Yazılar

Genetik test, tavuk karasında geleceği belirliyor!

Halk arasında “tavuk karası” olarak bilinen Retinitis Pigmentosa hastalığında, gece görme zorluğu ve karanlığa uyum süresinin uzaması en erken belirtileri oluşturuyor. Sinsice ilerleyen hastalığın doğuştan başlayabildiği gibi, çoğunlukla çocukluk ve ergenlik döneminde ortaya çıktığını belirten Acıbadem Taksim Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman, ebeveynlere mutlaka çocuklarının görme yetisini karanlık bir ortamda test etmeleri gerektiğini vurguluyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Kahraman, erken tanının kritik önem taşıdığı, henüz kesin bir tedavisi olmamakla birlikte, günümüzde bazı önlemlerle ilerleme seyrini yavaşlatmanın mümkün olabildiği Retinitis Pigmentosa (tavuk karası, gece körlüğü) hastalığını anlattı, anne-babalara önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Tavukların gece iyi görememesinden dolayı, benzer bulgular ile seyreden Retinitis Pigmentosa hastalığı halk arasında ‘tavuk karası’ ve ‘gece körlüğü’ olarak biliniyor. Zamanla kişide görme alanında yanlardan daralma başlayıp, ilerleyen evrelerde ise gündüz ve merkezi görmeleri de etkileniyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman, bugüne dek 80’den fazla genin tavuk karası hastalığı ile ilişkilendirilmiş durumda olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Retinitis pigmentosa, ışığı algılayan hücrelerimizin yer aldığı gözün iç kısmını bir duvar kağıdı gibi kaplayan retina tabakasının genetik bir hastalığıdır. Hastalıkta ilk olarak loş ışıkta görmeyi sağlayan hücreler bozulur. Bu nedenle hastalarda önce gece görme zorluğu ve karanlık adaptasyonunda güçlük gözlenir. Retina hastalıklarında 300, retinitis pigmentosadaysa 80’i aşkın gen tanımlanmıştır. Genetik bir hastalık olmasına rağmen; stres, düzensiz beslenme, sigara-alkol kullanımı, yetersiz uyku gibi faktörler hastalığın ilerleme hızını etkileyebilir. Bu nedenle sağlıkl ıyaşam alışkanlıkları büyük önem taşımaktadır.”

Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman

Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman

Genetik test çok önemli!

Yapılan çalışmalara göre; tavuk karasının dünya genelinde yaklaşık 4 bin kişide bir görüldüğünü belirten Doç. Dr. Kahraman “Ancak ülkemizde akraba evliliklerinin görece yüksek olması nedeniyle çekinik geçişli formların (anne ve babadan gizli olarak taşınması) daha sık görülebileceği belirtiliyor” diyor. Hastalığın doğuştan başlayabildiği gibi, çoğunlukla çocukluk döneminde ortaya çıktığını, ergenlik döneminde ilerlemesinin hızlandığını belirten Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman, erken tanı ve genetik testin hastalığın yönetiminde kritik rol oynadığını vurgulayarak sözlerine şöyle devam ediyor: “Genetik test yalnızca tanıyı doğrulamakla kalmıyor; hastalığın kalıtım türünü, diğer aile bireylerinin risk durumunu ve gelecek nesillere aktarım ihtimalini ortaya koyuyor. Ayrıca gebelik planlamasında yol gösterici oluyor. Bazı genetik tiplerde göz dışı sistemler de etkilenebildiğinen dolayı, genetik test bu açıdan da kritik rol oynuyor.”

Anne-babalar dikkat! Çocuğunuzu karanlıkta test edin!

Gece görüşündeki bozulma hastanın kendisi tarafından fark edilmeyebiliyor ve hastalık sinsice ilerliyor. Sokak aydınlatmalarının yeterli olması ya da kişinin -herkesin gece kendisi gibi gördüğünü düşünmesi- tanıyı geciktirebiliyor. Görme alanı kaybı yanlardan başladığı için hastanın uzun süre bunu fark edemediğini belirten Doç. Dr. Kahraman anne-babalara şu tavsiyelerde bulunuyor: ”Görme alanı kaybı yanlardan başladığı için hasta tarafından algılanması zordur. Gece görme sorunu yaşayan, sık sık eşyalara çarpma ve takılma şikayeti olması durumunda bunu sakarlık ya da dikkatsizlik olarak görmeyip, hele de ailesinde benzer öykü varsa gecikmeden bir göz hastalıkları uzmanına başvurmak kritik önem taşıyor.  Çünkü hastalık ilerledikçe çevre görüşü daralır ve ‘hasta tünel’ görüşü dediğimiz sadece merkezden görmeye başlar. Bu nedenle ailelerin bu sinsi hastalığa karşı tetikte olmaları, çocuklarına ara sıra karanlıkta görme denemeleri yapmaları çok faydalıdır. Örneğin; elin bazı parmaklarını gösterip kaç parmak olduğunu söyletmek, odanın içerisinde bir eşyayı işaret edip adını sormak vb sorunun erken fark edilmesini sağlayabilir.”

 Tanıda İleri Teknoloji Kullanılıyor

Tanı sürecinde damlalı göz muayenesi ile retina değerlendirmesi yapılırken; retina fotoğrafları ve optik koherens tomografi (OCT) ile retina katmanları ayrıntılı olarak inceleniyor. Erken dönemde bulgular belirgin değilse elektroretinografi (ERG) testi ile retina hücre yanıtları ölçülerek tanı konulabiliyor.

 Kök Hücre ve Gen Tedavileri umut vaadediyor

Retinitis Pigmentosa için hastalığı tamamen tedavi eden, onaylanmış bir yöntem yok ancak kök hücre tedavisi bir umut olarak öne çıkıyor. Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman “Kök hücreye yönelik mevcut araştırmalar daha çok kalan hücrelerin korunmasına ve hastalığın ilerleme hızının yavaşlatılmasına odaklanıyor” diyor.  Dünyada gen tedavilerinde de son yıllarda önemli adımlar atıldığını belirten Doç. Dr. Kahraman şöyle konuşuyor: “2017 yılında FDA onayı alan ilk gen tedavisi ürünü olan Luxturna bu alandaki en önemli adımlardan biri olarak kabul ediliyor. Farklı genlere yönelik klinik çalışmalar ise devam ediyor. Bu nedenle doğru tanı ve genetik test, hastaların kendi genlerine yönelik gelişmeleri takip edebilmesi açısından büyük önem taşıyor.”

#PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #TavukKarası #RetinitisPigmentosa #GeceKörlüğü #GözSağlığı #ErkenTanı #GenetikTest #ÇocukSağlığı #SağlıklıYaşam

Claudio Chinali’den Zarif Dokunuşlar

İtalyan mutfağının zarafetini Türk mutfağından aldığı ilhamla buluşturan Terrazza Italia, Executive Şef Claudio Chinali imzasını taşıyan yenilenen bahar menüsüyle misafirlerini sıradışı bir lezzet yolculuğuna davet ediyor. İstanbul’un seçkin buluşma noktalarından biri olan mekan, şık ve samimi atmosferinde gastronomi tutkunlarına ev konforunu zarafetle buluşturan ayrıcalıklı bir deneyim sunuyor.

Terrazza Italia

Baharın Tazeliği Sofralarda

Yenilenen menüde; suda pişmiş kök kereviz, Beluga mercimek ragu, porçini mantarı, siyah sarımsak püresi ve kereviz yağı ile hazırlanan Kereviz Çorbası; grana padano fondü, istiridye mantarı, ıspanak, fındık ve balzamik sirke eşliğinde sunulan Pizzetta Dana Bresaola; dana bonfile, kuşkonmaz, roka, kapari ve bagna cauda sos ile servis edilen Dana Carpaccio öne çıkan lezzetler arasında yer alıyor. Siyah trüf mantarı ve ricotta peynirli Ravioli Plin ile klasik İtalyan mutfağının modern yorumu Tagliolini Carbonara, menünün en dikkat çekici ana yemekleri arasında bulunuyor.

Terrazza Italia

Geleneksel Lezzetlere Modern Dokunuş

Menüde ayrıca karamelize soğan ve çavdar ekmeği ile sunulan Bruschetta Kuzu Ciğer, siyah havyar, peynir ve limon şekerlemesiyle hazırlanan Kırmızı Karides gibi yaratıcı tabaklar da yer alıyor. Bu seçki, İtalyan mutfağının köklü geleneklerini Türk mutfağının zengin malzemeleriyle harmanlayarak gastronomi tutkunlarına benzersiz bir deneyim sunuyor.

