Yazılar

Koşudan önce karbonhidrat, koşarken meyve ve sonrasında süt!

Koşudan önce karbonhidrat, koşarken meyve ve sonrasında süt!

İstanbul bu Pazar, “Dünyada iki kıta arasında koşulan tek maraton”a ev sahipliği yapacak.  Amatör ve profesyonel koşucular kadar, halktan katılacaklar kişiler de pazar gününü heyecanla bekliyor. Boğazı koşarak geçmenin, koşuyla bir parça daha spor yapmanın zevkini yaşamak isteyen pek çok amatör de katılıyor. Bu uzun soluklu koşuda, profesyonel sporcuların performanslarıyla dikkat çekeceği aşikar. Peki, kendi performansını da en üst düzeye çıkarmak isteyen amatör koşucular nelere dikkat etmeli? Şüphesiz, kas gücünü artırmaktan dayanıklılığa kadar pek çok önemli konu, performansı etkiliyor ve bu nedenle öncesinde hazırlanmak gerekiyor. Fakat beslenme konusundaki özen, yalnızca koşu öncesi değil, koşu sırasında da ve sonrasında da önemli bir nokta. Amatör koşuculara özel beslenme önerileri sunan Acıbadem Sports Sporcu Beslenmesi ve Diyet Uzmanı Duygu Gencel, “Yorulmadan koşabilmek için doğru enerji dengesi kurabilmek gerekir. Yapılan koşunun süresine bağlı olacak şekilde koşu öncesi, sırası ve sonrasında beslenmenin doğru planlanması performansı olumlu yönde etkiler” diyor.

KOŞU ÖNCESİ: Koşu sabahı karbonhidrat şart

Dayanıklılık gerektiren spor dallarında en önemli besin grubunun karbonhidratlar olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Duygu Gencel, “Kas glikojen depolarının dolu olması uzun süreli koşmamızı sağlarken depolarımızın yetersiz olması erken yorgunluğa hatta sakatlanmalara yol açabilir. Kas glikojen depolarımızın ana yakıtı karbonhidratlardır. Bu nedenle koşuya başlamadan önce yeterli karbonhidrat grubu içeren besinlerin alımından emin olunmalı” uyarısında bulunuyor. Bunun için kış sabahı kahvaltı menünüzde “peynirli-hindi füme sandviç ya da fıstık ezmesi, muz, tam buğday ekmeği veya laktozsuz yoğurt, kırmızı meyveler, ceviz ve yulaf ezmesi” gibi yağ içeriği düşük, karbonhidrat içeriği yüksek besinlere yer verebilirsiniz.

KOŞU SIRASINDA: Susuz kalmamak ve bir miktar da olsa karbonhidrat tüketmek önemli

Koşu sırasında enerjiyi korumak için beslenmeye düzenli bir şekilde devam etmek gerekiyor. Bunun için her 30 dakikada bir 150 ml su ile birlikte yarım olgun muz ya da 1 avuç kuru üzüm tüketilebileceğini anlatan Duygu Gencel, profesyonel sporcuların da bu besinler yerine sporcu jellerini ya da içeceklerini tercih edebileceğini belirtiyor. Duygu Gencel’in önemli bir uyarısı ise koşu sırasında meyve suyu tüketilmemesi yönünde. Meyve suları kan şekerinin hızlı yükselmesine ve erken yorulmaya neden olabiliyor.

KOŞU SONRASI: Vücudun toparlanması için süt içebilirsiniz

Maratonun ardından vücudun toparlanması ve susuzluğunun giderilmesi için sütün sağlıklı bir tercih olduğunu vurgulayan Duygu Gencel, aşağıdaki iki seçeneği örnek olarak sunuyor:

  • Muz, laktozsuz süt ve çiğ badem
  • Muz, badem sütü, fıstık ezmesi ve tarçın ile hazırlanmış bir smoothie

Koşunun ardından toparlanmaya destek olunması için protein de almak gerekiyor. Bu nedenle iki saat içinde et, tavuk, balık ya da kuru baklagil gibi besin gruplarındaki besinlerden tüketilmesini gerektiğini belirten Duygu Gencel’in örnek olarak verdiği üç menü şöyle:

  • Brokoli, patates gibi sebzelerle birlikte fırında somon,
  • Zerdeçallı tavuk göğüs sote ile hazırlanmış tam buğdaylı lavaş dürüm, limonlu maden suyu ve avokadolu salata,
  • Mercimekli ton balıklı salata ve domates çorbası.

Kas ağrılarına karşı magnezyum ve potasyum desteği

Bu öğünlerin yanı sıra kas ağrılarının oluşmaması ve hızlı toparlanma için magnezyum, potasyum içeren vitamin destekleri de alınabilir. Beslenme ve Diyet Uzmanı Duygu Gencel, son olarak iyi bir uyku için yatmadan iki saat önce bir şey yenilmemesini ve papatya, melisa gibi rahatlık veren bitki çaylarının tüketilmesini öneriyor.

