Yazılar

Gebelik diyabeti erken doğum riskini artırıyor!

Gebelik diyabeti erken doğum riskini artırıyor!

Anne ile baba adayları, hamilelik sürecinin sağlıklı ve huzurlu geçmesi için tüm önlemleri alsalar da hesapta olmayan sorunlar gelişebiliyor. Bu sorunların başında gelen ‘gebelik diyabeti’ hem annenin hem bebeğin sağlığını tehdit ediyor. Öyle ki erken doğum riskini artırıyor, anne adayında yüksek tansiyonu ve gebelik zehirlenmesini tetikleyebiliyor, bebekte gelişim geriliğine yol açabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Esra Boyar, özellikle endişeli anne baba adaylarını, tanı ve tedavi konusunda “Toplumdaki yaygın inanışın aksine, şeker yükleme testi son derece güvenli ve faydalıdır. Şeker yükleme testinden değil diyabetten endişe edilmeli” sözleriyle uyarıyor. Hamilelik sürecinin oluşturduğu hormon dengesindeki değişimlerin tetiklediği bir durum olarak görülen gebelik diyabeti doğumla birlikte ortadan kalktığı için ‘geçici diyabet’ olarak da tanımlanıyor. Ancak, hamilelik boyunca anne adayının ve bebeğin sağlığını tehdit etmesi nedeniyle düzenli takiplerle kontrol altında tutulması gerekiyor. Saptanması ise oldukça kolay; hamileliğin 24 ila 28. haftaları arasında yapılan şeker yükleme testi, gebelik diyabeti olup olmadığını gösteriyor.

Dr. Esra Boyar,

Dr. Esra Boyar

En önemli risk hatalı beslenme alışkanlığı

Dünyada gebelik diyabeti riski yüzde 1 ila 14 arasında görülürken ülkemizde bu oranlar yüzde 2.6 ila 27.9 arasında değişkenlik gösteriyor. Bu nedenle özellikle ülkemizde hamilelik sürecinde ve sonrasında kan şekeri takibine dikkat edilmesi gerekiyor. Gebelik diyabetine yol açan en önemli sorunun sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam tarzı olduğuna dikkat çeken Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Esra Boyar, “Hareketsizlik ve düzenli egzersiz alışkanlığının olmaması diyabetin ortaya çıkma ihtimalini arttırıyor. Bunun yanında tabi ki en önemli faktör beslenme alışkanlığının doğru olmaması. Beslenme doğru şekilde planlanmalı, kişiye özel yapılmalı. Hazır yemek alışkanlığı, paketli gıda tüketmek, fazla karbonhidrat, gluten ve rafine şeker tüketmek, organik gıdaya ulaşmakta zorluk büyük risk oluşturuyor” diyor. Ayrıca kilolu hamile kalmış olmak, ailede diyabet hastalığı öyküsü, bir önceki hamilelikte iri bebek doğurmuş olmak ya da diyabet gibi etkenler gebelik diyabeti riskini daha da artırıyor.

Gelişim geriliğine bile neden olabiliyor

Uzmanlar tarafından tıbbi önlem alınabilen en önemli multisistem hastalığı olarak kabul gören gebelik diyabeti hem annenin hem bebeğin sağlığını tehdit ediyor. Örneğin anne adayında yüksek tansiyonu ve gebelik zehirlenmesini (preeklampsi) tetikleyebiliyor. Bebeğin iri bebek olmasına ya da gelişim geriliğine neden olabiliyor. Bunların yanı sıra bebekte normalden yüzde 1 ila 3 oranında daha fazla sinir sistemi hastalıklarına; yüzde 3 ila 5 oranında daha fazla sindirim sistemi ve metabolik sorunlara yol açabiliyor.

Pause

Şeker yükleme testi gereklidir

Risk grubunda olan anne adaylarına hamileliğin erken dönemlerinde; risk taşımayanlara ise 24-28 haftalar arasında Oral Glukoz Tolerans Testi (OGTT) ya da diğer adıyla şeker yükleme testiyle ‘gebelik diyabeti’ testi yapılması öneriliyor. Şeker yükleme testinin tüm anne adayları için oldukça güvenli ve faydalı olduğunun altını çizen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Esra Boyar, şunları söylüyor: “Şeker yükleme testi, anne ve bebek sağlığı için en önemli testler arasındadır ve kesinlikle zarar vermez. Bu yüzden anne ile baba adaylarının endişeli sorularına cevaben ‘şeker yükleme testinden değil diyabetten korkun’ diyoruz. Testin sonucuna göre, anne adayı ya bu konuda eğitimli diyetisyen tarafından verilen diyetle takip ediliyor ya da yeterli gelmezse dahiliye ile endokrin hekimlerinin önerisiyle insülin tedavisine başlanıyor ve yakından takip ediliyor. Gebelik diyabeti olan anne adayının diyet ve /veya  medikal tedavinin  yanında kendisi de evde açlık tokluk şeker takiplerini yapması ve hekimini bilgilendirmesi önem taşıyor”

Gebelikte ortaya çıkan diyabetin doğum sonrasında devam etme ihtimali ilk yıl ortalama yüzde 2 iken bu ihtimal 10 yıl içinde yüzde 5 ila 10’a kadar çıkabiliyor. Bunu tespit etmek için ek risk faktörü varsa 6. haftada, yoksa 12. haftada, ilk yıl bitince ve 3. yılda şeker yükleme testinin tekrar edilmesi isteniyor.

Sebze, meyve ve tahıl ağırlıklı beslenin

Gebelik diyabeti saptanan anne adaylarının her şeyden önce beslenme alışkanlıklarını düzenlemeleri ve mutlaka egzersiz yapmaları gerekiyor. Glutenli, genetiği değiştirilmiş, paketli, hazır gıdalardan özellikle kaçınmaları; temiz ve kaliteli su tüketmeleri; tercihen sebze, meyve ve tahıl ağırlıklı olsa da öğün sayısı, miktarı ve niteliği kişiye özel olarak hazırlanan bir diyet uygulamaları tavsiye ediliyor. Ayrıca kan şekeri seviyelerini aç /tok olarak takip ederek hekimlerini bilgilendirmeleri büyük öneme sahip. Dr. Esra Boyar, gebelik diyabeti tanısı konulan anne adaylarının, doktor onayını alarak, haftada 3  gün ortalama 150 dakika olmak koşuluyla, en az bir spor dalına ya da egzersiz programına yönlenebileceklerini belirtiyor.

Ofis çalışanları bel ve boyun fıtıklarına dikkat!

Ofis çalışanları bel ve boyun fıtıklarına dikkat!

