Yazılar

Migros’tan “E-Doktor” Hizmeti

Migros’tan “E-Doktor” Hizmeti

Migros, tüm Türkiye’de geçerli olan “e-doktor” hizmeti ile Anadolu Sağlık Merkezi’nin deneyimli uzman hekimleriyle hastaneye gitmeden online görüntülü görüşme imkanı sağlıyor.

Migros ve Anadolu Sağlık Merkezi iş birliğinde başlatılan “e-doktor” hizmeti kapsamında, Migros müşterileri hastaneye gitmeden Anadolu Sağlık Merkezi’nin uzman hekimleri ile online görüntülü görüşme yapabiliyor.

Alanında deneyimli uzman hekimlerle görüntülü görüşmek isteyenler, Türkiye’nin 81 ilinde bulunan Migros mağazalarının kasalarından ve Migros Sanal Market’ten alacakları PNR kodları ile Anadolu Sağlık Merkezi’ni 44 44 276 numaralı  çağrı merkezinden arayarak randevularını kolaylıkla oluşturabiliyorlar.

E-doktor uygulamasından faydalanmak isteyenler; ilk randevu sonrasında 1 ay boyunca sınırsız kullanım hakkı olan online tıbbi danışmanlık görüşmesi, online branş doktoru görüşmesi, 2 seanslık online psikolog görüşmesi ve 4 seanslık online diyetisyen görüşmesi gibi farklı seçenekler arasından ihtiyacı olanı seçebiliyor.

Antibiyotik içerken şunlara dikkat edin!

Antibiyotik içerken şunlara dikkat edin!

Covid-19 enfeksiyonunun tüm hızıyla devam ettiği bugünlerde, bir yandan da her sonbaharda olduğu gibi yine mevsimsel grip ve nezle gibi viral hastalıklar da kapıyı çalmaya başladı! Virüslerin neden olduğu hastalıkların en önemli özelliklerinin başında bulaşıcılığının çok fazla olması gelirken, tedavide bilinen bir ilacının olmaması da önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Zira bu noktada pek çok kişi antibiyotiğe sarılarak fayda yerine daha fazla zarar görebiliyor! İşte, tüm dünyada 18 Kasım Antibiyotik Farkındalık Günü ile bilinçsiz antibiyotik kullanımının tehlikelerine karşı farkındalık yaratılması amaçlanıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur “İnsanlık tarihinin önemli dönüm noktalarından biri; antibiyotiklerin bulunması ve böylece pek çok insanın hayatının kurtarılabilmesidir. Ancak enfeksiyonun nedeninin viral ya da bakteriyel kökenli olup olmadığının ayrımı için klinik ve laboratuvar testlerine ihtiyaç vardır. Antibiyotiklerin mutlaka hekim kontrolünde kullanılması gerekir, aksi takdirde çok ciddi zararlar verebilir” diyor. Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur, bilinçsiz antibiyotik kullanımının 5 önemli zararını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Direnç geliştiriyor

Antibiyotiğin aşırı ve yanlış kullanımı sonucu pek çok bakteri direnç geliştirmiştir. Yani antibiyotik işe yaramaz hale gelir. Bu durum enfeksiyonların tedavi edilememesine neden olur. Antibiyotikler gerekli olduğu zaman kullanılmalı ve önerilen tedavi zamanından önce kesilmemelidir.

Sindirim sistemini bozuyor

Bilinçsiz antibiyotik kullanımı; bulantı, kusma, şişkinlik ve karın ağrıları başta olmak üzere sindirim sisteminin dengesini bozarken, ishale yol açabilir. Ayrıca ağızda yara, diş renginde değişmeye neden olabilir.

Bağışıklık sistemine zarar veriyor

Bağırsak mukozamızdaki yararlı mikropları öldürerek mukozal bağışıklığı bozabilmekte ve yeni enfeksiyonların gelişmesine neden olabilmektedir. Alerjik hastalıkların ortaya çıkmasında artışa yol açabilir. Derideki kaşıntı ve döküntülerden başka öksürük nefes darlığı gibi ileri alerjik reaksiyonlara neden olabilir.

Metabolik sorunlara ve obeziteye yol açabiliyor

Özellikle çocukluk çağında yanlış kullanılan antibiyotikler bağırsak floramızı bozarak emilim sorunları yaratmakta ve diyabet hastalığı zemini oluşturup obeziteye neden olmaktadır.

Karaciğer ve böbrek yetmezliğine zemin hazırlıyor

Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur ”Antibiyotikler vücuttan karaciğer ya da böbrek yolu ile atılır.  Pek çok ilaç karaciğer ve böbrek fonksiyonlarını bozmakta ve yetmezliğe neden olabilmektedir. Covid-19 enfeksiyonu ile mücadele ettiğimiz bugünlerde, bir yandan da sonbaharın kendine özgü hastalıkları ile karşı karşıya kaldığımızda hemen antibiyotiğe sarılmak fayda yerine zarar.

Fast Food geçici mutluluk, obezite ve depresyon getiriyor

Fast Food geçici mutluluk, obezite ve depresyon getiriyor

Pek çok insan hamburger, patates kızartması ve pizza gibi gıdaları tükettiği zaman kendini mutlu hissettiğini belirtiyor ancak bu iyilik hali yerini pişmanlık, kilo alımı ve hastalıklara bırakıyor. Yapılan araştırmalara göre fast food olarak adlandırılan gıdalarla beslenmek, kısa ve orta vadede duygu durum bozukluğu hatta depresyona sebep oluyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Obezite Tanı ve Tedavi Merkezi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Murat Çağ, yanlış beslenmenin zararlı etkileri hakkında bilgi verdi.