Emzirme sırasında anne “sevgi” hormonu salgılıyor

Emzirme sırasında anne “sevgi” hormonu salgılıyor

Emzirme, hamilelik macerası sonrasında merakla beklenen doğumun ardından anne ve bebeğin birbiri ile iletişim kurmasını sağlayan çok özel ve tarif edilemeyen bir andır. Anne sütü gibi eşsiz bir besinin bebeğe doğumundan itibaren sağlanması için emzirmenin teşvik edilmesi ve her koşulda desteklenmesi hem anne hem de bebek sağlığı açısından çok önemlidir. Ama yalnızca fiziksel sağlığı için değil, ruhsal yönden de anne ve bebek emzirme sürecinin çok özel olduğunu söyleyen Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Doğum Sorumlu Hemşiresi Müge Pelin Düzgün anlatıyor…

İlk 6 ay anne sütü ile beslenme sağlanmalı

Bebeğin hem ruh hem de vücut sağlığı için en uygun besinin anne sütü olduğunu söyleyen Müge Pelin Düzgün “Eğer annenin sütü bebeğin gelişimi için yeterli ise ilk 6 ay anne sütünden başka bir gıdanın verilmesine gerek yoktur. Özellikle doğumdan sonra gelen kolostrum (ağız sütü) bebeğin ilk aşısı niteliğinde olup zatürre, ishal ve alerjik hastalıklar kolostrum ile beslenen bebeklerde daha az görülür. Anne sütü her zaman ve her yerde kullanıma hazırdır. Temiz ve uygun ısıdadır. Sindirimi oldukça kolay ve rahattır. Anne sütü her bebeğe özeldir, bu nedenle bebeğin bütün ihtiyaçları rahatça karşılanabilir. Anne sütü ile beslenen çocuklarda ‘şeker hastalığı, obezite, damar sertliği, ishal, astım’ gibi hastalıkların görülme sıklığı oldukça azdır” açıklamasında bulunuyor.

Emzirmek ruhsal gelişim için büyük önem taşıyor

“Emzirme aynı zamanda anne ile bebek arasında sevginin güçlü bir bağın kurulması açısından da önem taşıyor” ifadelerini kullanan Düzgün sözlerine şöyle devam ediyor: “Emzirme bebeğin ruhsal gelişimi için önemli bir unsurdur. Anne bebek arasında sevgi bağının gelişmesi, bebekte güven duygusunun oluşmasına çok olumlu olarak katkı sağlar. Bebek emzirme sırasında annesinin sıcaklığını hisseder, acıktığında kendisinin beslenmesinden huzur bulur. Emzirme sırasında annesine bakar ki yeni doğan bebekler yaklaşık 20 cm uzaklığı görür ki, bu da emzirme pozisyonunda annesinin yüzünü görebilmesi anlamına gelir. Anne ise bebeği emzirmeye başladığında oksitosin hormonu diğer adıyla sevgi hormonu salgılanır. Böylece annenin emzirme sürecinde aldığı keyif de artar”

Bebeğinizi ne sıklıkla beslemelisiniz?

Bebeğin emzirme düzeniyle ilgili de önerilerde bulunan Düzgün emzirmede zaman sınırı olmadığını belirtiyor. Gelen süt miktarının artmasının emzirme sıklığı ile doğru orantılı olduğunu söyleyen Müge Pelin Düzgün “Yeni doğan bebekler genellikle günde 8-10 öğün emmek isterler. Sık emzirme, bol süt gelmesini sağladığı gibi göğüslerin şişmesini ve acımasını da önler” bilgisini paylaşıyor.

Ekmeklik buğdayda glüten ve alerjen belirtiler

Ekmeklik buğdayda glüten ve alerjen belirtiler

Altınbaş Üniversitesi Gastronomi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Haydar Özpınar, ‘Ekmeklik Buğday Türlerinde Alerjen Proteinlerin Saptanması’ konulu araştırmasıyla Türkiye’de ilk defa buğday türlerindeki alerjen protein olan Amilaz Tripsin Inhibitörü çeşitlerini ve miktarlarını saptadı.

Prof.Dr. Özpınar, Almanya Potsdam Üniversitesi Beslenme Bilimleri Enstitüsü ile ortaklaşa yürütülen ve Alexander von Humboldt Vakfınca desteklenen projeyle, Türk ve Alman halklarının tükettikleri ekmeklik buğday unlarındaki alerjen proteinlerin ilk defa incelendiğini vurguladı.
Yapılan çalışmalarda bazı ekmeklik buğdaylarda sindirim bozukluğuna neden olabilecek Amilaz Tripsin İnhibitörü  (ATI) olarak bilinen bir alerjen protein miktarının yüksek bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Haydar Özpınar, bu tür alerjen protein miktarı yüksek buğday tohumlarının belirlenmesinin insan sağlığı için büyük önem taşıdığını belirtti.