Bel ağrısı günümüzde insan hayatında en sık karşılaşılan problemlerin başında geliyor. Sağlık sistemleri için de ciddi bir ekonomik yük oluşturuyor. ABD’de bel ağrısının tedavisine yıllık 100 milyar dolar harcanırken, buna bağlı iş gücü kaybı maliyetinin de yaklaşık 700 milyar dolar olduğu hesaplanıyor. Ülkemizde de bunun için ciddi bir harcama yapıldığı tahmin ediliyor. Boyun ağrıları da son yıllarda özellikle uzun süre bilgisayar başında çalışan kişileri tehdit ediyor. Pandemi sürecindeki hareketsizliğin etkileri halen bel ve boyun şikayetleri ile genel sağlığımıza yansıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirurji) Bölümü’nden Doç. Dr. Salim Şentürk, iş yaşamında bel- boyun fıtıkları hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. Salim Şentürk

Doç. Dr. Salim Şentürk

Kadınlarda ve 40 yaş üstünde risk daha yüksek

Ağır işlerde ve uzun süre çalışan insanlarda bel ve boyun ağrısı gözlenme olasılığı yüksektir. Ofis çalışanlarında ise; uzun süre oturarak çalışmak, hareketsiz kalmak bel ağrısı için ciddi bir risk faktörüdür. Ayrıca boynun öne eğik bir şekilde kalması ve hareketsizlik de boyun ve sırt ağrısı için risk oluşturmaktadır. Kadınlar ve 40 yaş üstü çalışanlarda sorun çıkma olasılığı daha yüksektir.

Egzersiz bel ve boyun ağrılarına da iyi geliyor

İş yaşamına ek olarak psikolojik stres ve fazla kilo omurga ile ilgili sorun yaşanma olasılığını artırmaktadır. Stresli bir iş hayatı, kaygı, mutsuzluk ve üzüntü omurga ile ilgili şikâyetlerin daha sık gözlenmesine ortam hazırlamaktadır. Düzenli spor yapmak problem çıkma olasılığını azaltırken haftada 5 gün ve günlük yarım saatlik bir egzersiz programı bile koruyucudur. Bel ağrısı çoğunlukla istirahat, sıcak uygulama, ilaç tedavisi ile 5-7 gün içinde geçmektedir.

Memorial Bahçelievler Hastanesi

Endoskopik yöntemle iş ve sosyal yaşama dönüş çok daha kısa oluyor

Bazı hasta gruplarında omurga şikayetlerinin sorumlusu bel fıtığıdır. Bel fıtığı olan hastaların da %2-3’lük bir kısımında cerrahi tedaviye ihtiyaç duyulmaktadır. Şiddetli bacak ağrısı, bacaklarda kuvvet kaybı, tuvaletini kontrol edememe gibi durumlarda cerrahi düşünülmelidir. Cerrahi seçenek olarak farklı yöntemler uygulanmakla birlikte günümüzde en ileri teknik minimal invaziv yöntem endoskopik diskektomi yöntemidir. Bu yöntemde hastalar 7 mm’lik bir cilt kesisinden ameliyat edilir. Çoğunlukla hastaların kemik anatomisine dokunulmaz, kaslar arasından girilerek ameliyat yapılır.  Ucunda kamera ve içinde boşluk olan kalem kalınlığındaki bir endoskop içinden ameliyat gerçekleştirilir.  Ameliyat süresi 10-50 dakika arasında değişmekle birlikte hastalar çoğunlukla aynı gün içinde taburcu edilirler. Beldeki kemik dokuya çoğunlukla dokunulmadığı, kas dokusu sıyrılmadığı için ameliyat sonrası, hastalarda bel ağrısı minimal düzeyde görülmekte hatta hastalar çoğunlukla ağrı kesici kullanmaya gerek duymamaktadır. Ameliyattan 2-3 saat sonra hastalar yürütülerek aynı gün taburcu edilmektedir. Hastaların iş hayatına dönme süresi ortalama 1 haftadır. Diğer cerrahi yöntemlerle karşılaştırıldığında endoskopik yöntem hastaların normal hayata ve iş hayatına dönmeleri açısından belirgin avantajlıdır. Özellikle kasları korunması gereken sporcular, iş hayatına erken dönmesi gereken çalışanlar için ilk tercihtir.

Bel fıtığında olduğu gibi boyun fıtığında da ameliyat belirli bir hasta grubuna uygulanmaktadır. Şiddetli kol veya boyun ağrısı, kollarda kuvvetsizlik, bacaklarda kuvvetsizlik gibi durumlarda ameliyat düşünülmelidir. Boyun fıtığı ameliyatları da değişik yöntemlerle yapılabilmektedir. Hastaların çoğu boynun ön tarafından 3-4 cm’lik bir cilt kesisinden mikroskop altında ameliyat edilebilirken bir kısmı da boynun önünden veya boynun arkasından endoskop ile ameliyat edilebilir. Mikroskop ile yapılan ameliyatta çıkarılan disk dokusu yerine bir kafes konurken endoskopik cerrahide sadece basıya neden olan disk dokusu çıkarılarak kafes koymaya gerek kalmamaktadır. Hem mikrocerrahi hem de endoskopik yöntemle boyun fıtığı ameliyatı olan hastaların ameliyat sonrası 1 hafta kadar boyunluk kullanması istenir. Ameliyat sonrası da hastaların boyun öne eğik bir şekilde çalışmaması, ofis çalışanı ise bilgisayar ekranını göz seviyesine getirmesi istenir. Dik oturması, sırtına yastık koyması ve çalışırken boynu öne eğik bir şekilde kalmaması tavsiye edilir.

Karbonhidrat kısıtlamasında bu hatalara düşmeyin!

Karbonhidrat kısıtlamasında bu hatalara düşmeyin!

Kış aylarında havaların soğuması ile birlikte gerek fiziksel aktivitelerde azalma gerekse bol kalorili yiyecekler tüketilmesi derken kilo artışı kaçınılmaz oluyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, sağlıklı ve sürdürülebilir bir diyet uygulanmadığında, alınan kiloların zamanla bazı ciddi kronik hastalıklara yol açabildiğini belirterek, yaşam kalitesinin de her anlamda olumsuz etkileneceğini söylüyor. Kış aylarında diyeti zorlaştıran, kilo vermeyi engelleyebilen ya da yavaşlatabilen mevsime özgü bazı handikaplar olduğunu belirten Ozman, bu hatalardan kaçınılarak ideal kiloya ulaşılabileceğini vurguluyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, kış diyetinde kaçınılması gereken 8 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman

  • Su tüketimini azaltmak

Kış aylarında havaların soğumasıyla birlikte terleme ile kaybedilen su miktarı azalmakta bu da susama hissini önleyebilmektedir. Ancak hiçbir zaman su içmek için susamanın beklenmemesi gerektiği unutulmamalıdır. Su tüketimi azaldığında kilo vermek zorlaşır. Yine susuzluk sinyalleri zaman zaman açlık hissiyle karışabildiğinden kişileri atıştırmaya yöneltebilir ve bu da kilo verme sürecini güçleştirebilir.

  • Taze meyve-sebze tüketimini azaltmak

Kış aylarında taze sebze-meyve tüketimi yaz aylarına göre daha düşük olabilmektedir. Oysa öğünlerde salata ve sebze tüketmek tokluk süresini uzatır ve iştah kontrolünü sağlar. Bu sayede kilo verme sürecinde kalorili atıştırmalıklara yönelmeyi engeller ve öğünlerde porsiyon kontrolüne yardımcı olur. Yine ara öğünlerde 1-2 porsiyon meyve tüketmek şekerli yiyeceklere ve kalorili atıştırmalıklara yönelmeyi engelleyebilir. 1 porsiyon meyve yaklaşık 1 yumruk büyüklüğünde meyveye eş değerdir.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman

  • Hareketi azaltmak

Havaların soğuması ile birlikte açık hava aktiviteleri azalabilmekte ve kişiler kapalı ortamlarda hareketsiz kalabilmektedir. Hareketin azalması nedeni ile kilo vermede zorluk ya da kiloda artış görülebilmektedir. Kış aylarında da rahatlıkla kilo verebilmek için egzersizlere ara vermemek mümkün olduğunca hareketli olmak gerekmektedir.