Trans yağ obeziteye giden yolu kısaltıyor

Doymamış yağ asitlerinin tümüne trans yağ adı verilmektedir. Trans yağ, ürünlerin raf ömrünü artırmaya yarayan hidrojenize edilen endüstriyel bir yağdır. Trans yağlar doğal ürünlerde hemen hemen hiç bulunmamakla birlikte, yirminci yüzyıldan itibaren endüstriyel olarak üretilmektedir. Bu yağlar az miktarda tüketildiğinde bile hastalık yapma riski taşımaktadır. İşlenmiş gıdalar, kızartma yağları, margarinler, patates kızartması, fast food türü ürünler, bazı şekerler, hazır kurabiye, kekler, poğaçalar ve açma gibi ürünlerde trans yağ bulunmaktadır. Trans yağdan zengin gıdalar şeker ve kalori açısından da yüksektir.  Bu faktörlerle birlikte kötü kolesterol olan LDL’yi yükseltmektedir. Bu da diyabet, kalp-damar hastalıkları, kanser gibi pek çok hastalığa neden olmaktadır. Trans yağların bunların dışındaki sebep olduğu sorunlardan biri de, obezite hastalığı ve depresyona benzeyen duygu durum bozukluğudur.

Trans yağlar vücuda beslenme yoluyla veya kozmetik ürünlerle giriş yapmaktadır. Duygu durum bozukluğu ile kanser, kalp-damar hastalıkları, diyabet ve obezite problemleri beslenmeyle direkt ilgilidir. Trans yağlar, bağırsak duvarını tahrip ederek zararlı bakterileri artırır; bu da gerek sindirim sistemi gerekse nöropsikiyatrik sistem olmak üzere birçok soruna neden olmaktadır. Kişi trans yağları hayatından çıkardığında, bağırsak florasıyla birlikte bağırsak duvarını koruyup; birçok hastalığı engelleyebilmektedir.

Sağlıksız yiyecekler bağırsaklardan geçerek kana karışıyor
Trans yağların tüketimi bağırsaklardaki yararlı bakterilerin yerini zararlı bakterilere bırakmasına neden olmaktadır. Obezite hastalığına sebep olan kötü beslenme şekliyle bağırsak çeperindeki geçirgenlik artarak, normalde vücuttan atılabilecek zararlı maddeler kana karışmaya başlamaktadır. Kana karışan maddelerin bir kısmı karaciğerde depolanırken; bir kısmı da nörolojik sistemimize ulaşmaktadır. Buraya ulaşan zararlı bakteriler, başta immün, sindirim ve nöropsikiyatrik sistem olmak üzere pek çok probleme yol açmaktadır. İyi huylu bakterilerin sayısının azalması, bağırsak florasının bozulmasına ve hastalıkların artmasına neden olmaktadır. Kişi yaşamından bu etkenleri çıkararak; bağırsak florasının tahrip olmasına ve böylelikle sağlığının bozulmasına engel olabilmektedir.

Depresyon yeme biçimiyle doğrudan alakalı
Trans yağların tüketimi ile birlikte beynin hipotalamus bölgesindeki iletişim sistemi zamanla bozulmaya başlamaktadır. Bu durumda algılama güçleşmekte, yavaşlamakta ve duygu durumu depresyona yaklaşmaktadır. Genellikle bu durum çeşitli psikiyatrik tedavilerle onarılmaya çalışılsa da beslenme şekli atlanmaktadır. Oysa sürekli hüzünlü bir ruh hali daha çok yemek yeme isteğine sebep olmaktadır. Bu vücudumuzun ya da beynimizin küçüklükte öğretilen mutluluğu arama yöntemidir. Yemek yeme alışkanlıklarının ruh halini direkt olarak etkilediği bilinmektedir. Yapılan pek çok çalışma; rafine şekerler ve trans yağlardan yüksek bir beslenme şekli ile bozulmuş beyin fonksiyonu arasında bir ilişki olduğunu hatta depresyon gibi duygu durum bozukluklarının semptomlarının kötüleştiğini göstermiştir.

“Yedikçe mutlu oluyorum” demeyin

Fast food tüketiminin temelleri genellikle çocukluk çağında atılmaktadır. Ebeveynler, çocuklarına “Sınavdan başarılı olursan sana hamburger ısmarlayacağım” ya da “Yemeğini yersen sana cips, çikolata alacağım” söylemleriyle ödüller vermektedir. Bu da trans yağlı ürünlere olan alışkanlığın artmasına neden olmaktadır. Bunun yanında fast food türü gıdalar tamamen hazza yönelik üretilmektedir. Şekeri yoğun, trans yağdan zengin, tuzu fazla olan bu yiyecekler beyindeki ödül ve zevk merkezlerinde bulunan opiat ve dopamin reseptörlerini uyararak bağımlılığı artırmaktadır. Beyinde artan dopamin nedeniyle kişi kendisine ödül vermiş gibi görünür ve bu tür gıdaları yaşadığı mutlulukla birlikte daha çok tüketmek ister. Çocukluktan gelen ödül alışkanlığı da mutluluğun yemekle eşit olduğu algısını yaratır. Oysa gerçekte olan yenilen gıdanın mutluluk vermesi değil; çocukluktan gelen ve hormonları etkileyen madde etkisiyle mutlu olunduğu zannedilmektedir. Yani kişiler aslında yedikçe mutlu olmamaktadır. Yedikleri anda içinde mutlu olduğu anıların arayışındadır.

Doğru yağları doğru şekilde kullanın
İnsan vücudu için yağ önemlidir ancak zararlı yağlardan uzak durulmalıdır. Örneğin evde pişirilen yemeklerde kullanılan bitkisel yağ fazla kızdırılmamalıdır. Çünkü bitkisel yağları yüksek derecede kızdırmak o yağın yapısını bozmakta ve onu trans yağa çevirmektedir. Yemek pişirirken zeytinyağı kullanılmalıdır. Zeytinyağı hem yemeği lezzetlendirme açısından başarılıdır hem de zeyinyağını denatüralize etmek zordur. Zeytinyağı bağırsakları temizler, ancak kalori yükü nedeni ile miktarına dikkat etmek gerekmektedir. Bunun yanında beslenmeye eklenen balık ve omega-3 yağ asitleri bağırsak sağlığınızı dolayısıyla duygu durumunuzu korur. Ayrıca egzersiz, yeterli uyku ile de beslenme desteklenmelidir. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki; günlük beslenmesi, egzersizi ve uykusu dengeli ve düzenli olan kişilerin ruh durumu da bir o kadar sağlıklı olmaktadır.

