet’ in, İstanbul’ u fethi ile birlikte (1453) sütün üzerindeki haç indirilmiştir.

Osmanlı döneminde; Çemberlitaş anıtı ilk olarak 1470’li yıllarda I. Selim döneminde tadilat gördüğü bilinmektedir. Meşhur İstanbul yangınlarından sütun da nasibini almıştır. Üzerinde ki mermerler bu yangın sonrası hasar görmüştür. Sultan II. Mustafa (1695-1704) döneminde sütunun alt kısmına duvar örülmüş ve demir çemberlerle sardırılarak takviye edilmiştir.

Gizem katan efsanesi:

Çemberlitaş Sütunu efsanesi olarak günümüze kadar ulaşanlar ise; Sütunun altında kutsal emanetlerin olduğu rivayet edilmiştir. Hz. İsa peygamber’ in Kudüs’ te yer alan mezarından çıkarılan bazı eşyalarının sütunun altına gömüldüğü anlatılır.

Kutsal Kadeh Efsanesi:

Yine bu efsaneye ilişkin olarak; Bu alanda Kutsal Kadeh’ in olduğu rivayet edilmiştir.
“Rivayete göre; Hz. İsa’ nın hayata gözlerini yummadan önce son kez kullandığı, kadeh kutsal kabul edilip bin havarisi ile büyük bir özenle korunmaya alınmıştır. Kadehin bu kadar özenli korunmasının nedeni, sahip olduğu tılsımlı gücüdür. Kutsal kadeh herhangi bir faninin eline geçip, o kişi kadehten bir şeyler içerse o kişinin ölümsüz olacağına inanılmıştır.”

Konstantin’in annesi, Helena; Kudüs ziyareti sırasında Hz. İsa’ ya ait kutsal kadeh ve diğer kişisel eşyaları alarak, sütunun altına yaptırılan odaya gizlediği rivayet edilmektedir.

Sütunun altında bir yer altı mezarı olduğu da ifade edilir. 1204 yılındaki Latin istilası sırasında yağmalama ile oluşan zararlardan bu alanında nasibini aldığı düşünülmektedir.

Başka bir efsaneye göre ise; İmparator Konstantin’ in mezar yerinin, Çemberlitaş sütunun altındaki yer altı mezarı olduğu rivayet edilmiştir.

Çemberlitaş meydanı, Bizans döneminde şehrin ana arter noktası olmuştur. Bu ihtişamlı dönem Latin istilası’ na kadar sürmüştür. İstila sonrası ise savaşın yakıcı etkisi ile şehir harap olmuştur.

Yolu düşüp bugüne kadar inceleme fırsatı olmayanlar için, bu yazımızın keyifli bir ziyaret anısı için vesile olmasını dileriz.

Çemberlitaş Sütunu, mevki olarak; Divanyolu Caddesi üzerinde, Beyazıt ile Sultanahmet arasında kalmaktadır.

Yazı: Murat Söker

Adı gibi bir köy… “Şirince”

Adı gibi bir köy… “Şirince”

Şirince, İzmir’ in ilçesi Selçuk’ a bağlı; Güzel memleketimizin görülmesi gereken doğal güzelliği bozulmamış saklı kalmış yerlerindendir.

Tarihçesi:

Köyün tarihi M.Ö. 5. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Tıpkı ismi gibi sevimli bir yerleşim bölgesidir. Köyün doğallığının bozulmadan günümüze ulaşmasının bir sebebi de ulaşımın zorlu koşullar içermesinden dolayı olabilir.

Köyün orijinal adı olan “Kırkınca” iken daha sonra değiştirilmiş. Rivayet edilir ki; Eski çağlarda kendilerini köyün yerleştiği dağlara vuran kırk kişiye aften bu ismin verildiği anlatılır. Yunanistan ve Türkiye arasında 1924’ de gerçekleşen nüfus mübadelesine kadar köyde Rum ahali yaşarmış. Ahalinin köy ismini telaffuz ederken Kirkice, Kirkince ve nihayet Çirkince gibi isimler kullanılır olmuş. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, vali  Kazım Dirik‘in talimatıyla köyün adı Şirince olarak değiştirilmiş.

Etkinlikler:

Köy ziyaretinde meydanda araçtan indiğinizde; doruğa doğru çıkan, ağaçların gölgelediği taş döşeli dar yamaç sokaklarında yürüyüş büyük bir keyif veriyor. İki katlı bahçeli evlerin önünden geçerken kendinizi tarihi bir yolculuğa çıkmış hissedersiniz. Meyve ağaçları, çiçekler, kuş cıvıltıları arasında huzurlu bir yürüyüş köy sokaklarında yaşanmaktadır. Evlerin özelliği ise, hiçbir evin diğerinin manzarasını kapatmamaktadır. Köy içinde restore edilmiş ziyarete açık iki adet Kilise bulunmaktadır.

Aydın doğumlu, Yunanlı yazar Dido Sotiriyu “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” kitabında Manoli karakteri ile Rum köylüsünün yaşadıklarını anlatmaktadır. Kitapta Manoli’ nin (kitabın kahramanı); Şirince’ de doğa ile başbaşa bir köy hayatına sahip çocuğun yaşadıkları konu edilmektedir.

