Yazılar

Doğumsal kalp rahatsızlıklarına dikkat

Doğumsal kalp rahatsızlıklarına dikkat

Dünyada her yıl 7-14 Şubat haftası doğumsal kalp hastalıklarına dikkat çekiliyor. Doğumsal kalp hastalıklarında bulguları olan veya risk faktörleri olan hastaların erkenden teşhisle tedavi edilerek sağlıklı bir hayata kavuşmalarının amaçlandığını belirten Liv Hospital Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Doç. Dr. Meki Bilici: “Tanı ve tedavide gecikme olması ise bazı hastalarda tedavi şansının kaçırılmasına neden olabilmektedir. Çocuğunuzun kalbine iyi bakın ki kalbiniz de size iyi bakabilsin.” diyerek konu hakkında önemli bilgiler aktardı.

Ülkemizde her yıl yaklaşık 1.2 milyon bebek dünyaya gelirken, bunların da yaklaşık 12 bin tanesi doğumsal kalp hastalığı ile doğmaktadır. Doğumsal kalp hastalıkları her 100 canlı doğumun yaklaşık 1’inde görülmektedir. Yenidoğan döneminin en sık görülen anomalileri olan doğumsal kalp hastalığı bu dönemdeki en ölümcül doğumsal anomalilerdir.

 

Doç. Dr. Meki Bilici

Doç. Dr. Meki Bilici

Doğumsal kalp hastalıklarından korunmak için yapılması gerekenler

  • Gebeliğiniz süresince yeterli beslenmeli,
  • Özellikle ilk üç ay başta olmak üzere gebeliğiniz boyunca doktor kontrolü dışında ilaç kullanmamalı,
  • Enfeksiyonu olan kişilerle yakın temastan kaçınmalı,
  • Risk faktörleriniz varsa ayrıntılı olarak incelenmeli ve
  • Gebelik takibinizi düzenli bir şekilde yaptırmalısınız.

Kimlere ayrıntılı gebelik kontrolü ve fetal ekokardiyografi yapılmalı?

  • Ailede doğumsal kalp hastalığı varsa,
  • Annede diyabet, romatizmal hastalıklar varsa ve
  • Gebelik esnasında bebekte herhangi bir sitem anomalisi olması durumunda gebelik esnasında çocuk kardiyolojisi uzmanı tarafından ekokardiyografi yapılmalı, gebelik süreci doğuma kadar yakından takip edilerek yönetilmelidir.

Kalp hastalığı olan çocuklar hangi bulguları gösterir?
Doğumsal kalp hastalığı olan yenidoğan bebekler özellikle yenidoğan döneminde morarma veya kalp yetersizliğinin neden olduğu şok tablosuyla hekime başvururken, sonraki dönemde tekrarlayan akciğer enfeksiyonları, nefes darlığı, çarpıntı, çabuk yorulma, göğüs ağrısı, efor esnasında bayılma gibi bulgularla doktora başvurmaktadırlar.

Doğumsal kalp hastalıklarının tedavisi var mı?
Özellikle de erken tanı koyulan doğumsal kalp hastalığı olan bebekler başta olmak üzere tüm doğumsal kalp hastalıkları ülkemizde gerek anjiyografik olarak gerekse de çocuk kalp cerrahları

Kronik yorgunluğa yol açan 10 önemli etken!

Kronik yorgunluğa yol açan 10 önemli etken!

Günde yedi-sekiz saat uyumanıza rağmen yataktan dinlenememiş olarak kalkıyor, gün içinde kendinizi çok halsiz ve mutsuz hissediyor, en basit fiziksel uğraşta takatsiz kalıyor, dün ne yediğinizi bile hatırlamıyor, odaklanmakta zorluk mu yaşıyorsunuz? Üstelik bu ve benzeri sorunlar en az altı aydır peşinizi bırakmıyor mu? Kronik Yorgunluk Sendromu sizin de kapınızı çalmış olabilir! Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Acıbadem Fulya Hastanesi Uzmanı Dr. Aynur Ketene Kronik Yorgunluk Sendromunun son yıllarda görülme sıklığının hızla yaygınlaştığını belirterek “Eğer sağlık kontrollerinizi düzenli yaptırıyorsanız ve herhangi bir hastalık tespit edilmemesine rağmen geçmeyen bir yorgunluk sorunu yaşıyorsanız nedeni Kronik Yorgunluk Sendromu olabilir” diyor. Günümüzde yanlış yaşam alışkanlıklarının yanı sıra çevresel faktörlerin de bu soruna yol açtığını belirten Dr. Ketene, ancak umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini çünkü tedavinin mümkün olduğunu söylüyor. Dr. Aynur Ketene, kronik yorgunluğa yol açan etkenleri sıraladı, kronik yorgunluk sendromundan kurtulmaya yönelik 8 etkili öneri ve uyarıda bulundu.

Dr. Aynur Ketene

Dr. Aynur Ketene

  • Akdeniz diyeti uygulayın

Kronik yorgunluk altta yatan pek çok sorunun değerlendirilmesi gereken komplike bir süreçtir. Ancak burada sindirim sisteminin dinlenmeye ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır.

Sorunun kaynağı tam olarak teşhis edilemediyse sindirim sistemine bakmak ve dolayısıyla beslenme düzenini iyileştirmek gerekir. Beslenme düzeninizi Akdeniz diyetine uygun yani taze mevsim sebze ve meyveleri, baklagiller, kaliteli proteinler (et, balık, yumurta), omega 3’den zengin fırında balık, soğuk sıkım zeytinyağı, avokado yağı ve çörekotu yağı gibi sağlıklı yağlardan zengin olacak şekilde düzenleyin.

  • İşlenmiş, hazır gıdalardan kaçının

Toksinlerden kendinizi korumak için işlenmiş karbonhidrat ve şeker içeren hazır, katkı maddeli, paketli gıdalardan ve bol tuz ve yağ içeren cips, kraker, bisküvi gibi atıştırmalıklardan uzak durun.

  • Her gün en az 8 saat ve kaliteli uyuyun

En geç saat 23:00’da uykuya dalmış olmak kaydıyla, sessiz ve karanlık ortamda en az 8 saat deliksiz uyuyun. Çünkü uyku sırasında salgılanan melatonin vücudu temizleyip, dinlenmiş uyanmamızı sağlayan güçlü bir antioksidan hormondur. Yatmadan 2 saat önce cep telefonlarını kapatmak, akşamları bir bardak melisa çayı ya da papatya çayı gibi rahatlatıcı  çaylardan tüketmek de rahat bir uyku uyumanızı sağlayacaktır.

  • Mutlaka egzersiz yapın

Düzenli egzersiz ile sürdürülen aktif bir yaşam hem vücudumuza hem de zihnimize iyi gelir. Eğer kronik yorgunluğunuz varsa egzersiz yapma düşüncesi bile size çok zor geliyor olabilir ama aslında egzersiz bedeninizi canlandırır ve harekete geçirir. Egzersizle birlikte endorfin hormonu salgılanır ve endorfin doğal bir ağrı kesici işlevi görür. O nedenle her gün mutlaka en az 30 dakika olmak üzere yürüyüş yapın. Mümkün oldukça toprağa basarak negatif iyon alın.

  • Sigara ve alkolden kaçının

Alkol ve sigaradan kaçının. Kimyasal deterjanlar, florlu diş macunları ve parfüm gibi kozmetiklerden mümkün olduğunca uzaklaşın. Klorla dezenfekte edilen havuzlarda uzun süre yüzmemek de bağışıklık sisteminizi daha güçlü tutmanıza fayda sağlayacaktır.