Obezite hastalığı uygun cerrahi yöntemlerle ortadan kalkıyor

Araştırmalara göre obez bireylerin obez olmayan bireylere göre daha az mutlu olduğu kanıtlanmıştır. Bunun yanında obez bireylerin, obez olmayanlara göre kendilerini daha az başarılı hissettikleri bilinmektedir. Zararlı ürünleri tüketmek kilo aldırırken, gelen mutluluk gerçek bir mutluluk değildir. Şişmanlık hastalığına yakalanan kişiler toplumdan kendilerini izole ederken, depresyona sürüklenmektedir. Bu da özgüven eksikliğine, kaygı bozukluklarına sebep olmaktadır. Obezitenin çözümü beslenme şeklini değiştirmekten geçmektedir. Obezite cerrahisi seçenekleri hem beslenme şeklini düzeltip hem de kişinin sağlıklı bir beslenme tarzını benimsemesi sayesinde tedavide önemli rol oynamaktadır.

Tekirdağ Şehir Hastanesi sağlık dağıtmaya başladı

Tekirdağ Şehir Hastanesi sağlık dağıtmaya başladı

Akfen İnşaat tarafından yapımı tamamlanan Tekirdağ Şehir Hastanesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla kapılarını açtı.

Tekirdağ’ı sağlık alanında da bir çekim merkezi haline getirecek 566 yataklı Şehir Hastanesi’nde 124 poliklinik, 18 ameliyathane ve 102 yoğun bakım ünitesi yer alıyor. 1 milyar 500 milyon TL’ye mal olan Tekirdağ Şehir Hastanesi’nde sağlık personeli haricinde hizmet personeli olarak da 700 kişiye istihdam sağlanacak.

Türkiye’de son yıllarda her alanda gelişme göstererek gözde yerleşimler arasına giren Tekirdağ, Akfen İnşaat tarafından Kamu-Özel İşbirliği (PPP-Public Private Partnership) modeliyle yapımı üstlenilen Şehir Hastanesi’ne kavuştu.

Kamu hastanesi statüsünde vatandaşlara ‘ücretsiz’ sağlık hizmet verecek Tekirdağ Şehir Hastanesi’nde, Sağlık Bakanlığı 25 yıl boyunca kiracı olarak yer alacak. Sistemde tüm tıbbi hizmetlerin sorumluluğu Sağlık Bakanlığı’nca, bilgi işlem, güvenlik, temizlik, yemekhane ve otopark gibi bütün hizmetler, hastanenin yapım ve işletmesini üstlenen Akfen İnşaat tarafından karşılanacak.

Tekirdağ’ı sağlık alanında da bir çekim merkezi haline getirecek hastane Bulgaristan ve Yunanistan’ı da içine alacak şekilde Trakya’nın en gelişmiş entegre sağlık tesisi olarak öne çıkıyor. Buradan hareketle hastane gelecekte sağlık turizmi ile bu ülkelerden de ziyaretçi hasta çekmesine kesin gözüyle bakılıyor.

Tekirdağ Şehir Hastanesi’nin 566 yatağının 464’ü genel hastane yatak kapasitesine ayrıldı. Bu kapasite 88 tek kişilik ve 187 adet çift kişilik olarak dağılıyor. Hastanede 2 oda yanık birimi için ayrılırken, 8 mahkûm odası da yer aldı.

Tekirdağ Şehir Hastanesi son dönemde dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını nedeniyle yoğun bakım kapasitesi bakımından da öne çıkıyor. Hastanede yer alan 102 yoğun bakım yatağının 46’sı genel yoğun bakıma ayrılırken, 27 yeni doğan, 16 pediatrik, 5 KVC ve 8 de koroner yoğun bakım yatağı yer alıyor. Hastanenin ameliyathanelerinde bulunan hasta hazırlık-ayılma alanları mekanik olarak yoğun bakım odasına çevrilecek şekilde hazırlandı. Tek kişilik hazırlanan yoğun bakım odaları ihtiyaç halinde çift kişilik odaya dönüştürülebiliyor.

 

Acıbadem Kocaeli Hastanesi SGK’lı hastalar da hizmet verecek

Acıbadem Kocaeli Hastanesi SGK’lı hastalar da hizmet verecek

Acıbadem Sağlık Grubu’nun 2006 yılında hizmete sunduğu Acıbadem Kocaeli Hastanesi, hasta yelpazesini genişleterek, 9 Kasım 2020 tarihinden itibaren tüm branşlarda SGK’lı hastaları da kapsayacak şekilde hizmet vermeye başladı.

Hastane Başhekimi ve Direktörü Dr. Mustafa İdiz, 14 yıl önce Kocaeli’ni nitelikli sağlık hizmetleriyle tanıştırmanın ve devam ettirmenin haklı gururunu yaşadıklarını, SGK kapsamında da aynı nitelikte hizmet verileceğini belirtti. Bu güne kadar kardiyoloji, kalp damar cerrahisi ve tıbbi onkoloji birimlerinde SGK kapsamında hizmet verildiğini söyleyen Dr. Mustafa İdiz, “9 Kasım 2020 tarihinden itibaren SGK’lı hastalar, kadın hastalıkları ve doğum, kulak burun boğaz, çocuk hastalıkları, genel cerrahi, ortopedi, dermatoloji gibi hastanede olan diğer tüm uzmanlık alanlarından hizmet alabilecekler” dedi.

6.500 m2 kapalı alana sahip Acıbadem Kocaeli Hastanesi’nde 32 hasta odası ve 61 hasta yatağı bulunuyor. Birçok tıbbi branşta özellikli hizmetler sunan Acıbadem Kocaeli Hastanesi, Türkiye’nin önemli bir sanayi bölgesinde bulunması nedeniyle, iş kazaları ve her türlü travma vakalarına 24 saat müdahale edebilecek donanıma da sahip.