Osmanlı döneminde, bölgede incir ihracatının yoğun olması nedeniyle; köyde incir üretimi yoğun bir bölge olmuştur. Günümüzde de köyde bağcılık, zeytincilik, şeftali, incir, elma ve ceviz de yetiştirilmektedir.

Köy meydanında göreceğiniz; Taze sıkılmış meyve suları ve farklı tatları içeren meyve şarapları ziyaretinizi renklendirecek doğal tada sahip içeceklerden oluşuyor.

Efsanesi:

Köyle ilgili yurtiçi ve yurtdışı medya’ da oldukça ses getiren bir haber çıkmıştı.  21 Aralık 2012 tarihinde, Maya takvimine göre kıyamet kopacağı ve en güvenli alanın bu bölge olacağı söylentisi haber olmuştu. Bu sebeple izdiham olabilir düşüncesi ile önlemler alınmış, fakat beklenen olmamış. Haberin çıktığı dönemde köye gelen ziyaretçi sayısında ciddi düşüş yaşanmış.

Matematik Köyü:

Prof. Dr. Ali Nesin’ in kurduğu köy, 55 dönüm arazi üzerinde ve Şirince’ ye 1 kilometre mesafede yer almaktadır. “Nesin Matematik Köyü”, imece usülü yardımseverlerin katkıları kurulmuştur. Yüksek matematik çalışması için öğrencileri ağırlamaktadır. Haziran ve Eylül ayları arasında faaliyet göstermektedir.

Geleneksel Festivali:

Her sene ekim ayının ikinci pazarı geleneksel Bağbozumu festival yapılmaktadır. Toplanan üzümler geleneksel yöntemler ile ezilip, şarap yapılmak için işlemlerden geçirilirler. Festivalde en iyi şarap ve Şirince güzeli seçilmektedir.

Bulunduğu Bölge:

İzmir’ e 83 km, Selçuk ilçe merkezine 8 km, Efes Antik şehrine 12 km ve Kuşadası’na ise 30 km uzaklıkta yer almaktadır.

Murat Söker

Galata Kulesi Efsaneleri

Galata Kulesi Efsaneleri

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer”

Yahya Kemal Beyatlı’ nın şiirinde ifade ettiği tepeleri; İstanbul manzarası izlemek için günümüzde bulmak zor. Buna rağmen Galata Kulesi panoramik İstanbul manzarası izletmek için yüzyıllardır ziyaretçilerini ağırlıyor.

Kule, İstanbul’ a yolu düşenlerin, şehirde yaşayanların bazen manzara keyfi bazen de şehir efsanelerinden dolayı uğrak yeri olmaya devam ediyor.

Tarihi kulenin içerisinde geçmişi düşündüğünüzde sizi tarihi bir yolculuğa çıkartıyor. Bu tarihi yolculuğu daha keyifli kılmak adına; Galata ve Galata Kulesi tarihini ve efsanelerini bu yazımızda aktarmak istedik.

 Yazı: MURAT SÖKER

Bizans ve Osmanlı Döneminde Galata Bölgesi

Galata bölgesi Bizans ve Osmanlı dönemlerinde hep dış mahalle olarak değerlendirilmiştir. İstanbul, Bizans döneminde 14 mahalleye ayrılmış olup Galata bölgesi de 13. Mahalle olarak kayıtlarda yer almıştır. Osmanlı da ise, şehir 4 bölgeye ayrılmış kadılıklarla yönetilirken Galata 4.kadılık bölgesi olmuştur.

Galata Kulesinin tarihi Bizans dönemine dayanmaktadır. M.S. 528 yılında Bizans imparatoru Anastasius’ un emri ile boğazdaki gemiler için Fener Kulesi olarak inşa edilmiştir.                      Kule ilk yapıldığında bugünkü kadar ihtişamlı ve büyük bir görüntüye sahip değilmiş.                                         Yapım yılı itibariyle dünyanın en eski kulesi olarak kabul edilmektedir.

İstanbul’ un idaresi Bizans’ ta olsa da; Galata bölgesi 13.yy’ da bu gölgeye gelen denizcilik ve ticareti iyi bilen İtalyan asıllı Ceneviz Kolonisinin kontrolünde olmuştur. Yine Cenevizliler gibi, deniz ticaretinde mahir olan Venedikliler’ de bu bölgeye yerleşmişlerdir.

Kule bugünkü yüksekliğine, Cenevizliler döneminde getirilmiştir. Hakimiyet alanlarının kontrolüne önem vermeleri sebebiyle bölgeyi saran bugün ise yok olduğu için göremediğimiz surlar inşa etmişlerdir. Kuleyi de gözetleme amaçlı olarak 1348-49 yıllarında yeniden inşa etmişlerdir.

Galata bölgesi surları olduğu dönemde, bölgeye 12 farklı kapıdan giriş yapılıyormuş. Surlar bir uçtan, uca 14 km olduğu rivayet edilmektedir. Galata surlarının, Osmanlı döneminde yıkılmaya başlaması ile 1864 yılında tamamen ortadan kalkmıştır.

İstanbul’ un fethinde, Cenevizliler’ in Galata bölgesini savaşmadan Fatih Sultan Mehmet’ e teslim etmeleri genç İmparator Fatih’ i oldukça memnun etmiştir. Cenevizliler ve Venedikliler’ in ticaret konusunda başarılarını bildiği için onları ödüllendirmiştir. Bu sebeple kendilerine kolonilerinin varlığını sürdürecekleri özel haklar vererek özerk yapıları korunmuştur.