Terrazza Italia

Tatlılarda Bahar Zarafeti

Tatlı bölümünde ise kayısı sorbe, arı poleni, süt köpüğü ve tuile ile tamamlanan Ballı Panna Cotta, hafif ve zarif dokusuyla bahar sofralarına tatlı bir dokunuş katıyor. Mascarpone dondurma, marsala sabayon, espresso, fındık ve çikolatanın bir araya geldiği “This Not Tiramisu!”, klasik tiramisunun modern ve yaratıcı bir yorumu olarak menüde öne çıkıyor.

Terrazza Italia, baharın enerjisini mutfaklara taşıyan bu özel menüsüyle İstanbul’un gastronomi sahnesinde yine iddialı bir konumda. Misafirlerine yalnızca yemek değil, aynı zamanda kültürler arası bir lezzet buluşması sunuyor.

Terrazza Italia

#TerrazzaItalia #İlkbaharMenüsü #ClaudioChinali #GurmeLezzet #İtalyanMutfağı #İstanbulYemeİçme #FineDining #BaharLezzetleri #Gastronomi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Ateşini hızla düşürmeye çalışmayın!

Yüksek ateş, özellikle kreş başlangıcıyla birlikte çocuklarda sık görülen sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Genellikle okulun ilk yıllarında, 2-3 haftada bir geçirilen viral enfeksiyonlar ateşle birlikte seyrettiğinde, ebeveynler için kaygılı bir sürece dönüşüyor. Normal vücut ısısı 36-37,8 derece arasında seyrederken, 38 derece üzerindeki değerler “ateş” olarak kabul ediliyor. Yüksek ateşte aileleri en çok endişelendiren durum ise ateş ölçerde gördükleri değerin 39-39,5 dereceye yükselmesi oluyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, ancak yüksek ateşin çocukların sağlığını belirleyen başlıca kriter olmadığına dikkat çekerek, “Ateşin yüksekliği değil, çocuğun genel hali önemlidir.  Ateşi yükselen çocuk keyifsiz olabilir; ancak ateşi düştüğünde keyfi yerine geliyor mu?, Sıvı alabiliyor mu?, Çevresiyle iletişimi devam ediyor mu? Ateşin yanı sıra kusma, ishal, solunum zorluğu ve kulak ağrısı gibi ek sorunlar var mı? Bizler için belirleyici olan aslında bunlardır” diyor.

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, ateşin vücudun bağışıklık sistemini harekete geçiren mekanizmalardan biri olduğunu hatırlatarak, “Dolayısıyla, çocuklarda tamamen ateşsiz bir süreci hedeflemek yerine; ateşli dönemde konforu sağlayacak uygulamaları doğru şekilde yapmayı amaçlamalıyız. Çocukların ateşli enfeksiyon geçirmesini önleyemeyiz;  ancak ateşi nasıl yöneteceğimizi öğrenebiliriz” diye konuşuyor.  Çocukta genel halini bozan bir bulgu olmadığı sürece ateşin korkulması gereken bir durum  olmadığını ve ateş düşürücüyle takip edilebildiğini belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, “Bunun tersine, özellikle üç günden uzun süren ateşli enfeksiyonlarda ve üç ayın altındaki bebeklerde, diğer kriterlere bakılmaksızın hastaneye başvurulması önem taşıyor” uyarısında bulunuyor.

Dr. İrem Bulut

Dr. İrem Bulut

Havale riskini doğrudan belirlemiyor!

Ebeveynlerin yüksek ateş karşısında  kaygı duymalarının en önemli nedeni ise ateşli nöbetler, toplumda bilinen adıyla “havale” oluyor.  Dr. İrem Bulut, 6 ay ile 5 yaş arasındaki her çocukta ateşli nöbet riski bulunduğunu vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ancak çocukluk çağındaki ateşli nöbetler çoğunlukla kısa sürer ve kalıcı hasar bırakmaz. Üstelik, ateş düşürücü vermek dahil hiçbir uygulama nöbet riskini tamamen ortadan kaldırmaz. Çünkü, ateşli nöbet genellikle ateşin henüz yükselme evresinde, çoğu zaman fark edilmeden ortaya çıkar. Ateşin ne kadar yüksek olduğu da nöbet riskini doğrudan belirlemez. Önemli olan nöbeti engellemeye çalışmak değil, nöbet anında ne yapılacağını bilmek ve sakin kalmaktır.”

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, çocuklarda gelişen yüksek ateşte ebeveynlerin en sık yaptıkları 7 hatayı anlattı; önemli önerilerde bulundu.

Hata: Uygun olmayan yöntemlerle ölçüm yapmak

Doğrusu: Çocuklarda yaş grubuna göre tercih edilen ateş ölçerler değişiklik gösterebiliyor. Dr. İrem Bulut, en güvenilir yöntemin dijital dereceyle koltuk altından ölçüm yapmak olduğunu söyleyerek, “Ancak, bu yöntemde ölçüm uzun sürdüğü için bebeklik çağında öncelikle alından veya kulaktan ölçüm yapan cihazlarla bakılabilir. Ateş yüksek çıkarsa koltuk altından kontrol edilmelidir. Uzaktan alın bölgesinden ölçüm yapan cihazları vücudun farklı yerlerinde kullanmak ise doğru değildir. Çünkü bu cihazlar karın, boyun, ense ve koltuk altı gibi bölgelerde kullanıldığında ateşi gerçek değerinden daha yüksek yansıtır” diyor.

Hata: Ateş yükselmesin diye ateş düşürücü vermek

Doğrusu: Aslında vücut hastalıkta kendi ısısını yükselterek virüs ve bakterileri öldürmeye çalışıyor. Dr. İrem Bulut, ateşin vücudun savunma sisteminin en önemli unsurlarından biri olduğuna işaret ederek, “Bu nedenle, ateşi engellemeye çalışmak çocuklara bir fayda sağlamadığı gibi hem takip sürecini zorlaştırır hem de ilaca bağlı toksik etkilere yol açabilir” diye konuşuyor.

Hata: Ateşini hızla düşürmeye çalışmak

Doğrusu: Vücut kendi ısısını yükseltme çabasındayken soğuk duş aldırarak çocuğun ateşini hızlı bir şekilde düşürmeye çalışmak ısının daha dirençli yükselmesine neden olabiliyor. Ancak, ateş düşürücü verdikten sonra etki etmesini beklerken ılık duş veya ılık uygulama yapılabilir.

Hata: Etki süresini beklemeden tekrar ilaç vermek

Doğrusu: Ağızdan verilen ateş düşürücü ilacın  mideden emilimi ve kana geçişi de dahil olmak üzere, etkisinin başlaması için 45 dakika – 1 saat arası beklenmesi gerekiyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, “Tabloyu daha erken değerlendirip, ilacın etki etmediğini düşünmemeliyiz” diyor.

Hata: Gereksiz sıklıkta ateş düşürücü kullanmak

Doğrusu: Çocuklarda yüksek ateşte en sık yapılan hatalardan biri, gereksiz sıklıkta ateş düşürücü vermek oluyor. Dr. İrem Bulut, “Ateş düşürücü kullanımında amacımız ateş değerini normal aralığa getirmek değil; ateşli çocuğun konforunu arttırmak, huzursuzluğunu azaltmak ve ağızdan sıvı alımını sağlayabilecek iyilik halini sağlamaktır” diyor.  Dr. İrem Bulut, gereksiz sıklıkta başvurulan ilaçların çocukları ajite ettiğini, sürece uyumu zorlaştırdığını ve karaciğer ile böbreklerde yan etki riskini artırdığını vurguluyor.

Hata: Vücut ısısını 36 dereceye düşürmeye çalışmak

Doğrusu: Dr. İrem Bulut, “Ateş düşürücülerden beklentimiz, ateşin en yüksek değere göre 0,5-1 derece düşmesi ve çocuğun huzursuzluğunun azalmasıdır. Mutlaka 36 derece olması için tekrar ilaç vermek doz aşımına ve yan etkilere neden olabilir” uyarısında bulunuyor.

Hata: Dönüşümlü ateş düşürücü kullanmak

Doğrusu: Çocuklarda yüksek ateşin tedavisinde  parasetamol ve ibuprofen olmak üzere iki temel etken madde kullanılıyor. Bu iki ilacın dönüşümlü kullanılmasını önermediklerini vurgulayan Dr. İrem Bulut, “Dönüşümlü kullanım ilaçlara bağlı yan etkileri arttırır ve ateş kontrolünde ek bir fayda sağlamaz” bilgisini veriyor.

