Yazılar

Canon’dan, geniş format yazıcı

Canon, kullanım kolaylığı sunan masaüstü yazıcısı imagePROGRAF TC-21 ve entegre A4 tarayıcı donanımlı imagePROGRAF TC-21M’i kullanıma sundu.

Mimarlık, mühendislik ve inşaat (AEC), tasarım, konaklama, perakende ve eğitim sektörlerindeki müşterileri hedef alan yeni yazıcılar, Canon’un geniş formatlı çözümler içeren kapsamlı portföyünü genişletiyor.

Genişletilmiş medya işleme becerileri, kullanışlı bir eğilebilir işlem paneli, minimum kenar boşluğuyla baskı ve çevre dostu tasarım gibi özelliklerle donatılan imagePROGRAF TC-21 ve imagePROGRAF TC-21M, işletmelere avantaj sağlıyor. Kompakt boyutlarına rağmen her iki yeni model de A1+’ya kadar baskıyı destekleyerek mimari ve tasarım çizimleri, restoran menüleri, perakende posterleri ve eğitim materyalleri gibi uygulamalar için uygun hale geliyor.

Sadece 1 dakikada hazır çorba

Japon gıda devi Ajinomoto’nun kalitesiyle üretilen Bizim Mutfak Kıtırlı Hızlı Çorba serisi lezzet severlerle buluştu. Sadece 1 dakikada hazır olan leziz çorbalar, pratikliği ve lezzeti bir arada sunuyor. Özellikle zamanı kısıtlı olanlar için ideal bir seçenek sunan Kıtırlı Hızlı Çorba, eşsiz kıvamı ve çıtır krutonlarıyla farklı bir lezzet deneyimi vadediyor. Sıcak su ekleyerek kolayca hazırlanan bu çorba, günün her anında pratik ve besleyici bir alternatif sunuyor.

Dikkat!  Riskli besinlerde ilk sırada yer alıyor!

Kanser günümüzde dünya çapında ve ülkemizde halk sağlığını tehdit eden en önemli hastalıklardan biri olarak öne çıkıyor. Kalp ve damar hastalıklarından sonra 2’inci en yaygın ölüm nedeni olan kanser, her yıl milyonlarca insanın yaşamını olumsuz etkiliyor. Kadınlarda en sık görülen kanser türü meme kanseri olurken, erkeklerde akciğer kanseri ilk sırada yer alıyor. Bununla birlikte kolorektal, prostat, mide ve rahim kanserlerinde de belirgin bir artış yaşandığı belirtiliyor. GLOBOCAN (Global Cancer Observatory) raporunun verilerine göre; kanser tanısı alma oranında 2040 yılında yüzde 48 artış görülecek ve yaklaşık 30 milyon kişiye yeni kanser tanısı konulacak. Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, aslında kanser riskinin sağlıklı beslenme ve doğru yaşam tarzıyla yüzde 30-40 oranında azaltılabileceğine dikkat çekerek, “Sağlıklı ve dengeli beslenmek, ideal vücut ağırlığını korumak, düzenli fiziksel aktivite yapmak, sigara ve alkol gibi zararlı alışkanlıklardan uzak durmak, kanser riskini azaltmanın en etkili yollarındandır. Doğru besin tercihleri yapmak, pişirme yöntemlerine dikkat etmek, işlenmiş ve zararlı gıdalardan uzak durmak; kanser riskini azaltmada oldukça önemlidir” diyor.   Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, kanserden korunmak için dikkat etmemiz gereken 10 önemi kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar

Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar

Yemeklerde aşırıya kaçmayın
Obezite, sadece kronik hastalıklarla değil, aynı zamanda; meme, kolorektal, özofageal, böbrek, safra kesesi, rahim, pankreas ve karaciğer dahil olmak üzere, birçok kanser türüyle de doğrudan ilişkili oluyor. Yağ dokusunun fazlalığı; vücutta östrojen, insülin, insülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1) gibi hormonların seviyelerini yükselterek kanser oluşumuna zemin hazırlayabiliyor. Ayrıca obeziteye bağlı kronik inflamasyon vücuttaki hücre hasarını artırarak kanser riskinde artışa sebep oluyor. Bu nedenle, yemeklerde aşırıya kaçmayarak ideal vücut ağırlığını korumak; hem genel sağlık hem de kanserden korunma açısından büyük önem taşıyor.

Sebze ve meyveyi sofranızdan eksik etmeyin

Antioksidanlar, vitaminler, lif ve fitokimyasallar açısından zengin olan sebze ve meyveler hücre hasarını önlemeye yardımcı oluyorlar. Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, renkli ve çeşitli sebze-meyve tüketiminin vücudun doğal savunma mekanizmalarını güçlendirdiğini vurgulayarak, “Bu etkileri sayesinde kanserin oluşma riskini azaltmada oldukça önem taşımaktadırlar. Günde 5 porsiyon (yaklaşık 400 gram) sebze ve meyve tüketiminin kanserden korunmada etkili olabileceği bilinmektedir. Özellikle koyu yeşil yapraklı sebzeler, kükürtlü sebzeler, kırmızı-mor meyveler, turuncu renkli sebze ve meyveler önerilmektedir” diyor.

Tam tahıllar ve lifli besinlerle bağırsak sağlığınızı destekleyin

Tam buğday, yulaf ve bulgur gibi tam tahıllar, sebze ile meyveler, bağırsak sağlığını destekleyen lif açısından zengin besin kaynaklarını oluşturuyorlar. Günde yaklaşık 25-30 gram lif alımı sindirim sistemini düzenleyerek toksinlerin vücuttan atılmasını kolaylaştırıyor. Önerilen miktarlarda lif alımı sindirim sistemini desteklerken, kolon kanseri başta olmak üzere, bazı kanser türlerine karşı koruyucu etki gösteriyor. Beyaz unlu ürünler yerine tam tahıl içeren besinlerin tercih edilmesi lif alımını artırmayı sağlıyor.

En riskli besinlerden uzak durun

Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) tarafından; sosis, salam ve sucuk gibi işlenmiş etler, “Grup 1 Kanserojen”, yani en riskli besinler olarak sınıflandırıldı. Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, “Özellikle bu gıdaların içerdikleri nitrit, nitrat ve yüksek sıcaklıkta işleme sırasında oluşan zararlı bileşikler, başta kolorektal kanser olmak üzere, sindirim sistemi kanserleriyle ilişkilendirilmektedir Araştırmalara göre, her gün 50 gram işlenmiş et tüketen bireylerde kolorektal kanser riski yaklaşık yüzde 18 oranında artmaktadır” diyor.