Kule tarihi boyunca işgaller, yangınlar gibi zor sınavlardan geçtiğini söyleyebiliriz. Tüm bu süreçlerde şehrin hakimiyetini sağlayan otoritelerin her zaman ilgisine mazhar olmuş ve restorasyon tamir süreçleri ile günümüze ulaşmıştır.

1204 yılında IV. Haçlı seferi ile Kudüs’ ü işgalden kurtarmak için yola çıkan ordular; Venedik Dükü Enrico Dandolo kışkırtması ile yönleri değişmiş ve İstanbul’ u işgal etmişlerdir. Bizans kontrolündeki şehirde kültür hazineleri ve Galata Kulesi ağır hasar almıştır. Hasar gören kule Cenevizliler tarafından 1348’de yığma taşlar kullanılarak restore edilmiştir. Sonrasında 1445-1446 tarihleri arasında ise kule boyuna ilaveler yapılarak yükseltilmiştir.

*IV Haçlı seferi İstanbul işgali görseli

İstanbul, Osmanlı hakimiyetindeyken ilk büyük depremini II. Beyazıt (1509 yılı) döneminde yaşamıştır. Bu depreme “Kıyamet-i Sugra” yani “küçük kıyamet” denilmiştir. Kule’ de bu depremde çok zarar görmüş ve büyük çapta tamiratlar yapılmıştır. Türk mimarisine uygun tarzda yapılan tamiratlar sonrası yapının üçüncü kata kadar kısmı Ceneviz, üst kısımlar ise Osmanlı mimarisi tarzına bürünmüştür.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise; Kulenin sağlam taş bina, etrafı hendekler ile çevrili olması ve tersanelere yakın olması sebebiyle zindan olarak kullanılmıştır. Kasımpaşa tersanelerinde savaş esiri olarak çalıştırılanların barınması için tahsis edilmiştir. Kule’ de tutulan esirler, Kasımpaşa tersanelerine çalışmaya götürülüp, getirilmişlerdir.

Döneminin en önemli astronomlarından (gökbilimci, matematikçi) Takiyüddin Efendi,   Sultan III. Murat döneminde yaptığı çalışmalar destek görmüştür. Tophane sırtlarında Takiyüddin rasathanesi kurulmuştur. Ayrıca Galata kulesi de rasathane gözlemleri için kullanıma tahsis edilmiştir. Ahalinin akıl dışı söylentileri Padişah’ a ulaşınca, rasathane 1579 yılında kapatılmıştır. Talihsiz bir kararla, Takiyüddin rasathanesi ise top atışları ile yıkılmıştır.

* Takıyüddin’in rasathanesi minyatürü (III. Murad’a sunulan Şehinşahname)

Her zaman işlevselliği ile ön plana çıkan kule 1717 yılında şehirde çıkan yangınların izlenmesi için yangın gözleme kulesi yapılmıştır.

Bu dönemde şehirde çok fazla ve büyük ölçekte yangınlar yaşanması sebebiyle bu iş için tahsis edilmiştir. Kuleden şehri izleyen, gözcüler yangınları kös (büyük davul) çalarak ahaliye ve tulumbacılara (itfaiye) haber vermektedirler.

Dönemin yabancı seyyahları kös’ ten çıkan yüksek sesin çok rahatsız edici olduğunu seyahatnamelerinde yazmaktadırlar.

Ne talihsizliktir ki; yangınların gözlenmesi kullanılan kule bu dönemlerde iki kez yangın geçirmiştir.

III. Selim döneminde çıkan yangında kulenin yarısından fazla kısmında hasar oluşmuştur.  Onarım sağlandıktan sonra üst katına cumba eklenir.  II. Mahmut döneminde1831 yılında çıkan yangında tekrar zarar görür. Bunun üzerine yapılan tadilat sırasında kulenin üzerine iki kat daha çıkılır ve çatı külahı ilave edilir. Bu sırada kule  eteğinde yer alan avlu, kıyıya inen sur duvarları kaldırılır ve hendekler doldurulur. Girişte yer alan kitabede ki 16 mısralı methiye restorasyon çalışmaları emrini veren II. Mahmut içindir.  Cumhuriyet döneminde (1965 -1967) arasında süren restorasyonlar yapılmıştır.

Galata Kulesi Efsaneleri

Bugüne ulaşmış olan iki farklı hikaye öne çıkmaktadır.

Bizans döneminde inanışa göre; Bir erkek ve kadın Galata Kulesi’ne ilk kez birlikte çıkarlarsa, onların mutlaka evleneceklerine inanılırmış. Tılsımın gerçekleşmesi için çiftlerden birinin daha önce kuleye hiç çıkmamış olmalı…

Evliya Çelebi, Seyahatnamesin de; Hazerfen Ahmet Çelebi’ nin, IV. Murat döneminde (1632 yılında) lodoslu bir havada Galata Kulesin’ den tahtadan yapılmış kanatlarla kendini boşluğa bıraktığını anlatır. Tahta kanatlarla kanat çırpan Hezarfen’ in İstanbul boğazını geçip Üsküdar meydanına indiğini yazmıştır. Evliya Çelebi’ nin naklettiği bu olay başka bir kaynakta geçmediği tarihçiler tarafından ifade edilmektedir. Bu açıdan akademisyenler bu hikâyenin bilimsel olarak tutarsız olduğunu ifade etmişlerdir.

Belki de o dönem dünyada merakla takip edilen seyahatler yapılan İstanbul’ un daha fazla ilgi görmesi için yaratılmış bir hikaye olabilir. Evliya Çelebi, dünyayı gezen bir seyyah olarak yazdıkları dünyada takip ediliyordu. Bu yorum için dayanak noktamız ise; Seyahatname de yazılan bu hikaye, Avrupa’da çok ilgi görmüş ve uçuş hakkında İngiltere’de Gravürler yapılmış olmasıdır.

 Adres: Bereketzade Mah. Büyük Hendek Caddesi No: 2, Galata / Beyoğlu

 

İstanbul’ da tarihine damga vuran lezzet mekanları

İstanbul’ da tarihine damga vuran lezzet mekanları

Toplumsal belleğimizde önemli yerleri olan tarihi yeme, içme mekanları vardır.  Bu işletmeler, kültürel bir değer olma özelliğine sahiptirler.  İstanbul’ da yeme içme geleneğine büyük katkısı olmuş, günümüzde de faaliyetlerini yürüten tarihi mekanlardan seçtiklerimizi sizler için derledik.

Yazı: Murat Söker

Yeme içme mekanları gelişim süreci?

Osmanlı’ da, Tanzimat sonrası toplumun değişimi ile sosyalleşme talepleri sonucunda gelişmeler yaşanmıştır. Toplumun farklı kesimlerinde ki sosyal dokuya uygun nitelikte yeme-içme mekanları açılmıştır.

Başlangıç noktası Beyoğlu (Pera) bölgesi olmuştur. Bizans döneminde yerleşimin olmadığı bu bölgeye öte taraf anlamına gelen “Peran bağları” denilirmiş. 19. Yy’ da bölgede ikamet eden yabancılar bölgeyi “Pera” olarak isimlendirmişler. Beyoğlu isminin Kanuni Sultan Süleyman döneminde bu bölge için kullanıldı ifade edilmektedir. Cumhuriyet döneminde ise, 1925’den itibaren bölge Beyoğlu olarak resmi yazışmalarda geçmeye başlamıştır.

Osmanlı’ nın, doğal güzelliği ile dillere destan olan şehri; İstanbul şüphesiz ki yabancıların oldukça ilgisini çeken bir şehir olmuştur. Bu durum Pera bölgesinde bir toplumsal dönüşüm getirmiştir.

Zeynep Biçer, “Toplumsal Dönüşüm ve Beyoğlu’nda Yeme-İçme Mekânları” araştırmasında Osmanlı’ da başlayan mekan kültürü konulu araştırmasını aşağıdaki gibi özetliyor.                                                                                                                                    “Levantenlerin, yabancıların ve gayrimüslim Osmanlılar’ın yaşadığı bölge olan Beyoğlu’nda, 19. Yüzyıldan itibaren açılmaya başlayan “alafranga” lokanta ve restoranlar, şaraphane ve birahaneler, cafe chantant’lar (müzikli kafeler) dönemin kültür ortamına kalıcı katkılar sağlamıştır. Sahipleri, Avrupa kökenli kişiler ile Osmanlı Rum, Ermeni ve Museviler olan bu mekanlar, söz konusu toplumlar için birer buluşma yeri haline gelmiştir. Bunun yanında, bu dönemden itibaren birbiri ardına açılan cafe ve restoranlar, Müslüman Türkler tarafından da ilgi görmüştür. Böylece toplumsal dönüşüm kendine has bir şekilde oluşurken yerel karakterleri de değişime uğratmıştır. Beyoğlu, 19. yüzyıldan itibaren günümüze kadar ulaşan kimliğini oluştururken, bir yandan da İstanbul kültürünün özgün bir parçası olarak var olmaktadır.”                                                                                                                                     

1924 İstanbul (Rejans Rus Lokantası)

Atatürk’ den yadigar tarihi mekan…

Atatürk’ün İstanbul’ da olduğu dönemde ziyaretlerinde iki numaralı masayı ayırtması ile bilinmektedir. 10 Kasım1938’den beri iki numaralı masa hep rezerve tutulmuştur.

Tarihi oldukça eskiye dayanmaktadır, ilk açılış 1924 yılında Turkuaz adıyla olmuş.
Sovyet devriminden kaçan Beyaz Ruslar’ ın yoğun yaşadığı Beyoğlu olması sebebiyle, ülkelerinden kaçan üç Rus arkadaşın, 1932’de Turkuaz’ ı devir almaları ile başlayan bir serüven oluyor.

Web sitelerinde kendilerini şu şekilde anlatıyorlar; “Başta modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, İspanya Kralı 4.Alfonso, yazar Agatha Christie, Mata Hari, ünlü oyuncu Greta Garbo pek çok tanınmış simanın müdavimi olduğu Rus restoranı, 1924 İstanbul ismiyle yeniden hayat buldu. Rus İhtilali’nde Kızıl Ordu’dan kaçıp İstanbul’a sığınan Beyaz Rusların, Pera’da kurdukları bu entelektüel ambiyans, Rus lezzetleri ve buzlu limonlu votka ile dönemin en popüler mekanları arasında ilk sırada yer aldı. Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rusların, arkalarında bıraktıkları hayatı ve geleneksel lezzetlerini tekrar yaşatmak için kurdukları restoran; diplomatlar, siyasetçiler, bohemler, memurlar gibi farklı kesimden insanları ağırladı.”  Menülerine, Rus yemeklerine ilave olarak farklı ülkelerden lezzetler de eklenmiştir. Adres: Asmalı Mescit Mahallesi OIivya Geçidi No:7-A Beyoğlu – 0212 243 83 60

Ayaspaşa Rus Lokantası

Klasik tarz tercih edenlere…

1943 yılında, Beyaz Rus Boris İvanovich Kreschsanovsky ve Macar göçmeni Judith Krischanovski tarafından hizmete açılmış. Yemeklerinin lezzeti dilden, dile dolaşınca mekanın müdavimleri artmış. Dilbilimci araştırmacı yazar Jak Deleon, Ayaspaşa Rus Lokantası için; “eski bir dost evi” dediği web sitelerinde ifade ediliyor.

Kurulduğu günden bu yana dekorasyonu, menüsü ve servis kalitesi ile hep aynı çizgide devam eden klasikleşen bir mekandır. Ziyaret etmeniz halinde; Rus yemekleri kadar başarılı olan Şinitzel’ in tadına bakmanızı öneririz. Kış mevsiminde her Cuma akşamı Rus Romansları canlı müzik eşliğinde yemek keyfi yaşatılmaktadır.. Adres: İnönü Caddesi Ankara Palas Apt. No:59 Gümüşsuyu / Taksim – 0212 243 48 92

Cumhuriyet Meyhanesi

Tarihte yolculuk için güzel seçim…

Kuruluş tarihi 1880’ lere dayanan günümüze gelmiş en eski meyhanelerinden olmaktadır.  Atatürk’ ün sevdiği ve ziyaret ettiği bir mekandır. Ata’ nın masasına 5 no’lu masa  denirmiş.  Masanın üzerinde yer alan saat dokuzu beş geçiyor gösteriyor. Ata’nın anısına her 10 Kasım’da masasına çiçek konup, müşterilere beyaz leblebi ikram ediliyor. Efsane futbolcu Lefter ve  edebiyatımıza damga vurmuş şair ve yazarlarımızın akşam keyfileri için uğrak yeri olmuştur.  Kimbilir belki de birçok eserin yazımında esin kaynağı olmuştur.

Mekanın başka bir anılış şekli de; Yaklaşık 40 yıldır çalışan garsonlardan üçünün de adının Ali olması ve bu  yüzden üç Aliler deniliyor olmasıdır. Tuna Kiremitçi’ nin bir eserine ve şair Ece Ayhan’ın üç aliler şiirine konu olmuşlardır.  Hergün taze meze çeşitleri ile meyhane formatında hizmet vermeye devam etmektedir. Adres: Hüseyinağa Mah. Sahne Sok. No: 27 D Balık Pazarı, Beyoğlu  – 0212 244 03 91

İmroz Restaurant (Krependeki İmroz)

Nevzizade’ nin en iyisi olarak ifade edilen meyhane…

İmroz Lokantası faaliyetine 1941’ de Krepen Pasajında başlamış. Ana kurucuları; Spiro Havuçyos, Tanaş Yalvas daha sonra 1952’ de işe başlayan Yorgo Okumuş ve ortakları görevi devralmışlar. Bugünde Yorgo Okumuş’ un oğlu Vasili,  ortaklar Mustafa Yıldırım, oğlu Tolga ve İrfan Kara ve oğlu Ali birlikte işletmektedirler. Şuanki yerlerine 1982’ de taşınmışlar. Nevzizade sokağın, geçmişte bakımsız halinden güzel bir konuma gelmesi için büyük emekleri geçmiş.

Mekan’ın kendine göre özel kuralları var. Duvarda “Meyhanede şarkı söylemek kat’iyen memnu’dur! The müdür” yazısını ziyaretinizde göreceksiniz. Yorgo bey meyhaneye sohbet ve yemek için gidilmesi gerektiğini düşündüğü için mekanın değişmez kuralı olmuş.Mehmet Yaşin’ in aktarımında; “Müzeyyen Senar, yazıyı görünce bana damı yasak? diye sormuş. Yorgo’ nun cevabı hazır; herkeste sendeki ses ne arar, iki kadeh içen kendini tenor sanıyor.” Mekanın kendine özel spesiyalleri var. Özel bir mekan olması sebebiyle bir çok Gurme tarafından anlatılan ve tavsiye edilen İstanbul meyhanesi olmaktadır.  Adres: Nevizade Sok. No: 16 Balıkpazarı Beyoğlu  –  0212 249 90 73