  • Geç saatlerde yemek yemek, atıştırma yapmak

Kış mevsiminde evde hareketsiz geçen zaman artabilmektedir. Bu da kişileri keyifli, oyalayıcı ve yüksek kalorili atıştırmalıklara yönlendirebilmektedir. Özellikle akşam saatlerinde alınan yüksek kaloriler kilo verme sürecini olumsuz etkileyebilmektedir. Bu nedenle akşam geç olmayan saatlerde doyurucu ve dengeli bir akşam yemeği yedikten sonra geç saatlerde meyve ve kuruyemiş gibi keyifli atıştırmalıklardan uzak durmak, bu atıştırmalıkları gün içindeki saatlerde tüketmek önemlidir.

  • Meyve suyu tüketmek

Kış aylarında hastalıklardan korunmak için taze sıkılmış meyve suyu tüketimi sıklaşabilmektedir. Ancak taze sıkılmış dahi olsa meyve suları yoğun kalori içermektedir ve tok tutma süresi kısadır. Meyve suyu yerine meyvenin kendisini tüketmek lifli yapısı sayesinde tok tutar, bağırsakları çalıştırır ve meyve suyuna göre daha az kalorilidir.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman

  • Sıklıkla dışarıda yemek yemek

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman “Kış aylarında havaların soğuması ile birlikte sosyal aktiviteler kısıtlanabilmekte, dışarıda yemek yemek bir sosyal aktivite halini alabilmektedir. Ancak şu unutulmamalıdır; dışarıda yenen yemekler çoğunlukla yüksek kalorili olabilmektedir. Dışarıda yemek yeme sıklığı arttıkça alınan yoğun kaloriler nedeni ile kilo verme süreci yavaş ilerleyebilmektedir” diyor.

  • Şok diyetlere başvurmak

Kış aylarında kilo vermenin zorlaşması ile birlikte kişiler zaman zaman şok diyetlere başvurabilmektedir. Kısa sürede hızlı kilo vermeyi vaad eden bu diyetler uzun vadede metabolizma hızını yavaşlatarak kilo verme sürecini zorlaştırabilmektedir. Bunun yerine kişinin yaşam tarzına uygun ve uzun vadede sürdürebileceği bir diyet modelini benimsemesi önemlidir.

  • Karbonhidratı tümden terk etmek

Nur Ecem Baydı Ozman kilo vermek istediğimizde beslenmemizden ilk çıkardığımız besin grubunun karbonhidratlar olduğunu belirtirken şu uyarıda bulunuyor: “Oysa karbonhidratlar primer enerji kaynağımız yani vücudumuz bu besin grubunu hızlı bir şekilde harcayarak enerjiye dönüştürebiliyor. Bu nedenle beslenmemizde mutlaka tahıllı ekmek, bulgur, bakliyat gibi kompleks karbonhidratlara yer vermemiz gerekmekte. Beslenmemizde karbonhidratı kısıtladığımızda diğer karbonhidratlara özellikle şekerli yiyeceklere eğilimimiz artabilmekte ve bu da kilo verme sürecimizi zorlaştırabilmektedir.”

Bebek bağışıklığını güçlendirmenin yolları

Bebek bağışıklığını güçlendirmenin yolları

Çocukların ya da yetişkinlerin bağışıklık sisteminin güçlenmesi sürecinde beslenmenin ve çeşitli egzersizlerin önemi çok büyük. Ancak iş, bebeklerin bağışıklık sistemine gelince kafalar karışabiliyor. Ebeveynlerin merak ettiği bebek bağışıklığının güçlenmesinde ise anne sütü büyük önem taşıyor. Memorial Şişli Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Hatice Bulut, bebeklerde bağışıklığın güçlendirilmesi hakkında bilgi verdi.

“Yine mi burnu akıyor?”, “Bebeğim öksürüyor”, “Acaba doğru giydiremiyor muyum da hasta oluyor?”, “İlk zamanlar hastalanmamıştı”, “Ne yapabilirim de hastaneye gitmeyiz?” gibi cümleler pek çok ebeveynin ortak söylemi. Genellikle ebeveynler, bebeklerinin hastalanmaması için ellerinden geleni yapıp, hekimlere de vitamin takviyelerinden, beslenme programına kadar pek çok soru sormaktadır. Bebek bağışıklığının güçlenmesi ve onların hastalıklardan korunmasını sağlamak için birçok yol bulunmaktadır. Bu yolları şöyle sıralamak mümkündür:

Anne sütü: Antikor olarak adlandırılan savunma sistemi askerleri, bebeklere annelerinden plasenta aracılığı ile geçmekte ve bebekleri yaklaşık 6 aylık oluncaya kadar çeşitli hastalıklara karşı korumaktadırlar. Bundan sonraki koruma ise bebeklerin anne sütüyle aldıkları antikorlar tarafından sağlanmaktadır. Anne sütünde bulunan “immünoglobulin A” bağışıklık ve hastalıklardan korunma için önemlidir. Ayrıca “laktoferrin”  olarak adlandırılan başka bir anne sütü bileşeni ise; gelişmek için demire ihtiyaç duyan bakterilerin çoğalmasını demiri bağlayarak önlemektedir. Bir başka önemli bileşen ise anne sütünün prebiyotik içeriğidir.  Anne sütündeki prebiyotikler; bebek bağırsağında bulunan  “Bifidobacterium bifidum” olarak isimlendirilen faydalı bakterilerin gelişimini destekler. Böylece bebek bağırsağına yerleşerek olası hastalık yapabilecek bakteriler önlenir.  Anne sütünün sadece bağışıklık üzerine yazılsa bile uzayıp giden bilgileri mevcuttur. Hala da bu konuda bilimsel pek çok çalışma devam etmektedir. İlk 6 ay olabildiğince anne sütü ile bebekleri beslemek gerekir.

Dr. Hatice Bulut

Dr. Hatice Bulut

Anne ve babalar sigara kullanmamalı: Sigara dumanında 4000’den fazla kimyasal bileşen vardır. Bu kimyasallardan özellikle nikotinin ve karbonmonoksitin gebelikte bebeğin içinde barındığı rahim, kan ve göbek kordonu damarlarında da daralmaya neden olur. Bebek ve anne arasındaki besin ve gaz alışverişinin azalması ile sonuçlanan bu durumda anne karnındaki bebek yetersiz beslenir ve bebekte gelişim geriliği, ileriki yaşlarda alerji, astım, orta kulak iltihabı gelişimi ve bağışıklık sistemine yönelik sorunlar oluşabilir.

Probiyotik alımı, süt çocuğu beslenmesinde artırılmalıdır: Probiyotik kısaca “Belirli miktarlarda alındıklarında sağlığı olumlu yönde etkileyen mikroorganizmalar” şeklinde tanımlanabilir. Çocuklarda da kullanabileceğimiz; probiyotikler başlıca yoğurtlar, peynir, kefir, turşudur. Bu fermente gıdalarda probiyotik olarak Laktobasiller, Bifidobakteriler ve diğer pek çok probiyotik özellikte mikroorganizma bulunmaktadır.