Kırmızı et tüketimini sınırlayın

Kırmızı etin yüksek miktarda ve hatalı pişirme yöntemleriyle tüketilmesi bazı kanser türleriyle ilişkilendiriliyor. Özellikle haftada 500 gramdan fazla kırmızı et tüketiminin, başta kolorektal kanser olmak üzere, sindirim sistemi kanserlerinin oluşma riskini artırabileceği gösterilmiş. Yüksek ısıda, özellikle közde veya mangalda pişirilen etlerde oluşan heterosiklik aminler (HCA) ve polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) gibi zararlı bileşikler, kanserojen etki gösteriyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, “Dolayısıyla kansere karşı kırmızı et tüketimi sınırlandırılmalıdır. Haftada 1-2 kez, haşlama ya da fırınlama gibi sağlıklı pişirme yöntemleriyle tüketmek daha güvenlidir” diyor.

Şeker ve rafine karbonhidratlardan kaçının

Aşırı şeker tüketimi obezite riskini artırarak dolaylı yoldan bazı kanser türlerine zemin hazırlayabiliyor. Ayrıca yüksek glisemik indeksli gıdaların vücutta kronik inflamasyonu tetikleyebildiğine dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar,  “Bu nedenle şekerli içecekler, tatlılar ve beyaz un içeren ürünler gibi rafine karbonhidratlardan uzak durulmalı; yerine tam tahıllar, meyve, sebze ve doğal karbonhidrat kaynakları tercih edilmelidir” diye konuşuyor. 

Doymuş ve trans yağ kullanmayın

Doymuş yağlar (tereyağı, kuyruk yağı gibi hayvansal kaynaklı yağlar) ve trans yağlar (margarin, paketli atıştırmalıklar, kızartılmış fast food ürünleri) aşırı tüketildiklerinde vücutta iltihaplanmayı artırarak bazı kanser türlerine zemin hazırlayabiliyor. Bunun aksine, Omega-3 yağ asitlerinin inflamasyonu azaltarak özellikle meme ve prostat kanserine karşı koruyucu etkileri olduğu saptanmış. Ayrıca araştırmalar, Akdeniz tipi beslenmede yaygın olarak kullanılan zeytinyağı, ceviz ve avokado gibi sağlıklı yağ kaynaklarının kanser riskini azaltmada destekleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Yüksek miktarda tuz ve tuzlu gıdalar tüketmeyin

Turşu, hazır çorbalar, işlenmiş atıştırmalıklar ve salamura gıdalar aşırı sodyum içeriyorlar. Aşırı tuz tüketimi de özellikle mide kanseri riskini artırabiliyor. Etiket okuma alışkanlığı kazanmak, işlenmiş gıdaları azaltmak, yemekleri tuz yerine limon, baharat ve sarımsak gibi doğal aromalar ile lezzetlendirmek; hem genel sağlık hem de kanserden korunma açısından önem taşıyor. Dünya Sağlık Örgütü; günlük tuz tüketimini, yaklaşık bir çay kaşığına denk gelen 5 gramla sınırlandırmayı öneriyor.

Besinlerin pişirme yöntemine dikkat edin
Kızartma, közleme ve yüksek ısıda pişirme yöntemleri kansere neden olabilecek zararlı bileşiklerin oluşmalarına yol açabiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, özellikle etlerde kömürleşmenin kanser riskini artırdığı uyarısında bulunarak, “Bu nedenle haşlama, buğulama, fırınlama ya da ızgarada yanmadan pişirme gibi daha sağlıklı yöntemler tercih edilmelidir. Aynı zamanda yiyecekleri aşırı karartmamak, kömürleşmiş bölümleri tüketmemek ve pişirme süresine dikkat etmek, kanser riskini azaltmak açısından önemlidir” diyor.

Alkolü tamamen bırakın

Alkol,  başta karaciğer, meme, yemek borusu ve kolon kanseri olmak üzere, birçok kanserle ilişkili oluyor. Her düzeyde alkol tüketimi kanser riskini artırıyor; güvenli bir alt sınır belirtilmiyor.  Uluslararası Sağlık Otoriteleri, kanserden korunmak için alkolün tamamen bırakılmasını öneriyor.

Migren çocuklarda da yaygınlaşıyor!

Modern çağın stresli yaşantısında dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de görülme sıklığı önemli ölçüde artan migren, yaşam kalitesini bozan hastalıklar arasında ilk sıralarda yer alıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Migren baş ağrıları arasında en yaygın ve karmaşık olanlardan birisidir. Baş ağrısı, mide bulantısı, ışığa ve sese duyarlılık gibi belirtilerle kendini gösteren bu hastalık ülkemizde de oldukça yaygın olup, son yıllarda görülme sıklığı sadece yetişkinlerde değil çocuklarda da artmaktadır. Özellikle şehir hayatındaki gürültü, hava kirliliği, yanlış yaşam alışkanlıkları, stres ve dijital cihaz kullanımının artması migrene zemin hazırlamaktadır. Türkiye’de 21 ilde 5323 hasta ile yürütülen bir çalışmada; migren görülme oranı yüzde 16,4 olarak tespit edilmiştir. Ülkemizde kadınlarda daha yaygın olan bu hastalık her 4 kadından birinde görülmektedir” diyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur, migren hakkında bilinmesi gereken 5 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Esma Kobak Tur

Doç. Dr. Esma Kobak Tur

  • Sağlıksız yaşam alışkanlıkları yol açabiliyor!

Migrene yol açabilecek pek çok alışkanlık vardır. En yaygın hatalı alışkanlıklar arasında; düzensiz uyku, aşırı stres, yanlış beslenme ve dehidratasyon (yetersiz su tüketimi) yer alır. Ayrıca uzun süreli bilgisayar veya telefon kullanımı, kötü duruş alışkanlıkları ve aşırı gürültüye maruz kalma da migreni tetikleyen faktörler arasındadır.

  • Ekran maruziyeti ve stres tetikliyor!

Son yıllarda, migrenin çocuklar ve genç yaş gruplarında da daha fazla görüldüğü gözlemlenmektedir. Özellikle okul çağındaki çocuklarda stres, ekran sürelerinin artması ve düzensiz uyku gibi etmenler migreni tetikleyebilmektedir. Çocuklarda migren genellikle okul dönemi ile birlikte başlar. Özellikle ailede migren öyküsü olan çocuklar, bu hastalıkla daha fazla karşılaşmaktadır. Çocuklarda migrenin belirtileri, yetişkinlere göre farklılık gösterebilir. Çocuklar genellikle baş ağrılarının yanı sıra, bulantı, kusma ve ışığa duyarlılık gibi belirtiler de yaşayabilirler. Çocuklardaki migrenin tedavisi ise, ilaç kullanımı daha sınırlı olduğu için daha dikkatli bir şekilde yapılmalıdır.