#ÇocukSağlığı #YüksekAteş #AteşTakibi #ÇocukHastalıkları #EbeveynBilgilendirme #SağlıkHaber #AteşYönetimi #ÇocuklardaAteş #DrİremBulut #AcıbademKartal #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

İftar ve Sahurda Dikkat: Sağlıklı Beslenme ile Sindirim Dostu Ramazan

Ramazan ayında beslenme alışkanlıklarının gözden geçirilmesi gerektiğini belirten uzmanlar, sindirim sağlığı için iftar ve sahurda tüketilenlerin büyük önem taşıdığını söylüyor.

Özellikle su tüketiminin iftar ve sahur arasında dengeli bir şekilde yapılması gerektiğini ifade eden Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bir anda içilen bir litre suyun faydası sınırlı olacaktır. Bunun yerine su tüketimi iftar ve sahur arasına yayılmalı. Sahurda en az yarım litre su içilmesi önerilir.” dedi. Porsiyonların küçültülmesi ve her besin grubundan dengeli şekilde tüketim sağlanması gerektiğine vurgu yapan Prof. Dr. Atamer, yemeklerin yavaş ve bol çiğnenerek tüketilmesi, ilk lokmadan sonra beyinde doyma sinyalinin oluşmasının beklenmesi gerektiğine dikkat çekti.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, Ramazan’da sindirim sağlını korumak için dikkat edilmesi gereken alışkanlıklar hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Ramazan’a uygun beslenme alışkanlıkları geliştirilmesi önemli!

Ramazan ayında beslenme şeklinden yemek saatlerine, yenen yemeğin çeşidinden hareket miktarına kadar birçok dengenin değiştiğini hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu nedenle bu döneme uygun alışkanlıklar geliştirilmesi büyük önem taşır.” dedi.

Ramazan ayının nefis terbiyesi, yeme alışkanlıklarının gözden geçirilmesi ve özellikle porsiyon kontrolünü öğrenmek için önemli bir fırsat olarak görülmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Atamer, bayram sonrasında da benzer yeme alışkanlıklarının sürdürülmesi ve dengeli beslenmenin yaşam tarzı haline getirilmesi önerisinde bulundu.

Su tüketimi iftar ve sahur arasına yayılmalı!

Ramazan ayı boyunca su kaybının daha belirgin hale geldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu nedenle yeterli suyun iftar ve sahur aralığında tüketilmesi gerekir.” dedi.

Suyu bir anda içmenin doğru olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Atamer, şunları söyledi:

“Bir anda içilen bir litre suyun faydası sınırlı olacaktır. Bunun yerine su tüketimi iftar ve sahur arasına yayılmalı. Günlük ortalama 2-3 litre su hedeflenmeli. Sahurda en az yarım litre su içilmesi önerilir. İftarda birkaç bardak suyun ardından ılık, hafif ballı ve limonlu su tüketmek şeker dengesinin ayarlanmasına katkı sağlayabilir.

Çay ve kahve tüketimi ise sınırlandırılmalı. İftar ve sahurda içilen kahve ve siyah çay, beyindeki susama merkezinin baskılanmasına neden olarak yeterince su içmeyi engelleyebilir. Ayrıca idrar söktürücü etkileri nedeniyle gün içinde su kaybını artırabilirler. Bu nedenle Ramazan boyunca kontrollü tüketilmeleri önerilir. Gazlı ve şekerli soğuk içeceklerden ise uzak durulmalı.”

Ramazan’da porsiyonların küçültülmesi önemli!

Ramazan’da porsiyonların küçültülmesinin önemli olduğunu aktaran Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tabağa tüm ürünleri doldurmak yerine, her ürün tüketildikten sonra diğer yemeğe geçilmeli.” dedi.

Göz ve mide açlığı nedeniyle porsiyon alımının fazla olabileceği uyarısını yapan Prof. Dr. Atamer, “İlk 15 dakika az ölçüyle başlanırsa, devamında da yine az porsiyon ile devam edilir ve bu sayede kilo alımının önüne geçilebilir. Her grup besin kaynağı az ve dengeli şekilde tüketilmeli. Vücudun ihtiyacı olan karbonhidratlar daha çok sebze ve bakliyatlardan, daha az miktarda olmak üzere meyvelerden alınmalı. Pide gibi beyaz unlu ürünler yerine kepekli siyah bulgur, esmer pirinç, çavdar, tam buğday ve kepekli buğday gibi şeker yükseltici etkisi daha az olan gıdalar tercih edilmeli.” şeklinde konuştu.

Protein ağırlıklı beslenme iştah kontrolünü destekler!

Protein alımının azaltılmasının iştah kontrolünü zorlaştıracağına ve Ramazan sonunda bedenin yağ oranında artışa neden olabileceğine vurgu yapan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Protein ağırlıklı beslenmek gerekir.” dedi.

Balığın haftada iki kez, kızartma yerine diğer pişirme yöntemleriyle tüketilmesi gerektiğine değinen Prof. Dr. Atamer, “Aşırı yağlı tüketilen protein kaynakları; sucuk, sosis, pastırma, aşırı yağlı et, kavurma, kızartma ve yağlı peynir gibi besinler kilo alımına neden olabilir. Özellikle kırmızı et ve balık eti hazırlanırken sebzelerle sote edilmeli; yoğurt, ayran veya kefirle birlikte tüketilmelidir. Sahurda yumurta ihmal edilmemelidir.” açıklamasını yaptı.

Katı bir lokma en az 20 kez çiğnenmeli ve sonra yutulmalı!

Yemeklerin çok çiğnenerek tüketilmesi gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Katı bir lokma en az 20 kez çiğnenmeli ve sonra yutulmalıdır. Çiğnenme yapılamıyorsa yemek arasında mola verilmelidir.” dedi.

Özellikle iftarda, ilk çorbadan sonra mutlaka 15 dakika beklenmesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Atamer, beynin doğru besin sinyali oluşturabilmesi için ilk lokmadan itibaren en az 13 dakika geçmesi gerektiğini hatırlattı.

Sahurda tatlı tüketilmemeli!

Sahurda tatlı yenmemesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “İftarda ise haftada en fazla bir-iki kez hafif tatlılar tercih edilebilir.” dedi.

Az şekerli sütlü tatlılar, güllaç ve dondurucuya atılan meyveli yoğurtların tercih edilebileceğine işaret eden Prof. Dr. Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ancak bu tatlılar yemekten en az bir saat sonra tüketilmeli. Şerbetli tatlılardan uzak durulmalı. İftar sonrası yatıncaya kadar olan dönemde ve sahurda sınırlı olmak kaydıyla taze meyve ile birlikte çiğ, kavrulmamış kuru yemiş tüketilebilir. Bağırsakların iyi çalışmasını sağlayan meyveler zaman zaman bol tarçınlı, şekersiz veya az şekerli komposto olarak hazırlanabilir. Ancak meyvelerin şeker içeriği unutulmamalı ve günde iki porsiyondan fazla tüketilmemeli.

Ceviz, içerdiği Omega 3 desteği ve tokluk süresini uzatması nedeniyle hem sahurda hem iftarda 2-3 adet tüketilebilir. Bunun yanında çiğ olarak 4 adet badem, 3 adet fındık veya fıstık alınması önerilir.”

#RamazanBeslenme #SindirimSağlığı #ProfDrAytaçAtamer #RamazanÖnerileri #SağlıklıYaşam #İftarSahur #PorsiyonKontrolü #SuTüketimi #RamazanSağlık #BeslenmeAlışkanlıkları #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Gençlerde spor yaralanması, ileri yaşlarda yıpranmayla gelen risk! 

Toplumda sıkça karşılaşılan diz ağrılarının en yaygın nedenlerinden birini menisküs yırtıkları oluşturuyor. Gençlerde genellikle spor aktiviteleri sırasında meydana gelen bu durum, ileri yaşlarda dizdeki yıpranmaya bağlı olarak basit bir hareketle bile oluşabiliyor. Toplumdaki yaygın inanışın aksine, menisküs yırtığı sadece “profesyonel sporcu hastalığı” değil. Haftada bir halı saha maçı yapan veya hafta sonları doğa yürüyüşüne çıkan ofis çalışanlarında ya da fitness salonuna giden herhangi bir bireyde de sıkça görülüyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Ortopedi ve Travmatolojij Uzmanı Doç. Dr.  Burak Özturan, menisküs yırtığının tedavi edilmediğinde yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürebildiğini belirterek, “Menisküs yırtığı; sürekli veya hareketle tetiklenen diz ağrısına, dizin bir pozisyonda takılı kalmasına, çömelme, merdiven inip çıkma ve spor yapma gibi basit günlük aktivitelerde bile güçlük yaşanmasına neden olabilir. Uzun dönemde ise dizde kıkırdak aşınmasına ve buna bağlı olarak kireçlenme (osteoartrit) gibi ciddi tablolara yol açabilir. Bu nedenle, erken teşhis için özellikle spor yapan kişiler diz ağrılarını  asla ihmal etmemelidir” diyor.