 Pandemide prematüre bebek bakımın da en önemli tedbirler nedir?

 Pandemide prematüre bebek bakımın da en önemli tedbirler nedir?

Bebek bekleyen anne babalar, çocuklarına kavuşmak için gün sayar. Ancak kimi zaman bu kavuşma, olması gerekenden daha önce yaşanır. Hal böyle olunca, doğum haftasına bağlı olarak yaşamsal bazı sorunlarla boğuşmak zorunda olan prematüre bebeğin bakımı için aşırı dikkat isteyen bir süreç başlar. İşte, prematüre bebekler için farkındalık yaratılması amacıyla her yıl 17 Kasım Dünya Prematüre Günü olarak kutlanıyor. Prematüre bebek bakımının zorluklarına bu yıl bir de Covid-19 pandemisinin riskleri eklendiğinde mücadelenin çok daha kritik bir hal aldığını, dolayısıyla prematüre bebeklerin bakımına Covid-19 günlerinde çok daha dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Acıbadem Altunizade Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferhat Çekmez, “Aynı zamanda üst solunum yolu enfeksiyonlarının da arttığı bu mevsimde daha da dikkatli olunması gerekiyor. Ayrıca korona enfeksiyonlu hamile sayılarında artış görülüyor. Bu da anne adayının ve anne karnındaki bebeklerin sağlık durumunun bozulup prematüre doğum yaşanmasına neden oluyor” uyarısında bulunuyor. Prof. Dr. Ferhat Çekmez, prematüre bakımında ihmal edilmemesi gereken 8 kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Önce kendinizi koruyun!

Anne babalar önce kendini korumalı. Maskelerini takmaya, ellerini yıkamaya, eve geldiklerinde kıyafetlerini değiştirmeye özen göstermeli. Böylece kendilerini koruyarak dolaylı yoldan bebeklerini de korumuş olurlar.

Öpmeyin, öptürmeyin!

Prematüre bebeğinizi özellikle de Covid-19 pandemisi sürecinde öpmeyin, kimseye de öptürmeyin. Bebeğinizi mümkün olduğunca kucağa almalarına izin vermeyin.

Kalabalıktan uzak tutun!

Soğuk havalarda bebeklerin dışarı çıkarılmaması ve kalabalık ortamlardan uzak tutulması gerekiyor. Aile büyükleri ve bakıcılar konusunda da hassas davranılmalı. En ufak bir Covid-19 ya da grip belirtisinde bebekle olan temasları kesilmeli.

Ziyaretleri sınırlandırın!

Yoğunbakımda yatan prematüre bebeklerin korunması için ziyaretler sınırlandırılmalı ya da tamamen kesilmeli. Ailelerin bu konuda daha anlayışlı olması hem kendi bebeklerini hem de yoğun bakımdaki diğer minikleri korumak için çok değerli.

Ellerinizi mutlaka yıkayın!

Bebeğe bakım vermeden ya da temasa geçmeden önce mutlaka eller yıkanmalı, ardından da el dezenfektanı kullanılmalı.

Bol bol emzirin!

Yenidoğan Yoğun Bakım ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferhat Çekmez “Anne sütünün koruyucu özelliği böyle dönemlerde daha hayati hale geliyor. Özellikle annelerin bebeklerine anne sütü verme konusunda fazladan gayret göstermeleri bebeklerin bağışıklıklarının desteklenmesi açısından olmazsa olmaz nitelikte” diyor.

Aşılarına dikkat edin!

Prematüre bebekler için ölümcül olabilen bir virüs de RSV yani respiratuvar sinsisyal virüs. RSV, grip ve soğuk algınlığı gibi belirtilerle ortaya çıkıyor ancak tedavisinde gecikme olursa akciğerleri tehdit ediyor. Prematüre bebeklerin özellikle 1500 gram altında doğanların, doktorların önerisi olursa RSV virüsüne karşı aşılanması vücut dirençlerinin ekstradan düşmesini önlemeye yardımcı oluyor. Ayrıca 6 aydan büyük bebeklere yapılacak influenza aşısı ile bu dönemde onları sarsacak başka virüslere karşı koruma sağlanabilir.

İlaçlarını ve vitaminlerini aksatmayın!

D vitamini, demir ilacı, probiyotik ve 6. aydan sonra omega -3 gibi ilaçlarının düzenli olarak kullanılması onların büyüme ve bağışıklığının daha iyi olup enfeksiyona yakalanma oranını azaltacağından ihmal etmeyin.

Kronik hepatit C’de erken teşhis hayat kurtarıyor

Kronik hepatit C’de erken teşhis hayat kurtarıyor

Kan yoluyla bulaşan hepatit C virüsü (HCV); tedavi edilmezse siroza, karaciğer kanserine yol açabiliyor ve ölümcül olabiliyor. Dünyada 71 milyon kişide kronik hepatit C hastalığı olduğu ön görülüyor. Ülkemizde ise yaklaşık 250.000-550.000 erişkin kişinin HCV ile enfekte olduğu ve HCV ile enfekte olanların büyük çoğunluğunun bu durumun farkında olmadığı düşünülüyor.

Kronik hepatit C virüsü enfeksiyonu, genellikle kişilerin kan bağışı esnasında test edilene veya rutin bir tıbbi muayene sırasında bulunan anormal bir kan testi sonucu çıkana kadar fark edilmiyor. Karaciğeri etkileyen bir enfeksiyon türü olan hepatit C ile yaşayanların yaklaşık yüzde 80’inde, hiçbir belirti ortaya çıkmadığı için sinsi bir hastalık olarak kabul ediliyor. Hepatit C hastası olup olmadığınızı bilmenin tek yolu test yaptırmak olduğu için erken teşhis hayat kurtarabiliyor.