Probiyotiklerin yanında prebiyotik gıdalara da beslenmede yer vermek gerekmektedir: Söyleniliş şekli benzese de Probiyotiklerden farklı olarak prebiyotikler; kalın bağırsakta yaşayan probiyotik özellikte faydalı bakterilerinin artışını destekleyerek insan sağlığını olumlu yönde etkileyen, fermente olabilen sindirilmeyen karbonhidrat grubu besin bileşenleridir. Dört ana grupta prebiyotik vardır: İnulin, fruktooligosakkaritler (FOS), laktuloz (LOZ) ve galaktooligosakkaritler (GOS). Çocuklarımızın beslenmesinde başlıca yer verebileceğimiz prebiyotik özellikte gıdalar ise soğan, sarımsak, muz, enginar, pırasa, kuşkonmaz, baklagillerdir.

Memorial Şişli Hastanesi

Hijyen hipotezi: Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; bir çocuğun bağışıklık sistemi ile ilgili hayat seyrini değiştirebilen çevresel etkenler; geçirdiği enfeksiyonlar, aşılar, beslenme şartları, bağırsak mikrobiyotası çeşitliliğidir. Bu noktada değinilmesi gereken önemli bir konuda “hiyen hipotezi”dir. Basit anlatış ile “Köyde, tarlada toprak içinde oynayan, her düştüğünde eli dezenfektanla silinmeyen çocuklarımız daha az hastalanırken; el bebek gül bebek büyüttüğümüz ama apartman dairesi içine hapsolan, elinde sürekli tablet olan sokak oyunu pek bilmeyen çocuklarımız çok daha sık  ..”  Hijyen hipotezine göre ekonomik ve sosyal gelişime paralel olarak gitgide doğal yaşamdan uzaklaşmak bağışıklık sistemimizin farklı yönde davranışlarına neden olmaktadır. Kalabalık aile yaşamından çekirdek aile yaşamına geçiş, tütün dumanı ve şehirlerde kirli hava maruziyetinin artması, genetiği değiştirilmiş gıdalar ve paketlenmiş gıdalarla beslenmenin ister istemez artması alerjik hastalıkların çoğalmasına zemin hazırlamaktadır. Bu süreç uzadıkça yabancı maddelere karşı bağışıklık sistemimizin vermesi gereken cevaplarda farklılaşmalar meydana gelmektedir ve vücudumuza zararı olmayan yabancı maddelere karşı da ımmunglobulin E olarak adlandırılan antikorlar üretilmeye başlar. Kalabalık şehirlerdeki “alerjik çocuk” tanılarını biraz da bu nedenle artık sık görmekteyiz…

Tedavi edilmeyen menenjit ölüme yol açabilir

Tedavi edilmeyen menenjit ölüme yol açabilir

Menenjitin; beyni ve omuriliği çevreleyen dokuların iltihaplanması olduğunu belirten VM Medical Park Mersin Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Yeşiller, “Menenjit önlem alınmadığında ciddi beyin hasarı oluşturan ve ölüme neden olabilen bir hastalıktır. Her yaştan insanı etkileyebilir. Bununla birlikte 1 yaş altı bebekleri, okul öncesi eğitim gören çocukları ve genç kişileri daha fazla etkiler” dedi.

VM Medical Park Mersin Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Yeşiller, menenjit hakkında açıklamalarda bulundu. Menenjitin tanımını yapan Uzm. Dr. Yeşiller, “Menenjit, beyni ve omuriliği çevreleyen dokuların iltihaplanmasıdır. Ölüm riski ve enfeksiyon sonrasında sekel bırakma riski çok yüksek olan bir hastalıktır. Ölümcül bir hastalıktır ve acil tıbbi bakım gerektirir. Menenjitler her yaşta görülebilmekle beraber, yenidoğan ve 1 yaşından küçük çocuklarda riski oldukça yüksektir. Çocuklarda bağışıklık sistemi tam gelişmediğinden menenjit en tehlikeli hastalıkların başında gelir. İnsan sağlığını ciddi anlamda tehdit eden menenjit hastalığı, temas, öksürük ve damlacık yolu ile bulaşır. Anne ve babaların hastalığın belirtilerini dikkate alması ve tedavinin vakit kaybetmeden başlaması, hastalığın zarar bırakmaması açısından oldukça önemlidir” diye konuştu.

Dr. Erkan Yeşiller

Dr. Erkan Yeşiller

ÇEŞİTLİ VİRÜSLER NEDEN OLABİLİR

Menenjitin ana nedeninin mikroorganizmalar olduğunu belirten Uzm. Dr. Yeşiller, “Çeşitli bakteri, virüs, mantar ve parazit türleri bu hastalığı sebep olabilir. Bakteriyel menenjit en yaygın görülen ve en tehlikeli menenjit türüdür. Bakteriyel menenjite neden olan en yaygın bakteri türleri Meningokok, Pnömokok ve H. İnfluenza Tip B’dir. Menenjit kaynaklı ölümlerin büyük çoğunluğuna bu bakterilerin yol açtığı menenjit türleri sebep olmaktadır” şeklinde konuştu.

CİDDİ BEYİN HASARI OLUŞTURABİLİR

Önlem alınmayan menenjitin ölüme bile neden olabileceğini aktaran Uzm. Dr. Yeşiller, şu bilgileri paylaştı:

“Menenjit önlem alınmadığında ciddi beyin hasarı oluşturan ve ölüme neden olabilen bir hastalıktır. Her yaştan insanı etkileyebilir. Bununla birlikte 1 yaş altı bebekleri, okul öncesi eğitim gören çocukları ve genç kişileri daha fazla etkiler. Aşı, erken tanı ve tedaviyle ölüm ve sekellerin önüne geçilebilir. Türkiye, WHO (Dünya Sağlık Örgütü) verilerine göre orta riskli grupta yer almaktadır ve aşının uygulanması önerilmektedir. Türkiye’de çocuklarda konjüge pnömokok ve Hib aşılarının rutin olarak uygulanmasından önceki dönemde, akut bakteriyel menenjit etkenleri N.meningitidis (yüzde 56.8), S.pneumoniae (yüzde 22.5) ve Hib (yüzde 20.5) olarak tespit edilmiştir. Etkin aşılama sayesinde S.pneumoniae ve Hib’e bağlı menenjit önemli ölçüde azalmıştır, fakat rutin aşı programında olmayan meningokok etkeni hala önemini korumaktadır.”

MENENJİT BELİRTİLERİNE DİKKAT!

Menenjitin belirtilerine dikkat çeken Uzm. Dr. Yeşiller, “Menenjitin erken belirtileri grip ile benzerdir. Menenjit hastalığının esas belirtileri birkaç saat ya da birkaç gün içerisinde kendini gösterir. Klinik olarak yaş küçüldükçe menenjit semptom ve bulguları özgüllüğünü kaybetmektedir” dedi.

Uzm. Dr. Yeşiller, menenjitin en yaygın belirtilerini ise şu şekilde sıraladı:

  • Şiddetli baş ağrısı,
  • Kusma,
  • Yüksek ateş (38 derece ve üstü),
  • Ense sertliği,
  • Uyku hali,
  • Konsantrasyonda güçlük,
  • Havale geçirme,
  • Boyun tutulması,
  • Parlak ışığa bakmakta güçlük,
  • Sersemlik hali,
  • Bilinç bulanıklığı,
  • Soğuk el ve ayaklar,
  • Titreme,
  • Hızlı soluk alıp verme,
  • Eklem ve kas ağrıları.