Doç. Dr.  Burak Özturan

Doç. Dr.  Burak Özturan

Bu sorunlardan biri bile varsa, dikkat!

Menisküs yırtığının genellikle en sık görülen belirtileri; ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığı oluyor.  Bazı hastalar yaralanma anında dizin içinden “çıt” sesi geldiğini veya kopma hissi yaşadıklarını belirtirken, ardından özellikle ilk gün belirginleşen dizde ağrı ve şişlikten yakınıyorlar. Bazen de bu belirtiler hiç olmadan; dizde başlayan ağrıyla birlikte dizi tam olarak bükmede veya düzleştirmede zorluk, merdiven inip çıkarken veya çömelirken ağrının artması gibi sorunlar yaşadıklarını ifade ediyorlar.  Doç. Dr. Burak Özturan, erken tanı için dizinizde aşağıda yer alan sorunlardan biri bile varsa, zaman kaybetmeden hekime başvurmanız gerektiği uyarısında bulunuyor.

  • Ani bir hareket sonrası ağrı ve şişlik oluştuysa
  • Dizinizde takılma, kilitlenme gibi mekanik belirtiler varsa
  • Bir haftadan uzun süren ve dinlenmeyle geçmeyen diz ağrınız varsa
  • Merdiven inip çıkarken batma oluyorsa

Erkeklerde yaklaşık 3 kat daha fazla görülüyor!

Her iki dizimizde, uyluk ve kaval kemikleri arasında “C” şeklinde yer alan iki adet kıkırdak yapı “menisküs” olarak adlandırılıyor. Menisküs; vücut ağırlığını dengeli bir şekilde dağıtarak, ekleme binen baskıyı azaltıyor ve eklem stabilitesini artırarak ani hareketlerde dizin korunmasına yardımcı oluyor. Ancak çeşitli etkenler, bu önemli yapının yırtılmasına neden olabiliyor. Doç. Dr. Burak Özturan, menisküsün erkeklerde kadınlara göre yaklaşık 3 kat daha fazla görüldüğünü vurgulayarak, “Bunun temel nedeni, erkeklerin ani dönme ve zıplama hareketleri içeren futbol ve basketbol gibi yüksek riskli sporları kadınlara oranla daha yoğun bir şekilde yapma eğiliminde olmalarıdır” diyor.

En önemli nedeni bilinçsizce yapılan spor!

Doç. Dr. Burak Özturan, menisküs yırtığının son yıllarda daha fazla görüldüğünü ifade ederek, bu artışın en önemli nedenini şöyle anlatıyor: “İnsanlar artık daha aktif bir yaşam sürüyor, düzenli spor yapıyorlar. Bu durum genel sağlık için oldukça önemlidir.  Ancak, bilinçsizce ya da hazırlıksız yapılan sporlar diz yaralanması riskini artırır. Bunun dışında, halı saha maçları, kayak ile basketbol gibi ani yön değiştirme ve dönme hareketleri içeren sporların popülerliği, özellikle gençlerde travmatik menisküs yırtıklarının daha sık görülmesine sebep olmaktadır.”

Yırtığın büyüklüğü, yeri ve tipi çok önemli!

Menisküsün kan damarlarından zengin olan dış (periferik) kısmındaki küçük yırtıklar, özellikle genç hastalarda dinlenme ve destekleyici tedavilerle kendiliğinden iyileşebiliyor. Ancak, menisküsün kanlanması zayıf olan iç kısımlarındaki yırtıkların veya büyük ve karmaşık yırtıkların kendi kendine iyileşme olasılığı çok düşük oluyor. Doç. Dr. Burak Özturan, bu nedenle tedavi planlanırken yırtığın büyüklüğünün, yerinin ve tipinin dikkate alındığını  ifade ederek, “Bununla birlikte, hastanın yaşı ve aktivite seviyesi de dikkate alınır.  Tedavide en önemli hedefimiz ise ağrıyı gidererek hayat kalitesini arttırmak ve beraberinde oluşabilecek kıkırdak yaralanmalarının önüne geçmektir” diye konuşuyor.

İlk tercih ameliyat dışı tedaviler

Her menisküs yırtığı ameliyat gerektirmiyor. Doç. Dr. Burak Özturan, kanlanması iyi olan bölgedeki küçük yırtıklarda ve stabil yırtıklarda ilk tercihin ameliyat dışı tedaviler olduğunu söyleyerek,  “Ödemi ve ağrıyı dindirmek için dinlenme, buz tedavisi ve ağrı kesici ilaçlar kullanılır. Sonrasında, diz çevresindeki kasları güçlendirerek ekleme binen yükü azaltmak ve hareket açıklığını geri kazanmak için fizik tedavi uygulanır” bilgisini veriyor.

Cerrahide artroskopik yöntem tercih ediliyor

Konservatif tedavinin yetersiz kaldığı, dizde kilitlenme gibi mekanik belirtilerin olduğu veya büyük yırtıkların görüldüğü durumlarda ise ameliyat kararı alınıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Burak Özturan, günümüzde artroskopik olarak kapalı yöntemle bu ameliyatların rahatlıkla yapılabildiğini belirterek, “Bu yöntem, dizin önünden açılan yaklaşık 0.5 cm’lik birkaç küçük delikten iletilen bir kamera ve özel cerrahi aletlerle gerçekleştirilir. Ekrana yansıyan görüntü eşliğinde ya yırtık kısım özel dikişlerle tamir edilir  ya da tamiri mümkün değilse sadece yırtık olan küçük parça temizlenerek vücuttan çıkarılır” diyor. Yırtık parçanın temizlendiği ameliyatlarda hastaların 1-2 hafta içinde günlük yaşamlarına dönebildiğini ifade eden Doç. Dr. Burak Özturan, “Ancak, menisküs onarımının yapıldığı, yani cerrahi dikiş gerçekleştirilen hastalarda ise yırtığın tipine göre özel önlemler ve rehabilitasyon süreçleri gerekir” diyor.

Menisküs yırtıklarını önlemek için 7 önemli kural!

Doç. Dr. Burak Özturan, menisküs yırtıklarını önlemek için dikkat etmeniz gereken 7 kuralı şöyle sıralıyor:

  • Spor sırasında ısınma ve soğuma egzersizlerini yapmayı ihmal etmeyin.
  • Diz çevresindeki kaslarınızı (özellikle kuadriseps ve hamstring) güçlendirerek dizlere binen yükleri azaltın.
  • Zeminin yaptığınız spora uygun olmasına dikkat edin.
  • Yaptığınız spora uygun ayakkabı kullanın.
  • Dize ekstra yük oluşturacağı için fazla kilolarınızdan kurtulun.
  • Ağır yük kaldırırken veya ani hareketler yaparken dikkatli olun.
  • Ağrıya neden olan hareketlerden kaçının.

#MenisküsYırtığı #DizSağlığı #SporYaralanmaları #Ortopedi #DizAğrısı #ErkenTeşhis #SağlıklıYaşam #Kireçlenme #SporVeSağlık #Acıbadem #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Vakaların %80’i Hemoroid ile Kanseri Karıştırıyor

Kadınların ve erkeklerin büyük bir bölümünde yaygın bir sorun olan ve halk arasında basur olarak bilinen hemoroid, farklı nedenlere bağlı olarak ortaya çıkıyor. Hemoroid belirtileri, kolon ve rektum kanseri gibi ciddi sorunların belirtilerine benzediği için uzman hekimler tarafından fiziki muayene ve bazı tetkiklerin yapılması hayatı önem taşıyor. Vakaların % 80’inde hastaların kanser ile hemoroidi karıştırdığı biliniyor. Hafif dereceli hemoroidler için ameliyat seçeneğinden önce yaşam tarzı değişiklikleri şikayetlerin hafiflemesini sağlayabiliyor. Memorial Kayseri Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Op. Dr. Ali Can Yalı, hemoroid ile ilgili önemli bilgiler verdi.

Op. Dr. Ali Can Yalı

Op. Dr. Ali Can Yalı

Hemoroid toplumda bir tabu gibi görülüyor

Hemoroidler, anal kanalda doğal bulunan damarlı yapılardır. Vücutta dışkı kontrolüne yardımcı olan yastıkçıklardır. Bu damarlı yapılar şiştiğinde veya iltihaplandığında, ortaya çıkan duruma hemoroid ya da basur denilmektedir. Basur toplumda bir tabudur. Utanma duygusu nedeniyle vakaların büyük bir bölümünde erken teşhis mümkün olmamaktadır. Kaşıntı ve rektal kanama belirtileriyle başlayan hemoroidi hastalar çoğu zaman tuvalette fark etmektedir. Rahatsızlığa neden olan şişmiş damarlar ağrıya de neden olmaktadır.