  • Öğle saatlerinde güneşlenin

Kronik yorgunluğun ortaya çıkmasına; altta yatan hastalıklar neden olabileceği gibi vücudun işleyişini bozan vitamin-mineral ve mikrobesin eksiklikleri de zemin hazırlamaktadır. D vitamini sentezlemek için ultraviole B ışınlarının hakim olduğu öğle saatlerinde güneş ışınlarının dik geldiği zamanda 15-20 dakika güneşlenebilirsiniz. Bunu yaptığınızda ertesi güne kadar sabunlanmamaya özen gösterin.

Pause Sağlık

  • Doktor kontrollerinizi aksatmayın

Dr. Aynur Ketene “Doktor kontrollerinizi aksatmayın ve herhangi bir kronik hastalığınız varsa doktor önerisi olmadan tedavinizi kesinlikle yarıda bırakmayın. İyi bir sindirim ve emilim sistemi için gerekmedikçe antibiyotik ve mide ilacı kullanmayın. Kullanılan diğer ilaçları ve yan etkilerini de gözden geçirebilirsiniz. Örneğin; antidepresan gibi bazı ilaçlar vücutta fazlaca magnezyum tüketilmesine neden olur. Bu nedenle zindelik hissi veren ve kasları güçlendiren magnezyumu yeterince aldığınızdan emin olun. Gerekli testleri yaptırdıktan sonra doktorunuzun önerisiyle vitamin ve mineral takviyesi kullanabilirsiniz” diyor.

  • Bağırsak sağlığınızı koruyun

‘İkinci beyin’ olarak adlandırılan bağırsaklarda gelişen sorunlar da kronik yorgunlukla ilişkili olabilir. Şişkinlik, gaz, kabızlık ve ishal yaşamayacak şekilde mide ve bağırsak sağlığına dikkat etmek gerekir. Şişkinlik, yorgunluk, karın ve baş ağrısı gibi semptomlar geçirgen bağırsağın en yaygın belirtileridir. Eğer varsa geçirgen bağırsak sendromu tedavi edilmelidir.

Kronik yorgunluğa yol açan 10 önemli etken!

Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Dr. Aynur Ketene, kronik yorgunluğun altında yatan 10 temel etkeni şöyle sıralıyor;

  1. Hazır paketli, katkı maddeli gıdaların aşırı tüketilmesi
  2. Manyetik alanlara ve toksinlere bolca maruz kalınması
  3. Gece 23’den sonra hala uyanık olmak, yetersiz ve kalitesiz uyku
  4. Stresin yönetilememesi,
  5. Spordan uzak, hareketsiz bir yaşam tarzı
  6. Toprakta suni gübreler nedeniyle minerallerin azalması, hibrit tohumlar kullanılması
  7. Gıdaların soğuk hava depolarında kimyasallar ilave edilerek uzun süre bekletilmesi
  8. Tüm bunların neticesinde kişilerde sindirim ve emilim sorunları görülmesi,
  9. Kansızlık, tiroit hastalıkları, insülin direnci gibi metabolik bozukluklar ve vücuttan toksin atılımını zorlaştıran karaciğer yağlanması
  10. Bağışıklık sisteminin düşük olması

Epilepsi sırasında sarsmayın ve bir şeyler koklatmayın

Epilepsi sırasında sarsmayın ve bir şeyler koklatmayın

Nörolojik bir hastalık olan epilepside en önemli bulgunun nöbet geçirme şeklinin olduğunu belirten
Liv Hospital Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Öztürk: “Kişi hayatının herhangi bir döneminde, bir defaya mahsus olmak üzere epileptik nöbet geçirebilir ancak bu nöbet bir daha hiç olmayabilir veya değişen sıklıkla tekrarlayabilir. Bu nedenle epilepsi hastalığı, aslında “tekrarlayan” nöbetleri tanımlamak için kullanılır.” diyerek epileptik nöbetlerde en sık görülen bulguları ve ilk yardım için takip edilecek adımları anlattı.

Prof. Dr. Ayhan Öztürk

Prof. Dr. Ayhan Öztürk

Nörolojik bir hastalık
Epilepsi beyindeki sinir hücrelerinin artmış uyarılabilirliğindeki problemden kaynaklanan tekrarlayıcı ve geçici anormal elektriksel deşarjlar sonucu görülen nörolojik bir hastalıktır.

Nöbet geçirme şekli bulgu için önemli
Bir epilepsi hastasının nöbetinde düşme, vücutta kasılma titreme, bilinç kaybı gibi bulgular görülebilirken özellikle çocukluk çağında sık karşılaşılan bazı epilepsilerde, farkındalık birkaç saniye kadar kapanabilir ve hasta donuk bakmaya başlar.

Her şey görülebilir
Epilepsi her yaşta görülebilmekle birlikte 20’li yaşlar öncesi ve 60’lı yaşlar sonrasında görülmesi daha sıktır.  Epilepsi hastalığı, erkek ve kadınlarda ırk ayrımı olmaksızın eşit olarak görülmektedir. Kişi hayatının herhangi bir döneminde, bir defaya mahsus olmak üzere epileptik nöbet geçirebilir ancak bu nöbet bir daha hiç tekrarlamayabilir veya değişen sıklıkla tekrarlayabilir. Bu nedenle epilepsi hastalığı aslında “tekrarlayan” nöbetleri tanımlamak için kullanılır.

Herhangi bir sebep tespit edilemeyebilir
Epilepsi hastalığı tanısı almış bireylerin yaklaşık olarak yarısında herhangi bir sebep tespit edilemeyebilir. Belli grup hastada ise gebelikte olan beyin gelişim problemleri, doğum sırasındaki nedenler, beyin enfeksiyonları, beyin tümörleri, beyin damar hastalıkları, bazı ilaçlar, zehirlenmeler, aşırı alkol alımı gibi nedenler nöbetlere neden olabilmektedir.

Epilepsi başlıca iki ana gruba ayrılır
Generalize epilepsiler, beynin tüm bölgelerini etkileyen nöbetlerdir. En yaygın görülen alt tipi absans epilepsilerdir. Çocukluk çağında sık karşılaşılan absans epilepsilerde, farkındalık birkaç saniye kadar kapanabilir.

Diğer bir alt tip olan atonik nöbetlerdeyse tüm kaslarda ani bir gevşeme olurken tonik nöbetlerde atonik nöbetlerin aksine tüm kaslar kasılır ve hasta kesilen bir ağacın devrilmesi gibi aniden yere düşer. Fokal epilepsiler ise beynin bir kısmını etkileyen nöbetlerdir.

Epilepsi bölgesi beynin hangi fonksiyonuyla ilgiliyse nöbet sırasında o bölgeye ait belirti ve bulgular gözleniyor.

Prof. Dr. Ayhan Öztürk

Epileptik nöbetlerde en sık görülen bulgular

  • Vücutta meydana gelen ani kasılmalar
  • Şuur kaybı
  • Çok seri bir biçimde baş sallama hareketi
  • Kol ve bacaklarda bir türlü kontrol edilemeyen sallantılar
  • Hızlı bir şekilde göz kırpmak
  • Sabit bir noktaya bakmak
  • Kısa bir süre seslere ya da konuşmalara tepki verememek
  • Korku, anksiyete veya dejavu gibi psikolojik belirtiler

Nöbet öncesi bazı bulgular görülebilir
Bazı alt gruplarda öncü belirtiler görülür. Bunlara “aura” adı verilir. Beynin hangi alanının anormal elektriksel aktiviteyle ilgili olduğunu gösteren bu belirtileri ise şu şekilde sıralayabiliriz;

  • Uyuşma
  • Hoş olmayan kokular alma
  • Görme veya duyma değişiklikleri
  • Ani korku hissi
  • Mide bulantısı veya midede baskı hissi

Epilepsi nöbetleri genellikle birkaç dakika sürer
Bu süre zarfında nöbet geçiren kişiyi güvende tutmak öncelikli hedef olmalıdır.