Türkiye’de ilk defa yapıldı

Almanya ile birlikte yürüttükleri ortak çalışma hakkında bilgi veren Prof. Dr. Haydar Özpınar, 2019 yılında düzenlediği ‘Ekmek ve Önemi’ konulu konferanstan sonra ekmeklik buğdayların alerjen proteinler açısından incelenmesi gerektiğine inandığını, bu nedenle de bu tür bir çalışmayı  gerçekleştirdiğini söyledi. “İnsan sağlığı tespiti için geliştirilmiş olan aletler kansere sebep olan veya sağlığı olumsuz etkileyen diğer proteinleri saptamakta kullanılıyor fakat ne yazık ki bu gelişmiş teknoloji, gıdalar üzerinde ülkemizde hiç kullanılmadı” diyen Prof. Dr. Haydar Özpınar,

“Buğdayda glutene bağlı oluşan çölyak hastalığı ve semptomları biliniyor. Ancak, yine buğdayda bulunan Amilaz Tripsin Inhibitörleri (ATI) olarak adlandırılan alerjen proteinler konusunda yeterince bilgi yok. Ekibimle birlikte Türkiye’de ilk defa farklı bölgelerden toplanan ekmeklik buğday unlarında Amilaz Tripsin Inhibitörleri ve bunların miktarlarını araştırdık” açıklamasını yaptı.

“Bazı unlarda alerjen oranı çok yüksek”

Araştırmaya konu olan Amilaz Tripsin İnhibitörlerinin ne oldukları ve nasıl oluştuklarına dair bilgiler aktaran Prof. Dr. Haydar Özpınar, şunları söyledi: “Amilaz; Diyetimizde önemli yer teşkil eden karbonhidratları, özellikle nişasta ve Oligosakkaridleri parçalayarak bunların sindirilmesini sağlar. Pepsin ise yine gıdalarda bulunan proteinleri parçalayarak son ürün olan aminoasitlerin oluşumuna, yani proteinlerin sindirilmesine yardımcı olur. Bu iki faydalı enzim inhibe edilirse (etkisiz hale getirilirse), bu besin maddeleri sindirilememekte ve bağırsağımızda patojen mikroorganizmaların artışına neden olmaktadır. Bu durum, çeşitli sindirim bozukluklarına yol açabilmektedir. Araştırmamız kapsamındaki incelemelerde, bazı ekmeklik buğday unlarında bu inhibitör proteinlerin oranlarını çok düşük bulurken, bazı unlarda ise çok yüksek oranda yer aldıklarını saptadık.”

Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan destek

Proje kapsamında çalışmaların devam ettiğini belirten Prof Dr. Haydar Özpınar, araştırmanın amacının insan sağlığına zararlı olan alerjen maddeleri saptamak ve bunların ekmek üretiminde mümkün olduğunca kullanılmamasını sağlamak olduğunu belirterek projede Tarım ve Orman Bakanlığı TAGEM’in yanı sıra İstanbul Halk Ekmekle birlikte hareket ettiklerini, ürün toplamada her iki kurumdan da destek aldıklarını söyledi.

Her yıl yaklaşık 500 çocuk karaciğer nakli bekliyor

Her yıl yaklaşık 500 çocuk karaciğer nakli bekliyor

Kandaki toksinleri temizliyor, sindirime yardımcı olan safra salgını üretiyor, protein, karbonhidrat, yağ, vitaminler ve ilaçların vücutta işlem görmesine yardımcı oluyor ve kanın pıhtılaşmasında da rol oynuyor. Ama daha da önemlisi bağırsaklardan vücuda giren tüm mikropların ilk temizlendiği yerde karaciğer. İlk başta akla gelenler bunlar, ancak karaciğerin hayati önem taşıyan çok fazla görevi bulunuyor. Bazı hastalıklar nedeniyle, bu organı işlev yapamaz hale gelen kişilerin uzun dönem yaşama şansları olmadığı gibi, tek tedavi seçeneği, organ nakli oluyor. İlaçlar sadece karın şişliği kanama vücutta sıvı toplanması gibi klinik belirtileri düzeltiyor. Halen karaciğer fonksiyonlarını yerine koyacak bir tedavi yöntemi bulunmuyor. Karaciğer fonksiyonlarını yitirdikçe hastalar kaybediliyor. Ne yazık ki ülkemizdeki organ nakli bilincinin, organ bekleyen tüm hastalara umut olmaktan uzak olduğunu anlatan Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Organ Nakli Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, “Organ nakli bekleyen hastalarımızın çoğu hayatını kaybediyor. Oysa beyin ölümü tespit edilenlerin organları bağışlansa 4-5 yıl içinde ülkemizde organ nakli bekleyen hasta kalmaz, kronik organ yetmezliğine bağlı ölümler de son derece az olur” diye bilgi veriyor. Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, her yıl karaciğer bekleyen çocuk hastalara uygun organ bağışı sıkıntısı olduğunu, mecburen ailelerin riskleri göze alarak verici olduğunu ve çoğu çocuk için canlı vericili nakil dışında şans olmadığını belirtiyor.