“Virüsün yok edilmesi için dünyada ve ülkemizde büyük adımlar atıldı”

Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan İ.Ü.Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Fehmi Tabak; “Öncelikle, 2020 Nobel Tıp Ödülünün 1989 yılında Hepatit C virüsünü bulan muhteşem üçlü, Harvey J. Alter, Michael Houghton ve Charles M. Rice’ın alması insan sağlığı ve yaşam kalitesi açısından çok büyük önem taşıyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) önderliğindeki “Viral Hepatitlerin Eliminasyonu” programı, 2030 yılına kadar ülkeler bazında toplumdaki yeni hepatit enfeksiyonlarının %90 azaltılmasını ve viral hepatitlere bağlı ölümlerin de %65 oranında azaltılmasını hedefliyor.  2018 yılında Dünya Hepatit Birliği’nin yaptığı açıklamaya göre; dünya üzerinde yaklaşık 290 milyon kişi, hepatit B ve hepatit C virüsü ile enfekte olduğunun farkında değil.” diye konuştu.

“Erken teşhis ile hastaların hayatını kurtarabiliyoruz”

Hepatit C hastalığının, genellikle belirti göstermediğini ya da karaciğer hastalıklarına özgü belirtiler olmadığı için hastanın hekime başvurmasının gecikebildiğini söyleyen Tabak; “Kan yoluyla bulaşan hepatit C virüsü; tedavi edilmezse siroza, karaciğer kanserine yol açabiliyor ve ölümcül olabiliyor. Hastalığın kronikleşmesi durumunda önce kronik hepatit, daha sonra yıllar içerisinde karaciğer sirozu ve karaciğer kanseri gelişme riski mevcut olup ölümcül bir hastalık olduğu bilinmelidir. Bulaştıktan sonra sinsice ilerleyen hepatit C virüsü, tedavi edilmezse ölüme sebep olabiliyor.”

Tabak; “Oysa erken teşhis ile tedavi edilirse, hastaların hayatını kurtarabiliyoruz. Akut hepatit C belirtileri arasında ise ateş, yorgunluk, koyu idrar, kil rengi dışkılama, karın ağrısı, iştah kaybı, mide bulantısı, kusma, eklem ağrısı, ciltte ve gözlerde sarılık gibi belirtiler görülebiliyor. Dolayısıyla kişide, bu saydığım belirtilerden herhangi biri varsa ya da hepatit C açısından risk altında olduğunu düşünüyorsa hızlıca hekimine başvurmalıdır. Kişinin risk faktörlerine ve belirtilerine göre hekim, gerekli durumlarda hepatit C testi yapmak isteyebilir. Hepatit C enfeksiyonu, basit bir kan testi ile tespit edilebilir. Hastalığın ileri evrelere kadar genelde belirti vermeden sessiz seyretmesi nedeniyle çoğunlukla tesadüfi olarak tanı alan hastaların, bir an önce tedaviye yönlendirilmesi; yüksek bulaş riski taşıyan grupların da tespit edilip değerlendirilmesi ve düzenli takibinin yapılması sağlanmalıdır.” diye konuştu.

“Risk grubunda yer alanların kan testi yaptırmaları son derece önemli”

Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan Türkiye Viral Hepatit Önleme ve Kontrol Programı ile halk sağlığı açısından önemli bir adım atıldığını belirten Tabak; “Bu ulusal program kapsamında; sağlık çalışanları, 1996 yılı öncesinde kan ve kan ürünleri alanlar, damar içi madde kullananlar, mahkumlar ve göçmenler hepatit C virüsü açısından yüksek riskli gruplar olarak tanımlanıyor. Özellikle HCV, damar içi madde kullanan kişiler arasında hızla yayılıyor. Ayrıca steril olmayan ortamda manikür, pedikür, dövme, piercing uygulamaları ve diş tedavisi yaptırmış; toplu sünnet olmuş ve bir başka kişinin kanıyla temas edebilecek ustura/jilet gibi kişisel hijyen araçlarını ortak kullanmış kişiler büyük risk taşıyor.” dedi.

Hepatit C virüsünün bulaşma riskini azaltmanın da pek çok kolay yolu olduğunu vurgulayan Tabak; “Örneğin; steril olmayan diş, piercing ve dövme uygulamalarından mutlaka kaçınmalıyız. Özellikle dövme yaptırırken boyaların sterilize olmasına dikkat etmeli, eldiven ve tek kullanımlık iğne kullanımına özen gösteriliyor mu diye kontrol etmeliyiz. Mahkumlar, uyuşturucu madde bağımlıları ve göçmenler gibi yüksek riskli gruplar taranabilir.  Ayrıca, tüm branşlarda anti-HCV testi sonucu pozitif olan hastalar ilgili hekimlere yönlendirilebilir.” diye konuştu.

“COVID-19 döneminde hastalar tedavi planlarına uygun olarak bakım ve ilaçlarını almaya devam etmelidir”

Koronavirüs ile mücadele sürecinde sosyal izolasyonun kronik hastalığı olan kişiler açısından önem taşıdığını ifade eden Tabak; “Kronik hastalıklar COVID-19 prognozuna etki etmektedir ayrıca hastada mevcut kronik durumların alevlenmesine veya komplikasyonlara neden olarak mortalite oranını arttırmaktadır. Kronik hastalıkları olan hastalar tedavi planlarına uygun olarak bakım ve ilaçlarını almaya devam etmelidirler. Ayrıca sosyal izolasyon sürecinde hepatit C gibi kronikleşmiş bir hastalığı olan ve farkında olmayan hastalar da hastaneye daha az gittikleri için teşhis ve tedavi aksamaları olabilir.

Her sıcaklık menopoz olmayabilir

Her sıcaklık menopoz olmayabilir

Ergenlik dönemi ile birlikte başlayan âdet kanamaları ilerleyen yıllarda doğal bir sürecin parçası olarak son bulmaktadır. Adet görmeye başlamak nasıl yaşamın doğal bir parçası olarak kabul edilse de adetlerin son bulması ya da başka bir deyişle menopoz da bir hastalık değil hayatın doğal döngüsünün bir parçası olarak kabul edilmelidir. Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Emre Özgü menopoz sürecini ve bu süreçte yapılması gerekenleri anlatıyor.