İlk yardım için takip edilecek adımlar

  • Nöbet bitene ve kişi tamamen uyanana kadar kişiyle birlikte kalmalı ve solunum yollarının açık olduğundan emin olmalısınız.
  • Nöbetten sonra kişinin güvenli bir yerde oturmasına yardım etmelisiniz.
  • Uyanan ve iletişim kurabilen kişiye basitçe ne olduğunu anlatmalısınız.
  • Nöbeti geçiren kişinin rahatlaması için onunla sakince konuşmayı denemelisiniz.
  • İlk yardımı yapan kişi olarak çevrenizdeki diğer insanları da sakinleştirmelisiniz ve
  • Kişinin eve veya güvenli bir ortama dönmesi sağlamalısınız.

Nöbet sırasında bunları yapmayın

  • Paniğe kapılmayın, bağırıp çağırıp korku içinde sağa sola koşturmayın.
  • Hasta dilini ısırmadıysa ağzını, çenesini açmaya çalışmayın.
  • Dişlerinin arasına parmak sokmaya çalışmayın.
  • Dişlerinin arasına kaşık ve benzeri nesneler koymaya çalışmayın.
  • Kasılan kol ve bacağı durdurmaya çalışmayın.
  • Hastayı sarsmayın ve bir şeyler koklatmaya çalışmayın.

Nöbetler genellikle acil tıbbi müdahale gerektirmez ancak aşağıdaki durumlarda acil yardım istenebilir:

  • Hasta daha önce hiç nöbet geçirmemişse,
  • Hasta, nöbetten sonra uyanmakta veya nefes almakta güçlük çekiyorsa,
  • Nöbet 5 dakikadan uzun sürdüyse,
  • Hasta, ilkinden kısa bir süre sonra ikinci bir nöbet geçiriyorsa,
  • Nöbet sırasında yaralanırsa,
  • Nöbet suda olursa ve
  • Hastanın diyabet, kalp hastalığı gibi bir sağlık problemi varsa ya da hamileyse acil yardım istenmelidir.

Kontrolsüz nöbetler hayatı olumsuz etkileyebilir
Kontrolsüz nöbetler hayatı olumsuz etkileyebilmekle birlikte hatta hayatı tehdit edebilmektedir. Nöbetler anksiyete ya da depresyona da sebebiyet verebilir. Bu süreçte hastaların moralini yüksek tutması ve stresten uzak durması özellikle önemlidir.

Değişen yaşam koşulları tedavi sürecine olumlu yansıyabilir
Epilepsi hastalarının yaşam tarzında yapacakları değişiklikler tedavi sürecine olumlu yansıyabilmektedir. Bu doğrultuda yapılması gereken yaşam tarzı değişikliklerini şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Aşırı alkol tüketiminden kaçınmak.
  • İlaçları doğru ve doktorunuzun söylediği şekilde almak.
  • Nikotin kullanımından uzak durup, sigarayı bırakmak.
  • Uykuyu yeterli düzeyde almak. Zira uyku eksikliği ve yetersiz uyku nöbeti tetikleyebilir.
  • Egzersiz yapmak.

Tanı koymada nöbeti gören kişinin ayrıntılı ve dikkatli olarak dinlenmesi önemli
Epilepsi hastalığı tanısını tek başına koyduran bir test yoktur. Tanı koymada en önemli nokta hastanın nöbeti hakkında etrafındakilerin verdiği bilgidir. Özellikle nöbeti gören kişinin ayrıntılı ve dikkatli olarak dinlenmesi gereklidir. Sonrasında yapılan ayrıntılı genel ve nörolojik muayene ardından bazı kan tetkikleri ve EEG (elektroensefalografisi) istenir. Tanı konulmasında en önemli tetkiklerden birisi EEG’dir. Beyin Bilgisayarlı Tomografi (BT) veya Beyin Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) epilepsi nöbetlerine neden olan olayların ya da yapısal bozuklukların ortaya konmasında yardımcı olur.

Epilepsi tedavi edilebilen bir hastalıktır
Tedavinin en önemli amacı nöbetlerin durdurulmasıdır. Tedavide çeşitli ilaçlar kullanılır ve ilaç seçimine karar verirken nöbetin tipi, atakların sıklığı, hastanın yaşı, eşlik eden diğer hastalıkların varlığı önem taşımaktadır. Hastaların çok büyük kısmında ilaç tedavisi ile nöbetler kontrol altına alınır. Belli bir grup ilaç tedavisine dirençli uygun hastada cerrahi tedavi ile de başarılı sonuçlar elde edilmektedir.

Bu öneriler boğaz ağrısını hafifletiyor

Bu öneriler boğaz ağrısını hafifletiyor

Kış mevsiminde oldukça sık görülen bir sorun olan ‘boğaz ağrısı’ yaşam kalitemizi olumsuz etkileyecek boyutlara ulaşabiliyor. Yutkunmayla şiddeti artan, kaşıntı, tahriş ve yanma hissinin eşlik ettiği boğaz ağrısında besinleri çiğnemek, hatta su içmek bile ızdıraba dönüşebiliyor. Boğaz ağrısı, sigara kullanımından alerji oluşturan etkenlere, anjinden tümöre kadar pek çok faktörden kaynaklanabiliyor. Kış aylarında en sık virüslerin yol açtıkları nezle, grip ile Covid-19 gibi enfeksiyonlar nedeniyle görülüyor.  Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ayça Özbal Koç, boğaz ağrısının süresi uzadığında ve ek yakınmalar başladığında mutlaka bir hekime başvurmak gerektiğine dikkat çekerek, “Kış aylarında nedeni genellikle virüs kaynaklı enfeksiyonlar olsa da boğaz ağrısına pek çok hastalık yol açabiliyor. Dolayısıyla,  hekime danışılmadan boğaz ağrısını gidermeye çalışmak o hastalığı şiddetlendiriyor ve bunun sonucunda tedaviyi güçleştiriyor. Uzayan boğaz ağrısında altta yatan etkenin tespit edilmesi için detaylı muayene ve gerekli durumlarda tetkikler yapılıyor. Tanı konulduktan sonra hedefe yönelik ve hastaya uygun tedaviye başlanıyor” diyor. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ayça Özbal Koç, üst solunum yolu enfeksiyonlarından kaynaklanan boğaz ağrısına karşı dikkat etmeniz gereken kuralları anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Doç. Dr. Ayça Özbal Koç

Doç. Dr. Ayça Özbal Koç

Gün içine yayarak bol ılık su için!

Vücutta sıvı eksildiğinde azalan tükürük boğaz bölgesinde kurumaya, bunun sonucunda ağrının şiddetlenmesine yol açıyor. Bu nedenle boğazınız ağrıdığında gün içine yayarak bol su tüketmeye özen gösterin. Doç. Dr. Ayça Özbal Koç, herhangi bir sağlık sorunu nedeniyle kısıtlamanız yoksa, günlük 2 litre (8 su bardağı) su tüketmeniz gerektiğine işaret ederek, “Suyu, vücudunuzu yormadan ve mide bulantısına neden olmadan, gün içine yayarak oda ısısında içmeniz, boğazın nemlenmesi sayesinde yakınmalarınızın azalması açısından çok önemlidir” diyor.