Hemoroidin iki çeşidi bulanmaktadır;

  • Dış hemoroidler. Anüs çevresindeki derinin altında oluşan dış kistler, dışarı doğru çıkıntı yapmaktadır. Dış hemoroidler genellikle şişmiş kan damarları veya sert yumrular şeklinde görüldüğü için daha belirgindir
  • İç hemoroidler. Adından da anlaşılacağı gibi rektumun içindedir. Rektumun içinde oluşan iç hücrelerdir. Hastalar genellikle dışkıda kan gördüklerinde veya hemoroidler anüsün dışına doğru şişecek kadar büyüdüğünde iç hemoroidleri olduğunu fark eder.

7 yaygın belirtisi

Hemoroidin birçok farklı nedeni vardır, en yaygın olanları şunlardır:

  1. Kronik kabızlık veya ishal.
  2. Dışkılama sırasında zorlanma.
  3. Aşırı derecede kilolu olmak.
  4. Tuvalette uzun süre oturma.
  5. Gebelik hali.
  6. Lif oranı düşük beslenme alışkanlığı.
  7. Düzenli olarak ağır kaldırmak.

Bu nedenler anüs çevresindeki damarların basınç altında gerilmesine neden olmakta hatta damarların şişmesine ve kabarmasına yol açmaktadır. Alt rektumdaki bu artan basınç, hemoroid oluşumundan sorumlu tutulmaktadır.

Hemoroidle karıştırılan 4 sorun

Hemoroid ile benzer semptomlara sahip diğer sorunları ayırt etmek önemlidir.

  • Anüs, rektum ve kolon kanserleri: Bu kanserler rektum yakınlarında ortaya çıkabilmekte ve belirtileri hemoroide benzemektedir. 40 yaş sonrasında çok yaygın olarak görülen rektum ve kolon kanseri erken evrede tespit edilmesi hayati önem taşımaktadır. Düzenli olarak yapılan taramalarla kolorektal kanserlerle mücadelede edilebilmektedir. Bazen bu tümörler iyi huylu olurken, bazen de kötü huylu olabilirler. Bu nedenle, doğru teşhis çok önemlidir.
  • Anal fissürler: Anal kanalın iç yüzeyinde oluşan yırtıklar, dışkılama sırasındaki travma nedeniyle oluşur. Ağrının eşlik ettiği yırtıklarda hemoroid belirtisi olan kanama görülebilir. Anal fissürdeki doku yırtılmasıyken, hemoroidlerin ise alt rektumdaki doku yastıklarının zayıflamasından kaynaklandığını söylemek gerekir. Fissürler için yeterli su alımı ve lif açısından zengin besinlerin tüketilmesi gerekir.
  • Kolon polipleri: Bu polipler kanserli olmayan, çoğunlukla yaş ilerledikçe kolon veya rektumun iç yüzeyinde oluşan büyümelerdir. Bunlar ailesel ya da kalıtsal faktörlere bağlı olabilmektedir. Kolon polipleri olan hastalar, hemoroid semptomlarına benzer ağrı veya rektal kanamayla yüzleşebilirler.
  • Divertiküloz ve divertikülit: Gastrointestinal sistemin iç yüzeyinin küçük bölgelerinin zayıflaması ve bağırsakta dışa doğru bir kese oluşmasına neden olan bir durumdur. Bu dışa doğru küçük bir kese gibi görünür. Divertiküller en sık kolonda görülmektedir. Gastrointestinal sistemin herhangi bir yerinde de ortaya çıkabilmektedir. Bağırsak perforasyonu, kanama, apse veya darlık gibi bir komplikasyon olmadığı sürece herhangi bir belirti vermez. Bu nedenle hemoroidle karıştırılmaktadır.

Makat bölgesinde herhangi bir problem yaşandığında öncelikle bir cerraha muayene olmak önemlidir. Muayene olmak daha sonrasında çıkabilecek sorunların ve gecikmiş teşhisin önüne geçecektir.

#Hemoroid #Basur #KolonKanseri #RektumKanseri #AnalFissür #KolonPolipleri #SağlıkHaberi #ErkenTeşhis #GenelCerrahi #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Akran zorbalığı yaygınlaşıyor!

Son yıllarda akran zorbalığının yaygınlaşması endişeleri artırıyor. Yapılan araştırmalar; ülkemizde her 3 çocuktan 1’inin akran zorbalığına uğradığını gösteriyor. Zorbalık; fiziksel şiddet, dışlama, alay etme, küçük düşürme, tehdit, sosyal medyada ifşa ve dijital taciz gibi farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak “Son yıllarda dijital ortamın da yaygınlaşmasıyla akran zorbalığı çok daha sık görülmektedir. Akran zorbalığını “çocuklar arasında olur böyle şeyler” diyerek görmezden gelmek sorunu küçültmez, büyütür; çocuğun ruh sağlığını ve akademik geleceğini son derece olumsuz etkiler. Erken fark edilip doğru şekilde müdahale edildiğinde, çocuğa bazı önlemler öğretildiğinde önlenebilir” diyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Sancak, akran zorbalığına uğrayan çocuklarda 7 önemli belirtiyi sıraladı, akran zorbalığına karşı alınabilecek 9 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Barış Sancak

Dr. Barış Sancak

  • Yalnız kalmamak

Zorbalığın genellikle içe kapanık, sosyal olarak izole edilmiş ve yalnız görülen çocukları hedef aldığını belirten Dr. Barış Sancak “Grup içindeki bir çocuğa yönelme ihtimali belirgin şekilde azalır. Özellikle teneffüslerde, okul çıkışlarında ve servis beklerken çocuğun tek başına olmaması koruyucu bir önlemdir. Bir arkadaşla olmak hem caydırıcıdır hem de güç verir. Bu nedenle güvenli bir arkadaş edinmek etkili bir savunma mekanizmasıdır” diyor.

  • Kararlı şekilde, kısa ve net cümleyle sınır koymak

Zorbalık karşısında uzun açıklama yapmak ya da tartışmaya girmek çoğu kez işe yaramaz. Aksine zorbanın ilgisini artırır. Kararlı bir beden dili ve göz temasıyla “Bunu istemiyorum”, “Dur” ya da “Bana böyle seslenmeni istemiyorum” gibi kısa ve net cümleyle sınır koymak, oradan uzaklaşıp bir yetişkine (öğretmen, okul idaresi) başvurmak ve aileye anlatmak en etkili yöntemdir. Yardım istemenin ‘şikayet’ değil, güvenlik talebi olduğu çocuğa öğretilmelidir.

  • Zorbalığı mutlaka aileye anlatmak

Psikiyatri Uzmanı Dr. Sancak “Ne yazık ki birçok çocuk; utandığı, daha fazla hedef alınmaktan korktuğu, ailesini üzmek istemediği ya da kendisinin başa çıkacağını düşündüğü için yaşadığı zorbalığı kimseye anlatmıyor. Birçoğu da ‘abartıyorum sanırlar’ düşüncesine kapılabiliyor. Oysa bir zorbalığa maruz kaldığınızda bunu ailenizle ve okul yöneticilerinizle mutlaka paylaşın. Yaşadıklarınızı içinize atmayın. Böylece sorun daha fazla büyümeden çözülebilir” diyor.

  • Çocuğu yargılamamak, yanında olduğunuzu hissettirmek

Ailelere, çocuklarıyla mutlaka düzenli iletişim kurmalarını ve sorunlarını küçümsememelerini öneren Dr. Barış Sancak şöyle konuşuyor: “Çocuğunuza ‘ne olursa olsun bana anlatabilirsin, seni suçlamam, yanında olurum’ diyerek yaklaşın. ‘Arkadaşın şaka yapmıştır’, ‘çocukça atışma, halledersiniz’ gibi normalleştirici sözlerle yaklaşmayın. Baskı yapmadan, yargılamadan dinleyin. Size her şeyi anlatabileceğini hissetmesi son derece önemlidir.”

  • Güvenli iletişim alanı oluşturmak

Çocuğunuza  ‘Bugün okul nasıldı’ yerine, ‘bugün seni en çok mutlu eden şey neydi’, ‘seni zorlayan bir an oldu mu’ gibi açık uçlu sorular sorun. “Bir şey yok” diyorsa hemen vazgeçmeyin. Akşam yatmadan önce sakin bir ortamda, göz teması kurarak konuşmayı deneyin. Soruna hemen çözüm üretmek yerine önce duygusunu anlamaya çalışın. Konuşmak, dinlemek ve işbirliği yapmak en güçlü çözümdür.

