Yazılar

Obezite ameliyatı sonrası önemli kurallar

Obezite ameliyatı sonrası önemli kurallar

Modern çağın salgın hastalığı obezite dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla yaygınlaşıyor. Özellikle yaklaşık iki yıldır hareketlerin kısıtlandığı, eve kapanmaların yaşandığı ve yeme alışkanlıklarının değişerek abur cubur tüketiminin arttığı pandemi sürecinde obezitenin çok daha sık görüldüğünü belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Bu tehlikeli hastalık ayrıca diyabetten kalbe, kas iskelet sistemi hastalıklarından kansere, hipertansiyondan inmeye dek birçok ciddi hastalığa yol açmaktadır. Obezite tedavisi amacıyla kilo verilmesine yardmcı olmak için yapılan ameliyatlar, yaşam şekli değişikliği yapılmazsa başarıya ulaşamaz. Hedeflenen kiloya ulaşmak ve kilo almadan hayata devam etmek için obezite ameliyatı sonrası bazı kurallara dikkat etmek gerekir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, obezite ameliyatı sonrası dikkat edilmesi gereken 8 önemli kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Günlük yemek yeme düzenine sadık kalın

Obezite sorunu olan kişilerde yeme alışkanlıkları genellikle düzensiz, daha çok atıştırma veya geç saatte yemek yeme şeklindedir. Bu ameliyatlardan sonra bu tür olumsuz beslenme alışkanlıkları yerine, yeterli beslenebilmek için 3 ana öğün ve 2-3 ara öğün şeklinde beslenmeye dikkat edilmelidir. Kişinin ihtiyaçlarına uygun hazırlanan beslenme programına uygun davranılmalıdır. Böylece kişinin kan şekeri dengesi de düzenlenmiş olur. Yemekleri yavaş yemek, ağızda çok çiğnemek gerekir.

Yeterli su içmeye özen gösterin

Yeterli su içmenin kilo kaybını kolaylaştırdığı unutulmamalı, yemek aralarında azar azar en az bir buçuk litre su içilmelidir. Yetersiz sıvı alımı halsizlik, baş ağrısı, kabızlık ve yorgunluk hissine sebep olabilir. Özellikle soğuk kış aylarında su içmek çoğu hasta için zor gelebildiği için su alımı yetersiz kalabilir. Bu nedenle gün içerisinde mutlaka en az bir buçuk litre su tüketmeyi ihmal etmeyin.

Size özel hazırlanan beslenme düzenine uyun

Kusma, bulantı gibi sorunların olmaması için size özel hazırlanan beslenme şekline ve miktarına uyulmalıdır. Bu operasyonlar çoğunlukla midenin büyük bir bölümünün alınması ve kapasitesinin küçültülmesi şeklinde yapıldığı için; az miktarda gıda ile doymak, açlık hissetmemek sık görülen durumlardır. Ayrıca yemekler iyi çiğnenmeden hızlı yendiğinde kusma, şikinlik gibi sorunlarla karşılaşılır. İlk haftalarda sıvı kıvamda gıdalar ile küçük porsiyonlarda beslenmek ve yavaş yemek bu sorunları engeller. Yemek kıvamlarının yavaş yavaş artırılması ve değişen beslenme şekline adaptasyon bu sorunların yaşanmaması için önemli bir kuraldır.

Proteini yüksek besinler tüketin

Protein vücut çalışması için çok gerekli, kasların ana yapı taşı, B grubu vitamin kaynağı ve tokluk hissi veren gıda maddeleridir. Obezite cerrahisi sonrası hızlı kilo kaybı kas kaybına da neden olmaktadır. Yemek yerken önceliği proteinden zengin gıdaya vermek, onu yedikten sonra eğer yenebilirse diğer gıdaları tüketmek ihtiyacı karşılamak için gereklidir. Yeterli protein alınamadığı durumlarda destek proteinler kullanılabilir.

Vitamin ve minerallerinizi düzenli kullanın

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Obezite cerrahisi sonrası özellikle demir, B12, diğer B vitaminleri ve bazı mineral eksiklikleri görülebilmektedir. Bunun nedeni yapılan operasyonun emilimleri etkilemesi ve/veya yeterli miktarda tüketilememesidir. Sağlıklı vücut işleyişi için gerekli olan bu vitamin ve minerallerin 1 yıl kadar destek olarak alınması gerekebilir; bu konudaki doktor önerilerine uyulmalıdır. Bu vitaminlerin yetersizliği halsizlik, saç dökülmesi, kansızlık gibi sorunlara yol açabilir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Alkolden ve gazlı içeceklerden uzak durun

Gazlı içecekler reflü şikayetlerine ve uzun vadede mide kapasitesinin genişlemesine yol açmaktadır. Ayrıca içerdikleri şeker nedeniyle kalori içerikleri yüksektir. Aynı şekilde alkol de kalori içeriği yüksek bir içecek olduğu için yapılan bu tür girişimlerin başarısını engeller. Bu içecekler küçültülmüş mideden kolaylıkla geçebileceği için tüketilen miktarları fazla olabilir. Bu nedenle bu tür şeker ve kalorisi yüksek sıvı içeceklerin alımından kaçınılmalıdır.

Egzersiz yapma alışkanlığı kazanın

Egzersiz sağlıklı kilo verme ve kas yapısının korunmasında çok önemli bir rol oynar. Obezite cerrahisi sonrası hızlı verilen kilolar nedeniyle oluşabilecek sarkmaların daha az olması da egzersiz desteği ile mümkündür. Operasyon sonrası sık yaşanılan kabızlık sorununun çözümüne de yardımcı olur. Bu faydaları nedeniyle egzersiz obezite ameliyatları sonrası takip ve tedavinin önemli bir parçasıdır. İlk 8 hafta ağır egzersiz önerilmemekle birlikte operasyonun ertesi günü yürümeye başlanmalı ve düzenli yürüyüşlere devam edilmelidir.

Ameliyat sonrası doktor ve diyetisyen takiplerini aksatmayın

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Obezite ameliyatı sonrası düzenli takip hastada karşılaşılabilecek olumsuz durumları engellemek için çok önemlidir ve bu tedavinin başarısını kesinleştirir. Bu operasyonların  tekrar kilo alınmaması garantisi yoktur. Yapılan çalışmalar, ameliyattan iki yıl sonra kilo artışlarının söz konusu olabileceğini, bu nedenle hasta takiplerinin önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla kaybedilen kiloların geri alınmaması, kazanılan faydaların kaybedilmemesi için ameliyat sonrası doktor ve diyetisyen takiplerini aksatmayın” diyor.

Yeni yılda yenilenmenin püf noktaları

Yeni yılda yenilenmenin püf noktaları

2022 yılına girmeye sayılı günler kaldı… Hemen hepimiz; heyecan, mutluluk, hüzün, pişmanlık ve umutla geçen yılımızın değerlendirmesini yapıyoruz… Yeni yıl için yeni kararlar alıyor, bu doğrultuda planlarımızı uygulamaya başlıyoruz… Çünkü yeni yıl çoğumuz için yeni bir başlangıç demek! Her yıl hayatımızı yeniden gözden geçirmemizin ise ortak bir nedeni var; daha mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmek! Acıbadem Maslak Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç, yeni yılın, yeni yaşın, aslında her yeni günün kendimize hedefler belirlememiz açısından iyi bir fırsat olduğunu belirterek, “Hayatınızla ilgili güzel başlangıçlar yapmak için özel günleri beklemeyin. Tarihler kontrolünüz altında değildir. Yeni bir günü, ayı ve yılı kontrol edemezseniz, fakat kendinizle ilgili değişimde, kontrol sizde. Ancak siz isterseniz hayalleriniz gerçekleşir ve değişim başlar.” diyor. Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç, ömür boyu mutlu olmak için nelere dikkat etmemiz ve nelerden kaçınmamız gerektiğini anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç

‘Gerçekçi’ planlar yapın

Geçen yıla ait, sizi en çok rahatsız eden konuyu netleştirmeniz, atacağınız ilk adım olmalı. Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç, ardından konuyla ilgili gerçekçi hedefler belirlemeniz gerektiğine dikkat çekerek, önerilerini şöyle anlatıyor: “İhtiyaçlarınızdan daha fazla beklentiye sahip olmanız, ilerlemenizi olumsuz yönde etkileyecektir. Dolayısıyla hayatınızla uyumlu planlar yapmalısınız. İlgilerinize ve yeteneklerinize uygun hedefler belirlemeniz, başarılı olmanızı kolaylaştıracaktır. Önemli olan isteklerinizi bilmek ve sizin için uygun mu onu tartabilmek, aynı zamanda da uğruna emek harcayabilmektir. Hedef belirlerken, sadece ulaşabildiğiniz hedeflere karar kıldığınızdan emin olun. Aksi takdirde, hedefler bir sonraki yıla ertelenen hayaller olmaktan öteye geçemez.