Tuz ve karbonatlı gargara yapın

Düzenli olarak gargara yapmanız da boğaz ağrısını hafifleten etkili yollardan biridir. Doktorunuzun önerdiği ilaç formundaki gargaraların yanı sıra evde yapacağınız gargara da boğaz ağrısının hafiflemesini sağlıyor. Doç. Dr. Ayça Özbal Koç, tuz ve karbonat içeren gargaranın boğazı nemlendiren, temizleyen  ve enfeksiyon ajanlarını yok eden etkiye sahip olduğunu belirterek, “Bir su bardağı oda ısısındaki suyun içine bir çay kaşığı tuz ve yarım çay kaşığı karbonat ekleyin. Günlük hazırlayacağınız gargarayla, sabah ve akşam saatlerinde, hem ağzınızı hem de boğazınızı temizleyebilirsiniz. Ancak gargara yaptıktan sonra, içeriği zararlı olmasa da, büyük bir kısmını yutmamaya özen gösterin”

Sigarayı mutlaka bırakın!

İçerdiği dört binden fazla zararlı kimyasal maddeyle sağlığımız için büyük bir tehdit oluşturan sigara aynı zamanda boğaz ağrısına da yol açabiliyor ve var olan ağrıyı daha da kötüleştirebiliyor.  Dolayısıyla sigara kullanıyorsanız sağlıklı bir yaşam için mutlaka bırakın, dumanına da maruz kalmaktan kaçının.

sağlık

Bal, zencefil ve limondan faydalanın

Boğaz ağrısını hafifletmek için fazlaya kaçmadan bal, zencefil, limon ve çeşitli bitki çaylarından da yararlanabilirsiniz. Bu besinler ile çaylar, antibakteriyel fonksiyonları ve boğazı yumuşatma özellikleriyle tedavi edici etkilerinin yanı sıra yakınmaların da hafiflemesini sağlıyorlar.

Odanızı nemlendirin

Odanın nemlendirilmesi; burun ve boğaz mukozasının kurumaması, burunda kabuk oluşmaması, enfeksiyona girişi hazırlayacak olan kuru dokunun oluşmaması açısından önem taşıyor. Buhar makinelerinden faydalanabilir veya kaloriferlerin üzerine içi su dolu kaplar ya da ıslak havlular yerleştirerek bulunduğunuz ortamı nemli hale getirebilirsiniz.

Boğazımız neden ağrıyor?  

  • Virüslerin yol açtıkları nezle, grip, Covid-19 ile bazı döküntülü hastalıklar
  • Bakteriyel enfeksiyonlar. (Özellikle halk arasında anjin olarak da bilinen streptokok)
  • Alerjiler, ortamın kuru olması, hava kirliliği
  • Sigara veya tütün ürünlerinin kullanılması ya da içildiği ortamda bulunmak
  • Mide asidini artıran besinler
  • Ses hijyenine dikkat edilmeden bağırarak veya yüksek sesle uzun süre konuşmak
  • Çeşitli tümörler boğaz ağrısına neden olabiliyor.

Depremin ardından, bir yıl sonra nasıl hissediyoruz?

Depremin ardından, bir yıl sonra nasıl hissediyoruz?

DEPREMİN ARDINDAN NASIL HİSSEDİYORUZ? 6 Şubat depremlerinin birinci senesinde deprem bölgesinde yaşayan bireylerin hissettiği duygular daha olumsuz. Deprem illerinde yaşayan bireyler toplumun geneline göre daha yorgun, endişeli, üzgün ve kafası karışmış hissediyor…

Ipsos Türkiye

SON BİR HAFTADIR NELER KONUŞUYORUZ? Geçim zorluğu herkes tarafından en çok konuşulan konu. Türkiye genelinde yerel seçimler, deprem illerine göre daha yüksek oranda konuşuluyor. Deprem illerinde ise olabilecek yeni bir deprem ve bu illerde yaşayan bireylerin ihtiyaçları, toplumun geneline göre çok daha fazla konuşulan konular.

Ipsos Türkiye

 DEPREM KONUSUNDA ENDİŞE DÜZEYİ…

Yaşanılan bölgede / ilde deprem olması konusundaki endişe düzeyi hala yüksek. Ancak 6 Şubat depremlerinin hemen sonrasında deprem illeri dışındaki illerde yaşayan kişilerin %56’sı oldukça endişeliyken bugüne gelindiğinde bu oran %40’a kadar gerilemiş durumda. Deprem illerinde yaşayan bireylerin endişesi ise çok daha yüksek.

Ipsos Türkiye

İSTANBUL / MARMARA DEPREMİ KONUSUNDA ENDİŞE…

Marmara depremi konusundaki endişeler devam ediyor. Ancak endişe düzeyinin yoğunluğu azalmış

Ipsos Türkiye

NORMALLEŞME SÜRECİ …

Deprem bölgesi dışında yaşayan her dört kişiden biri halen normale dönemediğini ifade ediyor. Deprem illerinde yaşayan bireylerin yarısı normale dönemediklerini belirtirken hayatının normalleştiğini söyleyenlerin oranı yalnızca %5.

Ipsos Türkiye

Ipsos Türkiye CEO’SU SİDAR GEDİK verilerle ilgili şu değerlendirmelerde bulundu; 6 Şubat Depremleri’nde hayatını kaybedenleri rahmetle anıyoruz, geride kalanlara bir kez daha sabır ve şifa diliyoruz. Toplum yaraların sarılması için ilk andan itibaren takdire değer bir kenetlenme örneği gösterdi, ilk haftalarda çok yoğun bir destek faaliyeti yaşandı. Ancak zaman ilerledikçe insanın en önemli özelliklerinden biri olan “unutma” kabiliyeti devreye girdi. Ne yazık ki deprem 2023 yılı Nisan ayına geldiğimizde ülkemizin en önemli sorunu listemizdeki yerini kaybetmişti bile.

Aradan bir yıl geçti, deprem illeri ile ülkenin geri kalanı arasında hissedilen duygular bakımından bir fark olup olmadığını araştırdık. Depremden bağımsız olarak, özellikle de ekonomik kriz nedeni ile uzun bir süredir genellikle olumsuz duygular dile getiriliyor. Deprem bölgesinde yaşayan vatandaşlar açısından bu olumsuz hisler bir kat daha fazla.

Deprem şehirleri haricindeki bölgelerde yaşayan vatandaşlar içinde bölgedeki insanların ihtiyaçlarının dile getirilme oranı %19, bölgede ise bunun iki katı bir oran var. Yaklaşan seçimlerin gündem oluşturması oranı da bölgede daha düşük. Yeni bir deprem yaşanma ihtimali de yine bölgede yaşayan vatandaşların gündemini daha fazla meşgul ediyor.

Geçen yıl depremden sonra bölge dışında yaşayan vatandaşların %56’sı bulunduğu şehirde bir deprem yaşanması ihtimalinden büyük endişe duyuyordu. 1 sene sonra bu oran %40’a gerilemiş halde. Öte yandan bu endişe, deprem bölgesinde sıcaklığını korumaya devam ediyor. Benzer durum bilim insanları tarafından uyarıları yapılan muhtemel Marmara depremi için de geçerli. Deprem bölgesindeki vatandaşların sadece kendi şehirlerine yönelik değil olası Marmara depremine dair endişeleri de yüksek.

Ipsos Türkiye CEO’SU SİDAR GEDİK

Manevi etkisi hiçbir zaman yok olmayacak bir felaket yaşadık. Deprem bölgesi dışında yaşayan her dört vatandaştan biri halen normale dönemediğini ifade ediyor. Deprem bölgesinde ise neredeyse her iki vatandaştan biri halen normale dönemediğini belirtiyor. Hayatının normalleştiğini belirtenlerin oranı sadece %5, ateş düştüğü yeri yakmaya devam ediyor.

Yaklaşan yerel seçimlerde adayların taahhütleri arasında depreme yönelik önlemler öne çıkıyor. Felaketin bu anlamda bir uyandırma çağrısı görevi görmüş olması çok önemli. Umarız seçimlerden sonra kazanan adaylar bugün ortaya koydukları projeleri hızla hayata geçirirler ve binalarımızı depreme hazırlıklı hale getirebiliriz. Bizden sonraki nesillere deprem riski karşısında daha güvenli şehirler bırakmak boynumuzun borcu olmalı.

Bacak bacak üstüne atamıyorsanız, dikkat!

Bacak bacak üstüne atamıyorsanız, dikkat!

Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak bilinen endometriozis, normalde rahmin iç zar tabakasında bulunması gereken hücrelerin çoğunlukla yumurtalıklar olmak üzere rahim dışında herhangi bir bölgeye yerleşmeleri olarak tanımlanıyor. Dünyada ve ülkemizde her 10 kadından 1’inde görülen endometriozis, kadınlık hormonu olan östrojen ile ilişkili olması ve bu yaşlarda vücutta daha fazla bulunması nedeniyle üreme çağı olan 18-45 yaş grubundaki kadınları tehdit ediyor. Başta ağrı kesiciler ile geçmeyen ağrılı ve düzensiz adetler olmak üzere pek çok soruna yol açarak hayat kalitesini düşürebiliyor, çok daha önemlisi anne olmayı engelleyebiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, kadınlarda yaygın görülmesine rağmen endometriozise tanı konulmasının en gelişmiş ülkelerde bile 8-10 yılı bulabildiğini belirterek, “Endometriozisin belirtileri hastalığın yerleşmiş olduğu bölge ile yayılım durumuna göre farklılık gösteriyor. Ayrıca bazı hastalarda hiçbir semptom gelişmiyor veya idrarda yanma, bağırsak alışkanlığındaki değişimler, kronik karın ağrısı gibi başka hastalıkları taklit eden belirtilerle de ortaya çıkabiliyor. Tanıdaki gecikmenin en yaygın sebebi ise endometriozisin ilk belirtilerinin çoğu zaman ağrı olması nedeniyle hastalar tarafından pek önemsenmemesi. Ayrıca her adet zaten ağrılı geçer inanışı hekime başvuruyu geciktiriyor. Bunların sonucunda aslında genç yaşta yakalanabilecek olan hastalık ileri safhalarda tespit ediliyor.  Oysa erken teşhis sayesinde ileriye yönelik önlemler alınıyor, böylece

üreme fonksiyonları korunabiliyor ve şiddetli ağrıya bağlı olarak yaşam kalitesinin düşmesi önlenebiliyor” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, endometriozisin atlanmaması gereken 10 sinyalini anlattı; önemli bilgiler verdi!

Doç. Dr. Cihan Kaya

Doç. Dr. Cihan Kaya

Ağrılı adetler

Endometriozis hastalığında en sık karşılaşılan şikayetlerden biri, adet döneminde gelişen ağrı oluyor. Ağrı kadınların aile, iş ve günlük yaşamlarını ciddi boyutlarda etkileyebilecek şiddete ulaşabiliyor. Doç. Dr. Cihan Kaya, ağrının sıklıkla adet döneminden hemen önce başladığını ve genellikle adet dönemi boyunca devam ettiğini belirterek, “Hastalığın evresinden ya da varsa kistlerin boyutlarından bağımsız olarak çikolata kistine bağlı gelişen ağrı acil başvurusu yaptıracak kadar dayanılmaz şiddete ulaşabiliyor. Hastalar çoğu zaman ağrılar nedeniyle tekrarlayan ağrı kesiciler, enjeksiyonlar, sıcak su torbaları gibi yöntemlere ihtiyaç duyuyorlar” diyor.

Cinsel ilişkide ağrı

Özellikle rahmin arkasındaki bağların ya da vajenin birlikte tutulduğu endometriozisin ileri evrelerinde cinsel ilişki sırasında dayanılmaz şiddette ağrı gelişmesi, yine yaygın görülen belirtilerden. Ağrı bu bölgede bulunan sinirlerin tutulumu ve organ anatomisinin bozulması sonucu oluşuyor.  Özellikle iki taraflı kisti olan hastalarda cinsel birliktelik sırasında ağrı şikayetine daha sık rastlanıyor.

Bağırsak alışkanlığındaki değişimler

Endometriozis sadece yumurtalıkları değil karın içerisinde özellikle çevre organları da tutabiliyor. Yakın komşuluğu nedeniyle bağırsak yüzeylerinde de endometriozis odakları görülebiliyor. Bağırsak ve bu bölgedeki sinirlerin tutulumu nedeniyle bazen karında geçmeyen şişkinlik, dışkılamada zorluk, ishal, kabızlık ve gaitada kan görülmesi gibi sorunlar yaşanabiliyor. İleri tutulum varlığında bağırsaktan dışkı geçişi mümkün olmuyor ve halk arasında ‘bağırsak tıkanıklığı’ olarak bilinen tablo ortaya çıkabiliyor.

Yoğun adetler

Endometriozis sadece rahmin dışındaki organları değil, rahmin kas tabakasını da tutabiliyor. Bu durum tıp literatüründe adenomiyozis olarak biliniyor. Adenomiyozis, çikolata kisti olan her üç kadından 1’inde görülüyor. Bu tablo özellikle ağrılı, düzensiz ve uzamış adet kanamalarına neden oluyor. Adenomiyozis tanısı ultrasonla tecrübeli hekimler tarafından konabiliyor.

İdrar yaparken ağrı

Endometrioziste, bağırsak tutulumunun yanı sıra bir diğer yakın organ olan idrar torbası ve idrar boruları da etkilenebiliyor. Özellikle ileri evre endometriozis hastalarında, idrar borularının yumurtalıklara yakın olması nedeniyle bu borularda tıkanıklık, böbreklerde genişleme ve daha ileri aşamalarda böbrek kayıpları görülebiliyor. Özellikle idrar torbası tutulumunda adet dönemlerinde ağrılı idrar yapma, kanlı idrar ve devamlı alt karın ağrısı ile birlikte sık idrara çıkma gibi belirtiler gelişebiliyor.

Bel – bacak ağrısı

Endometriozis alt karın boşluğunu yoğun biçimde saran kas tabakasını, bu bölgedeki lifleri ve sinirleri tutabiliyor. Bu tutulumlar nadir görülse de hastalarda bel ağrısı, bacak bacak üstüne atamama, siyatik sinir tutulumundan kaynaklanan bacak arkasında ağrı ve sürekli alt karın bölgesinde kramp şeklinde şikayetlere neden olabiliyor.

pause sağlık

İnfertilite

Genç yaştaki kadınların hastalığı olduğu için endometriozisin üreme fonksiyonu üzerinde de olumsuz etkileri olabiliyor. Öyle ki hamile kalamayan her üç kadından 1’inde endometriozis tespit ediliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, yumurtalık tutulumunda sağlıklı yumurtalık dokusunun etkilenebildiğini vurgulayarak, “Özellikle iki taraflı yumurtalıkların tutulması halinde zaten yaşam boyu belirli bir sayıda olan yumurta sayısı giderek azalabiliyor. Bunun dışında tüplerin tıkanması ya da rahmin tutulması embriyo için olumsuz bir ortam oluşturarak kendiliğinden gebe kalma şansını üçte bir oranında azaltabiliyor” diye konuşuyor.

Kesi yerlerinde şişlikler

Özellikle eski ameliyat kesi yerlerinde (sezaryen ya da normal doğum kesi yerleri) adet dönemlerinde ele gelen şişlikler cilt altına yerleşen endometriozisin habercisi olabiliyor.

Sağ omuza vuran ağrı, nefes alamama

Diyafram ya da akciğer tutulumunda yine adet dönemlerinde sağ omuza vuran ağrı, kanamalı kusma ve akciğerlerde sönmeye bağlı nefes alamama gibi belirtiler de endometriozise işaret edebiliyor.

Kronik yorgunluk ve kas ağrıları

Endometriozis migren ve fibromiyalji gibi hastalıklarla da sıklıkla birlikte görülebiliyor. Bu durum, hali hazırda alt karın bölgesindeki ağrıları nedeniyle günlük hayatı etkilenmiş olan kadınlarda genel bir halsizlik, yorgunluk, isteksizlik, baş ağrısı ve kas kramplarına yol açabiliyor.

Tedavi hayat kalitesini artırıyor!

Endometriozis tedavisi hastanın yaşına, şikayetlerine, hastalığın tutulum derecesine, çocuk isteğine ve varsa kitlenin iyi-kötü huylu olma durumuna göre değişiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, şikayetleri olmayan hastalarda çoğunlukla düzenli takip ya da ilaç tedavilerinin yeterli geldiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Ancak büyük yumurtalık kistleri olan, ağrı kesicilere cevap alınamayan ağrı sorunu yaşayan ya da kanser şüphesi taşıyan hastalara laparoskopi (kapalı ameliyat) yöntemiyle ameliyat önerilebiliyor. Anne olmak isteyen, ancak yumurtalık sayısı azalmış hastaların doğal yollarla çocuk sahibi olamaması durumunda tüp bebek yöntemi tavsiye edilebiliyor. Oldukça başarılı sonuçlar alınan bu tedaviler hastaların hayat kalitesini artırarak ağrı ya da kaygı sorunlarıyla uğraşmak yerine hayata tekrar dönmelerine yönelik olarak uygulanıyor”        

“Meme dikleştirme, ciddi bir estetik operasyondur”

“Meme dikleştirme, ciddi bir estetik operasyondur”

Estetik meme dikleştirme operasyonlarının, meme dokusunun şeklini, büyüklüğünü veya pozisyonunu değiştirmek için yapılan cerrahi işlemler olduğunu dile getiren VM Medical Park Mersin Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Necmettin Tütüncü, “Estetik meme dikleştirme operasyonları, büyük cerrahi işlemlerdir ve ciddi sonuçları olabileceği için dikkatli bir şekilde düşünülmelidir. Operasyon öncesi, cerrah ve hasta arasında açık ve dürüst bir konuşma yapılması, hastanın beklentilerinin ve operasyonların risklerinin anlaşılması gereklidir” dedi.

VM Medical Park Mersin Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Necmettin Tütüncü, meme dikleştirme hakkında bilgilendirmelerde bulundu. Estetik meme operasyonlarının son zamanlarda yaygın olarak tercih edildiğini dile getiren Op. Dr. Tütüncü, “Memeler, kadınların vücutlarındaki en önemli estetik bölgelerinden biridir ve pek çok kadın, memelerinin şekli, büyüklüğü veya pozisyonu nedeniyle memnuniyetsiz olabilir. Bu nedenle, estetik meme dikleştirme operasyonları, günümüzde ciddi bir popülarite kazanmıştır” açıklamasında bulundu.

Op. Dr. Necmettin Tütüncü

Op. Dr. Necmettin Tütüncü

 HAMİLELİK VE EMZİRME MEMELERDE SARKMALARA YOL AÇABİLİR

Hamilelik, kilo alıp verme, emzirme ve yer çekimi gibi etkenlerle memede yıllar içinde sarkmalar oluşabileceğini söyleyen Op. Dr. Tütüncü, “Cildin esnekliğini kaybetmesi de memenin formunu bozabilir. Bu durum için başvurulan yöntem, meme dikleştirme operasyonudur (mastopeksi). Estetik meme dikleştirme operasyonları, meme dokusunun şeklini, büyüklüğünü veya pozisyonunu değiştirmek için yapılan cerrahi işlemlerdir. Bu operasyonda hastanın meme dokusu yeterli değilse; ilave olarak bir silikon protezle desteklenerek meme dikleştirme ameliyatı yapılabilir. Büyük memelerde ise küçültme ameliyatı ile birlikte toparlama ve dikleştirme gerçekleştirilir” dedi.

CİDDİ SONUÇLARI OLABİLİR

Yapılan bu operasyonların, insanların memelerini daha güzel veya daha uyumlu bir görünüme sahip olmasını istemeleri sonucu uygulanabildiğini dile getiren Op. Dr. Tütüncü, “Ancak, estetik meme dikleştirme operasyonları büyük bir cerrahi işlemdir ve ciddi sonuçları olabileceği için dikkatli bir şekilde düşünülmelidir. Operasyon öncesi, cerrah ve hasta arasında açık ve dürüst bir şekilde konuşma yapılması, hastanın beklentilerinin ve risklerinin anlaşılması gereklidir” şeklinde konuştu.

Op. Dr. Necmettin Tütüncü

HAFİF İZLER KALABİLİR

Meme dikleştirmede operasyonunda iz kalıp kalmadığı konusundan bahseden Op. Dr. Tütüncü, “Her cerrahi operasyonda olduğu gibi meme dikleştirme operasyonunda da hafif bir iz kalabilmektedir. İzler hastanın yara iyileşmesine bağlı olarak erken dönemde daha belirgin görülse de gittikçe rengi açılarak hafifler” dedi.

KALICI BİR HİS KAYBI YOKTUR

Meme dikleştirme operasyonunda kalıcı bir his kaybı olmadığını vurgulayan Op. Dr. Tütüncü, “Meme başının farklı bir konuma taşınmasına bağlı olarak düşükte olsa his kaybı ihtimali olabilir. Uygulanan teknik ve hekimin tecrübesi bu noktada oldukça önemlidir. Operasyonun tekniği süt kanallarının kesilmesini gerektirmediği için hastanın emzirme fonksiyonunda bir sıkıntı görülmez” ifadelerini kullandı.

Gebelikte meme kanseri tedavi edilebilir mi?

Gebelikte meme kanseri tedavi edilebilir mi?