  • Keskin ve zonklayıcı ağrılarla ortaya çıkıyor

Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Migren hastaları, ağrılarını farklı şekillerde tanımlayabiliyorlar. Ağrı genellikle başın bir kısmında, özellikle şakaklar ve alın bölgesinde yoğunlaşıyor. Hastalar, ağrıyı “keskin, zonklayıcı”, “sanki başımda bir martı çığlık atıyor gibi”, “başımda bir basınç var, sanki bir şey sıkıyor” şeklinde ifade edebiliyorlar. Migren, kişiye göre farklı yoğunlukta ve sürelerde hissedilmekle birlikte, migren hastaları, baş ağrısından önce “aura” denilen duyusal veya görsel bozukluklar da yaşayabiliyorlar” diyor.

  • Bu besinler migren ataklarına yol açabiliyor!

Bunların yanı sıra, bazı gıda maddeleri de migreni tetikleyebilir; çikolata, peynir, alkol ve işlenmiş etler gibi yiyecekler migren ataklarını başlatabilir. Başta peynir olmak üzere çeşitli gıda maddelerinde bulunan tiramin özellikle bazı kişilerde kan basıncını artırarak migren ataklarını tetikleyebilmektedir. Özellikle parmesan, mozarella ve çedar gibi peynirler yüksek tiramin içerikli gıdalar arasında yer almaktadır. Tütsülenmiş etler, salam ve sosis gibi işlenmiş gıdalarda yaygın bulunan nitrat, yüksek histamin içeriği nedeniyle kırmızı şarap ve fazla kafein tüketimi de migren ataklarını tetikleyebilmektedir.

  • Doğru tanı ve tedavi ile kontrol altına alınabiliyor!

Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur, migren tanısının klinik değerlendirme, nörolojik muayene ve görüntüleme yöntemleri kullanılarak konulduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Son yayınlanan kriterlere göre; hastanın 4 ila 72 saat süren en az beş atağı olmalıdır. Bu ataklar tek taraflı lokalize, zonklayıcı, en az orta ya da şiddetli yoğunlukta ve rutin fiziksel aktiviteler ile kötüleşmektedir. Baş ağrısı esnasında mide bulantısı, kusma veya her ikisi, fotofobi ve fonofobi gibi belirtiler eşlik etmektedir. Ayrıca baş ağrıları öncesinde 5 ila 60 dk sürebilen görsel, duyusal, konuşma ve/veya dil, motor, beyin sapı veya retinal auralar eşlik edebilmektedir. Beyin Tomografisi ya da MR tetkiki beyin kanaması, tümör ya da enfeksiyon gibi ayırıcı tanıda düşünülebilecek diğer hastalıkların dışlanmasında yardımcı olur” diyor. Migrenin, karmaşık bir hastalık olmasına rağmen, doğru tanı ve tedavi ile kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Bu nedenle, migren belirtileri yaşayan bireylerin bir nöroloji uzmanına danışarak uygun tedavi yöntemlerini değerlendirmeleri önemlidir. Migrenin erken teşhisi ve tedavisi, hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirebilir” diye konuşuyor.

Obezite yaşam süresini kısaltıyor!

Modern çağın salgın hastalığı olarak tanımlanan obezite son yıllarda dünya genelinde hızla yaygınlaşıyor. Araştırmalara göre Türkiye, yüzde 30’un üzerinde obezite oranıyla Avrupa’nın en kilolu ülkesi haline geldi. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Can Gönen, obezitenin sadece kozmetik bir sorun olmadığını, birçok ciddi hastalığa yol açarak yaşam süresini kısalttığını belirtiyor. Buna karşın günümüzde teknoloji ve tıptaki hızlı gelişmeler sayesinde obezitede kişiye özel tedavi seçenekleri ortaya çıktığını, son yıllarda kolay uygulanabilir ve etkili yöntemlerle bu ciddi hastalıktan kurtulmanın mümkün olabildiğini vurgulayan Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Can Gönen, Türkiye’de alarm veren obezitede en yeni tedavi yöntemlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı gibi etkenlerle görülme sıklığı hızla artan obezite, vücutta tüm sistemleri olumsuz etkileyerek yaşam süresini kısaltan çok önemli bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Günümüzde obezitenin 7’den 70’e dünya genelinde yaygınlaştığını belirten Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Can Gönen, “Normalin üzerinde yağ dokusu birikimi yaşam kalitesini bozmanın yanı sıra tüm sistemleri olumsuz etkileyerek tip 2 diyabet, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, kanser ve eklem sorunları gibi hastalıklara yakalanma riskini artırır ve beklenen yaşam süresini kısaltır. Araştırmalar; obezite sıklığının ülkemizde yüzde 30’un üzerine çıktığını ve Avrupa kıtasındaki en kilolu ülke konumuna geldiğimizi göstermektedir. Kadınlarda obezite, erkeklerden çok daha fazla görülmektedir” diyor. Obezitenin bir yaşam tercihi değil, tedavi edilmesi gereken ciddi bir hastalık olduğunun çok net bilinmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Gönen şöyle konuşuyor: “Ne yazık ki toplumun birçok kesiminde obezitenin kişinin kendi tercihi, öz bakım eksikliği veya umursamazlığından kaynaklandığı yönünde yaygın bir ön yargı vardır. Obeziteli bireyler bu nedenle okul, iş ve sosyal yaşamlarında çeşitli ayrımcılıklara maruz kalmakta ve çeşitli engellerle karşılaşmaktadırlar. Söz konusu ayrımcılık, hastalığının ifade edilişinde bile kendini göstermektedir. “Obez” ifadesi bir hastalık adı olarak değil, bir sıfat olarak kullanılmakta ve bu nedenle yargılayıcı, aşağılayıcı bir dil ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda obezite hastalığının doğru şekilde ifade edilmesi ve obeziteli bireylerin ötekileştirilmemesi konusunda bir hassasiyet başlamıştır. “Önce insanım” sloganıyla başlayan bu girişimde “obeziteli birey”, “obeziteyle yaşayan birey”, “obezite hastası” gibi ifadelerin kullanılmasına özen gösterilmesi önemle vurgulanmaktadır.”

Prof. Dr. Can Gönen

Prof. Dr. Can Gönen

Beden kitle indeksiniz 30 ve üzeri ise!