İlk başarılı nakil 45 yıl önce yapıldı

Türkiye’de yapılan ilk başarılı organ naklinin üzerinden 45 yıl geçti. Bu sürede Türkiye, organ naklini en başarılı gerçekleştiren, yüksek kalite ve gelişmiş teknik alt yapısıyla öne çıkan bir ülke haline geldi. Ancak organ nakli bilinci, ihtiyaç duyan hastaları sağlığına kavuşturacak düzeye ulaşmadı. “Ülkemizde yılda ortalama 50-100 arası kalp, 30-40 arası akciğer, 3 bin 500’ün üzerinde böbrek, bin 700 karaciğer ve 3 bin 800 kornea nakli yapılıyor” diyen Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, şöyle devam ediyor:

“Karaciğer ve böbrek nakillerinin bu kadar ileri seviyede yapılmasına karşın diğer nakil sayılarının son derece yetersiz olmasının en önemli sebebi, kadavra bağış oranlarının yetersizliği. Böbrek nakillerinin yüzde 80’i, karaciğer nakillerinin yüzde 75’i canlı vericiden yapılıyor. Ancak diğer nakil türleri için kadavra bağışı gereklidir. Halen beyin ölümü tespit edilen hasta sayısı yılda 2 binin üzerinde. Ancak sadece 25’inde aile organ bağışına izin veriyor.”

Organ bağışında  canlıdan yapılan ameliyatların daha zor olduğuna değinen Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, “Yaşarken herhangi bir sağlık probleminiz olmamasına rağmen, yakınınızı, sevdiğinizi kurtarmak için ameliyat olmayı göze alıyorsunuz. Ameliyatlar çok başarılı yapılsa bile verici olan kişiler için binde birlik hayati risk bulunuyor. İnsanlar yaşarken sevdikleri için bu riski göze alıyor, ancak öldükten sonra organ bağışına çekimser yaklaşabiliyor” sözleriyle yaşanan durumu özetliyor.

Covid-19 da olumsuz etkiledi

Halen ülkemizde bin 800 kişinin karaciğer için beklediğini, hastaların büyük kısmının beklerken hayatını kaybettiğini ve diyaliz gibi tedavi seçeneği olan hastaların bekleme listelerinin ise 25000’li rakamlara ulaştığını belirten Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, tüm beyin ölümlerinde organ bağışına izin verilmesi halinde Türkiye’de 4-5 yıl içinde nakil bekleyen hasta kalmayacağına ve kronik organ yetmezliğine bağlı ölümlerin de son derece az olacağına dikkat çekiyor. Kalp akciğer gibi hayati organlar canlı vericiden yapılamadığı için de bu hastaların zaten bekleme listesine bile giremeden hayatını kaybettiğini belirtiyor. Yaşadığımız Covid-19 süreci de organ bağışını azaltan önemli bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Virüsün organlara verdiği hasarın tam olarak bilinememesinin yanı sıra nakil planlanan hastalara bulaşma riski de henüz bilinmediği için hem organ bağışında hem de organı kabul etmede daha fazla sıkıntı yaşanıyor. Ve gene yoğun bakım ünitelerinde Covid-19’a bağlı yoğunluk olması, bu olumsuzluğa zemin oluşturuyor.

Artık bebeklere de nakil yapılıyor

Türkiye’de yapılan karaciğer nakillerinin yüzde 10’luk kısmını çocuk hastalar oluşturuyor. Her yıl yaklaşık 500 çocuk karaciğer nakli bekliyor, ancak sadece üçte birine yeni bir karaciğer bulunabiliyor. Ancak gelişen ameliyat teknikleri çocukların nakil için büyümelerini gerektiren süreyi azaltıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, “Bundan birkaç yıl önce bizim için hayal olan ameliyatları gerçekleştiriyoruz. Artık bebeklere de organ nakli yapabiliyoruz. 10 kilodan daha zayıf olan çocuklara organ naklinde zorlanırdık. Bu çocukların büyümelerini beklerken bazıları hayatını kaybediyordu. Cerrahi teknik ve tıbbı gelişmelerin sayesinde 4-4.5 kilo ağırlığındaki bebeklere rahatlıkla karaciğer nakli yapabiliyoruz. Bu bebeklerimiz hayatlarına sağlıklı bir şekilde devam edebiliyor” diye konuşuyor.

Zatürre zayıf anı kollar

Zatürre zayıf anı kollar

Akciğerlerin mikrobik iltihaplanması sonucu oluşan Zatürre (Pnömoni) hastalığı özellikle sonbahar ve kış aylarında görülen çok ciddi bir enfeksiyondur. Zatürreden korunmak için bağışıklık sisteminin en iyi düzeyde tutulması gerektiğini belirten Academic Hospital İç Hastalıkları, Göğüs Hastalıkları ve Yoğun Bakım Torasik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Turgay Çelikel, hastalıkla ilgili önemli uyarılarda bulundu.