“Yumurtalık fonksiyonlarının zayıflaması sonucunda en az 6 ay süren adet görememe periyotları ve beraberinde yumurtalık fonksiyonlarını gösteren kan testlerinde yükselme ile tanı koyulabilen bu süreçte ateş basması, terleme, sinirlilik, uykusuzluk, ciltte kuruluk gibi şikayetler kadınların hayat kalitesini olumsuz şekilde etkileyebilmektedir” açıklamasında bulunan Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Emre Özgü sözlerine şöyle devam etti: “Menopozun ortalama görülme yaşı 48-52 olarak kabul edilmekle birlikte özellikle ailelerinde erken dönemde menopoz tanısı olan kişilerde bu süreç daha erken başlayabilmektedir. Bunun yanında geçirilmiş yumurtalık cerrahisi, sigara kullanımı gibi faktörler de menopoz yaşını etkileyebilmektedir. Menopoz bir hastalık olmadığı için tedavisi de gerekmez. Sadece bu süreçte kişinin gündelik yaşamını etkileyen şikayetler gelişirse bu şikayetlerin ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınabilir.”

Menopoz süreci doğru yönetilmeli

Genelde “kadınların korkulu rüyası” olarak bilinen menopoz sürecinin doğru yönetilirse kadınların sağlığının korunması için ideal bir fırsat olduğunu söyleyen Dr. Emre Özgü “Menopoz döneminde sıkça gözlenen ateş basması, terleme, kilo alımı gibi şikayetler uygun diyet ve egzersiz programları ile hafifletilebilir. Yaşam tarzı değişikliklerinin yeterli olmadığı durumlarda ilaç tedavisi de bu dönemin daha rahat atlatılmasına yardımcı olabilir. İlaç tedavileri temelde hormonal ve hormonal olmayan olarak iki temel kategoriye ayrılır. Uygun hasta seçimi ile her iki tip tedavi de hastalara güvenle uygulanabilmektedir. Tedavide temel amaç uygun hastaya sağlığını herhangi bir şekilde tehlikeye atmadan uygun tedavinin verilerek yaşam konforunun en yüksek kalitede tutulmasını sağlamak olmalıdır” dedi.

Kemik sağlığı için gerekli önlemler alınmalıdır

Menopoz döneminde baş gösteren şikayetlerin yanında adet kanamalarının kesilmesi ile bir başka ifade ile doğurganlık döneminde vücutta bulunan östrojenin ortadan kalkması sonucu kemiklerde erimenin hızlandığını aktaran Emre Özgü, kadınların bu süreçte kalp damar hastalıklarına karşı daha fazla duyarlı olduklarını söyledi. Bu sebeple menopozun genel sağlık durumunun değerlendirilmesi açısından kıymetli bir zaman dilimi olduğunu anlatan Özgü sözlerine şunları ekledi: “Kilo kontrolü, kan basıncı ve kan şekeri kontrolü, kemik sağlığı için gerekli önlemlerin alınması, menopozun görüldüğü yaşlarda daha sık karşımıza çıkan meme ve rahim ağzı kanseri için tarama programlarının etkili bir şekilde sürdürülmesi de genel sağlık açısından önem arz etmektedir. Genel olarak bilinenin aksine menopoz kadınlar için korkulacak bir dönem değildir. Aksine daha sağlıklı ve uzun bir ömür için bir başlangıç noktası olarak görülmelidir. Kadınların bu döneme ait endişe yaratan şikayetlerinden ise uygun yaşam tarzı değişiklikleri ve tedaviler ile kolayca kurtulması mümkün olacaktır.”

Hangi sebze ve meyvelerle bağışıklık sisteminizi korur?

Hangi sebze ve meyvelerle bağışıklık sisteminizi korur?

Hamilelik döneminde kadınlar, hamile olmayanların aksine hastalık ve enfeksiyonlara yakalanmaya daha eğilimlidir. Özellikle kış aylarında sıcaklıkların düşmesi, kapalı ortamlarda daha fazla vakit geçirilmesi, grip, nezle gibi salgın hastalıkların daha yaygın görülmesi anne adayının sağlığına daha fazla özen göstermesini gerektiriyor. Bu sebeple anne adayları, bağışıklık (immun) sistemini en üst düzeyde güçlü tutmak zorundadır. Özellikle sağlıklı beslenme konusunda hamileler bu dönemde kendilerini her zamankinden daha fazla dikkat etmelidir.

“Kış mevsiminde de ortaya çıkan risk ve duruma göre tedbirli olmak sağlıklı bir hamilelik geçirmek için çok önemlidir. Kış aylarında anne ve bebeğe etki edebilecek hastalık ve enfeksiyon gibi etmenlerden korunmak için beslenme konusunda oldukça titiz davranılmalıdır. Bağışıklığın güçlendirilmesinde vazgeçilmez olan grup sebze ve meyvelerdir. Anne adayları bağışıklık sistemini güçlendirmek için bu gıdaların yansıra folik asit, kalsiyum ve demir içeren vitaminler ve D vitamini alarak vücutlarının hastalıklara karşı olan dirençlerini arttırabilirler.” diyen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Recai Pabuçcu, bu etkileri azaltmak için bağışıklık sistemini güçlendiren sebze ve meyveler hakkında önemli bilgiler verdi.

Sarı Meyveler; Sarı meyvelerden olan armut ve ayva da vücuda zindelik vererek yorgunluğu azaltır. İçeriğindeki antioksidanlarca vücut direncinin güçlenmesinde etkilidir. Fosfor, kalsiyum ve potasyumdan zengin olan armut, kalp kaslarının düzenli çalışmasını sağlar. Tansiyonu ayarlar ve Posadan zenginliği sebebiyle bağırsakları çalıştırır. A, B ve C vitamini içeren ayva ise mideyi rahatlatır, ishale karşı koruyucudur ve cilde faydalıdır.