Obezitenin tespitinde en yaygın olarak beden kitle indeksi (BKİ) hesaplaması kullanılıyor. Yetişkinlerde beden kitle indeksinin 30 ve üzeri olmasının obeziteye işaret ettiğini belirten Prof. Dr. Can Gönen “BKİ, bir kişinin kilogram cinsinden vücut ağırlığının metre cinsinden boyunun karesine (kg/m2) bölünmesiyle hesaplanır. Yetişkinlerde normal kabul edilen BKİ değeri 18,5-24,9 kg/m2 arasıdır. 25-29,9 olması kilo fazlalığına, 30 ve üzeri olması ise obeziteye işaret eder. Obezite derecesi de evre 1, evre 2 ve evre 3 olarak sınıflandırılır. Beden kitle indeksinin 40 ve üzerinde olması obezitenin evre 3 yani çok ciddi düzeyde olduğunu gösterir. Obezitesi etkin yöntemlerle tedavi edilerek istenen hedef kiloya yaklaşan kişiler ve obezitesi tedavi edilmemiş bireylerin uzun yıllar takip edildiği karşılaştırmalı çalışmalar bize kanser sıklığının ve yaşam süresinin obezite ile olan ilişkisini açıkça ortaya koymuştur. Obezite ile yaşayan kişilerde kanser sıklığı artmakta ve yaşam süresi kısalmaktadır” diyor.

Obezite tedavisi kişiye göre değişiyor!

Bütün kronik hastalıklarda olduğu gibi obezitenin tedavisinde de hasta ve hekim işbirliğinin çok büyük önem taşıdığını belirten Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Can Gönen, “Tedavide amaç sadece kilo vermek değil, verilen kiloyu korumak, kilo artışına neden olan etkenlerden uzaklaşmak ve yaşam biçimini kalıcı olarak değiştirmek olmalıdır. Bir obezite hastasının bu hedefe ulaşabilmesini sağlamak için istekli, bilgili ve motivasyonu yüksek bir ekiple çalışılması çok önemlidir” diyor. Obezite tedavisinde diyet ve egzersizin uzun dönemde yüzde 5 düzeyinin üstünde istikrarlı bir başarıya ulaşamadığını, diyet ve egzersize eşlik eden etkin ilaç tedavilerinin ise başarı oranını yüzde 15-17’ye çıkardığını belirten Prof. Dr. Gönen “Ancak kilo kaybı kişinin diyet, egzersiz gibi yaşam şekli değişiklikleri uygulamasına, ilaç uyumuna, ilacın kullanım süresine göre farklılık göstermektedir” diye konuşuyor.

Kolay uygulanabilir ve etkin yöntemler öne çıkıyor!

En az altı ay süreyle diyet, egzersiz ve ilaç tedavisi ile yeterli kilo veremeyen veya daha önce verdiği kiloyu muhafaza edemeyen hastalarda cerrahinin düşünülebileceğini ancak son yıllarda teknoloji ve tıptaki hızlı gelişmeler sayesinde endoskopik tedavilerin kolay uygulanabilir ve etkin yöntemler olarak öne çıktığını vurgulayan Prof. Dr. Can Gönen şu açıklamalarda bulunuyor: Obezite tedavisinde başlıca 2 endoskopik yöntem uygulamaktayız. Bunlar; endoskopik balon yerleştirilmesi ve endoskopik tüp mide oluşturulmasıdır (endoskopik sleeve gastroplasti). Endoskopik balon tedavisinde, endoskopik olarak mide içerisine balon yerleştirilmekte ve uygun hacime kadar şişirilmektedir. Konulan balon 6-12 ay sonra endoskopik olarak söndürülüp çıkartılmaktadır. İşlemler hasta uyurken yapılmaktadır. Bu yöntem ile yüzde 10-11 düzeyinde kilo kaybı sağlanmaktadır. Ancak kilo kaybı kişinin diyet, egzersiz ve yaşam şekli değişikliklerine göre farklılık göstermektedir. Endoskopik tüp mide oluşturulması ise daha yeni bir yöntemdir. Hasta uyutulup, endoskopik olarak mide içerisine dikişler konularak mide hacmi yüzde 70 küçültülmektedir. Bu yöntem ile yüzde 17-18 düzeyinde kilo kaybı sağlanmaktadır.”

Hasta aynı gün taburcu edilebiliyor

Endoskopik tüp mide yönteminin cerrahiye göre hastaya bir çok avantaj sağladığını vurgulayan Prof. Dr. Gönen “Kesi olmaması, olumsuz sonuçların (komplikasyon) az olması, ileride gerekirse diğer yöntemlerin (cerrahi dahil) yapılabilir olmaya devam etmesi, düzenli ilaç kullanım gerekliliğinin olmaması üstün tarafları olarak göze çarpmaktadır. Bu avantajları nedeni ile hem Avrupa hem Avrupa sağlık otoriteleri tarafından onaylanmış bir yöntemdir. Dünyada; diyet, egzersiz, yaşam tarzı değişikliklerine rağmen istenilen kilo kaybı sağlanamayan, BKİ 30 ve üzeri ya da 27 ve üzeri olup obezite ile ilişkili bir hastalığı olan (örneğin tip 2 diyabet, hipertansiyon, uyku apnesi vb) hastalar için önerilmektedir. Endoskopik tüp mide oluşturulması, daha önce cerrahi tedavi uygulanan ancak tekrar kilo alımı olan hastalarda kurtarıcı bir tedavi olarak uygulanabilmektedir” diyor.

Menopoz sonrası sıcak basması normal mi?

Kadınlarda son görülen adet döngüsü menopoz olarak tanımlanıyor.  Bir yıl boyunca adet görmeyen kadınlar artık menopoz sonrası dönem, yani postmenopozal dönemde oluyor. Ülkemizde kadınlar ortalama 48-49 yaşında son kez adet görüyor ve menopoz sonrası döneme giriyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, menopozun bazı toplumlarda ve ülkemizde kadınlığın bitmesi olarak algılandığını belirterek, “Aslında bu dönem sadece artık gebe kalamayacağınızın bir göstergesidir. Yani, biten tek şey doğurganlık olup, hayatın yeni bir sayfası açılmıştır” diyor. Ancak, toplumda menopozla ilgili doğru sanılan bazı hatalı bilgiler kadınları “Artık yaşlandım” düşüncesiyle baş başa bırakabiliyor. Kadınlar, menopozun fizyolojik hormon değişiklikleri karşısında kendilerini çaresiz hissedip, birçok semptomla yaşamak zorunda olduklarını düşünüyorlar. Şu an için güncel olmayan bilgilerle, hormon yerine koyma tedavisi almaktan korkup, uzun dönem kronik hastalıklara yatkın hale geliyorlar. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, menopoz sonrasıyla ilgili doğru sanılan 12 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. Selcen Bahadır

Dr. Selcen Bahadır

Menopoza girdiğim için yaşlandım ve kadınlığım bitti. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Menopoz kadının yaşam döngüsünde ergenliğe girmek ve adetlerin başlaması gibi doğal bir olay. “Menopozu bir yaşlanma süreci olarak görmekten çok bir yaşam evresi olarak görmeyi tercih etmenizi öneririm” diyen Dr. Selcen Bahadır, sözlerine şöyle devam ediyor:  “Yaş almak da doğal fizyolojik bir süreç olup, nasıl yaşadığımız veya yaşamaya devam ettiğimizle doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla, menopoz tek başına yaşlanmanın ölçütü değildir. Menopoz sonrası dönem ise doğurganlığın bittiği,  yani gebe kalamayacağınız bir dönemdir. Öte yandan kadın kimliği ise son nefese kadar devam eder.”

Menopoz sadece 50’li yaşlardaki kadınlarda başlar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Her ne kadar dünyada ortalama menopoz yaşı 50-51 ve ülkemizde 48-49 olsa da menopoz bazı kadınlarda 45 yaşından önce, hatta kimi kadınlarda 40 yaşından önce başlayabiliyor. Erken yaşlarda başlayan menopoz ilerleyen yıllarda kalp ve damar hastalığı, osteoporoz ile demans gibi kronik hastalıklarla daha fazla ilişkili olabiliyor. Bu nedenle erken yaşta menopoz süreci yaşayan kadınların tedavilerini aksatmamaları büyük bir önem taşıyor.

Annem 50 yaşından sonra menopoza girmiş, ben de o yaşta girerim. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Menopozal semptomlar (menopoz yaşı) genetik özellikler taşıyor ve kabaca annemize benzer yaşta bu döneme giriyoruz.  Ancak bu kesin bir kural değildir! Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, “Yaşam koşulları, stres, sigara, alkol kullanımı, otoimmun hastalıklar ve geçirilmiş bazı cerrahiler, menopozla daha erken tanışılmasına neden olabilmektedir” diyor.

Menopoz her kadın için aynıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yeryüzündeki her kadın menopozu, semptomlarını ve bu semptomların ciddiyetini farklı şekilde yaşıyor. Kimi kadınlar çok ciddi sıcak basması sorunu yaşarken, bazı kadınlarda ise bu bulguya hiç rastlanmıyor.  Yine, vajinada kuruluk, kalp ve damar hastalıkları, demans gibi menopoz ve yaş almanın uzun dönem bulguları da kadından kadına farklı seviyelerde ciddiyet gösterebiliyor.

Menopoz semptomları zamanla kendiliğinden geçer. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Birçok kadın menopozla ilgili şikayetlerin birkaç yıl içerisinde kendiliğinden geçeceğini düşünüyor. Ancak yaygın inanışın aksine, bu semptomlar uzun süre devam edebiliyor ve sizi kronik hastalıklarla baş başa bırakabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, “Sıcak basması ve gece terlemesi genelde menopoz sürecinin erken dönem bulgusu olmakla birlikte, 10 yıla kadar devam eden hastalar gözlenmiştir. Yine hormonal değişiklikler süreç içerisinde osteoporoz (kemik erimesi), sarkopeni (kas kaybı), demans, kalp ve damar hastalıklarıyla ilişkilidir. Dolayısıyla, bu dönemde yaşadığınız semptomlar hayat kalitenizi bozuyorsa muhakkak bir doktora başvurmanızı, hayat kalitenizi artıracak ve sizi bazı kronik hastalıklardan koruyacak tedaviler almanızı öneririm” diyor.

Menopoza girdim kesin kilo alacağım. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Östrojen seviyesindeki düşüş özellikle bel çevresinin yağlanmasına yol açabiliyor.

Bunun yanında, kilo almak tek başına menopoz ve menopoz sonrası dönemle değil, aynı zamanda yaş almakla ilişkili oluyor. Dolayısıyla bu yaş grubundaki kadınların sağlıklı beslenmeye ve fiziksel aktiviteye daha fazla önem vermeleri gerekiyor.

Menopozda kullanılan hormonlar meme kanseri yapıyor. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Dünyada olduğu gibi ülkemizde de çoğu kadın menopoz döneminde hormon yerine koyma tedavisi ve kanser ilişkisi hakkında çok fazla endişe yaşıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, yaygın inanışın aksine, menopoz sürecinde kişiye özel şekilde kullanılan hormonların meme kanserine yol açmadığına  işaret ederek, “Bu bilgi, 2002 yılında yayınlanan ve yanlış yorumlanan bir çalışmanın menopozda hormon tedavisine bomba gibi düşmesiyle ilişkilidir. Bu yanlış, tüm dünyada, belki de 20 yıl, hem doktorların hem de kadınların hormon tedavisinden uzak durmalarına neden olmuştur. Ancak yapılan bilimsel ve güncel çalışmalar; kişiye özgü, uygun yaşta, uygun dozda ve formda kullanılan hormon tedavisinin kanser, özellikle de meme kanseriyle ilişkisinin olmadığını ortaya koymuştur” diyor.

Hormon tedavisi kilo aldırıyor. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yapılan çalışmalarda; menopozal hormon yerine koyma tedavisi alan kadınlar ve almayan kadınlar arasında kilo açısından bir fark bulunamamış. Yaş almak, yaşam koşulları, diğer medikal faktörler, fiziksel aktivite ve yeme alışkanlıklarımız kilo almakla daha çok ilişkili oluyor.

Sıcak basması yaşamak normaldir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sıcak basması, menopoz öncesi dönemde ve menopozun erken dönemlerinde kadınların en sık yaşadıkları, en çok şikayetçi oldukları ve gerçek anlamda hayat kalitesini etkileyen semptomların başında geliyor.  Sıcak basması, özellikle kandaki östrojen seviyesinde azalma ve bu azalmanın beyindeki termoregulatuar merkez yanıtını etkilemesiyle oluşuyor. Yapılan çalışmalar; sıcak basmasını sık ve yoğun yaşayan kadınların ileriki yıllarda kalp damar hastalıkları ile Alzheimer’a (demans) daha fazla yakalandıklarını gösteriyor. Sıcak basması, hayat kalitesini bozan ve kalp damar hastalıkları ile Alzheimer gibi riskleri arttıran bir semptom olarak, dünyadaki tüm menopoz derneklerinin önerisiyle, menopozda hormon yerine koyma tedavisinin en önemli endikasyonudur. Kişiye özgü uygun hormon yerine koyma tedavisiyle bu riskleri minimize etmek mümkün oluyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır,Dolayısıyla sıcak basması sorununda mutlaka doktorun uygun gördüğü tedavinin alınması gerekmektedir” diyor.

Hormon yerine koyma tedavisi almadığım / alamadığım için yapacak başka hiçbir şeyim yok. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bazı risk faktörlerinde kadınlar hormon yerine koyma tedavisi alamıyor veya tercih etmiyorlar. Ancak bu durum menopoza karşı yapacak hiçbir şeyin olmadığı anlamına gelmiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, “Bu dönemde sigarayı ve alkolü bırakmak, kafein  kullanımını kısıtlamak, sağlıklı beslenmek, yeterli fiziksel aktivitede bulunmak, sağlıklı vücut kitle indeksinde olmak gibi yaklaşımlar ve gıda takviyeleri ile vitaminlerin kullanımı, yeterli ve kaliteli uyumanızı, kalp ve damar hastalıklarına, kemik ve kas kaybına karşı korunmanızı sağlayabilmektedir” diyor.

Menopoza girdim ve cinsel hayatım bitti. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Menopoz sonrası dönemde bazı cinsel sorunlar (cinsel istekte azalma, vajinal ıslanmada zorluk ve ağrılı cinsel ilişki gibi) görülse de cinsel yaşam bitmiyor. Hekiminizle bu sorunları paylaşmanız ve gerekiyorsa hormonal veya hormon dışı yöntemlerden yararlanmanız önem taşıyor. Özellikle ilerleyen dönemlerde östrojen seviyesinin azalmasına bağlı olarak cinsel ilişki sırasında vajinada ciddi ağrı, yanma, hatta kanama gibi sorunlar gelişebiliyor. Cinsel ilişki sırasında yaşanan bu zorluklar zamanla kadının cinsellikten kaçınmasına, cinsel isteksizlik yaşamasına ve cinsellikten haz almamasına neden olabiliyor. Dr. Selcen Bahadır, bu şikayetlerin tedaviden büyük ölçüde fayda gören semptomlar olduğunu belirterek,  “Semptomlar hafifse, vajinal kayganlaştırıcıların cinsel ilişki esnasında ve vajinal nemlendiricilerin cinsel ilişkiden bağımsız olarak belirli periyotlarla kullanımı, ilk basamak yaklaşımdır. Meme kanseri olmayan kadınların uygun formda östrojen içeren vajinal krem, jel veya tabletlerini kullanmaları en başarılı ve bilimsel tedavidir. Pelvik taban egzersizleri de bu dönemde önem arz etmektedir” bilgisini veriyor.

Artık hamile kalamayacağıma göre korunmama gerek yok. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Son adet tarihinin üzerinden 12 ay geçtikten sonra gebeliğe karşı korunmanıza gerek kalmıyor. Yani, doğum kontrol hapları veya rahim içi araç (spiral) gibi yöntemleri artık kullanmayabilirsiniz. Öte yandan, cinsel ilişkide korunmak sadece gebeliğe karşı bir korunma değildir. Bu nedenle kondom kullanımı, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar açısından, menopoz sonrası dönemde de çok önem taşıyor.

Diyabet belirtileri neler?

Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, hareketsizlik ve fazla kilo gibi faktörlerle son yıllarda görülme sıklığı hızla yaygınlaşan diyabetin erken tanı ile önlenebileceğini biliyor muydunuz? Peki ya diyabetinin farkında bile olmayıp yaşam kaybına dahi yol açabilecek risklerle günlük yaşantısını sürdüren milyonlarca insan olduğunu?! Yapılan çalışmalara göre; ülkemizde yaklaşık her 8 kişiden birinin diyabeti var ama pek çoğu bundan habersiz! Oysa diyabetin kontrol altına alınmadığında çok ciddi tehlikelere neden olabildiğini belirten Acıbadem Taksim Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja “Diyabet kontrol altına alınmadığında kalp ve damar hastalıkları, ayaklarda zor iyileşen hatta ampütasyona yol açabilen yaralar, görme kaybı ve böbrek yetmezliği gibi çok ciddi hastalıklara neden olabiliyor” diyor. Buna karşın diyabetin günlük yaşam alışkanlıklarını düzenleyerek kontrol altına alınabileceğini, erken teşhisin ise kritik önem taşıdığını belirten Dr. Murrja, bazı belirtilere özellikle dikkat etmek gerektiğini söylüyor. 8 sorudan oluşan diyabet testi hazırlayan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja, bu belirtilerden birinin bile olması durumunda mutlaka doktora başvurmak gerektiğini belirtti, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Edvin Murrja

Dr. Edvin Murrja

Çok sık su içme ihtiyacı hissediyor musunuz?

Aşırı susama ve sık su içme ihtiyacı, diyabetin erken belirtilerinden biri olabilir. Yüksek kan şekeri, vücudun dengeyi sağlamak için daha fazla suya ihtiyaç duymasına ve susuzluk hissine neden olur.

Sık idrara çıkıyor musunuz?

Özellikle geceleri sık sık idrara çıkıyorsanız, bu durum kan şekerinizin yüksek olduğuna işaret edebilir. Kan şekeri belli bir seviyenin üzerine çıktığında (genellikle 180 mg/dL’nin üzerinde), böbrekler fazla şekeri idrarla dışarı atmaya çalışır. Bu sırada glikoz, suyu da beraberinde sürükler; bu da idrar miktarını artırır ve vücut daha fazla su kaybederek susuz kalır.

Ani kilo kaybı yaşıyor musunuz?

Son zamanlarda bilinçli bir diyet yapmadan kilo kaybı yaşadıysanız, bu durum insülin eksikliğine bağlı olarak vücudun enerji üretiminde yağları kullanmaya başlamasından kaynaklanabilir. Normalde, hücreler enerji üretmek için kandaki glikozu kullanır. Ancak diyabette insülin hormonu yeterince etkili çalışmadığında veya üretilemediğinde, glikoz hücrelere giremez ve vücut enerji sağlamak için yağları ve kas dokusunu yakmaya başlar. Bu durum, hızlı ve ani kilo kaybına neden olabilir. Diyabetle ilişkili kilo kaybı genellikle iştahın artmasıyla birlikte görülür, çünkü hücreler yeterli enerjiyi alamadığı için beyin sürekli açlık sinyali gönderir.

Sürekli tatlı yeme isteği mi duyuyorsunuz?