  • Zorbalığın tanımını öğretmek

Birçok çocuk maruz kaldığı davranışın zorbalık olduğunu fark etmeyebilir. Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak “Çocuğa şunu öğretmek önemlidir: “Bir davranış seni incitiyorsa, tekrar ediyorsa ve dur demene rağmen devam ediyorsa bu zorbalıktır.” Örneğin; sürekli lakap takılması “şaka” değildir. Birçok kez gruba alınmamak “arkadaş seçimi” değil, sistematik dışlama olabilir.

  • Okulla işbirliği kurmak

Zorbalık bireysel değil, sistemsel bir mesele olduğundan öğretmen, rehberlik servisi ve okul yönetimiyle mutlaka iletişime geçin. Sorunu dramatize etmeden ama net şekilde ifade edin. Olayların tarihini ve içeriğini not almak süreci kolaylaştırır. Örnek: “Çocuğum arkadaşları tarafından dışlanıyor” demek yerine, “Son üç haftadır teneffüslerde aynı üç öğrenci tarafından oyuna alınmadığını ve alay edildiğini söylüyor” gibi somut bilgi verin.

  • Empati ve tanıklık kültürü geliştirmek

Psikiyatri Uzmanı Dr. Sancak “Zorbalık sadece mağdur ve zorba arasında değildir; izleyiciler de sürecin parçasıdır” derken, sözlerine şöyle devam ediyor: “Çocuğunuza şunu öğretin: “Birine yapılan haksızlığa sessiz kalmak, o davranışı güçlendirebilir. Oysa, zorbalığa maruz kalan arkadaşının yanına oturmak, öğretmene haber vermek, “Bence sana yapılan bu davranış doğru değil” demek bile zorbalığı azaltabilir.”

  • Dijital zorbalığa karşı kayıt almak

Günümüzde whatsapp grupları, sosyal medya paylaşımları ve çevrim içi oyunlar üzerinden zorbalığın 7/24 devam edebildiğini, bu durumun çocukta çaresizlik hissini artırdığını belirten Dr. Sancak “Özellikle dijital zorbalıkta kanıt saklamak (ekran görüntüsü almak) önemlidir. Zorbalık durumunda çocuğa karşılık vermek yerine kanıt saklamayı, kişiyi engellemeyi ve bir yetişkine bildirmeyi öğretmek gerekir. En önemlisi, çocuk yaşadığının kendi suçu olmadığını ve ailesinin yanında olduğunu net biçimde hissetmelidir” diyor.

Çocuğunuzda bu 7 belirti varsa!

Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak, çocuklarda akran zorbalığına maruz kalındığına işaret eden, ailelerin dikkat etmesi gereken 7 önemli belirtiyi şöyle sıralıyor;

  • Okula gitmek istememe, karın ağrısı veya baş ağrısı şikayetlerinde artış
  • Ani içe kapanma, odasına çekilme, depresif duygudurum, özgüven kaybı, kaygı bozukluğu
  • Eşyalarının kaybolması ya da zarar görmesi
  • Telefonunu saklama, sosyal medya kullanımında ani değişim
  • Uyku düzeninde bozulma
  • Beslenmesinde normal olmayan davranışlar, aşırı yeme ya da hiç yememe
  • Ders başarısında düşüş

Zorbalık yapan çocuğa ailesi nasıl yaklaşmalı?

Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak şöyle diyor: “En önemli nokta, davranışının yanlış olduğunu çok net ifade etmek ama çocuğu ‘kötü’ olarak etiketlememektir. “Sen kötüsün” değil, “Bu yaptığın kabul edilemez” denilmelidir. Bu çocukların bir kısmı empati becerisi zayıf, dürtü kontrolünde zorlanan ya da kendisi de farklı şekillerde zorlanmış çocuklardır. Bu nedenle sebebini anlamak önemlidir. Sadece nasihatle değil, tutarlı sınırlar konularak ve empati eğitimiyle çocuğa davranışının karşı tarafta nasıl bir etki yarattığı gösterilmeli, alternatif davranış yolları öğretilmeli ve tekrar etmemesi için somut bir plan uygulanmalıdır. Okulla işbirliği yapılmalı, gerekirse profesyonel destek alınmalıdır.”

 

#PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #AkranZorbalığı #ÇocukPsikolojisi #DijitalZorbalık #Eğitim #ÇocukSağlığı #Psikoloji #Ailelerİçin #OkulHayatı #ÇocukGüvenliği #ZorbalığaDurDe

Yumurta dondurmayı düşünüyorsanız; Bu yaşı geçirmeden harekete geçin!

Son yıllarda anne olma yaşı eğitim, kariyere odaklanma ya da ekonomik sıkıntılar gibi gerekçelerle ertelenerek çoğunlukla 35’in üzerine çıkarken, yaş ilerledikçe doğurganlık kapasitesi ise azalıyor. İşte bu nedenle, ileride annelik hayaline kavuşabilmek amacıyla pek çok kadın yumurta dondurma konusunda araştırmalar yapıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Belgin Selam, “Doğurganlığı koruma yöntemlerinde yumurta dondurmanın yeri önemlidir. Kadın yaşlandıkça, doğurganlığı azalmaktadır. Günümüzde yumurta dondurma düşüncesi, isteği ve uygulamasının arttığını görüyoruz. Bu işlemin 35 yaşından önce yaptırılması yumurta sayısı ve kalitesi açısından önem taşıyor çünkü yaş ilerledikçe elde edilen yumurta sayısı azalıyor ve hamilelik şansı düşüyor” diyor. Prof. Dr. Belgin Selam yumurta dondurma hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Belgin Selam

Prof. Dr. Belgin Selam

  • Teknolojideki gelişmeler kaliteyi artırıyor

Son yıllarda teknoloji ve tıptaki gelişmeler; yumurta dondurmada yeni bilgileri ve uygulamaları gündeme getirdi. 1986 yılında dondurulmuş yumurtalarla ilk kez canlı doğum gerçekleşti. İlk yıllarda işlem için yavaş dondurma tekniği kullanılırken, günümüzde ise yumurtaların vitrifikasyon adı verilen yüksek hızlı dondurma tekniği ile -196 °C derecede sıvı azot tanklarında saklandığını belirten Prof. Dr. Belgin Selam “Vitrifikasyon tekniği ile ilk canlı doğum 1999 yılında gerçekleşti. Teknoloji ve tıptaki gelişmeler ile tüp bebek tedavisinde çözülen vitrifiye embriyoların gebelik oranlarının taze embriyolar ile aynı olduğu izlenmektedir” diyor.

  • 36 yaş ve üzerinde başarı oranı azalıyor!

Kadınlarda yaşla birlikte, yumurtalıklarda, üreme hücresi olan yumurta sayısında ve kalitesinde azalma izlenirken anomali oranları da artıyor. 36 yaş ve üzerinde başarı oranlarının anlamlı bir şekilde düşüş gösterdiğine dikkat çeken Prof. Dr. Selam, sözlerine şöyle devam ediyor: “ESHRE Etik ve Hukuk Birimi planlanmış yumurta dondurma işleminin 35 yaş öncesinde yapılmasını, 38 yaş sonrasında uygulanmamasını önermektedir. 38 yaş, klinik gebelik için eşik değeri olarak izlenmektedir. Türkiye’de yumurta dondurma için yaş olarak üst veya alt sınır bulunmamaktadır.”

  • 40’lı yaşla birlikte şans iyice azalıyor

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Belgin Selam, yumurta dondurma işlemi için kaç yumurta dondurulması gerektiğine yönelik şu bilgileri veriyor: “Mümkün olduğu kadar çok sayıda olgun yumurta dondurulması tercih edilir. 1 canlı doğum yapma olasılığının yüzde 70 olması için 35 yaşında bir bireyde en az 10 olgun yumurta gerekirken, 40 yaşta ise yaklaşık 35 olgun yumurta gerekmektedir. Yaş arttıkça canlı doğum oranı azalmaktadır. Dondurulmuş ve çözülmüş bir yumurtadan canlı doğum oranı 30–34 yaşta yüzde 8.2, 35–37 yaşta yüzde 7.3, 38–40 yaşta yüzde 4.5, 41–42 yaşta ise yüzde 2.5 olarak rapor edilmektedir.”

  • Yumurtalar 5 yıl saklanabiliyor ama…

Ülkemizde yönetmeliğe göre; kanser hastalarında kemoterapi ve radyoterapi gibi yumurtalık hücrelerine zarar veren tedaviler ile üreme fonksiyonlarının kaybedilmesine yol açacak yumurtalıkların alınması gibi operasyonlar öncesinde yumurta dondurma işlemi yapılabiliyor. Ayrıca düşük yumurtalık rezervi olup henüz doğurmamış veya aile öyküsünde erken menopoz hikayesi olan kadınlar da yumurta dondurabiliyor. Dondurulan yumurtalar merkezlerde  5 yıl süreyle saklanırken, daha uzun süre saklanması Sağlık Bakanlığı’nın iznine tabi tutuluyor. Başvuruda bulunarak talebin devam ettiğini ifade eden imzalı dilekçe veriliyor.