Dünyada en sık görülen kanser türlerinde ilk sıraya yükselen meme kanseri kadınları her dönemde yakalayabiliyor. Öyle ki meme kanseri gebelikte en sık görülen kanserler arasında yine ilk sırayı alıyor. Araştırmalar, her 3 bin gebeliğin 1’inde meme kanseri geliştiğini gösteriyor. Üstelik günümüzde kadınların anne olma planlarını ileri yaşlara ertelemeleri nedeniyle gebelikte meme kanserinin önümüzdeki yıllarda daha sık görüleceği belirtiliyor. Güzel haber ise erken tanı sayesinde meme kanserinin gebelik döneminde de bebek zarar görmeden tedavi edilebilmesi. Ancak, anne adaylarının meme kanserine ait belirtileri gebelik sürecinde yaşanan doğal değişimler olarak düşünmeleri nedeniyle tanıda genellikle gecikme yaşanıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, erken tanı için gebelik döneminde memede ele gelen bir kitle varlığında veya doğal değişimlerde zaman kaybetmeden hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunarak, “Memede gelişen kitle veya şişme gibi belirtiler asla ‘gebeliğin doğal sonucudur’ düşüncesiyle göz ardı edilmemeli. Zira, çok sık olmasa da bu belirtiler meme kanserinin habercisi olabiliyor” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı,  ayrıca çocuk sahibi olmak isteyen her kadının gebelik öncesinde memeyle ilgili kontrollerini yaptırmasının son derece anlamlı olduğunu belirterek, “Gebelik öncesinde hekim tarafından meme kontrolü  ile ultrasonografi tetkikinin yapılması ve meme kanseri için yüksek risk grubunda olan kadınların genetik danışmanlık almaları doğru bir yaklaşım olacaktır” diyor.

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

SORU: Gebelik meme kanserinden korur mu?

Gebelikle ilgili meme kanseri, gebelik sırasında veya gebeliğin ardından bir yıl içinde görülen meme kanserlerini kapsıyor. Toplumdaki yaygın inanışın aksine, gebeliğin meme kanserini önleyen veya tetikleyen bir etkisi olmuyor. Gebelik döneminde en çok meme, rahim ağzı ve yumurtalık kanseri görülebiliyor.

SORU: Gebelikte meme kanseri tanısı neden gecikiyor?

Gebelikte meme kanserinin erken tanısı hem anne hem bebek için yaşamsal öneme sahip. Ancak gebelik sürecinde meme kanseri tanısının genelde geç konulduğuna dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, gecikmenin nedenlerini şöyle sıralıyor: “Geç tanının en yaygın nedeni, anne adayının kansere bağlı olarak memesinde oluşan  belirtileri gebelik sürecine ait değişimler olarak düşünmesi. Ayrıca gebeliğin özellikle ileri evrelerinde memenin yapısı çok değiştiği için ultrason ve mamografiyi yorumlamak zorlaşıyor. Dolayısıyla anne adayının hekime zamanında başvurmaması ve radyolojik görüntülerin yorumlanmasında güçlük çekilmesi nedeniyle gebelik döneminde meme kanserine normal popülasyona oranla biraz daha geç  tanı konulabiliyor”

SORU: Erken tanı için nasıl bir yol izlenmeli?

Meme kanserine erken dönemde tanı konulabilmesi için memede ele gelen bir kitle, memede ağrı, meme derisinde kızarıklık veya duyarlılık, meme ucundan akıntı gelmesi veya meme ucundaki derinin kabuklanması ya da soyulması gibi durumlarda gecikmeden hekime başvurulmalı. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, ayrıca her kadının gebelik öncesinde hiçbir yakınması olmasa bile hekime meme muayenesini yaptırmasının önemli olduğunu vurgulayarak, “Kontrolde meme muayenesinin yanı sıra ultrasonogafi de yapıyoruz. Erken tanı sayesinde tedavinin başarı oranı yüzde 98 gibi oldukça yüksek bir rakama ulaşıyor. Ayrıca kansere gebelik öncesinde tanı konabilmesi anne adayında oluşabilecek ağır psikolojik ve fizyolojik sorunları da azaltmış oluyor” diyor.

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

SORU: Meme kanseri tedavisi bebeğe zarar verir mi?

Meme kanseri tedavisi bebeğimize zarar verir mi? kaygısını bu süreçte hemen her anne – baba doğal olarak yaşıyor. Prof. Dr. Metin Çakmakçı, günümüzde bebeğe zarar vermeyen tedavi protokolleri ile sağlıklı bir doğumun mümkün olduğuna işaret ederek, “Ancak bebeğin zarar görmemesi için tedavinin mutlaka genel cerrahi, tıbbi onkoloji ve radyasyon onkolojisi uzmanları, patoloji uzmanı, nükleer tıp uzmanı  ile kadın hastalıkları ve doğum uzmanının katıldıkları bir ekipten oluşan multidisipliner yaklaşımla gerçekleştirilmesi çok önemlidir” diyor.

SORU: Gebelikte meme kanseri nasıl tedavi ediliyor?

Günümüzde tıp dünyasında yaşanan önemli gelişmeler ve edinilen deneyimler sayesinde meme kanseri gebelik döneminde de tedavi edilebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, bu dönemde bebeği korumak amacıyla tedavi protokolünde değişiklikler yapıldığını belirterek, sözlerine şöyle  devam ediyor: “Gebeliğin her döneminde yapılabilen cerrahi girişimle, kanserli bölge, bebeğe zarar vermeden temizlenebiliyor. Kemoterapi bebekte anomali, düşük veya erken doğum gibi komplikasyonlara yol açabileceği için gebeliğin ilk üç ayında ve son üç haftada kullanılmıyor. Bu süreçlerin dışında bebeğin gelişimi yakından takip edilerek kemoterapi tedavisi uygulanabiliyor. Meme kanserinin tedavisinde kullanılan hormon ve hedefe yönelik tedavilerden ise bebeğin zarar görmemesi için gebelik döneminde kaçınılıyor. Radyoterapi tedavisine ise bebeğin gelişimini durdurma riski nedeniyle gebelikte asla başvurulmuyor. Bu yönteme, gerek duyulması halinde doğumdan sonra başlanıyor”  Prof. Dr. Metin Çakmakçı, meme kanserinde zamanla yarışıldığı için bebek sağlıklı yaşayabilecek kadar gelişmiş ise bazen doğumun öne alınabildiğini de sözlerine ekliyor.

SORU: Meme koruyucu cerrahi uygulanabilir mi?

Son yıllarda, erken tanı sayesinde, sadece tümörlü alanı çıkarmayı kapsayan ‘meme koruyucu cerrahi’ yöntemi yaygın olarak kullanılıyor. Ancak gebelikte oluşan meme kanserinde bazı durumlarda memenin alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Metin Çakmakçı,  “Örneğin radyoterapinin mutlaka uygulanması gereken evrelerde, meme koruyucu ameliyat yerine mastektomi, yani memenin tümünü çıkaran ameliyat yöntemine başvurmak durumunda kalabiliyoruz” diye konuşuyor.

SORU: Meme kanseri olan anneler emzirebilir mi?

Meme kanserinin tedavi sürecinde bebeğin emzirilmesi genellikle önerilmiyor. Zira, emzirme sürecinde memeyi ameliyat etmek zorlaşırken çeşitli komplikasyonların gelişme riski de artıyor. Ayrıca meme kanserinin tedavisinde kullanılan kemoterapi ilaçları ve doğum sonrasında başvurulan hedefe yönelik veya hormon ilaçları da süt aracılığıyla bebeğe geçip, zarar verebiliyor. Tedavisi tümüyle tamamlanan annelerin bebeklerini emzirmelerinde ise bir sakınca olmadığı belirtiliyor.

SORU: Meme kanseri tedavisinden sonra yeniden gebe kalınabilir mi?