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja “Sürekli şekerli gıdalara yönelme isteği, kan şekeri düzeylerinizdeki dalgalanmaların bir göstergesi olabilir. Vücut yeterince insülin üretemediğinde ya da mevcut insülin etkili şekilde kullanılamadığında, hücreler enerji için ihtiyaç duyduğu şekeri düzenli alamaz. Bu da beynin acıkma sinyali ile birlikte tatlı isteğini artırır. Özellikle yemekten kısa bir süre sonra yeniden acıkma ya da enerji düşüklüğü hissediyorsanız, bu durum diyabetin habercisi olabilir” diyor.

Yaralarınız geç mi iyileşiyor?

Diyabet, bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve kan dolaşımını olumsuz etkileyerek yaraların daha geç iyileşmesine neden olabilir. Yüksek kan şekeri, damar yapısını bozarak yaralanan bölgelerde yeterli oksijen ve besin maddelerinin taşınmasını engeller. Aynı zamanda bağışıklık hücrelerinin etkinliğini azaltarak enfeksiyon riskini artırabilir. Özellikle ayak yaraları ve enfekte kesikler diyabet hastalarında dikkatle takip edilmelidir.

Sürekli yorgun ve halsiz mi hissediyorsunuz?

Vücudunuz şekerden yeterince enerji üretemediğinde, kendinizi sürekli yorgun hissedebilirsiniz. Diyabet hastalarında bu belirti oldukça yaygındır ve genellikle insülin direnciyle ilişkilidir. Kan dolaşımında yeterince glikoz olsa bile, hücreler bu glikozu etkili bir şekilde enerjiye dönüştüremez. Bunun sonucunda kaslar ve organlar yeterli enerjiyi alamaz ve kişi gün boyunca halsiz ve bitkin hisseder. Uyku düzeninde bozulmalar da bu yorgunluğu artırabilir.

Ellerde ve ayaklarda uyuşma veya karıncalanma hissediyor musunuz?

Sinir hasarı (nöropati), diyabetin erken ve yaygın belirtilerindendir. Ellerde, ayaklarda veya bacaklarda uyuşma, karıncalanma ya da yanma hissi varsa dikkatli olmalısınız. Yüksek kan şekeri, sinir uçlarına zarar vererek his kaybına yol açabilir. Özellikle uzun yıllar diyabeti kontrolsüz şekilde seyreden hastalarda sinir hasarı gelişebilir. Düzenli kan şekeri kontrolü, bu tür komplikasyonların önlenmesinde büyük önem taşır.

Aile bireylerinizde diyabet hastası var mı?

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja “Diyabet, genetik yatkınlıkla da ilişkili bir hastalıktır. Anne, baba veya kardeşlerinizde diyabet öyküsü varsa, risk altında olabilirsiniz. Özellikle birinci derece akrabalarda Tip 2 diyabet bulunması, kişinin ilerleyen yıllarda diyabet geliştirme ihtimalini artırır. Ancak genetik yatkınlık tek başına hastalığı belirlemez; sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve kilo kontrolü bu riski azaltmaktadır. Bu nedenle risk grubunda olan kişilerin düzenli olarak doktor kontrolünden geçmesi önemlidir” diyor.

Diyabet dostu

Sağlıklı beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri, diyabet hastalarının yaşam kalitesini doğrudan etkileyen önemli faktörler arasında yer alıyor. Son yıllarda dışarıda yemek yeme alışkanlıklarının artmasıyla birlikte, yerli ve milli kahve markası Arabica Coffee House, diyabetli bireylerin sağlıklı beslenme ihtiyaçlarına yönelik önemli bir adım atıyor. Diyabetli misafirleri için özel menüler hazırlamaya başlayan marka, sağlıklı beslenmeyi destekleyen yeni ürünlerini yakın zamanda menüsüne eklemeyi planlıyor. Bu girişim, sadece ürün geliştirmekle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda diyabet farkındalığını artırmaya yönelik projeler ve iş birliklerini de içeriyor. Arabica Coffee House’un gıda üretim tesisi Tastopia ve sos, püre, şurup üretim tesisi Bonfesta, diyabet dostu ürünlerin geliştirilmesi için gıda mühendisleri ve şeflerle yoğun Ar-Ge çalışmaları yürütüyor. Marka, menüsünü tatlılardan tuzlu atıştırmalıklara, şeker ilavesiz içeceklerden özel tariflere kadar birçok ürün diyabet dostu olacak şekilde yeniden şekillendiriyor…

Alâ Otel, Alaçatı Ot Festivali’ne hazır

Ala Otel, bu yıl 17-20 Nisan tarihleri arasında yapılacak olan 14. Alaçatı Ot Festivali’ne hazır.

Lezzet durakları, konserler, atölyeler ve daha birçok etkinlikle dört gün boyunca Alaçatı yine rengarenk olacak. Alaçatı’nın kalbinde saklı bir cennet sunan Alâ Otel, festivalin tadını doyasıya çıkarmak isteyenlere özel telefonla rezervasyonda yüzde 10 indirimle unutulmaz bir konaklama deneyimi sunacak.

Mahrem iç bahçeleri, sessiz avlusu, Endonezya’dan getirilen el yapımı mobilyaları ve Akdeniz ile tropik bitki florasının iç içe geçtiği peyzajı ile Alâ Otel, festivalin hem tün coşkusunu doyasıya yaşamak isteyen, aynı zamanda kalabalıktan sıyrılıp huzur bulmak isteyenlerin kaçış noktası olacak.

Bilgi: +90 533 608 00 78

Her bel ağrısı bel fıtığı değildir!

Günümüzde bilgisayar karşısında geçirilen uzun saatler ve duruş bozuklukları, fazla kilo ve hareketsizlik derken bel ağrısından şikayet edenlerin sayısı hızla artıyor. Öyle ki bu kişilerin büyük bir bölümünde de bel fıtığı gelişebiliyor. Sağlıksız yaşam alışkanlıkları nedeniyle her 100 kişiden 80’inde bel ağrısı görüldüğünü, bunların yüzde 15’inin ise tedavi gerektiren şiddette bir bel fıtığından kaynaklandığını belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ziya Akar, yaşam kalitesini büyük ölçüde düşüren bel fıtığının tedavisinde erken tanı ve doğru tedavinin büyük önem taşıdığını vurguluyor. Buna karşın toplumumuzda bel fıtığı hakkında bazı yanlış inanışların çok yaygın olması nedeniyle çok sayıda hastanın bazı hatalı yollara yönelebildiğine de dikkat çeken Prof. Dr. Akar “Hemen hepimizin çevresinde bel ağrısından yakınan insanlar bulunuyor. Öyle ki çocuk yaşlarda da bel ağrısı şikayeti ile çok sık karşılaşıyoruz. Her ağrı bel fıtığı demek değildir ancak bel fıtığı teşhisi konulduğunda ise alternatif tedaviler olarak internette ve sosyal medyada çok sık karşımıza çıkan uygulamalar yerine bilimsel tedaviye yönelmek gerekir. Ayrıca günlük yaşam alışkanlıklarını düzenlemek ve sağlıklı alışkanlıklar edinmek de tedavinin başarısında son derece önemlidir” diyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ziya Akar, toplumumuzda omurga sağlığını riske atan, bel fıtığı hakkında doğru sanılan 7 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ziya Akar

Prof. Dr. Ziya Akar

  • Bel çekme ve sert masaj fıtığı iyileştirir: YANLIŞ! 