 Hedeflerinizi somutlaştırın! 

Hedefinizin gerçekçi olmasına dikkat edin. “Ayda 10 kilo vereceğim” gibi gerçekleşmesi zor planlar, anlamlı bir hedef değildir; tekrar başa dönmenize yol açabilir. Ayrıca neden kilo aldığınızı da sorgulamayı ihmal etmeyin. Mutsuzluk, rahatlık, çaresizlik veya açlık mı sizi fazla yemeye sürüklüyor? Veya hareketsiz bir yaşam mı sürüyorsunuz? Gerçeğin ne olduğunu tespit ederseniz, hedefinize doğru adımlar atmış olursunuz.

 “İstiyorum” deyin!

Planınızın başarılı olmasındaki en önemli faktörlerden biri de, “Bunu istiyorum” diyebilmek, onu doğru tanımlamaktır. Örneğin; neyi başarmak istiyorsunuz, ne olsun istiyorsunuz? gibi!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Planınızı yazıya dökün! 

Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç, “Planlama yapmamak, başarısızlığı planlamaktır” uyarısında bulunarak, şöyle devam ediyor: “Hedefleriniz için zaman çizelgesi oluşturun. Bunları ne kadar zamanda hayata geçireceğinizle ilgili yazılı bir plan hazırlayın ve gerçekleştirdiğiniz her hedefin yanına bir işaret koyun. Böylelikle neleri hayata geçirebildiğinizi görür ve motive olursunuz”

 Büyük hedefleri küçük parçalara ayırın

Uzun vadeli hedeflerinizi ve bu hedefinize ulaşmanız için yapmanız gereken alt çalışmaları, yani kısa süreli hedeflerinizi belirleyin. Geniş bir sürece yayılan hedefleriniz varsa, onları küçük parçalara ayırın. Hareket planınıza her bir parçayı, hangi tarihlerde olabilecekse, ona göre yerleştirin. En sonuna da ana hedefinizi yerleştirin.

 Net ve olumlu tanımlar yapın

Hedeflerinizi belirlerken net cümleler kurun; net olmak hedefe ulaşmak için çeşitli strateji ve taktikler geliştirmeyi kolaylaştırıyor. Dolayısıyla “Bu yıl para biriktireceğim “demek yerine, “Her hafta kenara şu kadar para ayıracağım” deyin. “Bu yıl dansa gideceğim“ yerine, “Bu yıl salı ve çarşamba günleri dansa gideceğim“ şeklinde cümle kurun. Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç, ayrıca hedeflerinizi uygularken cümlelerinizin olumlu bir dil içermesine dikkat etmeniz gerektiğini belirterek, “Çünkü düşüncelerimiz sözcüklere, sözcüklerimiz eylemlerimize dönüşüyor ve nasıl düşünürsek bir zaman sonra ona evrilmeye başlıyoruz. Bu nedenle olumlu dil kullanmak daha mutlu, huzurlu ve başarılı olmak için oldukça etkili bir araçtır. Örneğin; ’Bundan sonra ağır yemekler yemeyeceğim’ demek yerine ‘Bundan sonra sebze ağırlıklı besleneceğim’ cümlesini tercih edin” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kendinize inanın

Yaptıklarınızla ilgili olumlu tutumunuzu korumaya devam edin; kendinize güvenin. Hedeflerinizi yakın çevrenizle paylaşın, çünkü etkileşimin en iyi yolu paylaşmaktır! Ayrıca konuşmalarınızın gerçekleşmeyen hedefler üzerinden değil, daha çok gerçekleşenler üzerinden olmasını sağlayın.

 Hedeflerinizi görebileceğiniz yere asın!

Tam olarak neye ulaşmak istediğinizi bir kağıda yazın ve onu her gün görebileceğiniz bir yere asın. Bu size, neye dikkat etmeniz gerektiği konusunda hatırlatma olacaktır. Örneğin “Aileme zaman ayıracağım” yazıp notunuzu buzdolabının üstüne asmak yerine, eve girdiğinizde tam karşı duvarınıza asın ve net olun: “En az iki haftada bir ailemle yemek yiyeceğim” gibi.

 İnancınızı kaybetmeyin

“Başarısızlıkların her zaman olabileceğini unutmayın. Pazartesi akşamı yeni başladığınız diyeti bozmuş olabilirsiniz. Ama bu, salı günü tekrar başlayamamak demek değildir” hatırlatmasını yapan Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç, sözlerine şöyle devam ediyor: “Aksamalar olduğunda inancınızı ve motivasyonunuzu kaybetmeyin. Çabaladığınız sürece karşılığını göreceksiniz. Yeter ki çabanızdan vazgeçmeyin! Bebekler emeklemekten yürümeye geçerken ortalama 200-250 kez yere düşüyorlar. Her düşüş ayağa kalkmak için bir neden oluyor. Her başarısızlık da başarıya giden yolda tecrübe ve öğrenme”

Pause Sağlık, Pause Dergi

 Sorumluluk alın

Hayat bizlere her zaman, her istediğimizi sunmuyor. Ancak hedeflerinizin gerçekleşmesi sizin elinizde. Bunu kendinize fark ettirmeli, sorumluluklarınızı bilmeli ve ona göre davranmalısınız.

 Ödül önemli!

Başarılarınızın farkına varın, kendinizle gurur duyun. Ulaştığınız her hedefiniz için kendinizi küçük bir hediye ile ödüllendirin. Örneğin; bir fincan, bir kitap, bir süs eşyası gibi! Böylelikle kendinizi motive edecek ve daha istikrarlı olacaksınız.

İhtiyacınız varsa, yardım alın

Hedeflerinizi gerçekleştirme konusunda; çocuklarınızdan, eşinizden, ailenizden, hatta gerekiyorsa konunun uzmanından yardım alın. Böylelikle en yakınlarınızdan göreceğiniz destekten mahrum kalmamış olursunuz.

Ülkemizde her yıl 40 bini aşkın kişi “akciğer kanseri” tanısı alıyor!

Ülkemizde her yıl 40 bini aşkın kişi “akciğer kanseri” tanısı alıyor!

Akciğer kanseri dünyada ve ülkemizde kanserden ölümler arasında ilk sırada yer alıyor. Dünyada her yıl 2 milyondan fazla, ülkemizde de 40 bini aşkın kişiye, sigaranın en önemli risk faktörü olduğu ‘akciğer kanseri’ tanısı konuyor. Günümüzde en korkulan kanser türlerinden biri olsa da, tanı ve tedavisinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde hastaların yaşam süreleri uzatılırken, yaşam kaliteleri de artırılıyor. Öyle ki erken tanı konulduğunda; immünoterapi, hedefe yönelik tedavi ile kemoterapi yöntemlerinin kombine edilerek uygulandığı tedavi protokolüyle hastalar uzun yıllar sağlıklı ve aktif yaşamlarına devam edebiliyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, günümüzde akciğer kanseri tedavisinin hastaya özel planlandığına ve bu sayede tedaviden oldukça başarılı sonuçlar alındığına dikkat çekerek, “Akciğer kanseri temel olarak ‘küçük hücreli olan’ ve ‘küçük hücreli olmayan’ şeklinde ikiye ayrılıyor. Küçük hücreli akciğer kanseri erken evrede kemoterapi ve radyoterapinin birlikte uygulanmasıyla tedavi ediliyor. Yaygın evrede ise kemoterapi ve immunoterapi kombinasyonuyla tedavinin başarısı artıyor. Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri ise moleküler özellikleri farklı olan birçok hastalığı içeriyor. O nedenle kişiye özel hassas tıp yöntemleriyle hastanın tümörüne özel en uygun tedavi seçiliyor” diyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, akciğer kanserinin tedavisinde çığır açan gelişmeleri anlattı; önemli uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Özlem Er

İmmünoterapi

İmmünoterapi; vücutta bağışıklık hücrelerinin uyarılarak kanser hücrelerini tanıması ve ortadan kaldırması esasına dayalı bir tedavi yöntemi. Bağışıklık sistemi elemanlarından olan makrofajlar, NK hücreleri ve T lenfositleri gibi hücrelerin aktifleştirilmelerini sağlayan immünoterapi, temelde kişinin bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi amacıyla uygulanıyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, günümüzde immünoterapide en çok kullanılan ilaçların bağışıklık kontrol noktası inhibitörleri (baskılayıcılar) olan antikorlar olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor:

“Kontrol noktası inhibitörleri, yani antikorları günümüzde birçok kanserde önemli iyileşme sağlayan ve kullanımı gittikçe yaygınlaşan ilaçlardır. Bu özel moleküller bağışıklık sistemindeki doğal fren mekanizmasını ortadan kaldırarak, kanserli hücreyi tanıyan ve saldıran T hücrelerinin aktivasyonunu sağlıyorlar. Moleküller bağışıklık sisteminin kanserli hücrelere saldırmasını durduran ‘kontrol noktası proteinlerini’ bloke ederek etki gösteriyorlar”

Kemoterapi

Kemoterapi; kanser hücrelerinin büyümelerini ve çoğalmalarını önleyerek onları hasara uğratan bir tedavi yöntemi. Hızlı çoğalan hücreler kemoterapi tedavisiyle yok oluyorlar. Günümüzde kemoterapi uygulamalarında yan etkileri destek tedavilerle önlemek mümkün oluyor. Bulantı, kusma, kan değerlerinde düşme gibi yan etkiler bu şekilde önlenebiliyor. Prof. Dr. Özlem Er, küçük hücreli akciğer kanserinde kemoterapi yönteminin tedavinin en önemli parçası olduğunu vurgulayarak, “Bunun nedeni ise kemoterapinin küçük hücreli akciğer kanserinde hızlı çoğalan hücrelerde etkili olması ve yaygın hastalıkta kemoterapi ile immünoterapinin birlikte uygulanması. Bu yöntemlerde oldukça başarılı sonuçlar alınıyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hedefe yönelik tedavi

Hedefe yönelik tedavi “akıllı ilaçlar” olarak bilinen yöntem. Kanser hücrelerinin büyümelerini ve çoğalmalarını sağlayan hedefler saptanarak, bu özel moleküllerle hücre büyümesi durduruluyor. Bu sayede normal hücrelerde oluşan yan etkiler en aza indirgeniyor. Hedefe yönelik tedaviler özellikle küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde tümörün genomik, bir başka deyişle hücrenin moleküler düzeyde özelliklerine göre düzenleniyor. Hücrede EGFR, ALK, ROS, BRAF, MET, RET diye adlandırılan 10’dan fazla hedef test edilerek, uygun molekül saptanıyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, “Moleküler özelliğine göre tedavi seçimi sayesinde, hem erken evre hem de ileri evre akciğer kanserinde tedavinin etkinliği yüksek, yan etkisi az oluyor ve hastaların yaşam süreleri belirgin oranda uzuyor” diyor.

 Sigara içiyorsanız… Dikkat!

Akciğer kanserinin en önemli nedeni, yüzde 90’ından sorumlu olan sigara! Sigaraya başlama yaşı ne kadar erkense, akciğer kanserinin gelişme riski de o oranda artıyor. Akciğer kanseri ileri evrelerde saptandığında hızlı ilerleyen bir hastalık. Bu nedenle erken tanısı yaşamsal öneme sahip. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, düşük doz radyasyonlu bilgisayarlı tomografi tetkikinin akciğer kanserinin erken tanısında etkin ve riski en az yöntem olduğuna işaret ederek, “20 yıl boyunca günde bir paket veya daha fazla sigara içmiş olan 50-77 yaş arasındaki kişiler, halen içmekte olanlar ve 15 yıldan daha kısa süre önce sigarayı bırakanlar, risk grubunu oluşturuyor. Erken tanı için risk grubundaki kişilerin yılda bir kez düşük doz bilgisayarlı akciğer tomografisi ile mutlaka taranmaları gerekiyor” diyor.

Diyabetli kişiler spor yapabilir mi?

Diyabetli kişiler spor yapabilir mi?

Uluslararası Diyabet Federasyonu verilerine göre; dünyada halen ortalama 463 milyon diyabetli hasta yaşıyor ve bu rakamın 2045 yılı itibariyle yaklaşık 700 milyona yükseleceği öngörülüyor. Avrupa’da 20-79 yaş arasında en fazla diyabetli kişilerin bulunduğu ülkeler arasında, Türkiye 6 milyondan fazla diyabet hastasıyla, Rusya ile Almanya’dan sonra 3. sırada yer alıyor. Ülkemizde yapılan TURDEP-II çalışmasına göre; tarama yapılan ve diyabet tanısı alan kişilerin yaklaşık yarıya yakını hasta olduklarını da bilmiyor! Bunun nedeni ise diyabetin yıllarca belirti vermeden sinsice ilerleyen bir hastalık olması. Dolayısıyla tanı konulduğunda en az 5-10 yıllık geçmişi olduğu varsayılıyor. Diyabetin başlangıçta şikayet oluşturmaması da tanı zamanına kadar geçen sürede hastada önemli komplikasyonların gelişmesine yol açabiliyor!

Acıbadem Maslak Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. İnan Anaforoğlu, erken tanı konulduğunda ve tedaviler aksatılmadığında ise hastaların son derece normal ve komplikasyonsuz bir yaşam sürebileceklerini belirterek, “Erken tanı için düzenli aralıklarla açlık kan şekerinin kontrol edilmesi büyük önem taşıyor. Dolayısıyla risk faktörü olmayan kişilerin 45 yaşından sonra her 3 yılda bir diyabet için değerlendirilmek üzere hekime başvurmaları gerekiyor. Ailede diyabet öyküsü, obezite, hipertansiyon, hamilelikte diyabet ve polikistik over sendromu gibi risk faktörü olan kişilerde ise açlık kan şekeri testine daha erken yaşlarda başlanması ve sıklığının artması yaşamsal öneme sahip” diyor. Ancak toplumda diyabetle ilgili doğru sanılan hatalı bilgiler ve bu doğrultuda hareket edilmesi nedeniyle hastalığın tanısı gecikebiliyor, tedaviden etkin sonuç alınamayabiliyor veya hastalığın yol açtığı kalp damar hastalıkları gibi komplikasyonlar şiddetlenebiliyor. Peki, hangi yanlış inanışlar diyabet hastalarının hayatını güçleştiriyor? Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. İnan Anaforoğlu, diyabet hakkında toplumda doğru olduğu düşünülen 8 hatalı bilgiyi anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Prof. Dr. İnan Anaforoğlu

Diyabet sadece ileri yaştaki kişilerde görülür! YANLIŞ

Doğrusu: Yaygın inanışın aksine, diyabet sadece ileri yaşlarda değil, genç yaşlarda, hatta çocuklarda bile gelişebiliyor. Tip 2 diyabet daha çok genetik yolla geçen, ileri yaşlarda ortaya çıkan, hatalı beslenme ve kiloyla ilişkili olan bir diyabet türü. Ancak ülkemizde obezite sıklığının artmasıyla birlikte tip 2 diyabet daha erken yaşlarda, gençlerde, hatta çocuklarda dahi tespit edilebiliyor. Genetik geçişi çok zayıf olan ve mutlaka insülin tedavisi gerektiren bir diyabet türü olan Tip 1 diyabet ise daha çok çocukluk-ergenlik dönemlerinde oluşuyor.

Diyabetli kişiler spor yapamaz! YANLIŞ

Doğrusu: Prof. Dr. İnan Anaforoğlu, diyabet hastalarının her türlü sporu yapabileceklerine dikkat çekerek, şöyle devam ediyor: “Hatta dünya çapında çok ünlü şampiyon sporcular bile var. Spor yapmak, düzenli egzersiz yapmak hastalarda kan şekerini düşürerek tedaviyi kolaylaştırıyor. Ancak unutulmamalı ki diyabetli kişiler spor yapmaya başlamadan önce diyabet tedavilerini yöneten doktorları, gerekirse kardiyoloji ile göz uzmanı tarafından değerlendirilmeli ve kendilerine uygun spor programı açısından yönlendirilmeli, tedavileri düzenlenmeli”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Diyabet hastalarının hamile kalmaları sakıncalı! YANLIŞ

Doğrusu: Diyabeti olan hastalar, kan şekerleri düzenlendiğinde hamile kalabiliyor ve son derece sağlıklı çocuklar doğurabiliyorlar. Ancak annenin diyabeti hamilelikte çocuğa geçmese de, bu süreçte kötü yönetilmiş bir diyabet ise bebekte doğum sonrası şeker düşmesi ve sarılık gibi bazı komplikasyonlara ya da annede gebelik tansiyonu, erken veya zor doğum gibi bazı ciddi tablolara sebep olabiliyor. Hamilelik öncesinde ve hamilelik boyunca şekerin düzenli takip edilmesi durumunda ise hem bebekte hem de annede komplikasyon gelişme riski oldukça düşük oluyor.

Hamileyken insülin tedavisi bebeğe zarar verebilir! YANLIŞ

Doğrusu: Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. İnan Anaforoğlu “Hamileyken diyabet için en uygun tedavi insülin tedavisidir. İnsülin plasentadan bebeğe geçmez, anneye ve bebeğe bir zararı olmaz” diyor.

Karbonhidratlı gıdalardan tamamen uzak durulmalı! YANLIŞ

Doğrusu: “Sadece şekerli gıdalardan uzak durarak diyet yapmak doğru değildir. Karbonhidratlar ve yeterince yağ ile proteinden oluşan dengeli bir diyet önemlidir” uyarısında bulunan Prof. Dr. İnan Anaforoğlu, “Sağlıklı diyetin taze sebze-meyve, lifli gıdalardan zengin olması bekleniyor. Ayrıca glisemik indeksi düşük, kaliteli liften zengin karbohidratların tüketilmesi hastaları kan şekerindeki ani değişimlerden koruyor ve tok tutuyor. Kaliteli karbonhidratlar ayrıca sindirim sitemi ile bağışıklık sistemi için de faydalı oluyor” diyor.

Diyabet cinsel hayatı bitiriyor! YANLIŞ

Doğrusu: Diyabetik hastaların kan şekerleri beklenen-normal aralıklarda seyrettiği sürece cinsel fonksiyon bozukluğu olması beklenmiyor. Hastaların cinsel hayatları normal bir şekilde devam edebiliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

İnsülin bağımlılık yapar! YANLIŞ

Doğrusu: İnsülin; organlarımızın ve hücrelerimizin hayatta kalmaları-beslenmeleri için ihtiyaçları olan glukozu almalarını sağlayan, pankreastan salgılanan bir hormon. Prof. Dr. İnan Anaforoğlu, insülinin bağımlılık yapma özelliği olmadığını belirterek, “İnsülin eksikliğinde dışarıdan insülin verilmesi gerekiyor. Yine tip 1 diyabet, organ yetmezliği, ameliyat dönemi ve hamilelik gibi bazı özel durumlarda insülin tedavisine ihtiyaç duyulabiliyor. Bazı hastalarda diyet ve egzersizin eşlik ettiği ilaçlarla metabolik iyileşme ve kilo verme sonrasında insülin tedavisi kesilerek diğer tedavilere geçilebiliyor. Ancak hekim önerisi olmadan hastaların kendi kendilerine insülin tedavilerini asla kesmemeleri gerekiyor” diyor.

Doğal balda-pekmezde, nar ekşisinde ve erik ile yeşil elma gibi ekşi meyvelerde şeker yoktur. Kan şekerini yükseltmezler! YANLIŞ

Doğrusu: Balda-pekmezde, nar ekşisinde ve ekşi meyvelerde şeker vardır. Dolayısıyla kan şekerini yükseltirler.

Zatürreye karşı nasıl önlem alınır

Zatürreye karşı nasıl önlem alınır

Halk arasında ‘zatürre’ olarak bilinen ‘pnömoni’, akciğer dokusunda bulunan hava keseciklerinin enfeksiyonu olarak tanımlanıyor. Sonbahar ve kış aylarında soğuyan havanın vücut direncini düşürmesiyle birlikte görülme sıklığı artan zatürre, ülkemizde tüm ölüm nedenleri arasında 5. sırada yer alırken, enfeksiyonlar nedeniyle oluşan ölümlerde ise ilk sıraya yükseliyor. Zatürre erken tanı aldığında tedavi edilebilse de, özellikle bağışıklık sisteminin henüz gelişimini tamamlamadığı bebeklerde, eskisi kadar güçlü olmadığı ileri yaş grubunda ve baskılandığı kronik hastalığı olan kişilerde ciddi nefes darlıklarına, solunum sıkıntılarına, hatta ölüme bile yol açabilen ciddi bir hastalık.

Acıbadem Maslak Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Sezen Genç, Covid-19 pandemisinde zatürreden korunmanın en etkili yolunun ise zatürre aşısı olduğuna dikkat çekerek, “Covid-19 bağışıklık sistemini ciddi anlamda bozabiliyor, zatürre etkenlerinin akciğerlere yerleşmelerini kolaylaştırıyor. Her iki hastalığın birlikte görülmesi de solunum yollarında ciddi hasar oluşturarak hastanın solunum cihazına bağlanmasına ve yoğun bakım ünitesinde tedavi görmesine yol açabiliyor, daha da kötüsü ölüme bile sebep olabiliyor. Özellikle hastalığın daha ağır seyredebileceği risk grubunda etkin aşılama, hastalığa bağlı gelişebilecek olumsuz tabloların riskini oldukça azaltacaktır. Dolayısıyla 65 yaş üzerinde olan ve hastalığın daha ağır seyredebileceği risk grubundaki kişiler mutlaka aşı olmalılar” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Sezen Genç

Kalabalık ortamlarda hızlıca bulaşabiliyor

Genellikle vücut direnci düştüğü zaman gelişen zatürreye; bakteriler, virüsler ve mantar enfeksiyonları neden oluyor. Öksürme ve hapşırma gibi faktörlerle yayılan mikroplar saatlerce havada asılı kalabiliyor. Bu mikropların solunması da hastalığın kolayca bulaşmasına neden olabiliyor. Toplu taşıma araçları gibi kapalı ortamlarda bulunmanın yanı sıra hastayla temas edilmesi ve havlu ya da bardak gibi eşyaların ortak kullanımı da riski artırıyor.

Sadece kuru öksürükle de seyredebiliyor

Üşüme ve titreme ile yükselen ateş, öksürük, koyu balgam (sarı, yeşil ya da pas renginde), özellikle nefes alıp vermekle belirginleşen yan ağrısı ve eşlik eden nefes darlığı, zatürrenin tipik belirtilerini oluşturuyor. Ancak bazı hasta gruplarında kas eklem ağrıları, karın ağrısı ile kuru öksürük gibi sinsi bulgularla giden atipik durum görülebiliyor. Bu noktada hastanın farkındalığı, dolayısıyla hekime başvuru süreci gecikiyor. Bunun sonucunda hastalığa ait nefes darlığı, solunum problemleri, hatta solunum desteği gerekliliği gibi olumsuz sonuçların gelişme riski artıyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Sezen Genç, tedavide gecikmemek için balgam çıkarma ve yüksek ateşin de eşlik ettiği öksürükte zaman kaybetmeden hekime başvurmak gerektiği uyarısında bulunuyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Zatürreye karşı 8 etkili öneri

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Sezen Genç, solunum yolu enfeksiyonlarından korunma önlemlerinin zatürrede de mutlaka alınması gerektiğini belirtiyor; önerilerini şöyle sıralıyor:

  • Maske kullanın: Maske kullanmayı asla ihmal etmeyin. Maske Covid-19 virüsünün bulaşma riskini düşürdüğü gibi zatürre mikroplarına maruziyeti de azaltıyor.
  • Aşı yaptırın: Kritik öneme sahip diğer bir konu ise aşılama. Hem Covid-19’a karşı aşılanma hem pnömokok aşılaması hastalığın gelişme riskini azaltıyor.
  • Ellerinizi sık sık yıkayın: El hijyenine dikkat etmeniz de zatürre mikroplarının bulaşmalarını önlemede kritik role sahip. Özellikle toplu bulunulan ortamlarda bir yere dokunduktan sonra ve yemeklerden önce ellerinizi en az 20 saniye boyunca sık sık yıkayın.
  • Kapalı ortamlardan kaçının: Solunum yoluyla kolayca bulaşabildiği için kapalı ortamlarda mümkün olduğunca bulunmayın. Bulunmak zorunda olduğunuzda mutlaka maske kullanın.
  • Sık sık havalandırın: Bulunduğunuz ortamı sık sık havalandırmanız, ortamdaki mikrop yükünün azalmasını sağlayacaktır. Odanızı her gün en az 3 defa olacak şekilde, 15 dakika havalandırmayı ihmal etmeyin. Sıklığın arttırılması uygun sıcaklığın ve nemin sağlanması riski daha da azaltacaktır. Klimaların temizliğine de mutlaka dikkat edin.
  • Sağlıklı beslenin, düzenli uyuyun: Bağışıklık sisteminizin güçlü olması için dengeli ve düzenli beslenin, uyku düzeninize dikkat edin.
  • Sigara kullanmayın, alkol tüketmeyin: Bağışıklık sistemini baskılayıcı etkisi nedeniyle sigara ve alkolden kesinlikle uzak durun. Sigaranın akciğer dokusuna verdiği direkt toksik etki ve enfeksiyona yatkınlık geliştirmesinin yanı sıra tedavi direncine de sebep olduğunu unutmayın.
  • Bol bol su için: Zatürreye karşı bol bol su içmeniz de çok önemli. Bunun nedeni ise ağız ve buruna ulaşan mikropların kuru bölgelere daha kolay yerleşebilmeleri. Her gün 2-2.5 litreyi gün içine dağıtarak tüketmeyi alışkanlık haline getirin.

 

 

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hastanede yatarak tedavi gerekebiliyor

Zatürre hafif seyrediyorsa ve genelde ek risk faktörü olmayan hastalarda tedavi evde yapılabiliyor. Şiddetli boyuta ulaşan zatürrede ise hastaneye yatış gerekebiliyor, bazı hastalarda solunum desteği ile yoğun bakım tedavisine ihtiyaç duyulabiliyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Sezen Genç, erişkinlerde zatürrenin en sık nedeni olan bakteriyel etkenlerin tedavisinde temel basamağın antibiyotikler olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Tedavinin temelini oluşturan antibiyotiklerin yanı sıra istirahat, ağrı kesiciler ve ateş düşürücüler ile bol su tüketimi fayda sağlıyor. Risk grubuna özel gelişme ihtimali artan virüs ve mantar gibi etkenler tespit edilirse, mutlaka bu sorunları da kapsayacak olan tedavi uygulanıyor. Tedavinin süresi genellikle 7-10 gün arasında seyrediyor. Ancak hastalığın şiddetine göre, eşlik eden başka bir hastalık ve spesifik etken varlığında 3 haftaya uzayabiliyor.”

Bu besinleri birlikte tüketmeyin!

Bu besinleri birlikte tüketmeyin!

Türk mutfağında bazı yemeklerin birlikte tüketilmesi yılların alışkanlığı. Genellikle yemek planlamaları yaparken ilk olarak akla bu eşleşmeler geliyor. Örneğin; kurufasulye-pilav, köfte-ayran, karnıyarık-pilav gibi… Ama bazı gıdaları birlikte tüketirken dikkatli olmakta fayda var. Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Bazı besin

maddelerinin emilimi birlikte tüketildiği zaman birbirinden olumsuz etkilenebiliyor. Lezzetleri birlikte çok güzel olsa da sağlıklı beslenme önerileri açısından biraz değişiklikler veya eklemeler yapılmasına da ihtiyaç duyulabilir. Günümüz koşullarında daha da önemli hale gelen güçlü bağışıklık sistemi, sağlıklı beslenme ile yeterli vitamin- mineral almakla doğrudan alakalı olduğu için yediğimiz gıdaların içeriklerinin dengeli olması gereklidir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı ‘pilav üstü kuru’dan köfte-ayran ikilisine birlikte tüketildiğinde dikkat edilmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kuru fasulye/nohut-pilav ikilisi

Baklagiller grubundan olan kurufasulye, nohut gibi gıdalar oldukça besleyici bir içeriğe sahip olup bitkisel protein, kalsiyum, demir, çinko, manganez, bakır ve B grubu vitaminlerden oldukça zengindir. Her yaş grubunda mutlaka tüketilmesi önerilen çok sağlıklı bir gıda grubudur. Buna karşın içerdikleri bu vitaminlerin vücutta kullanımını artırmak için C vitamininden zengin salata / meyve gibi gıdalarla tüketilmesi önerilir. Kurufasulye ile birlikte pilav tüketilmesi bir alışkanlık halindedir. Pirincin glisemik indeksinin yüksek olması tüketilirken dikkatli olunmasını gerektirir. Özellikle diyabet hastalığı, insülin direnci gibi rahatsızlıkları olan kişilerin pirinç pilavı tüketmemesi, onun yerine bulgur pilavı tüketmesi önerilir. Aynı zamanda baklagillerde eksik olan metiyonin amino asiti nedeniyle kurufasulye ve nohut bulgur ile birlikte yenildiğinde kaliteli bir protein kaynağı haline gelir. Ayrıca kuru fasulye- pilav yanına yoğurt veya ayran eklenmesi şeker emilimini yavaşlatacaktır.

Köfte – ayran ikilisi

Et grubu yiyecekler hayvansal protein kaynağıdır. Aynı zamanda çok iyi bir demir ve B12

kaynağıdır. İçerdikleri demir anne sütünden sonra vücutta en yüksek emilim oranına sahiptir. Özellikle kadınlarda daha fazla görülen önemli bir sağlık sorunu olan anemi (kansızlık) yeterli miktarda demir içeren gıdaların tüketilmemesi veya yapılan beslenme yanlışları nedeniyle oluşur. Besinlerle aldığımız demirin emilimi birçok etken ile azalabilir. Kafeinli içecekler, süt ürünleri, kepek vb. demir emilimini azaltabilir. Bu nedenle özellikle ciddi kansızlık şikayeti olanlar et-köfte gibi demirden zengin gıdalarla birlikte süt-yoğurt tüketmemeye dikkat etmeli ve et yemeklerinin yanında mutlaka biber, domates, yeşil salata gibi C vitamininden zengin yiyecekleri tüketmelidir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

 

Süt ve pekmez / yumurta ikilisi

Süt kalsiyum içeriği çok yüksek, genellikle çocuklara kahvaltıda bol miktarda içirilen bir

içecektir. Pekmez ve yumurta da kahvaltıda tüketilen, protein ve demirden zengin çok kıymetli besinlerdir. Sütte bulunan kalsiyum, pekmez ve yumurtanın içerdiği demirin emilimini yavaşlatır veya engeller. Bu engellemenin olmaması için yumurta ve pekmez içeren kahvaltılarda içecek olarak taze sıkılmış portakal suyu içilmesi daha iyi bir seçenektir. Süt ara öğünlerde veya akşam yatmadan önce içilirse daha faydalı olacaktır.

Yemek üstü kahve – çay

Yemeklerin hemen üstüne içmeyi sevdiğimiz geleneksel içeceklerimiz olan kahve, çay kafein

açısından çok zengin içeceklerdir. Yenilen yemeklerden aldığımız demirin emilimi hemen yemek üstüne içilen çay, kahve nedeniyle çok azalır. Demirden zengin gıdaları fazla tüketmediğimiz de düşünülürse kansızlığı önlemek için bu alışkanlığımızdan vazgeçmemiz gereklidir. Özellikle kahvaltıda tüketilen demir kaynağı yumurta ile çay içilmemesi veya açık limonlu bir çay içilmesine, yanında portakal, kivi gibi C vitamininden zengin meyvelerin tüketilmesine dikkat edilmelidir.

Balık ile yoğurt

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Toplumumuzda genellikle balık

ile birlikte yoğurt, süt gibi ürünler tüketildiğinde kişiyi zehirlediği düşüncesi yaygındır. Fakat bu doğru değildir. Balık çabuk bozulabilen bir gıda olduğu için iyi saklanması ve mümkünse taze olarak tüketilmesi gerekir. Balıkta oluşan herhangi bir bozulma varsa yoğurtla birlikte yenildiğinde sindirim sistemi bozukluklarına neden olabilir. Balıkta bulunan histamin adlı proteinin miktarı balık bayatladığı zaman artar. Yoğurtta da histamin bulunur, dolayısıyla bayatlamış bir balık ile yoğurt yenildiği zaman histamin artışı zehirlenme belirtilerine neden olur. Balığın ve yoğurdun taze olduğundan eminseniz rahatlıkla birlikte tüketebilirsiniz.

Ispanak ve yoğurt ikilisi

Kış-ilkbahar aylarının gözde sebzelerinden olan ıspanak C vitamini deposu olmasının yanında potasyum, kalsiyum, magnezyum, manganez, çinko, karoten ve lutein gibi oldukça zengin besin ögesi içeriğine sahiptir. Kalorisi düşük, antioksidan içeriği ise yüksek olduğundan  birçok hastalığa iyi gelmektedir. K vitamini sayesinde kemik sağlığına, A vitamini içeriği ile gözlere, folik asit içeriği ile sinir sistemi gelişimine, kansızlığa ve daha pek çok hastalığa iyi gelmektedir. Ispanağın yoğurtla birlikte tüketilmesi besin içeriğinin daha da zenginleşmesi nedeniyle sakınca teşkil etmez. Yani yoğurdun ıspanağın içindeki demiri bağladığı inanışı doğru değildir.

Meme kanseri yaygınlaşıyor!

Meme kanseri yaygınlaşıyor!

Dünyada ve ülkemizde kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri erken dönemde hiçbir belirti vermeyerek sinsice ilerleyebiliyor. Günümüzde meme kanserinin giderek artış gösterdiğini, buna karşın bilim insanlarının yoğun çalışmalarıyla tanı ve tedavide son yıllarda devrimsel denilebilecek yöntemler geliştirdiğini belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir “Son birkaç yıl içinde yürütülen çalışmaların sonuçları meme kanseri pratiğimizi devrimsel nitelikte değiştirmiştir. Erken teşhis etkin ve güvenli ilaçların günlük pratiğimizde yer almasıyla her evredeki meme kanserli hastalarımıza yeni yaklaşımlarla modern tedavi seçenekleri sunabiliyoruz” diyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir, Ekim Ayı Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada meme kanserinde en yeni 3 tedavi yaklaşımını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Sağlıksız beslenmeden hareketsizliğe, aşırı kilodan uzun süreli ve kontrolsüz hormonal tedavilere, sigara ve alkolden hiç doğum yapmamaya, erken adete girmekten geç menopoza… Son yıllarda ülkemizde görülme sıklığı giderek artan meme kanserine birçok etken zemin hazırlayabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir “Ailede özellikle birinci dereceden ve genç yaşta meme kanseri tanısı alan biri varsa, genetik geçişli meme ve jinekolojik kanser sendromlarının da düşünülmesi ve taramaların buna göre planlanması gerekir” diyor. Meme kanserinin erken evrede hiç bir belirti vermeyebildiğini, tümör büyüdüğü zaman memede ele gelen ağrılı veya ağrısız kitle, meme başında çekinti, meme başından kanlı akıntı, koltuk altında ele gelen şişlik, meme derisinde kızarıklık, ısı artışı ve portakal kabuğu görünümü ile kendini gösterebildiğini belirten Prof. Dr. Gökhan Demir “Ama amaç bütün bu belirtileri vermeden tümörü bir santimetrenin altında, erken evrede teşhis edebilmektir. Bu ancak hiçbir yakınması olmayan sağlıklı kadınlarda taramaların yapılması ile sağlanabilir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Gökhan Demir

Bu 5 önleme dikkat!

Meme kanseri riskini azaltmak için; aşırı kilodan uzak durmak, düzenli egzersiz yapmak, dengeli ve Akdeniz diyeti ağırlıklı beslenmek (yani mevsiminde bol miktarda sebze-meyve tüketmek, bol balık yemek, zeytinyağlı gıdaları seçmek, az şeker, az tuz tüketmek, aşırı hayvansal yağdan ve işlenmiş gıdalardan uzak durmak), kaliteli ve yeterli uyumak, alkolden ve sigaradan kaçınmak gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Gökhan Demir “Son yıllarda yapılan çalışmalarda uyku düzeninin de meme kanseri gelişme riski ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Özellikle gece nöbeti tutarak çalışan kadınlarda meme kanseri riski biraz daha yüksek bulunmuştur. Uyku sırasında DNA hasarı gelişmiş, henüz kansere dönüşmemiş ancak bu yola girmiş olan hücreler onarılır ve yenilenir. Bu nedenle sağlıklı uykunun koruyucu etkisini de atlamamak gerekir” diye konuşuyor.

Elle muayene ve mamografi hayat kurtarıyor!

Tüm bu sağlıklı yaşam alışkanlıkları edinilmiş olsa da meme kanseri riskinin tamamen ortadan kalkmadığını vurgulayan Prof. Dr. Gökhan Demir şöyle konuşuyor: “Meme kanserinde erken tanı çok önemlidir. Çünkü meme kanseri erken teşhis edildiğinde tam olarak şifaya kavuşulabilen bir hastalıktır. Bu nedenle her kadının kendi kendini elle muayene etmesi (ergenlik yaşından itibaren ayda bir her iki memenin ve koltuk altının kişi tarafından elle yoklanması) ve her sağlıklı kadının 40 yaşından itibaren yılda bir mamografi yaptırması gerekir. Özel bir neden varsa 35 yaşından itibaren yapılmalıdır. Ailevi meme kanseri sendromu olan ailelerde ise meme kanseri taramasının meme MR’ı ile birlikte yapılması önerilmektedir.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tedavide yeni savaşçılar artıyor!

Bilim insanlarının meme kanserinin tedavisine yönelik gerçekleştirmekte olduğu araştırmaların tüm hızıyla devam ettiğini belirten Prof. Dr. Gökhan Demir “Meme kanserinin tedavisinde bugün elimizde çok zengin bir cephaneliğe sahibiz. Tedavinin seçimi ve sıralaması hastalığın evresine ve tümörün biyolojisine göre belirleniyor. Son yıllarda kullanmaya başladığımız antikor-ilaç birleşikleri de kanser tedavisinde kanser hücrelerini seçici olarak öldürmek için “Truva atı” gibi çalışmaktadır. Hedefe özgü olarak üretilen bir immunglobulin molekülüne taşıtılan kemoterapi ilaçları, hedef hücreye ulaşıp hedeflerine bağlandıktan sonra hücre içine alınarak veya uygun koşullar altında taşıyıcı antikorundan ayrılıp etrafındaki hücrelere etki edecek şekilde ileri teknolojiyle ve mühendislikle geliştirilmişlerdir” diyor.

Her meme kanserinde cerrahi tedavi şart mı?

Her meme kanserinde cerrahi tedavi şart mı?

Sağlıksız beslenmeden aşırı kiloya, menopoz döneminde uzun süreli ve kontrolsüz hormon kullanımından sigara, alkol ve strese dek birçok faktör nedeniyle meme kanseri günümüzde giderek yaygınlaşıyor. Artık genç yaşta da kapıyı çalabilen meme kanserine karşı farkındalığı artırmak ve erken teşhisin önemi konusunda toplumu bilinçlendirmek amacıyla tüm dünyada Ekim Ayı Meme Kanseri Farkındalık Ayı olarak kabul ediliyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı ve Senoloji (Meme Bilimi) Enstitüsü Müdürü, Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Cihan Uras, sağlık boyutu kadar estetik kaygıların da ciddi ölçüde yaşandığı ve kafalarda pek çok sorunun yer aldığı meme kanseri cerrahisi hakkında hastaların en sık yönelttiği 9 sorunun cevaplarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Cihan UrasSORU: Her meme kanserinde mutlaka cerrahi tedavi gerekli mi?

CEVAP: Bazı metastatik meme kanserleri hariç, her meme kanserinin tedavisinde cerrahi gereklidir. Ancak tedavi sıralamasındaki yeri hastalığın ilk tanısındaki evresine ve tümörün biyolojisine göre farklılık gösteriyor.

SORU: Meme kanseri tedavisinde ilk seçenek cerrahi mi?

CEVAP: Her zaman ilk tedavi seçeneği cerrahi değildir ve olmamalıdır. Bu kararı tamamen hasta bazında almak gerekiyor. Hastanın genel durumuna, tümörün evresine ve tümörün biyolojisine göre karar vermek gerekiyor. Hastada tümör boyutu büyük, tümör özellikleri agresif ve koltuk altına yayılım özelliklerinden biri, bir kaçı ya da hepsinin olduğu lokal ileri evre meme kanserlerinde ilk tedavi seçeneği sistemik tedavi (kemoterapi ve akıllı ilaç-immünoterapi kombinasyonları) oluyor. Tümör boyutu küçük, tümör yumuşak başlı, koltuk altına ve uzak organlara metastaz olmadığı erken evre meme kanserlerinde önce cerrahi ve sonrasında sistemik tedavi uygulanıyor. İlk tanıda metastatik olan hastalarda öncelikle sistemik tedavi ile başlanıyor ve bu tedavi sonrasında tedavi yanıtının uygun olduğu hastalarda cerrahi tedavi sürece ekleniyor.

SORU: Meme kanserinde meme mutlaka alınmalı mı?

CEVAP: Prof. Dr. Cihan Uras “Meme kanserinde memenin mutlaka alınmasına gerek yok. Meme kanseri cerrahisinin ilk yapılmaya başlandığı zamanlardan günümüze kadar olan gelişmeler, bilimsel çalışmalar ve hasta takipleri meme kanseri tedavisinde özel durumlar hariç memenin tamamının alınmasının gerekli olmadığını gösterdi. Günümüzde cerrahide altın standart memenin korunmasını sağlayan meme koruyucu cerrahidir. Uygun hastalarda eğer tümör çok büyük değilse, tümör meme içinde yaygın değilse seçilmesi gereken yöntem memenin tümör olan kısmının alındığı meme koruyucu cerrahidir. Bu koşulların olmadığı hastalarda meme dokusunun tamamının alındığı ameliyatları tercih ediyoruz” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SORU: Memenin korunduğu ameliyatlarda memenin şekli bozuluyor mu?

CEVAP: Meme koruyucu cerrahilerde memenin şekli bozulmuyor. Küçük tümörlerde memenin şekli değişmiyor. Büyük tümörlerde onkoplastik cerrahi yaparak memenin şeklini koruyoruz. Onkoplastik cerrahide cerrahi prensiplerle plastik cerrahi prensiplerini birleştiriyoruz. Memenin içinde dokuları kaydırarak, çeşitli teknikler kullanarak memenin şeklini koruyoruz.

SORU: Memenin tümünün alınması gerekli mi? Gerekli olduğu durumlarda meme başı alınıyor mu?

CEVAP: Memedeki tümör meme içinde çok yaygınsa, hastada gen mutasyonu varsa ya da hastanın ailesel meme kanseri riski fazlaysa meme dokusunun tamamı alınabilir. Meme başı her zaman korunamayabilir. Tümör meme başının hemen altında yakın mesafedeyse meme başı alınabiliyor. Meme başını kurtarmak için ameliyat sırasında meme başı altından patolojiye örnek gönderiliyor. Patoloji uzmanı dokuyu inceliyor, tümör yoksa meme başı çok ince olacak şekilde bırakılabiliyor. Tümörün meme başına uzak olduğu durumlarda meme başını korumayı tercih ediyoruz.

SORU: Meme alındığı zaman aynı ameliyatta tekrar meme yapılıyor mu?

CEVAP: Meme dokusunun alınması gereken ameliyatlarda güncel uygulamamız eş zamanlı protez ya da hastanın kendi dokusuyla meme onarımı yapmak. Bu şekilde hasta meme kaybını yaşamamış oluyor.

 SORU: Memenin tümünün alınması hastalığın yayılmasını engeller mi?

CEVAP: Memenin tümünün alınması ya da bir kısmının alınması hastalığın yayılımını engellemez, hastalığın yayılımı bununla ilişkili değildir. Bilimsel çalışmalar ve hasta takipleri memenin bir kısmının ya da tamamının alınmasının hastanın beklenen yaşam süresi üzerinde üst düzey etkisinin olmadığını ortaya koymuştur.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SORU: Başlangıçta lenf bezlerine yayılma olduğu tespit edildiğinde ne yapılıyor?

CEVAP: Prof. Dr. Cihan Uras “Başlangıçta lenf bezlerine yayılım olduğunu biliyorsak lenf bezlerini koruma şansımız oluyor. Bu tedaviye önce sistemik tedavi-kemoterapi başlıyoruz. Sistemik tedavi tamamlandığı zaman hastayı cerrahi için değerlendiriyoruz. Cerrahi sırasında sentinel lenf nodu biyopsi yapıyoruz. Lenf nodlarında kemoterapiyle yanıt gelişmiş ve tümörlü hücreler tamamen temizlenmişse erken evrede olduğu gibi birkaç lenf nodu alarak işlemi bitiriyoruz” diyor

SORU: Koltuk altındaki lenf bezlerinin tamamı temizlenmeli mi?

CEVAP: Güncel uygulamamız ileri evre olmayan meme kanserlerinde sentinel lenf nodu biyopsi yapmak. Bu şekilde koltuk altında bulunan ilk nöbetçi birkaç lenf nodu alınarak patolojik incelemede tümör varlığı durumuna göre koltuk altında geri kalan lenf nodlarının alınıp alınmamasına karar veriyoruz. Bu şekilde koltuk altındaki lenf bezlerini korumuş ve gereksiz tüm lenf bezlerini çıkarmamış oluyoruz.

Gözlerini sık sık kırpıyor, kısıyor ya da ovalıyorsa… Dikkat!

Gözlerini sık sık kırpıyor, kısıyor ya da ovalıyorsa… Dikkat!

Okurken satırları kaydırıyor veya sürekli parmakla takip ediyor… Okurken veya yazarken kısa sürede dikkati dağılıyor… Harflere çok yakın bakıyor… İlkokula yeni başlayan çocuklarda oldukça sık görülen bu tür davranışlar ebeveynler tarafından ‘okuma-yazmayı’ yeni öğrendiği için doğal bir durum olarak karşılanabiliyor. Ancak dikkat! Bu alışkanlıkların altında, miyopi, hipermetropi ve astigmatizma gibi ‘görme bozukluğu’ yatıyor olabilir! Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özgül Altıntaş, “Geç tanı gecikmiş tedavi demektir” uyarısında bulunarak, “Erken teşhis sayesinde görme bozukluklarının gözlük ile düzeltilmesi, görmenin hızlı öğrenildiği 8-9 yaş öncesi çocuklarda görme keskinliğinin artışını sağlıyor. Tedavide geç kalındığında ise görme tembelliği kalıcı hale dönüşebiliyor. Görme bozukluğunun erken tanısı için çocuklar hiçbir yakınmaları olmasa dahi doğumdan sonraki ilk 6 ay-1 yaş aralığında, 3. ve 6. yaşta mutlaka göz muayenesinden geçmeli. Ayrıca göz bozukluğuna işaret eden yakınmalarda zaman kaybetmeden bir hekime başvurulmalıdır” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Özgül Altıntaş

Miyopi görülme yaşı düştü!

Prof. Dr. Özgül Altıntaş pandemi döneminde ‘basit miyopi’ olarak adlandırılan uzağı net görememe sorunun başlangıç yaşının ortaokuldan ilkokul öncesi döneme düştüğü uyarısında bulunarak, “Bunun nedeni ise pandemi sürecinde çocukların saatler boyunca ve çok yakından ekrana bakmalarıdır. Miyopi başladıktan sonra 20-25 yaşına kadar artar ve kişinin gözlük numarası büyür. Miyopinin erken yaşta başlaması finalde daha büyük numara ile sonuçlanır. Miyopide numara arttıkça retina (gözün sinir katmanı) sorunlarını beraberinde getirir. Miyopinin yanı sıra çok yakından uzun süreli ekran kullanımı çocuklarda gözlerde kayma, genellikle de içe kayma sıklığını da artırdı. Bu tür görme problemlerini önlemenin en etkili yolu ise doğru yakın çalışma kuralların uymaktır” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Her 25 dakikada bir mola şart!

Prof. Dr. Özgül Altıntaş, çocuklarda görme bozukluğu oluşumunu önlemek için alınması gereken önlemleri şöyle sıralıyor:

  • 21 cm’den küçük ekranlara en az 25-30 cm uzaktan, büyük ekranlara da 50-60 cm uzaktan bakmalı.
  • Her 25 dakikada bir, 1-2 dakika kısa molalar vermeli ve bakışlarını uzağa yöneltmeli. Kısa molalarda ekranlı başka bir cihaz kullanmamalı.
  • İki kısa mola sonrasında biraz daha uzun mola daha etkili olacaktır. Tercihen dış mekan aktiviteleri yapması sağlanmalı.
  • Haftada en az 10-14 saat, güneş ışığının yeryüzüne dik gelmediği saatlerde dış mekanda zaman geçirmeli. Güneş ışığının violet dalga boyunun miyopiye gidişi azalttığı iddia edilse de, dış mekanda zaman geçirirken ekranlardan uzaklaştıkları için faydalı olabilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Görme bozukluğunun 8 önemli sinyali!

Aşağıda yer alan belirtilerde çocuğunuzun göz muayenesinden geçmesi, tedaviden başarılı sonuç alınmasında önemli bir rol üstleniyor.

  • Okurken veya televizyon seyrederken başını sürekli bir yöne çeviriyorsa,
  • Okulda tahtadaki yazıyı netleştirebilmek için sürekli kendini zorlaması nedeniyle sık sık baş ağrısı oluşuyorsa,
  • Okurken ya da yazarken kısa sürede dikkat dağılması veya dalgınlaşma problemi yaşıyorsa,
  • Gördüğünü netleştirme çabası sonucunda yorgun düşmesi nedeniyle ilgisinde azalma varsa,
  • Görüntüleri netleştirmek için sık sık gözlerini kırpıyor, kısıyor ya da ovalıyorsa
  • Okurken veya yazarken harflere çok yakından bakıyorsa,
  • Satırları kaydırıyor veya sürekli parmakla takip ediyorsa,
  • Ayakkabılarını bağlama, oyun oynarken topu tutma veya düğme ilikleme gibi el-göz koordinasyonu gerektiren işlerde zorlanıyorsa, zaman kaybetmeden bir göz hekimine başvurmanız gerekiyor.

Pandemide okul heyecanı kaygıya yol açmasın!

Pandemide okul heyecanı kaygıya yol açmasın!

İlkokul öğrencileri için pazartesi günü ilk ders zili çalacak! Daha önce hiç tecrübe etmedikleri yeni bir düzen ve tanışacakları yeni arkadaşlar için minikleri tatlı bir heyecan sardı şimdiden. Ancak çocuklar yeniliklere çok kolay adapte olsalar da, okul hayatına dair pek çok bilinmezlik nedeniyle heyecanın yerini  ‘kaygı’ alabiliyor! Acıbadem Maslak Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz, özellikle ebeveynleriyle çok zaman geçiren, çok fazla korunan ve okul öncesi dönemde yeterince sosyalleşme deneyimi olmamış çocukların ebeveynlerinden uzak kaldıklarında dünyayı tehlikeli bir yer olarak algıladıklarına dikkat çekerek, “Ebeveynleri tarafından çok fazla korunan ve sürekli uyarılarda bulunulan çocuklarda kaygı sorunu daha fazla görülüyor. Çocukların okula kolay uyum sağlayabilmeleri için ebeveynlerin öncelikle kendi kaygılarını kontrol altına almaları gerekiyor. Gerek okul gerekse Covid-19 ile ilgili sürekli korkutan uyarılarda bulunmaktan kaçınılmalı, çocuk kendisi için yepyeni bir deneyim olan okul süreciyle ilgili motive edilmelidir” diyor. Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz, okulun ilk gününde çocukların heyecanının kaygıya dönüşmemesi için ebeveynlere önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz

Okula hazırlanırken ‘sakin’ olun

Okulun ilk günü olağandan biraz daha erken kalkıp çocuğunuzla birlikte sakin bir hazırlık süreci geçirin. Günlük rutinin dışında çok farklı hazırlıklar yapmak çocuğunuzun kaygısını pekiştireceği için sabah normal bir gün gibi birlikte kahvaltı edin.  ‘Okuldan sonra parka gideriz’ şeklinde birlikte etkinlik yapacağınızı söylemeniz, çocuğunuzu motive edecektir. Ancak dikkat! “Okula gidersen şunu vereceğim, şunu alacağım” gibi ödül dilinden uzak kalmaya özen gösterin.

Kendini ‘güvende’ hissettirin

Covid-19 pandemisi nedeniyle iki yıldır sürekli evde olan, hep aile içinde kalan, çok sınırlı zamanlarda sosyalleşen çocuklar belki de ilk kez kalabalık ortamda ve tanımadıkları başka çocuklarla beraber olacaklar. “Bu yenilik ve kalabalık ortamda hastalığın bulaşabileceği endişesi çocuklarda kaygıya neden olabilir” uyarısında bulunan Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz, şöyle devam ediyor: “Okulun ilk günü çocuğa kendini güvende hissettirmek son derece önemlidir ‘Evet biz çok uzun zamandır evdeydik, hiç kalabalığa girmedik ama artık bak aşılarımızı olduk. Bir sürü tedbir aldı öğretmen abiler ablalar ve artık okula gidebiliriz, okul güvenli bir yer’ şeklindeki bir açıklama yapmak çocuk için sakinleştirici olacaktır”

Korkutan uyarılarda bulunmayın

Yeni bir mekan, hiç tecrübe etmediği bir düzen, tanımadığı çocuklar ve öğretmenler…  Okul, eğitime yeni başlayan çocuklar için bir bilinmezliktir. Zaten yeni bir dönemin başlangıcı çocuk için kaygı uyandırıcı iken sorunun daha da şiddetlenmemesi için Covid-19 ile ilgili ürkütücü uyarılardan uzak kalmaya özen gösterin. Uzman Klinik  Psikolog Neil Serem Yılmaz, “Covid-19 ile ilgili gerekli uyarıların yapılması öğretmenlere bırakılmalı. Ona, ‘evet dikkat etmeni gerektirecek bazı şeyler olacaktır, öğretmenin okula gidince sana anlatacak’ şeklinde bir cümle sarf etmeniz yerinde olacaktır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kendi kaygınızı kontrol altına alın

Ya benden ayrılamazsa, okula alışamazsa?, Tek başına okulda nasıl kalacak? Çok çekingen nasıl arkadaş bulacak? Bakalım ödevlerini alıp dersi dinleyebilecek mi? Çok sinirli, diğer çocuklarla anlaşabilecek mi? Ya hastalık kaparsa, ellerini bir yere sürmez umarım!  “Bazen yetişkinlerin kaygıları çocuklara da geçebiliyor. Eğer ebeveynler bu tür kaygıları çok yoğun yaşıyor ve bu tür uyarıları sürekli yapıyorlarsa, çocuk daha okula başlamadan bir sürü stresör ile karşılaşmış demektir” bilgisini veren Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz, “Bu nedenle öncelikle anne ve babaların bu tip negatif ve korkutucu uyarılardan uzak kalabilmeleri için öncelikle kendi kaygılarını kontrol altında almaları şart” diyor.

Motive eden cümleler sarf edin

Okulun ilk günü çocuğunuza ‘olumlu’ ve ‘yapılandırıcı’ cümleler kurmanız son derece önemli. ‘Hani sen harfleri öğrenmeye başlamıştın ya bak artık hepsini öğrenebileceksin’, ‘ Sen parkta yeni arkadaşlarım olsun istiyordun ya okulda yeni arkadaşların olacak’ şeklinde motive eden cümleler kurarsanız, çocuğunuz okul kaygınızı daha kolay atlatacaktır.

Gerçekçi olun ama cesaretlendirin

Çocuğunuza okulda karşılayabileceği sorunlarla ilgili gerçekçi olmanız da dikkat etmeniz gereken bir başka önemli noktayı oluşturuyor. Ona bazen çeşitli zorluklarla karşılaşabileceğini söyleyin ama bunların üstesinden gelebileceği konusunda da mutlaka cesaretlendirin. Eğer mümkünse okula başlamadan önce okulu gezdirmeniz ve öğretmeniyle tanıştırmanız çocuğunuz için rahatlatıcı olabilir.

Vedalaşmadan ayrılmayın

Okulun ilk günü sıklıkla yapılan en temel hata, ağladığında ve ebeveynlerinden ayrılmak istemediğinde ‘içerde alışır’ düşüncesiyle onu yalnız bırakmak oluyor.  Okulun ilk günü kendini rahat hissedinceye dek çocuğunuza eşlik edin.  Eğer hazır olmazsa tek başına bırakmayın veya ona haber vermeden, vedalaşmadan okuldan ayrılmayın.

Hemen alışamadıysa, panik yapmayın!

Her çocuğun yeniliklere adaptasyon hızı farklılık gösterebiliyor. Dolayısıyla bazı çocuklar ebeveynlerinden ayrılabilmek, okula alışabilmek ya da akademik becerilerini kazanabilmek için daha uzun bir zamana ihtiyaç duyabiliyorlar. Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz, “Eğer okula hemen alışamamışsa, okulun özellikle ilk birkaç haftasının adaptasyon süresi olduğunu unutmamak, dolayısıyla ona zaman vermek gerekir. Paniklememek, suçlayıcı, yargılayıcı ifadeler kullanarak çocuğun motivasyonunu düşürmemek ve onu desteklemek çok önemlidir” diyerek şöyle devam ediyor:

“Yaşı küçük veya istemiyor diye çocuk okuldan alınmamalı, aksi halde her okula başlama girişiminde yaşından bağımsız olarak belli sorunlar yaşayacaktır Çocuğa ‘evet alışmak kolay olmayabiliyor ama sen daha önce neler yapabildin. Zorlanıyorsun ama yapabilirsin, biz de yanındayız, sana yardım edeceğiz’ şeklinde güçlendirici cümleler çocuğa iyi gelebilir”

Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz ancak uykuların bozulması, iştahla ilgili değişiklikler, duygu durum değişkenliği, öfke atakları, çeşitli hastalıklar, ağlama atakları, tahammülsüzlük gibi durumlarla karşılaşıldığında bir uzman desteği alınmasının faydalı olacağını belirtiyor.