Uzm. Dr. Yeşiller,  yenidoğan bebeklerde ise yüksek ateş veya normalin altında olması, inleme, tiz sesli ağlama, hareketlerde yavaşlama, uyku hali ve sersemlik, konvülzyon, beslenme güçlükleri, kusma, bıngıldakta şişlik, başın geriye doğru bükülmesi gibi menenjit belirtileri görülebileceğinin altını çizdi.

VM Medical Park Mersin Hastanesi

TEDAVİSİ 21 GÜNE KADAR SÜREBİLİR

Teşhis koyma sürecinden bahseden Uzm. Dr. Yeşiller, “Hastalığın kesin tanısı sadece lomber ponksiyon ile yapılmaktadır. Beyin omurilik sıvısı bir iğne yardımı ile bel bölgesindeki omurlardan alınır. Alınan örnek sonucunda ilgili laboratuvar testleri yapılır ve tanı konur. Menenjit şüphesi olan stabil hastalarda, uygun kan testleri yanında kesinlikle lomber ponksiyon (LP) yapılmalıdır. Hastalığa neden olan mikroorginazma çeşidine göre tedavisi 14 ile 21 gün arasında sürmekle birlikte bu durum kişinin yaşına ve risk faktörlerine göre de farklılık gösterebilir” ifadelerini kullandı.

HASTALIKTAN KORUNMANIN ETKİLİ YOLU AŞI OLMAK

Menenjit hastalığından korunmanın en iyi yolunun aşı olduğunu dile getiren Uzm. Dr. Yeşiller, “Çocukluk çağı ve sonrası dönemde yapılan karma aşılar menenjite neden olan bazı etkenlere karşı koruma sağlar. Bununla birlikte rutin aşı programında olmayan, özellikle sık karşılaşılan bakteriyel meningokok etkeni hala önemini korumaya devam etmektedir. Meningokok aşıları, talep eden ailelere birçok sağlık merkezlerinde özel olarak yapılmaktadır” dedi.

BEYİN HASARI VE İŞİTME KAYBINA YOL AÇABİLİR

Menenjit aşısının öneminin altını çizen Uzm. Dr. Yeşiller, “Meningokok aşısının rutin aşı takviminde yer almamasından dolayı, bu aşıyı yaptırmaya gerek olmadığını, yapılan aşıların yeterli olduğunu düşünebilir. Menenjit tedavi edilmediği veya önlem olarak aşı yapılmadığı takdirde beyin hasarı, işitme kaybı gibi ciddi komplikasyonlara ve ölüme yol açabilen bir hastalık olduğu için hastalıktan korunma amaçlı menenjit aşısı yaptırılması büyük önem taşır. Menenjit aşısı güvenli olduğundan aşıyı yaptırmakta tereddüt etmeye gerek yoktur. Aşının iştah kaybı, ateş, aşı olunan yerde kızarıklık ve halsizlik gibi yan etkileri kısa zaman içerisinde geçer. Menenjit aşısı diğer aşılarla birlikte yapılabilir. Menenjit aşıları ikinci aydan itibaren yapılabilir. Aşının türü ve başlangıç yaşına göre dozları değişebilir. Menenjit aşısı oldukça koruyucu ve etkili bir aşıdır. Koruyuculuğu yüzde 95 ile yüzde 100 arasındadır. Kişi aşı olduktan sonra ömür boyu menenjite karşı bağışıklık kazanacaktır” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Her bel ağrısı, bel fıtığı değildir!

Her bel ağrısı, bel fıtığı değildir!

Öksürürken, hapşırırken hatta dişinizi fırçalarken bile bel fıtığının kapınızı çalabileceğini biliyor muydunuz? Özellikle günümüzde masa başında bilgisayar karşısında uzun süreli geçirilen saatler ve hareketsiz (sedanter) yaşam, fazla kilo ve yanlış duruş pozisyonları kas-iskelet sistemimizin de hızla zayıflamasına ve yıpranmasına yol açarak, yaşam kalitemizi vuran bel fıtığına zemin hazırlıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu her bel ağrısının bel fıtığı olmadığını, bel fıtığı tanısı konulan hastaların ise sadece yüzde 5’inde ameliyat gerektiğini belirterek “Fiziki muayenede sinir tahribatına ait bulgular yoksa öncelikle yatak istirahati, ağrı kesici ve fizik tedavi uygulanmalıdır. Sinir tahribatı olması ya da bu yöntemlerin başarısız kalması durumunda cerrahi gerekir” diyor. Tıbbi tedavi yerine farklı yöntemlere yönelmekten kaçınılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çavuşoğlu, aksi halde kalıcı sakatlanmalar hatta felç meydana gelebildiğini söylüyor. Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu bel fıtığından korunmanın 6 önemli kuralını ve tedavi yöntemlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu

Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu

Duruş pozisyonunuza dikkat edin!

Yere, diz seviyesinden aşağıda bir tabureye, alçak tuvalete ya da ayağınızın temas etmeyeceği oranda yüksek bir sandalyeye oturmayın. Otururken bel boşluğunu doldurmak için belinizin arkasını ufak yastıkla mutlaka destekleyin. Kesinlikle yere uzanmayın. Kendinizi bir anda yatağa atmaktan kaçının! Yatağa girerken önce yatağa oturup sonra yatış pozisyonunu alın; kalkarken de önce yan dönüp, bacaklarınızı yere uzattıktan sonra kalkın.

Eğilirken, yukarı uzanırken mutlaka bu kurala uyun!

Yere eğilirken belinizden değil, diz ve kalçalarınızdan bükülün. Örneğin; bir damacanadan su doldururken ya da yerden bir cisim kaldırmak gerekirse kesinlikle belinizden eğilmeyin, çömelin, cismi gövdeye yaklaştırıp, bu şekilde doğrulun. Yukarıya uzanmanız gerekiyorsa ayaklarınızın altına mutlaka bir merdiven veya tabure koyun. Aksi taktirde her iki durumda da belinizdeki kaslara yüklenme sonucu ani bir travma gelişebileceği gibi zamanla belinizdeki kasınız zedelenerek de bel fıtığı gelişebilir.

Tek tarafa yüklenmeyin!

Ağırlık taşırken iki elinize eşit yük almaya özen gösterin. Çok ağır eşya taşımaktan kaçının. Elinizdeki poşetleri ya da yükleri gövdenize yakın iki elle taşımaya dikkat edin çünkü elinizdeki poşetleri ya da eşyayı gövdenizden ne kadar uzak kaldırırsanız belinize olumsuz etkisi o kadar fazla olur, bel fıtığına zemin hazırlar. Bir cismi itmek veya çekmek gerekirse öncelikle bundan kaçının, eğer mutlaka yapmak gerekiyorsa sadece itin, kesinlikle kendinize çekerek sürüklemeyin.

İdeal kilonuzda olun

Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu fazla kilonun bel fıtığına davetiye çıkaran en önemli etkenler arasında yer aldığını belirterek, ideal kiloda olunmasının son derece önemli olduğunu söylüyor. Kilo verme sürecinde ise dikkatli olmak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çavuşoğlu “Kiloluysanız mutlaka sağlıklı bir şekilde kilo vererek ideal kilonuza kavuşun. Hızlı kilo verme kas kitlenizde daha çok kayba neden olacağından, omurgaya destek olan kas hacminiz azalır ayrıca sistemik rahatsızlıklara neden olabilir” diyor.