Zatürre tüm dünyada ve ülkemizde en sık görülen ve en fazla ölüme neden olan hastalıklar arasındadır. Akciğer dokusunun iltihaplanması sonucu, bakteriler başta olmak üzere çeşitli mikroorganizmalar yüzünden oluşan bu rahatsızlık, her yıl ülkemizde 12 bin civarı kişinin yaşamını kaybetmesine neden olur. Bağışıklık sistemi güçlü olursa zatürrenin ayakta basitçe geçirilebileceğini söyleyen Academic Hospital İç Hastalıkları, Göğüs Hastalıkları ve Yoğun Bakım Torasik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Turgay Çelikel, “Hastaneye ve yoğun bakıma yatışı gerektiren ve ağır seyreden zatürre vakaları vardır. Kanda oksijen seviyesinde düşüklüğe, karbondioksit seviyesinde yükselmeye ve solunum yetmezliğine yol açan bu tip zatürreler, bağışıklığı azalmış kişilerde çok ciddi durumlara neden olabilir. Bazı hastalarda tedavi süreci iki ayı bile bulabilir. Bu sürede yakın doktor kontrolü şarttır.” uyarısında bulundu.

Yüksek ateş ve nefes darlığı zatürrenin en önemli belirtileri

Tipik zatürre, genellikle 39-40 derecede seyreden yüksek ateşe, üşümeye, titremeye ve nefes darlığına sebep olur. Nabızda yükselme, morarma, göğüs ağrısı, kuru öksürük, sarı-yeşil balgam ve özellikle yaşlılarda zihin bulanıklığı gibi klinik belirtiler görülebilir. Kan testlerinde beyaz küre ve CRP yüksekliği gözlemlenir.

Zatürreden korunmanın yolları nelerdir?

Bağışıklık sisteminin ve akciğerin mikroptan korunma mekanizmalarının en iyi düzeyde çalışması gereklidir. Sigara içmek, bronşların üzerini kaplayan halıya benzer “Silya” yapısının dışa doğru hareketini felç eder ve her gün soluduğumuz milyonlarca mikrobun dışarıya atılmasına engel olur. Aynı şekilde alkol, genel anestezi, hava kirliliği, şeker hastalığı, böbrek yetmezliği ve kortizon tedavisi gibi durumlar da savunma mekanizmasını bozan etkenlerdir. Zatürreden korunmak için iki çeşit aşı vardır. Biri ömür boyu etkilidir, diğerinin 5 yılda bir tekrar edilmesi gerekir. Batıda 65 yaş üzerine önerilen bu aşılar, ülkemizde yıpranma daha fazla olduğu için 55 yaş üzerine önerilir. Fakat unutulmaması gereken nokta şudur; zatürre aşısının sadece en sık görülen zatürre cinsi Pnömokok’a karşı koruyuculuğu bulunur. Diğer zatürrelere karşı bir etkisi yoktur.

Zatürre hakkında az bilinen gerçekler:

  • Enfeksiyona bağlı zatürre, bakteri, virüs, mantar veya tüberküloz mikrobu kaynaklı olabilir. Hepsinin tedavi yaklaşımı farklıdır. Antibiyotikler sadece bakteri kaynaklı zatürreye karşı etkilidir. Mantar ve tüberküloz nedeniyle oluşan zatürrenin ilaçları ve kullanma süreleri farklıdır. O yüzden ilaç kullanmadan önce mutlaka bir doktora danışılmalıdır.
  • Covid-19, grip (İnfluenza) gibi bir virüstür ve viral zatürreye neden olur. Grip için hastalık şiddetini azaltan ilaçlar bulmak mümkünken Covid-19 için bugüne kadar tek bir ilaç onay almıştır ve henüz ülkemizde bulunmamaktadır.
  • Covid-19 virüsü, gripten farklı olarak daha sık akciğerlerde zatürreye neden olur. Bu tür zatürrenin buzlu cama benzeyen tipik bir görüntüsü vardır.
  • Genel durumu iyi, ayaktaki bir hastanın tedavisiyle altta yatan başka bir hastalığı bulunan düşkün bir hastanın tedavisi çok farklıdır.
  • “Atipik Zatürre” denen bir grup daha vardır. Klimadan geçen “Legionella Zatürresi” (Lejyoner Hastalığı) de bu gruptadır ve doğru antibiyotik tedavisi uygulanmazsa çok hızlı ilerleme gösterir.
  • AIDS hastalığında da en önemli ölüm nedeni bağışıklığın düşmesine bağlı gelişen bir tür zatürredir ve onun da tedavisi oldukça farklıdır.