DOĞRUSU: Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ziya Akar “Kontrolsüz yapılan sert masajlar, bilinçsiz yapılan manuel terapiler ve bel çekme (traksiyon) işlemleri belde ve omurgada çok ciddi zararlara yol açabilir. Bu tür uygulamalar sinir hasarına veya fıtığın daha da kötüleşmesine neden olarak dönüşü olmayan hasarlara neden olabilir” diyor.

  • Bel fıtığı sadece aşırı ağır kaldırmakla olur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Ani ve yanlış şekilde ağır kaldırmak belin zorlanmasına ve disklerin yerinden kaymasına neden olabilir. Bunun yanı sıra kötü duruş alışkanlıkları, hareketsizlik, obezite gibi birçok neden de bel fıtığı sebebi olabilir. Örneğin; ofis çalışanları uzun saatler masa başında sürekli aynı pozisyonda oturdukları için bel fıtığı gelişimine adaydır. Aşırı kilo omurgaya binen yükü artırır. Sürekli aynı pozisyonda kalmak ve genel olarak hareketsizlik omurgamıza destek olan adale gruplarının zayıflığına yol açarak bel fıtığı gelişimini kolaylaştırır.

  • Bel fıtığı olan kişiler hareket etmemeli ve sert yatakta yatmalıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bel fıtığı olan kişilerin uzun süreli yatak istirahati yapmaları bel adalelerinde zayıflamaya neden olacağı için tam tersine iyileşme sürecini zorlaştırır. Aşırı sert yataklar omurgamızın doğal eğriliğini bozacağı için ağrıyı artırabilir. Orta sertlikte ve vücudu destekleyen yataklar daha uygundur.

  • Bel fıtığı sadece ileri yaşlarda görülür: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bel fıtığı her yaş grubunda görülebilir. Gençlerde aşırı fiziksel yüklenme, uzun süre ekran karşısında yanlış duruş bozuklukları, yüksek düzeyde fiziksel aktivitenin yanlış tekniklerle uygulanması, düşme ve kazalara bağlı olarak ortaya çıkabilir. Ancak çocukluk ve genç yaş grubunda agresif tedavi daha nadiren uygulanır.

  • Bel fıtığı olan herkes ameliyat olmalıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Ziya Akar, bel fıtıklarının büyük bir kısmının ameliyatsız tedavi edilebildiğini belirterek “Fizik tedavi, egzersiz (bel ve karın kaslarını güçlendirici), ilaç tedavisi (ağrı kesici-ödem giderici, kas gevşetici) ve yaşam tarzı değişiklikleri ile birçok hasta iyileşebilir. Ameliyat sadece ağrı diğer tedavi yöntemleri ile yönetilemediğinde, ciddi nörolojik komplikasyonlar (idrar kaçırma, bacaklarda uyuşukluk veya güç kaybı) geliştiğinde önerilir” diyor.

  • Bel fıtığı tamamen iyileşmez, tekrarlar: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bel fıtığı doğru ve zamanında yapılan tedavi ile düzelen bir hastalıktır. Cerrahi tedavi sonrası büyük oranda hastanın yaşam tarzına, hareketlerine bağlı olarak yüzde 5-6 oranında tekrar fıtık ortaya çıkabilir. Uygun tedavi (konservatif veya cerrahi) yapıldıktan sonra egzersizler, yaşam tarzı değişiklileri ile bel fıtığını hayatınızdan çıkartabilirsiniz.

  • Bel fıtığı olan kişi spor yapamaz, sürekli korse takması gerekir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bel fıtığı tanısı alan ve/veya bu tanı ile tedavi gören kişilerin hayatında sportif aktivite çok önemli bir yer tutar. Özellikle bel ve karın kaslarını güçlendirici egzersizler çok önemlidir. Yüzme ve ağırlık çalışması olmadan plates gibi sportif aktiviteler yaşam kalitesini artırdığı gibi tekrarlama riskini de azaltır. Ancak tedaviden sonra bir süre için ani bel hareketi gerektiren sporlar (tenis, kayak, boks vs), aşırı zorlayıcı egzersizler (ağırlık çalışmaları) yapılmamalıdır.

Bel fıtığı cerrahisinde yeni yöntemler

Beyin ve Sinir Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Ziya Akar, cerrahi yöntemin hastanın durumuna, fıtığın yerine ve sinirler üzerindeki baskıya göre değiştiğini belirterek, günümüzde en sık uygulanan cerrahi yöntemleri şöyle açıklıyor: “En sık kullanılan yöntem; mikrocerrahidir. Küçük bir kesiden mikrocerrahi aletler ve ameliyat mikroskobu kullanılarak fıtıklaşan disk materyali temizlenir. Dokulara minimal zarar verildiği için iyileşme süresi kısadır. ‘Endoskopik diskektomi’ denilen, daha küçük kesilerle endoskop kullanılarak yapılan yöntemde de hastalar hızlı iyileşir ve az ağrı hissedeler. Ancak bu yöntem her fıtık için uygun değildir. Laminektomi yönteminde ise; fıtığa ulaşabilmek için omurganın arka bölgesinde bulunan kemik yapı çıkarılır veya kemikte pencere açılarak cerrahi uygulanır. Girişimsel uygulamalarda ise; amaç sinir üzerine bası yapan diskin küçültülmesidir. Ancak bu yöntem küçük ve kabartı şeklindeki fıtıklar için uygundur. Hangi tedavi yönteminin uygun olduğuna Nöroşirürji Uzmanı hastanın MRI ve klinik bulgularına göre karar verir. Minimal invaziv yöntemler daha hızlı iyileşme sağlamalarına rağmen bazen daha büyük cerrahi uygulamalar gerekebilir.”