Beyin ve Sinir Cerrahisi

Düzenli egzersiz yapın

Öncelikle mutlaka her 20 dakikada bir oturduğunuz yerden kalkın ve belinizi rahatlatın. Günümüzde bilgisayar karşısında uzun saatler geçirilmesi ve spordan uzak, hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı nedeniyle bel ve çevresindeki kaslar zayıflarken, bel fıtığı gelişme riski artıyor. Bu nedenle mutlaka düzenli egzersiz yapmaya zaman ayırın. Yüzme, pilates, haftada en az 3 gün olmak üzere birer saatlik tempolu yürüyüş gibi omurgaya dost olan egzersizler karın ve sırt kaslarınızı güçlendirip fıtık riskinden uzaklaştırır.

Topuklu ayakkabıdan kaçının

Ayakkabı seçiminde sadece görselliğine aldanmayıp omurga ve bel sağlığını destekleyecek ayakkabı giymeye özen göstermek, gerekirse tabanlık kullanmak gerekiyor. Özellikle yüksek topuklu ayakkabıların bel ve kalça sağlığında ciddi sorunlar oluşturabildiğini, zamanla belde ortaya çıkabilecek yapısal bozulmalarla birlikte bel fıtığına da zemin hazırlayabildiğini belirten Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu “3 santimden daha yüksek topuklu ayakkabının sık kullanımından kaçınılmalıdır. Özellikle yüksek topuklu ayakkabıyla ağır bir cisim taşınmamalıdır.” diyor.

Bel fıtığı ameliyatında ‘minimal invaziv cerrahi’ tekniği

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, günümüzde başarıyla gerçekleştirilen minimal invaziv cerrahi tekniği ile bel fıtığı tedavisinde son derece yüz güldürücü sonuçlar alındığını belirterek şöyle konuşuyor: “Bu ameliyat tekniği; kanamanın olmaması, hastanın çok kısa sürede sosyal yaşantısına dönüş imkanı sağlaması ve ameliyat konforu nedeni ile öne çıkmaktadır. 1,5 cm.lik cilt kesisi ile doğal doku planları kullanılarak disk mesafesine girilerek omurilik ve sinir dokuları rahatlatılır. Omurganın yük taşıyabilme ve hareket edebilme gücü bozulmadığı için hasta ameliyattan 3 saat sonra yürütülür ve aynı gün taburcu olabilir. Dikiş yoktur, iki gün sonra pansuman çıkarılıp banyo yapılabilir. Ameliyat sonrası hastanın oturması, yürümesi, merdiven inip çıkması serbesttir. Ameliyattan iki hafta sonra da egzersiz programı başlatılır ve çalışma hayatına dönebilir.”

Prostat büyümesinden HOLEP yöntemiyle kurtulmak mümkün

Prostat büyümesinden HOLEP yöntemiyle kurtulmak mümkün

İyi huylu prostat büyümesinin (BPH), dünyada ve ülkemizde ileri yaştaki erkeklerin en sık karşılaştığı sorunlar arasında yer aldığını belirten Medical Park Yıldızlı Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Dr. Fırat Akdeniz, “Teknolojinin gelişmesi sayesinde HOLEP ameliyatıyla erkekler için iyi huylu prostat hastalığı, kâbus olmaktan çıktı. Artık kansız, ağrısız ve çok konforlu bir yöntemle bu hastalıktan kurtulmak mümkün” dedi.

Medical Park Yıldızlı Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Fırat Akdeniz, iyi huylu prostat büyümesinin 60 yaşın üzerindeki erkeklerin yaklaşık yüzde 40’ından fazlasında ortaya çıkan idrar zorluğunun en önemli nedeni olduğunu ve yaş arttıkça durumun daha da kötüleşebildiğinin altını çizdi.

İyi huylu prostat büyümesinin (BPH), dünyada ve ülkemizde ileri yaştaki erkeklerin en sık karşılaştığı sorunlar arasında yer aldığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Akdeniz, “Teknolojinin gelişmesi sayesinde HOLEP ameliyatıyla erkekler için iyi huylu prostat hastalığı, kâbus olmaktan çıktı. Artık kansız, ağrısız ve çok konforlu bir yöntemle bu hastalıktan kurtulmak mümkün” diye konuştu.

Dr. Fırat Akdeniz

Dr. Fırat Akdeniz

Cerrahi işlem gerektiren tüm hastalara uygulanabilir

HOLEP’in iyi huylu prostat büyümesi olan ve cerrahi girişim gerektiren tüm hastalara uygulanabileceğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Akdeniz, “Gerçekleştirilen ilaç tedavilere rağmen sıkıntıları devam eden hastalarda cerrahi gündeme gelebileceği gibi, idrar yapma problemleri şiddetli olan grupta da ilk seçenek olarak akla gelmektedir. HOLEP, iyi huylu prostat büyümesi olan ve cerrahi girişim gerektiren bu grup hastalarda da uygulanabilen yöntemdir. Her boyutta prostat bu yöntemle endoskopik (kapalı) olarak tedavi edilebilmektedir. Bu yöntemle prostatın idrar akışını engelleyebilecek tüm kısım çıkarılabildiği için özellikle ciddi derecede büyümüş hastaların tedavisi için de önemli bir seçenektir” şeklinde konuştu.

“Hasta dostu bir yöntem”

HOLEP ameliyatında kullanılan lazer enerjisinin etkilediği doku derinliğinin çok az olmasından dolayı hasta açısından da önemli kazanımları olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Akdeniz “Dolayısıyla prostatın dışında seyreden ve ereksiyonu (sertleşmeyi) sağlayan sinirleri etkilemez ve işlem sonrası cinsel işlev bozukluğu gibi sorunlar da gözlenmez. İdrar tutmayı sağlayan sfinkter adı verilen yapı HOLEP ameliyatıyla müdahale edilen bölgenin dışında kalıp korunduğu için de işlem sonrası idrar kaçırma gibi problemin de önüne geçilmesi sağlanır. Sonuçta, idrar akışı anında iyileştirmesi, hastanede kalış süresinin kısa olması, kan sulandırıcı ilaç kullanırken, ameliyat olabilmeye imkân sağlaması ve tekrar prostat ameliyatı gereksiniminin çok düşük olması gibi kazanımlarıyla birlikte hasta dostu bir yöntem olduğunu söylemek mümkündür” ifadelerini kullandı.

Rahim ağzı kanserinde hayat kurtaran öneriler!

Rahim ağzı kanserinde hayat kurtaran öneriler!

Son yıllarda görülme sıklığı giderek yaygınlaşan Rahim Ağzı (Serviks) Kanseri, dünya genelinde 45 yaş altı kadınlarda en fazla karşılaşılan ikinci kanser türü olarak karşımıza çıkıyor. Her yıl ülkemizde yaklaşık 2 bin, dünya genelinde ise 500 bini aşkın kadına rahim ağzı kanseri tanısı konulduğunu belirten Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör “Rahim ağzı kanserinin yüzde 99 nedeni cinsel yolla bulaşan HPV virüsüdür. Rahim ağzı kanseri bu virüsle enfekte olduktan 10-15 yıl sonra meydana gelebilir. Ancak bu kanserin etkeni bilindiği ve aşısı da olduğu için aşı ile korunmak mümkündür. Aşılar yalnızca kadınlara değil, 9-45 yaş arasındaki tüm çocuklara, kadınlara ve erkeklere yapılmalıdır” diyor.

Rahim ağzı kanseri aşı ile önlenebilen tek kanser türü olsa da günümüzde hala toplumsal farkındalığın son derece düşük olması dolayısıyla teşhiste çok geç kalınabildiğini ve kanser tanısı alan hastaların yaklaşık yarısının hayatını kaybettiğini belirten Prof. Dr. Mete Güngör “Oysa aşı ile bu ölümcül kanserden korunmak mümkün. Artık bu kanserden insanların ölmemesi gerekir” diyor. Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, Ocak Ayı Rahim Ağzı Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, Rahim Ağzı Kanseri hakkında bilinmesi gereken 5 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Mete Güngör

Prof. Dr. Mete Güngör

  1. Cinsel yolla bulaşıyor!

HPV virüsünün dışarıdan bakıldığında hiç belirti vermediğini ancak bu virüsle enfekte bir kişiden cinsel yolla bulaşabildiğini belirten Prof. Dr. Mete Güngör şöyle konuşuyor: “Rahim ağzı kanserine yol açan HPV virüsü sadece bir kişiyle ve bir kere cinsel ilişki olsa da bulaşabilir.  Dolayısıyla cinsel ilişkisi olan her kadında HPV enfeksiyonu ve rahim ağzı kanseri görülebilir. Ancak her virüsü alan kişi kanser olmuyor, sadece yüzde 1’i bundan etkileniyor. Bazen virüs uzun yıllar hücrelerin içinde sessizce durur ve HPV testi yapılmadıktan sonra varlığı bilinmez. Ancak virüsle enfekte olduktan yaklaşık 10-15 yıl sonra ortaya çıkabilir.”

  1. Üç yılda bir smear testi şart!

Rahim ağzı kanserinin tarama yöntemleri sayesinde erken teşhisi hayat kurtarıyor. 21 yaşından itibaren doktorunuz farklı bir görüş belirtmedikçe üç yılda bir smear testi yaptırmak gerektiğini belirten Prof. Dr. Mete Güngör “30 yaşından sonra HPV testi smear testine eklenerek veya tek başına beş yılda bir yapılıyor. Daha sık aralıklarla smear testi yaptırmak ise tanı koyma şansını artırmadığı gibi gereksiz biyopsi işlemleri yapılmasına neden olabilir. HPV testinin pozitif gelmesi ve smear testinin bozuk gelmesi durumunda biyopsi yapılarak kanser olup olmadığı tespit edilir” diyor.

  1. HPV aşısı ömür boyu koruyor

HPV aşılarının 15 yaşına kadar yaptırılması durumunda toplam 2 doz, 15 yaşından sonra yaptırılması durumunda ise toplam 3 doz olması gerektiğini belirten Prof. Dr. Mete Güngör “Sonrasında bir daha tekrarlanmasına gerek yoktur. Aşılar, içinde bulunan HPV tiplerine karşı ömür boyu koruma sağlar. HPV enfeksiyonu geçirmiş olsun olmasın 45 yaşına kadar herkese yapılabilir. Aşı tedavi edici değildir yani mevcut HPV enfeksiyonunu tedavi etmez, korunmak için yapılır” diyor.

Prof. Dr. Mete Güngör

  1. İleri evrede belirti veriyor!

Son derece sinsi hareket eden rahim ağzı kanseri erken dönemde hiçbir belirti göstermeyebildiğinden, düzenli jinekolojik muayeneye gitmeyen, smear testi ve HPV testi yaptırmayan kişilerde tanı sıklıkla ileri evrede koyulabiliyor. En sık başvuru nedenleri vajinal kanamalar, vajende doluluk veya kitle hissi, vajinal akıntılar ve ağrılı cinsel ilişki oluyor. Kanamalar cinsel ilişkisi esnasında olabileceği gibi sonrasında damla şeklinde ve kötü kokulu bir akıntıyla görülüyor.

  1. Bel, bacak ve kasık ağrısına yol açabiliyor!

Tümörün yukarı rahim içi boşluğuna, vajinaya ve yanlarda pelvik duvara yayılabildiğini, mesane ve rektumu da doğrudan işgal edebildiğini bu durumda kabızlık, kanlı idrar, vajenden idrar veya dışkı gelmesine yol açabildiğini belirten Prof. Dr. Güngör pelvik duvar yayılımına bağlı olarak da; bacak ağrısı, şiddetli bel ve kasık ağrıları görülüp ödem ortaya çıkabildiğini söylüyor. Rahim ağzı kanseri genellikle orta ve ileri yaş kadınlarda görülse de, artık genç yaşlarda da sık görülür hale geldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Güngör bu nedenle jinekolojik kontrollerin aksatılmadan yapılmasının hayat kurtarıcı olduğunu vurguluyor.

 

Tansiyon ve diyabete karşı egzersiz yapın

Tansiyon ve diyabete karşı egzersiz yapın

Kalp hastalıkları, tansiyon ve diyabet dünyada sık görülen rahatsızlıklar arasında yer alıyor. Hareketsiz yaşam ve fazla kilo sebebiyle bu hastalıkların görülme yaşı giderek daha da düşüyor. Egzersiz ve spor bu hastalıkların kontrol altına alınabilmesi için kullanılan etkili yöntemler arasında bulunuyor. Düzenli egzersiz sağlığın korunmasını sağlıyor ve hastalıkları önlüyor. Memorial Wellness Medikal Fitness Bölümü’nden Hasan Ercan, düzenli egzersizin diyabet, tansiyon, kalp ve damar hastalıkları üzerindeki olumlu etkisi hakkında bilgi verdi.

Hasan Ercan

Egzersiz kas ve iskelet sistemi koruyor

Diyabet dünyada görülme sıklığı nedeniyle önemli bir halk sağlığı problemidir. Türkiye’de yaklaşık 7 milyon diyabet hastası olduğu tahmin edilmektedir. Her 3 kişiden birinin ise tansiyon hastası olduğu düşünülmektedir. Orta şiddette ve düzenli yapılan egzersizlerin tansiyon, Tip 1 ve Tip 2 diyabet hastalıklarında fayda sağlamaktadır. Egzersiz insülin duyarlılığını artırır. Kan şekeri seviyelerini düşürür. Vücut yağ oranını azaltır. Kalp ve damar fonksiyonlarını geliştirerek kalp dolaşım sistemi, solunum sistemi, kas ve iskelet sistemini korur ve güçlendirir, tansiyonun kontrol altında tutulmasına ve buna bağlı rahatsızlıkların engellenmesinde önemli derecede rol oynar.

Tansiyonu kontrol altında tutuyor

Yapılan çalışmalarda haftada en az 2 kere orta şiddette düzenli yapılan egzersizler, uygun nabız aralığı, kişiselleştirilmiş ve kontrollü müdahaleler ile egzersizin tansiyon (kan basıncı) kontrolüne katkıda bulunduğunu göstermektedir. Egzersizin kan basıncını azaltması (tansiyonun optimal düzeyde olması) için şiddeti, tipi, sıklığı ve süresi özellikle diyabet ve tansiyon hastalarında belirlenmeli ve uygun yüklenme aralıkları ile planlaması yapılmalıdır.

Düzenli egzersiz ve spor hastalıklardan koruyor

Yaş ilerledikçe vücudun kendini yenileme hızında düşüşler oluşmaya başlar. Dolaşım ve solunum sistemi verimsizleşirken, kemik yoğunluğunda azalma, yaş ilerledikçe görülen iskelet kası kütlesi kaybı ve fonksiyonelliğin azalması olarak tabir edilen “sarkopeni”  kalp ve damar hastalıklarına bağlı dolaşım bozuklukları, kan şekeri dengesizlikleri görülebilir. Düzenli spor yapan ileri yaşlılarda kan şekeri ve dolaşıma bağlı bozukluklar da azalma görülmüş, kas oranına bağlı, hareket kısıtlılığının azalmış olduğu tespit edilmiştir. Düzenli spor yapan 70 yaşındaki bir bireyin 40 yaşındaki birey ile aynı fiziksel durumda olabileceği düşünürsek, düzenli ve bilinçli yapılan spor yaşam kalitemizi arttırmada etkili önemli parametrelerden olacaktır

Egzersiz her yaş için kişinin sağlık durumuna göre özel planlanmalı

Her ileri yaşlı bireyin sağlık durumu farklıdır, bu nedenle kişiye özel bir egzersiz planı oluşturulmalıdır. Ancak genel olarak, tansiyon ve kalp hastaları için uygun olan bazı düşük yoğunluklu egzersiz seçenekleri şunlar olabilir:

  • Yavaş tempoda yürüyüş yapmak, kalp ve dolaşım sağlığını geliştirmek için iyi bir seçenektir. Başlangıçta kısa mesafelerle başlayabilir ve zamanla süreyi artırabilirsiniz.
  • Düşük hızda ve düz yollar üzerinde bisiklet sürmek, kas ve kalp sağlığını destekler.
  • Yüzme birçok kas grubunu çalıştıran etkili bir egzersizdir ve kalp sağlığını geliştirmeye yardımcı olabilir. Yüzmek tansiyona da fayda sağlar.
  • Uzman hekimin de onayıyla hafif aerobik egzersizleri yapılabilir.
  • Yoga gibi düşük etkili egzersizler, stresi azaltmaya, dengeyi geliştirmeye ve esnekliği artırmaya yardımcı olabilir

Egzersize başlamadan önce mutlaka bir doktora danışılmalı

Egzersizi aşırıya kaçmadan ve yavaşça başlatın. İleri seviyelere çıkmadan önce vücudunuzu dinleyin. Sıcak havalarda veya aşırı soğuk havalarda aşırı egzersizden kaçının. Egzersiz sırasında belirtiler (örneğin, nefes darlığı, göğüs ağrısı, baş dönmesi) ortaya çıkarsa hemen durun ve bir doktora başvurun. İlaçlarınızı düzenli olarak alın ve doktor tavsiyelerini takip edin.

Basit bir göz sorunu beyin tümörü habercisi olabilir!

Basit bir göz sorunu beyin tümörü habercisi olabilir!

Gözlerimiz, sadece dünyaya açılan pencerelerimiz mi? Bunu hiç düşündünüz mü? Ciddi hastalıkların işaretçisi olarak bizleri uyaran en önemli organlarımızın başında gelen gözlerimiz ve sağlığı son derece önemli. Çünkü gözlerimiz genel sağlığımız, özellikle de beyin sağlığımız hakkında bizlere önemli bilgiler de sunuyor. Örneğin; görme bozuklukları beyin tümörlerinin erken uyarı işaretlerinden biri. Ve belirtilerin farkında olmak, hastalığın zamanında teşhis ve tedavi edilmesi için büyük önem taşıyor. Liv Hospital Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Abuzer Güngör, beyin ile görme arasındaki bağı, beyin tümörlerinin çeşitlerini ve etkilerini anlattı.

Doç. Dr. Abuzer Güngör

Doç. Dr. Abuzer Güngör

Beyin ile görme arasındaki bağ
Beynimiz, görme yeteneğimizi yönetir ve işler. Bir tümör, bulunduğu yere bağlı olarak bu karmaşık sistemi bozabilir. Görme sinirlerine baskı yapabilir, görsel korteksi etkileyebilir veya görsel bilgiyi taşıyan yolları engelleyebilir.

Erken tanı ve müdahale ile görme fonksiyonlarının iyileşmesi
Erken tanı ve müdahale, görme fonksiyonlarının kısmen veya tamamen geri kazanılmasını sağlayabilir. Beyin tümörlerinin zamanında tespit edilip tedavi edilmesi, görme sinirlerine verilen zararın azaltılmasına ve bazen de tersine çevrilmesine yardımcı olur. Bu, özellikle tümörün görme sinirlerine baskı yaparak görme kaybına neden olduğu durumlarda önemlidir.

Beyin tümörlerinin çeşitleri ve etkileri
Beyin tümörleri, türlerine ve yerleşim yerlerine göre farklılık gösterir, her biri görme yeteneğimizi farklı şekillerde etkileyebilir:

  • Gliomlar: Görme yollarına baskı yaparak görme bozukluklarına neden olabilir.
  • Meningiomlar: Genellikle iyi huylu olan bu tümörler, görme sinirinin yakınında büyüyerek görme değişikliklerine yol açabilir.
  • Hipofiz tümörleri: Beynin alt kısmında yer alır ve yakındaki görme sinirlerini etkileyerek özellikle periferik görüşü bozabilir.
  • Metastatik beyin tümörleri: Vücudun başka bölgelerinden beyine yayılan kanserler, görsel iletişim yollarını etkileyebilir.

Belirtiler
Beyin tümörlerine bağlı görme değişiklikleri, hafiften ağıra değişebilir:

  • Sürekli bulanık görme veya çift görme
  • Aniden veya yavaşça ortaya çıkan periferal görüş kaybı
  • Göz önünde beliren noktalar veya ışık çakmaları
  • Renk algılamada veya görme keskinliğinde zorlanma
  • Görme alanında veya derinlik algısında açıklanamayan değişiklikler

Liv Hospital

Düzenli göz muayenelerinin önemi
Düzenli göz muayeneleri, beyin tümörlerinin erken belirtilerini ortaya çıkarabilir. Göz doktorları, görme sinirindeki şişkinlik veya diğer anormallikleri fark edebilir. Bu nedenle, göz sağlığınıza dikkat etmek ve düzenli kontrollerinizi aksatmamak büyük önem taşır.

Doktora başvurma zamanı
Eğer gözle görülen sürekli bir değişiklik fark ederseniz, özellikle baş ağrısı, mide bulantısı veya denge problemleri gibi diğer belirtilerle birlikteyse, derhal bir sağlık uzmanına başvurmalısınız. Bu belirtiler, özellikle birkaçının bir arada yaşanması, acil tıbbi müdahale gerektirebilir.

Sonuç
Görme değişiklikleri göz ardı edilmemelidir; çünkü bunlar, örneğin bir beyin tümörü gibi ciddi bir sağlık sorununun ilk işaretleri olabilir. Farkındalık ve zamanında tıbbi müdahale, tedavi sonuçlarını büyük ölçüde iyileştirebilir ve bazen kaybedilen görme fonksiyonlarının geri kazanılmasına yardımcı olabilir.