Yazılar

Gripte maske, sosyal mesafe ve hijyenin olumlu etkisi var

Gripte maske, sosyal mesafe ve hijyenin olumlu etkisi var

Sonbaharda meydana gelen ısı değişimi, yeni mevsime uyum sağlayabilmeleri için tüm canlılarda bazı değişikliklere yol açıyor. Ağaçların yaprak dökmesi gibi insan vücudunda da mevsimsel dönüşüme hazırlık sırasında bağışıklık sisteminde zayıflamalar olabiliyor.

Aynı zamanda havanın serinlemesi ile nezleye ve gribe yol açan virüslerin sayısının arttığına da dikkat çeken Acıbadem Kadıköy Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yaser Süleymanoğlu, “Özellikle çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalıkları olanlar bağışıklık sistemlerindeki zayıflık nedeniyle grip salgınından daha çok etkileniyor. Bu nedenle özellikle bu grubun aşı olmasını öneriyoruz” diyor. Dr. Yaser Süleymanoğlu, gripten korunmanın 10 etkili yolunu anlatırken Covid-19 tehdidi ve grip arasındaki ilişki hakkında da “Covid-19 hastalığı geçirmekte olan kişinin grip olup olmayacağını ya da tam grip geçiren kişinin Covid-19’a yakalanıp yakalanmayacağını henüz bilmiyoruz” açıklamasında bulunuyor.

Bağışıklık sistemi zayıf olan gribe yatkın

Sonbahar ve kış mevsiminde ortaya çıkan “rinovirüs, koronavirüs, adenovirüs ve repsiratuvar sinsiyatal virüs” aileleri neredeyse hepimizin yakındığı nezle ve soğuk algınlığı şikayetlerine neden oluyor. Bu rahatsızlıklar daha kolay atlatılsa da yüksek ateşe neden olan grip daha tehlikeli bir hal alabiliyor. Gribe yol açan influenza virüsünün her yıl değişkenlik göstererek yeni bir türüyle ortaya çıktığını kaydeden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yaser Süleymanoğlu, “Bağışıklık sistemimiz bu virüslerin önceki türünü tanıdığı için tekrar nezle ya da gribe yakalanma riski artlar. Hele çocuklar, yaşlılar ya da diyabet, kalp, yüksek tansiyon, KOAH ve astım gibi hastalıkları olanlar, bağışıklık sistemlerinin zayıf olması nedeniyle gribe daha yatkın oluyor” diye bilgi veriyor.

Covid-19 ve grip ilişkisi henüz net değil

Bu yıl akla takılan en büyük soru, halen devam eden pandemi sürecinde Covid-19 ve influenza virüslerinin birbirine olan etkisi ya da risk artırıcı yönleri olup olmadığı. “Grip olmak Covid-19’a yakalanma riskini artırıyor mu? Hastalığın daha ciddi seyretmesine yol açabiliyor mu?” sorularının cevabının henüz bilinmediğini ifade eden Dr. Yaser Süleymanoğlu, şunları söylüyor:

“Bu yıl nezle ve grip salgınının daha az olacağını düşünüyoruz. Çünkü Covid-19 salgınından korunmak için hijyen kurallarına çok dikkat ediliyor. Gribal virüsler damlacık yoluyla yayılıyor. Artık el sıkma, öpüşme gibi sosyal ilişkilerimiz olmadığı için sosyal mesafeye dikkat edildiği için gribin yayılma seviyesi daha düşük olabilir.”

‘Belirtileri dikkate alın, hekime başvurun’

Grip ve Covid- 19’un ortak belirtileri olduğunu, her iki hastalıkta da kırgınlık ve yüksek ateş görüldüğünü hatırlatan Dr. Yaser Süleymanoğlu, “Covid-19’da tat ve koku almada sorunlar, nefes darlığı ve kuru öksürük yaşanıyor. Gripte de burun tıkanıklığı ve boğaz ağrısı daha sık görülüyor. 39 derecenin üstünde ateş, nefes darlığı, şiddetli baş ağrısı, ağır öksürük ve ya genel durum bozukluğu halinde hemen hekime başvurmak gerekir” diye uyarıyor. Grip ve nezleyi önlemek için antibiyotik kullanmanın son derece zararlı olduğunu, antibiyotikler nedeniyle var olan savunma sisteminin çöktüğünü ve bu durumun da virüslerin çoğalmasına zemin hazırladığını vurgulayan Dr. Yaser Süleymanoğlu, etkin korunma yollarını şöyle sıralıyor:

 

  1. Maske takmak, sosyal mesafe ve hijyen kurallarına uymak,
  2. Bol yeşillik, narenciye, meyve, havuz, soğan, sarımsak, çörek otu ve zerdeçal tüketmek, kısaca protein ve vitaminden zengin beslenmek,
  3. Bol sıvı tüketmek,
  4. Yaşam alanlarını temiz tutmak ve sık sık havalandırmak,
  5. Kalabalıklardan uzak durmak,
  6. Beslenme ile karşılanamıyorsa takviye olarak C ve D vitaminlerini almak,
  7. Aktif, tempolu yürüyüşler yapmak,
  8. Ev ortamını ideal ısı düzeyi olan 21-22 derecede tutmak,
  9. Düzenli bir şekilde günde ortalama 7-8 saat kesintisiz uyumak,
  10. 65 yaşın üzerindekileri, çocukları, hamileleri ve diyabet, astım, KOAH, kalp, börek, kan hastalığı ve hipertansiyon gibi kronik hastalıkları olanları grip ve zatürreye karşı aşılamak.

Günde 2 dakika masaj yaşam enerjinizi tazeler

Günde 2 dakika masaj yaşam enerjinizi tazeler
Bütünsel Tıp Uzmanı Emine Baran fiziksel ve ruhsal birçok sorunun altında vücudumuzdaki enerji akışını sağlayan meridyenlere dikkat çekiyor. Günde sadece iki dakikalık egzersizle birçok rahatsızlığın önüne geçerek, ruhsal ve fiziksel dengenin sağlanabileceğini aktaran Baran “Sadece fizik bedenden değil aynı zamanda enerji bedenlerden de oluşuyoruz. Aura katmanları, meridyen ve çakralarımız, enerji beden ve fizik bedenimizle bir bütünüz. Meridyenler yaşamsal  enerjiyi  dışardan alıp içeriye götüren büyük karayollarıdır. Merdiyenler hem aura üzerinde hemde fizik bedenimizin içine ulaşan geniş bir iletişim  ve enerji iletim ağı, enerji kanallarıdır. İnsanoğlu;  birbirine bağlı 14 enerji kanalının aralıksız, kaliteli, dengeli bir akışta olması ile bedensel ruhsal ve zihinsel sağlığı tam yakalamış olur. Yaşam enerjisini, bedende enerji yolları ile içeriye dağılarak bizi besleyen kanallarımızı kendi kendimize uyararak enerji akışını tazeleyebiliriz”  diyor

Meridyenlerdeki Enerji Akışı Birbirini Dengeler

İlgili meridyendeki titreşim ve enerji akışı bozukluğunun aynı hizadaki meridyenin ve dolayısı ile ilgili organın sistemini bozduğunu aktaran Baran, meridyenlerin çalışma sistemini açıklayarak, kendi kendimize bu dengelemeyi nasıl sağlayacağımızı da açıkladı. “Dalak problemi yaşayan bir kişinin, dalak bölgesindeki meridyeninden enerji doğru akmıyordur. Bu durumda, sadece dalak meridyenine odaklanmak yerine bir önündeki mide meridyenine de odaklanmamız gerekir. İyi çalışmayan bir mide organı ve dalaktan enerji çalıyor olabilir. Kalp meridyenin yoğun çalıştığı durumda ise dolaşımda bir problem olabilir. Kalp kendini korumak için dalak ya da ince bağırsak meridyeninden enerji çekebilir. Kalp kendini korurken ince bağırsak ve dalak problemleri ile karşılaşabiliriz. Vücudumuzda önce enerji beden sonra fiziksel beden hastalanır. Ortaya çıkan hastalıkta, 6 ay ya da 1 sene öncesinden ilgili meridyen titreşimi bozulmuştur.

Günde Sadece 2 dakika masajla vücudumuzu dengeleyebiliriz

Beden de, aynen doğa gibi  ying-yang dediğimiz, aktif ve pasif  yaşamsal enerji dengesi üzerine kuruludur. Aynen bu şekilde vücudumuzdaki meridyenlerde birbirini dengelerler. Bir önceki veya bir sonraki meridyende oluşan enerji akışındaki bozukluk, diğer meridyenleri de etkiler. Fiziksel ve ruhsal birçok hastalık bu enerji akışındaki dengesizlikle var olur.

Günde sadece 2 dakikalık egzersiz ile, vücudumuzdaki meridyen akışını onarabilir, tazeleyebilir ve hayat enerjisinin bedenimizde doğru akışını sağlayabiliriz”.

Bitkisel yağlar yağ ihtiyacımızı karşılayan temel gıda maddeleridir

Bitkisel yağlar yağ ihtiyacımızı karşılayan temel gıda maddeleridir

Günlük beslenme programında mutlaka yer verilmesi gereken yağlar, düzenli ve yeterince kullanıldığında sağlıklı yaşam için vazgeçilmezdir. Ülkemizde ekmek üstü tüketimde de yemeklerde de süt yağı ile birlikte çoğunlukla bitkisel yağların kullanıldığını, hayvansal yağların ise daha çok et veya balık gibi gıdaların tüketimiyle vücuda alındığını söyleyen Ankara Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aziz Tekin, bitkisel yağları hayvansal yağlardan ayıran en önemli özelliğin kolesterol içermemeleri olduğuna dikkat çekti.

Neredeyse her yemeğin temel malzemesi ve lezzet eşlikçisi olan yağ, sağlıklı beslenmenin de olmazsa olmazları arasında yer alıyor. Yağlar kaynaklarına göre bitkisel, hayvansal, balık ve mikrobiyel yağlar olarak sınıflandırılıyor. Sofralarda en fazla kullanılanları ise bitkisel yağlar ve süt yağı. Hayvansal yağlar ve balık yağı ise genellikle tüketilen gıdalarla birlikte vücuda alınıyor.

‘Bitkisel yağlar kolesterol içermiyor’

Bitkisel yağların zeytin, fındık, soya, ayçiçek, kanola ve mısır gibi çok çeşitli tohum ve meyvelerden elde edildiğini söyleyen Ankara Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Aziz Tekin, bitkisel yağların önemini şöyle ifade ediyor: “Dünya yağ ihtiyacının büyük kısmını bitkisel yağlar karşılamaktadır. Çünkü süt yağı dışındaki hayvansal yağların tüketimi çok sınırlıdır. Bitkisel yağları hayvansal yağlardan ayıran en önemli özellik kolesterol içermemeleridir. Ayrıca, farklı bileşim ve fiziksel özelliklere sahip olmaları nedeniyle, kızartma ve pişirme işlemleriyle birlikte birçok gıdanın bileşiminde yer almaktadırlar.  Gıdalara lezzet vermelerinin yanında, yapılarının oluşmasında da önemli rol oynarlar.”

‘Margarin de bitkisel kaynaklıdır’

Ülkemizde süt yağları dışında hayvansal yağ içeren yemeklik yağ olmadığını söyleyen Prof. Dr. Aziz Tekin, Ülkemizde natürel tüketimde daha çok zeytinyağı kullanılırken, yemeklik ve kızartmalık olarak süt yağı ile birlikte çoğunlukla bitkisel yağlar tercih edilmektedir. Bunlara bir örnek de tamamen bitkisel yağların karışımından oluşan margarinlerdir. Ülkemizdeki yasal düzenlemeler margarinlerde süt yağı kullanımına izin vermektedir, ancak bitkisel ürün özelliğini sürdürmek isteyen üreticiler neredeyse tüm margarin ve yoğun yağları tamamen bitkisel yağlardan üretmektedir. Bu nedenle margarinler “Bitkisel Margarin” olarak adlandırılmaktadır.” dedi.

Prof. Dr. Aziz Tekin,Diğer taraftan, ülkemizde trans yağ konusunda son 14 yılda önemli gelişmeler yaşanmıştır. “Trans Yağ Yoktur” logosu sayesinde trans yağsız üretime geçilebilmiş ve margarin endüstrisi 1 Ocak 2021 tarihinde uygulamaya konulacak “trans yağ yasaklama” düzenlemesine hazır hale gelmiştir.” diyerek margarinlerin trans yağ içermediğinin altını çizdi.

Pankreas tedavisinde beş gelişme

Pankreas tedavisinde beş gelişme

Belirti vermeden ilerlese de, erken dönemde tanısı tesadüfen konsa da, tıptaki teknolojik gelişmeler sayesinde pankreas kanserinin tedavisinde de önemli adımlar atılıyor. Bu sayede pankreas kanseri için sarf edilen karamsar cümleler yerini umut verici açıklamalara bırakıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Enis Özyar, teknolojik gelişmelerin pankreas kanserinin radyoterapisi yöntemiyle tedavisinde ve kontrol altına alınabilmesinde büyük katkı sağladığını belirterek “Her seanstan önce hastanın manyetik rezonans görüntülemeleri alınıyor. Organlardaki yer değişikliği saptanıyor. Işın verilecek bölge için yeniden planlama yapılıyor ve böylece hem tümörün yüksek dozda ışın alması sağlanıyor hem de çevredeki normal dokuların korunması mümkün oluyor. Hastaların bu yeni tekniklerden faydalanabilmesi için zamanında radyasyon onkolojisi uzmanlarına yönlendirilmesi büyük önem taşıyor” diye konuşuyor.

Geç belirti veriyor

Dünyada her yıl 450 bin kişi pankreas kanseri tanısı alıyor. Bu hastalık tüm kanserlerin yüzde 2.5’ini oluşturmasına karşın kansere bağlı ölümler açısından erkeklerde ve kadınlarda dördüncü sırada yer alıyor. Ülkemizde erkeklerde daha sık görülen bu hastalığın belirti vermeden ilerlediğini kaydeden Prof. Dr. Enis Özyar, “Hastalık genellikle ileri evrelerde fark ediliyor. Belirtileri arasında kilo kaybı, sarılık, gazlı gaita, karın ve sırt ağrısı, hazımsızlık, bulantı ve kusma yer alıyor” diyor.

Diyabetlilerde risk artıyor

Pankreas kanserine yol açan faktörler ise tütün kullanımı, kimyasal ve ağır metallere maruz kalma, aşırı alkol kullanımı, şeker hastalığı ve diş eti hastalıkları olarak sıralanıyor. Hastalığın görülme sıklığındaki hafif artış nedeniyle obezite ve yaşlılığın risk faktörü olduğu düşünülüyor. Prof. Dr. Enis Özyar, bir çalışmaya göre 50 yaşın altındaki diyabetlilerde 3 yıl içinde pankreas kanseri olma olasılığının yüzde 1 olduğunu belirtiyor. Başka bir çalışmaya göre ise kandaki şekerin her 0,56 mmol/l artışı pankreas kanser sıklığını yüzde 14 oranında artırıyor.

Gelişmeler ile tedavi güncelleniyor

Tıpta yaşanan gelişmeler nedeniyle pankreas tedavisi de sürekli güncelleniyor ve tedavi, hastalığın evresine göre düzenleniyor. İlk evrede cerrahi yöntem uygulanıyor. Tümörün büyüklüğünün cerrahi açıdan sınırda olduğu ikinci evrede ameliyat öncesi kemoterapi ve radyoterapinin ameliyatın başarı şansını artırdığına işaret eden Prof. Dr. Enis Özyar, şöyle devam ediyor:

“Son yıllarda radyoterapi uygulamaları halk arasında ‘noktasal ışınlama’ olarak bilinen stereotaktik ışınlama (SBRT) ile yapılıyor. Bu yöntem ameliyat sonrası kullanılmaz. Cerrahi yapılamayan ancak metastaz yapmamış hastalıkta tedaviye öncelikle kemoterapi ile başlanır ve takiben hastalık hala cerrahi yapılamıyorsa SBRT uygulanır. Metastatik hastalıkta tedavi kemoterapi ve immuno tedavidir. Ancak bu tedaviler, hastanın yaşam süresini uzatmayı hedefler.”

MR görüntüleme ile gelen başarı

Çevresinde mide, oniki parmak bağırsağı gibi hassas organlar olmasından dolayı pankreas kanserinde etkili yüksek doz radyoterapi kullanımından uzun yıllar boyunca çekince duyulduğunu kaydeden Prof. Dr. Enis Özyar, “akıllı radyoterapi” teknolojisi sayesinde radyoterapi kullanımında yeniliklere gidildiğini belirtiyor. Prof. Dr. Enis Özyar’ın verdiği bilgiye göre, klasik radyoterapi tedavisinden farklı olarak her seanstan önce hastanın MR görüntülemeleri alınarak organlardaki yer değişikliği saptanıyor. Işın verilecek bölge için yeniden planlama yapılıyor ve böylece hem tümörün yüksek dozda ışın alması sağlanıyor hem de çevredeki normal dokuların korunması mümkün oluyor. Ayrıca tedavilerde hareketli bir organ olan pankreasın hastanın nefesini tutmasıyla hareketsiz kalması sağlanıyor. Bu sayede stereotaktik ışınlamanın (SBRT) güvenle yapıldığını anlatan Prof. Dr. Enis Özyar, radyoterapideki gelişmelerin hastalara sağladığı faydaları beş ana grupta topluyor.

Lenf bezine sıçrayan ya da cerrahi olarak sınırda bulunan pankreas kanserlerinde ameliyat sonrasında kemoterapi ile birlikte yeni teknolojilerle radyoterapi uygulandığında tümörün kontrol oranları artabiliyor, ayrıca yan etkiler de eski tekniklerle uygulanan tedavilere göre azalabiliyor.

Cerrahi açıdan sınırda olan hastalarda cerrahi öncesi uygulanacak kemoterapi ve radyoterapinin yanı sıra SBRT uygulanması, hastaların ameliyatlarının daha başarılı olmasını sağlayabilir.

Ameliyat yapılamayan ancak uzak organlara metastazı da olmayan hastalarda ise kemoterapi sonrası uygulanan SBRT özellikle akıllı radyoterapi yöntemi ile uygulandığında tümörün lokal olarak kontrol edilebilmesinde yüksek başarı sağlar.

Ameliyat sonrası tekrarlayan ancak uzak organlara metastazı olmayan hastalarda uygulanacak kemoterapi ile eş zamanlı akıllı radyoterapi tabanlı ablatif yüksek dozlu tedaviler önemli hale geliyor.

Metastatik hastalarda pankreastaki lokal hastalığın neden olduğu şiddetli ağrıları azaltmak ya da durdurmak için akıllı radyoterapi ile uygulanacak SBRT önemli bir tedavi seçeneğidir.

Beyin ölümü gerçekleşmiş her 4 kişiden yalnızca birinin organları bağışlanıyor

Beyin ölümü gerçekleşmiş her 4 kişiden yalnızca birinin organları bağışlanıyor

Organ yetmezliğine bağlı ölümler tüm dünyada giderek artıyor. Organ nakli besleme listeleri ise gün geçtikçe uzuyor. Ülkemizde de 26 bin 742 kişi her an bağışlanabilecek bir organla yaşama yeniden tutunmanın hayalini kuruyor. Ancak organ bağışının istenen düzeyde olmamasının yanı sıra Covid-19 pandemisi de organ bekleyen hastaları çok olumsuz etkiliyor. Beyin ölümü bildiriminde ve buna bağlı olarak organ bağışı sayısında azalma olduğuna dikkat çeken Acıbadem International Hastanesi Organ Nakli Merkezi’nden İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Ülkem Çakır ve Acıbadem International Hastanesi Organ Nakli Merkezi Bölüm Başkanı ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berber pandemi sürecinde virüs bulaşmayla ilgili organ bağışında bulunacak kişiler kadar organ nakli bekleyen hastaların da endişe duyduklarını belirtiyorlar. Organ nakli bekleme listesindeki hastaların bir bölümünün kendilerine virüs bulaşacağı endişesiyle tedavilerini yarıda kestiklerini ve organ nakli olmaktan çekindiklerini söyleyen uzmanlar, gereken önlemler alındığı takdirde pandemi sürecinde de nakil ameliyatlarının güvenli bir şekilde yapıldığını vurguluyorlar. Prof. Dr. Ülkem Çakır ve Prof. Dr. İbrahim Berber, organ nakli için kadavradan bağışların artması gerektiğine dikkat çekerek, şu bilgileri verdi:

Organ nakli isteği, vasiyettir

Tüm dünyada her yıl 3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası’nda organ yetmezliği hastalarına yönelik duyarlılığı ve organ bağışına yönelik farkındalığı artırmayı amaçlayan etkinlikler gerçekleştiriliyor. Tedavisi yalnızca doku ya da organ nakli ile mümkün olan hastalıklar ya da kazalar, nakil gereksinimini oluşturuyor. Organ bağışı kişinin hayattayken kendi özgür iradesiyle, organlarının bir kısmının veya tamamının, ölümünden sonra başka hastaların tedavisinde kullanılmasının bir anlamda vasiyet etmesi anlamına geliyor. Organ bağışı, sadece ülkemizde değil, dünyada da ihtiyacın sağlanamadığı önemli bir sorun. O yüzden daha çok sayıda bağış yapılması gerekiyor. Peki, kimler organ bağışçısı olabiliyor? 18 yaşını aşmış, akıl sağlığı yerinde olan herkes organ bağışında bulunabiliyor. Organ bağışlamak, aynı zamanda başka birine can bağışlamak anlamına geliyor.

Beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerden bağış oranı artmalı

Ülkemizde böbrek, kalp, akciğer, karaciğer, pankreas ve ince bağırsak gibi organlar ile kalp kapağı, gözün kornea tabakası, kas ve kemik iliği gibi dokular başarıyla nakledilebiliyor. Nakil için gerekli organlar, beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerin organlarının yakınları tarafından bağışlanması sonucu ya da gönüllü kişilerin canlı verici olmalarıyla elde edilebiliyor. Ülkemizde organ nakli bekleme listesinde yer alan 26 bin 742 kişinin bulunacak organla hayata yeniden başlamanın hayalini kurduğuna dikkat çeken Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Ülkem Çakır, şöyle devam ediyor:

“2019 yılı rakamlarına göre geçen yıl gerçekleştirilen 5 bin 759 organ naklinin, 4 bin 381 tanesinin canlı vericiden, bin 378 tanesinin beyin ölümü gerçekleşmiş vericiden yapıldı. Sağlık Bakanlığı verileri de beyin ölümü gerçekleşen her 4 kişiden yalnızca birinin organlarının bağışlandığını gösteriyor. Ülkemiz canlı vericili organ nakillerinde oldukça başarılı ancak organ bağışını desteklemenin en iyi yolun, beyin ölümü gelişen kişilerden alınacak organların artırılması ile mümkün olabilir.” Zorlaşan yaşam koşulları ve yaşamak zorunda olduğumuz zor zamanların organ nakline olan hassasiyetimizi azaltmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Ülkem Çakır, sözlerini “Unutmayalım ki bırakacağımız en güzel miras hayatta iken yapacağınız organ bağışıdır” çağrısıyla bitiriyor”

Hem hasta hem bağışçı endişeli!

Organ bağışındaki sorunlara son dönemde Covid-19 pandemisi nedeniyle yenilerinin eklendiğini kaydeden Prof. Dr. İbrahim Berber, “Mart ayından itibaren pandemiye maruz kalan ülkemizde, yılın ilk 10 ayında gerçekleştirilen 3 bin 137 organ naklinin, 2 bin 683 tanesi canlı vericiden, 454 tanesi ise beyin ölümü gerçekleşmiş vericiden yapıldı. Yoğun bakım yataklarının pandemi hastalarına ayrılmak zorunda kalınması beyin ölümü bildirimini ve dolayısıyla bağış sayılarını azalttı” sözleriyle önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Bekleme listesindeki hastaların bir bölümünün de kendilerine virüs bulaşacağı endişesiyle tedavilerini yarıda kestiğini ve organ nakli olmaktan çekindiğini ifade eden Prof. Dr. İbrahim Berber, gerekli önlemler alındığı takdirde nakil ameliyatlarının da güvenli bir şekilde yapıldığını vurguluyor. “Gerek canlı vericiden gerekse beyin ölümü gerçekleşmiş vericiden yapılan organ nakillerinde rutin testlerin yanı sıra, Covid-19 antijen-antikor testlerinin yapılması, izolasyon önlemlerine uyulması, süreci kontrollü hale getiriyor” diyerek, hastaların operasyon sonrası yakından takibinin de önem taşıdığını söylüyor.

Burun Estetiği Sonrası COVİD-19 Testi Yapmalı mi?

Burun Estetiği Sonrası COVİD-19 Testi Yapmalı mi?

Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Furkan Şengöz, burun estetiği ameliyatının ardından burundan sürüntü yöntemiyle yapılan COVİD-19 testinin burun sağlığı açısından hiçbir sakıncası olmadığını açıkladı. Op. Dr. Furkan Şengöz, burun estetiği yaptıran hastaların telli yüz maskelerini nasıl takmaları gerektiğini anlattı.

Burun estetiği yaptırmak isteyen Türkiye ve yurt dışındaki kişilerin en çok merak ettiği soruların başında

“Estetik sonrası COVİD-19 testi yaptırabilir miyiz”  ?

Op. Dr. Furkan Şengöz; “Burun estetiği ameliyatından bir hafta sonra COVİD-19 testi yaptırılabilir. Burun deliğinden genze doğru girilerek sürüntü alınan testin burun sağlığı açısından bir zararı bulunmamaktadır. Bu test yapılan estetik operasyon açısından bir risk oluşturmaz” dedi. 

Op. Dr. Furkan Şengöz; Burun estetiği yaptıran hastalarımıza nasıl maske takmaları gerektiğini operasyon sonrasında anlatıyoruz. Hastalarımıza cerrahi maskenin tel kısmını biraz daha geniş ve bol bırakmalarını öneriyoruz. Öte yandan maskenin burun estetiği ameliyatının sonuçlarını olumsuz etkileyecek bir yönü de bulunmamaktadır” diye konuştu.