Meme kanseri olan ve tedavisi tümüyle tamamlanan kadınların yeniden gebe kalmalarında bir sakınca görülmüyor. Ancak kadınların tedavileri tamamlandıktan sonra en az bir yılını sağlıklı geçirmiş olmaları, tekrar gebe kalmaları konusunu hekimleriyle görüşmeleri ve gebelik sürecini hekimlerinin gözetimi altında geçirmeleri büyük önem taşıyor.

Geçmeyen kalça ağrınız varsa…

Geçmeyen kalça ağrınız varsa…

En büyük eklem dokularımızdan biri olan kalça eklemi, vücudumuzun uyum içinde hareket etmesinde önemli bir rol üstleniyor; tüm yükümüzü taşıyor, rahatça yürümemizi ve oturup kalkmamızı sağlıyor. Bu görevini öyle başarıyla sürdürüyor ki bir gün ağrılar nedeniyle oturup kalkamaz, yürüyemez, hatta yardım almadan giyinemez hale gelinceye dek kıymetini çoğu zaman anlamıyoruz. Sıklıkla kireçlenme, kırık – çıkık durumları ve romatizmal hastalıklar gibi sağlık sorunlarında rastlanan bu yakınmalar kişinin günlük yaşamını sekteye uğratabiliyor.  Yaşam kalitesini ciddi boyutlarda etkileyen bu sorunlar ‘kalça protezi ameliyatı’ ile giderilebiliyor. Ameliyat sonrasında kalça bölgesinde oluşan ağrılar geçerken, aksama, bacaklarda kısalık veya topallama problemlerine de çözüm sağlanabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş, kalça protezi ameliyatının hastaların ağrısız ve özgürce hareket edebilmelerine imkan sağladığına işaret ederek, “Hastalarımız bize kasık ağrısı, yürümede zorluk, aksama veya topallama şikayetleri ile başvuruyorlar. Şiddetli ağrı ve yürürken yaşadıkları zorluklardan dolayı fiziksel aktivitelerinin oldukça kısıtlandığından yakınıyorlar. Kalça protezi hastaların ağrısız ve özgürce hareket etmelerini sağlayan bir yöntem. Kalça proteziyle birlikte ağrıları geçen hastalarımız günlük yaşamlarına sorunsuz devam ederken, diledikleri planlarını da gerçekleştirme şansını yakalıyorlar” diyor.  Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş, kalça protezi ameliyatı hakkında en çok merak edilenleri yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş

Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş

  • Kalça protezi ne zaman gündeme geliyor?

Kalça protezi; hasarlı kalça ekleminin yerine kullanılan metalik, hareketli ve kalıcı bir implant olarak tanımlanıyor. Hastanın yapamadığı ya da yaparken zorlandığı kalça hareketlerini tekrar kazandıran, ağrısız ve aksamadan yürümeyi sağlayan kalça protezine genellikle ileri yaşlarda görülen kireçlenme nedeniyle başvuruluyor. Bunun dışında doğumsal eklem problemleri yaşayan hastalarda, kalça çıkığı ve büyüme plağı kayması gibi çocukluk çağı hastalık sekellerinde, kaza ve düşme gibi travmalar sonrasında ortaya çıkan eklem hasarlarında, romatizmal hastalıklarda, tümörler, ileri yaş kalça kırıkları ile kanlanma problemi sonrası kemik nekrozlarında kalça protezi tedavisi tercih ediliyor.

  • Protez için yaş sınırı var mı?

Kalça protezi 18 yaşından büyük olan her hastaya uygulanabiliyor. Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş, “Geleneksel yaklaşımda, ihtiyacı olsa bile kalça protezi ameliyatı için hastaların en az 60 yaşına ulaşması beklenirdi. Fakat modern yaklaşımda,  kemik gelişimini tamamlayan, yani ortalama 18-19 yaşından sonra, ihtiyacı olan her yaş grubuna kalça protezi takılabilir. Hastaların en verimli oldukları 30 – 60 yaş arasında, hareket kısıtlılığı ve iş gücü kaybı  oluşturabilen sorunları kalça protezi ameliyatıyla giderebiliyoruz” diye konuşuyor.

  • Kalça protezi kimler için uygun değildir?

Vücutlarında enfeksiyon veya enfeksiyon şüphesi olan ya da onkolojik tedavi alan hastalara kalça protezi uygulanmıyor. Ağrısız yürüyüşler hedeflendiği için yatağa bağımlı hastalara da kalça protezi ameliyatı önerilmiyor.

  • Kalça protezinin çeşitleri nelerdir?

Kalça protezleri temel olarak ‘yarım’ ve ‘total’ olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Kalça kırıklarında yarım ya da total protez uygulanırken, kireçlenme varlığında total kalça protezine başvuruluyor. Total protezlerin de hasta özeline göre alt tipleri bulunduğu için hastanın anatomisine en uygun protezi kullanmak, ameliyatın başarısını arttırıyor.

kalça protezi

  • Kalça protezinin ömrü ne kadardır?

Kalça protezinin ömrünü hastanın yaşı belirliyor. Kuralına uygun yapılmış olan total kalça protezi, 40 yaş üstü hastalarda yaşam boyu sorun çıkarmıyor. Çok erken yaşlarda uygulanan total kalça protezlerinde yıllar içinde ağrı ve yetmezlik oluşursa protez yenisiyle değiştirilebiliyor.

  • Kalça protezi ameliyat nasıl yapılıyor?

Kalça protezi ameliyatının genel veya spinal anestezi altında yapılabileceğini belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş, ameliyatın detaylarını şöyle anlatıyor: “Ameliyat öncesinde kan ve idrar tetkikleri yapılır. Hastalarda ameliyat öncesinde enfeksiyon varlığı mutlaka ekarte edilir. Hasarlı ekleme cerrahi olarak ulaşılıp, hasarlı bölgeler çıkarılır. Gerekli ölçümler yapılır ve açılar hesaplanır. İnsan anatomisine en uygun kalça implantları seçilip, yeni kalça eklemi oluşturulur. Hastalar ameliyatın ertesi günü yardımla veya yardımsız yürüyebilir ve genellikle hastaneden üç gün sonra taburcu olurlar”

  • Ameliyat sonrasında nelere dikkat etmek gerekiyor?

Ameliyat sonrasında hastaya ilk bir ay özenli ve kontrollü bir hayat öneriliyor. Öğretilen egzersizleri yapmak ve yasaklı bazı hareketlerden kaçınmak dışında ciddi bir kısıtlamaya gerek duyulmuyor. Dikkat edilmesi gereken en önemli konunun hastanın ameliyat sonrası düşmemesi olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş,  “Ayağı kayıp düz zeminde düşme ya da merdivenden düşme gibi travmatik durumlarda, protezin kalça ekleminden çıkması ya da protez çevresindeki kemiklerde kırık söz konusu olabilir. Düşmeleri önlemek için dikkatli olmak, aceleci davranmamak, kaygan ve ışıklandırması kötü olan ortamlardan uzak durmak gerekir” diyor.

  • Hastalar günlük yaşamlarına ne zaman dönebiliyor?

Hastalar ameliyatın ertesi günü yürümeye başlıyor; tek başlarına yataklarından kalkıp banyoya gidebiliyor. Ancak uzun yürüyüşler, toplu taşıma kullanımı veya tek başına araç kullanmak için ameliyatın üzerinden bir ay geçmesini beklemek gerekiyor.