Koço Restaurant Moda Park Lokantası

Manzara severlere…

Kurucusu; Gökçeadalı Kostantinos Koço Korontos’ dur. Lokanta Ekaterini Ayazması’ nın üzerinde yer almaktadır. İlk yapıldığında küçük bir ahşap klübe olarak inşa edilmiştir. Sonrasında yapılan tadilatlar ile günümüze ulaşmıştır. Koço’ nun lokantası ilk olarak 1928 yılında Mühürdar’ da açılmıştır. Daha sonra sayfiye ve plaj olarak çok hareketli olan şimdiki yerine ise 1950’ de taşınmıştır. Mekanı güzel kılan sizi çıkardığı tarihsel yolculuk, yemekleri ve eşsiz manzarası olmaktadır. Yemek bir yaz günü akşam gün batımında ziyaret ederseniz, Osmanlı döneminin önemli yapılarından Mimar Vedat Tek’ in yaptığı Moda iskelesi, Kalamış ‘ da batan güneşi izlemenin keyfi doyumsuz olacaktır.  Menülerinde, deniz mahsülleri ve herzaman taze mezeleri ile ön plandadır. Adres: Moda Caddesi No:171 Moda / Kadıköy – 0216 336 07 95

Kör Agop Meyhanesi

Otantik tarzı ile eğlence sevenlere…

Kumkapı doğumlu olan Agop İnciyan 1938’ de tuttuğu balıkları kızartıp sattığı 3-4 masalı ufak bir yerle başlamış. Evlenince eşi Marta’ da onun severek yaptığı bu işine ortak olmuş. Birlikte çalışmaya başlamışlar. Meyhane’ de fasıl heyetinin müzik yapması ilk onun mekanında başlamış. Kapanış saati geldiğinde misafirlerini balık çorbası ile uğurlamada bu mekanın bir geleneği olmuş. Şuan işletmeciliği üçüncü kuşak, torunu Daniel İnciyan yapmaktadır. Faaliyet gösterilen yer 1891 yılında yapılmış eski bir gümrük binası oluyor.  Şu anki mekandan önce 19 yer değiştirmişler. Kör Agop’ u yüksek tavanlı ve özel bir mimariye sahip bu bina hayallerinde ki meyhanesine yakışan bir yer olarak etkilemiş, burasını satın almış ve son mekanları burası olmuş. Canlı fasıl her akşam oluyor. Mezelerinden topik ve sıcak pilakisi en beğenilenler arasında oluyor. Adres: Şehsuvar Bey Mah. Ördekli Bakkal Sokak No:7 Kumkapı – 0212 517 23 34

Madam Despina Meyhanesi

Otantik ve sadeliği sevenlere…

Sezen Aksu, Deliveren albümünde, Meral Okay’ ın sözlerini yazdığı “yine mi çiçek” şarkısında Madam Despina‘ dan bahseder. “Kur masayı Madam Despina
Kirli beyaz muşamba örtüleri ser Çek sediri asmanın altına, Yanında bir ince Müzeyyen Abla”

Kurtuluş’ ta eskiden var olan nam-ı diyar Arap Yasemin’ in işlettiği çay bahçesi ve düğün salonunun arkasında yer almaktadır. Doksanlı yıllara kadar olan süreçte, çocukluğu veya gençlik yılları bu muhitte geçenlerin anılarında yerleri vardır.

Madam Despina, Türkiye’ nin ilk kadın meyhanecisi olarak biliniyor. Köklü meyhanelerin kurucusu gibi o da İmroz (Gökçeada) doğumludur. Ailesi ile birlikte İstanbul’ a göç ettikten sonra, 1946’yılına kadar gazino ve meyhanelerden çalışmış. Sonrasında Gayrettepe’de kendi yerini açmış. Daha sonra 1970’lerde Kurtuluş’a taşınmışlar. 1990’ dan itibaren işletmeyi ortaklarına devretmiş ve 2006 yılından aramızdan ayrılmıştır. Yaz akşamları bahçesindeki ağaçların altında vakit geçirmek çok keyifli gelecektir. Despina’nın vazgeçilmezleri; Rum pilakisi ve ciğer oluyor. Hafta sonu akşamları sazlarla canlı müzik var. Adres: Feriköy Mah. Kurtuluş Caddesi Açık Yol Sokak No:9 Kurtuluş – 0212 247 33 57

Hatay Restaurant

Şair meyhanesi…                                                                                                                                                Şiir seviyorsanız, hele bir de Cemal Süreyya’ nın şiirlerini seviyorsanız; Hatay restaurant ziyaret etmenizi tavsiye ederiz. Duvarlarda ki şairin dizeleri ve fotoğrafları size anılarda yolculuk yaşatır. Anadolu yakasında meyhane kültürünü günümüzde de yaşatan bir mekan olma özelliğini taşımaktadır. Kuruluş tarihi 1967’ ye dayanmaktadır. Mekanın spesiyal lezzetleri ise; her zaman taze olan soğuk mezeleri ve yaprak ciğer, kalamar tava ve pastırmalı humus önde gelen lezzetleri arasındadırAdres: Bağdat Caddesi No:526 Bostancı / İstanbul – 0216 361 33 57