  • Ortalama 2 haftada tamamlanabiliyor

Yumurta dondurma sürecinin yaklaşık 2 haftada tamamlanabildiğini belirten Prof. Dr. Selam, işlemin aşamalarını şöyle özetliyor: “Yumurtaların gelişmesi için adetin ilk günlerinde hormon tedavisi başlanıp, yumurtalıkların cevabına göre hormon iğnelerine 10-12 gün devam edilir. İğneden 34-36 saat sonra, anesteziyle, yumurtalar ultrasonografi eşliğinde toplanır. Uygun gelişim gösteren, olgun yumurtalar hızlı soğutmanın uygulandığı vitrifikasyon yöntemi ile dondurulur ve sıvı nitrojen tanklarında saklanır. Gebelik planlandığında bu yumurtalar çözülerek uygun spermle birleştirilip embriyo elde edilebilir ve kadın rahmine transfer edilebilir.”

#AnnelikHayali #YumurtaDondurma #Doğurganlık #KadınSağlığı #AnneOlmak #İleriYaşGebelik #Ramazan2026 #SağlıklıGelecek #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Sahuru atlamak bu hastalıkları tetikliyor!

Ramazan’da uzun saatler süren açlığın ardından iftar yemeğinde midemize aniden ve hızlı bir şekilde yükleniyoruz.  Aşırı yağlı, kızartma türü ve hamur işi gıdaları soframızdan eksik etmiyoruz. İftardan kısa bir süre sonra da kendimizi kanepenin üzerinde uzanmış buluyoruz. Oruç tutmak aslında son derece sağlıklı olsa da, yaptığımız bu tür hatalar mide ve bağırsak sistemimize zarar verebiliyor.  Mide ağrısı, hazımsızlık, şişkinlik, reflü atakları ve safra sorunları, Ramazan’da en sık görülen sorunları oluşturuyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, Ramazan’da mide problemleri yaşamamak için dikkat etmemiz gereken 3 temel kuralı; “İftarı yavaş ve küçük porsiyonlarla açmak,  sahuru mutlaka yapmak, aşırı yağlı, şekerli ve ağır yiyeceklerden kaçınmak” olarak sıralıyor.  Prof. Dr. Murat Saruç, kronik hastalığı veya herhangi bir sağlık sorunu olan kişilerin  oruca başlamadan önce ilaçların saatlerinin yeniden düzenlenmeleri için mutlaka doktorlarıyla görüşmeleri gerektiğine de vurgu yapıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, oruç tutarken dikkat etmemiz gereken 8 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Murat Saruç

Prof. Dr. Murat Saruç

Sahura mutlaka kalkın

Sahur, kan şekerinin gün boyu dengede kalmasını ve bu sayede insülin düzeyinde yükselme olmamasını sağlıyor. Tüm gün oruç tutarken yetersiz beslenmemize bağlı hipoglisemiyi de önlüyor. Sahur öğününün atlanması halinde birçok sağlık sorunu ortaya çıkabileceği uyarısında bulunan Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, “Sahur yapmamak uzun açlık süresini daha da uzatır ve bunun sonucunda; halsizlik, baş ağrısı ile ani tansiyon düşmelerine yol açabilir. Ayrıca, mide asidi boş mideye daha uzun süre temas eder; bu durum gastrit ve reflüyü tetikler” diyor.

İftara yavaş ve küçük porsiyonlarla başlayın

Uzun süren açlıktan sonra mide hareketleri yavaşlıyor ve sindirim enzimleri azalıyor. Dolayısıyla, iftar öğününde bir anda fazla yemek midenin yükünü çok artırıyor, bunun sonucunda; şişkinlik, mide ağrısı, gastrit ve reflü  gibi sorunlar gelişiyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, “İftarda orucumuzu ‘çorba, su ve hurma’ gibi hafif yiyecekler ile açmak, midemizi daha sonra yiyeceğimiz kalorili yiyeceklere hazırlar. Ana yemeğe geçmeden 10–15 dakika beklemek de sindirimi ciddi şekilde rahatlatır” diye konuşuyor.

Aşırı yağlı, kızartma türü ve hamur işi gıdalardan kaçının

İftar ile sahurda aşırı yağlı, kızartma türü ve hamur işi gıdalardan uzak durmanız da çok önemli. Çünkü, Ramazan’da artan mide şikâyetlerinin ana nedenini bu beslenme alışkanlığı oluşturuyor.  Bu tür yiyecekler mide boşalmasını geciktiriyor ve mide asidini artırıyor. Sonuç olarak; hazımsızlık, yanma ve gece reflüsü  sıkça oluşabiliyor.  Ayrıca karaciğer ve safra kesesi de daha fazla zorlanıyor.

Tuzlu besinleri sınırlayın

Tuzlu yiyecekler vücuttan su atılımını artırıyor ve susuzluğu şiddetlendiriyor. Bu durumun tansiyon düzensizliği, baş ağrısı ve ödemle sonuçlanacağını söyleyen Prof. Dr. Murat Saruç, “Sahurda salam, sucuk ve peynir gibi tuzlu yiyeceklerin fazla tüketilmeleri bu yüzden risklidir. Ramazan’da sıvı dengesini korumak en az besin seçimi kadar önemlidir” bilgisini veriyor.

Bir anda fazla su içmeyin

İftar ve sahur arasında yeterli su içmeniz çok önemli. Çünkü,  yetersiz sıvı alımı kabızlık, böbrek taşı ve tansiyon problemlerini artırıyor. Ancak, bir anda fazla su içmek de mideyi geriyor, şişkinlik yapıyor ve elektrolit dengesini bozabiliyor.  Bu nedenle, su tüketimini iftar ile sahur arasına yaymanız gerekiyor. “Susuzluğunuzu gidermek için mutlaka 3-4 litre su içmelisiniz” şeklindeki tavsiyelerin doğru olmadığı uyarısında bulunan Prof. Dr. Murat Saruç, bu durumun su zehirlenmesine yol açabileceğine vurgu yapıyor.  Prof. Dr. Murat Saruç, çay ve kahvenin ise su yerine geçmediğini, aksine sıvı kaybını artırabildiğini sözlerine ekliyor.

İftardan sonra en az 1.5 – 2 saat kuralına dikkat!

İftardan sonra hemen yatmak, mide içeriğinin yemek borusuna kaçmasını kolaylaştırıyor. Bu durumun reflü, mide yanması ve boğazda acı su hissine neden olacağına işaret eden Prof. Dr. Murat Saruç,  “Yemekten sonra en az 1,5–2 saat dik pozisyonda kalmak sindirimi destekler. Özellikle mide problemi olanlar için bu kural oldukça önemlidir” diyor.

İlaçlarınızın saatlerini gelişigüzel değiştirmeyin

İlaç kullanım saatlerinin Ramazan’da mutlaka hekim önerisiyle yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Gastreonteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, hekime danışılmadan gelişigüzel yapılan saat değişikliğinin ilacın etkisini azalttığını belirterek, şu bilgileri paylaşıyor: “Ayrıca, varsa birlikte kullanılan diğer ilacın da etkisini azaltabilir ya da artırabilir. Örneğin,  bu bir kan sulandırıcı ise kanamaya neden olabilir; tiroit ilacı ise tiroit yetersizliğine yol açabilir; ritim ilaçları ise bulantı-kusma, karın ağrısı, çarpıntı ve baş ağrısı gibi sorunlar oluşturabilir.” Özellikle mide koruyucuların mutlaka aç karnına alınmaları gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Muraç Saruç, “Aksi halde bu ilaçların vücuttaki etkileri yeterli seviyeye ulaşmayacak, reflüye bağlı yemek borusu ülserleri oluşabilecek, mide koruyucu özelliği kaybolacağı için mide kanamaları ortaya çıkabilecektir” uyarısında bulunuyor.

Egzersizi bırakmayın ama zamanını doğru seçin

Tamamen hareketsiz kalmak kabızlık ve kilo artışını tetikliyor. Dolayısıyla, egzersizleri her gün alışkanlık haline getirmek, sağlığımız için çok önemli. Ancak, aç karnına yapılan ağır egzersizler bayılmaya ve kas yıkımına neden olabiliyor. İftardan 1–2 saat sonra yapılan hafif yürüyüşler ise sindirimi hızlandırıyor ve kan şekerini dengeliyor.