 

Maho G, Ben Fero ‘İzmir’in Ateşi’

Maho G, Ben Fero ‘İzmir’in Ateşi’

‘Tuzak’ şarkısı ile kariyerinde tırmandığı konumunu korumak isteyen Maho G ve rap sahnesinin güçlü isimlerinden Ben Fero yepyeni bir hit için güçlerini birleştiriyor. ‘İzmir’in Ateşi’ ilhamını, insanların çabalarına ve konumlarına yapılan yersiz eleştirelere inat yola devam etme fikrinden alıyor.

Maho G: “Şarkının sıradan bir şarkı olmasını istemiyordum hem benim hem Ben Fero’nun şikayetçi olduğu bazı konular vadı. Örneğin, yaptığımız müzik yüzünden eleştirilme, tanımadan yargılanma, vs gibi. Bu konulara değinmek istedik şarkıda. İki İzmir aşığı insan olarak da şarkının ‘İzmir’in Ateşi’ olmasına karar verdik, şarkıda öfkemizin İzmir’in ateşi ile parladığını ve hiç sönmeyeceğini dile getirdik.“

Ben Fero, Maho G’nin uzun zamandır beraber çalışmak istediği isimlerden birisiydi ve ikisini buluşturacak kıvılcım ‘İzmir’in Ateşi’nde ortaya çıktı.

Maho G: “Yıllar önce Ben Fero ile tanışıp bir kahve içme fırsatımız olmuştu. O zamanlar hem Ben Fero’nun hem de benim sadece birkaç parçamız göz önündeydi. Sohbet ederken ortaklaşa bir şarkı yapalım sözünü birbirimize vermiştik. Aradan aylar geçti ve ben Ferhat abiyi arayıp bir albüm yapıyorum bu albümde bana eşlik eder misin diye sordum kendisi de seve seve dahil olacağını söyledi.”

Huawei Petal Search arama motoru algısını değiştiriyor

Huawei Petal Search arama motoru algısını değiştiriyor

Hem lokal hem de global arenada özellikle akıllı telefon pazarında çok önemli bir oyuncuya dönüşen Huawei’nin geliştirdiği Petal Search arama motoru, kullanıcılarına bugüne dek akıllardaki alışılagelmiş “arama motoru” algısını değiştirerek eşsiz bir deneyim yaşama fırsatı sunuyor. Petal Search’ün en büyük amacı Huawei ve diğer Android kullanıcılarının hızlı ve kolay bir şekilde istedikleri bilgiye ulaşmasını sağlamak.

Petal Search sayesinde kullanıcılar aramak istedikleri konu ve uygulamalar için tek bir ana ekranda arama yaparken cihazlarında yeni uygulamalar arayıp indirebilir veya mevcut olanları güncelleyebilir.

Avrupa başta olmak üzere, bugün dünya genelinde 170’ten fazla ülkede, 15 milyondan fazla kullanıcısı olan Petal Search ile, haber, alışveriş, seyahat, spor, finans, vb. birçok kategoride olmak üzere merak edilen son dakika haberler, en yakındaki restoranlar, beğenilen bir yemeğin tarifi, favori dizinin son bölümü, en sevilen şarkıcının son albümündeki parçalar, gelecek haftanın spor etkinlikleri gibi aramalar rahatlıkla gerçekleştiriliyor.

Gizlilik konusunda AB standartlarında sertifika sahibi olan ve kullanıcı verilerini izlemeyen Petal Search, tercihe göre arama dili ve bölgesi seçebilme, arama geçmişini kapatabilme ve uygunsuz içerikleri filtreleyebilme seçenekleri gibi özellikleriyle de kullanıcılarına özel bir deneyim sunuyor.

Projenin oldukça önemli bir kısmının Huawei Türkiye Ar-Ge Merkezi’nde Türk mühendisler tarafından geliştirilip ekosisteme kazandırıldığını söylemek mümkün.

Koronavirüs organ bağışını olumsuz etkiledi

Koronavirüs organ bağışını olumsuz etkiledi

3-9 Kasım Dünya Organ Bağışı Haftası’na özel konuşan Hayata Bağış Derneği Başkanı Hüseyin Yıldırımoğlu, koronavirüsün organ bağışı süreci üzerinde yaşattığı olumsuz etkinin altını çizdi. Hüseyin Yıldırımoğlu, pandemi nedeniyle yoğun bakımdaki yatakların bir bölümünün koronavirüs hastalarına ayrılması, beyin ölümü tespit edilen ve ailesi tarafından organ bağışlayanların koronavirüsü taşımadığını iki kez negatif test sonucuyla kanıtlamanın bağışların düşmesine sebep olduğunu ifade etti.

Hayata Bağış Derneği Başkanı Hüseyin Yıldırımoğlu, Koç Üniversitesi Hastanesi Organ Nakli Koordinatörü Mümin Uzunalan ve Koç Üniversitesi Hastanesi Böbrek ve Pankreas Nakli Merkez Sorumlusu Prof. Dr. Burak Koçak, 3-9 Kasım Dünya Organ Bağışı Haftası’na özel konuştu.