Turuncu  Meyveler; Gripten koruyucu portakal, mandalina, greyfurt gibi turuncu meyveler çok iyi C vitamini kaynaklarıdır. Bilindiği gibi C vitamini, vücuda zarar veren hücreleri koruyan ve antioksidan özelliklere sahiptir. C vitamini eksikliği, vücuttaki yaranın iyileşmesini gecikmesine, enfeksiyonlarla tam olarak mücadele edememeye ve bağışıklık sisteminin bozulmasına neden olabilir. Aynı zamanda iyi bir beta karoten kaynağı olan bu meyveleri tüketmek bağışıklık sisteminizin güçlenmesinde oldukça etkilidir. Bu meyvelerin bir diğer özelikleri de vücudun toksin atmasını sağlamalarıdır. Bu da vücudun direncini artırır. Yüksek tansiyonu düşürmeye yardımcı olurken, damar sertliğine karşı koruyucudur.

Yeşil Meyveler; Yeşil meyvelere en güzel örnek kivi olacaktır. Portakal ve mandalinadan daha fazla C vitamini içerek bu meyve vücut direncinin korunmasında oldukça etkilidir. Ayrıca diğer yeşil bir meyve olan elma, E ve C vitamini, folik asit, pektin ve flavonoid içerir. Bağırsak sisteminin korunmasında faydalıdır ve posadan zengindir. Kolesterol düşürücü etkisi vardır. Kan şekerini kontrol altında tutar ve vücut direncini arttırır. Kas ve eklem ağrılarının azalma sına yardımcı olur.

Kırmızı Meyveler; Üzüm, ahududu, yaban mersini gibi kırmızı meyveler de çok iyi antioksidan kaynaklarıdır. Bu meyvelerde C vitamini kaynaklı meyveler gibi vücut direncini sağlayarak hastalıklara karşı korumada oldukça etkilidir. Ayrıca nar, C vitamini, demir ve potasyum deposudur. Çok güçlü antioksidandır ve kansere karşı koruyucudur.

Karnabahar; Potasyumdan zengindir. C vitamini içerir. Kalp hastalıklarında ve tansiyon düşürmede faydalıdır.

Pırasa; Demir, kalsiyum ve potasyum içerir. İdrar sökücüdür. Bronş açıcıdır. Sindirimi kolaylaştırır.

Kereviz; A ve E vitamini ile folik asit ve potasyum içerir. İdrar sökücüdür. Sindirimi kolaylaştırır. Sinir sisteminde yatıştırıcı bir etkisi vardır.

Ispanak; B ve C vitamini ile magnezyum ve çinkodan zengindir. Cilt sağlığına, sinir sistemine, sindirime, göz sağlığına, büyümeye ve gelişmeye faydalıdır.

Lahana; Folik asit, A, B ve E vitamini yönünden zengindir. Güçlü antioksidandır. Mide rahatsızlıklarında ve hazımsızlık gidermede faydalıdır. Toksin atıcıdır.

Pazı; A ve C vitamini ile folik asitten zengindir. Beden güçlendiricidir. Demirden zengin olması sebebiyle kansızlığa iyi gelir. Bol posa içerir. Bağırsak rahatsızlıklarında faydalıdır.

Sarımsak; Sarımsak sadece yemeklerimizin vazgeçilmez bir lezzeti olarak değil; insan sağlığı için de yüzyıllardır önemli bir deva olarak kullanılır. Sarımsak içerdiği “allicin” sayesinde güçlü bir antioksidan etkiye sahiptir. Bu sayede bağışıklık sistemini destekler ve birçok hastalığın oluşumunu önler.

Zencefil; Taze zencefil B6 vitamini, C vitamini, kalsiyum, demir, magnezyum, potasyum, manganez ve lif açısından oldukça zengindir. Özellikle soğuk algınlığı, grip, nezle gibi hastalıklara karşı koruyucu etki gösterir.

Akciğer için önemli 10 besin

Akciğer için önemli 10 besin

Covid-19 pandemisinde yapılan çalışmalar, koronavirüsün solunum sistemimizin en önemli organı olan akciğerler üzerinde tutuluma yol açarak nefes darlığı, solunum yetmezliği ve zatürre gibi önemli sorunlara yol açtığını gösteriyor. Bu nedenle akciğer fonksiyonunu güçlendirmek bu pandemide ayrı bir öneme sahip. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz dengeli beslenme düzeninin ve bağışıklık sistemini güçlendiren besinleri tüketmenin akciğer enfeksiyonlarını önlemede ve akciğerleri güçlü tutabilmede kilit rol oynadığını belirterek, “Özellikle C, E ve A vitaminleri ile selenyum gibi antioksidan bileşenler, akciğer hücrelerini yok eden serbest radikallerin nötralizasyonuna yardımcı olarak akciğer hasarlanmasını yavaşlatıyor ve akciğer sağlığının korunmasına katkı sağlıyor” diyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz akciğerin güçlenmesine yardım eden besinleri anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Elma

Elma; lif, flavonoidler, C, A, E vitamini ve potasyum gibi mineraller içeriyor. Yapılan çalışmalar; haftada 5 porsiyon ve üzerindeki elma tüketiminin akciğer fonksiyonunu geliştirmeye yardımcı olabileceğini gösterdi. Sigara içen bireylerde yapılan bir çalışmada da; elma tüketen kişilerin akciğer fonksiyonunda daha yavaş bir düşüş olduğu gösterildi. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, bir adet orta boy elmanın bir porsiyona eşdeğer olduğunu belirtiyor.

Muz

Muzun zengin potasyum içeriği, akciğer sağlığı, işlevi ve gelişmiş akciğer fonksiyonu için oldukça önemli. Yapılan bir çalışma, özellikle çocukluk döneminde yeterli potasyum tüketiminin akciğer fonksiyonunu ve kapasitesini artırmaya yardımcı olduğunu gösteriyor. “Bu nedenle potasyum mineralinden zengin olan muzu ara öğünlerde tüketmek uygun olacaktır” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, “Ancak kan şekerini hızlı yükseltme riski nedeniyle diyabet hastalarının dikkatli tüketmelerinde ve bir adet büyük muzun 2 porsiyon meyveye eşdeğer olduğunu hatırlamalarında fayda var” diyor.