Viktor Levi

Tarihi mekanda şarap tadımı…

Mekana ismini veren ve kurucusu Viktor Levi, 1900’ li yılların ortasında; Gelibolu”lu sardalyacı bir ailenin ferdidir. Levi, aile işlerini yürütürken iş için gittiği Bozcaada’dan üzüm alıp satma işine sonrasında ise şarap üretimine başlamıştır. Müşterileri olan İstanbul’ un büyük şarap evleri ödemelerini aksatınca, kendi adıyla açtığı işletmesinde kendi üretimi olan şarapları satmaya başlamıştır. 1967 yılında vefat edene kadar kendisi ilgilenmiştir. Sonrasında ise kuzeni 1985’e kadar işletmeye devam eder. Kuzenin ardından ise 1999 yılında tarihi mekan aslına uygun restorasyon sonrası bugün şekliyle hizmete açılmıştır. Moda’ da 1800’ lü yıllardan günümüze ulaşmış tarihi binada hizmet vermektedirler. Bahçe bölümleri; yaz, kış adeta botanik bahçe görünümü ile ferahlık veren bir ambiyansa sahiptir. Kendi markaları ile servis edilen özel tatlarda şaraplarınını, ilgi duyduğunuz seçeneklerin tadımı sonrası sipariş mümkün oluyor. Peynir tabağı ve yemek menüleri ise mekanın klasiği olmuş, seçimlerden oluşuyor. Adres: Caferağa Mah. Moda Cad. Damacı Sokak No:4 Kadıköy – 0 216 449 93 29

Pub Avni

Sıcak ve samimi bir ortam…

İstanbul’ da ilk açılan beş yıldızlı otellerin lobi barları iş adamlarının sosyalleştikleri alanlardı. Bir yerde Türkiye’ de pub kültürünün nüvesini oluşturmuşlardı. Sonra Hilton ve Divan’ da çalışan servis personelleri kendi mekanlarını açma girişimleri başlamıştı. Pub Avni’ de bu şekilde doğmuş bir mekan olmaktadır. Reha Arar, Milliyet gazetesinde Pub Avni açılış sürecini şu şekilde aktarıyor;İstanbul’ da, 1970’lerde iş adamları Hilton ve Divan Oteli’nin barlarında bir araya gelerek, sosyalleşirlerdi. Divan Oteli’nden emekli olan Avni Salbaş (lakabı Arap), Radyo Evi’nin karşısına 1973 yılında Pub Avni adında küçük bir bar açtı. Bu açılış öyküsünde gerekli destek kendisini çok sevdirdiği Erol Simavi’den geldi. 1992’ye kadar işletmeciliğe devam etti, daha sonra yıllarca birlikte çalıştıkları Mahmut Alkan’a devretti. O da meslektaşı olan Celal Kocaağaoğlu’yla bu işi devam ettiriyor.” Öglen ve akşam servisi için özel menü yemek seçimleri var. Özellikle pazı sarması denemesi gereken spesiyalleri arasında yer alıyor. Adres: Cumhuriyet Caddesi No: 243/A Harbiye / Taksim – 0212 246 11 36

Yerli Robinson Burdur’da doğaseverleri çağırıyor

Yerli Robinson Burdur’da doğaseverleri çağırıyor

Korona Covid 19 virüsü ile birlikte kentlerde yaşayan herkesin aklına doğal yaşama dönüş geliyor.

Doğa ile baş başa bir yıl boyunca yaşamam mümkün değil, ama arada kaçamak yapıp böyle bir deneyim yaşamak isteyenlere ise Lisinia kucak açıyor.

Lisinia doğa proje alanı; doğanın var olan kaynaklarını tüketmeden, doğa ile barışık şekilde yaşamasının yollarını gösteren ve anlatan bir proje olarak ifade edebiliriz.

Kurucusu Öztürk Sarıca ile yaptığımız söyleşide sizler için merak ettiğimiz soruların cevaplarını aldık. Bölgesel çapta toplumsal kalkınma ve doğal ile baş, başa yaşamı hayat biçimi ifade eden bu örnek projeyi anlatmak istedik.

Kurucusu kim ve Nerede yer alıyor?

Lisinia doğa proje alanı, Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy’de çocukluğu bu bölgede geçen Veteriner hekim Öztürk Sarıca’ nın hayali olarak hayata geçmiş.

Öztürk bey, aile fertlerini kanser hastalığı sebebiyle kaybedince, bu hastalık ile mücadele için doğaya dönme kararı almış. 2005 yılında, Burdur gölünün kıyısında 300 dönüm üzerinde projesini oluşturmaya başlamış. Çünkü Lisinia doğa ve insan uyumuna odaklı sürekli yeni projeler ile yoluna devam ettiğini öğrendik.

Lisinia Doğa Projesi, Expo 2016 Antalya’da ‘En iyi il bahçesi’ üçüncülük ödülünü almış. Tayvan’dan Expo’ya katılıp daveti ile; 1500 proje içerisinde ilk 158 proje arasına girilmiş. Tayvan Expo 2018’de Türkiye’yi temsil etme hakkı kazanılmış.

Neden Lisinia?

Lisinia bu bölgenin antik dönemde bilinen adıdır.  Burdur bölgesinin eski çağlardaki adı olan Psidya’nın önemli şehirlerinden oluyor. Tarihi öneme sahip bir şehir ismi olarak projeye en uygun ad olacağına inandık. Lisinia kelime anlamı olarak; Güneşin, doğuş, batışı ve ay ışığının sudaki pırıltısı anlamına geliyor.

Kuruluş hikayesi nedir?

Öztürk bey’ in ifadesi ile; “Lisinya’nın hikayesi, çocukluğunda ilk gördüğü andan itibaren çok etkilendiği “Ardıç” ağacıyla başlar. En olumsuz şartlarda yaşama, direniş ve dayanıklılığın simgesi, olarak gördüğü Ardıç Ağacı’nın suyu ne kadar az tükettiğini, en kıraç yerden en sulak yere kadar her yerde yaşamı sürebildiğini, insanları gölgesinde ağırlayıp, uğurladığı zamanları görür. Biraz büyüyüp kitap okumaya başlayınca Ardıç Kuşları ve Ardıç Ağacı arasındaki mükemmel uyumu öğrenir. Yere dökülen ağacın tohumları ardıç kuşunun sindirim sisteminde hayat bulur ve dışarı atılarak toprağa karışan bu tohumlar çimlenir.”

Doğadaki var olan tüm canlıların, birbirlerinin varlıklarını sürdürmeleri açısından sonsuz uyumları, bu uyumun tüm kirletilmelere rağmen sürme mücadelesi kendisine ilham kaynağı olmuş. Doğal kaynakların hızlı kirliliği sonucu ortaya çıkan kanser vakaları hem üzüntü hemde yeni bir şeyler üretme çabasına katkı sağlamış. Mesleği gereği kırsalda, doğanın içinde yer alması sebebiyle gelecek nesillere sürdürülebilir doğal hayat bırakmak adına projesini başlatmış.

Üç yıl süren izin alma çalışması ile birlikte, Lisinia ülkemizin ilk Yaban Hayatı Merkezi olma özelliğini kazanmış. Bu süreçte her yıl gelişim göstererek Lisinia Doğa şu an itibariyle dokuz farklı alt proje ile çalışmalarına devam ediyor.

 

Lisinia doğa yaşam alanında neler var?

Bu deneyimi yaşamak adına ziyaret etmek isteyen herkese kapıları açık, sadece ziyaretçilerin öncesinden kendilerini aramalarını talep ediyorlar.

Ziyaretçiler diledikleri kadar burada kalabiliyorlar. Gönüllük kavramı ile çiftlikte ki ekibin parçası olarak çiftlikte iş bölümü içerisinde günlük işlerde çalışmalara katılınıyor. Gün içinde yürütülen projeler ile ilgili bilgi ve deneyimler ediniyorlar.

Burada tüketilen tüm yiyecekler kendi imkanları ile üretilen gıda ürünlerinden oluşuyor. Ayrıca güneş panelleri ile kendi elektriklerini üretiyorlar. Çiftlik hayvanları yanı sıra, yaralanan ve tedavi için buraya getirilmiş yaban hayatın parçası vahşi hayvanlarda özel bölümlerde misafir ediliyor.

Tarım konusunda bölgesel bir kalkınma projesi olarak önem verilen az su ile yetişen gül, lavanta tarlaları projeleri var. Değerli bir bitki olarak Lavanta tarımının bölgede daha çok yapılabilmesi için bölge çiftçilerine eğitim ve bilgi desteği sağlanıyor. Tarımda az su tüketimi ile, Burdur gölünden tarım için kullanılan su miktarının düşürülmesi hedefleniyor.

Lisinia’ ya ziyaretçi olarak gittiğinizde sizi neler bekliyor?

Bahar zamanı gittiğinizde dünyaya gelen kuzuların doğumlarına şahit olup, kucağınızda onları biberon ile besleyebilirsiniz.

Keçileri elleriniz ile besleyerek, keçilerden süt sağmayı öğrenebilir, sevebilirsiniz. Sağılan sütlerle yapılan peynir ve yoğurt üretimlerine sizde eşlik edebilirsiniz.

Rahatlatıcı ve teskin edici kokusu olan Lavanta tarlalarında ve güzel kokulu gül bahçelerinde gününüzü geçirebilirsiniz. Tarlada ekim, biçim ve sonrasında lavanta yağı çıkarımına eşlik edebilirsiniz.

Ekolojik tarıma uygun yetiştirilen meyveleri ağaçlardan kendi elleriniz ile toplayabilir. Çocuklar gibi ağaçlara tırmanma keyfini sınırsızca yaşayabilirsiniz.

Akşam yemeğinizi, yakılan kamp ateşi etrafında oturarak sohbet eşliğinde yiyebilirsiniz. Lisinia, içerisinde bulunan ilginç mimariye sahip doğal ahşap yapılar mevcuttur. Misafirlere otantik bir tarza sahip ahşap evlerde konaklamanın deneyimi yaşatılıyor.

Lisinia yakınında bulunan Burdur gölü ve çevresinde yapılacak doğa ile baş başa yürüyüşlerine katılabilirsiniz.

Ziyaretçiler tedavi ve bakım için getirilmiş olan, yabani hayvanların bakım ve beslenme çalışmalarını da izleme imkanı bulunuyor.

Kansere karşı hücre bağışıklığını destekleyen gıda etken maddeleri hakkında katılımcılara eğitimler veriliyor.

Günübirlik kısa ziyaretlere de açıklar. Burada üretilen ekolojik tarıma uygun gıda ürünlerinden satın alıp destek olmakta mümkün oluyor.

Adres: Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezi proje alanı, Karakent köyü merkez alanı Lisinia, 15000 Merkez / Burdur    www.lisinia.com

Röportaj: Murat Söker