İstatiksel olarak bakıldığında her gün listelerde organ bekleyen hastalardan yaklaşık 30’unu kaybettiklerinin altını çizen Hüseyin Yıldırımoğlu, “Organ bekleyen yaklaşık 27.000 hastamız var, bununla birlikte rakamların çok kolay telaffuz edilmesinden bizler rahatsızız. Bekleyen hastalara vaka ya da rakam yönünden bakmak işin kolay ve vermek istediğimiz mesajı kapsamadığını düşünüyoruz. Bizler bekleyenler için bu rakamların her birinin ayrı hikayeleri, aileleri, arkadaşları, meslekleri kısacası her birinin insan olduğu ve bir hayatın kıymeti biçilemezken her biri çarpı binler olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Olaya böyle bakıldığında bir aile, bir ev, bir apartman, bir sokak, bir mahalle hatta bir şehir dolusu insanın organ beklediğini görüyor ve biliyoruz.” dedi.

Pandemi sürecinin organ bağışı etkisi üzerine konuşan Hüseyin Yıldırımoğlu, “Kadavradan organ nakli, koronavirüs nedeniyle yoğun bakımdaki yataklarının bir bölümünün koronavirüs hastalarına ayrılması, beyin ölümü tespit edilen ve ailesi tarafından organ bağışlayanların koronavirüsü taşımadığını iki kez negatif test sonucu ile kanıtlama süreçleri organ kullanım oranlarında ve organ bağışlarında düşüşe neden oldu. Pandemi döneminde her iş sektöründe değişkenliklere uyum sağlama sağlık sektörü için de geçerli.” diye konuştu.

Bilgisi olmayanların organ bağışı konusunda yanlış yönlendirmelerde bulunduğuna dikkat çeken Hüseyin Yıldırımoğlu şöyle konuştu: “Bunun önüne geçmek için organ bağışı ve nakli konusunda bizlerin daha fazla gerçekleri şeffaf biçimde insanımıza anlatmamız gerekiyor. Organ bağışı konusunda yapılan anket çalışmalarında insanların sağlık sistemine karşı olan kaygıları nedeni ile ani bir kaza veya travma geçirdiğinde cebinden organ bağışı kartı çıkması durumunda kendisinden çok çabuk vazgeçileceği konusunda endişelerinin olduğu tespit edilmiş. Bu mantıkla yoğun bakım yatağında yatan her hasta potansiyel organ bağışçısı olarak gözükür. Bizler her fırsatta beyin ölümünü anlatmaya çalışıyoruz, beyin ölümünün gerçek ölüm olduğuna, geri dönüşümün mümkün olmadığına ve organ dağıtımının Sağlık Bakanlığı tarafından şeffaf şekilde adaletlice dağıtıldığını anlatmaya uğraşıyoruz. Organ herhangi bir yerden satın alacağımız bir obje değil, tek kaynağı insan ve o insanın yapacağı bağışın doğru yere gideceğine inanması ve endişelerinin kaybolması ancak eğitim ve bilgilendirme yoluyla olur. Dernek olarak yaptığımız her etkinlikte amacımız bir kişiye ulaşmak. Bir insanın bakış açısını pozitif olarak değiştirebilirsek bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da en büyük manevi tatminimiz olacaktır.”

Organ bağışında yakınlarının mutlaka onay vermesi gerekiyor

Hayatını kaybetmiş her insandan organ bağışının mümkün olmadığını ifade eden Mümin Uzunalan, “Kadavradan organ bağışı için ölümün yoğun bakım şartlarında, vaka suni solunum cihazına bağlıyken gerçekleşmesi gerekir. Ölen kişinin yakınlarının da organ bağışına rıza göstermesi lazım. Kişi sağlığında organlarını bağışlasın ya da bağışlamasın ülkemiz mevzuatına göre mutlaka geride kalan yakınlarının da onay vermesi şarttır.” diye konuştu. Organ nakli için hastaların bekleme süresiyle ilgili net bir zaman vermenin çok zor olduğuna dikkat çeken Mümin Uzunalan, “Canlı vericileri olan hastalar kısa sürede organ nakli imkanına kavuşuyorlar. Ancak canlı vericilerden nakil yapılabilen organlar yalnızca karaciğer ve böbrektir. Gerek canlı vericisi olmayan hastalar gerekse kalp, akciğer, pankreas ve ince barsak yetmezliği yaşayan hastalar için beklenecek zaman belirsizdir.” açıklamasında bulundu.

Organ naklinin bekleme süreci hem hastalar hem de yakınları için çok zorlu geçiyor
Bekleme sürecinin hastalar ve yakınları için çok zorlu bir süreç olduğuna vurgu yapan Koç Üniversitesi Hastanesi Böbrek ve Pankreas Nakli Merkez Sorumlusu Prof. Dr. Burak Koçak, “Bağışçıların nakilden çekinmemesi gerekiyor. Çünkü nakillerin zamanında gerçekleştirilmemesi hastaların sağlığı açısından daha büyük problemlere neden olabilir. Bu önlemler sayesinde nakiller yapılabilmektedir. Hastalarımızın bu noktada organ naklinden çekinmesine gerek yoktur. Öte yandan ülkemizde ne yazık ki kadavradan organ bağışı sayıları da çok düşük. Son yıllarda küçük de olsa artışlar var ama beklentiyle kıyaslandığında arada ciddi farklar bulunuyor. Bunun sonucu olarak da hastaların bekleme süreleri uzuyor, hastalıkları ilerliyor ve bu durum diğer organlarına da zarar vermeye başlıyor. Zaman zaman hastaneye yatarak tedavi olmak zorunda kalmakta, bu yatışların sayısı ve her yatışın ağırlığı gittikçe artmaktadır. Kronik organ yetmezlikleri, hastaların aileleri için de çok sancılı bir süreç. Hastalığın safhalarına bağlı olarak aile yaşantıları; iş gücü kaybı, eğitim-öğretimden uzak kalma, çocuklarda büyüme-gelişme geriliği, ruhsal çöküntüler, sosyal hayattan kopma hatta hastaneye bağımlı bir yaşama bağlı olarak olumsuz etkilenmektedir.” dedi.

Koronavirüs sürecinde organ bağışında yaşanan düşüşe de ayrı bir parantez açan Prof. Dr. Burak Koçak, “Pandemi dönemi özellikle kadavradan organ bağışlarını olumsuz etkiledi. Yoğun bakım yataklarının giderek artan doluluk oranları, bağışçılara kaçınılmaz olarak yapılması gereken koronavirüs taramalarının süreci uzatması, ailelerin süreç hakkında bilgilendirmelerinde yaşanan aksaklıklar gibi bazı nedenlerden bahsedilebilir. Buna karşın, canlı organ bağışçıları için aynı durumlardan bahsetmek mümkün değil. Sevdiklerini yeniden sağlığına kavuşturma arzusundaki vericiler güçlü bir motivasyonla karşımıza çıkıyor. Bizler de onların sağlıklı bireyler olduklarının ve planlanan ameliyatın, ameliyat sırasında ve hayatının kalanında onun sağlığına zarar vermeyeceğinden emin olmamız gerekir. Bu amaçla bir çok test ve değerlendirme modern tıbbın uygulamalarına bağlı kalarak yapılıyor. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de zor günler geçirmemize sebep olan pandemi şartlarının getirdiği ek önlemler de elbette sıkı sıkıya uygulanmaktadır.” diye konuştu.

Dr. Oetker çikolata parçaları üç farklı çeşit olarak raflarda

Dr. Oetker çikolata parçaları üç farklı çeşit olarak raflarda

Dr. Oetker, Bitter Çikolata Parçaları çeşidine ek olarak; Sütlü Çikolata Parçaları ve Sütlü, Bitter, Beyaz Çikolata Parçaları’nı seriye dahil etti.

Dr. Oetker Çikolata Parçaları ile kek, kurabiye, pasta, muffin, tatlı ve benzeri tüm tariflerinize lezzet ve renk katabilir ve ayrıca ısıya dayanıklı oldukları için de fırında hazırlanan tariflerinizde güvenle kullanabilirsiniz.

Dell Technologies Ready Solutions, sağlık ve üretim sektörlerinde yüksek performanslı bilgi işlemi geliştiriyor

Dell Technologies Ready Solutions, sağlık ve üretim sektörlerinde yüksek performanslı bilgi işlemi geliştiriyor

Dell Technologies, sağlık, yaşam bilimleri ve üretim sektörlerinde yapay zeka ve gelişmiş bilgi işlem inovasyonlarına hız kazandırmak üzere yeni Dell EMC Ready Solutions ve HPC bulut hizmeti sağlayıcı ile işbirliklerini duyurdu.

Dell Technologies Veri Merkezli İş Yükleri ve Çözümleri Başkan Yardımcısı Thierry Pellegrino, “Müşterilerimizin geleceği şekillendirmelerine yardımcı olmak amacıyla kendimizi HPC ve yapay zekanın ilerlemesine ve demokratikleşmesine adadık. Yeni çözümlerimiz ve ortaklıklarımız sayesinde dönüştürücü teknolojiyi şu an olduğundan çok daha fazla insanın erişimine açıyoruz.” dedi.

Genom Bilimi için Hazır Dell EMC Çözümleri sayesinde yeni keşifleri mümkün kılma

Genom Bilimi için Hazır Yeni Dell EMC Çözümleri, şirketlerin genomik analizleri hızlı ve ekonomik bir biçimde üretimlerine dahil etmeleri için tasarlandı ve test edildi. Dell EMC PowerEdge sunuculardaki, PowerSwitch ağ oluşturmadaki ve depolamadaki modüler yapı taşları, farklı kullanım durumlarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılandırılabilir. Ayrıca biyobilişim ve iş