Domates

Domates, güçlü akciğer sağlığıyla ilişkilendirilen karotenoidlerden antioksidan özellik gösteren likopenin en zengin besin kaynakları arasında yer alıyor. Yapılan çalışmalar domates tüketiminin astımlı bireylerde hava yolu enflamasyonunu azalttığı ve KOAH hastalarında akciğer fonksiyonunu iyileştirdiğini gösterdi. Sigara içen bireyler üzerinde yapılan bir çalışmada ise domates tüketen bireylerin akciğer fonksiyonunda daha yavaş bir düşüş olduğu gözlemlendi. Domates tüketirken üzerine ekleyeceğiniz zeytinyağı ilavesi, domatesteki antioksidan özellik gösteren likopenin etkisini arttıracaktır.

Kırmızı lahana

Lif, C ve A vitamini açısından  zengin olan kırmızı lahana; yüksek oranda potasyum, az miktarda demir, magnezyum, kalsiyum ile fosfor bulunduruyor. Aynı zamanda antioksidan özellik göstererek bağışıklık sistemini destekleyen karotenoidler ve antosiyaninlerden zengin bir kaynak. Yapılan çalışmalar; antosiyanin kaynaklı besin alımının artmasının akciğer fonksiyonunu güçlendirdiğini ortaya koyuyor. Kırmızı lahana aynı zamanda yüksek miktarda lif içeriyor. Çalışmalar, yüksek lif tüketimi olan bireylerin, düşük miktarda lif tüketen bireylere nazaran daha iyi akciğer fonksiyonuna sahip olduğunu gösteriyor.

Zeytinyağı

Zeytinyağı, polifenoller ve E vitamini içeriğiyle antiinflamatuar antioksidan kaynağı olarak gösteriliyor. Yapılan bir çalışmada; zeytinyağından zengin olan Akdeniz diyeti ile beslenen KOAH ve astım hastalarının akciğer fonksiyonlarında iyileşmeler gözlemlendi. İçeriğindeki tekli doymamış yağ asitleri ve E vitamini formu olan tokoferol de daha iyi akciğer fonksiyonuyla ilişkilendirildi.

Pancar

Pancar; A vitamini, C vitamini, potasyum ve kalsiyum gibi vitamin ile mineraller içeriyor. Rengini veren betalain yüksek oranda antioksidan özellik göstererek akciğer fonksiyonunu optimize ediyor. Pancar aynı zamanda akciğer fonksiyonunu geliştiren nitrattan da zengin bir besin. Ancak içeriğindeki sodyum ve karbonhidrat miktarı nedeniyle kronik hastalığı bulunan bireylerin porsiyon kontrolüne dikkat etmeleri gerekiyor.

Yoğurt

Yoğurt; protein, kalsiyum, fosfor ve B grubu vitaminlerinden zengin bir besin. Çalışmalar yoğurdun içeriğinin akciğer fonksiyonunu artırmaya ve KOAH riskine karşı korumaya yardımcı olabileceğini gösteriyor. Yapılan bir çalışmada, daha yüksek kalsiyum ve fosfor alımının iyileşmiş akciğer fonksiyonuyla ilişkili olduğunu ve yüksek kalsiyum alımına sahip olan bireylerin KOAH riskinde yüzde 35 oranında azalma olduğunu gösterdi.

Sarımsak

C vitamini, selenyum, potasyum ve kalsiyumdan zengin sarımsaktaki ana aktif bileşen olan allisin bağışıklık hücrelerini güçlendiriyor. Aynı zamanda antimikrobiyal ve antiviral etkisi sayesinde bakteriyel ile viral enfeksiyonlara karşı koruma sağlıyor. Bu özelliklerinin yanı sıra içeriğindeki ana aktif bileşen olan allisin akciğerlerin temizlenmesine katkıda bulunuyor ve akciğer enfeksiyonlarına neden olan bakteri ile virüsleri öldürmeye destek oluyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz sarımsağı çiğneyerek, ezerek veya dilimleyerek tüketmenin allisin içeriğini zenginleştirmesi sayesinde emilim kalitesini arttıracağını belirterek, “Ancak sarımsağın aşırı tüketimi alerjik reaksiyonlara ve kanamalara yol açabileceği için dikkatli tüketilmelidir. Her gün 2-3 küçük diş tüketimi yeterli olacaktır” diyor.

Pazı

Pazı; lif, A, C, K vitaminleri, potasyum, magnezyum ve demir içeriği yüksek bir besin. Besinlerle alınan potasyum ve magnezyum tüketiminin arttırılması, yapılan bazı çalışmalarda daha iyi akciğer fonksiyonu ile ilişkilendirildi. Pazının içeriğindeki karotenoidlerden olan lutein ve zeaksantin, güçlü antioksidan özellikleri sayesinde bağışıklık sistemini ve akciğer fonksiyonunu destekleyici rol üstleniyor. Ancak böbrek hastalığı olan veya kan sulandırıcı ilaç kullanan bireylerin, zengin potasyum ve K vitamini kaynağı nedeniyle pazıyı kontrollü tüketmeleri gerekiyor.

Balkabağı

Balkabağı; akciğer sağlığını geliştiren alfa ve beta karoten, lutein ile zeaksantin gibi karotenoidler açısından özellikle zengin bir besin. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, balkabağının antiinflamatuar özelliğiyle, zararlı maddeleri etkisiz hale getirip, vücut hücrelerine zarar vermesini önlediğini belirterek, şunları söylüyor: “Balkabağı aynı zamanda lif, A vitamini, C vitamini, E vitamini, folat ve demir içeriğiyle bağışıklık sistemini destekliyor. Genç ve yaşlı popülasyon üzerinde yapılan çalışmalar, yüksek kan karotenoid seviyelerinin daha iyi akciğer fonksiyonuyla ilişkili olduğunu gösteriyor.