 

#RamazanSağlığı #SahuruAtlama #MideSağlığı #Reflü #RamazanBeslenme #SağlıklıRamazan #İftarÖnerileri #SahurÖnerileri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Belirtiler hafif başlayıp, dakikalar içinde ağırlaşabiliyor!

Ani başlayan, tek taraflı ve batıcı tarzda göğüs ağrısı ile nefes darlığı… Bu sorunlar, özellikle genç yaş grubunda, genellikle “kas ağrısı” olduğu düşünülerek, önemsenmiyor. Oysa şikâyetler, hayati risk taşıyan pnömotoraksın, toplumdaki bilinen adıyla “akciğer sönmesinin”  ilk habercisi olabiliyor. Yaygın inanışın aksine, akciğer sönmesi ileri yaştaki kişileri değil; genellikle 15 – 30 yaş grubundaki genç yaş grubunu, özellikle de erkekleri hedef alıyor. Belirtiler çoğunlukla hafif başlasa da tablo dakikalar içinde ağırlaşabiliyor!  Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, akciğer sönmesinin çok sık görülen bir hastalık olmamakla birlikte, acil servis başvurularında önemli bir yer oluşturduğunu belirterek, “Akciğer zarlarında gelişen küçük yırtılmalar bazen hafif seyredebilir; ancak tedavide gecikildiğinde tablo hızla ilerleyebilir. Bunun sonucunda nefes darlığı artabilir ve kandaki oksijen düzeyi düşebilir. Ayrıca nadir, ancak son derece kritik bir durum olan ‘tansiyon pnömotoraks’ gelişebilir. Bu tabloda kaçan hava tek yönlü bir mekanizmayla birikir, göğüs içindeki basınç hızla yükselir ve kalbe dönen kan miktarı azalır. Buna bağlı olarak şok gelişebilir ve hayati risk oluşabilir” diyor. Hastalığın en tehlikeli yönlerinden birinin belirtilerin özellikle genç erişkinler tarafından hafife alınması olduğunu vurgulayan Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, “Pnömotoraks acil bir durumdur; dakikalar büyük önem taşır. Bu nedenle, ‘kas ağrısıdır’ düşüncesiyle hekime başvurmakta gecikilmemelidir. Tek taraflı, batıcı tarzda göğüs ağrısı aniden başladıysa, zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurmak yaşamsal önem taşımaktadır” diye konuşuyor.

Prof. Dr. Erdal Okur

Prof. Dr. Erdal Okur

Bu belirtiler varsa, geç kalmayın!

Akciğerin etrafını saran ve “plevra” olarak adlandırılan zar yapıları arasına hava kaçması sonucu akciğerin kısmen veya tamamen sönmesi durumu “pnömotoraks” olarak tanımlanıyor.  Normalde akciğer ile göğüs duvarı arasında hava bulunmuyor. Akciğerin yüzeyinden herhangi bir nedenle bu aralığa hava geçmeye başlarsa,  her nefes almamızla burada biriken hava akciğere baskı yaparak, kısmen veya tamamen sönmesine neden oluyor. Akciğer sönmesinde en tipik başlangıç, ani başlayan ve  tek taraflı göğüs ağrısı ile nefes darlığı oluyor. Bunların yanı sıra hızlı nefes alma, çarpıntı hissi, omuz veya sırt bölgesine vuran ağrı ve öksürük de eşlik edebiliyor. İlerleyen ve ağır tabloda ise ciddi nefes darlığı, morarma ile tansiyon düşüklüğü görülebiliyor.

Genellikle 15 – 30 yaş grubundaki erkeklerde görülüyor!

Pnömotaraks, KOAH, astım ve akciğer enfeksiyonları gibi hastalıkların yanı sıra göğüs bölgesine gelen darbe veya yaralanma sonucu gelişebiliyor.  Yüksek basınç değişikliklerine maruz kalmak ve akciğer biyopsisi gibi yapılan bazı cerrahi girişimler de akciğerin sönmesine neden olabiliyor. Hastalığın en sık görülen şekli ise  bilinen bir akciğer hastalığı olmadan, genellikle akciğerin tepe kısmında bulunan küçük hava keseciklerinin yırtılmasıyla oluşan akciğer sönmesi oluyor. Bu tür akciğer sönmesi  “klasik” hasta profili olan,  15–30 yaş grubundaki  erkeklerde görülüyor. Özellikle ergenlik döneminde hızlı büyüme nedeniyle göğüs kafesi daha basıktan daha uzun bir şekle dönüşüyor ama akciğerler bu şekil değişikliğine adapte olamıyor. Sonuç olarak, akciğerlerin üst kısımlarında hava keseleri oluşmaya başlıyor. Bu keseciklerin patlamaları da pnömotoraksa  yol açıyor. Ayrıca, sigara kullanımına başlanması da akciğer sönmesinin genç yaş grubunda daha sık rastlanmasının bir diğer önemli sebebini oluşturuyor.

Risk altında olabilirsiniz!

Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, akciğer sönmesinde risk altında olan kişileri şöyle anlatıyor:

Genç, uzun boylu, zayıf erkekler: Göğüs kafesi yapısı ve akciğer tepesindeki “gerilim” nedeniyle hava kesecikleri oluşumunun ve yırtılmanın daha olası olduğu düşünülüyor.

Sigara içenler: Sigara, akciğer dokusunda inflamasyon ve yapısal değişiklikleri artırarak akciğerde hava kesecikleri gelişimini ve akciğerin sönme riskini yükseltiyor. Ayrıca nüks riskini de artırıyor. Elektronik sigara ve nargile kullanımı da benzer şekilde etki ediyor.

Akciğer hastalığı olanlar: Mevcut KOAH, amfizem ve akciğer fibrozisi gibi akciğer hastalığı olanlar da risk altında. Bu hastalıklarda akciğer “rezervi” zaten sınırlı olduğundan pnömotoraks hem daha kolay gelişebiliyor hem de daha ağır seyrediyor.

Travma geçirenler: Trafik kazaları, düşmeler veya darbe sonrası oluşan göğüs travmaları da akciğer sönmesine yol açabiliyor.

Hafif tabloda oksijen, ileri durumda göğüs tüpü

Pnömotoraks tanısı; muayene bulguları, akciğer grafisi veya bazı durumlarda tomografi ile konuluyor. Tedavide  amaç, göğüs boşluğu içinde biriken havanın boşaltılarak akciğerlerin yeniden şişmelerini sağlamak. Prof. Dr. Erdal Okur, tedavinin akciğerin ne kadar çöktüğüne ve hastanın genel durumuna göre planlandığını belirterek, şu bilgileri paylaşıyor: “Belirgin bir şikayetin olmadığı hafif pnömotoraks tablosunda hastalar oksijen tedavisiyle takibe alınır. Ancak, uygulanan tedaviye rağmen düzelme sağlanamıyor veya tablo kötüleşiyorsa, göğüs tüpü yöntemine başvurulur. Ayrıca, akciğerin sönme oranı fazlaysa, hastaya doğrudan göğüs tüpü uygulanır. Yaklaşık bir kalem kalınlığında olan ve ‘dren’ olarak adlandırılan yarı esnek bir tüp, göğüs kafesinin yan tarafından göğüs boşluğuna, akciğer zarları arasına yerleştirilir. Bu cerrahi girişimle, akciğer zarları arasında biriken havanın boşaltılması ve akciğer yüzeyindeki hava kaçağının zamanla kesilmesi hedeflenir.”

Hava kaçağı ameliyatla kapatılıyor

Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, göğüs tüpü tedavisine rağmen akciğerdeki hava kaçağı devam ederse,  endoskopik cerrahiyle bu kaçağın kapatıldığını belirtiyor. Ayrıca, pnömotoraks tekrarlıyorsa veya iki akciğerde  gelişmişe,  yine cerrahi yönteme başvurulduğunu ifade eden Prof. Dr. Erdal Okur, “Ameliyat sırasında hem havanın kaçtığı bölge tamir edilir hem de potansiyel patlama riski taşıyan akciğer yüzeyindeki hava kesecikleri tıraşlanır. Bunun yanı sıra akciğer zarları yapıştırılarak, akciğerin tekrar sönmesi önlenir” diye konuşuyor.  Tedavi sonrasında pnömotoraksın tekrarlama riskini azaltmak için sigara ve elektronik sigaranın mutlaka bırakılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Erdal Okur,  ayrıca, tüplü dalışın kesinlikle yapılmaması gerektiği uyarısında bulunuyor.

 

#Pnömotoraks #AkciğerSönmesi #GöğüsAğrısı #NefesDarlığı #ErkenTanı #GöğüsCerrahisi #Sağlık #HayatiRisk #SigaraBırak #GençErkeklerRiskAltında #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity